Bash rüya görüyordu.
Rüyasında yeniden savaş meydanlarında henüz toy, genç bir savaşçıydı.
Rüyadaki o gün, Bash ve bölüğü düşmana baskın yapmak için sık çalılıkların arasında gizleniyordu.
“Dinleyin beyler… Kendinize bir karı alacak olsanız, nasıl biri olsun isterdiniz?”
Sık çalılıkların arasında siper almışlarken bu soruyu ortaya atan, ork Bulfitt’ti.
Bulfitt’in boynunda derin bir yara izi vardı; geçen savaştan kalma bir hatıraydı. Yediği o darbe aslında kafasını uçurmalıydı ama sert ork derisi sayesinde sadece kafası yerinde kalmakla kalmamış, şah damarı bile yırtılmamıştı.
En kalın derili orkların bile mezara girmekten kurtulmak için bazen tıbbi bakıma ihtiyacı olurdu.
Fakat Bulfitt, yarasının neredeyse farkında bile olmadan savaşmaya devam etmişti. Yaptığı karşı atakla kendisine saldıranı yere sermiş ve daha fazla sorun yaşamadan geri çekilmeyi başarmıştı.
Bulfitt bu savaş hikayesini zaten yüz kere anlatmıştı.
Gerçekten kahraman bir orktu.
“Bence bana güçlü bir kadın lazım.”
Biggden, bölüklerindeki en iri yarı orklardan biriydi.
Orklar kendilerini savaşın ortasına çoğunlukla gözü kapalı bırakırlardı. Savaşın tam göbeğinde, güç ve muazzam cüsse, muharebe avantajı açısından neredeyse eş değerdi. Ne kadar iri olursan, yüzeysel yaraları görmezden gelip savaşmaya devam etmek o kadar kolaylaşırdı. Ve doğal olarak, çok daha ağır silahlar taşıyabilirdin.
Biggden’ın havada iki devasa gürzü savurduğunu görmek, herhangi bir orkun hayranlıkla nefesini tutmasına yeterdi.
Sayısız savaşta çarpışmış olmasına rağmen Biggden’ın vücudunda büyük bir yara izi yoktu. Bash’in bölüğündeki en parlak gelecek vaat eden isim belki de oydu.
“Ben ne istediğini bilen kadını severim. Mevzu insanlarsa eğer, bir şövalye hatun isterdim. Benim hatun güçlü bir savaşçı olacak, bak bu tam bana göre işte.”
Donzoi’nin sol elinin yüzük ve serçe parmağı kayıptı, tüm vücudu ise yanık izleriyle kaplıydı.
Hayatındaki ilk savaşta bir büyücü tarafından ateşe verilmişti.
Eğer yakınlarda şans eseri bir gölet olmasaydı, Donzoi yanarak can vermiş olacaktı.
O günden beri Donzoi, zırhının içinde daima bir su tulumu taşırdı. Bash’in kuşağındaki en tedbirli ork oydu. Donzoi düşmanı inceler, zayıf noktalarını belirler ve onlara yaklaşmanın en iyi yolunu düşünürdü. Kalkanını seçerken veya savaş alanına getirmek için kendi ateş şişelerini ve diğer yaratıcı silahlarla araç gereçleri yaparken büyük özen gösterirdi. Pek çok ordu generali, Donzoi’nin bu pratik zekası sayesinde hayatta kalmıştı.
“Ne demek istediğini anlıyorum. Bir savaşçı, ha? Dişli bir mücadele verir. Eğilmez bir bükülmez bir ruh, anlarsın ya? Sana üç tane enik doğurduktan sonra bile o ruhu sönmez. Düşünsene, tüm askerlerinin gözü önünde onunla işini görüyorsun… Sırf bunu düşünmek bile aletimi taş gibi yapıyor!”
Budarth, tüm yüzünü kaplayan devasa, haç şeklinde bir yara izine sahip kızıl bir orktu. Bash’in manga komutanıydı.
Kaslı kolları diğer orkların kollarının iki katı kalınlıktaydı ve cüssesine yaraşır bir güce sahipti.
Bir cüce kadından doğmuştu ve parmakları son derece kıvraktı. Bir nevi melez yayla savaşan bir okçuydu. Yay, bir orkun muazzam kol gücüne uyum sağlayacak şekilde tasarlanmıştı ve gerçekten de dehşet verici bir silahtı. Budarth bu yayla bir atı ağaca çivileyebilir ya da bir wyvern’ı gökyüzünün ortasından tek atışta indirebilirdi.
Manga komutanı olarak kafası zehir gibi çalışırdı ama aynı zamanda kibirli ve biraz da kendini beğenmişti. Sırf nadir bulunan kızıl ork türünden biri olduğu için kendini diğerlerinden üstün görüyordu.
“Eğer bir gün kendimize eş bulmak istiyorsak, kendimizi kanıtlamamız gerek…”
Bash, gruptaki en iyi kılıç ustasıydı. Fakat o zamanlar henüz adını duyurabilmiş değildi. Manganın en ufak tefek orkuydu ve teni sadece sıradan bir yeşil renkteydi.
Bash silik biri değildi, kesinlikle hayır. Sadece henüz sivrilmeye başlamamıştı.
“Hmm. Yakındalar.”
“Aksiyon vakti geldi, beyler.”
“Tamamdır, geliyorlar. Kapatın çenenizi, ses çıkarmayın!”
Budarth’ın emrine uyarak hepsi çıt çıkarmadan beklemeye koyuldu.
Birkaç an sonra, at nallarının sesleri duyulmaya başladı. Düşman birliği olabildiğince sessiz ilerlemeye çalışıyor gibiydi ama orkların keskin kulakları en ufak bir çıtırtıyı bile kaçırmıyordu.
Bash’in grubu, atların nefes alışlarını duyacak kadar yaklaşmalarını bekledi ve ardından…
“GRAGH!”
Üzerlerine atıldılar.
Düşman birliği yaklaşık beş şövalye ve otuz kadar piyadeden oluşuyordu. Orta ölçekli bir bölüktü.
Oysa ork mangası topu topu beş kişiydi. Düşman sayıca üstündü ancak Bash’in bölüğü geri çekilme kelimesinin anlamını bile bilmezdi. Bunun yerine, amansız bir saldırı başlattılar.
Biggden o savaşta can verdi.

Bash uyandığında, kendini hiç tanımadığı bir odada yatarken buldu.
Neredeyim ben?
Bash yatakta doğrulurken, bir önceki gün yaşananlar zihnine üşüştü.
İşler Judith ile ortak olmalarına kadar varmıştı; birlikte dışarı çıkıp orman yolundaki pusuyu araştıracaklardı.
Fakat dün artık çok geç olmuştu, güneş ufukta batıyordu bile. Bu yüzden Bash’e kalede özel bir oda gösterilmiş ve geceyi orada geçirmesi için davet edilmişti.
Demek Krassel’deyim, ha?
Bash, gördüğü rüyayı düşünerek iç geçirdi.
Evet… Eskiden sık sık böyle konuşurduk…
Dün Judith ile karşılaşmış olmak, herhalde bu rüyayı görmesine neden olmuştu.
Judith… Hayatına bir anda giriveren o kadın. Tam bir afetti; her gün yaptığı o zorlu kılıç talimlerinin bir sonucu olsa gerek, acayip çekici bir vücudu vardı. Üstelik sesi de kulağa çok hoş geliyordu. Bash, onun konuşmasını daha uzun süre dinleyebilmeyi isterdi.
Tüm bunların üstüne bir de şövalyeydi; yani her orkun rüyalarını süsleyen o kadın tipinin ta kendisiydi.
Bir şövalye gururlu olurdu ve son ana kadar asla pes etmezdi. Sürekli karşı koyan mağrur bir kadını zorla döllemek… İşte bu, her orkun en büyük erotik fantezisiydi.
Bash’in ork çevresindeki herkes, bir şövalyenin ya da prensesin eş olarak seçilebilecek en iyi seçenek olduğu konusunda hemfikirdi.
Kişisel olarak Bash’in bir kadının prenses mi, şövalye mi yoksa başka bir şey mi olduğu umurunda bile değildi. Bekaretini kaybetme mevzubahis olduğunda herhangi bir kadın da işini görürdü.
Ama Judith… Judith, kanı deli akan her orkun en derin arzularının somutlaşmış haliydi. Bash, bekaretini Judith ile kaybettiğini hayal edince, tüm kanı vücudunun belli bir bölgesine hücum etti ve orası anında dimdik oldu.
Arayışıma başlayalı henüz bu kadar kısa bir süre olmuşken onun gibi muhteşem bir şövalye hatunla karşılaştığım için ne şanslı bir orkum ama.
“Ooo, günaydın Reis.”
Bash orada oturmuş kendi fantezilerine dalmışken, Zell peri kanatlarını düzeltmeyi bıraktı ve yüzünde kocaman bir sırıtışla ona döndü.
“Bakıyorum da bu sabah pek bir… heyecanlıyız. Şu şövalye hatunu ziyaret etmeyi düşünüyorsun galiba, ha?”
“Gibi bir şey.”
“Biliyor musun Reis, seni ilk defa sabah böyle tüm ihtişamınla görüyorum. Tam da tahmin ettiğim kadar muazzammış.”
“Öyle mi?”
Bash’in göğsü gururla kabardı.
Başkaları pantolonlarında çadır kurduklarını fark ettiğinde orklar zerre utanç duymazlardı. Aksine, bir orkun ereksiyonu onun erkekliğinin ve üretkenliğinin bir sembolüydü; genel kanı bunun sergilenmeye değer bir şey olduğu yönündeydi. Erkeklik uzuvlarının boyutu hakkında övgü almak, bir orkun duymaktan en çok hoşlandığı ikinci şeydi.
Tabii ki duymaktan en çok keyif aldıkları şey, fiziksel güçlerine yönelik övgülerdi.
“Şu şövalye Judith var ya, iddiaya varam kesin bakiredir! Altına aldın mı muhtemelen kurbanlık domuz yavrusu gibi ciyaklayacaktır!”
Zell kulağa umursamaz ve kaba gelmeye çalışıyordu ama aslında bu sözlerinden dolayı kendisi de biraz utanmış gibiydi.
Evet, Zell yüzünde kocaman bir sırıtışla Bash’e bakıyordu ama gözleri fıldır fıldır oraya buraya kayıyordu.
“Ama cidden istediğin kadın o mu, Reis?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Yani ne bileyim… Henüz çiçeği burnunda bir şövalye olmasına rağmen acayip küstahça davrandı. Seni tutukladı, üstten üstten baktı. Ben geniş mezhepli bir periyimdir ama benim bile tepem atmaya başlamıştı yani.”
“Bunu dert etmiyorum. Ateşli kadınları severim.”
“Demek dik başlı kadınlardan hoşlanıyorsun, Reis?”
“Elbette. Tüm orklar sever.”
Bunu söylemişti söylemesine ama, bir önceki gün Judith ile olan karşılaşması Bash’in hayatında dik başlı bir kadınla ilk tanışması, bırakın tanışmayı ilk konuşmasıydı.
Geçmişte karşılaştığı tüm kadın askerlere görür görmez doğrudan saldırmıştı.
Bu arada, orkların dik başlı kadınlara duyduğu söylenen bu düşkünlük… Bash bunu sadece ahlaksız orkların yaptığı müstehcen muhabbetlerden duymuştu. Fakat bunu o kadar sık duymuştu ki artık zihnine kazınmıştı ve şimdi kendisi de hırçın kadınların en iyisi olduğuna inanıyordu.
“Hımm, anladım, anladım…” diye mırıldandı Zell kendi kendine. Ardından etrafa döktüğü peri tozlarını toplayıp küçük bir cam şişenin içine düzgünce doldurmaya başladı.
Peri tozunun sıra dışı bir gücü vardı.
Bir yaranın üzerine serpildiğinde, anında acıyı dindirir ve iyileştirirdi. Yutulduğunda ise enerjiyi ve gücü yerine getirirdi. Düzenli kullanıldığında çoğu hastalığı tedavi edebilir, hatta güzelleştirici özellikler bile taşırdı. Bir nevi her derde devaydı.
Bu bir perinin en temel işlevlerinden biriydi ama aynı zamanda zayıf bedenlere sahip insanların onları yakalamaya çalışmasının da sebebiydi.
Periler, pek çok farklı ırkın bu tozu ele geçirmek için can attığının farkındaydı, bu yüzden erkenden bunu satmak için ihraç etmeye başlamışlardı. Perilerin bedenleri küçücük olduğu için tek seferde sadece az bir miktar peri tozu üretebiliyorlardı.
Üstelik peri tozu etkisini de hızla kaybediyordu. Bu yüzden adil ticaret kavramıyla yetinmeyen insanlar, perileri esaret altında tutmak için hâlâ kaçak avlamaya çalışıyorlardı. “Al bakalım, Reis.”
“…
Alabilir miyim?” “Tabii ki!
Beni kurtarmanın bir teşekkürü olarak gör! Ah, ama küçük bir ricam var… Onu seni göremeyeceğim bir yerde kullanabilir misin? Sağ olasın.” Zell yüzü kızararak küçük şişeyi Bash’e uzattı.
Periler genelde peri tozlarını başkalarına vermekten nefret ederlerdi.
Kendi tozlarını dışkıdan farksız, bir atık olarak görürlerdi.
Periler ne kadar gamsız olurlarsa olsunlar, diğer insanların kendi “pisliklerini” yaralarına sürdüğünü ya da yuttuğunu izlemek… midelerini bulandırıyordu.
Aslında, savaş sırasında kendi ülkelerinde kalan periler, peri tozlarının ne amaçla kullanıldığını hiçbir zaman öğrenememişlerdi.
İnsanların kendi pisliklerini gübre olarak kullanarak mahsul yetiştirdiklerini öğrendiklerinde periler ne kadar da gülmüşlerdi. Iyy, iğrenç!
Ama Zell, savaştan sağ kurtulmayı başarmış perilerden biriydi.
Elbette bu hâlâ utanç vericiydi ama Zell bu hissi büyük ölçüde aşmayı başarmıştı.
“Teşekkür ederim.”
Bash başını sallayarak şişeyi minnetle kabul etti.
“Bu işime yarayacak. Bundan önce bu şeye kaç kez güvendiğimi ben bile bilmiyorum.”
Henüz toy bir savaşçıyken Bash ağır bir yara almış ama peri tozu hayatını kurtarmıştı.
Savaş son aşamalarına geldiğinde ise Bash artık başka hiçbir ciddi yara almadan mücadeleyi sürdürmüştü. Günlerce durmaksızın savaşabilmek ve kendini ayakta tutabilmek için peri tozunu düzenli olarak kullanmıştı.
Muhtemelen bu yolculukta hiçbir peri tozuna ihtiyacı olmayacaktı.
Yine de Bash minnettar kalmıştı. Yanında bir şişe bulunması bile son derece rahatlatıcı olacaktı.
“Pekâlâ, sen üstünü giyin, ondan sonra da…”
Zell lafını bitiremeden aniden duraksadı.
“Uyan artık, ork! General Houston sana eşlik etmemi…”
Kapı bir anda ardına kadar açılmıştı; kapı eşiğinde Judith’in yüzü belirdi.
Gözleri, orada çırılçıplak dikilen, tepeden tırnağa kaslı ve kasığındaki ork gururu herkesin görebileceği şekilde şaha kalkmış Bash’e takılıp kaldı.
“…”
Judith’in yüzü anında kireç gibi bembeyaz oldu ve nefesi kesilmiş gibi göründü.
Bash onun gözlerindeki bu ifadeyi tanıyordu.
Öfkeydi bu.
Judith o kadar öfkelenmişti ki konuşamıyordu bile. Fakat Bash’in bunun nedenine dair en ufak bir fikri yoktu.
Önceki gece, kapalı alanda uyuyacağı için zırhını çıkarmış ve yatağa çıplak girmişti. Judith’in kızdığı şey bu olamazdı herhalde, değil mi?
“Ne var?”
“Şey… Hazırlan. Ben, şey, bekliyor olacağım… Dışarıda…”
“Pekâlâ.”
Eğer Bash bu hanımefendiyi gücendirecek bir şey yaptıysa, gerçekten kusura bakmamalıydı. Ama o da bir orktu. Bir ork, en azından neyi yanlış yaptığını bilmeden asla özür dilemezdi.
“Onu bu kadar öfkelendiren ne olabilirdi ki…?”
“Dünden beri burnundan kıl aldırmıyor zaten. Belki de kadının normal hali öfkelidir, ha?”
“Hayır, bugün dünkünden tamamen farklı görünüyordu.”
“Eh, herhalde.”
Judith’te kesinlikle bir haller vardı. Fakat Bash, bunun ne olduğunu anlayacak veya bunu kelimelere dökecek kadar sosyal becerilere sahip değildi. Zaten en başta, insanlara dair pek bir şey bildiği de söylenemezdi.
“Her halükarda, kadını daha fazla bekletmesen iyi edersin! Çabuk ol da hazırlan! Sonra da gidip şu şövalye hatunu yatağa at!”
“Öyle yapacağım!”
Hazırlandıklarında, ikisi birlikte odadan çıktılar.

Krassel’in batı ormanlığı…
Ormanın içinden tek bir anayol geçiyordu. Savaş sırasında ulaşımı sağlamak amacıyla inşa edilmişti. Yapım emrini veren generalin ardından Brikuus Anayolu olarak adlandırılmıştı. Ormanın batı kısmında bu anayol ikiye ayrılıyordu. Biri elflerin ülkesine, diğeri ise orkların ülkesine çıkıyordu.
Anayol dendiğine bakılırsa, aslında tek bir at arabasının bile ucu ucuna sığabileceği dar, toprak bir patikadan ibaretti.
Ork ülkesinin pek ziyaretçisi olmazdı; elf ülkesine gitmek isteyense zaten tercih edebileceği daha başka, daha güvenli yollar bulurdu. Bu yüzden anayol üzerindeki trafik oldukça seyrekti.
Bu arada, Bash’in bu anayolu kullanmamış olmasının sebebi, orkların kural olarak genellikle yollardan uzak durmasıydı.
Bir ork ormanda asla yolunu kaybetmezdi ve biraz engebeli araziler onlar için çocuk oyuncağıydı. Yani aslına bakılırsa, yollara hiç ihtiyaçları yoktu.
Yakın zamanda Brikuus Anayolu’nda bir hadise vuku bulmuştu.
Atlı bir vagon bugbear’ların pususuna düşmüş ve vagondaki tüccarlar katledilmişti.
Aslında bu tür şeyler sıkça yaşanırdı.
Savaş bitmiş olsa da bu durum, etrafta insanları avlayan vahşi canavarların azaldığı anlamına gelmiyordu.
Bu akılsız yaratıklar ormanda başıboş geziyor, ikide bir insanlara saldırıyordu.
Hatta ikide birden de fazlaydı. Son zamanlarda bu işin ardı arkası kesilmez olmuştu.
Bu yüzden General Houston, özellikle bugbear’ların yerini tespit edip onları ortadan kaldırmaları için avcıları görevlendirmişti.
Vahşi hayvan popülasyonu kontrolden çıktığında, kaçınılmaz olarak böyle düzenli saldırılar baş gösterirdi.
Mantıklı olan tek çare bir sürek avı yapmaktı.
Avcılar şimdiden birkaç bugbear sürüsünü haritadan silmişti bile.
Batı ormanındaki her bir tanesini yok etmek pek mümkün olmasa da, büyük sürülerden bazılarını indirmek oldukça etkili olmalıydı.
Bundan sonra, sorunun bir süreliğine çözülmüş olması gerekirdi.
Saldırılar tamamen durmasa bile, insanlar bunların yaşanma sıklığının hayli azalacağından emindi.
Fakat beklenen olmadı.
Bugbear sürek avından sonra bile saldırılar tıpatıp aynı sıklıkla devam etti.
Bu işte bir gariplik vardı. Durumdan şüphelenen Houston, soruşturmanın başına çiçeği burnunda şövalye Judith’i getirdi.
Judith henüz toy olabilirdi ama bir yıldır şövalyelik yapıyordu. Artık daha fazla sorumluluk almasının vakti çoktan gelmişti.
Judith soruşturmaya büyük bir şevkle atıldı. Gelecek vaat eden genç bir şövalye olarak, bu ilk önemli görevinin üstesinden gelmek için heyecan yapıyordu. Yine de, dikkate değer birkaç bilgi kırıntısı toplamayı başardı. İlk olarak, batı ormanı bölgesinde en başından beri zaten çok az bugbear barındığını teyit etti.
Ve son sürek avlarıyla birlikte —eğer avcıların raporları doğruysa tabii— sayılarının daha da azalmış olması gerekirdi.
Ayrıca tüccarlar tarafından taşınan yüklerden bazılarının kayıplara karıştığını da keşfetti. Büyük ticaret şirketlerinin stok listelerini kontrol etmeden anında fark edilecek kadar çok değildi belki ama kesinlikle önemli parçalar eksikti.
Bugbear’lar ve diğer vahşi canavarlar bazen ilgilerini çeken yükleri sürükleyip götürebilirdi ama bu kadar büyük bir ölçekte…? Pek ihtimal dahilinde değildi.
Bu iki bilgi kırıntısından yola çıkan Houston, bu saldırıların vahşi hayvanlar tarafından değil, insanlar tarafından gerçekleştirildiğini tahmin etti.
Bu işin arkasında her kim varsa, olaya bugbear saldırısı süsü veriyor ve ardından vagonlardaki mallardan çaktırmadan bir miktar aşırıyordu.
Bugüne kadar insanlar bu işten sorumlu suçluyu yakalamayı başaramamıştı.
Saldırılar devam edip duruyordu. Fakat geride her seferinde sadece bugbear izleri kalıyordu.
Tüccar vagonlarına muhafızlar eşlik ettiğinde bugbear’lar uzak durmasını biliyordu. Ancak son yıllarda, deneyimsiz ve hevesli satıcıların sayısı artmıştı ve pek azı koruma olmaksızın seyahat etmenin tehlikelerine kulak asıyordu.
Hayatta kalanların görgü tanıklığı raporlarında olay yerinde bugbear’lar olduğu belirtiliyordu ama başka birini gördüğünü hatırlayan yoktu.
İnsan hayatının kıymetinin farkında olan Houston, bir saldırıya baştan sona tanıklık etsinler diye ormana casuslar yerleştirmeyi vicdanen doğru bulmuyordu.
Ve böylece Judith’in soruşturması bir çıkmaza girdi.
Elinde ne yeni bir iz, ne bir ipucu ne de bir şüpheli vardı. Sahip olduğu tek şey gitgide artan sorulardı. Judith üzerindeki baskı yüzünden iyice gerilmeye başlamıştı.
Bu onun ilk gerçek göreviydi ve yüzüne gözüne bulaştırıyordu.
Tam Judith ne yapacağını bilemez hale gelmişken, bir saldırı daha gerçekleşti.
Birliğiyle birlikte ormanda devriye gezerken, henüz yeni saldırıya uğramış atlı bir arabaya denk geldiler.
Her zamanki gibi, görünürde hiçbir şüpheli yoktu.
Ancak olay yerini daha yakından incelediklerinde bir orka ait ayak izleri buldular. İzler onları ta Krassel’e kadar götürdü. Ardından, kasabada raporları toplarken, yakın zamanda kapılardan bir orkun geçtiğinin görüldüğünü öğrendiler. Ayrıca ormanda bir ork tarafından saldırıya uğradıklarını iddia eden, psikolojisi altüst olmuş iki kadın tüccardan da ihbar aldılar.
Judith bu yeni bilginin üzerine atladı ve soruşturmayı hızla derinleştirdi.
Kadınların bahsettiği o orkun kasabadaki bir handa kaldığını öğrendi.
Daha detaylı bir inceleme yapılsaydı, araba pususunu başlatanın bu ork olmadığı açıkça anlaşılırdı. Fakat Judith artık mantıklı düşünemeyecek kadar gözü dönmüş bir haldeydi.
Aksine, son derece heyecanlıydı. Nihayet elinde bir ipucu vardı. Soluk soluğa adamlarına döndü. “Bu inanılmaz! Suçlular burnumuzun dibinde, tam bu kasabadaymış da ruhumuz duymamış! İşte bu kadar! Kasabadaki her bir şüpheliyi toplayacağız, o orktan başlayarak!!!”
Ardından Judith adamlarına hanı kuşatmalarını emretmiş ve sonrasında, bir isim benzerliği ve yanlış anlaşılma yüzünden Bash tutuklanmıştı.
“İşte olay yeri burası. Bu konuda ne düşünüyorsunuz, Bay Bash?”
Bash pusunun kurulduğu olay yerine geri getirilmişti. Parçalanmış araba hâlâ yan yatmış vaziyette duruyordu. Tıpkı üzerinde sineklerin uçuştuğu, birkaç günlük at leşi gibi.
Etrafta izler de vardı. Hem de gayet bariz izler.
Toplamda üç farklı türde iz bulunuyordu: kadın tüccarların izleri, Bash’in izleri ve sayısız bugbear izi.
“Bana kalırsa bu düpedüz bir bugbear pususu.”
Olay yerine şöyle bir baktıktan sonra Bash’in aklına gelen tek hipotez buydu.
Bash savaş sırasında bu tarz pusuları çok görmüştü; bunlar çoğunlukla düşman birlikleri tarafından kurulurdu ama bazen de vahşi hayvanlar ve canavarlar yapardı. Ork savaşçıları ne kadar çok olurlarsa olsunlar, vahşi bir hayvan pususunda sayıca azınlığa düştüklerinde hayatta kalmalarının garantisi olmazdı.
Önündeki manzara sıradan bir pusu saldırısının ardında bıraktığı yıkıma benziyordu.
“Hıh, demek en nihayetinde sen de düz bir orksun. Gördüğünü olduğu gibi kabul ediyorsun, değil mi?”
“Hmm…”
Judith alaycı bir tavırla Bash’e burun kıvırdı. Bash bir savaşçıydı ve bu tür soruşturmalara pek alışkın değildi. Tek yapabildiği, sahneyi gördüğü gibi aktarmaktı. Ama yine de Judith’i etkileyecek bir şeyler —herhangi bir şey— söyleyebilmeyi dilerdi.
“Şey… öncelikle, kadın tüccarlarınkiler dışında başka hiçbir ayak izi yok. Mallar da neredeyse hiç dokunulmamış gibi görünüyor. Eğer bir düşman birliği bu arabanın yolunu kesmiş olsaydı, ganimeti arkalarında bırakmalarına imkan yoktu. Bilhassa da yiyecek ve suyu.” there was an error rendering the response

Yabani hayvanlar birer haşerattı.
Kendi hallerine bırakıldıklarında kasaba ve köylere sızar, mahsulleri telef eder ve çiftlik hayvanlarına saldırırlardı.
Sayıları çok arttığında ise doğrudan insanlara saldırdıkları bile olurdu.
Sıradan yabani hayvanlar ile iblisvari canavarlar arasında aslında pek bir fark yoktu. En belirgin fark, iblisvari canavarların doğal üreme yollarıyla değil de doğrudan eterden var olma eğiliminde olmalarıydı.
Gerçi kimilerine göre asıl fark, yalnızca iblisvari canavarların durup dururken insanlara saldırmasıydı.
Aslına bakılırsa, bugünlerde zeki varlıklar sınıfına dahil edilen hayvamsılar, iblisler ve orklar, savaştan önce efsanevi yaratıklar ve canavarlarla bir tutuluyordu. İnsanların tarihi kayıtlarında bile onlardan bu şekilde bahsedilirdi.
Devcüller de orklar tarafından bir tür efsanevi yaratık olarak görülse de tıpkı diğer yabani hayvanlar gibi muamele görüyordu.
Pek lezzetli sayılmazlardı ama cüsselerinin büyüklüğü ve sayılarının bolluğu, onları orklar için gayet uygun birer yiyecek yapıyordu.
Haliyle orklar, devcül avlama konusunda oldukça ustalaşmıştı. Ork avcıları şafakla birlikte kalkar ve iz sürmek için yola koyulurdu. Ne de olsa erken kalkan yol alırdı.
Savaş döneminde Bash’in kendisi de sık sık devcül avlamıştı.
“…”
Bash şimdi sessizce, ciddiyetle devcüllerin izini sürüyordu.
Uzun zamandır ava çıkmamıştı fakat bu iş onun için hâlâ çocuk oyuncağıydı.
Devcüller ne kadar kurnaz olurlarsa olsunlar, izlerini tamamen gizlemeyi beceremezlerdi.
Ağaçların arasında ilerlerken arkalarında bıraktıkları salyaların kendine has kokusu, aslında takip için devasa bir ipucuydu.
Orkların burnu çok iyi koku alırdı. Koku duyuları, özellikle yabani hayvanların kendilerine has kokularına karşı aşırı duyarlıydı. İnsan avcıların farkına bile varamayacağı kokuları hemen alabilirlerdi. Hatta orkların koku alma duyusunun hayvamsı ırkından bile daha keskin olduğu söylenirdi.
Başka bir deyişle, bir orkun burnu kılavuzluk etmediği sürece devcüllerin izini sürmenin hiçbir yolu yoktu.
Devcüller, kendi izlerini gizleme konusunda neredeyse marazi bir takıntıya sahipti. Kazara bir devcül ayak izine rastlarsanız, bu iz muhtemelen o kadar silik veya yarım yamalak olurdu ki gözlerinize bile inanamazdınız. Ayrıca devcüller, peşlerindeki avcıları şaşırtmak için kasıtlı olarak inlerinin aksi yönüne doğru giden sahte izler de bırakırlardı.
“Orkların yabani hayvanların izini sürmekte üstlerine olmadığını duymuştum ama bu kadarını tahmin edemezdim…”
Houston, pürdikkat iz süren Bash’e hayranlıkla bakıyordu. Sesinde şaşkınlık dolu bir minnet vardı.
“Büyütülecek bir şey değil. Bizim burnumuzun, sözgelimi bir hayvamsınınkine kıyasla çok daha kolay kandırılabildiğini sen de herkes kadar iyi bilirsin.”
“Ah… Şey…”
Bash’in bu net ve mesafeli cevabı Houston’ın hafifçe gülümsemesine neden oldu.
Evet, orklar keskin bir koku alma duyusuyla kutsanmış olabilirlerdi ama kokuları ayırt etme konusunda o kadar iyi değillerdi. Çünkü bir ork, farklı kokuları sınıflandırmayı beceremezdi. Geçmişte insanlar bu zayıflığı kullanmış, orkları tek bir yere toplayıp tüm gruba pusu kurmuşlardı.
Houston’ın zihni bir anlığına savaş günlerine gitti.
Bir zamanlar Bash’i öldürmek ümidiyle tam da bu yöntemi kullanarak onu bir tuzağa çekmişti.
“Her halükarda, bu izler bizi doğrudan pusudan sorumlu olan devcüllere götürecektir.”
Bash, yedi insandan oluşan gruba liderlik ediyordu.
Grupta Houston ve Judith’in yanı sıra beş de piyade askeri vardı. Askerlerin hepsi bizzat Houston tarafından eğitilmişti.
Bu beşli, ta savaş günlerinden beri Houston’a sadakatle hizmet ediyordu… Doğal olarak hepsi Bash’in kim olduğunu biliyordu. Fakat onlar yalnızca birer piyadeydi. Hiçbiri düşmanı yakından tanımakla ilgilenmemişti ve hiçbiri Houston gibi orklar konusunda uzman değildi.
“Ork Kahramanı” unvanının taşıdığı o muazzam ağırlığı tam olarak kavrayamıyorlardı.
Tek bildikleri, savaş sırasında savaş alanında dehşet saçan, olağanüstü vahşi bir ork savaşçısının varlığıydı.
Yola çıkmadan önce Houston, askerlerini etrafına toplamıştı. “Bir ork olabilir ama sıradan biri değil, oldukça yüksek bir makama sahip. Onun yanındayken tetikte olmanıza gerek yok.” Onlara aynen böyle söylemişti. Ancak piyadeler Bash’i hâlâ ne yapacağı bilinmez, potansiyel bir tehdit olarak görmeye devam ediyordu.
Askerler, orkun ani bir saldırı yapması durumunda hemen karşılık verebilmek adına çevrelerine karşı pürdikkat kesilmiş, tetikte bekliyorlardı.
Aslında kafaları biraz da karışıktı. General Houston neden bir orka karşı bu kadar iyi niyetli yaklaşıyordu? Bu durum son derece tuhaftı.
“General aklını mı kaçırdı? Normalde orklara karşı ne kadar acımasız olduğunu hepimiz biliriz…”
“Hiçbir fikrim yok.”
“Hmm, belki de savaş sırasında bu orkla aralarında bir şeyler yaşanmıştır.”
Askerler kendi aralarında fısıldaşarak Houston’ın bu garip tavrına bir anlam vermeye çalışıyorlardı.
“Aynen öyle, bu işte bir bit yeniği var. Belki de bu ork generalin üzerine bir çeşit büyü yapmıştır?”
“Olabilir, mantıklı. Yine de Domuz Katili Houston ona kefil oluyorsa, o zaman bu ork harbiden özel biri olmalı.”
“Doğru, harpi ve kertenkele adamların arasında bile bazen iyi herifler çıkabiliyor. Haliyle orkların arasında da en azından birkaç düzgün herif olması gayet normal.”
“Haklı olabilirsin. Bu ork zaten diğerlerine pek benzemiyor.”
Askerler bu kısık sesli tartışma sayesinde Bash’in güvenilirliği konusunda ortak bir karara varmayı başardılar; fakat içlerinden biri hâlâ ikna olmuş değildi.
O kişi, elbette Judith’ten başkası değildi.
“… Hıh.”
Diğer askerler Bash’e karşı yavaş yavaş ısınmaya başlarken, Judith buz gibi soğuk tavrını koruyor ve orka nefret dolu bakışlar fırlatıyordu.
“…!”
Bash aniden arkasına döndü.
Judith panikle gözlerini kaçırdı. Sonra panik yapması için hiçbir sebep olmadığını fark edip meydan okuyan bir tavırla bakışlarını yeniden ona dikti.
Bash ise Judith’in bu asık suratına son derece ifadesiz bir yüzle karşılık verdi.
Birkaç saniye boyunca sessizce birbirlerini süzdüler. Judith, bakışlarını ilk kaçıranın Bash olması için gözlerini kıstı. Eğer şu an en ufak bir zayıflık belirtisi gösterirse, ork hemen üste çıkmaya çalışacak ve onu sindirmeye yeltenecek gibi hissediyordu. Buna adı gibi emindi.
“Hımm.”
Ork, sanki Judith’in aklından geçenleri okumuş gibi gözlerini hafifçe devirdi ve sonunda bakışlarını başka bir yöne çevirdi.
“Hey!”
Judith o bakışın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
Ork onunla düpedüz alay ediyordu. Sanki onun uğraşmaya bile değmeyecek kadar önemsiz biri olduğunu söylemek ister gibiydi.
Bu ork ne cüretle bana tepeden bakabilirdi!
Elbette Bash’in böyle bir niyeti yoktu.
O sadece Zell’in insan kadınları hakkında verdiği derste öğrendiklerini uygulamaya koyuyordu. Dördüncü Kural: Ona Beğeni Dolu Bir Bakış Fırlat ve Beşinci Kural: İmalı Bir Şekilde Gülümse.
Görünüşe göre insan kadınları, Zell’in “erkeksi bakış” dediği şeye bayılıyorlardı. Ayrıca gizemli erkeklerden de hoşlandıkları söylenmişti.
Zell, kritik bir anda imalı bir gülüş sergileyebilen bir erkeğin karşısında her kadının dizlerinin bağının çözüleceğine dair Bash’e garanti vermişti.
Sırf bir gülümseme yüzünden dizlerin bağının çözülmesi… İnsan kadınları gerçekten bu kadar kolay elde edilebilir varlıklar mıydı?
Her halükarda, Bash’in bu çabaları Judith üzerinde pek de istenen etkiyi yaratmış gibi görünmüyordu.
“Ters giden bir şey mi var, Bay… Bash?”
“Hayır, hiçbir şey… Bu arada, artık iyice yaklaştık.”
Houston dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve tek elini havaya kaldırdı.
Onun bu işaretiyle birlikte piyadelerin hepsi aniden durdu. Zırhlarından yükselen son bir metalleşme sesinin ardından, tamamen hareketsiz kaldılar.
Ağır zırhlar kuşanmış olmalarına rağmen, Houston’ın askerleri en ufak bir tıkırtı bile çıkarmadan taş kesilmeyi başarabiliyordu. Bu askerler, en ufak bir çıtırtının bile ölüm anlamına gelebildiği savaş meydanlarından sağ çıkmışlardı.
“Judith, sessizlik büyüsünün vakti geldi.”
“Emredersiniz, efendim.”
Houston’ın emriyle Judith, asasını belinden çıkardı; yüzü son derece ciddi ve kararlıydı.
Ardından, dudaklarının arasından kısık sesle bir efsun mırıldanarak askerlerin üzerine sırayla sessizlik büyüsü yapmaya başladı.
Bu tarz bir destek büyüsü, büyücünün hedef aldığı kişinin bedenine dokunmasını gerektiriyordu.
Doğal olarak Judith, Bash’e dokunmadan önce bir an duraksadı. Ancak üstünün gözlerinin kendi üzerinde olduğunu bildiğinden, orktan geri duramayacağının farkındaydı. Bu onun henüz ilk göreviydi ve şimdiye kadar tamamen yararsız olduğunu kanıtlamıştı. Kendi içindeki o tiksinti duygusunun işine ayak bağı olmasına kesinlikle izin veremezdi.
Yüzündeki o iğrenme ifadesini gizlemeye çalışarak, elini Bash’in o devasa omzuna koydu.
“Ih!”
Tam o anda Bash, ağzından tuhaf bir homurtu kaçırdı.
Judith irkilerek geriye çekildi.
“Ne? Ne oldu?”
“Ah… Kusura bakma. Sadece elin o kadar… soğuktu ki.”
Bash bir şekilde durumu toparlamayı başardı. Aslında, daha önce hiç tatmadığı o bir kadın elinin beklenmedik yumuşaklığı karşısında tüm dengesi sarsılmıştı. İçinde birdenbire Judith’i oracıkta yere serip, herkesin gözü önünde hemen çocuk yapmaya başlama arzusu uyandı.
Fakat kendini zor zapt etti.
Bir insan kadınının böyle bir şeye hiç de hoş bakmayacağını tahmin etmek için artık Zell’in tavsiyelerine ihtiyacı yoktu.
Özellikle de Judith gibi dik başlı bir kadının.
Savaş sırasında Bash, büyük şeflerden birinin bir kadını çuval gibi omzunda taşıdığını görmüştü. Kadın çığlıklar atıyor, ortalığı birbirine katıyordu; belli ki büyük şef onunla işini yeni bitirdiği için çok öfkeliydi.
Aslında büyük şef, çiftleşme eylemi sırasında kadına karşı gayet oyuncu davranmış, onunla oynaşmıştı. Alışılageldik o vahşi usullere pek benzemiyordu. Etrafta onları izleyen orklar da bıyık altından gülüşüp kıkırdıyorlardı. Ama kadın adeta çılgına dönmüştü. Belli ki bu tarz şeyler insanlar için çok daha büyük bir meseleydi.
Eğer bir ork bu savaş sonrası dönemde böyle bir şey yapacak olursa, muhtemelen bu rızasız bir eylem olarak kabul edilirdi.
Bu yüzden Bash nefsine hakim oldu ve hızlanan nefesini çaresizce düzene sokmaya çalıştı.
Altıncı Kural: Öküz Gibi Soluyan Erkek, Kadının Gönlüne Giremez.
Orklar bir savaşla ya da bir kadınla karşı karşıya kaldıklarında, yüksek sesle soluma ve homurdanma eğilimindeydiler. Ancak insan kadınları bundan hiç hoşlanmıyor, bunu barbarca bir davranış olarak görüyorlardı.
Bash kendini toparladıkça, bedeni hafifçe parıldamaya başladı. Bu, büyünün tuttuğunun işaretiydi.
“Pekala. İlk olarak önden bir gözcü gönderelim.”
Houston bunu önerdiği an, Zell ok gibi ileri fırladı.
“Gözcü mü dedin? O işi bana bırak! Tehlikenin tam göbeğine dalmaya hazırım. Gerekirse Bafar Dağı’nın alevlerine bile uçarım yahu!”
Sonra bir cevap beklemeye bile tenezzül etmeden, arkasına bile bakmadan ormanın derinliklerine doğru vınladı. “Güneş batmadan dönmüş olurum!” diye şakıdı peri, ağaçların arasında gözden kaybolmadan hemen önce.
“Hmm, pekala, bu işi Gözcü Zell’e bırakmakta bir sakınca görmüyorum.”
Houston da Zell hakkında epey şey biliyordu.
O peri, düşman ne kadar iyi saklanırsa saklansın konumunu şıp diye koklayıp bulabilirdi.
Zell doğrudan düşman karargahına sızar ve Bash’in birliğini tam o noktaya yönlendirirdi. Sonrası ise tam bir katliam olurdu. Evet, Zell uzman bir gözcü ve casustu. Houston, Zell’in ne mal olduğunu çok iyi biliyordu.
“Hmm… Evet, sanırım öyle…”
“Her halükarda, Gözcü Zell dönene kadar burada pozisyonumuzu koruyalım.”
“Hı-hı.”
Bash başıyla onayladı ama çatık kaşları arkasındaki endişeyi ele veriyordu.
Bash, Zell’in düşmanın yerini tespit edeceğinden emindi; orası kesindi. Tek sorun, Zell düşmanı ne zaman bulsa, düşmanın da Zell’i aynı hızla bulmasıydı…
Ve tam da Bash’in korktuğu gibi, peri bir türlü geri dönmedi.
