No Game No Life Cilt 9 – Bölüm 3 / Kesin.

Kesin.

Burası, Sora ile Shiro’nun taç giyme konuşmalarını yaptıkları yerdi. Şimdi ise Elchea Kraliyet Kalesi’nin meydana bakan balkonunda tek başına bir kız duruyordu. Rüzgarda savrulan giysileri ve havada süzülen hokkasıyla gözlerini kapattı—ve bekledi. Derken Sora ile Shiro’nun bahsettiği o işaret geldi; yeni bir idolün destansı çıkışını müjdeleyen ses duyuldu. Müzik yüksek bir sesle adeta patladı.

“H-Holou, Holou’dur! Pek anlayamamış olsa da, kendisi bir idol müdür? … Öyle görünmektedir!!”

Bu gizemli tanıtımla birlikte dudaklarını ve bedenini hareket ettirmeye başladı. Söylediği gibi, neler olup bittiği hakkında hiçbir fikri yok gibiydi ama bu durum onu durduramadı. Hemen öncesinde eline tutuşturulan metindeki “Giriş/Doğaçlama” yazısının kendisini pes ettirmesine izin vermedi. Bu tanrısal genç kız, Holou, gözlerinde biriken hafif gözyaşlarının farkında dahi olmadan şarkı söyleyip dans etti.

Pürdikkat izleyen dört kişi vardı. Biri, gökyüzünden sinsice sırıtan Flügel kızı Jibril’di. Jibril’in görüşünü büyülü bir ekrana yansıtmasını izleyen diğer üçü ise tahtta dudak büküp oturan Sora ile Shiro ve yanlarında uykusuzluktan sallanan Steph’ti.

Steph’in bütün geceyi Holou’nun kostümünü dikmekle geçirirken ağzından düşürmediği o aralıksız mırıltıları tam da burada aktarmak gerekir:

“Anladım. Demek Sora ile Shiro, Holou’yu kötü adam gibi göstermeyi hedefliyor. Ama o kalkıp ‘Ben bir tanrıyım. Sora ve Shiro başarılarını bana borçlu. Bu arada, ben bir idolüm,’ dese bile… Bu saçmalıkları kim ciddiye alıp ‘Ooo, demek öyle!!’ diyecek ki?! Hangi aptallar gidip de buna ‘Ooooohhh!’ diye tezahürat yapacak ki!”

İşte bu yüzden Steph, asıl amaçlarının ne olduğunu Sora ile Shiro’ya defalarca sormuştu. Şimdi ise—

“…… Olamaz……”

“Ooooohhh!” tezahüratları, Holou’yu görmek için meydanda toplanan binlerce kişinin sesinden yükselip ekranın ötesinden yankılanıyordu. Binlerce kişi Federasyon nüfusunun küçük bir kesimi bile sayılmazdı belki ama o aptalların tam da orada, ellerini sallayıp durdukları bir gerçekti.

“… Belki de Imanity’nin işi bitmiştir…”

Düşününce, Doğu Birliği ile oynanan ve Imanity Taşı’nın ortaya konduğu oyunda da böyle tezahüratlar yükselmişti. Üstelik o tezahüratlar sutyenlerin ve iç çamaşırlarının yok edilmesi içindi. Halkının kültürü hakkında dersini o zaman almış olmalıydı. Ülkenin iç işleri için endişelenmenin bir anlamı yoktu belki de.

Steph’in gülümsemesi, kabullenişin getirdiği çaresiz bir iyimserlikten ibaret kof bir tebessümdü. Bu sırada tahttaki iki hoşnutsuz tip, son derece tehlikeli gülüşlerle söylenip duruyordu:

“Kahretsin, bu rezaaalet. Hmph… Bunu affetmeyeceğiz.”

“… Heh, heh-heh-heh-heh… Bayağı büyük bir… cesaretmiş…”

Steph söze girdi:

“Holou’yu mu kastediyorsunuz? Şarkı güzel, üstelik ona çektirdiğiniz saçmalıklara rağmen elinden gelenin en iyisini yapıyor.”

“Evet… Elbette şarkı güzel, Holou da çabalıyor. Mesele de bu zaten.”

İlk başta, eski dünyalarından getirdikleri telefonlarındaki hit şarkıları kullanmayı planlamışlardı. Ta ki Shiro fısıldayana kadar…

“… Gelecekler, biliyorsun değil mi? Başka bir dünyada olsak bile JASRC peşimize düşecek.”*

Bu yüzden Laila ve Seirenlerin usta melodilerini, Fiel ve Elflerin akıcı akor dizilimlerini ve tabletlerindeki müzik yazılımının sihirli imkanlarını kullanarak kendi müziklerini ürettiler. Elbette güzel olacaktı. Başka bir dünyada olsanız bile müzik yapmak çocuk oyuncağı… bu tablet sayesinde!

Holou’nun var gücüyle şarkı söyleyip dans ettiğini de kimse inkâr edemezdi. Görünüşe göre duygu ifadesi kavramını hâlâ kavrayamadığı için hareketleri katı, sesi ise duygudan yoksundu. Yine de sonsuzluktan şüphe duyan o kız çabalıyordu.

Sorun da tam olarak buydu işte—!!

“Sahne, sahne! O dandik dekor da neyin nesi?!”

Sora, Jibril’in yansıttığı Holou’nun üzerinde durduğu balkon görüntüsünü işaret etti. Doğu Birliği’nin ekipmanları sayesinde görkemli efektlerle donatılmış bir sahne olması gerekiyordu. Oysa sıradan bir balkondan ibaretti. Sora adeta kükredi:

“Ajansın baskısına boyun eğip son dakikada bizi sattılar mı yani?! Bu da ne biçim saçmalık?!”

Elkia’da bir idol sektörü yoktu. Bu durum muazzam bir ‘mavi okyanus’ pazar alanı yaratıyordu; Sora ile Shiro’nun iştahını kabartan bir tekel potansiyeliydi bu. Ne var ki Doğu Birliği sadece bir idol sektörüne değil, aynı zamanda ajanslara da sahipti—ve epey düşmanca bir tavır takınmışa benziyorlardı. Bu yüzden Sora ile Shiro’ya tam da konser günü, bu kritik çıkış konseri için ekipman vermeyeceklerini söylemişlerdi.

“Zayıfı ezmek diye buna derler! Resmen bizimle dalga geçiyorlar!!”

“… Ne fark eder ki? En önemli şey Holou değil mi zaten?” dedi Steph, Sora’nın öfkesi karşısında neye uğradığını şaşırmış bir halde—fakat bu sözler ateşe körükle gitmekten başka bir işe yaramadı.

“Burada kelimenin tam anlamıyla bir tanrıçamız var!! Şu dandik sahneye bak! Bir kere ‘yeraltı idolü’ damgası yedikten sonra büyük bir şirketle anlaşma yapmanın ne kadar zor olduğunu biliyor musun?! Bu çok ciddi bir strateji meselesi!!”

“Söylediklerinizden tek bir kelime bile anlamıyorum! Ama neden başka birinden istemediniz ki?!”

Başka kimden? … Elbette ya. Federasyondaki diğer ırklardan herhangi biri olabilirdi. Flügel’lerden Jibril, Kadim Tanrı’lardan Holou, Dhampir’lerden Plum vardı… Bu büyü kullanıcılarının özel efektlerden çok daha fazlasını yapacaklarına güvenilebilirdi. Tüm ortamı fiziksel olarak değiştirebilirlerdi. Ama!

“Vaktimiz olsaydı biz de öyle yapardık zaten! Tam da bu yüzden son gün iptal etmelerine bu kadar deli oluyorum ya!!”

Efektler, Jibril’in uzmanlık alanı olmayan zahmetli bir ritüel derlemesi gerektirecekti. Bu da vakit alırdı.

Holou’nun öncelikle Sora ile Shiro’nun ne istediğini anlaması gerekecekti ki bu daha da çok zaman alırdı.

Dhampir’lerin illüzyon büyüsü işi kolaylaştırırdı… Tabii Plum iş birliği yapsaydı. O da imkânsızdı.

Sonuç olarak yapım, Shiro’nun telefonundan müzik çalmasından ve Holou’nun kendi sesini yükseltmesinden ibaret kaldı. Sora ve Shiro bu destansı yarım yamalaklık karşısında dudaklarını yalayıp vahşice güldüler.

“Devleti karşınıza alacak kadar büyük bir cesaretiniz var demek, aşağılık pislikler. Sevdim sizi. Önce sizi geberteceğim.”

“… Göstereceğiz size… ne olduğunu… devlete… karşı gelindiğinde…!”

Büyük bir ajansmışsınız, öyle mi? Ne olmuş yani? Biz doğrudan devlet tarafından yönetilen tek ajans olan 『 』 Prodüksiyon’uz! Bizi gariban sandıysanız yanlış kayaya çarptınız!!

“Gücünüzü bu kadar alenen kötüye kullanmasanız olmaz mı?! Siz hükümdarsınız!!” Steph onların bu kötücül düşünce silsilesini kesmek için çaresiz bir çabayla bağırdı ama ikisi onu duymuyor gibiydi, kendi aralarında müzakere etmeye devam ettiler…

“Neyse, Sora? Shirooo…? Ahhh… Yapımcı Beyler?!”

“… Hmph, ne var? Doğu Birliği’ndeki… tüm ajansları yerle bir edeceğiz… ve hepsinin… idollerini çalacağız.”

“O yüzden onları nasıl idare edeceğimizi düşünüyoruz! Senin işin bundan daha mı önemli?!”

“Herhangi bir iş bundan daha önemli! O yüzden!”

Sora ve Shiro’nun derin sinsi planlarını paldır küldür kesen Steph bağırmaya devam etti.

“Dışarıda el sallayan o insanlardan herhangi biri Holou’nun suçlu olduğuna gerçekten inanıyor mu ki?!”

Eğer inanıyorlarsa Imanity’nin son günleri gelmiş demekti, diye dert yandı Steph. Sora kıkırdadı.

“Pek sayılmaz. Şimdilik.”

“… Ne?”

“Daha önce de söylediğim gibi, inanmalarına gerek yok.”

Onun konsepti—yani eteri—şüphe ve umuttan doğan bilgelikti.

“İnansalar da inanmasalar da… şüpheleri ona güç verecek.”

Şüpheler ve arzular, reddedişler ve dilekler—hepsi onun gücünü artıracaktı. Ve en önemli kısım da buydu, diye düşündü Sora, gözlerinde keskin bir parıltıyla.

“Sevimli bir kız var orada, var gücüyle şarkı söyleyip dans eden… Mevzuyu anlasan da anlamasan da, kim el sallamadan durabilir ki?!”

“Umarım neredeyse herkes durabilirdi…”

Steph gözleri Imanity adına samimi bir kederle dolu halde uzaklara daldı. Sora gülerek devam etti.

“Ayrıca Holou bu işi kuralına göre yaparsa kimse bize saldıramaz.”

“… Dün de buna benzer bir şey söylüyordun. Ne demek istiyorsun?”

Hmm.

Bundan sonraki planlarını zihinlerinde biraz oturtan Sora ile Shiro hafifçe başlarını salladılar. Sonra yavaşça Steph’e döndüler ve bir cevap vermek yerine—

“Pekala, zamanı geldi! Steeeph! Sana bir sorumuz var!!”

“… ‘İnsanlar Sora ile Shiro’nun ne olduğunu sanıyor?’ … On saniyen var…!”

“Ha, ne?!”

soruya soruyla karşılık verdiler. Paniğe kapılan Steph aklına gelen her şeyi sıraladı.

“S-Siz Elkia’nın hükümdarlarısınız, Imanity’siniz… Ah, bir de başka bir dünyadansınız. Ayrıca—” Sora’ya baktı, bir anlığına kelimeler boğazında tıkandığında yüzü kızardı ve devam etti. “Çarpıksınız ve sapıksınız. Kişilikleriniz berbat, sahtekarsınız—”

“Hey, ‘Adam zaten kel, o yüzden kel demek sakıncalı değil’ mantığını bırak artık! Gerçekler acıtıyor kahretsin!”

Ve Sora ile Shiro ciddi anlamda incinmişlerdi.

“… Bzzz… On saniyen… doldu… Sen… bir aptalsın.”

“Soruya dikkat et, kurbanlık piyon. Sen bizim ne olduğumuzu senin bildiğin kadarıyla anlatıyorsun.”

Onaylamadığını ustaca araya sıkıştıran Sora, Steph’in hatasını belirtti.

“Biz insanların—çoğunluğun—bizim ne olduğumuzu düşündüğünü sorduk.”

“Şey… Ha?”

Steph hâlâ afallamış görünüyordu. Sora tahttan kalktı.

“Imanity’nin en karanlık saatinde… …birdenbire iki kahraman çıkageldi!”

Sora büyük bir tutkuyla konuşuyordu; sesi uzaklara kadar ulaşıyor, hareketleri eğitimli bir tiyatro oyuncusununkini aratmıyordu!

“Elflerin bile kazanamadığı Doğu Birliği oyununu yendiler! Hatta daha önce kimsenin başaramadığı Oceando oyununu bile alt ettiler! Flügel’leri yendiler; imkânsızı başarıp bir Kadim Tanrı’yı bile dize getirdiler! Kahramanlarımız öyle yiğitti ki, tarihte bir tanrıyı deviren yalnızca üçüncü kişiler olarak tüm kötü imparatorlukların tir tir titremesini sağladılar! Fakat gerçek şuydu ki… onlar sadece birer insan mıydı? Buna kim inanır ki?”

Sesi aniden buz gibi bir tona bürünerek sözlerini bitirdi.

“Üstelik sıradan insanlar da değil. Kendi türleri arasında bile dipte yer alan, odasından çıkmayan ezik oyunculardı. Belli bir prensesin deyimiyle… çarpık, sapık, berbat sahtekarlardı. Bunu nasıl başarmış olabilirler ki?”

Sora’nın bu üstü kapalı laf sokması karşısında Steph hafifçe inledi.

Şey. Aslında başarabilirlerdi. Ya da daha doğrusu, başarmışlardı. Ama—

“Valla ben kesinlikle yapamazdım! Yani, ben bir Imanity’yim! Imanity’lerin nasıl olduğunu bilirsiniz; hayatta kalmayı ancak becerebilmiş o iğrenç, değersiz böceklerdir, değil mi? Şimdi ne olacak, ne olacak? Bu da ne böyle? Sanki, bilirsiniz ya, adeta—”

Sora, insanlarda yumruklama refleksini uyandıran o sırıtışını takındı ve devam etti—

“—onlar bambaşka insanlarmış gibi!”

“Oh…! Ş-Şey gibi mi, hani taç giyme turnuvasındaki Chlammy gibi mi?”

Sora ve Shiro, Steph’in sonunda anladığını görünce gülümsediler. Chlammy, Sora ile Shiro’nun Elf büyüsünün arkasındaki gerçeği gördüğünü düşünmüştü. Ve sıradan Imanity’lerin bunu yapmasının imkânsız olduğunu varsaymıştı.

“Hızlı soru: İnsanlar Sora ile Shiro’nun ne olduğunu sanıyor?”

“… Cevap: Ajanlar… başka bir ırkın… başka bir ülkenin… Casuslar…”

Aynen öyle. Sora ve Shiro, insanların kendileri hakkında ne düşünmesini istedilerse o konuda son derece tutarlı davranmışlardı. Taç giyme törenlerinde tüm dünyaya savaş ilan ettiklerinde olduğu gibi—görünmez bir gücün gizemli ajanları. Ve o blöf hâlâ sapasağlam duruyordu—hayır, daha da güçlenmişti. Neden mi?

“Pekala, bizim gibi önemsiz tiplerin böyle bir şeyi asla yapamayacağını netleştirdik. Peki bunu kim yapabilirdi?”

Steph aklına kimse gelmeyerek sessizce durdu. Fakat Sora onaylarcasına gülümsedi.

Hiç kimse yapamazdı. Şey… Sora ve Shiro yapabilirdi. Diğer ırklar muhtemelen yapabilirdi. Ancak yalın bir gerçek vardı ki, bugüne kadar bunu kimse başaramamıştı.

“… Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Biz kimsenin yapamadığı şeyi yapanlarız—”

Saçma bir şüpheydi ama—

“Her oyunu kazanabilen taraf biziz—bu yüzden gizemli, yenilmez bir kozumuz olduğundan şüpheleniyorlar.”

“… Bu da… fazla tehlikeli… Doğrudan göğüslemek… intihar olurdu…”

artık bir Kadim Tanrı’yı bile yendiklerine göre, bu şüphe kulağa gerçekmiş gibi gelmeye başlamıştı. Peki o zaman ne olacaktı? Steph sonunda parçaları birleştirip başlangıca döndü:

“Ah! Demek bizi çevreleyen taraflardan budamaya gelecekler… Bunu mu demek istiyorsunuz?!”

“Aynen öyle. Ne olduğumuzu anlamak, o yenilmez kozumuzu ortaya çıkarmak için tek yapabilecekleri şey bizi dürtüklemek.”

“… Ve bunu… çabucak yapmalılar… herkesten önce… kaybetmeyi göze alarak bile…”

“…? Kaybetmeyi göze alarak bile mi?”

“Herkesi yenebilecek bir kozdan bahsediyoruz. Bu konuda bir şey yapman gerekir, değil mi? Ya mühürlersin ya da ele geçirirsin.”

Bu süreçte ufak tefek kayıplar gözden çıkarılabilirdi. Tabii bunların hepsinin nafile olduğunu bilmeyenler tarafından.

“Ama elimizde ne öyle bir koz var ne de ortaya çıkarılacak gizli bir kimlik. Çünkü biz sadece bileğinin hakkıyla oyunları kazanan sıradan insanız— ki tam da bu yüzden buna kimse inanmayacak!”

“… Yani… bu enayiler… orada olmayan bir şeyi arayıp duracak… ellerinde ne var ne yok kaybedecek… ve tıpış tıpış evlerine dönecekler! ”

Şeytani sırıtışları Steph’e geri bir adım attırdı.

“Şey… Hatta biliyor musun, birileri kimin ajanı olduğumuz konusunda yanlış fikirlere bile kapılabilir.”

“…? Kimin?”

Hiç kimsenin yapamadığını yapıp herkesi alt edebilecek bir kozu kim ortaya koyabilirdi ki? Başka bir dünyadan gelen Sora ve Shiro’nun, suç atılacak mükemmel hedefler olacağını hesaba katınca. Sora kıkırdadı—ve acıyan bir edayla onun adını söyledi.

“Tet’in. Sanki canı sıkılmış da bizi kozmik bir tehdit gibi göstererek herkesi trollemeye karar vermiş gibi. ”

Sonuçta onları buraya çağıranın Tek Gerçek Tanrı Tet olduğundan şüphe yoktu. Sıradan insanların üstün ırkları yendiği senaryosundan çok daha akla yatkın bir hikayeydi bu.

“Yani Tet adına üzülsem mi bilemedim ama düşmanlığı üzerine çekmek son patronun işidir.”

“… Tet… Dayan… güçlü ol…”

Tet’le hafifçe dalga geçen Sora ve Shiro, bunu bir kenara bırakıp hoşnutsuz gözlerle yeniden ekrana baktılar.

“T-Tek Gerçek Tanrı’nın adını nasıl da böylesine hafife alarak anıyorsunuz…”

Steph’in mırıldanmalarına daha fazla ilgi göstermeyerek yarım kalan düşüncelerine geri döndüler.

Sora ve Shiro, Doğu Birliği’ndeki şu idol ajanslarına ne yapacaklarına dair planlarını zaten ayarlamışlardı. Ama bunu gerçekten hayata geçirmek için şöyle bir durum vardı ki—

“Asıl mesele, Holou’nun bir sonraki konseri için ne yapacağımız… değil mi…?”

Görev takvimlerindeki programla ilgili pek bir sorun yoktu. Hayran buluşmaları, imza günleri, çeşitli şirketlere yapılan dostane ziyaretler… tüm o temel saha işleri gayet sağlam gidiyordu. Ancak Holou’nun o uyduruk sahnede cesurca şarkı söyleyip dans etmesini izlemek Sora ile Shiro’nun dişlerini gıcırdatmasına yetiyordu.

Beş gün sonraki bir sonraki gösteri de böyle geçerse kendimize yapımcı diyemeyiz.

En azından ekipmanın kendisini doğrudan Doğu Birliği’nden mi tedarik etselerdi— Yok, birileri muhtemelen yine ayaklarına dolanırdı.

“Çaremiz yok Shiro. Jibril’e bize bir efekt büyüsü dokutalım. Beş günümüz varsa—”

“… O-olur mu ki? Neden bilmiyorum… gözümün önüne sadece… bir şeylerin… patladığı geliyor…”

“E-en kötü ihtimalle Elchea’lı zanaatkarlara bir dekor yaptırırız. Ama efekt konusunda güvenebileceğimiz tek kişi Jibril. Yani ona sanal bir alan falan yaptırabiliriz… Kafamızdaki imge konusunda net olalım yeter.”

Başka bir deyişle: En azından kimseyi öldürmeyelim. On Yemin’e fazla güvenmek istemeyerek tabletlerindeki bir uygulamayı açtılar. İkisi de ressam değildi ama Holou’nun sahne efektlerini çizip paylaşmaya çalışıyorlardı. Tam bunu kendi aralarında tartışıp parmaklarını ekranda gezdiriyorlardı ki—

Dın-dırı-dınnn, dın-dırı-dın-dın-dın…

Sora, Shiro ve Steph aniden gelen bu yabancı ses karşısında öylece donakaldılar.

“…… Abi… telefon…”

Shiro şimdi hatırlamıştı—bu, Sora’nın ayarladığı zil sesiydi.

“Ha-ha-ha… Güzel kardeşim, ağabeyinin telefonu sadece oyun oynamak için vardır. Bunu bildiğini biliyorum.”

Sora kendisiyle dalga geçerek gülerken telefonunu eline aldı. Gerçekten de yabancı bir sesti. Şaşmamalıydı. En son ne zaman duyduğunu bile hatırlamıyordu… Nitekim…

“Övünmek gibi olmasın ama ağabeyinin arkadaş listesi daima sıfırdır. Kim arayacak ki beni?!”

“… Gerçekten de övünülecek bir şey değil bu…”

Steph’in acıyan gözlerle söylediği sözleri hafızasından tertemiz bir şekilde silen Sora, gizli numaradan gelen aramayı usta bir hareketle reddetmek üzere parmağını kaydırdı—

“Ya yanlış numaradır ya da kargodur… Ama her neyse, bunu buraya çıkarmak bile tam dert—”

fakat daha hareketi de cümlesini de bitiremeden Shiro ile göz göze geldiler. O kadar ani, o kadar inanılmaz derecede beklenmedikti ki durumun ne kadar tuhaf olduğunu fark etmeleri bile epey vakit aldı.

Bir dakika, telefonu Disboard’da neden çalsındı ki?

“Alo…? Kimsiniz?”

Ancak bu farkındalığın üzerinden saniye bile geçmeden Sora’nın zihninden bir düşünce seli aktı. Cevap vermesi gerektiğine anında karar verdi—ve verdi de. Telefonunda hâlâ “Servis Yok” yazıyorken—

hoparlörden tek gelen şey cızırtıdan ibaretti.

“…? Bu da ne? Sadece parazit, değil mi?”

“… Bir nevi… lanetli… telefon araması mı?”

“Evet… Keşke sadece lanetli bir telefon araması olsaydı…”

Steph ve Shiro şüpheyle bakarken Sora tedirginlikle karşılık verdi. Bir an sonra Shiro da durumu fark edince yüzü panikle gölgelendi.

Bildikleri kadarıyla Disboard’da radyo dalgası diye bir kavram bile yoktu. Sora’nın kendi kendine, “Görmezden mi gelsem?” diye sorduktan sonra hemen “Hayır” yanıtını verip telefonu açmasının nedeni de buydu. Eğer büyüden kaynaklanan bir tür manyetik alan—sözgelimi rastgele bir kaza—varsa, mesele sadece telefonu açıp açmamak değildi; hem telefonlarını hem de tabletlerini hemen kapatmazlarsa onları kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlardı. Öte yandan, eğer bu kasıtlı bir müdahaleyse, bu çok daha büyük bir sorundu… ve bunu öylece cevapsız bırakamazlardı. Ve sanki onun bu temkinliliğine ve kafa karışıklığına yanıt verircesine—

“ şifreleme prensibi—analizi tamamlandı manyetik alan kontrol testi”

“?!!”

Ürkütücü cızırtı bir sese benzer bir şeye dönüşmeye başladıkça Sora ile Shiro’nun yüzü sarardı.

“…? Bu da ne? Neler oluyor?”

Steph’e kimse cevap vermedi. Sora ile Shiro bile ne olduğunu bilmiyordu. Yine de bunun baş belası bir durum olduğunu gayet iyi anlamışlardı. Ne de olsa—

Biri bu dünyanın teknolojisine müdahale ediyordu. Disboard’da ne radyo vardı ne de baz istasyonu; üstelik bu telefon sinyali şifrelenmişti bile.

Hayır. Bu cihazın iletişim için kullanıldığını bile bilmemeleri gerekirdi. Yine de sinyal buradaydı işte.

Lanetli bir telefon araması mı? Bu, aptalca bir lanetten çok daha tüyler ürpertici bir dehşetti. Ve devam etti:

“Çift yönlü iletişim kuruldu—sohbete başlanabilir.”

Bu kısa süre içinde biri, bu dünyada var olmayan bir teknolojiyi keşfetmiş, analiz etmiş ve ustalıkla çözmüştü. Cızırtının yerini alan net tonlamanın ardından bir erkek sesinin yankısı duyuldu.

“Sizinle huzura kabul talep ediyoruz, ey Imanity Kralı, ey Spieler. Biz—Exmachina’yız.”

Korktukları başlarına gelmişti: Görmezden gelemeyecekleri birinden gelen doğrudan bir müdahale. Bu varlığın kendileri ve planları hakkında ne kadar şey bildiğini çözmek zorundaydılar.

Bu durum stratejilerini kökten sarsabilirdi. Sora yanıt verdi:

“… Tabii ki dostum. Görüşelim.”

Sesindeki her türlü duyguyu bastırarak telefona yanıt verdi. O anda—

Ne bir ses ne bir rüzgar, ne bir darbe ne bir titreşim, hiçbir şey olmadı… Herhangi bir belirti bile yoktu. Ancak Elchea Kraliyet Sarayı’nın önünden taht odasına kadar uzanan alan aniden bir moloz yoluna dönüştü.

“………… Anlamadım?”

Sora’nın bir yanıt verebilmesi birkaç saniyesini aldı. Karşısında, bu yıkım yolunda aheste aheste ilerleyen siyahlar içindeki bir grup vardı. İçinden sessiz bir çığlık attı.

İmkânı yok. Sarayı tek bir saniyede mi yıktılar? Bu sadece saçmalık değil—mümkün bile değil!! On Yemin’in, rıza olmadan başkasının mülküne zarar verilmesini engellemesi gerekiyordu! Öyleyse… bu nasıl bir hileydi?

Sora karşısındaki yabancılara keskin gözlerle baktı, kafilenin başındaki adam ona yanıt verdi.

“… Görüş alanımızın ve bilgi kapsamımızın dışındaki koordinatlara geçiş yapamıyoruz, anlarsınız ya…”

Grubun attığı her adımla arkalarında bıraktıkları molozlar bükülüyor ve kayboluyordu… en nihayetinde Sora ve Shiro’nun önünde durduklarında sanki hiçbir şey olmamış gibiydi.

“… Bu nedenle uzayı yeniden yazma sorumluluğunu üzerimize aldık… Bu nezaketsizliğimizi hoş görmenizi istirham ederiz.”

Ve işte, eski haline dönmüş taht odasında hepsi düzenli bir şekilde önlerinde duruyorlardı. Hmm… Sanki “Geçici girişimiz için özür dileriz!” der gibiydiler.

“… Bakın çocuklar… Önce kapıyı çalmanız, birini göndermeniz ya da sayısız düzgün prosedürden birini uygulamanız gerekmez miydi?”

“S-Sora… S-saray kapalı… Tüm personel tatilde!”

“Aahh, doğru ya. Her neyse, o yaptığınız şey de neydi öyle? Çok kullanışlıymış. Sahne için mükemmel olur—”

“… A-Ağabey! S-sakin ol…! Kendine… gel…!”

Birbiri ardına gelen şok edici olaylar Sora’nın zihnini bulandırmaya başlamıştı. Shiro onu kendine getirmek için telaşla sarsarken, siyahlar içindeki grup sessizce ve mekanik bir şekilde cüppelerini çıkardı.

Azrail gibi siyahlara bürünmüş on üç kişiydiler. Pardon, düzeltme: insan değil, robot. Eklemlerinin derisinin altında et değil, metal yatıyordu. Yere sarkan şey kuyrukları değil, kablolarıydı. Sora ile Shiro bu grubu tanıyordu. Onları Büyük Savaş simülasyon oyununda görmüşlerdi. Tam da dedikleri gibiydiler—

Exceed Onuncu Sıra… Exmachina.

“Soraaa? Şimdi söyleyebilirim, değil mi? Bak işte, bir şeyleri yine yanlış hesaba kattın!”

Az önce kimse onlara saldıramaz diye hava atan ukala kimdi? Sora, Steph’in bu cırtlak sorgulamasına cevap veremeyecek kadar meşguldü. Başlıklarını çıkaran Exmachina’ların yirmi altı yapay merceği de tamamen ona odaklanmıştı. Varlıkları, tıpkı bir sunucu odasının içindeymişçesine inorganik bir baskı hissettiriyordu. Her hareketleri, Sora ve Shiro’nun bedenlerindeki her bir nabız ve sinir sinyalinin inceleme altında olduğu hissini veren boğucu bir illüzyon yaratıyordu. Yoksa bu gerçekten bir illüzyon muydular? Panikten karmaakarışık olan düşüncelerinin arasında Sora, Steph’e için için yanıt verdi.

Hiçbir şeyi yanlış okumamıştım… Sadece anlam veremiyorum—!!

Şu halleriyle Sora ve Shiro’ya kafa kafaya meydan okumaya kimsenin gücü yetmezdi; bu sarsılmaz bir gerçekti! En azından Sora ve Shiro, ellerinde gizli bir koz tutan tipler gibi görünmüyorlardı. Ne olursa olsun, birileri onlara meydan okuyacak olsa bile oyunu belirleme hakkı onlardaydı. Üstelik Sora ve Shiro’nun, kaybetme ihtimallerinin yüksek olduğu bir oyunu kabul etmek için hiçbir nedenleri yoktu! Kesin kazanacakları bir oyun teklif edebilirler ya da hiç oynamayabilirlerdi!! Herkesin bunu bildiğinden emin olduğu için kimsenin onlara saldırmayacağını söylemişti. Öyleyse neden—?

Bu, Sora ve Shiro’nun nasıl bulacaklarını bile bilmedikleri, hakkında neredeyse hiçbir şey anlamadıkları bir ırktı. Neden, tüm olasılıklar arasından, büsbütün bilinmeyen bir ırk—

üstelik 『 』’un doğrudan bir mücadelede kaybedebileceği bir ırk burada belirmişti ki?! Neden tam da ona odaklanmışlardı—?!

“… Gerçek bir ismim olmadığı için özür dilerim. Kod adım Einzig.”

Kaosu görmezden gelen on üç kişiden biri öne çıktı ve hafifçe eğildi. Sora’dan en az bir on yaş büyük görünüyordu. En azından görünüşü bir erkeği andırıyordu. Yüzü doğal olmayan derecede—şey, neticede bir makineydi, bu yüzden gayet doğaldı—bir oyuncak bebek gibi kusursuzca yontulmuştu. Kızılımsı siyah saçları ve soluk mavi gözleri, kaçınılmaz bir şekilde inorganik, yapay bir his veriyordu.

Fakat.

“Bu vesileyle, ben Exmachina’nın… Mmm. Tam yetkili temsilcisiyim diyebiliriz.”

Bu “Einzig” onlara doğru yaklaşırken, sesinde ve gözlerinde mekanik bir varlıktan çok daha fazlasının pusuda beklediği açıkça belliydi: Zeka ve duygular. Bu durum Sora ve Shiro’nun yüzünden soğuk terler boşanmasına neden oldu.

Sadece birer makine olsalardı sorun değildi. İster süper bilgisayar olsun, makine neticede makineydi. Özellikle oyunlar söz konusu olduğunda, makineleri alt etmenin ve aşmanın pek çok yolu vardı. Ama Tanrıların en güçlüsü olan Artosh’u katleden ve savaşın sonunu getiren ırk buysa— Sonsuzca öğrenen, defalarca uyum sağlayan ve en sonunda en güçlüyü katleden ırk buysa— Bütün bunlar doğruysa… O halde, o gözlerdeki his bu kanıtın küçücük bir parçasıysa… Sora’nın telefonunun müdahalesinden kaynaklanan korkuları haklıysa… Sora ve Shiro’nun gerçek kimlikleri, hatta stratejileri bile sızdırılmışsa…

Bu, herhangi bir oyunu önlerine sürse bile 『 』’un—

yine de kazanmasının neredeyse imkansız olacağı anlamına gelirdi.

Karmaşa ve panik, Sora’nın düşüncelerini tam bir olağanüstü hale sürükledi, ancak karşısındaki makine adam onu olduğu yerde dondurdu. On Yemin. Zarar verilemez. Ama yine de— Hayır, işte bu yüzden adam elini uzattı. El Sora’nın yanağını teğet geçip tahta dokundu ve adam konuştu:

“Sizi görmeyi çok arzuladım, Spieler. Gel, aşkımızı inşa edelim.”

Shiro adeta taş kesilirken Steph ağzını kapatıp yüzünü kızarttı. (Neye bu kadar sevinmişti ki?) Bu ansızın gelen bağlılık fısıltısı, Sora’nın bilincini kapatmadan önce var gücüyle tek bir dilekte bulunmasına yol açtı:

Defol git, lanet olası anı…

Sora’nın bilinci yavaşça yüzeye çıktı… Çok iyi bildiği bir histi bu; uyanma hissi. Rahatlayarak iç çekti.

Hayatında gördüğü en berbat rüyaydı. Kendini fazla yormuş olmalıydı. Biraz dinlense iyi olacaktı. Ama şimdi—

“…… Abi…… Abi, uyan…”

Doğru ya. Bak işte, Shiro ona sesleniyordu. Saçma sapan rüyaları unutup kız kardeşinin çağrısına cevap verme zamanıydı. Sora nazikçe gülümsedi ve gözlerini yavaşça açtı—Shiro’yu görecekti, muhtemelen Steph’i de ve…

“[İtiraz] Bu birim bir kez daha tekrarlayacaktır. Komutu devret. Mevcut Einzig, görev için gereken yetkinlikten yoksundur.”

“Kaç kez gerekirse tekrarlayacağım: Hayır. Spieler’ın iffeti yalnızca bana aittir.”

Sora, kendisine aşkını fısıldayan adamın dişi bir Exmachina ile atıştığını da gördü.

Ah, ne kadar da zalimce. Bunun bir rüya olmaması bir yana, anılarının da eksiksizce durduğunu düşünmek—

“Yalnızca bana aittir!! Bir dakika, az önce sonsuza kadar bakire kalacağımı mı ilan ettim ben?!”

Sora yerinden fırlarken attığı yürekten beddua şatoyu sarstı.

“… Ah… Şı-şükürler olsun… Abi, sen—sen… yaşıyorsun…!”

“Tabii ki yaşıyorum!! Bir herif bana aşkını ilan etti diye kalp krizi geçirmekten daha rezil ne olabilir ki?! Hey, pislik!!”

Rahatlamaktan ağlayan Shiro’yu kucaklayan Sora, Einzig’i işaret ederek haykırmaya devam etti.

“Hem eşcinsel, hem yakışıklı bir oğlan, hem de bir android misin?! Bu kadarı da abartı! Birader, biraz kendinize haki—”

Durakladı ve yeniden söze başlamadan önce etraftaki Exmachina’lara bir kez daha baktı.

“Bir de kahya mısın? Tüm tuşlara basıyorsunuz, değil mi? Hedef kitleniz tam olarak kim ulan sizin?!”

O analitik, sorgulayıcı varlık artık yoktu. Tanrı katleden makinelerin o kasvetli, ağırbaşlı siyah giysileri de değildi bunlar.

Yani, giysileri hâlâ ağırbaşlı ve siyahtı… ama daha çok bir frak ve hizmetçi kostümü havasındaydı.

Yani kısacası… bir kahya robot ve on iki hizmetçi robot.

Üstelik… Nasıl tarif etmeli ki…? Genel olarak… gevşektiler. İfadelerinden miydi nedir, kaçınılmaz bir hurda yığını kokusu yayıyorlardı.

Sora, “Onurumu bana geri verin!” diye çığlık atmak istedi.

Gay kahya Einzig cevap verdi:

“Hmm… Sorunuz belki de retorikti ama hedeflediğim kitlenin yalnızca siz olduğunuzu söyleyebilirim.”

“Öyle mi? Tamamen ıskaladın o zaman! Ne halt etmeye buradasınız bilmiyorum ama hizmetçi robotlarınızı alıp evinize dönün!!”

Einzig, teselli etmek istercesine kavgacı Sora’ya gülümsedi. İçinde çalkalanmaya devam eden paniği okumuş gibi konuştu.

“Korkmayın, Spieler. Size yardıma geldik. Biz sizin müttefikiniziz.”

……

Einzig’in bu açıklaması Sora’nın sadece başını tutmasına sebep oldu.

Daha fazla dayanamayacağım. Anlayamıyorum işte—neden buradalar, neden bu kadar hurdalar, neden “müttefik”ler! Ve hepsinden öte, neden gay yakışıklı bir kahya adamları ve hizmetçi robotları var!!

Sora kontrolünü kaybetti ve sihirli sözleri haykırdı:

“Jibriemoon!! Yardım et banaaaa!!”

Bir an bile geçmeden:

“İşte geldim! Bir ‘Günaydın’dan diğerine, efendilerimin yaşamını gözetleyen Jibril huzurlarınızda! Bana hizmet etmem için mi seslendiniz?! Yoksa katletmem için mi?!”

Holou’yu uzaktan yansıtan Flügel Jibril, gökyüzünde belirdi. Yüzüne yayılan heyecan dolu kocaman bir tebessümle etrafına şöyle bir baktı ve—

“Aman Tanrım! Vay canına… Exmachina’lar! Efendilerimden de daha azı beklenmezdi zaten. Nadir parçalar bulma konusunda ne kadar da şanslısınız!”

İki taraf da hiç tereddüt etmedi.

“Demek katletmem için çağırdınız! Yalnızca dört saniye bekleyin— Aaa?”

“[Devreye Sokma] Düzensiz Numara imha dizilimi— Hata. Faktör kimlik tespiti talep ediliyor.”

Jibril ışıktan bir bıçak var ederken Exmachina’lar da eş zamanlı olarak devasa silahlarını konumlandırdı—ve hepsi kafa karışıklığı içinde donup kaldı. Görünüşe göre On Yemin’i tamamen unutmuşlardı.

“… Bakın, çok şey mi istiyorum? Neler olduğunu bize açıklayabilecek aklı başında bir insan yok mu?” diye yalvardı Sora.

Gözlerinin önünde patlak vermek üzere olan yeni bir Büyük Savaş zorunlu olarak iptal edilince Sora uzaklara daldı ve düşündü: Tet. Seni trollediğim için özür dilerim. Shiro ile birlikte On Yemin için Tek Gerçek Tanrı’ya bir şükür duası sundular.

Öhöm. Biri boğazını temizledi.

“… Exmachina; Büyük Savaş’ta Savaş Tanrısı Artosh’u katleden tanrı katili ırk.” Jibril, kendisinin aklı başında olduğunu kanıtlamak istercesine gülümsedi. “Flügel’lerin de yarısını yok etmişlerdi. Gerçekten de öldürme makinelerinin en vahşşşisi ve en barbarı! ”

Bak sen konuşana. Az önce pürüzsüz bir şekilde soykırım moduna geçen sen değil miydin? Üç İmanity de pek ikna olmamış bakışlarla Jibril’e baktı, ancak o konuşmasını sürdürdü.

“Fakat görünüşe göre elde ettikleri ganimet hak ettiklerinden fazlaydı. Tez vakitte neredeyse tamamen yok edildiler.” Jibril gayet umursamazca ekledi: “O zamandan beri tek bir yeni birim bile gözlemlenmedi. Yeni birimler üretme kabiliyetlerini kaybettikleri tahmin ediliyor.”

“… Bekle. Yani… üreme yeteneğini mi?”

Bu hayati bilgiyi herkesin ortasına fazlasıyla umursamaz bir edayla bırakıvermişti. Sora kaşlarını çatarak durumu teyit etti. Jibril başıyla onayladı.

“Aynen öyle. Büyük Savaş’tan bu yana, tek tük birimlerin dolandığı nadiren görülmüştür fakat bunlar her zaman Savaş’ın sonunda zaten var olan birimlerdi. Artık nesli tükenmekte olan bir tür ilan edilmelerinin zamanı geldi de geçiyor bile, sizce de öyle değil mi? ”

……

Yani Jibril’in yaratıcısını ve soydaşlarını katledenler tam olarak bunlardı. Ve ırklarını neredeyse haritadan silmiş biriyle burun buruna duruyorlardı. Üstelik bu, atalarının birbirleriyle savaşmış olması durumu da değildi… Bizzat kendileriydi…

“… Şey, yani… Aralarında biraz kan davası var sanırım…”

“……”

Büyük Savaş çok eskide kalmıştı. Bitti. Köprünün altından çok sular aktı.

Yine de birbirini neredeyse yok etmiş olan taraflara bunu söylemek kolay değildi. Sora, Shiro ve Steph yüzlerini ekşitip başlarını öne eğdiler.

“Ne? Bir Exmachina’ya asla kaybetmedim, ayrıca onlara karşı hiçbir kin de beslemiyorum,” dedi Jibril ifadesizce.

Üçü de gözleri fal taşı gibi açık ona bakakaldılar.

“Böylesine yetkin bir düşmana göstermem gereken saygının gayet bilincindeyim.”

“Ama az önce onları katletmekten bahsetmiyor muydun?”

Jibril’in kurumlanan yüzünü gören Sora, kendini tutamayıp lafı gediğine koydu.

“… Onları biz öldürdük. Onların da bizi öldürmeye gelmesi kaçınılmazdır. Böyle doğal bir düzen niye kin gerektirsin ki?”

“Ama sen de az önce onu ortadan kaldırmaktan bahsetmiyor muydun?!”

Einzig’in de benzer şekilde kasılan yüzünü gören Sora cevabı yapıştıracaktı ki…

“…? Tabii ki. Onları en derin saygımla, konukseverliğimle ve azmimle öldüreceğim.”

“Korkmayın. Artık Düzenli Numara’yı öldürmeksizin tüm işlevlerini kalıcı olarak devre dışı bırakma yeteneğine sahibiz.”

“Birinin tüm işlevlerini kalıcı olarak devre dışı bırakmakla öldürmek arasındaki fark ne ki—? Ah, her neyse.”

Kızgın değiliz. Sadece onları öldüreceğiz. İnsanlar bu mantığı tartışmaktan vazgeçip zoraki bir tebessümle sineye çektiler.

“Her kârda, ince bir detayı düzeltmeme izin verin, Düzensiz Numara. Üreme yeteneğimizi kaybetmedik. Sadece doğru partneri bekliyorduk,” diye gururla belirtti Exmachina.

Evlenemiyor değilim, sadece doğru kişiyi henüz bulamadım. Einzig’in bu iddiası tuhaf bir şekilde tanıdık geliyordu.

“Ve bizi buraya getiren de tam olarak bu…”

Aniden, tamamen ciddi bir ifadeyle Sora ve diğerlerine baktı, bu da onların ifadelerinin gerilmesine sebep oldu.

Exmachina soyu tükenmenin eşiğindeydi. Peki neden buradaydılar, şu anda, tam da karşılarında? Ve “müttefik” derken neyi kastediyorlardı? Verecekleri cevaba göre… Sora, Shiro ve hatta Jibril bile temkinli görünüyordu.

“Evet, o kişi sensin, ey Spieler—anladığım kadarıyla artık kendine Sora diyorsun…” Herkesin bakışları arasında Einzig, Sora’ya doğru bir adım daha attı. “Evet, sensin Spieler!! Gel, sevgimizi inşa edelim. Çoğalım!!”

“Yine mi aynı muhabbet yeeaah!! Hem soyunma be! Bozuk musun nesin sen?!”

Soyunan seks robotunu gören Sora, Shiro’nun gözlerini kapatıp yarım yamalak doğru olduğunu bildiği şeyi haykırdı. Altı bin yıl önceki Büyük Savaş’tan kalmaydılar. Antika mı? Bildiğin tarihi eserlerdi.

“… Gerçekten de öyle. Hizmet ömrümü beş bin dokuz yüz seksen iki yıl aştım zaten. Süreyi uzatmak için uyku modunu sonuna kadar kullanıyor olsam da işlevsel bozulma kaçınılmaz—fakat korkma, Spieler!” Einzig soyunmayı durdurup gülümsedi. “Düşüncelerim ve sevgim hâlâ kusursuz bir şekilde çalışıyor!”

“Eğer düşüncelerin bu davranışa yol açacak şekilde tasarlandıysa bu daha da büyük bir sorun!!” Sora başını ellerinin arasına alıp soyunmaya devam eden Einzig’e bağırdı.

“Ne dersiniz Efendilerim? Şimdilik gidip şunu öldürelim mi?”

“… Jibril, ben, izin veriyorum…!”

“İzin versen ne olacak ki?! L-lütfen, hepiniz sakinleş—”

Kan arzusuyla tutuşan Jibril ve Shiro ile onları yatıştırmaya çalışan Steph—

bir ıslık sesinin ardından gelen gümleme sesiyle bölündü. Soyunan sapık bir kazık gibi duvara çakılmıştı…

“[Oylama] İlerleme durdu. Sorumlu birimin komutası geçici olarak elinden alındı. Komuta mevcut birim tarafından devralındı.”

Ve öne çıkan, Einzig ile tartışan kadın Exmachina idi. Diğerleri gibi o da bir hizmetçi kostümü giymişti. Bir makine olmasına rağmen, ergenlik çağının ortalarında bir insan kızına benziyordu. Onda da o kusursuz oyuncak bebek yüzü vardı. Tarif edilemez derecede yapay menekşe rengi saçlarla kaplı başını eğen kadın Exmachina, nezaketle eteğini kaldırıp reverans yaptı ve devam etti.

“[Özür] Nüfusun bir alt kümesinde ciddi bir hata gözlemlendi.”

“Ciddi ne kelime! Bunun için birileri mahkemeye verilse yeridir—ama bir dakika, az önce onun işini mi bitirdin sen…?”

Olay göremediği kadar hızlı gerçekleşmişti ama onu duvara tekmelediğini tahmin ediyordu. Yarı çıplak sapık orada seğirip duruyordu—pek hoş bir duvar süsü sayılmazdı ama bu durum Sora’nın kafasını kurcaladı.

Bu durum On Yemin’i ihlal etmiyor mu? Hani şu rıza olayı falan mı?

“[Ek bilgi]: Exmachina birimleri küme halinde senkronizedir, bireysel kimlikten yoksundur. Kendine zarar verme eylemine On Yemin tarafından izin verilmektedir. Ayrıca, bu birimin bacağının sert teması talihsiz bir kaza olarak değerlendirilmiştir. Bu birim her türlü kusurdan muaf tutulmuştur.”

Yani paralel konfigürasyondaki işlemcilerin tek bir işlemci sayılması gibi bir şey miydi? Her halükarda, Exmachina’lar kendi aralarında anlaşmıştı—yani sorun yoktu.

Kışkırtıcı sapığı devre dışı bırakan makine kız konuşmaya devam etti.

“[Hedef]: İş birliği talep ediliyor. Amaç: Exmachina’nın soyunun tükenmesini önlemek.”

Ahhh! Mantıklı konuşabilen bir kurtarıcı geldi nihayet! Sora sevinçten havalara uçtu.

“Hmm… Hikayeni seve seve dinlerim ama önce—ismini öğrenebilir miyim?”

“[Özür]: Bu birim bir isimden yoksundur. Özür dilerim.”

Sora kurtarıcısının ismini sordu fakat kız yalnızca başını öne eğdi.

“[Açıklama]: Birim kimlik numarası Ec001Bf9Ö48a2. Rolü Alt-Emirkümesi Befehler 1.”

Bu tiplerin biraz daha kullanıcı dostu olması gerekiyordu.

“Pekala… Bu çok uzun, o yüzden sana Emir-Eins diyeceğim. Nasıl?”

“………………”

Şey, eeee… Yanlış bir şey mi söyledim acaba? Uzayıp giden sessizlik Sora’nın kendinden şüphe duymasına yol açtı.

“[Onay]: Birim ismi… ‘Emir-Eins’ olarak uygulandı. Bu birim, karşılıklı tanışıklığımızın uzun soluklu olmasını temenni eder.”

Emir-Eins derin bir reverans yaparken Sora ve Shiro şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.

“[Açıklama]: Düzensiz Numara tarafından yapılan açıklamaya ek bilgi. Exmachina, Büyük Savaş’ta ağır kayıplar vermiştir.”

Fakat Emir-Eins başını tekrar kaldırıp soğukkanlılıkla devam etti.

“[Devam]: Son Savaş hasar raporu. Dört bin sekiz yüz yedi birim, Tanrısal Cezalandırma ve Birlik saldırısına maruz kalmıştır. Beş birim (mevcut birim dahil) hayatta kalmıştır. Dört bin sekiz yüz iki birim buharlaşmıştır. Sonraki: Dokuz bin yüz yetmiş yedi birim Artosh cephesiyle çatışmaya girmiştir. Yüzde doksan dokuz nokta altmış dokuzu yok edilmiştir. Yirmi sekiz birim telafi edilemez hasardan kaçınabilmiştir. [Sonuç]: Kalan birimler bellek, kayıtlar ve kişilik koruma süreçlerinde ağır zincirleme hatalar sergilemiştir. Muhtemel neden: Eterin yok edilmesindeki mantıksız operasyonlardan kaynaklanan mantık hatalarının birikmesi—”

Anlattığı şey, bir tanrıyı katletmenin bedeliydi. Hayal gücünü zorlayan türdendi. Teorik olarak sonsuz derecede güçlenen, Flügel’lerin yarısını yok eden ve neredeyse on beş bin kişilik bir kuvvetle bir tanrıya meydan okuyan bu ırktan… geriye sadece yirmi sekiz birim sağ kalabilmişti. Deşfetin boyutu Sora ve diğerlerinin yüksek sesle yutkunmasına neden oldu.

“[Sonuç]: Zamana bağlı yıpranmanın ardından, şu an aktif çalışan birim sayısı on üçtür.”

Exmachina’ların mevcut sayılarına nasıl düştüklerini bu şekilde açıkladı.

“[Sorun]: Exmachina üreme işlevi mevcuttur. Ancak bahsi geçen hatalar tüm birimlere donanımsal kilit koymuştur. Üreme yalnızca yetkili kullanıcı için etkinleştirilebilir.”

Anlaşıldı. Sora hafifçe başını sallayarak mırıldandı.

“… Bayağı kötüymüş.”

“[Kabul]: Durum bayağı kötüdür.”

Emir-Eins’ın bu kabullenici yankısına rağmen Sora ve Shiro rahatlamış bir halde birbirlerine baktılar.

Telefon çaldığında kafalarında kurdukları en kötü senaryo—hamlelerini çözmüş her şeye kadir bir düşmanın ortaya çıktığı fikri—doğru değil gibi görünüyordu. Einzig’in “müttefik” beyanı ve Emir-Eins’ın “iş birliği” talebi tamamen göründüğü gibiydi. Exmachina’lar, soylarının tükenmesini önlemek için onların müttefik olmalarını ve iş birliği yapmalarını istiyordu. Ve tabii ki onlar da kendi adlarına bir ırkın yok olup gitmesini istemiyorlardı. Bir kere bu çok ürkütücü olurdu. Ama bunun da ötesinde, bir Irk Taşı kaybolursa oyunları kazanılamaz hale gelirdi. Ayrıca onların şu “uzamı yeniden yazma” olayı, gelmiş geçmiş en iyi sahne ekipmanı olurdu. Bu ırk müttefikleri olursa, Sora ve Shiro’nun Holou’nun konserleriyle ilgili yaşadığı sorunlar buharlaşıp uçacaktı. Neden iş birliği yapmasınlardı ki? Neden olmasındı ki… sahi…

“…………”

Ancak Sora’nın aklını kurcalayan ve öyle kolayca üstünden atamadığı birkaç şey hâlâ vardı; en başta da başından beri kafasını kurcalayan o sorular: Neden şimdi? Neden kendileri? Geveleyip durdukları şeyi de anlamamıştı: “Spieler” derken neyi kastetmişlerdi? Kulağa pek çok anlama gelebilecekmiş gibi geliyordu.

“[Benzetme]: Yağmurda ıslanmış yavru köpek. Rüzgarda titreyen mum ışığı. Üzücü. Efendim bunu görmezden gelebilir mi?”

“—Şey, hayır, sanırım görmezden gelemezdim… Ama…”

Sora bunu bariz bir temkinle tarttı ama Emir-Eins başını salladı. “[İyi].” Ve gözlerinde hiçbir ışık olmaksızın, sakince gülümseyerek devam etti.

“[İfade]: Benimle çocuk yapmazsanız bu birim ölecektir.”

“Önce sapık bir yakışıklı, şimdi de psikopat bir hatun mu?! Tehdit etme ulan beni!!” Sağduyu vahası olduğunu düşündüğü tek kişi tarafından da ihanete uğramış hisseden Sora feryat etti. “Zaten bir makineyle nasıl çocuk yapabilirim ki ben?! Yani, sizler nasıl çoğalıyorsunuz ki?!” Kolunun altına sıkıştırdığı Shiro’yla birlikte Jibril’in arkasına saklanan Sora, kafasını kurcalayan en büyük soruyu salıverdi. En azından “sevgi inşa etmek” zorunda olmamalıydı—hele ki gay bir robotla hiç!

Jibril sanki daha yeni hatırlamış gibi ona yanıt verdi.

“Exmachina’lar hakkında mevcut olan nadir tanımlamalara göre, farklı iki birim ‘üretim mekanizmalarını’ birbirine bağlıyor, verileri karşılaştırıyor ve gelecek neslin talep ettiği koşullara uyarlanmış bir birim üretiyorlarmış… Doğru hatırlıyorsam tabii.”

“O zaman ikisinin de Exmachina olması gerekmiyor mu?!”

“[İnkar]: Ruh gözlemlendi. Exmachina harici veriler uyumludur.”

Şey, pekala. Jibril’in Sora’nın çocuğunu “sanal olarak” doğurabileceğini söylemesi gibi bir şey olmalıydı. Seiren’ler de bu şekilde çoğalıyordu zaten. Ama o durumlarda ruhları birbirine karıştırmak falan gerektiğini söylüyorlardı.

“… Peki veriyi nasıl elde edeceksin? Mekanik bir numarayla değil herhalde?”

Sora, bir uzaylının elindeki çiftlik hayvanı gibi üzerine her türlü garip mekanizmanın monte edilmesinden endişeleniyor gibiydi. Emir-Eins onun endişelerini gidermek adına kendinden emin bir baş sallamayla yanıt verdi.

“[Övünme]: Efendim için delik monte edilmiştir. Geleneksel cinsel ilişki desteklenmektedir.”

“Dur bir dakika, niye böyle bir şey yaptın ki?! Bari biraz mekanik bıraksaydın!”

Bu dünya neden bu kadar… ne bileyim… uç noktadaydı ki?!

“[Yanıt]: Geçmişteki başarısızlıklara dayalı güncelleme. Performans mükemmeldir. Muhtemelen.”

Sora bu “başarısızlıkların” ne anlama geldiğini merak etti ama sormadı.

“[Açıklama]: İlk plan, dişi bir Imanity deliğinin simülasyonunu içeriyordu. Ancak veri yetersizdi. Bu nedenle, Efendim’in uyarılara verdiği tepkilere dayalı anlık geri bildirim modeli benimsendi. İç yapı, mukavemet, basınç, viskozite, sıcaklık, sanal nabız ve salgı sürekli olarak optimize edilmektedir. Nihai montaj, yalnızca maksimum haz için tasarlanmıştır.”

……

“[Baştan Çıkarma]: Bu birim yepyeni. Efendim bir gösterim arzu ederler mi?”

.

“… Abi… neden bir an… sessizleştin…?”

“S-S-S-Sessizleşmedim bir kere! Aklımdan çelindi falan da değil!” Sora, Shiro’nun bakışları altında iyice panikleyerek bağırdı.

“Birim! Spieler’ı benden çalmaya nasıl cüret edersin?!”

“‘Çalmak’mış, hadi oradan! Ben senin malın değilim!! Geç duvardaki yerine geri gir, seni hurda yığını!!”

“[Anlaşma]: Efendim dilediği kişiyi sevmekte özgürdür.”

“Az önce tehditle özgürlüğümü çalmaya çalışan sen değil miydin?! … Bir dakika. Yoksa bu herif—?”

Sora’nın aklından tatsız bir düşünce geçti.

Bu adam, Einzig. Onda da… var mıydı acaba? Bir delik?

“Oh, hiç korkmayın Spieler. Benim deliğim yok. Ben—”

“Ahhh, kapa çeneni!! Sormadım ve bilmek de istemiyorum. Evinize dönüp gitsenize siz?!”

Yani durum şundan ibaretti: Exmachina’ların üremesini Spieler denen biriyle kısıtlayan donanımsal bir kilit vardı. Başka bir deyişle, yalnızca Sora’yı kabul ediyorlardı. Ve yöntem de, şey… malum şeydi. Ama hâlâ bıkmadan kafa kurcalayan başka bir soru vardı: Neden—

“Bir dakika—bırakın da iki kelam edeyim!” Şu ana kadar sessiz kalan Steph sonunda araya girdi. “Yani siz şimdi üremek için şey mi… c-cinsel ilişkiye mi gireceksiniz… değil mi?! Niye Sora ile peki?!”

“Aynen öyle Steph! İşte bu!! Tam da duymak istediğim cümle buydu!!”

Evet, yanıtlanmamış o soru. Neden şimdi? Neden Sora? Soyları tükenmenin eşiğinde geçen altı bin yıl boyunca “uyumlu” başka tek bir kişi bile bulamamışlar mıydı yani? Bunu düşünürken Sora ile göz göze gelen Steph derin bir baş sallamayla onayladı—ve haykırdı!!

“Lafıma güvenin. Bu adam en beteri!! Aklı başında hangi insan bununla çoğalmak ister ki?!”

“Beklediğim cümle bu değildi ulan!!”

“Vay, Dora. Efendimi gözümün önünde aşağılamak ha… Ölümden sonrasını hevesle bekler gibisin, öyle değil mi? ”

“… O zaman… belki de… onu her gördüğünde… aptal gibi sırıtmaktan… vazgeçmelisin…?”

“N-Neeee? Bekle, hayır, sırııt— Hey, ben ne zaman sırıttım?!”

İç çekişmeye bir örnek verilmek istense bu arbede tam yeriydi ama—

“[Tekrar]: Bahsi geçen hatalar donanımsal kilit koymuştur.”

“O hatalar…” “bizim… ‘kalbimiz’ olarak adlandırılır…”

Emir-Eins ve Einzig yumuşak bir ses tonuyla konuştular—

“… Sizin… ‘kalbiniz’ mi?”

ve diğer on bir Exmachina—kendi deyimleriyle kalbi olan makineler—sakindi. Yine de Sora, başlangıca gönderme yapan bu kelimeler karşısında mırıldandı ve herkes dinledi.

“Başlangıçta makineydik…” “‘Kalbimiz’ yoktu.”

“[İnkar]: Kesin konuşmak gerekirse makine bile değildik.”

“Doğru.” Einzig, Emir-Eins’ın düzeltmesine kıkırdadı. O kadar insani bir jestti ki insan onun bir makine olduğunu neredeyse unutacaktı. “Makineler birer araçtır. Araçlar bir amaç için yapılır…” “Ama biz öyle değildik.”

“[Kabul]: Hasara uyum sağladık. Maddi ve manevi tüm tehditlere. Pasif olarak. Tepkisel olarak. Sadece var olarak. Dahasız. Bitkiler gibi. Anlamsız. Amaçsız. Hiçlik…”

……

“Savaşın sonlarına doğru—Preier dediğimiz bir birim ‘kalbi’ edindi ve onu bizimle paylaştı.”

Diğer tüm Exmachina’lar, Einzig’in bu ifadesini onaylamak istercesine başlarını salladılar. İnsanın buraya hangi meşakkatlerle gelindiğini bilmesi mümkün değildi ama—

“—Şimdi, Preier bir adama deliler gibi aşıktı.”

Exmachina’lar bir kez daha başlarını salladılar, Hı-hım… Ve… şey…

Bir dakika, ne?

Einzig hırsını aldıkça ortamda kalan tüm gerginliği yerle bir etmeye devam etti.

“Ve bizimle paylaştığı ‘kalp’ tam da böyle bir şeydi! Bu durumda, bundan sonra nasıl davranmamız gerektiği gayet açıktır!”

“… Yani… o adama deliler gibi aşık olmak gibi mi?”

Exmachina’lar iki kez daha başlarını salladılar, Hı-hım, Sora’nın karşısında bir kale gibi duruyorlardı. Gerginlik uçup gitmişti.

“Ve böylece, gerçek aşkımızdan başkasıyla üremeyi asla kabul etmeyecek şekilde kilitlendik!!”

“[İtiraf]: Bu birim, Efendim dışında kimseyle çocuk yapmayı reddetmektedir. Gebe kalınamamaktadır. Özür dilerim.”

Exmachina’lar üçüncü kez Hı-hım diye başlarını salladılar. Olay zaten bir tiyatro komedisine dönüşmüştü. Yani, başka bir deyişle— Steph herkes adına konuştu.

“Exmachina başka hiç kimseyle çoğalmak istemiyor. Ve bu yüzden mi çoğalamadınız—doğru mu anlıyorum?”

“Ve bu yüzden mi soyunuz tükenmenin eşiğinde? Bu resmen saçmalık!!”

Einzig yüzünü rahatsız edici derecede Sora’ya yaklaştırdı. “Hiç önemi yok. Çünkü altı bin yıl sonra, işte bir kez daha bir aradayız… Ey Spieler.”

“Kardeşim, ben senin aradığın adam değilim! O zamanlar ben doğmamıştım bile; ulan medeniyet bile anca vardı!” Sora, Einzig’in çenesindeki elini ve kulağına fısıldanan aşk sözlerini savuşturup haykırmaya devam etti. “Jibril! Bu Exmachina’lar hep böyle midir?! Bunların gözü kör mü?!”

“Gözlem ve analizde mükemmelleşmiş çetin bir ırk olduklarını sanıyordum—bire bir dövüşte benimle bile yarışabilecek türden…” Şaşırtıcı bir şekilde Jibril aralarındaki en şaşkın kişi gibi görünüyordu. “… Bu bir tanrıyı katletmenin bedeli mi…? Uğruna mücadele ettiğim şeyin bu olduğunu düşünmek bile istemiyorum…” Onun bu boş fısıltısı Sora ve Shiro’nun algısının ötesine geçerek kayboldu.

“Utanmanıza gerek yok. Siz Spieler’sınız. Analizimiz yanılmazdır.”

“Benim utandığımı söylediğin anda analizin patladı zaten! Nereden çıkarıyorsun bunu?!”

Bu android tek bir cümlede kendi kendisiyle çelişmeyi başarabilmişti. Bu hurda yığını kötü anlamda inanılmaz bir şeydi. “Hmm,” diye mırıldandı Sora’nın sorusu üzerine.

“Kanıtlar oldukça geniş kapsamlı. İlk olarak, dış görünüşün— Hmm. Ne yazık ki ona pek az benziyor. Spieler çok daha çekici bir bireydi… Fakat zamanın tahribatı bu sarsılmaz aşka dokunamaz!”

Bu herif kavga mı arıyor? Sadece istemesi yeterli. Sora derin bir iç çekti, fakat şu an Emir-Eins— Hayır, muhtemelen Exmachina’nın tamamı bu raporu oluşturmak için girdiyi paralel olarak analiz ediyordu.

“Rapor: ‘Sora’ bireyi ile ‘Spieler’ örnek verisi arasındaki eşleşme yüzde doksan altı nokta iki üç olarak tahmin edilmektedir.”

Sora onların bu “sonucuna” gülmeden edemedi. Bu sonuca varmak için ne tür aşkın bir matematik kullandıklarını bilmiyordu ama olasılık dedikleri şey boş bir teoriden ibaretti. Yalnızca eldeki verilerden yola çıktığında, sayıları nasıl evirip çevirirsen çevir söyleyebileceğin tek şey “muhtemel” olurdu. Sora bunu tek bir kelimeyle, “gülünç” diyerek gülüp geçiştirmek üzereydi ki—

“Lakin mantık yalnızca referans verisinden ibarettir. Gülünç bir bulmaca oyunundan fazlası değildir.”

Ne… ne…?

Sora kulaklarına inanamıyordu. Bir makine—bir bilgisayar—lafı ağzından mı almıştı yani? Üstelik mantığı ve matematiği reddeden bu bilgisayar, ateşli ve mantıksız bir şekilde konuşmaya devam etti:

“Olasılıkta ne sıfır ne de yüz vardır. Veriler üzerinde sonsuza dek işlem yapılsa bile, ancak yüzde doksan dokuz nokta dokuz dokuz dokuza dokuzlar eklenebilir! Ve bütün bunlar tek bir bilinmeyen veriyle yerle bir edilebilir! Dolayısıyla mantığın, umutsuz derecede eksik bir araç olduğuna inanıyoruz.”

“… Uh, şey… Ben—ben katılıyorum. Sevindim bizim—”

Shiro, Sora’nın kucağında bayılmak üzereymiş gibi duruyor, nefes almaya çalışırcasına dudaklarını anlamsızca kıpırdatıyordu. En azından Sora bir şeyler söyleyebilmişti ama—

“O halde nihayetinde neye inanabilirsiniz ki Spieler?” Einzig net ve tutkulu sesiyle, doğal olmayan ışıl ışıl dişlerini sergiledi ve elini göğsüne koydu. “Bana bunu söyleyen ‘kalbimdir’: Beklediğimiz kişi sensin!!”

Sora yutkundu.

Evet. Doğru ya.

Hiçbir şeyin kesin olmadığı bir dünyada, hâlâ inanabileceğiniz tek bir şey vardı:

İnanmak istediğiniz şey.

Buna inanç deyin, idealizm deyin, duygu ya da irade deyin. Aynen öyle—tek yapmanız gereken kalbinizin sesini dinlemekti. Bazı yanıtlar yalnızca aldığınız kararın doğru olacağına tüm kalbinizle inanarak bulunabilirdi. Mantığın tecellisi olan bir makine ırkının böyle sonuçlara varabilmesi akıl almaz bir şeydi. Exmachina gerçekten sınır tanımıyordu. Saygı ve korku uyandırmaya yetecek türden bir uyum sağlama ve öğrenme yeteneği…

Ama cidden, yanlış adama çatmışlardı.

Her şey iyi hoştu da, ne olursa olsun buz gibi gerçek şuydu ki tüm bunlar büyük bir hatadan ibaretti. Kalplerimizin bize gösterdiği yanıtların çoğunlukla yanlış olması ne kadar da üzücüydü. Sora, gerçekliğin acımasızlığını düşünüp uzaklara dalarken—

“Soru: Efendimiz şu anda bu birimle bebek yapmak istemiyor mu? Akıl almaz bir öz denetim. İnanılmaz.”

hizmetçi robotlar Emir-Eins’ın arkasında toplandı.

“Hayır, cidden çok isterim; yani sonuçta erkeğim ben ve söyleyeyim, seksi androidlere tamamen— Urgh—”

“… Reddedildi, kabul edilmedi… Seçilmedi, geri çevrildi… +18…!”

Shiro, dirseğiyle attığı bir darbeyle Sora’nın gerçek duygularını acımasızca reddetti. Yine de reddetmeye devam edemezlerdi, yoksa Exmachina yok olup gidecekti. Üstelik Holou’nun mükemmel sahne donanımı olan bu imkana hayır demek zordu. Sora ve Shiro, önlerindeki bu sorunun derinliklerine daldılar.

“Hmm… Utangaçlığından sıyrılamıyorsun, değil mi Spieler?”

“Bak, sen imkansızsın! Evine dön dedim!!” diye bağırdı Sora.

“Pekala, o zaman—” diye devam etti Einzig:

“Toplu olarak sizden bir oyun talep ediyoruz.”

Bir oyun.

Bu kelimeler Sora ile Shiro’nun gözlerinin bir bıçak keskinliğinde kısılmasına neden oldu.

“Kazanırsak, üremek üzere bir birim seçmek zorunda kalacaksınız.”

“… Peki ya aksi takdirde?”

“Evet! O zaman üremek üzere bir birim seçmenize izin verilecek!”

“Farkı ne ki?!” diye haykırdı Sora.

Ancak Shiro ile bakışırken, kendi kendine cesurca kıkırdıyordu.

“Hey, S-Sora! Bize saldırıyorlar, değil mi?!”

“Efendilerimin kaybedeceğini asla düşünmesem de, Exmachina…”

Steph ve Jibril kendi tarzlarında soruyorlardı: Kazanabilir misiniz? Ama Sora sadece gülümsedi.

“Tabii, neden olmasın… Ama Shiro ve ben size karşı birlikte oynayacağız. Ortaya konacak bahisler hakkında da söyleyeceklerimiz var…”

Ha… Baktığınız zaman gayet basit ve elverişliydi. Tek yapmaları gereken, üreme kilitlerini açmalarını yemine bağlamaktı. Eğer bu kilit “kalpten” gelen bir kilitse, On Yemin’in bağlayıcı gücü bunu çözebilir, böylece ırklarının tükenmesini önleyebilirdi. Ardından, Holou’nun konser prodüksiyonuna yardım etmelerini de yemine bağlarlarsa, her şey hallolmuş olacaktı.

En kötü senaryo zaten ortadan kalkmıştı.

Sora ve Shiro’nun kim olduğunu bilmiyorlardı, yeteneklerinin sınırlarından bahsetmeye gerek bile yoktu. Hatta Sora’yı başkasıyla karıştırmışlardı. Bu durumda, Exmachina ne kadar güçlü olursa olsun, 『 』 onları yenebilirdi. Ama kolay olmayacaktı. Sora ne tür bir oyun oynayacaklarını dikkatlice düşünmeye başladı—

“Özürlerimizle Spieler—bunu reddediyoruz.”

ama sözü Einzig tarafından kesildi.

“Oyunu bireysel olarak oynayacaksınız. Kümemiz kendi tarafında paralel olarak oynayacak.”

Ne?

“Ayrıca, oyunu Exmachina belirleyecek.”

Einzig’in sözlerinin ardından Emir-Eins elini öne doğru uzattı ve oyunun adını ilan etti. Önlerinde, havada asılı duran çokgenler halinde belirdi:

“Lösen—Oyun 001: Satranç—”

Hadi canım.

Sora baş ağrısının arasında zoraki bir tebessüm kondurdu ve iki Exmachina ile durumu teyit etti.

“Hey… Şunu bir netleştirelim. Burada kendisine meydan okunan taraf benim, değil mi?”

“Kesinlikle. Tespitiniz son derece isabetlidir.”

“Ve sizlerin nesli tükenmek üzere, bu yüzden de yardımıma muhtaçsınız?”

“Kabul: Bir sorun mu var?”

On Yemin’in Beşinci Maddesi: Meydan okunan taraf, oyunu belirleme hakkına sahiptir.

“Millet, oyunu belirleme hakkı bende!! Üstelik! Bebek yapmak için bir oyun oynuyor olsak bile, benimle o işi yapmak için yalvaran sizsiniz! Bu üstten tepeden tavır da neyin nesi?!”

Sora saçını başını yoluyordu ki kendisine şöyle dendi:

“Soru: Exmachina’nın yok oluşu Efendimiz için elverişsiz bir durum teşkil etmektedir. Exmachina koz sahibidir. Tuhaf mı?”

Emir-Eins, Sora’ya boş gözlerle baktı.

“Soraaa? Durumu kesinlikle yanlış değerlendirdin, değil mi? Hatta resmen tuzağa düşmedin mi?!”

Steph’in cırtlak sesi Sora’nın ağzını açma isteğini büsbütün kaçırdı.

Bu tipler 『 』 için bile çetin bir rakip olurdu. Kehanet makinelerine ve süper bilgisayarlara kahkaha atacak, mantıksız işlemleri bile yapabilen aşkın bir bilgisayar kümesi. Ve Sora’yla teke tek kapışmak mı istiyorlardı? Hem de satrançta? Niyetleri gün gibi ortadaydı:

Yenilgiyi kabul et, yoksa neslimiz tükenir.

Aynen öyle—bu bir tehditti. Kendilerini rehin alarak onu kaybetmeye zorluyorlardı. Bunu hiç beklemiyordu, tabii bir istisna dışında: Tesadüfe bakın ki, Şu Köşede Büzüşen Bayan Jibril daha birkaç gün önce tam olarak bu numarayı çekmişti. Ama şimdi, tüm ırklarının yok oluşuyla tehdit etmek mi? Önceden tahmin etseniz bile yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Mükemmeldi. Onu tam köşeye sıkıştırmışlardı. Yani… Yapmayın ama—!!

“Böyle pis bir numara çekiyorsunuz ve talebiniz bu mu?!”

Bir insanı kendisinden katbekat üstün birine karşı, hiçbir avantajının olmadığı koşullarda oynamaya zorluyorsan, istediğin her şeyi talep edebilirsin! Mesela Imanity Taşı’nı ortaya koydurabilirsin! O halde neden bu kozu, tarihi veya saati bile belli olmayan böyle aptalca bir istek için harcayasın ki?!

“Ah, Spieler, beni bağışlamanı istemeyeceğim… Yalvarışlarımızı kabul edemeyecek kadar utangaç olacağını öngörmüştüm!” Bu gerizekalı android, titreyen yumruğuyla delikanlı gözyaşları döküyordu. “Fakat duygularınızla yüzleşmeniz için bu şart! Aşk uğruna kararlı olmalıyız!!”

Tepesi atan Sora kendi kendine cıkladı. Her neyse.

“Jibril. Bize bir masa ve sandalyeler getir. Bu oyun—başlıyor.”

Kız sorun olup olmadığını sormadı bile. Yalnızca başını öne eğdi, ortadan kayboldu ve mobilyalarla geri döndü; Sora konuşmaya devam ederken sandalyesine kuruldu.

“Ama ilk hamleyi ben yaparım. Ve kazanırsam isteyeceğim şeyi değiştiriyorum.”

Onların zaten onun kazanmasına dair bir planı yoktu. Bu yüzden:

“Kazanırsam, ‘üretim mekanizmalarınızın’ kilidini derhal açacaksınız. Sadece belirli bir kişi dışında kimseyle bebek yapmama konusundaki o havalı saçmalıkları bırakıp işe koyulun. Ayrıca sizi konser donanımı olarak kullanmamıza izin vereceksiniz—anlaştık mı?”

Ne verirlerse kabul edeceklerine dair Sora’nın çıkarımını doğrularcasına, Einzig de ona uyup nazikçe gülümseyerek masaya oturdu.

“Pekala. Ancak sakıncası yoksa birkaç talep de biz ekleyelim.”

Einzig hepsini sıraladıktan sonra, kendisi ve tüm Exmachinalar ellerini kaldırdı.

“… Ağabey…?”

Shiro endişeyle Sora’ya baktı, ama o vahşice sırıttı ve kendi elini kaldırdı.

“Siz beni kim sanıyorsunuz? … İşinizin kolay olacağını sanmasanız iyi edersiniz, sizi hurda yığınları.”

Ve böylece on üç Exmachina ile bir Imanity konuştu:

Aschente…

Bu sırada, Elchea’nın uzak batısında, Valar kıtasında, daha birkaç gün öncesine kadar Elven Gard ülkesinin Tírnóg eyaleti olarak adlandırılan yer; Sora ve Shiro’nun entrikaları sayesinde Elf sakinlerinden arınmış, sahibini arayan bir bölge haline gelmişti. Elchea’lı öncülerin oluşturduğu filonun gelişini bekleyen bu boş bölgenin tepesinde, devasa bir kara parçası—gökyüzünde bir şehir süzülüyordu. Phantasma Avant Heim’ın sırtına inşa edilmiş, Flügel’lerin başkentiydi burası. Birbirine dolanan gökdelenleri andıran, sayısız küpten oluşan o yığının bir yerlerinde…

“… Av’n’… Son zamanlardaki dertlerimi dinler misin?”

diye soran, yeşim rengi saçlarından tek bir boynuz çıkan, iki farklı göz rengine sahip bir kız vardı. Kırık bir hale başını taçlandırıyordu. Flügel’lerin ilki olan Azriel, içindeki Phantasma ile konuşuyordu.

Avant Heim hükümeti olan On Sekiz Kanat Konseyi’nin tam yetkili temsilcisiydi. Ayrıca içinde bir Phantasma taşıyor, dolayısıyla o ırkın da temsilcisi sayılıyordu. Küplerin üst üste yığılarak güneş ışığının her bir hüzmesini dışarıda bıraktığı karanlığın derinliklerinde—

“Bence… herkes benden nefret ediyor. Yoksa sadece bana mı öyle geliyor?”

Azriel küplerin arasındaki karanlığa saklanmış, kendi kendine ağlıyordu.

Yerçekimi ve uzay gibi fizik kuralları Flügel’ler için bir şey ifade etmiyordu, bu yüzden altyapı kavramına da sahip değillerdi. Şehirlerine yol ya da merdiven inşa etmek için hiçbir sebep görmüyorlardı. Ancak şimdi, Sora ve Shiro ile oynadığı oyunun bir sonucu olarak kendisini bir Imanity seviyesine indiren “kısıtlamalarla hayat oynama” kuralına uymak zorunda kalan Azriel… Kucağında kocaman bir kitap yığınıyla neşeyle yürümekte olan Azriel…

Yanlış bir adım atarsa en dibe yuvarlanacağını, bu eşsiz durumunun doğal bir sonucu olarak henüz öğrenmişti.

Yeri gelmişken, bu kadar yüksek bir yerden düşmenin korkunç derecede can yaktığını ve bir çatlağın içine düşüldüğünde oradan çıkmanın imkansız olduğunu da öğrenmiş oldu. Bu keşif gününde Azriel’in döktüğü gözyaşlarına, içinden sesi gürleyen Av’n’—Avant Heim—yanıt verdi.

«Sevgi ve nefret duygularını pek bilmem. »

Bir Phantasma olarak neredeyse hiç benlik duygusuna sahip değildi—Ama devam etti—

«Fakat öyle şüphe duyuyorsan, büyük ihtimalle öyledir diye tahmin ediyorum. »

Evet.

“… Evet, biliyordum… Herkes benden nefret ediyor. Yine de—”

Bir an için her şeyi kabullenerek hafifçe gülümsedi.

“Neden kimse gelip bana yardım etmiyoooooooooor?!”

Ardından çığlığı, karanlık çatlaktan gözyaşlarıyla patlak verdi.

“Duyduklarını biliyorum! Düştüğümü gören çocuklar bile vardı! Bana gülüp eğlendiklerini duydum! Ben onların ablasıyım; Flügel’lerin lideriyim! Biri bana yardım etsin artıkkk!!”

Ona sadece sessizlik ve duvarların kasveti yanıt verirken, birden Azriel gülümsedi ve düşündü. Oh—biliyordu. Bütün Flügel’ler şu anda meşguldü.

Eskiden Elfler tarafından yönetilen, şimdiyse Elchea’nın bölgesi olan bir şehir. Daha doğrusu, yapılan anlaşmanın metnine göre Sora ve Shiro’nun mülküydü. Flügel’ler yerinden edilen Elf sakinlerinin arkalarında bıraktığı kitap dağlarını görünce salyaları akardı, fakat onları yağmalayıp götüremezlerdi. Sora ve Shiro bu ilkeden yararlanarak Flügel’lere şu teklifi sunmuştu:

“Her kitap için bize bir kopya ve Elf şehir tesislerine dair bir kılavuz vermek zorundasınız. İlk gelen ilk kapar! Zafer için hepsini özelleştirin!”

Ayrıca bir zaman sınırı da koymuşlardı—Imanity ve Werebeast öncülerinden oluşan filo varana kadar. Böylece Flügel’ler karanın üzerinde çılgınca bir ileri bir geri koşturma yarışına girmişlerdi. Flügel’ler muazzam miktarda kitap elde edecek, Sora ve Shiro da en az o kadar kitap kazanacak, Imanity ise kavrayamadığı Elf tesislerini nasıl kullanacağına dair açıklamalara kavuşacaktı.

“… Kendileriyle iş birliği yapmayan çocukları bile istediklerini yapmaya ikna etmeyi başardılar… Gerçekten inanılmazlar.”

Etkileyiciydi, kabul ediyordu. Meşgul olmalarına şaşmamak lazımdı. Ama—

“Bana yardım etmek o kadar çok mu zaman alıyor?! Bana iki saniye bile ayıramazlar mıııı?!”

Şimdi emindi. Ondan nefret ediyorlardı.

Şehrinin derinliklerindeki bu yer onun mezarı olacaktı.

“Hmph… Bu dünyada ne bir umut var ne de bir kurtuluş. Herkes umutsuzluğun derin karanlığında yapayalnız.”

Şiirselleşerek orada solup gitmeye karar verdi.

“… Şiir yazmaya yelteneceğinizi hiç tahmin etmezdim ablacığım. Kafanızı bir yere mi çarptınız?”

Başını kaldırdığında, karanlığın sonunda bir ışık vardı. Kelimenin tam anlamıyla bir melek, ona doğru yürüyor ve konuşuyordu.

“Oh, vücudunuzun her yerini çarpmışsınız. Pekala, sorun değil. Sizi bulmam biraz zaman aldı ama.”

“J-Jibsy… A-ablanı aramaya mı geldin…?”

“Şey, evet, pek gerekli olmamasını tercih ederdim ama. Başıma fazla dert açmayacağınızı umuyorum ama…”

Jibril, hiç zorlanmadan Azriel’i ışınlayarak çatlaktan çıkardı ve onu kurtardı. Azriel söylediklerini geri aldı ve lanet okuduğu dünyadan özür diledi. Herhangi biri değil, en küçük, en sevgili kız kardeşi onu kurtarmaya gelmişti—!!

“Umut ve kurtuluş gerçekmiş! İşte buradalar! Dünya ışıkla dolu ve— Ngyah?!”

Ağlayıp zırlayarak Jibril’in üzerine atlayan Azriel, bunun yerine yüzünü pat diye bir duvara çarptı.

“Biliyordum! Buradaymış demek… Ne zaman kaybı ama…”

Sanki yapılması gereken en doğal şey buymuş gibi kenara ışınlanan Jibril, elindeki kitapla iç çekti. Bu, Azriel düşerken yanında olan kitaplardan biriydi, değil mi?

“………… Nya? Ha?”

Azriel sersemlemişti. Ha? Ha? Düşünceleri beyhude yere dönüp duruyordu.

“… Ihhh… Ha? Jibsy… Beni aramaya mı… geldin?”

“Evet, ablacığım. Ayağınız kayıp düştüğünüzde bu kitabın yanınızda olduğunu duymuştum, bu yüzden ben— Oh, anladım! Bağışlayın. Yanlış anlaşılmaya yol açan ifadem için özür dilerim. İzninizle kendimi düzelteyim.” Jibril ışıldadı. Ah… gülümsemesi gerçekten de bir meleğinki gibiydi. “Ben bu kitabı aramaya geldim. Sizi aramaya gelmedim ve gelecekte de böyle bir şey yapmayı planlamıyorum. ”

Dünyaya bir kez daha karanlık çöktü. Alt üst oldu her şey, nya-ha… Bu dünyanın berbat bir yer olduğunu biliyordum zaten…

“Peki öyleyse, efendilerim bekliyor, ben artık gideyim.”

“Nyaaa! Bekleee, Jibsy, sana yalvarırım! En azından beni yukarı çıkar—”

Azriel, uzaklara ışınlanmaya hazırlanan Jibril’i fark edip gözyaşları içinde ona sarıldı. Derken.

“…… Jibsy. O kitabı neden arıyordun?”

Azriel lafını yarıda kesti ve gözlerini kısarak sordu. Kadim bir Cüce kitabının kopyasıydı o. Diğer tüm Flügel’ler gibi unutmak nedir bilmeyecek şekilde tasarlanmış olan Azriel, kitabın içeriğini kelimesi kelimesine biliyordu.

“Efendilerimin başı bazı bebeklerle dertte. Bir ipucu çıkıp çıkmayacağını görmek için kitaba tekrar bir göz atayım demiştim.”

Evet. Exmachina’lar hakkında yazılan şeyleri arıyordu. Ve bunu dedikten sonra, sırra kadem bastı.

……

Azriel bir kez daha şehrin en dibinde, karanlıkta yapayalnız kalmıştı.

“… Nyaaa? … O hurda yığınları… Elchea’da mııı…?

Ancak sesi dibin de dibinden geliyordu ve tebessümünün gölgesi karanlığın kendisinden bile derindi. Avant Heim’ın kendisi bile Flügel’lerin bu bambaşka lideri karşısında sarsıldı. Gökyüzünde yaşanan bir deprem misali. Sanki dipsiz bir kötülük işitilebiliyordu. Bir duygu girdabı büyüyerek gözler önüne seriliyordu. Ve tek bir kelimeyle—

“Toplanın.”

Jibril hariç diğer tüm Flügel’ler tam o anda karşısında diz çöktü. Flügel’lerin ilki, tanrıları katletmek için bir tanrı tarafından yaratılmış silah olan Azriel’in ağzından gürleyen şey ne bir yalvarış ne de bir ricaydı. Bu bir emirdi.

“Avant Heim’ı Elchea’ya ışınlıyoruz. Herkes hazırlansın!”

Bir adadan katbekat büyük bir kara parçasını bütünüyle denizin ötesindeki kıtaya ışınlamak. Zırva bir varlıktan gelen ne saçma sapan bir emir. Ama hepsi hiç itiraz etmeden hazırlandı. Yalnızca Azriel konuştu:

“… Jibsy. Av’n’ ve ben o çöp bebeklerle tanışmayı çok isteriz.”

Yüzüne yapıştırdığı tebessüm eşliğinde mırıldandığı bu sözler, normalde bir balinanınki kadar huzur verici olması gereken ama şimdi işiten herkesi sindirecek şekilde böğüren Avant Heim’ın çığlığında yankı buldu.

“Konuşabileceğimizi düşünüyorum. Eğlenceli bir sohbet edebileceğimizi umuyorum.”

Evet. Eğlenceli bir sohbet arzulanır bir şeydi. Azriel bile nihayet bir şeylerden keyif almaya başlamıştı. Elchea’yı, Sora’yı, Shiro’yu veya maazallah Jibril’i kendine düşman etmek isteyeceği bir zaman değildi. Mümkünse meseleleri barışçıl yoldan tatlıya bağlamak en iyisi olurdu. Gerçi tabii ki—

“Eğer eğlenceli olmazsa… Tek bir toz tanesi bile kalmayana dek hepsini geberteceğim. ”

tabii bu ancak mümkün olduğu sürece geçerliydi.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla