Overlord Cilt 10 – Bölüm 3 / Büyü Krallığı, Ainz Ooal Gown (3. Kısım)

Büyü Krallığı, Ainz Ooal Gown (3. Kısım)

Ainz ve beraberindekiler geniş cadde boyunca dosdoğru ilerledi.

Ortalığın pek canlı olduğu söylenemezdi. Momon olduğu dönemdeki anılarıyla karşılaştırınca fark ilk bakışta anlaşılıyordu. İnsanların yüzleri asıktı ve nedense hepsi acele ediyordu.

Bu sırada Ölüm Şövalyeleri caddenin tam ortasından yürüyordu. Bunlar herhâlde şehirde muhafız olarak devriye gezdirdiği birlikti. Onlara, kavga eden ya da şiddete başvuran herkesi yakalamalarını ve yardım isteyenleri korumalarını emretmişti.

Ainz bakışlarını sura çevirdi.

Yarattığı sayısız Ölüm Şövalyesinden bazıları surun üzerinde nöbet tutuyordu. Kapıda bekleyenler ve devriye gezenler de vardı; fakat muhtemelen en sıra dışı kullanım biçimi, köy kurmak üzere gönderdiği gecekondu sakinlerine bazılarının eşlik etmesiydi.

Gecekondulara düşme ihtimali en yüksek olanlar, tarla mirası kalmayan ikinci ve üçüncü oğullardı. Bu adamlar başarılı olacaklarına inanıp hayallerinin peşinden şehre geliyor, fakat o hayaller gerçekleşmeyince yoksulluğa sürükleniyordu. Ainz de onlara toprak vadederek şehir dışına göndermişti.

Gidecekleri yerler, Teokrasi’nin komplosu sırasında yakılan topraklarda yeniden kurulan köylerdi. Bu köyler dış etkenler yüzünden yok edildiğinden, asıl tehdit ortadan kalktıktan sonra yeniden yerleşime açılmaları kolay olacaktı.

Bu köyler daha önce saldırıya uğramıştı; bu nedenle Ainz, Ölüm Şövalyeleriyle Ruh Yiyenleri muhafız olarak yanlarına verdi. Namevtlere tarla işlerine yardım etmelerini de emretti.

Tarım konusunda pek becerikli olmayabilirlerdi, ancak temel beden gücü gerektiren işlerde insanlar onlarla boy ölçüşemezdi. Namevtler, yakıta ihtiyaç duymadan günde yirmi dört saat çalışabilen ağır makineler gibiydi. Toprağı işlemek ve diğer ağır işler için kusursuzdular; gelecek hasada mutlaka büyük katkı sağlayacaklardı.

Ainz onlardan bir yıl içinde bir köy kurmalarını ve asgari ölçüde kendi kendilerine yeterli hâle gelmelerini istemişti. İkinci yıldan itibaren ise sıradan bir köyle aynı düzeyde ürün almaları bekleniyordu.

Vergi olarak alınan mahsuller doğrudan Dönüşüm Kutusu’na atılacak ve Yggdrasil parasına çevrilecekti. Albedo ile Demiurge, daha ayrıntılarını bile duymadan bu projeye bayılmışlardı; dolayısıyla Ainz işlerin yolunda gideceğinden emindi.

Bu yüzden, köylerin kurulması yıllarca sürmesin diye namevtleri kullanıma vermişti.

Bu arada namevtler kiralıktı ve sözleşmeye göre ileride ödenecek vergilere kira bedeli de eklenecekti. Aslında para alması şart değildi; fakat gelecekte pek çok kişinin namevtlerden yararlanacağını düşündüğü için bu sistemi kurmuştu.

Bu plan kapsamında, ailelere öncelik vererek çok sayıda gecekondu sakinini şehirden göndermişti. Ancak sokaklardaki insan sayısının azalmasının nedeni bu değildi.

Dışarıda pek kimse olmamasının sebebi muhtemelen Ainz’in gezintiye çıkmış olmasıydı. Onu görünce gözleri fal taşı gibi açılan, geldiği yöne telaşla dönen ya da bir ara sokağa kaçan çok fazla insan vardı.

Issız bir çölde yürümek gibiydi.

Kendisinden korkulması kötü değildi. Küçümsenmekten on kat iyiydi.

“Ama bu cansız şehir gerçekten benim ülkem mi?”

Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı ve orada yaşayan NPC’ler mutlu olduğu sürece gerisini umursamıyordu. Fakat eski dostları bunu görse ne derdi? Namevt ya da canavar doğalarına kapılıp insanları yiyecek olarak mı görürlerdi? Yoksa güçlü insani duygularını korurlar mıydı?

“Ben bu ülkeyle ne yapmak istiyorum ki?”

Pandora’s Actor’ın söylediği gibi, şehri yönetirken izleyeceği hedeflerle birlikte ülke politikasını da belirlemesi gerekiyordu.

Örneğin bu ülke, Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nı güçlendirmekte kullanılacak parayı Dönüşüm Kutusu’ndan elde etmek için buğday ve başka yiyecekler üreten bir yer olabilirdi.

Katledilmek üzere insan yetiştiren ve Hırs ve Özveri adlı ekipmanda deneyim puanı biriktiren bir ülke olabilirdi.

Bütün işleri namevtlerin yaptığı, yaşayanların ise hiç çalışmak zorunda kalmadığı bir ülke olabilirdi.

Şöyle bir ülke de olabilirdi…

Sevgiyle dolu bir ülkeden nefretle dolu bir ülkeye kadar pek çok seçenek vardı. Peki Ainz, loncasının adını taşıyan bu ülkeyi ne yapmalıydı? Bu işi astlarına bırakamazdı; Ainz Ooal Gown ve Büyücü Kral olarak sorumluluk ona aitti.

“Fith, bu şehir hakkında ne düşünüyorsun? Sence bu ülke nasıl?”

“Lütfen kusurumu bağışlayın. ‘Nasıl’ derken ne tür bir cevap vermemi bekliyorsunuz?”

“Fazla mı soyut oldu?” Ainz sorusunu başka türlü ifade etti. “Sence bu ülkede yaşamak kolay mı? Hiç dalkavukluk etmeden gerçekte ne düşündüğünü söyle.”

“Evet. Ainz-sama’nın yönetimindeki bu ülkede yaşamanın çok kolay olduğunu düşünüyorum.”

Ainz başını kaldırıp göğe baktı. Bir NPC’nin böyle cevap vereceğini bilmesi gerekirdi.

“Ama…”

“Öyle mi? Nedir? Ne olursa olsun, söyle.”

“Emredersiniz, Efendim. Bu ülkenin hükümdarı değerli bedenini halka gösterdiği hâlde neden kimse gelip size saygılarını sunmuyor? Yalnızca evlerin içinden gizlice bakıyorlar… Ne korkunç bir terbiyesizlik!”

Fith gücenmişti. Gerçekten de cadde boyunca sıralanan dükkânlarda nefeslerini tutup onlara bakan pek çok insan vardı. Bazıları melekleri görünce korkudan kaskatı kesilmişti.

“…Fith, insanlara pek değer vermiyorsun, değil mi?”

“Efendim, dediğiniz gibi. Onlar Yüce Varlıklar tarafından yaratılmamış zavallı yaratıklar.”

Bu, Nazarick’tekilerin çoğunun paylaştığı temel bakış açısıydı. Birinci seviyedeki bir hizmetçi bile istisna değildi.

“Benim için en önemli olanlar sizlersiniz, Fith.”

“Teşekkür ederim!”

“Ama tebaama da biraz yakınlık göstermeliyim. Ne de olsa onlar Büyü Krallığı’nın halkı.”

“Kesinlikle katılıyorum, Efendim.”

“Onlar için ideal bir şehir kuralım. Tatlı nektara batırılmış bir rüya kadar huzurlu bir dünya olsun. Sonsuza dek benim tarafımdan yönetilmek isteyecekleri bir yer yaratacağız.”

“Bence bu harika bir fikir.”

“Dünyayı fethedeceksem hedefim yalnızca insanlar olamaz. Bütün ırklar önümde diz çökecek.”

“Olması gereken de budur, Efendim.”

İdeal yurt planı…

Nazarick’in altıncı katında uyguladıkları planın ilk amacı, karşılaşabilecekleri Oyunculara iyi bir lonca olduklarını göstermekti: “Bakın, Nazarick’e ne kadar çok ırk kabul ettik!”

Ainz bunun deney olarak iyi bir fikir olduğunu düşündü.

“Bütün dünyaya, Büyücü Kral’ın yönetimi altında sonsuz refaha ulaşılacağını ilan edelim.”

“Bu zaten gerçeğin ta kendisi, Efendim.”

Eğer işler böyle sonuçlanırsa, dostlarından ya da diğer lonca üyelerinden birini bulduğunda şehri gururla gösterebilirdi.

Ainz’in ülkesi, yönetimi altındaki bütün ırkların bir arada yaşayabildiği bir yer olmalıydı. Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’ndaki eski Ainz Ooal Gown loncasını örnek alacak ve onu bu dünyada yeniden kuracaktı.

Burası, bir yerlerde olabilecek dostlarının gelip heteromorfikler de dâhil her türden insanla hoş vakit geçirebilecekleri bir yer olacaktı.

Ainz’in gözlerindeki ışık daha da parladı.

Büyü Krallığı Ainz Ooal Gown, her türlü ırkın bir arada yaşayabildiği bir ülke olmalıydı. Bunu yalnızca Büyü Krallığı başarabilirdi.

Dâhi bir kral bir ülke kursa bile, çocuğunun da iyi bir kral olacağı garanti değildi. Torununun ya da torununun çocuğunun iyi hükümdarlar olacağının da hiçbir garantisi yoktu. Şirketlerin ikinci nesilde bozulup üçüncü nesilde battığına dair bir sözü bir yerlerde duymuştu.

Fakat yaşlanmayan, ölümsüz ve dâhi bir kral hüküm sürerse bu olmazdı. İdeal yönetim, bir avuç dâhinin diktatörlüğüydü. Albedo ve Demiurge gibi isimler sayesinde Büyü Krallığı sonsuz bir cennet kurabilirdi; hayır, bunu yapabilecek tek ülke oydu. Tıpkı Ulbert’in dediği gibi: “İnsanüstü bir varlığın diktatörlüğü harika olurdu!”

Ainz bu fikri biraz daha düşündü.

Başta Demiurge ve Albedo olmak üzere muhafızlar dünya fethi hedefine doğru koşuyordu. Ainz ise adını dostlarına duyurabileceğini düşündüğü için bunu kesin bir dille reddedememişti.

Ancak adını yalnızca güç kullanarak duyurmak zorunda değildi. Büyü Krallığı Ainz Ooal Gown’u ideal bir yurt olarak tanıtmak ve insanları o tatlı nektarla fethetmek de bir seçenekti.

Bu, havuç ile sopa arasında bir seçimdi.

Sopayı Demiurge ile Albedo kullanıyorsa Ainz de havuç dağıtabilirdi.

“Bu harika bir plan…”

Ainz kararını verdi. Nazarick’ten olmayan herkesi küçümseyen NPC’lerin değil, Ainz’in ve içinde kalan insanlığın tasarladığı dünya fethi buydu: karşı konulmaz bir cazibeyle hükmetmek.

“Bu hedefe ulaşmak için ne yapmam gerekiyor?”

Yeniden yürümeye başlarken zihnini olabildiğince zorladı.

“Albedo ile Demiurge’unkinden farklı yöntemler… Güce dayanmayan yöntemler…”

Ainz bir ülkenin nasıl işlediğini gözünde canlandıramıyordu. Bu yüzden kendisini küçük bir şirketin çalışanı gibi düşündü.

Şirket o kadar küçüktü ki binanın yalnızca tek katını kaplıyordu. Tek çalışanı da Ainz’di.

Ürünü, Büyü Krallığı’nın kusursuz yönetimiydi. Ainz de bu ürünü satmak zorundaydı.

Önce ürünü kimin satın alacağını düşünmeliydi. Onu ihtiyacı olan insanlara ulaştırması gerekiyordu. Ne var ki kimin böyle bir şey istediğine dair yeterli bilgisi yoktu. Neden mi? Cevap basitti: Yeterince reklam yapmamıştı.

Ama bu, farklı şehirlere gidip girişlerde el ilanı dağıtarak çözülecek bir mesele değildi. Bu yalnızca zaman kaybı olurdu. Şirketin tek çalışanı Ainz olduğuna göre başka bir yol bulmalıydı.

Eski dünyasındakine benzer bir kitle iletişim aracı da yoktu. “Seyyar tüccarların ve benzerlerinin meslekleri sayesinde kurduğu ağlar var; bu sistemlerin içinde reklam vermek işe yarar mı?” Ainz farkına varmadan Maceracı Loncası’nın önüne gelmişti.

Momon olarak buraya o kadar çok gelmişti ki ayakları yolu ezberlemişti. Bu da herhâlde işkolikliğin bir belirtisiydi.

Ainz acı acı gülümseyip kapıyı açtı.

Arka taraftaki banko karşısındaydı. Orada tek bir kadın görevli oturuyordu. Solunda büyük bir kapı, sağında ise ilan panosu vardı. Parşömenlere yazılmış iş talepleri bu panoya asılmıştı. Bunları inceleyen maceracılara gelince… hiç kimse yoktu.

Lonca bomboştu. Momon olarak geldiği zamanlarla kıyaslamak bile mümkün değildi.

Kendisine gözleri faltaşı gibi açılmış hâlde bakan görevliyi umursamayan Ainz, parşömenlerin önünde durdu.

Yazıları hâlâ okuyamıyordu ama ezberlediği birkaç kelime vardı. Zaman belirten kelimeler de bunların arasındaydı.

Kısaca göz atınca eldeki işlerin yalnızca yaklaşık bir ay öncesinden kalma olduğunu anladı. Başka bir deyişle, acil talep pek yoktu; ilanların çoğu düzenli olarak tekrarlanan işlerdi.

“…Bankodaki sen. Panoda pek iş yok. Yeni talep gelmedi mi?”

“A-ah… H-hayır. Elimizdekilerin hepsi bunlar, Majesteleri.”

Ortada daha az iş olduğu için mi daha az maceracı kalmıştı?

Öyleyse bunun sorumlusu Ainz’di.

Ainz, düzeni korumak için sokaklarda öncelikle kendi askerlerini, yani Ölüm Şövalyelerini devriye gezdiriyordu. Bunun sonucunda canavar tehdidi ortadan kalkmış olmalıydı.

Devriyeler böyle devam ederse maceracıların tamamen yok olması bile mümkündü.

“Onları burada tutmak için yeni işler oluşturmam gerek… Hayır, burada maceracılara ihtiyacım olması için bir sebep yok.”

Bir maceracının yapabildiği her şeyi Ölüm Şövalyeleri de yapabilirdi. Ot toplamak gibi bazı işlerde zorlanacakları doğruydu, ancak bunun çözümü eczacılara muhafız olarak Ölüm Şövalyesi kiralamaktı.

Ainz şu anda maceracılardan nasıl yararlanabileceğini bulamıyordu. Üstelik onları tutmak para gerektirirdi. E-Rantel’in vergi geliri düşmüştü; şehrin maceracılara verecek parası yoktu.

“Maceracılar giderse kimse sıkıntı çekmez.”

Bu sonuca vardığı için loncadan ayrılmak üzereydi.

Üstelik bu meslekte ne hayal vardı ne de büyük bir amaç.

Narberal ile birlikte bu şehrin loncasına ilk gelişini hatırladı.

Maceracılar bilinmeyenin peşinde dünyayı dolaşırdı. Bir zamanlar bunun, Yggdrasil’i oynamanın doğru biçimini temsil eden bir meslek olduğunu düşünmüştü.

“Canavarlara karşı savaşan korumalardan ibaretlerse onlara ihtiyaç kalmadığında işsiz olurlar. Her meslek için aynı şey geçerli. Keşke Yggdrasil’deki gibi, biraz daha hayallerle dolu olsaydı… Hayal mi? Bilinmeyenin peşinden diyar diyar dolaşmak? Acaba…?”

Ainz’in zihninin derinliklerinde bir ışık yandı.

Maceracılık, canavar yok eden paralı askerlikten çıkıp Yggdrasil’deki gibi bilinmeyeni arama işine dönüşürse, onları Büyü Krallığı’nı keşfedilmemiş topraklarda tanıtmak için kullanamaz mıydı?

Ainz yalnızca insanlara değil, bütün ırklara ulaşmak istiyordu. Sadece insanlara reklam yapacak olsaydı tüccarların bağlantıları yeterli olabilirdi. Ama hedefi bu değilse belki de en uygun seçim maceracılardı.

Ainz başını sallayarak “Hımm,” dedi.

Görevli ona kuşkulu gözlerle bakıyordu, fakat Ainz bunu umursamadı. Kadına dikkatini verirse aklına gelen fikir bir anda uçup gidebilirdi.

Kendi küçük şirketinin genel müdürü olan Ainz, planının sonraki adımlarını düşündü.

“Ama şu anda Büyü Krallığı’ndaki maceracı sayısı giderek azalıyor. Hiçbir şey değişmezse azalmaya devam edecek ve yakın gelecekte neredeyse hiç maceracı kalmayacak. Bunu nasıl önleyebilirim?”

Sayılarını artırmak kolaydı. Şu an yaptığının tam tersini yapması yeterdi. Yani Büyü Krallığı canavarların yok edilmesi için para ödeyebilirdi. Ancak bu, maceracıların bilinmeyenin peşinden gitmesini sağlama hedefiyle çelişirdi. Tanıtım yapmalarını isteyebilirdi ama Ainz’in parası yoktu.

Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı’nda dağlar kadar para vardı, fakat Ainz’in kişisel varlığı tükenmişti. NPC’ler Nazarick’teki bütün paranın Ainz’e ait olduğunu mutlaka söylerdi; yine de bu projeyi kendi kararıyla başlattığı için onların kaynaklarına el uzatmak istemiyordu.

Ainz düşünürken kapının açıldığını duydu.

Dönüp baktığında tanıdık bir maceracının hareketsizce kendisine baktığını gördü.

“Hımm? Bu, şey… Adı neydi? Yokmoch mu? Hayır. Ama ona benzer bir şeydi.”

Cevap dilinin ucundaydı ama bir türlü bulamıyordu. Ainz bu sinir bozucu hâlde hafızasının derinliklerini olabildiğince yokladı.

“Moknach…” Doğru cevabı sonunda bulunca adı istemeden ağzından kaçırdı.

Birdenbire adıyla çağrılmanın şokuyla maceracı olduğu yerde dondu.

“Kahretsin!”

Paniğe kapılmak için artık çok geçti. Lonca görevlisinin de ne olduğunu anlamak için onlara baktığını hissedebiliyordu.

E-Rantel’in yeni hükümdarı Büyücü Kral Ainz Ooal Gown’un sıradan bir mitril plakalı maceracının adını bilmesi mümkün değildi. Adını bilmesi için nasıl bir sebep olabilirdi ki? Ainz beyninin çarklarını döndürdü, ama aklına bir şey gelmeden Moknach konuştu.

“A-adımı Efendi Momon’dan mı duydunuz?”

“Evet, doğru. Ondan duydum.”

Ainz hiç düşünmeden bu açıklamaya sarıldı. Moknach’ın yüzünde aynı anda iki zıt duygu belirdi: beklenti ve korku.

Az önceki korkuyu atlatan Ainz, durumu dikkatle incelemeye başladı.

Doğru hatırlıyorsa bu adam, mitril rütbeli Gökkuşağı takımının lideriydi. Onunla ilk kez vampir olayı sırasında karşılaşmıştı. Daha sonra Momon olarak birkaç kez konuşmuş, fakat uzun zamandır görmediği için adamı neredeyse unutmuştu.

Moknach da diğer maceracılar ve askerler gibi Momon’a bir kahraman olarak hayrandı. Momon’un Büyücü Kral’a yenilmesi hakkında ne düşünüyordu?

“Momon, Büyücü Kral’a neden benden söz etsin? Havadan sudan konuşurken mi? Yoksa beni ele mi verdi?” Moknach’ın aklından muhtemelen buna benzer düşünceler geçiyordu.

Ainz bu garip durumu kendi lehine çevirecek bir fırsat aradı.

“Momon’a yetenekli maceracıları sorduğumda senden bahsetti: Gökkuşağı’ndan Moknach.”

Moknach çoğunlukla yere bakıyordu, ancak Ainz’in sözlerini duyunca birden başını kaldırdı. “B-bu doğru mu?!”

“Benden şüphe mi ediyorsun?”

“Hayır! Asla…”

Bir müşteriyi ziyarete gidince yapılacak ilk iş onu övmekti. İnsanların çoğu iltifat edilmesinden rahatsız olmazdı. Satış konuşmasına geçmeden önce müşterinin gönlünü hoş tutmak, iş hayatının en temel kuralı ve pazarlık sanatının özüydü.

Adamın şaşkın ruh hâlinde açılan gedikten başarıyla giren Ainz, bu fırsatı kaçırmamaya kararlıydı. Ona bir soru yöneltti. “Peki neden E-Rantel’desin?”

Maceracılar hakkında bilgi edinmenin en iyi yolu bir maceracıya sormaktı.

Moknach biraz tereddüt etti, fakat sonra kendini toparladı. “Namevtler yüzünden, Majesteleri. Katze Ovaları yakınlarda. Para kazanabileceğimiz düşman hiç eksik olmuyor.”

Ainz adamın ne demek istediğini tam anlayamamıştı. Moknach ise sırılsıklam terlemiş, “İşte, söyledim gitti,” der gibi meydan okuyan bir gülümseme takınmıştı.

Ainz çok geçmeden Katze Ovaları’nı ele geçirmeyi düşünüyordu. Karada yol alan gemiyle ilgili söylentiler özellikle ilgisini çekmişti.

“Anlıyorum.”

“Efendim?”

“Hımm?”

“Hayır, yani…”

Bu adam kendini pek iyi ifade edemiyordu. Ainz iç çekme isteğini bastırıp sorusunu biraz daha açık sordu. “Tek sebep bu mu?”

“…Bunun dışında, şey, evet. Efendi Momon gelene kadar buralardaki en yüksek rütbeli maceracılar biz mitrillerdik. Bu yüzden iyi para kazandıran pek çok iş alıyorduk.”

“Demek mesele kazanç.” Belki de en iyi seçenek, ülke bütçesinden maceracılara ödül vermek için pay ayırmaktı.

“Ben de buralıyım, bu yüzden pek çok insan tanıyorum. Üstelik bu şehre her türden büyülü eşya gelir.”

“Öyle mi? Büyülü eşyalar mı?”

“Evet. Tek bir eşya insanın hayatını kurtarabilir. Bu nedenle bir maceracının, çeşitli eşyaların satıldığı bir yeri üs olarak seçmesi son derece doğal.”

Yggdrasil’de bile tek bir eşya sayesinde yok olmaktan kurtulan gruplarla ilgili hikâyeler duymuştu. Düşününce İmparatorluk Başkenti’ndeki pazarda maceracıya benzeyen pek çok kişi vardı. Demek ki büyülü eşyaları İmparatorluk Başkenti’ndekinden daha geniş çapta satabilirse maceracıları kendi ülkesine çekebilirdi.

Veri kristalleriyle rastgele eşyalar yapıp açık artırmaya çıkarsa insanlar muhtemelen çılgına dönerdi. Ancak bu, Nazarick’in kaynaklarını tüketirdi. Üstelik bunun sonucunda geliştirilebilecek teknolojinin ileride kendisine karşı kullanılma ihtimali de vardı.

“Yem gibi ortalığa birkaç tane serpiştirsem fena olmaz herhâlde. Ama Nazarick’in kaynaklarını kullanmaktan gerçekten kaçınmak istiyorum. O zaman bu dünyanın teknolojisiyle çeşitli eşyalar geliştirmem mi gerekiyor? Bir de ülkeler arasında taşınabilecek şeyler… Hımm… Bu oldukça zor. Şimdilik bu düşünceyi bir kenara bırakayım.”

“Şey…” Moknach’ın biraz çekingen sesi Ainz’i düşüncelerinin derinliklerinden çekip çıkardı. “Majesteleri, acaba… Bunu bana neden sordunuz? Doğrusu…” Moknach dudağını ısırıp sıkıntılı bir sesle devam etti. “Hepimiz bir araya gelsek bile sizin namevtlerinizden birine karşı koyamayız. Üstelik şimdi şehri o namevtler koruyor. Büyü Krallığı’nda maceracıların neredeyse hiçbir amacı kalmadı.”

“Ainz ne söyleyebilirdi? Hangi cevap hem maceracının hem de onları yakından izleyen kadın görevliyle bir ara ortaya çıkmış diğer çalışanların üzerinde iyi bir izlenim bırakırdı?”

“Büyük bir hata yapmamak için konuyu geçiştirip ‘Bunu sana söylemem için bir sebep yok,’ demek daha mı güvenli olur? Ama o zaman kuşkulanabilirler. Daha iyi bir şey bulmalıyım…”

“Hayır, kendine güven. Böyle nice zor durumdan sıyrıldım. Bu defa da işler mutlaka yoluna girecek… herhâlde!”

Ainz kararlılıkla doldu.

“Bütün bunları anlıyorsan burada ne işin var, Moknach? Memleketin olduğu için mi? Yoksa burada bir sevgilin falan mı var?”

Büyücü Kral’ın konuşmayı hangi yöne çevireceği bu cevaba bağlıydı. “Sana nedenini söylemeden önce ilk soruma cevap ver. Şu anda neden bu şehirdesin?”

“Ç-çünkü…” Moknach sustu. Ardından biraz gergin, fakat kararlı bir ifadeyle konuştu. “Efendi Momon yüzünden. O, şehri korumak için burada kalıyorsa benim gibi burada doğmuş biri kaçıp gidemez. Bu çok zavallıca olurdu.”

Ainz o anda gülümsedi.

Momon olarak bu adamı biraz tanısa da Moknach’ın bu kadar açık konuşması Ainz’i şaşırttı.

“Anlıyorum. O hâlde ben de soruna cevap vereyim.” Bilerek uzun bir sessizlik bıraktıktan sonra ağırbaşlı bir tavırla devam etti. “Momon yüzünden. Momon gibi olma potansiyeline sahip maceracıların ne istediğini, neyin peşinden gittiğini öğrenmek istedim.”

Moknach’ın gözleri kocaman açıldı. Ainz, görevlilerden birkaçının hayretle nefes aldığını duydu.

“Momon güçlüdür, fakat bundan da önemlisi soylu bir adamdır.” Bunu kendi ağzıyla söylemek utanç vericiydi, ancak oynadığı iki karakter yüzünden başka çaresi yoktu. “Maceracılarda, Momon’da gördüğüm o kıvılcımı görüyorum.”

Belki de düzenli provaları işe yaramıştı. Güçlü sözlerini bitirdiğinde Moknach’ın arkasında yere bir yıldırım düşmüş gibiydi.

“A-ama Momon bir Yüce Varlık. Onun seviyesine yalnızca bir avuç seçilmiş kişi ulaşabilir. Bizim onun gibi olmamız mümkün değil…”

“Momon’un yeteneği fark edemediğini mi söylüyorsun?”

“Ne?! E-Efendi Momon bizde o potansiyelin olduğunu mu söyledi?”

“Tam olarak bu sözlerle değil ama…” Ainz üzerinde çalıştığı kral kahkahasını sergiledi. Komik bulmasa bile öyleymiş gibi göründü. “Siz ulaşamazsanız bile ya çocuklarınız? Ya torunlarınız? Belki de aranızdan Momon’a benzeyen daha pek çok kişi çıkacak. Ben ölümsüz bir varlık, Büyü Krallığı’nın kralıyım. Bir sonraki Momon’un bana bütün kalbiyle bağlılık yemini etmesini sağlamak için çalışmam son derece doğal. Bir hükümdar olarak Büyü Krallığı’nın maceracılarında gördüğüm amaç budur. Aslında başka bir amaç daha var, fakat onu henüz kendim de tam olarak belirleyemedim. Bu nedenle söz etmeme izin verin.”

Ortalığa ölüm sessizliği çöktü.

“Ne oldu? Yanlış bir şey mi söyledim? Bu adam Momon’a hayran değil miydi?”

Ainz endişelenmeye başlamıştı ki Moknach derin bir şekilde eğildi.

“Majesteleri, sizinle bu şekilde karşılaşma ve düşüncelerinizin bir bölümünü dinleme fırsatı bulduğum için minnettarım.” Moknach başını kaldırdığında önceki kaygı, korku ve kuşku belirtileri silinmiş, yerini neşeli bir gülümsemeye bırakmıştı. “…Siz gerçekten etkileyici birisiniz. Sahip olduğunuz karizma, muazzam büyü gücünüzden bile daha çarpıcı.”

“Gelecekte kendi yanıma çekmeyi umduğum seçkin maceracılardan biriyle tanıştığım için ben de memnunum.”

Moknach’ın yüzü biraz gevşedi; mutlu görünüyordu. “Ama Majesteleri, Maceracı Loncası her zaman siyasetin dışında kalmıştır. Ben de öyleyim. Fikrimizi değiştirebileceğinizi mi düşünüyorsunuz?”

“Hımm. Buraya geliş amacım buydu. Gerçi fikir henüz kesinleşmedi… Bankodaki sen. Lonca Liderine Büyücü Kral’ın kendisiyle görüşmeye geldiğini söyle.”

“E-emredersiniz, Majesteleri!”

Konuşmayı can kulağıyla dinleyen görevli koşarak uzaklaştı.

“O hâlde izninizle…”

İçeri ilk girdiği hâlden tamamen farklı görünen Moknach, saygıyla eğilip oradan ayrıldı.

“Peki… şimdi ne yapacağım?”

Ainz’in, Büyü Krallığı’nın ne kadar harika olduğunu duyurmak için maceracılardan yararlanmaya dair henüz tamamlanmamış fikrinin üç önemli noktası vardı.

Birincisi, Maceracı Loncası’nı güçlendirmekti. Yalnızca bir düzine üyesi bulunan bir kuruluşu ele geçirmenin fazla anlamı olmazdı.

İkincisi, onları eğitmekti. Güçsüzler fazla uzağa gidemezdi. Büyü Krallığı’nın yüceliğini duyurmaları çok uzun sürerse elde edilecek fayda da azalırdı.

Üçüncüsü ise önceki iki konuda içten bir iş birliğine ihtiyaç duymasıydı. Bunu Momon aracılığıyla gerçekleştirebilirdi, fakat Ainzach’ın kendi isteğiyle bağlanması işleri kolaylaştırırdı.

“Önce Ainzach’la görüşüp bu üçüncü sorunu çözmeliyim. Ama elimde hiç veri olmadan sunum yapmak gerçekten zor. Ahhh, karnım ağrıyor.”

Tek yapabileceği Lonca Liderinin dışarıda olmasını ummaktı. Ne var ki görevli geri geldiğinde ilk sözü, “Lütfen beni takip edin,” oldu.

Ainz onun peşinden gitmeden önce başını kaldırıp tavana baktı.

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla