Orc Eroica Cilt 1 – Bölüm 2 / Peri

Peri

Bash, ormanın derinliklerinde kararlı adımlarla ilerliyordu.

Göğe doğru yükselen ulu ağaçların uçları yukarıda keskinleşiyor, gökyüzünü neredeyse tamamen kapatan gür bir kubbe oluşturuyordu. Ortada düzgün bir yol yoktu; yalnızca şurada burada göze çarpan vahşi hayvan patikaları uzanıyordu.

Şayet bir insan bu ormanı geçmeye kalkışacak olsaydı, bir orkun o mukavim teninden mahrum olduğu için çalı çırpı içinde parça pinçik olurdu. Cephelerde geçen uzun yıllar sayesinde orklar, üstün bir sezi yeteneğine ve son derece keskin bir yön duygusuna sahiptiler.

Bash, doğuya, komşu insan ülkesine doğru yol alıyordu.

İnsanlar, diğer tüm ırklardan çok daha geniş topraklara hükmediyorlardı. Dörtlü İttifak’ın bir üyesi olarak savaşın kazanan tarafında yer almakla kalmamış, aynı zamanda diğer ırklardan çok daha fazla muharebe kazanmışlardı. Orkların kaybettiği toprakların büyük bir kısmı da zaten insanlar tarafından ele geçirilmişti.

Tabii ki orklar bu durumdan ötürü insanlara karşı hiçbir kin beslemiyordu. Ganimet, kazananın hakkıdır. Savaşın kanunu bundan ibaretti.

Peki ama Bash’in insan topraklarında ne işi vardı?

Aslında bu sorunun cevabı son derece basitti.

“Soyunu sürdüreceksen, bir insanla sürdüreceksin.”

Bu, orklar arasında yaygın olan mesellerden biriydi.

İnsan kadınları, orklarla aralarındaki cüsse farkına rağmen oldukça doğurgandı, kolayca hamile kalabiliyorlardı ve son derece dayanıklıydılar. Üstelik göze de oldukça hoş geliyorlardı.

Orkların gözünde insanlar, soyu devam ettirmek için şüphe götürmez bir biçimde en üst sıradaki tercihti.

Bash de buna gönülden inanıyordu.

Ah, buraya ayak basmayalı uzun yıllar oldu…

Bash, sık çalıları yararak ilerlerken zihni geçmişin anılarına daldı.

Daha sadece üç yıl önce, bu orman kıran kırana bir meydan savaşına ev sahipliği yapmıştı.

Şimdi yerinde yeller esse de ork taburunun son kalesi tam olarak burada konuşlanmıştı. İnsan ordusunun öncü birlikleri, orkları teslim olmaya zorlamak amacıyla cepheden devasa ve amansız bir taarruz başlatmıştı.

İşte o hengamede Bash, kaleyi koruyabilmek için ormanda deliler gibi koşturuyor, karşısına çıkan her insan savaşçısını tek tek ezip geçiyordu.

Bash’in bu insanüstü çabaları sayesinde, kaleyi istilacı insanlara tek bir an bile kaptırmadan savaşın sonuna kadar direnmeyi başarmışlardı.

Lakin savaştan sonra insanlar, teslimiyet şartları gereği kaleyi yine de devralmış ve yerle yeksan etmişlerdi.

Sadece o muharebede bile Bash, sayısız insan savaşçısını yere sermiş, indirdiği kellelerin sayısı yüzleri bulmuştu.

Ve bunların pek çoğu da kadın savaşçılardı.

Şayet o zamanlar içlerinden birini ganimet olarak yanına alsaydı, bakirliğinden çoktan kurtulmuş olacaktı.

Lakin böyle bir şeye yeltenseydi, kaleyi düşmana kaptırabilirlerdi. Gerçi günün sonunda, teslim olmalarının ardından kale zaten yerle bir edilmişti; yani ne fark ederdi ki?

Ne büyük bir tezat ama.

Öte yandan, eğer öyle bir şey yapsaydı, Bash asla bu “Kahraman” unvanını kazanamayabilirdi de…

“Hmm?”

Bash, geçmişte neyi farklı yapabileceğini tartıp dururken, rüzgarın uzaklardan keskin bir kan kokusu getirdiğini fark etti.

Yaralı bir hayvan mı vardı acaba?

Yoksa rakip kurt sürülerinin kendi aralarındaki bir bölge savaşı mıydı?

“Gidip bir baksam iyi olacak.”

Bash, tereddüt etmeden kendi kendine mırıldandı ve hızla koşmaya başladı.

Onu harekete geçiren şey kuru bir merak değildi. Ortada avlanacak bir yiyecek bulma ihtimali vardı.

Normal şartlarda bir hayvanı avlamak çetrefilli bir işti; lakin hayvan halihazırda yaralıysa gücü hızla tükeniyor demekti ve kanaması olması, kokuyu takip ederek onu bulmayı çocuk oyuncağı haline getirirdi. Yabani hayvanlar yaralandıklarında can havliyle vahşice saldırırlardı, fakat Bash’in o kaya gibi sert tenine hiçbir pençe ya da diş sökmezdi.

Savaş zamanında da Bash, çatışmalarda yaralanmış hayvanları bu şekilde defalarca avlamıştı.

“…”

Bash, adeta bir kasırganın yıkıcı gücü ve süratiyle ormanın içinde dörtnala atıldı.

Orklar hantal ve ağırkanlı olarak bilinirlerdi ama bu durum Bash için kesinlikle geçerli değildi.

Bash, orklar arasındaki en hızlı isimlerden biri olarak tanınan, son derece çevik bir savaşçıydı.

Üstelik o dayanıklı derisi sayesinde, hiçbir sık çalı öbeği ya da yüzüne çarpan ağaç dalı onu yaralayamazdı. Demir dövme gibi sağlam olan gövdesini, engellerle dolu bu ormanda hızını bir saniye bile kesmeden ileriye fırlatabiliyordu.

Bash, akılalmaz bir süratle hedefine doğru adeta uçuyordu.

Bash olay mahalline vardığında, dövüş artık doruk noktasına ulaşmıştı.

Aksı kırılmış atlı bir araba, yük arabalarının tekerlek izleriyle oluşmuş o dar patikanın —aslında daha ziyade toprak bir patikanın— hemen kenarına yan yatmıştı. Erzaklar ve diğer envaiçeşit eşya dört bir yana saçılmıştı; az ötede ise bir atın cansız bedeni yerde serili duruyordu.

Ellerinde kılıçlarıyla iki insan, ayakta dikilmiş düşmana karşı koymaya çalışıyordu.

Etrafları, arka ayakları üzerinde yürüyen ayı benzeri canavarlar olan koca-ayılar tarafından sarılmıştı. Tam altı taneydiler.

Bash, durumu hızla tartarak gözlerini kıstı.

Görünüşe bakılırsa bir grup koca-ayı, insan tüccarlara saldırmıştı.

Bu pek de sıra dışı bir manzara sayılmazdı. Savaş bittiğinden beri dünyaya barış hakim olmuştu, doğru; lakin bu durum vahşi canavarları ya da onların insan avlama konusundaki doğal içgüdülerini etkilemiyordu. Kasabaların güvenli sınırlarını terk ettiğiniz an, hayatta kalmanın tamamen kaba kuvvete bağlı olduğu doğanın insafına kalırdınız.

“…!”

“GRAWR!”

Bash, yaprakları hışırdatarak çalılıktan çıktığı anda, koca-ayıların hepsi birden başlarını ona doğru çevirdi.

Ardından, üç tanesi gözlerini insanların üzerinden ayırmazken, kalan diğer üçü tüylerini kabartıp vahşice hırlayarak Bash’e doğru döndü.

Bash bir an bile tereddüt etmedi. Aksine, gözlerini koca-ayılara dikip dik dik bakmakla yetindi.

Bir sonraki an, ormanı inleten korkunç bir kükreme koyuverdi.

“GRAAAAGH!!!”

Bu bir savaş nidasıydı.

Tüm orkların savaşın başladığını ilan etmek için attığı o malum savaş çığlığı.

Bu kükreme öyle muazzamdı ki, ormanda yankılanırken ağaçları resmen sarstı. Kuş sürüleri ürkerek tünedikleri dallardan havalandı; koca-ayılar ise tüylü postları titreyerek gözle görülür bir biçimde irkildi.

“Grawr…”

Bash’in tek bir kükremesi, onlara gün gibi ortada olan o gerçeği anlatmaya yetmişti: Karşılarında dikilen bu orka karşı kazanmalarının hiçbir yolu yoktu.

Savaşma hevesleri kırılan koca-ayılar, kuyruklarını tüylü kıçlarına kıstırıp arkalarına bile bakmadan derin ormanın güvenliğine doğru kaçıştılar. Vahşi bir hayvan, düşmanının kendisinden güçlü olduğunu her zaman sezerdi.

“Şimdi gelelim asıl meseleye…”

Koca-ayıların güvenli bir mesafeye uzaklaştığından ve geri dönmeyeceklerinden emin olan Bash, parçalanmış arabalarının yanında öylece kalakalan insanlara döndü.

Vay canına…

İnsanlar, ellerinde kılıçlarıyla beti benzi atmış bir halde titreyerek ona bakıyorlardı. Bunlar insan kadınlarıydı.

İkisi de otuzlu yaşlarının biraz üzerinde görünüyordu.

Solgun görünüyorlardı ama sağlıklı, oldukça alımlı vücutları vardı. Bash, bir kadını eş olarak alırken geç ergenlik çağında olan birini seçmenin en iyisi olduğunu duymuştu. Daha genci çocuk doğurmaya henüz hazır olmazdı. Daha yaşlı olanının ise doğurabileceği bebek sayısı sınırlı kalırdı. Fakat otuzlarındaki bir insan kadını da pekala iş görürdü. Soyumu sürdürebildiği müddetçe, gerisinin hiçbir ehemmiyeti yoktu.

Üstelik ikisi de afet gibiydi!

Dürüst olmak gerekirse, geleneksel ork estetik standartlarına göre hiçbiri ortalama bir orkun güzel bulacağı türden değildi.

Lakin Bash neredeyse hiç kadın görmemişti.

Daha doğrusu, aslında pek çok kadın görmüştü ama hiçbirine bu kadar yakından bakmamış, hiçbirini alıcı gözle süzme fırsatı bulamamıştı.

İnsan kadınlarını kanlı canlı ilk kez bu kadar yakından süzüyordu. Bash’in gözünde bu kadınlar öyle bir dişilik enerjisi saçıyordu ki, az kalsın ağzının suyu akacaktı.

Hayatındaki ilk eş adayları tam karşısındaydı.

Kadınları birkaç saniye süzdükten sonra Bash kararını verdi ve boğazını temizleyerek konuşmaya başladı.

“Öhöm. Hatunlar… Benden çocuk doğurmak ister misiniz?”

Bu, sıradan bir ork usulü evlilik teklifiydi.

“Aaaagh!”

“Bize saldıracak ve… Bizimle zorla çiftleşecek!”

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu.

Bash, ikisinin bu kadar çevik olabileceğine inanamadı. Yahu, daha birkaç saniye önce korkudan zangır zangır titremiyorlar mıydı?

İki kadın, ellerinde kılıçlarıyla arkalarına bile bakmadan tabanları yağladı; sahip oldukları her şeyi orada, yerde bırakıp kaçtılar.

Peşlerinden gitmeyi kendine yediremeyen Bash, bir elini öne doğru uzatmış, parmaklarını çaresizce havada kapatarak öylece kalakaldı. Tam manasıyla terk edilmiş, zavallı bir figür çiziyordu.

“… Ama neden?”

Onu neden reddetmişlerdi? Neden arkalarına bakmadan kaçmışlardı? Bir türlü anlam veremiyordu.

Üstelik onları kurtarmışken…

“Bunda hiçbir mantık yok…”

Elbette Bash, bir eş bulmanın öyle kolay bir iş olmayacağını biliyordu.

Nihayetinde bir eş bulabileceğinin hiçbir garantisi yoktu.

Kendine bu gerçekleri hatırlatan Bash, hüzünlü bir şekilde oradan ayrılmak üzere döndü.

Yönünü bir kez daha asıl hedefi olan insanların ülkesine çevirdi.

“Hmm?”

Tam o esnada, Bash’in keskin kulaklarına tuhaf bir ses çalındı.

Boğuk bir vurma sesiydi bu. Güm, güm.

Bash, sesin kaynağını tespit etmek için elini kulağına siper edip dikkat kesildi.

En hafif seslerin bile yerini tam olarak ayırt edebilmek… Cephede hayat kurtaran cinsten, kıymetli bir yetenekti bu.

Yeni ayın doğduğu zifiri karanlık gecelerde, neredeyse çıt çıkarmadan yaklaşan hayvamsı birliklerini fark edebilmek için yalnızca kulaklarınıza ve burnunuza güvenmek zorundaydınız.

“… Orada mı?”

Ses, arabanın içinden geliyordu.

Tekerleği kırılmış, yan yatmış arabanın içinden. Bash, sesi takip ederek arabaya yaklaştı ve içeriyi karıştırmaya başladı.

“…”

İçeride kayda değer pek bir şey yoktu.

Yalnızca, insan kadınların yolluk olarak tükettiği anlaşılan bazı kurutulmuş erzaklar mevcuttu. Bir de aleladelerden alet edevat, ev eşyaları falan filan.

Hiç silah yoktu.

En azından bu kadar zahmete karşılık bana bir köle bıraksalardı ya… Bash içinden böyle düşünmeden edemedi.

“Hmm?”

Keskin kulakları o boğuk vurma sesini yeniden işitti.

Gözünden kaçan bir şey olmalıydı. Ivır zıvır yığınından eşyaları sağa sola fırlatarak enkazı daha dikkatli aramaya başladı.

Kırılmış büyük mobilya parçalarını kenara ittiğinde, yıkıntıların arasındaki bir çatlaktan hafif bir ışığın sızdığını fark etti.

Bash bu parıltının neye benzediğini gayet iyi biliyordu. Hafifçe iç geçirerek elini o çatlağa daldırdı.

Elini geri çektiğinde, etli pençesinin içinde cam bir şişe duruyordu.

Şişenin sağlam metal kapağına, üzerinde bir büyü çemberi olan bir kağıt parçası sıkıca yapıştırılmıştı.

İçerideki yaratık yaklaşık otuz santim boylarındaydı ve etrafına göz alıcı bir ışık saçıyordu. Sırtında iki minik kanat çırpınıp durmaktaydı.

Bu bir periydi.

“Sen…”

Peri, şaşkınlıkla gözlerini Bash’in yüzüne dikti; minik ağzı çaresizce açılıp kapanıyordu.

Üzerindeki büyülü tılsım kağıdı, onun hem kaçmasını hem de konuşmasını engelliyor gibiydi.

Bash, şişenin kapağındaki tılsımı çekip çıkardı. Bir sonraki an, kapak büyük bir gürültüyle fırladı ve çalıların arasında kayboldu.

Saniyeler sonra peri, muazzam bir süratle şişeden dışarı fırladı, Bash’in etrafında birkaç tur döndü ve ardından gelip doğrudan yüzüne yapıştı.

“Reis! Görüşmeyeli uzun zaman oldu yahu!”

Bash elini uzattı ve periyi başparmağı ile işaret parmağının arasına alıp kavradı. Peri ise kendini Bash’in yüzüne sürtüyor, ona sevgi gösterisinde bulunuyordu. Bash onu incitmemeye çalışarak yüzünden ayırdı ve kol boyu mesafede tuttu.

Bash’in parmakları arasında sıkışmış olmasına rağmen, peri bu durumdan zerre rahatsız görünmüyor, aksine kollarını iki yana açıp Bash’e sarılmak için çabalıyordu.

“Ah, reis! Beni kurtardın! O lanet olası pis şişenin içinde sonsuza kadar mahsur kalacağımı sanmaya başlamıştım! Hatta daha da kötüsü! Beni bulmasaydın, o hurda yığınının altında açlıktan nalları dikecektim! Ama sen her zaman hızır gibi yetişirsin, değil mi? Zaten hiç şüphem yoktu! … Hmm? Reis? Ne oldu yahu? Yüzünün hali de ne böyle… Sakın beni tamamen unuttuğunu söyleme?!”

“Seni nasıl unutabilirim ki?”

Bash bu periyi gayet iyi tanıyordu.

Perinin adı Zell’di. Gerçek ismi akılda tutulamayacak kadar uzun olduğundan, bu kısaltılmış lakap kafi geliyordu.

Büyük Savaş esnasında periler ve orklar silah arkadaşı olmuşlardı.

Peri ırkı, inanılmaz bir hızla uçabilme yeteneğine ve bedenlerinden dökülen tozlarla yaraları iyileştirme gücüne sahipti. Lakin cüsseleri ufaktı ve saldırı güçleri yalnızca rüzgar büyüsüyle sınırlıydı; yani pek de doğrudan cephe savaşına uygun bir halk sayılmazlardı.

Bu yüzden savaş boyunca periler, orklarla iş birliği yaparak ulaklık, gözcülük, keşif, casusluk ve şifacılık görevlerini üstlenmişlerdi.

Zell de ork topraklarına gönderilen ulak perilerden biriydi ve Bash’e sık sık mesajlar, emirler ve cephedeki son durum raporlarını iletmişti.

Bu arada perilerin, savaş zamanında iblislerin önderlik ettiği Yedi Irk Koalisyonu’na katılmayı seçmelerinin sebebi, insanların elinden çektikleri eziyetlerdi.

İnsanlar perileri hem nadide birer evcil hayvan olarak görüyor hem de şifacılık özelliklerinden ötürü el üstünde tutuyor, bu yüzden de onları köle pazarlarında fahiş fiyatlara satıyorlardı.

Savaşın sonunda periler de insanlarla bir barış antlaşması imzalamıştı. Gelgelelim, pek çok insan perileri kaçırmayı ve onları ömür boyu kafes arkasında beslemeyi hâlâ kendinde hak görüyordu.

Savaş bitmiş olsa bile periler üzerindeki baskı sürüyordu; hatta belki de hiç olmadığı kadar artmıştı.

“Bu arada reis, kaçırıldığımı nereden anladın?”

“Anlamadım. Tamamen tesadüf oldu.”

“Tesadüf mü?!”

Bash, parmaklarının arasındaki Zell’i serbest bıraktı; peri de hemen arabanın içinden fırlayıp merakla etrafı kolaçan etmeye başladı.

Açıklama beklemektense etrafa kendi gözleriyle bakmayı tercih etmişti. Bir savaş keşifçisinin fıtratı böyleydi işte.

Atın gerçekten telef olduğundan emin olduktan sonra Zell, hızla Bash’in yanına döndü ve endişeyle onun kulağını çekiştirmeye başladı.

“Hey, hey, hey! Reis! Bu çok kötü! Bir insan arabasına saldıramazsın! Bu barış antlaşmasının kurallarına tamamen aykırı! Kurallara! Aykırı!” “Arabaya saldıran ben değilim.

Bir grup koca-ayının baskınına uğramıştı.” “Buna kim inanır be kaçık ork!

Parçalanmış bir araba ve hemen yanı başında dolanan bir ork… En aptal insan bile iki kere ikiyi toplar ve ‘Hey, bu arabaya şu ork saldırmış!’ der yahu! Hadi çabuk ol, hemen buradan tüymemiz lazım! Eğer birileri bu manzarayı görürse, göz açıp kapayıncaya kadar etrafımız orduyla sarılır ve kendimizi zincirler içinde buluruz!”

Ordu mu? Gelsinler bakalım.

Bash içinden böyle geçirmek istiyordu ama asıl amacının insan ülkesinde bir eş bulmak olduğunu düşününce, askeri bir kriz çıkarmanın pek de akıl karı olmadığına kanaat getirdi.

“Gördün mü?! Bak ne demek istediğimi anladın mı?!”

İkisi de aynı anda o sesi işitti. Metalik bir şakırtı ve sürtünme sesi geliyordu.

Bash bu sesi savaştan çok iyi tanırdı. Bu, savaş nizamında ilerleyen insan askerlerinin zırhlarından çıkan şakırtıların sesiydi.

Bash, gizlenmek üzere hızla çalılıkların arasına atladı.

Onun kalibresindeki bir savaşçı, adil bir dövüşte bir bölük düşman askerini alnının teri bile kurumadan yere serebilirdi.

Lakin düşmanın kim olduğunu tam bilmeden körlemesine savaşa dalmak asla bilgece bir hareket sayılamazdı.

Bash’in gayesi basitti: Kendine insan bir eş bulmak.

Evet, temiz bir bakire bulacak, onunla bakirliğine son verecek ve ardından çiftleşme eyleminin tüm inceliklerinde tamamen uzmanlaşana kadar pratik, pratik ve yine pratik yapacaktı. Sonra da ork topraklarına zafer kazanmış bir edayla geri dönecekti. Bash’in arzuladığı yegane zafer buydu.

Bir avuç insan askeriyle dövüşmek onu bu hedefe zerre kadar yaklaştırmayacaktı. Bunu bir çocuk bile akıl edebilirdi.

Bu yüzden Bash çalılıkların arkasına sindi ve sessizce olanı biteni gözlemlemeye koyuldu.

Bazen bir savaşçının yerini koruması ve savaş alanını tartmak için doğru pozisyonu alması gerekirdi.

Hiçbir ork savaşa körü körüne atılmazdı. Ve Bash, alelade bir ork değildi. O bir Ork Kahramanı’ydı, keskin bir muhakeme gücüne sahip bir liderdi.

“Burada değiller… Ama bir ork… Evet, eminim…”

“… Ve onu bulun! Şayet saldıracak olursa… Evet, evet, tereddüt etmeden öldürün!”

Konuşmaların ancak kırıntıları Bash’in kulağına çalınıyordu fakat insanlar bir hayli öfkeli ve tetikte görünüyordu.

Belli ki buradaki manzaranın bir ork saldırısının sonucu olduğu kanaatine varmışlardı ve bu yüzden küplere binmişlerdi.

İlginç olan, birliğin başında duran ve komutayı elinde tutan insan erkeğinin henüz oldukça genç görünmesi ve ince bir sese sahip olmasıydı.

Genç ordu komutanları pervasız olmaya meyilli olurlardı. Bash bunu kendi tecrübelerinden gayet iyi biliyordu. Eğer bu insanlar araba baskınından bir orku mesul tutuyorlarsa, Bash’i gördükleri anda soru sual sormadan doğrudan saldırıya geçeceklerdi.

“Patron, ne yapacaksın? Hepsini haşat mı edeceksin?”

Bir kavgaya tutuşacak olsalar, Bash bu insanları çocuk oyuncağı gibi ezebilirdi.

Ancak Bash bir Ork Kahramanıydı. Eğer bu insanları öldürürse, bunun sonu kesinlikle büyük bir belaya çıkardı. Tepkilerin ucu ork topraklarına kadar bile uzanabilirdi.

Zaten bu yolculuğa çıkmak Bash için yeterince büyük bir utanç kaynağıydı. Bir de bunun üstüne kendi halkının başına iş açmak…

“Hayır, sadece yola devam edeceğim.”

“Nasıl istersen, Patron.”

Zell onu onaylayarak başını salladı ve ikisi olabildiğince hızlı bir şekilde, hiç iz bırakmadan olay yerinden sıvıştılar.

“Eee, nasıl oldu da yakalandın peki?”

At arabası enkazının olduğu yerden yaklaşık on dakikalık bir yürüyüş mesafesi kadar uzaklaştıktan sonra Bash, meraklı bir tavırla Zell’e döndü.

Bash, savaş bittikten sonra Zell’in periler diyarına geri döndüğünü sanıyordu.

Periler, insanların av gözüyle baktığı yaratıklardı ancak periler diyarı göğe uzanan devasa uçurumlarla çevriliydi.

İnsanların oraya yaklaşması bile imkansızdı.

Bir şekilde periler diyarına girmeyi başarmış olsalar bile, Zell gibi birinin sıradan bir insana yakalanmış olması hiç mantıklı gelmiyordu. Zell, yaşayan en hızlı perilerden biriydi.

“Şey, o iş şöyle oldu aslında… Periler diyarı acayip sıkıcı, biliyor musun? Boyum küçük olabilir ama bir maceracının yüreğine ve bir kaşifin keşif tutkusuna sahibim! Ben de daha önce kimsenin görmediği şeyleri aramak için yollara düştüm…”

“Tamam, tamam. Gerisini tahmin edebiliyorum.”

“Ah, Patron! Çıkarım yeteneğin her zamanki gibi göz kamaştırıcı!”

Muhtemelen Zell can sıkıntısından periler diyarını kendi isteğiyle terk etmişti. Sonra bir çiçek tarhının etrafında fır dönerken ya da o tarz boş bir işle uğraşırken, bir insanın pususuna düşmüş ve ona zorla güçlü bir uyku ilacı koklatılmış ya da büyüyle uyutulmuş olmalıydı. Ardından da doğruca şişenin dibini boylamıştı.

Periler cidden çok kırılgan yaratıklardı. Düz kafalı insanlar, onlara ancak tamamen şans eseri pençe geçirebilirdi.

“Ah, ama biliyor musun Patron, seninle böyle karşılaşmak… Gerçekten ne şanslı bir periyim ben ya!”

Zell, coşku içinde Bash’in kafasının etrafında daireler çizerek adeta sevinçten uçuyordu.

Periler maymun iştahlı, tez canlı ve muzip yaratıklardı. Heyecanlandıkça hareketleri daha da çılgınlaşırdı.

“Bu arada Patron, senin bu ormanda ne işin var yahu? Ork topraklarında artık sana ‘Kahraman’ dediklerini duymuştum. Ha, bu arada Kahraman unvanın için tebrik ederim! Bir Ork Kahramanı; bu rütbe direkt Ork Kadiminin bir tık altı oluyor, değil mi? Valla ben de tüm ork halkının hayranlığı içinde gününü gün ettiğini, harika bir emekliliğin tadını çıkardığını sanıyordum!”

“…”

“Aman Allahım, yoksa kıskanç bir ork sana kumpas mı kurdu? Dur, buldum! Kadimi öldürmek için yapılan bir suikast planını senin üzerine yıktılar! Sonra da diğer tüm orklar seni köyden sürmek zorunda kaldı! Ne büyük bir trajedi ama! Eğer intikam almak istiyorsan sana yardım ederim! Kılıcım şimdiden hepsinin boğazını kesmek için can atıyor!”

“Orklar kıskançlık beslemez. Kadim de gayet sağlıklı ve hayatta.”

Bu bir gerçekti. Hiçbir ork, Kahraman unvanına layık görülmüş birini kıskanmazdı.

Bu unvanı alan bir ork, tüm orkların kabul ettiği kriterlere göre tartışmasız bir şekilde harika olduğunu zaten kanıtlamış demekti.

Oy birliğiyle saygı duymaya karar verdikleri birini nasıl kıskanabilirlerdi ki? Tabii her zaman tuhaf istisnalar çıkabilirdi. Gıpta etmenin arasına karışmış anlık bir kıskançlık kıvılcımı ihtimal dahilindeydi.

“O zaman burada ne arıyorsun?”

Bash kalın dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

Bakirliğini kaybetmek için bir yolculuğa çıktığını asla söyleyemezdi. Zell eski bir silah arkadaşı olabilirdi ama Bash’in en yakın dostlarıyla bile paylaşmak istemediği sınırları vardı.

“Aman, istemiyorsan anlatma canım! Ama biliyorsun, sana hayatımı borçluyum. Az önceki olayı geçtim, savaş alanında beni sayısız kez kurtardın. Hatırlamıyor musun? İlk tanıştığımız zamanı? İnsan bir savaşçıya yakalanmıştım. ‘Perilerin kollara ve bacaklara ihtiyacı yok! Bize sadece döktüğü peri tozu yeter!’ diyordu. Gerçekten yolun sonuna geldiğimi düşünmüştüm. Sonra sen bir ihtişam seli gibi çıkageldin. ‘Cehennemde de kollara ya da bacaklara ihtiyacın olmayacak.’ Aynen böyle söylemiştin! Sonra da o insanın tüm uzuvlarını cart diye koparıverdin! Vay be, görülmeye değer bir manzaraydı! İşte tam o an sana hayran kalmıştım! O gün, peşinden nereye olursa olsun geleceğime karar verdim Patron! Yani anlayacağın, geçmişimiz bu kadar derinken sana hizmetlerimi sunmak için buradayım! Sen kalın kafalı bir orksun, bu yüzden benim gibi cesur bir perinin ince hassasiyetlerini pek anlamıyor olabilirsin.”

Zell, Bash’in burnunun ucunda havada asılı kalarak kendine güvenen bir poz verdi. Bash, derin düşüncelere dalarak periyi eliyle savuşturdu. Dürüst olmak gerekirse, orklar dışındaki diğer ırklar hakkında pek bir bilgisi olmadığını fark etmişti.

Aslında bilgisi sadece hangi ırkların üremeye uygun olduğu ve hangilerinin olmadığıyla sınırlıydı.

Buna karşılık Zell, savaşı bir ulak ve casus olarak geçirmişti; çeşitli ırkların yaşam tarzlarını avucunun içi gibi bilirdi.

Üstelik Zell, istihbarat toplama konusunda da oldukça yetenekliydi. Önünde uzanan yol göz önüne alındığında, Zell gibi birinin yanında olması kesinlikle büyük bir avantajdı.

“… Bir eş arıyorum.”

“Bir… eş mi?”

Zell havada daireler çizmeyi bırakıp tamamen durdu.

Sonra derin düşüncelere dalarak Bash’in yüzüne dikkatle bakmaya başladı.

Bash, gizli bakirliğinin açığa çıkmasından korkarak bakışlarını hemen kaçırdı.

Uzun bir sessizliğin ardından Zell nihayet tekrar canlandı ve minik ellerini yüksek sesle birbirine vurdu.

“Bir eş, bir ork için büyük mesele, değil mi? Elbette senin gibi şanlı bir Kahramanın bir gelini olmalı. Ama mevcut şartlar altında ork topraklarında uygun bir gelin bulamazsın. Bu yüzden bir gelin bulmak için yolculuğa çıktın, değil mi Patron?”

“Şey… aşağı yukarı öyle.”

Zell’in yürüttüğü tahmin, Ork Kralı’nın yaptığıyla neredeyse tamamen aynıydı.

Muhtemelen Bash’in kim olduğunu bilen herkes aynı sonuca varırdı.

Zell de zaten algı yeteneklerinden ötürü kendisine “Her Şeyi Gören Zell” lakabını takmıştı. Gerçi bu lakabı kendi kendine vermişti, orası ayrı.

“Anlıyorum, anlıyorum… Patron için bir gelin, ha…? Eğer bir peri olmasaydım, bu role kendim aday olurdum ya neyse…”

Perilerin küçücük bedenleri vardı.

Diğer ırklarla üremek için tamamen uygunsuz oldukları aşikardı. Dahası, perilerin cinsiyetleri erkek ve dişi olarak net bir şekilde ayrılamazdı. Onları savaşta orklar için mükemmel ortaklar yapan şey de tam olarak buydu.

Basitçe söylemek gerekirse, bir periden asla bir eş olamazdı.

“Pekala, o zaman!”

Zell birkaç an düşündükten sonra aniden göğsüne vurdu.

“Buldum! Durum buysa, işi bana bırak! Böyle zamanlarda bir orkun eşi olmak isteyecek pek fazla hatun çıkmaz herhalde. Bu bir sorun olabilir. Ama senin gibi harika bir yiğit, Patron… İddiasına varım on… Hatta yirmi istekli aday arasından bile istediğini seçebilirsin! Sonuçta o kadar çekici birisin ki ben bile senin hatunun olmak isterdim!”

Bash, Zell’in savaş zamanından ne kadar yetenekli olduğunu çok iyi biliyordu.

Zell pek çok kez düşman ordugahına sızmış ve hayati bilgilerle geri dönmüştü.

Aslına bakılırsa, istihbarat toplama konusunda peri ırkı arasında Zell’in üstüne yoktu. Ancak Bash, Zell’in düşmana yakalanıp defalarca ölümden döndüğünü de biliyordu…

Ama artık savaş bitmişti. Sadece bir eş arama işinde herhangi bir gerçek tehlike olamazdı.

Zell’in yardımına güvenmekten ne zarar gelebilirdi ki?

“Bu kadar istiyorsan, gelebilirsin.”

“Yaşasın be! Hadi o zaman, kasabaya gidelim! Balta girmemiş ormanlarda pusuda bekleyen güzeller bulamazsın ya! Hazırlanın kızlar, Bash geliyor!”

Ve böylece Bash, eski savaş arkadaşı Zell ile yeniden takım olmuştu.

Bir ork ve bir peri bir kez daha omuz omuza vermişti.

İkili, tempolu bir yürüyüşle insanların ülkesine doğru yola koyuldular.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla