
Bir andan daha uzun sürmüş olamazdı. Fakat o kısacık anda Sora ve Shiro, yüz milyonlarca anının kasırgasına tutuldu. İnsanoğlunun ancak “sonsuzluk” diyerek tanımlayabileceği, idrakı imkânsız bir zaman… Sisli, tıpkı bir rüya gibi, tam uykuya dalmak üzereymişçesine… Onu gördüler.

Bir zamanlar, yapayalnız bir kız vardı. Dünyanın henüz şekil almadığı, insanın başını döndürecek kadar kadim, çok ama çok eski zamanlardı. Kız bir tanrıydı. Fakat ne tanrının ne demek olduğunu biliyordu, ne de bir tanrının neden doğması gerektiğini. Ve ne ona yanıt verecek bir kimsesi vardı, ne de tek bir nesne.
Dünya henüz her türlü zekâdan yoksundu. Kız, bilinci olmayanların yerine “neden” diye sormak için doğmuştu. Her şeyden—kendi etherinden bile—şüphe duyan kız, kalemi eline alıp sormaya devam etti: Var olmak nedir? Dünya nedir? Bu soruyu soran kendisi de kimdi? Yine de ne kadar sorusu olursa olsun, soracağı kimse yoktu. Ne kadar varsayım üretirse üretsin, karşılık verecek hiçbir şey yoktu. Sonsuz zamanın ortasında, bu yalnız filozof kız her şey hakkında “neden” diye sormayı sürdürdü. Ve dünyada tek başına olduğu için, ne kadar yalnız olduğunu bile bilmiyordu.
İçten içe, konuşacak birini arıyordu. Beş küçük mekanik küp yarattı. Gözlem, analiz, doğrulama ve uyum için birer birim; ve onları denetleyip komuta edecek beşinci bir birim vardı. Bu, henüz hiçbir şeyi hissetmeyen bu dünyada bir zekâ yaratma girişimiydi. Bağımsız akıl sahibi varlıklar; konuşabileceği biri, sonsuz sorularına cevap verecek birileri için beslediği dilekti bu. Fakat o mekanik zekâlar—sırayla kendi sorularını sormaya başladılar.
Ben neyim? Sen neysin? Soru nedir?
Makineler zekâya sahipti ama kızın sahip olduğu bir şeyden yoksundular. Yalnız olduğu için, kendisinde var olduğundan bile habersiz olduğu bir şeyden… İşte bu yüzden, o ilkel dünyada, bir “kalbe” sahip ilk kişi olan o kız çaresizliğe düştü. Umudun ne olduğunu bilmiyordu, onu kavramıyordu da. Ve böylece, ebedi sessizliğin sonundaki o anda kız, içinde bitmek bilmeden kaynayan soruları yanıtlamak için nihayet tek bir çare düşündü. Kendi varlığının hakikatinden bile şüphe duyar hale gelen yalnız tanrı, sonunda—
kendini inkâr etme ve kendi etherini söküp çıkarma noktasına geldi.
En azından tek bir cevap bulabilmişti: Var olmuştu. Ölümü pahasına elde ettiği bu cevabı, göğsüne bastırıp sımsıkı korudu.

Ancak o gün, bu tek cevaptan bile mahrum bırakıldı.
Sonradan Doğu Birliği olarak adlandırılacak olan bölgedeki ıssız bir tepede. Geceye bürünen gökyüzünde, kıpkırmızı ay sanki bir tiyatro sahnesindeymişçesine batıyordu. Kızın sorusu, son nefesini veriyormuş gibi görünen genç ve altın sarısı bir tilki tarafından duymazdan gelindi. O tilki, dünyadaki her şeyden şüphe duyuyordu: On Yemin’den, Tek Gerçek Tanrı’dan, yerleşik düzenden, kaderden… Hepsinden. Tilki, yerleşik düzenin sarsılmaz olduğuna kanaat getirip ümitsizce sırıttı; etheri hâlen uykuda olan, çoktan ölmüş olması gereken o yalnız kız ise—
sordu: Neden?
Uykudaki kız, ölmeyi başaramadığını anladı. Kendini inkâr etmiş, var gücüyle etherini söküp çıkarmıştı—yine de yok olmamış, sadece serbest kalmıştı. Yalnızca kendini geçici olarak hareketsiz bir duruma sokmuştu. Kendi çaresizliğini fark edemeyecek kadar bitkin olan kız, tekrar sordu—
“Bana cevap ver. Yerleşik düzenin sarsılmaz olduğuna nasıl hükmedersin?”
derin, rüya gibi bir uykudan kendisini uyandıran kişiyi suçlarcasına.
Altın tilki, bu kanaatinin dayanağının bizzat tarih olduğunu söyleyince, kız bu kez parçanın bütünü temsil ettiği yanılsamasının—parça-bütün safsatasının—geçerli olduğuna nasıl karar verdiğini sordu.
Altın tilki, “güçlü olan zayıfı ezer” gibi aşikâr bir gerçek için hiçbir dayanağa gerek olmadığını belirttiğinde, kız bu defa zayıfın ne anlama geldiğini ve apaçık kabul edilen bir şeyin kanıta ihtiyacı olmadığını nasıl kanıtlayabileceğini sordu.
Bu sonuçsuz tartışma uzayıp gitti, ta ki—bilinmeyen bir nedenle—can çekişen tilki gülümseyene kadar. Mağrur bir edayla ayağa kalktı ve sordu:
“—Tüm bunlar zırvalıktan ibaret. Adın ne senin?”
Kız düşündü—ve cevap verdi: Meçhul. Tilkinin hitap ettiği “sen” ile cevap vermesi gereken “ben” kavramlarının ikisinin de tartışmaya açık olduğunu izah etti. Etherini, bitmek bilmeyen sorgulamalarını ve bunların sonucundaki kendini inkârını—her şeyi anlattı. Ve son olarak, bir isim koymayı aklından bile geçirmediği sonucuna vardı.
“Ha, demek isimsizlikte yoldaşız. Neyse, boş ver o zaman. O zaman—”
Genç altın tilkinin gülümsemesi derinleşti. Çaresizlikten eser kalmamıştı.
“—bunu sana kanıtlamamı mı istiyorsun?”
Burada tek var olan—
“Yerleşik düzenin yıkılmak için var olduğunu, Tek Gerçek Tanrı dâhil herkesin devrilebileceğini… Dünyayı değiştirmek, onu kendi elleriyle yeniden yaratmak için kural üstüne kuralın sonsuza dek yıkılabileceğini mi kanıtlamamı istiyorsun?”
dünyayı yeniden biçimlendirmek adına tutkuyla ayağa kalkan biriydi. Ama kızın umurunda bile değildi. O sadece uyumak istiyordu. Kanıtların her zaman çürütülebileceğini söyledi kız, fakat altın tilki bundan hiç ama hiç hoşnut kalmamış gibi görünüyordu.
“Beni böyle ateşledikten sonra şimdi bu mu yani? İstesen de istemesen de benimle geliyorsun.”
Kız ‘Neden?’ diye sormaya çalıştı ancak tilki, cesur ve küstah bir tavırla görkemli bir beyanda bulunarak sözünü kesti:
Bütün ırkları birleştirecek, hiç kimsenin kurban edilmeyeceği yeni bir düzen kuracak, bununla Tek Gerçek Tanrı’yı yenip—onun tahtını ele geçirecekti.
“O hâlde—başlayalım: Aschente.”
?

Tilki elini kaldırmış olsa da kız buna yalnızca sessizlikle karşılık verdi. Büyük Savaş’ın bitişi ve On Yemin’in bağlanışı da dâhil, yaşanan her şey boyunca yarı pasif bir durumdaydı. Hâlâ kendini inkâr ediyordu, bu yüzden bu durum yüzeysel ve geçici bir yeniden aktifleşmeden fazlası olamazdı. Her an yeniden o yarı pasif hâline dönebilirdi ve bir Eski Tanrı olarak kayda değer hiçbir gücü kalmamıştı. Şekerleme yapıyor gibiydi; geçmiş, gelecek—hatta şu an bile onun için belirsizdi…
“Benden sonra tekrar et. Küçük bir oyun oynayacağız.”
Yine de tilki sözlerine devam etti.
“Beni yenersen bu beden senin olur. Ölene kadar senin konağın olurum.”
Ve ardından, tilkinin tüm o büyük planları meyvesini verdiğinde, bu çelimsiz yaratık artık o bedene ihtiyacı olmayacağını belirtti, bu yüzden—
“—Tek Gerçek Tanrı’nın tahtını ele geçirdiğimde onu sana devredeceğim, tepe tepe kullanırsın.”
Sözleri, olan bitenden hâlâ büsbütün habersiz olan kızı şaşkına çevirdi. Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı… Suniaster’ı mı kastediyordu? O puslu anılarının bir yerlerinde, o Büyük Savaş gerçekten sona ermiş miydi?
Suniaster: Her şeyi bilen, her şeye kadir olan o kavramsal aygıt. Eğer bu doğruysa, eğer ona sahip olabilseydi, içindeki bu sonsuz sorular bile—

Sonrasında ise:
“Nggghh, seni gidi! Sen, ey konak! Beni kandırmadın mı yoksa?!”
“Eh-ha-ha! Kandırılan taraf kabahatlidir. Bunu herkes bilir!”
Evet, eğer kız kazanırsa, tilki ölene kadar onun bedeni kıza konaklık edecekti. Ve böylece, galip gelen kız, etherinin tilkinin içine bağlandığını gördü. Tilki ölene dek ya da—
“Tek Gerçek Tanrı’nın tahtını ele geçirene kadar içimde olacaksın işte. ”

Kızın zihni öfkeyle çalkalanıyordu ama tilki neşeyle kahkaha atmaya devam etti.
Kız farkında bile değildi: Hayatında ilk kez bir duyguyu dışa vuruyordu. Var olduğundan bile emin olmayan bu şüphe tanrısı, farkında olmadan tilkiye cesaret vermiş, dünyaya meydan okuma iradesi aşılamıştı—ve böylece birbirlerinin ilk arkadaşı olmuşlardı. Aynı bedeni paylaştıkları sürece, Yeminler gereği asla ayrı düşemezlerdi.
“… İçin rahat olsun. Kaybettiğimi gayet iyi biliyorum. Sözümü tutacağım.”
Çağlar boyu görülmemiş bir kurnazlıkla tilki, kendisini asla terk edemeyecek bir dost edinmişti. Ufkun ötesindeki devasa satranç taşlarına pürdikkat baktı.
“Sorularını sormaya devam et. Seni dinleyeceğim ve elimden gelen her şeyi yapacağım.”
Garip bir şekilde, kız bu durumdan rahatsızlık duymadı.
“Suniaster’ı ele geçirip sen de kendini inkâr etmekten vazgeçene kadar, sadece yerinde dur ve izle.”
Fakat biriyle konuşma deneyimi kıza bir şeyler hissettirmişti… Bir şeyler.
Ve böylece Doğu Birliği doğdu. Kızın bir Eski Tanrı olarak sahip olduğu güç sayesinde değil; buna gerek bile kalmamıştı. Tilki ne zaman “Hayır” dese, kız “Neden?” diye soruyordu. Hepsi bu kadardı.
Başka bir ırkı alt etmemiz imkânsız.
Neden edemeyesiniz ki?
Sihir olmadan biz bir hiçiz.
Sihrin ne önemi var ki?
Gerçekliği asla değiştiremeyiz.
Neden öyle düşünesin ki?
Kızın sorduğu o “Neden?” soruları tilkiye ilham vermiş—ve bir göz açıp kapayıncaya kadar yepyeni bir ülke kurmasını sağlamıştı.
Bir tanrı için göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre, belirtmek gerek. Tilki içinse bu tam altmış yıldı…

Ve tıpkı öyle, aniden sona erdi.
“… Zamanım doldu. Kusura bakma canım. Artık içimden çıkma vaktin geldi.”
Bir zamanlar genç olan altın renkli tilki, konuyu Siren şehrini aldıkları gece açtı. İçindeki kıza bu haberi verirken, Canavarsı Taşı’nı parmağıyla havaya fiskelemişti. Elbette kız ne demek istediğini anlamamıştı… ama tahmin edebiliyordu.
“Onlar yüzünden mi? İmanityler yüzünden mi?”
Tilki daha önce de ölmeden önce Suniaster’ı elde edip edemeyeceğinden emin olmadığını söylediğinde ondan özür dilemişti.
Kendi deyimiyle “yeminlerin sonunu” bulamayan tilki, kıza “oyunu bir başkasına devredeceğini” söylemişti. Kız bunu pek umursamamıştı, hatta tilkinin neden özür dileme gereği duyduğunu bile anlamamıştı. Şüphesiz ki tilki, tüm ırkları birleştirip Tek Gerçek Tanrı’yı yenme konusunda asla ciddi olamazdı.
Fakat kız, tilkinin o İmanityler ortaya çıktığından beri değiştiğini düşünüyordu. Ya da belki de sadece eski hâline geri dönmüştü? Görünüşe göre tilki gerçekten de Suniaster’ı ele geçirmeyi aklına koymuştu.
“Ama cidden. Sonsuza kadar birlikte yaşamamızın hiçbir anlamı yok.” Tilki gülümseyerek Taşa bir fiske daha vurdu. “Aslına bakarsan, ikimiz de Canavarsıların tam yetkili temsilcisi olduğumuz sürece Irk Taşı’nı ortaya koyamayız.” Bir sonraki sözleri kızı şaşkına çevirdi:
“… Sadece kendi hayatımı ortaya koymam yeterli olmalı, bu yüzden bir dahakine işi sana bırakacağım.”
“……”
Tilki gerçekten Suniaster’ı kıza vermeyi mi amaçlamıştı? ‘Kendi ömrüm süresince başaramazsam, bunu başkasına bırakırım’ demek istiyordu. Oysa kıza, ‘Ölene dek sana ev sahipliği yapacağım’ diye yemin etmişti. Ne tilkinin ne de kızın bunu bozmaya hakkı vardı. Peki ya tilki ömrünün sonuna gelirse…?
“Durum böyle olunca, eskisinin yerine geçecek yeni bir yemin etmeliyiz. Başka bir oyun oynamalıyız.”
Tilki bir teklifte bulundu: Kendisi ölüp kız da onunla birlikte yok olmadan önce, kız bir başkasıyla oyun oynamalı ve yemini devretmeliydi. Ancak kız bunu reddetti. İşleri sonuna kadar götüreceğine söz veren sensin, diye üsteledi—
“—Bu yüzden, ben de hayatıma tam burada son vereceğim.”
.

“… Yapmayacağım tek şey, ölmene izin vermek… ,” diye mırıldandı tilki, bakışlarını yere indirerek; fakat kız sessizce düşündü.
O bir tanrıydı ama aynı zamanda çaresiz bir kız çocuğuydu; tilkinin içinde var olmaktan başka bir şey yapmıyordu. Eterinin devredilebilmesi için Yemin, tilkinin ölmesini şart koşuyordu. Tilki ölecek olursa, Yemin zinciri kopacak olursa, kız kendini reddedecek ve yarı-pasif bir duruma geçecekti. Ama belki de Yemin’den azat edildiği o kısacık anda, bir Eski Tanrı olarak gücünü kullanabilir, tilkinin ruhunu yakalayabilir, ona ebedi yaşam bahşedebilir ve ruhunu ait olduğu yere geri koyabilirdi. Bu durumda yapması gereken tek şey tilkinin oyununu oynamak—ve kazanmaktı—sonra da Yeminleri tekrar kullanarak eterini tilkinin içine yerleştirmekti.
“… Onaylıyorum… Ey Ev Sahibi… Fakat senin ölümünü değil.”
Kızın oyunu kabul edeceğini ve tüm gücünü ortaya koyacağını ilan etmesinin sebebi tam da buydu. Ancak dile getirmediği şey, eterini tilkiden başka hiçbir kimseye devretmeye niyetinin olmadığıydı.


Ve kız, gerçekten de Yemin’den azat edilmişti. Fakat Yeryüzü’ne indiğinde—tilkinin ölümü tanrısal gücünü serbest bıraktığında—İmanityler, Dhampirler ve tilkiler kendi çıkarlarına uygun kurallar uydururken bir şeyi fark etti.
Artık Yemin sona erdiği ve tilkinin hayatını elinde tuttuğu için, kendisini dezavantajlı duruma düşüren bir oyundan bile çekilme şansı kalmamıştı. Artık anlamıştı.
Tilkinin asla ölmeye niyeti yoktu. Kızın eterini bir başkasına devretmeyi de düşünmemişti. Amacı sadece kızdan kurtulmaktı.
Yine ihanete uğramıştı.
Kızın yapabileceği tek şey, kim kazanırsa kazansın, bunu ancak kendi eterinin yok olması pahasına başarmasını sağlamaktı. Oyuncu sayısı kadar Irk Taşı’nı ortaya koymalarını sağlayacak ve ruhlarını ele geçirecekti…
“… Kusura bakma canım. Her şeye rağmen sana güveniyorum.”
“Bana ihanet edip beni kandırdıktan sonra, şimdi de sana güvenmem için beni manipüle mi edeceksin?”
Ve kazansa da kaybetse de tilkiyi korumak için kuralları bükmek zorundaydı. Elinden gelen tek şey buydu.
Kız bunun neden gerekli olduğunu hâlâ kavrayamıyordu ama…
“Manipüle edeceğim, tabii… Artık kendi ayaklarının üzerinde durma vaktin geldi.”
Evet, bu oyun bunu kanıtlayacaktı. Başka bir deyişle—
“Artık şunu idrak etme zamanın geldi… Hain olana güvenmeyi. İnanç ile şüphe bir ve aynı şeydir.”
Haini hedefe ulaştırabilirlerse, eterini yok etmeyecekti. Fakat öyle ya da böyle, yok olacağından emindi.
Böylece oyun, onu öldürmeyi her şeyden çok isteyenlerle başladı. Yoksa öyle değil miydi…? Onları sakince izledi ve düşündü.
Nerede yanlış yaptığını merak etti ama sormadı.
Suniaster—tüm Irk Taşlarını toplayıp Tek Gerçek Tanrı’yı yenerek elde edilebilecek o her şeyi bilen nesne.
Kusursuzdu. İşe bu beş ırkın Taşlarını ele geçirerek başlayacaktı. Tek Gerçek Tanrı’nın tahtına çıkacak ve tüm sorularının cevaplarına kavuşacaktı… Ve sonra. Ve… sonra—
Öğreneceğim… beni neden terk ettiğini…
Kız böyle düşündü ama bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu—titreyen elleri, yere düşen bakışları, içinde çalkalanan bu duygular…
İnanmak ne demekti? Asla kanıtlanamazdı.
Kanıtlanabileceğini söylüyorsan, bir cevabı olduğunda ısrar ediyorsan…
Bana bunları hissettirdikten sonra, bana güzel bir cevap ver.
Kanıtlayabiliyorsan, durma kanıtla…
Aklından geçenler bunlardı, ancak ne anlama geldiklerini bilmiyordu.

Ve böylece, gündüz düşünden uyanırcasına, Sora ile Shiro zihinleri hâlâ bulanık bir hâlde çevrelerine bakındılar. Hem onlar hem de yanlarındaki Ruh Reisi aynı şeyi gördü. Havada süzülen o görkemli diyardan eser kalmamıştı. Zifiri karanlık bir odaydı burası. Dar, loş, soğuk ve yalın—dünyayı bütünüyle reddeden bir mekân. Tam ortasında ise tek başına dizlerini kucağına çekmiş oturan isimsiz bir kız, bir Eski Tanrı duruyordu. Burası… bildikleri bir yer, tanıdık bir manzaraydı. Oradaydı—eski dünyalarında. Bu oda, tıpkı her şeye arkalarını dönüp kendilerini kapattıkları o odaya benziyordu. Hissi tamamen aynıydı. Dünya dışarıya kapalıydı. Kız ağzını açtı.
“İnanmak da nedir? ‘Şüphe etmek’ olduğunu böbürlenerek iddia etmiştin…”
Sesi, tanrısal heybetinden uzak, korku dolu ve titrekti. Fakat Sora ve Shiro… biliyorlardı.
Bu halin kızın asıl formu olduğunu biliyorlardı.
Anıyı gördükleri için— Hayır, ondan da öncesinde. Sora ve Shiro, oyun başladığından, Eski Tanrı ile ilk karşılaştıkları andan beri biliyorlardı.
Sora ve Shiro, kızın saklandığı yerden hafifçe dışarı bakan gözlerini tanımışlardı.
O gözlerde, yüce bir ırka, bir tanrıya yakışmayan bir tanıdıklık vardı.
Sora ve Shiro o gözleri biliyordu… çok eskilerden…
Aynı gözlerdi… aynada kendilerine bakan gözlerin tıpatıp aynısı.
Bir tanrının ya da bir insanın gözleri değil. İhanete uğramış, incinmiş, çabalayan birinin gözleri. Henüz ne yapabileceğini, nasıl yaşayabileceğini bilmeyen bir çocuk. İşte bu yüzdendir ki…
“—Ben neyim…?”
Sadece bu soruyu sorabiliyordu. Yalvararak. Yakararak. Suçlayarak.
Hiçbir şey bilmeden, hiçbir şey dilemeden doğmuştu. Hiçbir şey bilmediği halde, sonsuzluğu sorgulamaya zorlanmıştı. Hiçbir şey bilmediği halde yaşıyor, öğrenmeye çalışıyor ve ölüyordu. Hiçbir şey bilmediği halde uyandırılmış, kullanılmış, kandırılmış, aldatılmış ve ihanete uğramıştı… Ve sonunda, her şeyin üstüne—Şüphe etmek güvenmek midir? Eğer durum buysa… Şüphe tanrısı olarak onun ne anlamı kalıyordu ki…? Bu neşeli kalabalığı süzüp nefret dolu sorusunu yöneltirken…
“Eee… Bak hele Shiro. Aslında bunu sana sorsam daha iyi sanki, Ruh Reisi.”
Sora artık dayanamayıp önce kız kardeşine, ardından da Ruh Reisi’ne döndü.
“Biraz geç kaldım biliyorum ama—bir itirafta bulunayım. Bunca zamandır bir türlü anlayamadığım tek bir şey var.”
Sora, sitemkâr bakışlarla Ruh Reisi’ne pis pis sırıttı. Elbette bu oyunun gerçek kazanma koşullarını çözmeyi başarmıştı. Tahmin edemediği ya da yüzüne gözüne bulaştırdığı şeyler olsa da—hatta bir yenilgi bile tatmıştı—her şeye rağmen olayı aşağı yukarı kavramıştı. Ama yine de—
“Eski Tanrı’nın oynamasındaki amaç neydi? Bak o kısmı hiç anlamadım işte.”
Aslında bir oyun oynamak için bir amaca ihtiyacınız yoktu, diye düşündü. Bir gaye bile gerekmezdi. Ödüller, unvanlar mı? Onlar sadece yan başarılardı. Sırf canın istediği için oynardın—ne eksik ne fazla. Dolayısıyla, kelimenin tam anlamıyla tanrı seviyesinde bir oyuncuyla oynama şansı varken, oynamamanın ne mantığı, ne amacı var diye sorardı. Yine de Sora, genel kanının bu olmadığını düşünmeye başlamıştı (bu aydınlanma, son zamanlarda gitgide daha olgun birine dönüştüğü yönündeki gururlu inancını da körüklüyordu). Kendi bakış açısına rağmen, Ruh Reisi’nin Eski Tanrı’yı kandırarak oyuna dâhil ettiğini fark etmişti.
Peki Eski Tanrı’yı oynamaya iten neydi? Bir türlü mantığını oturtamıyordu. Neden neredeyse evrensel ölçekteki bu oyunu yaratmak için bu kadar ileri gitmişti ki—?
“… Bak şimdi, kulağa çılgınca gelecek ama bir teyit edeyim…”
Sora derin bir nefes aldı.
“Acaba senin şu arkadaşın sana ihanet edip bir de üstüne böbürlene böbürlene ‘Sana hâlâ güveniyorum canım’ filan dedi de sen de ‘O ne biçim laf lan?! Canımı bu kadar yaktıktan sonra bir de bana güvendiğini mi söylüyorsun?! Güven de ne demekmiş?! Neye güvenebilirim sanıyorsun?! Bunu bana kanıtlamak istiyorsan hayatını ortaya koysan iyi edersin!! Eğer koymayacaksan ben de her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten biri olup cevabı kendiiim bulacağım!!’ falan mı dedin?” Abartılı jestleriyle birlikte son derece inandırıcı bir kadın başrol taklidi yaptıktan sonra eski hâline döndü. “Değil mi? Bana bütün olayın bundan ibaret olduğunu söylemeyeceksin, değil mi?”
“Heh-heh-heh… Gördün mü? Kendisi epey uğraştırıcı biridir.”
Ruh Reisi kıkırdarken Sora ve Shiro ona buz gibi bakışlar fırlattılar.
Sora soruyu sormuştu sormasına ama cevabı zaten biliyordu. Oyun artık bitmişti ve en başta toplanan anılarını geri almıştı. Anıları gerçekten de doğruluyordu; oyundan önce kendisine “İnanmak nedir?” sorusu sorulmuştu.
Sorunun anlamına akıl erdiremeyerek doğal olarak “Şüphe etmektir” cevabını vermişti. Şüphe ile inanç eş anlamlıydı, fakat kız tutmuş—bunu kanıtlamasını istemişti. Kızın onları tam bir “tutsak ikilemi” tarzında birbirine kırdırmaya çalıştığını sezerek şöyle bir teklifte bulunmuştu:
“Haini hedefe ulaştırırsak eterin yok olmasın, nasıl?”
Herkesin birbirine ihanet edeceğini varsayan bir oyundu bu. Tutsak ikilemi gibi her türlü çetrefilli durumdan alaycı bir dille bahsetmişti ama yoksa…? Müfettişin planı, yani Eski Tanrı’nın planı, tutsakların—yani Sora ve Shiro’nun—inancını sınamaktan başka bir şey değil miydi yani?!! Hadi ama!
Sora, gözleri ölü bir balığınki gibi matlaşarak derin bir iç çekti.
“… Yetişkinler işleri karmaşıklaştırma konusunda harbi dahi, değil mi?”
“Öyle değiller mi? Hakikaten insanın aklı almıyor… Huh-heh-heh-heh-heh!”
“Neye gülüyorsun sen?! Bize bunu yapan sensin, değil mi?!”
“… Tüm bu kötülüğün… başı… Tapınak Bakiresi’ymiş…”
Sora ve Shiro art arda suçlamalarını savururken, Tapınak Bakiresi bakışlarını kaçırıp kendini aşağılayan bir edayla güldü.
“… Haklısınız. Gidip her şeyi elime yüzüme bulaştırdım. Aptal kafam işte.”
Loş oda, onun bu öz yıkıcı alayına karşılık verircesine gıcırdadı. Her gıcırtıda odanın sahibinin —dizlerinin üzerine çökmüş kızın— sönmek üzere olan bir mum gibi titreyip silikleştiğini fark ettiler.
“… Pekala, madem öyle. İşlerin asıl şimdi ciddileşeceğini söylememiş miydim?”
Kızın anılarını görmüş olan Sora ve Shiro, neler olduğunu anlıyordu. Tapınak Bakiresi ile olan Ahit’i kesildiği için, artık kendi varlığını reddetmeye başlıyordu. Sınırlı ilahi gücü kısa bir anlığına serbest kalmıştı ve şimdi durmaksızın eriyip gidiyordu.
“Ahitler ile zincirlediğim eteri ona geri verdim. Yine de—”
Bu gidişle yine yok olup gidecekti… bir kurbana dönüşerek. İşte bu yüzden Tapınak Bakiresi, yüzüne yayılan çarpık bir sırıtışla Sora ve Shiro’yu sakince tehdit etti.
“Arkamızda bıraktığımız bu pisliği temizlemezseniz — kaybedersiniz. ”

“—Bunu söyleyecek en son kişi ben olsam da, harbi berbat birisin Tapınak Bakiresi…”
“Sıradan bir oyuncudan daha iyi olmadığım kesin… Yine de—”
Ani bir tavır değişikliğiyle sesini alçaltan Tapınak Bakiresi, mahzun bir edayla devam etti: “Hatalıydım… Ama şimdi bile ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”
Tabii ki. Tapınak Bakiresi’nin içinde olduğu sürece Eski Tanrı yok olmayacaktı. Ama günün sonunda bu, yalnızca Ahitler sayesinde hayata tutunduğu anlamına geliyordu. Ne bir farkındalığı, ne algısı, ne de sorularına bir yanıtı vardı — ve Ahitler’in prangaları kalkar kalkmaz olanlara bakın. Tek bir bedende iki kişiydiler. Tıpkı Shiro ve Sora’nın kendileri gibi, diye düşündü kardeşler. Fakat—aralarında kritik bir fark vardı.
“—Yine de ona yardım etmek istiyorum; gerçekten istiyorum.” Tapınak Bakiresi kendisine arkadaş demeye hakkı olup olmadığını artık bilmiyordu, ama… “En nihayetinde uzandığı el benimki olsa bile… Yine de kimin elini tutacağını kendisinin seçmesini istiyorum. Ama bunu yapmasını nasıl sağlayacağımı bilmiyorsam ve elimden bir şey gelmiyorsa—”
Sonunda, o parçalanan odanın içinde Tapınak Bakiresi itiraf etti: “—O zaman siz ikinizi bu işe bulaştırmak anlamına gelse bile, bunu yapabilecek birini kullanırım.”
En sonunda tuttuğu el benimki olmasa bile…
“O kadar baş belası, bir kenara atılamayacak kadar çocuk ki… Bir şey söylesenize!”
Kız onu azarlasa, aşağılasa bile Tapınak Bakiresi’nin taviz veremeyeceği bir şey vardı. Ve o kızın elinden tutabilecek birinin varlığından eminse, kimin kendisi hakkında ne düşündüğünü umursamazdı.
Sora ve Shiro, Tapınak Bakiresi’ne sırıtarak baktılar.
“Pekala öyleyse. İstediğim kadar söyleyeceğim: Bizimle dalga geçme. Bu iş bizde.”
“… Tebrikler… onu bu sefer… bir kenara… atmadığın için!”
Sora ve Shiro’nun Eski Tanrı’nın ölmesine izin vermeye hiç niyetleri yoktu. Tapınak Bakiresi’nin onlara yalvarmasına ya da tehdit etmesine gerek yoktu. Aslına bakılırsa…
“Kapanış için fazla tırt bir durum bu. Tam bir heves kırıcı.”
Üstenci bir edayla sızlanan Sora ve Shiro kıza doğru yaklaştı…

Tapınak Bakiresi, ikisinin özgüvenle dolup taşarak öne atılışını hafif bir endişeyle izledi. Gerçekten düşündükleri kadar basit miydi? Bir Eski Tanrı’nın varlığı, zaman algısı, dünyayı tanımlama derinliği… Bunların hepsi kendisi gibi “canlı varlıklardan” kökten farklıydı. Tam anlamıyla taban tabana zıttı hatta.
İşte tam da bu yüzden, ta o zamanlar… Tapınak Bakiresi, sorularla boğuşan kıza tek bir kelime dahi edememişti. Onları karmaşık bir sözle, paylaştıkları her etkileşimde daha da dolaşan, zincirler içinde dolandıkça dolanan çetrefilli bir ahitle birbirine bağlamıştı… Ve böylece ortaya bu garip ortak yaşam, bu çetrefilli ilişki çıkmıştı. Arkadaşının —ya da en azından arkadaşı olarak gördüğü kızın— ahidin kısıtlamalarıyla bağlanmaksızın, kendi özgür iradesiyle gülmesini, hatta ara sıra ağlamasını istiyordu. Tapınak Bakiresi, her şeye rağmen o kızın eğlenmesini istemişti. O zinciri tam da bu yüzden koparmıştı — sırf bunun için.
İşleri bu denli karmaşıklaştırmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Yine de Tapınak Bakiresi, prangaları çözdükten sonra ne yapabileceğine dair en ufak bir fikre sahip değildi. Elinden gelen tek şey tırnaklarını avuçlarına geçirmek, yumruklarını sıkmak ve arkadaşının acınası bir şekilde ağlayarak yok oluşunu izlemekti. Yarım asırdan uzun bir süredir en kötü zamanları birlikte atlatmışlar, canlarını defalarca ortaya koymuşlardı — yine de…
Emin olduğu tek şey, bunun hayatının en büyük kumarı, belki de sonuncusu olacağıydı. Bütün varlığını üzerine yatırdığı Sora ve Shiro’ya adeta dua edercesine gözlerini dikmiş bakarken—
“… Ihhh. Yani bir tanrının ne olduğunu —senin ne olduğunu— soruyordun, değil mi? Basitçe söylemek gerekirse—” Sora yavaşça iç geçirdi, ardından kızın yanına çömeldi. “Neden doğdun? Hayattaki amacın ne? Pfft!! ”
Yüzü öyle ciddiydi ki, sonra aniden… sinir krizine girmişçesine kahkahayı bastı. Katıla katıla gülen, gözlerinden yaşlar boşalan Sora konuşmaya devam etti — Tapınak Bakiresi’nin içinden “Ah…” diye geçirmesine sebep olarak:
“Bunu hangi salak söyler ulan?! Ancak tanrı katında bir gerizekalı söyler, başkası değil!!”
Galiba gaza gelip acele ettim? Yukarısındaki boşluğa ters ters baktı.
“Bu ne lan böyle? Kafanın içi baklayla mı dolu senin?! Un ve kırmızı fasulyeyle mi?! Somun ekmeğin bile senden daha iyi durumda olduğu bir dünyada yaşasan daha mı iyiydi?! Belki de kendine yeni bir yüz taksan yüz kat daha iyi hissedersin!!”
Sora’nın bütün bedeninden adeta laf sokma fışkırıyordu. Kız hafifçe titrerken, odanın içinde devasa bir çatlak belirdi ve o dar, loş alanı paramparça etti…

Belki de o küçük, karanlık sığınağı koruyacak gücü kalmamıştı. Sora, Shiro, Tapınak Bakiresi ve varlığın eşiğinde sallantıda duran sözde tanrı, o loş alanın kırık parçalarını geride bırakarak açık gökyüzüne fırlatıldılar. Yerçekiminin çekimine kapılıp yere doğru süzülürken, Sora ve Shiro kenetlenmiş ellerini hiç bırakmadılar. İkisi de ufkun ötesine —dev satranç taşlarına— bakıp gülümsediler.
Tıpkı On Ahit’in dünyası olan, her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı ve kaçığın tekinin icat ettiği o Disboard dünyasına ilk ayak bastıkları an gibiydi. Benzer şartlar altında buraya geldikleri o günü hatırlatmıştı bu durum onlara.
“Ne o, kızdın mı?! Bayağı bildiğin köpürdün mü?! Tepesi mi attı hanımefendinin?! Hya-haaaa!!”
“… Ağabey, bütün bunlar… küçük bir kızı… zorbalıyormuşsun gibi duruyor…”
Sora ve Shiro, her daim popüler olan ipsiz bungee jumping deneyiminden dikkatlerini uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu, tüm oyun taktiklerinin en temeliydi — trollük.
“—Sessizlik…”
“Neeee?! Kusura bakma, duyamıyorum!! Rüzgar acayip bağırıyor!!”
“Sessiz olun —dedim—!!”
Sonunda kız kulaklarını tıkadı ve çığlık atarak ağlamaya başladı.
“Neeee?! Biz sana soru soruyoruz, senin verdiğin cevap ‘sessizlik’ mi yani?! Hani nerede senin genç kız duyguların?! Maymun iştahlı mısın kızım sen?!”
Sora, kızı feryat ettirerek yarasına tuz basmaya devam etti. Ya da daha doğrusu, kız çığlıklar atıp başını sallarken yüzü adeta şöyle haykırıyordu:
Dünyada neler oluyor yahu?!

Ben ne yaptım ki? Neden bunları yaşamak zorundayım? Cevap ver bana. Cevap vermeyeceksen — bırak öleyim hiç değilse.
Sora, kızın bir zamanlar Jibril’in durduğu halin tıpatıp aynısı gibi göründüğünü düşünmekten kendini alamadı.
Görünen o ki yüksek ırkların, hele ki en başta Eski Tanrılar’ın her birinin kendine göre dertleri vardı. Belki de fazla üstün oldukları içindi bu? Belki de çok fazla şey görebiliyor, çok fazla şey biliyorlardı? Aşağılık insanların hayal bile edemeyeceği kadar yüce kaygılarla boğuşuyor gibiydiler. Ama dürüst olmak gerekirse… o kadar üstün bir varlık olup da şimdi—
aşağılık bir insan çocuğu gibi avazı çıktığı kadar ağlaması… Yapma gözünü seveyim ya—!!!
“Hey, sana diyorum!! Akıllı olacağım diye aptal düşen kız!!”
“Sessizlik! Sessizlik! Sessizlik— Sessiz olun diyorum…!”
Kimlik kazanan bir kavram bir tanrıyı —bir Eski Tanrı’yı— mı oluşturuyordu? Şüphe kavramı özbenlik kazanmış —ve bu yüzden her şeyden şüphe mi ediyordu? Eteri ona sürekli şüphe etmekten başka çare bırakmıyor muydu? Böylece en sonunda kendinden şüphe edip kendi varlığını mı reddedecekti?
Bu ne saçmalıktır böyle—?!
“Sen ne boksun öyleyse?! Cevap verdiğim için ben de katıksız bir salağım ama yine de cevaplayacağım, o yüzden minnetle dinlesen iyi edersin!!”
Bu kız ve Tapınak Bakiresi neden böylesine aptalca bir şey için bu kadar ciddileşiyorlardı ki? Neden bu kadar basit bir şeyi anlayamıyordu? Sora derin bir hüsranla kükredi. Bu kız sadece her şeyden şüphe edebilen bir tanrı mıydı?
Hadi oradan!!
“Sana tek bir şey söyleyeceğim — sen şüphe tanrısı falan değilsin!!”
Onun bu haykırışı, tartışmalarının temel ilkesini doğrudan reddediyordu. Sözde şüphe tanrısı ve Tapınak Bakiresi ikisi de gözlerini kocaman açarak, “Kanıtın ne?” der gibi baktılar. Sorularının karşılığı yalnızca üstenci bir kahkahaydı. Kanıt. Kanıt mı dedin? Güldürme beni.
Kim takar kanıtı ulan?!
“Her şeyden şüphe ediyorsan — o zaman neden kanıt arıyorsun ki?!”
“!!”

Bir şey soracaksan… ortada bir cevap olduğuna inanıyor—buna güveniyor—olmalısın. Gerçekten her şeyden şüphe duyacaksan, soru bile soramazsın.
“Her şeyden şüphe ediyorsan—önce şüphe ettiğinden şüphe et be aptal!!!”
Kanıt olsa inanacak mısın sanki? Kanıtın geçerli olduğuna dair kanıtın nerede? Kanıtın kanıtı olsa inanacak mısın? Kanıtın kanıtının kanıtı nerede o zaman?
Bu sonsuz bir kısır döngü. Bir cevabı yok bunun. Her şeyden şüphe eden bir tanrı, ha? Hadi bir kemik atıp gerçekten öyle bir şeyin var olduğunu varsayalım. Ama iki kemik, on kemik—hadi ulan, bütün iskeleti önlerine atsak bile—tam da gözlerinin önündeki o narin kız…
“Böyle canı yana yana, bağıra çağıra gözyaşlarına boğulur muydu hiç?!”
“! Ah… Ah…!”

Eğer bu soru karşısında şaşkına dönüp gözyaşı döken bir kız olduğunu kabul edeceksek, o zaman aradığınız cevap şu: Sen ciddi misin ulan?! Konu kapanmıştır.
Pekala. Anlaşılan o ki, dünyada bir “kalbe” sahip olan ilk varlık kendisiymiş. Yapayalnızdı; bu yüzden onu görecek kimse yoktu ve kendisi bile kendini göremiyordu. Eğer o “kalp” sorgulamaktan ve meraktan doğduysa, ona diyecek lafım yok. Ama sadece her şeyden şüphe duyacaksın diye ortada kalp falan doğmaz! Kalbe ihtiyacın bile kalmazdı o zaman!!
“…Eğer öyleyse… Ben neyim o zaman?” O narin kız, kavurucu bir yaz sıcağında titreşen bir serap misali, neredeyse silinip gitmek üzere parıldıyordu. Sesi acıklıydı; gözleri tıpkı Sora ve Shiro’nun çocukluklarındaki bakışları gibiydi. Ellerini—tüm benliğini—öne uzatarak sordu: “Benim, bu şeyin, bir şüphe tanrısı olduğum bile şüpheliyse… O zaman—”

Kendine dair en temel tanımı bile yanlışsa, o zaman neye güvenebilirdi ki? Hayır…
O zaman nasıl yaşayacaktı? Hayır…
O zaman, sadece—ne yapması gerekiyordu?
Kız, bir cevap için yalvarırcasına her bir soruyu peş peşe sordu. Sora, Shiro’nun elini daha da sıkı kavradı.
Bedenini döven rüzgârı ve santim santim yaklaşan o ölümcül zemini görmezden gelmek için elinden geleni yaptı. Bir zamanlar kendilerinin de sorduğu soruları soran bu kıza bir cevap vermek zorundaydı. Sora, şüphe götürmez derecede gerçek bir hikâyeyi sanki bir masalmış gibi anlatmaya başladı.
“Evvel zaman içinde— Yani, aslında o kadar da eski değil. Süzme bir ezik, gerizekalının teki varmış.”
Öyle bir gerizekalıymış ki nasıl yaşaması gerektiğini bile bilmiyormuş. Öyle bir aptalmış ki vazgeçip—başkalarının ondan yaşamasını istediği gibi yaşamanın daha iyi olacağını sanmış.
“Gerizekalı, kafasına göre kendisinin bir kukla olduğuna karar vermiş. Sonra bir de bakmış ki gerçekten bir kuklaya dönüşüvermiş.”
Buraya kadar mutlu bir son yok tabii. “Diğer taraftan… ,” diye devam etti.
“Evvel zaman içinde— Bak bu cidden çok uzun zaman önceydi. Efsane bir gerizekalı varmış.”
Öyle bir gerizekalıymış ki Büyük Savaş’ın umutsuzluğu içinde yaşamayı kendine yedirememiş. Aklının sınırlarını aşan o gerizekalı düşünceleri, içinde yaşamak istediği dünyayı bizzat kendisinin yaratabileceği fikrine götürmüş onu.
“Gerizekalı, kafasına göre dünyanın bir oyun olduğuna karar vermiş. Sonra bir de bakmış ki dünyayı gerçekten bir oyuna çevirmiş.”
Son, sonsuza kadar mutlu yaşadılar filan falan— Hikâye burada bitmedi tabii:
“Günün sonunda, bu iki gerizekalı da altı üstü birer gerizekalıymış. Ve ikisi de hatalar yapmış.”
İlki fazla zayıfmış, ikincisi ise fazla güçlü. İkisi de başarısız olmuş. Ve pişmanlık duymuşlar.
“—Yani sonuçta, ikisi de aynı ezikçe karara varmış: Bir dahakine sıçıp batırmamak.”
Sanırım, diye ekledi Sora içinden kıkırdayarak. Yabancı olamayacak kadar tanıdık gelen ve varlığını daha yeni fark ettiği o kişiyi düşünürken—
“… A-Abi… H-Havalı davranmakla meşgulsün, biliyorum ama… Bak şuraya…!”
Shiro titreyen parmağıyla alt tarafı işaret etti.
Sora “Iyyy!” diye çığlığı basmak üzereydi, ama çığlığını bastırmayı başardı.
“N-n-n-nasıl… Havalı davranmayı bıraksam nasıl olur?!”
Panikledi, sesi hiç de havalı olmayan bir şekilde titriyordu ve hızla sadede geldi.
“Kabul et gitsin artık!! ‘Ben bir gerizekalıyım!! Hiçbir şey bildiğim yok!’”
Yine de, hiçbir şey bilmese bile…
“De ki, ‘Elimden gelen tek şey çaresizce bocalayıp durmak, onu, bunu ve ötekini denemek!! O kadar beceriksizin tekiyim ki ne kadar düşünürsem düşüneyim, bulabildiğim tek cevaplar yarın nasıl olsa çürüyecek!!’ Utanmana hiç gerek yok. Sorun değil ki!!!”
Ve hiçbir şeyi anlayamasa bile…
“Bir dene bak—kulağa acayip ezikçe gelecek ama neyse!!”
Tek yapman gereken umutla varsaymaktı: Kesin böyle olması lazım. Yanıldığını anladığın an, dilini çıkarıp lafını geri alırdın. ‘Vay be, böyle saçma sapan bir şey söylediğime inanamıyorum!’ derdin. Çamur içer, kum yer, utanç içinde boğulurdun—gururunu siktir et!
O yüzden sonsuza kadar böyle saçmalamaya ne dersin?!
Ve eğer hoşuna gitmediyse… Aynen öyle. Kesinlikle. Diyelim ki dünyanın düz olduğunu sanıyordun ve aksine yuvarlak olduğunu öğrenip hayal kırıklığına uğradın. O zaman onun yerine bir zar-dünya olduğunu söylemeyi dene!! Fena fikir değil, değil mi?! Biri bu dünyayı bir oyuna çevirmeyi başardı sonuçta. Ne kadar zor olabilir ki—?!
“Neyse, zamanımız tükeniyor! Doğrudan cevaba geçelim!!”
Yüzleri kaskatı kesilmiş, bedenleri yaprak gibi titreyen Sora ve Shiro ellerini kenetledi.
Soru: Ben neyim?
“—Böylece her şey başladığı noktaya dönüyor—!!”
Tıpkı şüphenin inanca dönüşmesi ve aşırı özgüvenin yeniden kuşkuya yuvarlanması gibi; tıpkı isyanın iş birliğine varması ve dayanışmanın direnişe geri dönmesi gibi. Tıpkı zayıfın güçlüye galip gelmesi ve bilge olanın aynı zamanda aptal olması gibi; tıpkı her şeyin sırf tanımlanmak için var olması ve her şeyin çelişki içinde bulunması gibi. Siyah ve beyaz gibi zıtlıkların, sırf kolaylık olsun diye grinin hangi tonuna daha yakın olduğunu seçmekten ibaret olması gibi! Tıpkı bir tanrının, fazla yüceltildiğinde…
Sora gibi bir insan yüzünden gözyaşlarına boğulması gibi…
“Kim olursan ol! Bir yönde yeterince ileri gidersen, kendini eninde sonunda öteki tarafta bulursun!!”
Böyle söylerken Sora ve Shiro, ellerinde boşta kalanları—diğerini tutmayan ellerini—bir zamanlar kendilerinin, yani “ ”’ın aradığı şeyi gözlerinde taşıyan o kıza uzattılar.
O kız yalnızdı ve boşluktaydı, aptallık derecesinde bilgeydi… ve bir ismi bile yoktu. Öz varlığını sorgulayan, belki de şüphe tanrısı bile olmayan o kız. Çelişkili bir şüphe için umut eden, dileyen, yanıp tutuşan ve dua eden, hâlâ bir cevap için yalvaran o kız—
“Eğer ellerimizi tutarsan, sana bir zamanlar yalnız olan o bilgelik tanrısı olduğunu söyleyeceğiz—”
“… Ve sana… Holou… Bu da… bizim cevabımız olacak.”
Sora ve Shiro ona kendi isimlerinin yansımasını bağışladılar—hollow (boş) sözcüğünden türeyen bir ismi. Sorunun cevabı başka bir soruydu.
Soru: Ben neyim?
“Bizimle bir daha oynayacaksan, geleceğin tanrı seviyesi fıstık oyuncusu Holou olduğunu söyleyerek cevap ver!”
“… Yarın yine sorgulayacak olursan… başka bir oyuncu olan Holou olduğunu söyleyerek cevap ver.”
Cevap: Ne olmak istiyorsun?
Kararsız kız birkaç saniye tereddüt etti. Sonra—sanki korkuyormuşçasına, bir tanrı olmasına rağmen sanki dua ediyormuşçasına—kararsızca titreyen elini yavaşça uzatan kız— Hayır.
Tanrı— Hayır…


“Holou……”

Holou… konuştu.
……


Ardından Tapınak Bakiresi, kızın… hayır, tanrının kendisini ilan ettiği adıyla Holou’nun… havada acemice inşa ettiği bir kayanın üzerine indi. Holou’nun bir zamanlar titrek olan bedeni artık katılaşmış ve somut bir hal almıştı.
“… Ş-Shiro… Nasıl ama? Abin hayatta olduğumuzu düşünüyor.”
“… B—Ben… katılıyorum… Hı—k…”
Holou’nun bakışları, kayanın üzerine kapaklanmış, birbirlerine sarılarak hayatta olduklarını doğrulayan ve ağlayan Sora ile Shiro’nun üzerindeydi. Kurduğu platform azar azar ufalanıp nazikçe alçalırken, ikiliye doğru sessizce bir adım attı. Kendine Holou demişti—Holou olmayı seçmişti—kendini inkar etmeyi bırakmıştı. Ama yine de, eterin kavramların ve fikirlerin toplanma gücü olduğunu bilen Tapınak Bakiresi—
“… Holou ne kadar hipotez üretirse üretsin… Yine de şüphe duyacaktır.”
Holou’nun neden korkuyla gözlerini kaçırdığını, neden her zamankinden bile daha fani göründüğünü biliyordu. Holou’nun tanrısallığı, neredeyse tam bir eylemsizlik halinin hemen sınırında durmuştu. Muhtemelen temel seviyesinde bile değildi. Artık göklere doğru sarmallar çizen bir kara parçası yaratacak güce sahip değildi. Bu tek bir kayayı bile ayakta tutamıyordu. Hatta—
“… Sizler dahi… kendi sözlerinizden şüphe duyuyor olmalısınız…”
Evet, tam da Sora’nın dediği gibi her şey başa dönse bile—yine de bu eşdeğerdi, eşanlamlıydı, ikiliydi. Şüphe inanç gerektirirdi, güç bünyesinde zayıflığı barındırırdı ve bilgelik budalalıkla yan yana var olurdu. Holou’nun eterine ister şüphe ister inanç deyin, doğası aynıydı. Ve eğer yalvardığı, umut ettiği, seçtiği bu hipoteze—bu bilgelik hipotezine uyuyorsa… Eski Tanrıların en zayıfı olarak şu an kurduğu sözcükler asla bir nihayete varamıyor, yalnızca bir hipotezi diğerinin peşine dizmekten öteye geçemiyorsa… Holou, başı öne düşerken merak etti.
“Yine de—Holou’nun elini tutmanızın bir anlamı var mıdır?!”

“İşteeee bu be! Sonunda başardım—alçak açı çekimini kaptım!”
Ciddi bir soruydu ama tahmin edileceği üzere Sora kızın lafını kesti. Ciddileşirse öleceği bir hastalığa yakalandığından şüphelenilen adam, Sora. Elinde Holou’nun sağ alt açısından çektiği fotoğrafla akılalmaz bir hızla havaya fırladı.
“Gaaaah, o görünüşün bana ne acılar çektirdi bir bilsen! Kırk iki gündür uyluğundaki o yırtmacın ötesinde ne cevherler yatıyor diye merak etmekten gözüme uyku girmedi! Ve işte sonunda huzura ereceğim…”
Görünüşe göre oyun başladığından beri hedeflediği şeyi çekmeyi başarmıştı. Burnunu tuttu ve ebedi bir huzurla sırıtarak sanki sonsuz bir uykuya yatacakmışçasına gözlerini yumdu.
“… Abi… Bu sadece… +18 değil, bildiğin… yasa dışı—”
“Heh, seni de bir şey sanmıştım kız kardeşim! Milyonlarca—milyarlarca—yaşında bir dişinin fotoğrafını çekmeyi hangi kanun engelleyebilir ki?!”
“… Müstehcen niyetle gizli çekim yapmak… Kabahatler Kanunu uyarınca… suç sayılır… Ve kişisel görüntü haklarının… ihlali…”
“Heh-ha-ha-ha, ne kadar da safsın kız kardeşim, ne kadar da saf!”
Sora öyle bir şevkle bağırdı ki daha birkaç an önce ölümün eşiğindeymiş gibi görünen adam bu değildi sanki.
“O yasaların hepsi insanlar—homo sapiensler için yazıldı! Yani—!!”
“…! Eğer kendisi… bir tanrıysa… Ona istediğimiz… her şeyi yapabiliriz…?”
Aynen öyle!
Sora’nın bu haykırışıyla ikisi birden Holou’nun üzerine atladılar ve—
……
“…… Ey siz… Siz… Immanity’ler… Homo sapiensler… Mmf?!”
Sora, Holou’nun başını okşarken Shiro da yanağını onun yanağına sürtüyordu.
“…… Yaygın isimlerimiz: Sora ve Shiro.”
“Aynen. Hey! ‘Yaygın isim’ deme!”
İsmiyle çağrılmadığı sürece cevap vermemesi gerektiğini sonunda kavrayan—
“Holou. Eskiden bir Eski Tanrı idi. Hatırlamaz mısınız? … Cevap vermelisiniz benim—”
Nasıl karşılık vermesi gerektiğinden emin değilmiş gibi utangaç bir tavırla konuşuyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti ki birden…
“—Öyle endişeli bakma. Olay bir anlamı olup olmaması değil.”
“… Kendine… sadece… Holou… dersen… bu yeterli.”
Hollow. Boş, doldurulmaya hazır.
“Sana gururumuzdan bir parça verdik. Öyle saçmalıkları kafana takma—”
“… İsmimizi… lekelersen… ne yapacağını düşün…”
Çocukça gülümsemelerine bakan Holou, sonunda kendisini kışkırtmaya çalıştıklarını fark etti. Ya da belki böyle bir hipotez kurdu.
“Ey siz, On Altı İxseed Sıralaması’nın mensupları—en alt ırk.” Muhtemelen yüzündeki hırs dolu ifadenin farkında olmadan ikisini üzerinden silkip attı. “Varsayımsal gerçeklerden çıkarılan analojik bir çıkarım olsa da yarın çürütülmesi muhtemel bir hipotez olsa da—”
Bu şerhe rağmen Holou iddialı bir açıklamada bulundu. Sora’nın her şeyin başa döndüğü yönündeki iddiasını doğru kabul ederse (her ne kadar Tapınak Bakiresi’ne göre Holou yalnızca ikilinin kendisine pis pis sırıtmasına sinirlenmiş gibi görünse de):
“Hipotez: Kendisininki en yüce ırk olduğuna—ve aşkınlık yeterince yol katettiğine göre—bir dahaki sefere Holou sizi mağlup edecektir.”
Sora ve Shiro tatmin olmuş bir edayla güldüler.
“… Elinden… geleni ardına koyma… Hazırız…”
“Evet, bol şans. Soracağın tüm sorulara da yapacağın tüm meydan okumalara da varız. ”

Mükemmel. Kendi ismini kabullenmiş göründüğü için Sora ve Shiro centilmence arkalarını döndüler—
Ancak.
Holou, Sora’yı giysisinin kolundan sıkıca yakaladı.
“Sözlerin gerçek midir? Öyleyse—”
Holou’nun kamaştırıcı gözlerinin üzerinde açtığı delikten Sora’nın içine tam kötü bir his doğmaya başlamıştı ki— Pat.
Milyonlarca, milyarlarca yıldır biriktirdiği soruların yazılı olduğu, gökleri sarıp sarmalayan devasa bir parşömeni açtı…
“Hepsini cevaplandıracaksın.”
Gözleri beklentiyle Sora’yı dürtüyordu.
“Şey… T-Teker teker, tamam mı…?”

Neredeyse yarım saat geçmişti. Alçalan son kaya parçasının durduğunu yalnızca Tapınak Bakiresi fark etmişti.
“—Bak, sana söylüyorum! Sen Holou’sun! Sorun ne?”
“Sorun açık. Holou kendisini Holou olarak nasıl tanımlayacağını sormaktadır.”
“Kendine Holou diyorsun ya işte?!”
“Hayır. Holou, sizin Holou dediğiniz şeyin Holou olduğu hipotezini öne sürmüştü. Benliğin kapsamı ise başka bir—”
“Sana bakıyorum! Sana dokunuyorum! Seninle konuşuyorum! Hatta senin çektiğim harika bir fotoğrafın bile var elimde, bu arada onun için de çok teşekkürler!! Bu sen, sensin! Holou! Bir itirazın var mı?!”
“Var. Baktığın bu gözler, dokunduğun bu beden—” Bu önemli noktayı vurgulamak istercesine ciddiyetle durakladı. “Görsel olarak kaydettiğin ve hatta teşekkürlerini sunacak kadar ileri gittiğin bu henüz gelişmemiş mahrem bölge… Bunların hepsi benliğin tanımının dışında kalmaktadır.”
“—Hey, beni sapık bir suçluymuşum gibi gösteriyorsun…”
Değil misin sanki? Tapınak Bakiresi, artık kendini savunacak hali kalmamış bu çirkin lolicon’un itirazı karşısında içinden sessizce düşündü. Onun Holou ile düştüğü bu beyhude çıkmazı uzaktan izledi. Holou haklıydı. Şimdiki formu onun gerçek benliği değildi.
“Holou’nun eteri burada yatmaktadır.”
“…… Şey. Yani… üzerine oturduğun şu şeyi mi kastediyorsun? Mürekkep hokkasını mı?”
“—Hayır. Bu da yanlıştır. Mürekkep hokkası görünümü, benim tanrısallığımı kavrama düzeyinizden doğan bir illüzyondur. Bir Eski Tanrı’nın esasen fiziksel bir formu yoktur. Benzer şekilde bu insansı form da yalnızca—”
“HA-HAAA! TAMAM, BU KADAR YETER! WATAAAH!!”

“…… Ey sen? Sen. Sen. Neden Holou’nun kafasına karate vuruşu indirdin?”
“Kafana işte! Kabul ettin ya!! Yani şu da bu da hepsi sensin, Holou, değil mi?!”
Holou’nun nefesi kesildi. O, bu bariz aydınlanma karşısında mırıldanırken Sora bunun fırsat olduğunu anlayıp yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Tapınak Bakiresi ise halinden memnun bir şekilde izlerken bıyık altından güldü.

Uzun zaman önce, bir tilki… korkunç bir hata yapmıştı. Her şeyden şüphe duymak için doğan, sonsuzluğu sorgulayan o şüphe tanrısının —ilk arkadaşının— şüphelenmeye devam ederken kendisine dayanak olacak kanıtlar istediğini sanmıştı. Böyle bir hata yaptıktan sonra, tilkinin kendisine o kızın arkadaşı demesi imkânsızdı. Tanrının asıl istediği şeyse sadece güvenebileceği, kendisine inanacak biriydi—
ve şimdi, işte o biri Tapınak Bakiresi’ne doğru adımlayıp fısıldadı:
“Yani biz kazandık sayılır, değil mi Tapınak Bakiresi?”
Holou artık kendini inkâr etmeyi bırakmış ve kendi ayakları üzerinde durmuştu. Sora ise Tapınak Bakiresi’nin tuzağını tereyağından kıl çeker gibi boşa çıkarmıştı.
“Heh-heh! Kendine dikkat et bakalım, delikanlı. Yetişkinlerin kendilerine has bir kazanma yolu vardır.” Kıs kıs güldü. Öyle ya. Ben bir yetişkinim. En nihayetinde ben de bir yetişkin olup çıktım. Tapınak Bakiresi sırıttı. Dünyayı karmaşıklaştıran, pek çok şeyden vazgeçmiş o sıkıcı insanlardan birine dönüşmüştü— Ama yine de. “… Benim başaramadığımı başardınız…” Evet. Onların Holou’yu özgür kılabileceğine bahse girmişti. Hayatının kumarını oynamış—ve kazanmıştı. “En başından beri kendi yenilgime bahse girmiştim… O hâlde kazanan ben sayılmaz mıyım? ”

Ne olacağını görmek için kötü bir kaybeden gibi davranmayı göze almıştı.
“… Tapınak Bakiresi… Eğer kendi yenilgine… bahse girdiysen…”
“İşte orada kaybettin—yani kazanan biziz kanka.”
“……?”
“Kulağına küpe olsun: Detaylara girmeden önce söylemen gereken bir şey var, değil mi?”
Sora ile Shiro bu hayli tekinsiz söze kıkırdayıp Tapınak Bakiresi’ne fiyakalı bir el salladılar. Neredeyse karaya ulaşmak üzere olan kayanın kenarına doğru yürürlerken Tapınak Bakiresi onları şüpheci gözlerle süzdü.
“Ey Ev Sahibi, Ey Ev Sahibi!”
Holou fırçasıyla bir şeyler karalamış, ardından aniden haykırarak Tapınak Bakiresi’ne doğru koşmuştu.
“Holou—Holou’dur! Var mıdır bir itirazın?”
…………
“Bu nasıl bir surat ifadesidir böyle?! Anlamadın mı yoksa?!”
Holou, büyük bir keşif yapıp ardından avamın cahilliği karşısında afallamış bir filozof gibiydi.
Ama durum hiç de öyle değildi.
“Holou’nun benliğini tanımlayan bir gözlemcinin Holou’yu Holou olarak algılaması ve ona Holou olarak hitap etmesinin, Holou’nun geçici olarak Holou şeklinde var olduğunu doğruladığını—ve dolayısıyla Holou’nun kendisine Holou diyebileceğini iddia ediyorum!”
Tapınak Bakiresi’nin böylesine şaşkın görünmesinin sebebi, Holou’nun ona doğru koşup büyük bir özgüvenle elini tutmuş olmasıydı.
Beni affetti mi? Kendi arzusuyla tuttuğu elin benimki olması doğru mudur? En nihayetinde hiçbir şey yapamadım. Ben gerçekten buna layık mıyım—?
“Detaylara girmeden önce söylemen gereken bir şey var!”

“… Özür dilerim canım, seni kandırdım… Beni affedecek misin…?”
“Holou seni affedemez,” diye şüpheyle karşılık verdi Holou.
Tapınak Bakiresi bakışlarını kaçırdı, ama Holou devam etti.
“Çünkü Holou henüz affetmenin ne olduğuna dair bir hipotez kurmuş değildir.”
.

“Lakin senin hilen, geleceğini söylediğin şeyi gerçekleştirdi. Sonu değiştirdi, akıbeti değiştirdi, hatta Holou’nun kendisini değiştirdi.” Holou sanki bir şeyi kontrol ediyormuşçasına bir an düşündü ve birkaç kez başını salladı. “Ve görünüşe göre bu değişim pek de nahoş değil.”
Holou, muhtemelen kendisi bile farkında olmadan hafifçe gülümsedi.
Gong… Hafif bir sallantı.
İniş yapmışlardı—Tapınak Bahçesi’ne; Steph, Jibril… ve Izuna’nın tebessümleriyle karşılanarak. Üçü de Holou, Tapınak Bakiresi, Sora ve Shiro’nun yüzlerine teker teker baktı.
“Geri döndük—sanırım böyle deniyordu.”
Steph herkesten daha ışıl ışıl gülümsüyordu. Sora ile Shiro ona başparmaklarını kaldırdı.
“Aynen öyle, Steph… Ve kötü haberi verdiğimiz için üzgünüz…”
“… Ama Steph… Şimdi… elveda vakti…”
Yorgunluğun, gerilimin, açlığın ve daha nicesinin ağırlığı altında ezilen Sora ile Shiro bayıldı.
