Orc Eroica Cilt 4 – Bölüm 3 / Muazzam Bir Atmosfer! Kalabalık Meydanlar ve Tavernalar!

Muazzam Bir Atmosfer! Kalabalık Meydanlar ve Tavernalar!

Başkent Lycant, Üçüncü Prenses’in yaklaşan düğünü sebebiyle adeta hıncahınç doluydu.

Çeşit çeşit ırktan insan vardı ama çoğunluğu yerli hayvamsılar oluşturuyordu.

Hayvamsı ırkı, diğer ırklarla kıyaslandığında kendi içinde inanılmaz bir çeşitliliğe sahipti.

Kimisi iki ayağı üzerinde yürüyen vahşi bir hayvandan farksızdı, kimisi ise sadece hayvan kulaklarına sahip bir insan gibi görünüyordu.

Çoğu, belirgin hayvan özelliklerine sahipti. Köpeğe benzeyeni vardı, kediye benzeyeni, tavşana benzeyeni… Kimi geyik gibi boynuzlu, kimi ayı gibi cüsseliydi; kimisinde ise bu özelliklerin hepsi harmanlanmıştı…

Hayvamsılardaki güzellik anlayışı; burnun büyüklüğü, kirpiklerin uzunluğu ve tüy yapısı gibi detaylara dayanıyordu. Ancak dışarıdan bakan biri için hepsi renkli bir karmaşadan ibaretti.

Savaşın ilk zamanlarında bu özelliklerin bulunmadığı söylenirdi.

O dönemlerde herkes vahşi bir canavara çok daha fazla benziyordu.

Ancak savaş şiddetlendikçe hayvamsılar; insanlar, elfler ve cüceler gibi diğer ırklarla karışmaya başladılar.

Bunun sonucunda, eski hayvamsı özellikleri nesiller içinde yavaşça kaybolup gitti.

Kalabalık hayvamsı güruhunun arasından heybetli bir figür ilerliyordu.

Yoldan geçenler onu gördüklerinde gözleri fal taşı gibi açılıyor, yanlarından geçip giderken arkalarından bakakalıyorlardı.

“İyi de Reis, burada ne çok hayvamsı çeşidi varmış böyle.”

“Öyle.”

Bu heybetli figür Bash’ten başkası değildi.

Tam da derginin tavsiye ettiği gibi giyinmiş, kasabada tura çıkmıştı.

Bash üzerindeki kıyafetin kusursuz olduğunu düşünüyordu.

Güvenilir bilgilere dayanarak harekete geçmek, Bash’in savaş zamanında defalarca başvurduğu bir taktikti.

Özellikle İblis Kralı Geddigs henüz hayattayken, ince düşünülmüş titiz hamleler en büyük meziyetti.

Stratejiye uygun hareket edersen zafer kaçınılmaz olurdu. Stratejide en ufak bir hata yap ya da disiplinsiz davran, sonuç hezimetten başka bir şey olmazdı.

Fakat Geddigs’in ölümünden sonra… Ya da belki de Remium Yaylası’ndaki o son savaş civarında… Bash’in kendisi o kadar güçlenmişti ki artık titiz planlara pek ihtiyacı kalmamıştı; yine de kusursuz icraatin değerini gayet iyi biliyordu.

Bu yüzden dergide yazan her şeyi harfiyen uygulamıştı.

Dergide “Kadınların Bayıldığı Kıyafetler!” başlıklı bir makale vardı. Bash bu makaleyi enine boyuna incelemiş, ardından gerekli hammaddeleri toplamak için Kızıl Orman’da canavar avına çıkmayı planlamıştı. Ancak tamamen tesadüf eseri, büyülü canavarların saldırısına uğrayan gezgin bir tüccara denk gelmişti. Hayatını kurtardığı için Bash’e minnettar kalan tüccar, ona dergide gösterilen kıyafetlerin birebir aynısını hediye etmişti. Üstelik kıyafetlerin tam oturmadığını görünce, bütün geceyi onları Bash’in ölçülerine göre yeniden dikmeye adamıştı.

Yani kıyafetler tek kelimeyle kusursuzdu.

“Ee Reis, nasıl bir hanımefendiyi eşin olarak istersin? Çok fazla hayvamsı durmayan birini istersin herhalde, ha?”

“Pek seçici değilim.”

Hayvamsılar pek Bash’in tarzı sayılmazdı.

Kadın olduğu sürece insana, elfe, köpeğe ya da kediye benzemesi onun için fark etmezdi. Bash’in veto edeceği birileri olsaydı, bunlar muhtemelen kertenkele halkı ve cüceler olurdu; zira bu iki ırkın kadınları genelde onun içindeki ateşi yakmayı başaramıyordu.

“Yine de görünüşü insana veya elfe yakın birini tercih ederim.”

Bash bu küçük şartı eklemekten kendini alamadı.

Krassel’de karşılaştığı Judith’i, Shiwanashi Ormanı’nda gördüğü Gürleyen Sonia’yı ve Dobanga Çukuru’nda tanıştığı Primera’yı düşündü.

Hepsi de Bash’in gözünde fevkalade güzel kadınlardı.

Şimdi bile üçüyle de evlenmeye ve her birinden beşer çocuk yapmaya dünden razıydı.

Elinden kaçırdığı fırsatlar oldukları söylenebilirdi.

“Çok doğru, Reis! Bana sorarsan, vahşi görünen hayvamsıların… hayvanlardan hiçbir farkı yok! Nefesleri leş gibi kokuyor ve tek yaptıkları beni yemeye çalışmak! Hey! Şuradakini gördün mü? Beni görür görmez ağzının suyu akmaya başladı resmen!”

Bash, Zell’in işaret ettiği yere baktığında, gerçekten de ağzının suyu akan bir hayvamsı gördü.

Ancak yaratığın bakışları Zell’i delip geçiyor, doğrudan ızgara et satan bir dükkâna odaklanıyordu.

“Neyse canım, sanki onlardan biriyle evlenecek olan benim, bana ne ki? Hadi bakalım Reis. İlk hedefimiz, tıpkı dergide yazdığı gibi ortamı makul bir mekâna gitmek olmalı!”

“Tamamdır!”

Varış noktaları Lycant’ın en popüler mekânıydı.

Peki ama neden böyle bir yere gidiyorlardı? Her şey o dergide yazan bir makaleden ibaretti.

Şöyle diyordu:

HARİKA ORTAMLAR! KALABALIĞIN BOL, İÇKİNİN SU GİBİ AKTIĞI MEKÂNLARA AKIN EDİN! EN İYİ GECE HAYATI MEKÂNLARI:

Görünüşe göre hayvamsı kadınlar, yalnız başlarına yaklaşılmasındansa kalabalık ortamlarda tavlanmayı tercih ediyorlardı.

Bu yüzden Bash, Lycant’a girip bir handa odasını tuttuktan hemen sonra savaş alanına intikal etmişti.

Evet, tam da dergide belirtildiği gibi, Lycant’ın en hareketli içkili mekânına!

“… Hım?”

“Hım? Bu ses de ne böyle?”

Kulaklarında kulak tırmalayıcı bir ses çınladı.

Bir domuzun son nefesindeki cıyaklaması ile boğazlanan bir ineğin böğürmesi arasında, felaket bir gürültüydü bu.

Uğursuz bir sesti; hayra alamet olmayan bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu müjdeleyen türden…

“Heyyy, yavruuum! Oooov! Evet! La-di-da-di-da! Herkese benden… Barış ve sevgi dolu günler… ”

Üstelik bunun da ötesinde… Korkunç mu korkunç bir şarkı söyleniyordu.

Yoldan geçenler kulaklarını tıkıyor, yüzlerini ekşitip adamın yanından koşturur adımlarla uzaklaşıyorlardı.

“Reis, şu oradaki… Bay Errol değil mi?”

Karşılarındaki kişi, Bash’in iyilik meleğinden başkası değildi.

Sınırda yardım eli uzatan, aşk ve barış elçisi, Bash’e o dergiyi bırakan Errol’du bu.

Yol kenarına oturmuş, kendi söylediği detone şarkının tadını çıkarıyordu adeta.

“Errol!”

Bash seslenince kafasını kaldırdı, gözleri şaşkınlıkla açıldı.

“Ha? Aa!”

Hemen ayağa kalkıp Bash’in yanına geldi, onu tepeden tırnağa süzdü.

“Ooo, Lord Bash! Sizi fark edemedim bile!

Yüzünde maske olduğu için ifadesi seçilmiyordu ama sesindeki şaşkınlık ve sevinç gayet netti.

Hiç beklentisi olmayan birinden muazzam bir numara görüp şaşıran bir adamın sesiydi bu.

“Ateş gibiymişsiniz! Şehre gelmekte biraz geciktiğinizi düşünmüştüm! Meğer kendinize kıyafet uydurmakla meşguldünüz, öyle mi? Ork Kahramanı’na da bu yakışır zaten! O kadar ince düşüncelisiniz ki insan ork olduğunuza inanmakta güçlük çekiyor! Vallahi de beklentilerimin katbekat ötesinde!”

“Teşekkürler. Bize yardım ettiğin için minnettarım.”

“Sınırdaki meseleyi mi diyorsunuz? Aman canım, lafı bile olmaz! Neyse, gelin bakalım! Size etrafı gezdireyim!”

Errol neşeyle Bash’in elini tutup onu çekiştirmeye başladı.

“Dur bakalım, nereye gidiyoruz?”

“Nereye mi…?”

“Benim gitmek istediğim yer belli zaten.”

“Öyle mi, neresiymiş orası?”

“Evet. İçkinin su gibi aktığı, insanı bol bir yer.”

Bash bunu söyleyince Errol bir an afalladı, ama sonra sanki son derece mantıklı bir şey duymuş gibi kahkahayı bastı.

“Ha-ha-ha! Komik bir ifade şekliymiş! Ama sorun değil, zaten aynı yere gidiyoruz!”

“Öyle mi?”

“Demek siz de biraz eğlenmek için geldiniz, ha?”

Bu adam, Bash’in nereye gitmek istediğini nereden biliyordu ki? … Akıllardaki bu soru işaretini gidermek için Bash’in kulağının dibinde biten Zell oldu.

(Reis, iyi düşünürsen dergiyi bize veren zaten bu adam değil miydi? Nereye gideceğini tahmin etmesi çocuk oyuncağı!)

(Hım, öyle mi dersin?)

(Hatta seni dergide yazan o bar bar gezmekten çok daha iyi bir yere götürme ihtimali bile var.)

(Anladım!)

Zell’in açıklamasıyla ikna olan Bash, Errol’a döndü.

“Pekala, bize rehberlik eder misin?”

“Bana bırakın siz!”

Errol, Bash’i başkentin derinliklerine doğru yönlendirdi.

Bash kendini bir anda Lycant’ın tam merkezindeki devasa bir sarayın avlusunda buldu.

Burası Bash’in ömründe gördüğü en ihtişamlı, en göz alıcı yerdi.

Sarayın avlu bahçesine büyük masalar kurulmuş, üzerine dağ gibi yiyecekler yığılmıştı. Etraftaki insanlar altın ve gümüş takılarla süslenmiş, kaliteli kumaşlardan yapılmış rengârenk kıyafetler içindeydi.

Sadece ortama bakmak bile Bash’in gözlerini kamaştırmaya yetmişti.

Errol onları içeri buyur edip, “Ben şöyle bir turlayıp millete selam vereyim. Siz keyfinize bakın, rahatlayın ve karnınızı bir güzel doyurun,” dedi. Ardından gözden kayboldu.

Bash ve Zell baş başa kalmışlardı.

“Ne yapacaksın Reis? Aklındaki yer burası değildi, değil mi?”

“… Değildi ama burası da fena sayılmaz.”

Dergide yazan yer kesinlikle burası değildi. Bir bar bile sayılmazdı.

Yine de insan doluydu ve anlaşılan içki de sınırsızdı.

“O zaman yapılacak tek bir şey kalıyor.”

Savaş meydanında da durum bundan farksızdı.

Seferdeyken Bash’in, daha önce duyduğu savaş alanından tamamen farklı bir yere sürüklendiği çok olmuştu.

Beklediğinden bambaşka bir durumun ortasına fırlatıldığı anlar az değildi.

Bash bu sürpriz senaryoların hepsinden sağ çıkmayı başarmıştı.

Bu yüzden şöyle düşündü… Varış noktası beklediğinden farklı olsa bile, görevi değişmediği sürece sarsılmasına gerek yoktu.

“Söylesene, dergide bare gidince ne yapılması gerektiği yazıyordu?”

“Nezih bir barda meyve aromalı kırmızı şarabını yudumlayacak, duvara havalı bir şekilde yaslanacak ve bir kadının sana yaklaşmasını bekleyeceksin… Dergide yazan zafer stratejisi tam olarak buydu Reis!”

“Anladım.”

Bash etrafını şöyle bir süzdü, aradığı içkiyi masalardan birinin üzerinde görüp elini uzattı.

Narin bir kadehin içinde sunulan meyveli bir şaraptı bu.

Bash’in cüssesindeki biri için kadeh yalnızca bir iki yudumluk içki barındırıyordu ama zaten amacı sarhoş olmak değildi.

Bash, o etli devasa avucuyla kadehi kavradı, bir köşeye geçip elinden geldiğince havalı bir edayla duvara yaslandı.

Muazzam kas gücü sayesinde, yan tuttuğu kadeh elinde milim kıpırdamadan duruyordu; sanki fizik kuralları gereği o kadehin hep öyle eğik tutulması gerekiyormuş gibiydi.

Tabii ki kadehi dudaklarına götürmedi.

Neticede dergide içkiyi gerçekten içmesi gerektiğine dair tek bir kelime bile geçmiyordu.

“Yine de burası bayağı şatafatlıymış ha Reis? İnsanların partilerine bir iki kez sızmışlığım var ama ilk defa bu kadar lüks bir yere ayak basıyorum! Hayvamsıların zır zırıl züğürt olduğuna dair söylentiler duymuştum ama… Vay be, hava atmasını iyi biliyorlar! Ya da belki de bütün paralarını bu partiye gömdükleri için beş parasız kaldılar, kim bilir…?”

“Olabilir.”

“Neyse, para önemli değil! Biz sana bir hatun bulmaya odaklanalım!”

Bash ile Zell çevreye bir kez daha göz attı.

Ortamda pek çok farklı ırk vardı ama özellikle hayvamsılar ve elfler çoğunluktaydı. İnsanların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktu, cüceler ise parmakla gösterilecek kadar azdı.

Herkes şaşkın ve meraklı gözlerle Bash’e bakıyordu.

O bakışlar sanki, Hey, bir orkun burada ne işi var böyle? der gibiydi.

“Hım. Baksana Reis, burada epey soylu tipler var sanki.”

“Öyle mi?”

“Kıyafetlerinin her yerinden ışıl ışıl takılar saçılıyor.”

Bash’in durduğu yerden bakılınca, hayvamsı erkeklerin çoğu Bash’inkine benzer kıyafetler giymiş gibi görünüyordu.

Ancak hayvamsı kadınların, elflerin ve insanların birçoğu, pamuklu ve ipekli kimonolarının üzerine iri takılar takıp takıştırmıştı.

Şüphesiz Bash’in modayla pek işi olmazdı.

Burası bir partiydi; kadınlar ve erkekler neşeyle sohbet ediyorlardı. Yakından bakınca Bash, kadınların etrafını sarmış, şehvetli gülücükler saçan erkek gruplarını fark etti. Kadınlar da bu ilgiden gayet memnun görünerek onlara gülücüklerle karşılık veriyordu. Üstelik kadınların giydiği kıyafetler epey iddialıydı; dolgun göğüs dekoltelerini ve bacaklarını cömertçe sergiliyorlardı.

Erkeklerin —özellikle de insan erkeklerinin— gözleri âdeta kadınların göğüslerine çakılı kalmıştı. Bash’in gözleri de ister istemez o dekoltelere kaydı ve burnundan sert bir nefes verdi.

“O kadar çoklar ki, insanın gözü korkuyor.”

Salonda çirkin denebilecek tek bir hayvamsı kadın bile yoktu.

Hepsinin dekolteli üstler giyiyor olması Bash’in muhakemesini biraz bulandırmış olabilirdi tabii.

Bu kadar ten gözler önündeyken, arzu dolu bakışları üzerlerine çekmemeleri nasıl mümkün olabilirdi ki?

“Aman diyeyim Reis, sakın bozuntuya verme. Şu anda dik durup beklemen lazım. Acemi bir asker değilsin sen; bekle emrini hiçe sayıp ileri atılırsan Ork Kahramanı’nın şanına leke sürülür!”

“Biliyorum.”

Bu sefer kimseyle konuşmayı ilk başlatan olmamak hayati önem taşıyordu.

Dergide sabırla beklemesi gerektiği açıkça belirtilmişti. Bu yüzden Bash bekleyecekti.

Bash pek kavrayamamış olsa da aslında bunun çok geçerli bir sebebi vardı.

Hayvamsıların diyarı anaerkil bir toplum yapısına sahipti.

Etraftaki herkesin bakışları Zell’in üzerinde toplanmıştı.

Ah, elbette. Zell, peri dünyasının süperstarıydı. Perilerin o efsanevi cesaretinden bir kelime dahi bahsedilmesi yetmişti; hayranlar sürüyle oraya üşüşmüştü.

“Bir ork!”

Hoppala. Yanlış alarm.

İpek bir kimono giymiş, kaplan kürkünce bürünmüş hayvamsı kadınlardan biri parmağıyla Bash’i işaret ediyordu.

Şimdi herkes ona bakıyordu.

Bash, ork dünyasının süperstarıydı; bu yüzden belki de bu durum gayet doğaldı…

“Bir orkun burada ne işi var?!”

“Hey! Bu ork kadınlara saldırmak için gelmiş!”

“Muhafızlar! Muhafızlar nerede?!”

“Atın şunu dışarı! Hayır, gebertene kadar dövün!”

Kadınların çığlıkları, mekânı saniyeler içinde tam bir kaos alanına çevirdi.

Kimisi Bash’ten kaçıyor, kimisi muhafızlar için bağırıyor, kimisi de kollarını sıvayıp tehditkâr bir şekilde üzerine yürüyordu.

Her şey bir yana, Bash bile burada pek hoş karşılanmadığını anlayabilmişti.

“Durun, lütfen! Bu adam yaşayan en güçlü ork! Son savaşta sayısız muharebeye hükmetti, ork halkı arasında kendisine ‘Kahraman Ork’ unvanı bahşedildi! Üstelik buraya getirildi, biliyor musunuz?! Hani şu maske takan adam var ya… Ero… Erik… ya da öyle bir şey işte!”

Zell, Bash’i savunmaya çalıştı ama kimse onu dinlemedi.

Bash yavaş yavaş kuşatılıyordu. Üstelik durumu daha da kötüleştirecek şekilde, etrafı erkeklerle sarılmıştı.

“Kesin sesinizi! Ne oluyor burada?”

Derken salonun arka tarafından bir ses yükseldi.

Bash döndüğünde, görünce insanın yutkunmadan edemeyeceği, bambaşka bir seviyede olan üç güzel gördü.

Her birinde farklı derecelerde hayvamsı kanı vardı; ancak hepsinin göğüsleri dik, baldırları dolgundu ve odadaki herkesten çok daha renkli kıyafetler giymişlerdi. Bash’i gördüklerinde donakaldılar.

“Bakın… Prensesler…”

“Anlaşılan burada bir ork var.”

“Endişelenmeyin, icabına hemen bakacağım.”

Prenses. Bu unvanı duymak Bash’in hafızasından bir kelimeyi canlandırdı.

Altı hayvamsı prensesi. Evet, Hayvamsı Kraliçesi’nden doğma altı güzel prenses. Söylentilere göre altısı da eşsiz güzellikte, güçlü ve zekiydi…

“… Güzel…”

Evet, karşısındaki üç kadın Bash’in hayal gücünün bile ötesinde güzeldi.

Prenseslerden birinin siyah bir kedinin kürkünü andıran tüyleri, altın rengi gözleri ve esnek bir vücudu vardı.

Dolgun vücutlu bir diğer prenses ise yumuşacık tüylere ve siyah gözlere sahipti.

Üçüncü prensesin ise biraz sert tüyleri, mavi gözleri ve av köpeğinikini andıran sağlam bir beden yapısı vardı.

Üç prenses. Kız kardeş olmalarına rağmen, hepsi farklı türde hayvamsı soyundan geliyor gibiydi. Yine de hepsinin göz kamaştırıcı derecede güzel olduğu inkâr edilemezdi. Söylentilerde anlatıldığı kadar, hatta belki de daha güzellerdi.

Ancak üçü de etraftaki dedikodulara hiç aldırış etmedi.

Doğrudan Bash’e kilitlenen gözleri fal taşı gibi açıldı.

Yüzlerindeki o yumuşak tebessümler bir anda kaybolmuş, göz bebekleri küçülmüştü.

“Sen…”

Üçünden biri onun adını fısıldadığı anda, o gürültülü kalabalık bir anda buz kesti.

Kalabalığın arasındaki hayvamsılar bilhassa sessizleşip kalakaldı.

Elfler ve insanlar, kafaları karışmış ve şaşkın olsalar da, zaten en başından beri hayvamsılar kadar büyük bir yaygara koparmamışlardı.

Ardından kafa karışıklığı dindiğinde, hayvamsıların gözlerinde başka bir duygu belirdi.

Herkes bakışlarını Bash’e çevirdi.

Öyle kin dolu, öyle nefret dolu bakışlardı ki bunlar.

“Onun yüzünü bilmeyen çoktur ama adını bilmeyen tek bir kişi bile yoktur.”

O, Remium Yaylası’nda İblis Lordu Geddigs’e karşı savaşırken onuruyla can vermiş bir Kahramandı.

Efsaneler böyle diyordu fakat hakikat biraz daha farklıydı.

Evet, cesur Leto gerçekten de İblis Lordu Geddigs ile savaşmıştı.

İnsan Prensi Nazar. Elf Başbüyücüsü Yıldırım Sonia.

Hayvamsı Kahramanı Leto. Cüce Savaş Lordu Doradoradobanga.

Yanlarında bir düzine savaşçıyla birlikte düşman karargâhının derinliklerine sızmış, İblis Lordu ile çarpışıp onu alt etmişlerdi.

Ödenen bedel ağırdı. Savaş Lordu Doradoradobanga da dâhil olmak üzere, intihar timinin neredeyse tüm üyeleri savaş meydanında can vermişti.

Ama Geddigs öldüğünde Leto hâlâ hayattaydı.

Her yanı yaralar içinde olmasına rağmen ayakta kalmayı başarmıştı. Hatta büyüsü tükenip bayılan Yıldırım Sonia’ya kıyasla durumu gayet iyiydi.

Fakat tam o anda o ortaya çıktı.

Tek bir ork.

O zamanlar, “yeşil iblis” savaş meydanında dilden dile dolaşan bir efsaneydi.

Daha sonra ona “Kahraman Ork Bash” unvanı verilecekti.

Nazar ve Leto bu orka karşı durmaya çalıştılar.

Ama Bash’in dengi olmaktan fersah fersah uzaklardalardı. Hayvamsı ne kadar cesur olursa olsun, insan prensi ne kadar gözü pek olursa olsun, zafer kazanma şansları hiç yoktu. Zaten ağır yaralı olduklarından, dövüş daha başlar başlamaz Bash’in lehine döndü.

Şayet Yıldırım Sonia hâlâ bilincini koruyor olsaydı ya da Doradoradobanga hayatta kalsaydı, işler belki farklı gelişebilirdi. Ancak Nazar yaralıydı, Leto’nun kalan fiziksel gücü ise sınırına dayanmıştı.

Üstelik bu dövüş düşman karargâhının tam ortasında gerçekleşiyordu ve ikisi de savaş uzarsa mutlaka başka düşmanların üşüşeceğini biliyordu.

Bu yüzden Cesur Leto konuştu.

“Bunu bana bırak ve git.”

Nazar itaat etti.

Birinin oradan sağ çıkması gerekiyordu.

Birinin dönüp Geddigs’in katledildiğini herkese haber vermesi şarttı. Aksi takdirde İblis Lordu’nun ölümü örtbas edilebilir ve geriye sadece Dörtlü İttifak’ın en seçkin adamlarının savaşta öldüğü haberi yayılabilirdi.

Böyle bir durumda Dörtlü İttifak’ın savaş azmi kırılır ve cephedeki vaziyet daha da kötüleşirdi. Bir anda bozguna uğrarlardı. Geddigs’in ölüm haberi yayıldığında artık çok geç olur, dört ırkın tamamı haritadan silinirdi.

Ne pahasına olursa olsun bundan kaçınılmalıydı.

Nazar, Yıldırım Sonia’yı sırtına alıp düşman hatlarını yararak geçti ve raporunu sundu.

Bu sayede Dörtlü İttifak, Remium Yaylası’ndaki o kader belirleyici savaşı kazandı.

Ve daha sonra… Leto’nun cesedi savaş meydanında bulundu.

Ceset yürek burkan bir haldeydi. Silahı paramparça edilmiş, gövdesi tam ortadan ikiye yarılmıştı.

Cesur Leto.

Leto Rivergold. Hayvamsı hanedanı Rivergold ailesinin küçük erkek kardeşi.

Kraliyet ailesinin tüm fertleri tarafından sevilen ve saygı duyulan bir adam…

Adı kıtalardaki her bir düşmanın kalbine korku salması gereken bu adamın cesedinden başı bile alınmamıştı.

Hayvamsılar yenilgide bir utanç görmezlerdi.

Güçlü bir rakip tarafından alt edilmenin bir kişinin adına onur getirdiğine inanılırdı. Hayvamsılar av tanrısının doktrinine tabilerdi; yalnızca kendi avladıkları avlarla beslenirlerdi. Bu yüzden, bir savaşta yenilmeleri halinde avlarına mağlup olmaktan da onur duyarlardı. Böyle bir senaryoda, kendilerinin yenilmesine gönüllü olarak razı gelirlerdi.

Hayvamsıların insan yeme uygulamasını bırakmalarının üzerinden binlerce yıl geçmişti ama doktrinin diğer yönleri varlığını koruyordu. Savaşta yenilmekten ya da kellelerinin bir ganimet olarak alınmasından utanç duymazlardı.

Aksine hayvamsılar, yiğitçe ölmekten gurur duyar ve şanlı yenilgilerinin haberinin yayılmasından memnuniyet duyarlardı.

Fakat Leto böyle bir muamele görmemişti.

Düşman, hayvamsıların umduğu gibi Leto’nun yenilgisini kutlamamıştı. Öldüğünde ona sıradan bir er muamelesi yapılmıştı.

Kendisini alt eden kişi tarafından onurlandırılması gereken o Kahraman, çürümeye terk edilmişti.

İşte bu yüzden hayvamsı kraliyet ailesi Bash’e kin besliyordu.

Leto’nun ölümünü hafife aldığı için ondan nefret ediyorlardı.

O günden itibaren Bash, onların can düşmanı haline gelmişti.

Bu nedenle tüm hayvamsılar Bash’in adını bilirdi.

Özellikle de Remium Yaylası Savaşı’ndan sağ çıkan savaşçılar.

Şimdi bu amansız düşman karşılarında belirmişti ve içerisi tam anlamıyla çalkalanıyordu.

Prensesler öfkeden deliye dönmüştü ve bunu gizlemeye hiç niyetleri yoktu.

“Burada ne işin var, Kahraman Ork?!”

“… Üçüncü prensesin evleneceğini duymuştum.”

“Yani buraya gelip kız kardeşimiz Innuella’ya saldırmaya karar verdin, öyle mi?! Seni gidi! Can düşmanımız!”

“Niyetim bu değildi…”

“Seni aptal! Senin bu zorbalığını affedeceğimizi mi sanıyorsun?! Cesedinin derisini yüzecek ve hayvamsı onurunu geri kazanacağım!”

Prenses konuşurken kılıcını bağrından çekip çıkardı.

“Aynen öyle! Buraya kadar ayağımıza gelmesi tamamen bizim şansımız!”

“Kazanamayacağımızı bilsek bile düşmanlarımızdan intikamımızı almayacaksak, kim bizim öcümüzü alacak?!”

Diğer ikisi de ona katıldı.

Bash bir anda üç güzel kadının kuşatması altında kalmıştı. Ama hayal ettiği gibi bir kuşatma değildi bu.

Peri dördünün arasında panikle çırpınıp duruyordu.

“H-hey, bir dakika durun yahu! Patronun Leto’yu öldürdüğü doğru ama o savaş meydanı tam bir cehennem gibiydi, ne bekliyordunuz ki?! Savaşta böyle şeyler çok olur! Bu herkesin bildiği bir şey! Patronla ben bile bayılmışız, gözümüzü açtığımızda ortalık o kadar fenaydı ki kendimizi öbür dünyada sandık. O kadar çok yoldaşımız katledildi ki…”

“Kimin umurunda?!”

Prenseslerin geri adım atmaya hiç niyetleri yoktu.

Bash’e saldırmaya hazır bir halde, elleri bel kınlarındaki kılıçlardaydı.

“Savaşmak istemiyorum ama…”

Bash ne olup bittiğini tam anlayamamıştı ama bu kadar güzel kadınları katletmek gibi bir niyeti kesinlikle yoktu.

Yine de hayvamsılar ona onur ve gururlarıyla saldırırlarsa, orkların onuru ve gururu adına karşılık vermek ve kazanmak Bash için bir namus borcuydu.

Bash elini kılıcının kabzasına götürdü.

“P-Patron?! Ciddi misin sen?! Hayvamsı prensesleri öldürürsen yeni bir savaş çıkar, biliyorsun değil mi?!”

“Biliyorum ama Kahraman Leto’yu öldürdüğüm doğru.”

“Ama……”

Her şey bir anda gerçekleşti.

Olayların gidişatını izleyen seyircilerden bazıları korkudan donakaldı.

Savaş bitmişti. Herkes savaşın kinini geride bırakıp geleceğe bakmaya çalışıyordu. Hayvamsı prenses ile elf askerinin düğünü de tam olarak bu barış adımının bir parçası olmalıydı.

Öyleyse neden Kahraman Ork ve hayvamsı prensesler böyle bir yerde dövüş tutuşturmaya çalışıyorlardı?

Küçük bir ihtimalle biri ölecek olsa, bu durum yeni bir savaşa yol açmaz mıydı?

Kahraman Ork isteksiz görünüyordu.

Zaten daha yakından bakıldığında, prenseslerin korumalarının ve Kahraman Ork’un etrafını saran diğer hayvamsıların epey paniklediği görülüyordu. Soğuk terler döküyorlar, gözleri adeta “Gerçekten bunu yapıyor muyuz?” dercesine yuvalarında dönüp duruyordu.

Yalnızca prensesler ciddiydi.

Öldürme niyetlerini açıkça sergiliyorlar ve her an Bash’i biçmeye hazır görünüyorlardı.

“…!”

Dövüş pozisyonu alan prenseslerin çizmeleri zemini kazıdı.

“Herkese merhaba. Problem nedir acaba?”

Çan sesi gibi berrak bir ses yankılandı.

“… Bugün mutlu bir gün olmalıydı. Innuella’nın düğününü kutlamak için toplandık, peki neden hepiniz cenaze kaldırmaya bu kadar kararlı görünüyorsunuz?”

Bash başını kaldırdı ve yutkundu.

Nasıl da… mükemmel…

Bir başka güzel kız daha.

Biraz ufak tefekti ama göğüsleri dolgun, beli incecikti; kalçaları her erkeğin kavramak isteyeceği türdendi.

Yüz hatları insanı… hatta bir elfi andırıyordu.

Süzgün gözleri, küçük bir ağzı olan narin bir yüzü vardı ve başının üzerinde tilki kulakları duruyordu.

Berrak bir su birikintisi gibi saflık saçıyordu etrafa.

“Silviana… Demek buradasın. Evet, uğurlu bir gün ama bu davetsiz misafir…”

“Devam et…”

“… Yüce Leto’yu öldüren adam o…”

“Hmm? Ah! Demek o kişi sensin, ha? Kahraman Ork Bash?”

Silviana.

Bu ismin muhatabı olan kız, elini ağzına götürüp şaşkınlıkla Bash’e baktı.

Ardından kaşlarını çatarak ağırbaşlı bir tonla konuştu.

“Ama ablalarım, savaş bitti. Ork nefretiyle ve Leto Amcamızı aşağılayanlara karşı duyduğumuz kinle yaşadığımız doğru. Ama etrafınıza bir bakın. Kutsal topraklarımızı yeniden inşa ediyoruz ve Innuella evleniyor. Bu devir, barış devridir.”

“Bunu söyleyebildiğine inanamıyorum…”

“Lord Bash de buraya kadar Innuella’nın düğününü ve hayvamsı ırkının şanını kutlamak için geldi; bu yüzden biz de onu affedip cömert bir kalple kabul etmemeli miyiz?”

“Nasıl böyle konuşabilirsin?!”

“Kıyafetine bakın.”

Herkes dönüp Bash’in üzerindekilere bir kez daha baktı.

Gerçekten de bir ork için oldukça sıra dışı bir giyim tarzı vardı.

Hayvamsı kabilesinin resmi kıyafetlerini kuşanmış, elindeki şarap kadehini hafifçe yana yatırmış tutuyordu.

Kadehin hıncahınç dolu olduğu gün gibi ortadaydı; muhtemelen bir yudum bile almamıştı.

Çoğu ork kafayı çekince kudururdu, dolayısıyla bu adamın kendini dizginlediği aşikârdı.

Evet, bu kadarı açıkça görülüyordu.

Buraya yalnızca hayvamsı krallığının üçüncü prensesinin düğününü kutlamaya gelmişti.

“Yoksa biz hayvamsı kraliyet ailesi, buna bile müsaade etmeyecek kadar dar kafalı mıyız?”

Diğer prensesler Silviana’nın bu sözleri karşısında şaşkına döndü.

Silviana hafifçe kıkırdadı.

“Dahası…”

Gözlerini süzerek Bash’e doğru baktı.

Sonra hâlâ ne olup bittiğini tam anlayamamış, o şekilde dikilen Bash’in yanına sokuldu.

“… Leto Amca’yı öldüren ork hakkındaki söylentileri duyduğumda onu daha çirkin bir şey sanmıştım. Ama bu adam gayet erkeksi ve dürüst görünmüyor mu?”

Ardından elini Bash’in güçlü koluna koydu, işveli bir şekilde sokularak konuştu:

“Galiba aşık oldum!”

Ve böylece Bash için nihayet bahar gelmişti.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla