
Doğu Birliği’nin başkenti Kannagari Adası’nın bir köşesinde, Chinkai Tandai Bölgesi yer alıyordu. Ve oradaki kabul salonunda…
Kelimelerle tarif edilemez, insana benzediği belirsiz olan tekinsiz ve parıltılı bir silüet duruyordu. Ino Hatsuse, o korkunç floresan kaslarıyla balkonda heybetle dikilmekteydi. Artık oyundan elenmiş bir hayaletti o; rüzgarda sallanarak ışıldayan, çaresiz kalmış bir ruh. Bu garip fenomene doğrudan bakmayıp uzaklara odaklanılacak olsa, gökyüzünde dönüp duran devasa bir kara parçasının varlığı görülebilirdi. Ve onun arkasında—
“… Tanrı aşkına! Neler oluyor böyle…?”
“Eheee, Chlammyyy, bu kısa boyun kesinlikle o öfkeli mizacından geliyorrr.”
Siyah saçlı Imanity Chlammy Zell sinirle dilini şaklatıyor, Elf Fiel Nirvalen ise besbelli sarhoş bir halde onu kışkırtıyordu. Tapınak Bakiresi’nin yokluğunu fırsat bilip Doğu Birliği’ne zorla bir oyun kabul ettirmişlerdi ama şu an ikisinin de huzuru kaçmıştı.
“… Benim tek bilmek istediğim, bunun daha ne kadar süreceğiii. Çok sıkıcııı,” diye söylendi Dhampir kız—daha doğrusu kız gibi görünen bir erkek olan Plum Stoker. Onun bu duruma müdahil olması yüzünden, Doğu Birliği kazansa bile bir Exceed kurbanı vermek zorunda kalacaktı. İster kazansınlar ister kaybetsinler, hem meydan okuyan hem de meydan okunan taraf için bir kurban verilmeden bu oyun sona eremezdi. Ancak hepsi aynı gökyüzüne bakıp neredeyse aynı şikayetleri mırıldanırken—
bir şok daha dalgalandı; işitme aralığının ötesinde bir sesle, ruhlar gökte ve yerde yankılandı. Ve onunla birlikte—

Puf.
“Yine mi?” Ino iç geçirdi.
Chinkai Tandai Bölgesi kabul salonu tüm ışığını yitirip karanlığa gömülmüştü. Hayır, sadece CTD değil—bütün şehir, tüm Kannagari karanlığa bürünmüştü.
Göğe doğru sarmallar çizen bu diyar, Old Deus’un oyun tahtasıydı. Bu sarsıntılar, her türlü normal hesabın ötesinde, iki gündür Doğu Birliği’ni tekrar tekrar sallıyordu. Bu koşullar altında, Tapınak’ın gücüne—yani Old Deus’un gücüne—dayanan oyunlarının çalışmaması şaşırtıcı değildi. Devasa ruhani dalgalanma yüzünden sokak lambaları ve mumlar bile sönmüştü. Fiel’ın kendisi de bu durumdan etkilenmişti.
“Ehhh-hehhh, gayet iyiyimmm. Aaa, biraz atıştırmalıklardan tırtıklasam nasıl olur?”

“… Hey… Fi. Ne yapmaya çalıştığından pek emin değilim ama…”
Fiel, Chlammy’ye sarılmış, göğüslerini kavramıştı. Chlammy hafif soğuk bir tonla konuşmayı sürdürdü.
“Eğer bunlara parmak atıştırmalığı denecek kadar küçük diyorsan kafayı yerim!”
“………… Hık, Chlammy bana kötü davrandı! Hık, hıhk!”
“Neee?! Cidden ağlıyor musun? Fi, Fi! Sen bayağı sarhoş olmuşsun—”
Yalnızca bir Elf değil, aynı zamanda bir hexcaster olan Fiel, bu durumda aleyhine işlemiş olabilecek ezici bir büyü yatkınlığına sahipti. Çalkalanan ruh seli onu ruh tutmasıyla sarhoş etmişti. Hayır, bu bile…
“Chla-Chlammy, hık… beni artık, hık, sevmiyor, böhöööy…”
“Ö-Öyle değil! Özür di— Bir dakika, ben niye özür diliyorum ki?!”
Sonra aniden, huuop, Fiel’ın gülümsemesi karanlığın içinden parıldadı:
“Ooo, Chlammyyy, beni sevdiğini biliyorum! Hiç konuşmana gerek yok! ”

“Biri! Biri şuna bir şey yapsın! Tedavisi falan yok mu bunun?!”
Fiel şimdi de yüzünü Chlammy’ninkine sürtüyordu. Tam bir çekilmez sarhoş.
“……”
Neler olup bittiği belirsizdi. Ancak Ino Hatsuse için bu durum tam bir can kurtarandı. Muhtemelen Old Deus’un gücünden doğmuş olan tahtaya bakarken sessizce düşündü.
Gökler her gürlediğinde, tüm Kannagari karanlığa gömülüyor, ışıklar ancak bir süre sonra yeniden geliyordu. Bu her yaşandığında, bu düzenbazlar o çok istedikleri VR oyununu oynayamıyorlardı. Nitekim ritüellerini engelleyen şey, coşan ruh seli olmalıydı. Ne Plum ne de Fiel oyunu başlatmak için acele etmiyordu, bu yüzden—
Tek umudum bu durumun böyle sürmesi…
Ino, Kutsal Tapınak Bakiresi’nin bir an önce dönmesi için dua etti. Ancak—
“D-Diplomasi Komiseri Hatsuse! B-bağışlayın ama bu çok acil!!”
Bir kadın kabul salonunun kapısını bir hışımla açıp içeri daldı. Sincap kulakları ve kuyruğu olan, soluk soluğa kalmış bir Werebeast kadınıydı…
“Birinci Sınıf Sekreter Chitose Kanae… Bir süreliğine tüm talepleri geri çevirmem gerektiğini bildirdiğimi sanıyordum?”
Ino, kadının inip kalkan, dolgun göğüslerini hayranlıkla süzerken yüzünde suçlu bir ifade vardı. Chlammy kadına ölümcül bir bakış fırlattı ama Chitose konuşmaya devam etti:
“B-Biliyorum efendim! A-ancak oyuna başlamadan önce sizinle mutlaka görüşmek isteyen bir konuk var!”
.

“… Hff.”
Chitose’nin raporu üzerine Ino kısa bir nefes verdi ve ardından:
“Şimdi kim ulan bu, ha?! Hangi şerefsiz bize ihanet etti bu sefer?!!”
Fosforlu kas yığınının gürleyen sesi, elli katlı binanın tamamını titretecek kadar şiddetliydi. Ino nihayet bir poltergeist seviyesine varırken Chitose ve Chlammy çığlığı bastı.
Oceando mu? Yoksa Avant Heim mı?! Kimin umurunda? Neden her şeyi unutup hepsini gebertmiyorum ki? diye geçirdi Ino aklından bir anlığına—ama hayır…
“…… Ne…?”

Yalnızca Ino da değildi. Chlammy, sarhoş Fiel… hatta Plum bile. Ağır bir çantayı yere bırakan figüre hepsi ağızları açık bakakaldı; zihinleri donup kalmıştı. Çantadan sular dökülürken içinden darmadağınık bir şekilde çıktı—
“Ta-daaaa! Nerede benim sevgilimmm?! Sevgili Laila’sı onu görmek için denizlerin ta derinliklerinden buraya kadar geldi! Tabii ki kelime oyunu kastedilmişti. ”


Seiren Kraliçesi Laila Lorelei. Şaşkınlığa uğramış topluluğu görmezden gelerek etrafını süzdü ve konuştu.
“İyi de bu da ne böyle? İki gündür o sırt çantasındayım ve— Ah, anladım, fantezi demek.”
Güç kesintisinin altyapıyı çökertmiş olması gerekiyordu. Yine de Laila, asansörler dahil her türlü ulaşımın defalarca felç edilip düzeltilmesine rağmen buraya ulaşmayı başarmıştı. Herkesin dili tutulmuştu; Seiren Kraliçesi’nin burada ne işi vardı? Hayır—bunu geç şimdi—!! Ino içinden çığlık atarak başını yukarıya—Old Deus’un oyun tahtasına doğru kaldırdı.
“—İmkânsız… O zaman bu da ne böyle?!”



Oyun içi sürede on beş dakikadan biraz az süren bir yeminle başladı. Gerçek sürede ise saniyenin otuzda birinden daha kısa bir sürede bitti.
Phantasm Avant Heim, Old Deus Artosh ve Flügel’lerin karşısına dikilmişti; hepsi birlikte dünyadaki en güçlü oluşumu meydana getiriyordu. Birlik ateşinin yağmuru arasında, sesi birdenbire yankılandı.
“Vaktiyle ırkdaşlarıma sormuştum… Şöyle ki:”
Tüm gezegende gürleyen bu ses, ne Elf ne de Cüce dilindeydi. Aksine, hiçbir ırkın dilinde değildi. Yine de garip bir şekilde, onu duyan herkes manasını anında kavradı.
“‘Bu savaşta nasıl hayatta kalabildik?’
Phantasm’ın bir ürünüydü bu—evrensel dildi.
“‘Üstün fiziksel güçten yoksunuz. Ne elimizin altında bir büyü var, ne de uzun bir ömre sahibiz. Yine de tüm bunlara rağmen bu savaşta hayatta kalabildik—peki ama neden?’”
Konuşan kişinin Avant Heim’dan başkası olduğu açıktı, bu yüzden Phantasm’ın sözlerinin arkasındaki kaynağı aradılar—
“Irkdaşlarımıza cevap vermiştim: ‘Çünkü bizler zayıfız.’
ve savaş alanı sessizliğe gömüldü.
“‘Bizler, güçsüz zayıflar olarak korkaklar gibi kaçmanın yollarını tasarlarız!! Biz akıldan yoksun aptallar, bu yüzden boyun eğerek hayatta kalmanın çarelerini öğreniriz!! Birbiri ardına biriktirmeye devam ettiğimiz yöntemler ve öğretiler, hayatta kalmamızı sağlayan bilgeliktir!!’ … Cevabım işte böyleydi.”
Göğü ve yeri toza dumana katarak her yönden silahlar ve büyülerle taranan savaş alanı, şimdi yanmayan bir ocak gibi soğumuş, sessizliğin içinde sadece bu ses yankılanıyordu.
“… Şimdi o sözleri—acı bir utançla hatırlıyorum.”
Herkes bunu öngördü. Kokusunu aldı. Hissetti. Bir şey olacaktı… Bir şey olmak üzereydi—yoksa olabilir miydi…?
“Bir aptalın saçmalıklarıydı onlar! Hayal gücü eksikliği! Ama yine de, bunu nasıl hayal edebilirdik ki?! Aklımızın ucundan bile geçiremedik şüphesiz! Basitçe söylemek gerekirse—”
Evet—olabilir miydi acaba diye düşünmüşlerdi? Öyleydi.
“—siz aşağılık mahluklar akılalmaz derecede beceriksizdiniz.”
Çoktan olmuştu bile.
Bunu kanıtlarcasına, görkemli bir ışık huzmesi fışkırarak göğün ve yerin ufkunu yağmaladı. Devasa, akıl almaz bir güç fırlatılmıştı—ya da serbest mi bırakılmıştı? Ruh koridoru bağlantı sinirlerine sahip olan herkes bunu anlamaktan kendini alamadı.
Şüpheye yer yoktu. Tanrıların en güçlüsü, savaş tanrısı Old Deus Artosh’un eterinin tamamen sökülüp atıldığının bir kanıtıydı bu. Ne yaşandığı—hayır, ne yaşanmakta olduğu—kimsenin kavrayabileceğinin ötesindeydi; Artosh’u katletmiş gibi görünen kişi konuşmaya devam etti.
“Aptal falan değilsiniz! Sizde düşünce diye bir şey yok. Zayıf falan da değilsiniz! Öğrenmiyorsunuz. ‘O halde size ne diyeceğiz?’ Merak etmiştim… Sadece içgüdülerine sahip olan canavarlar bile kendi bilgelikleri hakkında böbürlenip durmaya katlanamaz. Ve ben de kafa yordum… Ve nihayet, size bir isim bahşetmeye karar verdim.”
Şöyle ki:
“Siz acınası, uysal—domuzlar.”
Derken bir kez daha, sanki o sesle harekete geçmişçesine ışık patladı.
“Çabalarınızdan dolayı hepinizi alkışlıyorum. Size bir isim vermek biraz zaman aldı.”
Avant Heim harabeye dönerken nihayet herkes anladı. Her şeye kadir Artosh’u, Flügel’leri ve Avant Heim’ı yerle bir edenler, onları kullanmış ve karşılarına dikilmişti. Ölümü müjdelerken kendilerini tanıttılar.
“Sizi yok etmeye yemin eden bizler… Imanity’yiz.”
Yıkılan Avant Heim’dan gelen son sözler, çarpışmanın yankıları kesilmeden önce duyuldu:
“Gelin domuzlar—dans edin. Avuçlarımızın içinde dans edin. Bir gün kaçabilmenin hayalini kurun.”
Ardından gelen çakımlar göğü ve yeri toza dumana kattı ve sonra…

Oyun içi sürede olayın tamamı iki saatten az sürdü. Fakat izleyenler için—
“…… Ne—…?”
Komutu veren Sora ve havadaki haritaya kilitlenmiş diğerleri için bu anlıktı; saniyenin dörtte birinden bile kısa sürmüştü. Avant Heim’ın karşısına dikilen Birlik’in, son ferdine kadar tamamen yok oluşuna tanık oldular. Onların tamamen silindiğini yalnızca Sora ve Shiro kavrayabilmişti.
Elfler Áka Si Anse’yi, Dragonia’lar Far Cries’ı, Periler Sprite Tunes’u kullanmıştı. Cüceler E-bombasını, Phantasm’lar Arma Qualia’yı, Demonia’lar Bloodborne’ları ve diğerleri… Bu çatışmadaki her ırk, her birlik kendi kozunu oynamıştı. Hepsi aynı anda oynandığında—her şey toza dönüştü. Bu karşılıklı hamlenin ve ardından gelen çarpışmanın parçalayıcı gücü, Ariela kıtasının yarısını da beraberinde götürmüş, böylece Avant Heim’ın cesedinin üzerinde bir ölüm fırtınası—ölü ruhlardan oluşan bir hortum—bırakmıştı. Sora, Shiro ve Jibril’in Başkent’ini her şeyi geri püskürtecek doğal bir kaleye dönüştürdü.
Tam da planlandığı gibi. Sora ve Shiro izlerken sinsice gülümsediler.
“E-Efendilerim… Siz—daha az önce ne yaptınız öyle?!”
Dost ateşini kışkırtmışlardı. Bu kadarı açık olmalıydı, bu durumda Jibril’in dehşet dolu çığlığı aslında şunu soruyor olmalıydı: Bunu nasıl başardınız? Birlik—Elf ve Cüce İttifaklarının ortak cephesiydi. İki İttifak aslen gerçekten de düşmandı. Fakat her iki taraf da anında kıyamete yol açacak silahlara—karşılıklı garantilenmiş yıkıma—sahip olduğundan kilitlenip kalmışlardı. Çatışmaya girmeleri için bir tarafın önleyici bir saldırı yapması gerekiyordu. Peki Sora ve Shiro, saldırıyı tam olarak nasıl ve kimden kışkırtmışlardı? Jibril’in sorusu buydu.
“… Biz hiçbir şey yapmadık. O… sendin Jibril. Değil mi?”
Sora alaycı bir şekilde cevap verdi.
“Erofu’lar orc arzuları yüzünden savaşıyordu—ve sen aralarına girdin.”
Evet, Demonia ile Elf arasındaki çatışma, dünyanın ikiye bölünmesini tetiklemişti. Topyekün bir savaşı, bir yıpratma bataklığını hızlandırmıştı.
“… Üstelik asıl hedefleri sen—ya da Flügel değildi.”
Gerçekten de Jibril—yani Flügel—sadece aralarına girmişti. Bu yüzden Demonia ve Elf, Flügel’i devirmek için geçici olarak güçlerini birleştirdi…
“Engelmeyici bir şey olmasaydı, kaldıkları yere geri döneceklerdi. O iki ırk zaten baştan beri birbirinin can düşmanıydı.”
Sora parmaklarını haritanın üzerinde gezdirdi. “En başta,” diyerek Avant Heim’ın cesedini—Başkentlerinin çevresini—havaya yansıttı.
Bir “ölüm fırtınası.” Anlaşılan o ki siyah külün içindeki bir reaksiyonun ürettiği, ölü ruhlardan oluşan mavi renkte parıldayan bir tür hortumdu. Bu vakada, güçlerin çarpışması ölü ruhlar arasında bulutlar gibi gürleyen bir füzyon reaksiyonu yaratmıştı. Şimşek benzeri ışık çakımları, birbiri ardına gezegenin kabuğunu oyuyordu.
Sora ifadesiz bir yüzle sordu:
“… Demek herkes cehennemin en alt katını bile dehşete düşürecek bu tür çılgın silahlara sahipti. Gerçekten var güçleriyle savaşacak olsalar—Sadece kontrol etmek için soruyorum, siz Flügel’lerin bundan bile daha çılgınca bir şeyi vardır, değil mi?”
Bu noktada karşılaştırma yapmanın bir anlamı kalmamış olsa da, diye ekledi içinden. Jibril cevap verdi:
“… Artosh ve Flügel’in birleşmiş gücüyle—yani Tanrısal Darbe ile—başımızın çaresine bakabileceğimize inanıyorum… ucu ucuna da olsa.”
Ama yapabilirler miydi gerçekten? Bu gezegenin şeklini korumayı nasıl başardığı giderek daha da gizemli bir hal alıyordu… Her neyse, demek ki Flügel de anında kıyamete yol açabilecek bir ateş gücüne sahipti. Öyleyse Birlik bunun yerine silahlarını stratejik olarak konuşlandırıp Flügel’i ezmeden önce köşeye sıkıştırsaydı ne olurdu?
“Zaman kolluyor—ve Flügel’i devirdikten sonra ne olacağını düşünüyor olmalıydılar.”
Sora ve Shiro’nun eski dünyasının tarihindeki savaşların temel kuralıydı bu. Savaşan taraflar mevcut savaşı nasıl kazanacaklarını değil, sonrasını—bir sonrakini nasıl kazanacaklarını düşünürlerdi. Evet, en güçlüler yerle bir edildikten sonra, sıra kime geleceği tam bir piyangoydu.
“Peki—ama birdenbire Artosh ve Avant Heim’ın yenildiğini varsayalım.”
Her iki taraf da varsayımsal düşmanlarından kurtulacak ve ellerinde harcayabilecekleri güç kalacaktı. İkisi de şunu fark edecekti:
“Biri onlardan önce davranıp Flügel’i yok etti—bir hain.”
“… Ve… o kişi… imkânı… yok kendileri olamazdı, değil mi…? ”

İlk kim saldırdı?
Bunun bir önemi yoktu. Hiçbir şeyi değiştirmiyordu. İlk ateşi herkes etmiş olabilirdi. En başından beri her iki taraf da ihaneti hesaba katarak güçlerini birleştirmişti. Dolayısıyla şüphe dolu düşüncelerine görünürde bir kanıt süsü vermek yetiyordu.
Örneğin Sora’nın yaptığı gibi: Jibril’in haritası, Jibril’in komut sayfaları ve Jibril’in posta kutusu kullanılarak Jibril’in iki birliğine—Avant Heim ve Artosh’a—emir verilebilirdi. Tek gereken, o ikisine kendilerini yok etmelerini emreden küçük bir mesaj göndermekti. Evet, kısacası—
“—Hazır mısınız? Ateş!! … Bunun gibi bir şey işte. ”

Bütün o aptallara, birbirlerini öldürmeye geri dönme vakitlerinin geldiğini bildiren bir mesajdı bu.
“… Asıl sebebe dönüp bakarsak, sanırım tüm bunların nedeni sizin erofu fetişinizdi, değil mi?”
Steph kendini toparlamış gibi görünüyordu; bu felaketin baş sorumluları olan Sora ve Shiro’ya saçma sapan gerekçelerini hatırlayarak buz gibi bir bakış fırlattı.
“Heh, işte ben de bundan bahsediyorum ya. Bu dünyadaki Elfler fazla kasıntı. Gerçek bir Elf yapış yapış sıvılara bulanmalı, yüzü hazdan şekilden şekile girerken nefes nefese ‘daha fazla’ diye yalvarmalı.”
“Abi… Çok fazla… doujinshi okumuşsun… Hem de aşırı ağır şeyler…”
Steph gözlerini devirdi, fakat bu işin sorumlusu olan suçlular Sora ve Shiro, harıl harıl komut girmekle meşguldü ve pişkince eklediler:
“Ayrıca… Biz sadece onlara bir bahane verdik, hepsi bu. Hadi ama, olayın ciddileştiği yer tam da burası!”
“… En güçlü kuvvet… Flügel cephesi yok oldu… İki büyük gruptan ikisi de… ağır darbe aldı…”
Peki o zaman ne olacaktı? Haritaları bunu açıkça gösteriyordu.
“—Şimdi o halde. Herkes yok olduktan sonra geriye kimin ayakta kalacağını görme vakti.”
Sora, tüm ırkların birbiriyle çatışmaya başlamasını son derece aşağılayıcı bir sırıtışla izledi.
Bir dakika.
“… A-ama Efendilerim, bu gidişle Başkentimize saldırırlarsa biz—”
Nihayet içinde bulunduğu trans halinden çıkan Jibril söze girdi ve Steph’in de kendine gelmesini sağladı.
“E-evet, haklı!! Bizi fark ederlerse mahvolacağımızı söylemiştiniz, o zaman neden onlara bildirdiniz ki?!”
Gerçekten de Imanity’nin varlığı tespit edilir veya araştırılırsa—Başkentlerinin yeri belirlenip işgal edilirse—işleri biterdi.
Hepsinin başkent yaptığı Avant Heim kendi kendini imha etmişti. Flügel’in hiç birliği kalmamıştı ve efendisi olmadan üretim yapamıyordu—bu da elbette yeni bir Başkent’e taşınamayacağı anlamına geliyordu. Pratikte aynı şey Sora ve Shiro için de geçerliydi. Artık ölümcül bir çorak araziye dönen Başkentlerinin çevresine hiçbir Imanity birliği yaklaşamazdı bile. Sora ve Shiro yeni bir Başkent kurmak için birliklerini uzaktan kontrol etseler bile Jibril’i geride bırakamazlardı. İşte buradaydılar—ortak bir Başkent’in boş kovanının içinde. Tamamen savunmasız. Biri öylece içeri girip orayı anında ele geçirebilirdi ve orası düşer düşmez hepsi ölürdü. Fakat…
“Bize saldırmayacaklar… Hiçbiri.”
Sora, Steph ve Jibril’in korkularını bir kenara itti.
“Çünkü ne yapacakları, nasıl hareket edecekleri ve nereye gidecekleri gün gibi ortada.”
En azından Sora ve Shiro için öyleydi. Her şeyi biliyorlardı: Düşmanın nereye gideceğini, nereden vuracağını, nerede bekleyeceğini, nerede savaşacağını. Steph, onların hızlı komutlarını aralıksız bir koşuşturmacayla taşırken şaşkın görünüyordu ama Jibril olayı çözmüş olmalıydı ki gözleri fal taşı gibi açıldı ve nefesi kesildi.
“Efendim… Yoksa siz… Her şey dururken—?!”
Sora ve Shiro’nun kontrolü elinde tuttuğu hesaba katılsa bile, harita doğal olmayan bir detayla doluydu.
“Aynen öyle. Böyle başlıyoruz. Vay be, Plum’ın ataları gerçekten işe yaradı. ”

“Plum’ın… ataları mı?! Dhampirleri buraya mı getirdiniz?!”
Jibril ve Steph’in akıl sağlığını sorgulayan feryatlarına rağmen Sora gülümsedi ve yazmaya devam etti.
Müzakere edebilecekleri ırk sayısı oldukça azdı ve bir iş birliği ummak söz konusu bile değildi. Fakat en azından kaybetmeye başlayana kadar güvenebilecekleri bir ırk vardı. Imanity’nin varlığından haberdar olsalar bile onda hiçbir değer görmeyecek ve ona aldırış etmeyecek bir ırk. Yine de Sora ve Shiro’nun istihbaratıyla savaşın yıkımından uzak durabilir ve ganimetleri toplayabilirlerdi.
Elflerin, Cücelerin—canlarının çektiği her türlü kanın—doyasıya tadına varacağı için mutlu olacak bir ırk elbet işe yarayacaktı.
“Dhampirlerin istihbaratı sayesinde sanki her şey önümüze çizilmiş gibiydi. Dahası—”
Düşmanlarının tüm sırları açığa çıkmıştı; her şey adeta avuçlarının içindeydi. Üstelik diğer ırkların bir sonraki hamlelerini de net bir şekilde öngörebileceklerdi. Mantık basitti. Sonuçta—
“Bütün doktrinleri, bütün stratejileri… Hepsi ama heeeeepsi bizim öğrettiklerimizin eseri! ”

Evet, Sora ve Shiro ne yapmaları gerektiğini söyleseler yeterdi. Steph ve Jibril nutku tutulmuş hâlde dikilirken, sırıtan yegâne kişiler Sora ve Shiro’ydu.
Imanity için modern askeri teoriler en iyi ihtimalle hiçbir işe yaramazdı. Silahları ve teknolojileri yoksa bu teoriler değersizdi; zaten deneyim olmadan teorik bilgiye güvenemezlerdi. Üstelik karşılarındaki bu canavarlarla, Dünya’daki bütün ateş gücünü toplasalar bile hiçbir şey değişmezdi.
“Bizim tüm askeri stratejilerimiz bunların başka insanlara karşı kullanılacağı varsayımına dayanıyor.”
Eski dünyalarındaki hiçbir teori bu kaçıklarla karşılaşılacağını öngörmemişti; bu durumda—
“—Bu stratejiler yalnızca başka kaçıklar için bir değer taşıyor.”
Bireysel yeteneklerde uzmanlaşmış Elflere esnek savunma ve karma düzen teknikleri vereceklerdi. Zırhlı silahlarda ustalaşmış Cücelere ise karadan ve havadan sızma ile yıldırım savaşı tekniklerini öğreteceklerdi. Pimi çekip bombayı ellerine verecekler—ve sonra ortalığın karışmasını izleyeceklerdi.
“… Tam bir bataklığa dönecek, değil mi?”
Bitişmek bilmeyen bir çekişme—dünya haritası bir yıpratma savaşına sürüklenecekti ve kaçınılmaz olarak—
“G-Hey— Sora?! Vahşi Irk şehri— Saldırı altında!!”
Elf birlikleri şimdi Sora ve Shiro’nun Vahşi Irk’a inşa ettirdiği şehre doğru ilerliyordu. Steph, posta kutusuna koşuşturmayı koşa koşa bırakıp panik içinde bir çığlık attı.
Bütün bu büyük ölçekli çatışmalardan ve yıpratma savaşlarından sonra, gıdanın tükenmeye başlayacağını söylemeye gerek bile yoktu. Elfler, artık dünyanın en büyük tahıl ambarı hâline gelen yeri ele geçirmek için harekete geçmişti.
“Ha? Aaa, evet, biliyorum. Eee?”
“… İşte bu yüzden… orayı inşa… ettirdik.”
Steph’e başlarını bile çevirip bakmadan, Sora ve Shiro bir yandan emirleri yazıyor, bir yandan da sanki bir kehanette bulunuyormuşçasına yüksek sesle okuyorlardı.
“8 Ağustos, TS −2 yılı: Gıda sıkıntısı tırmanıyor, Elf tarım arazilerini güvenceye almak için harekete geçiyor.”
Hayır. Sanki geçmişte yaşanmış olayları okuyormuşçasına umursamazca mırıldanıyorlardı.
“Dört Dragonia eşliğinde yedi karma tümen, tarım şehrini boyunduruk altına almak için kuzey dağlarından yaklaşıyor.”
“… Aynı sebepten, Cüce… aynı dağlardan… önlerini kesiyor ve dokuz gün boyunca savaşıyorlar.”
Sora hiç durmaksızın yazmaya devam ederken içinden geçiriyordu.
Bu dünyadaki—hayır, bu çağdaki—tipler cidden muazzam teknolojiye ve silahlara sahipti. Modern Dünya’nın canına okumaya yetecek kadar hem de. Taktikleri ise… acınasıydı.
Yine de kendileri gibi kaçıkça silahlara sahip kaçıklarla savaşıyorlardı. Tutarlı stratejiler geliştirmekte zorlanmaları ve kaba kuvvete, kitleye ve sayısal üstünlüğe bel bağlamaları anlaşılabilirdi.
Ama bu kadarı yetmezdi. Sora pis pis sırıttı. Rastgele tuşlara basarak oynamak, aslında okuması en zor taktikti. O yüzden onlara öğretmeleri gerekiyordu.
“… Cüceler dağlarda hareket kabiliyetlerini… sergileyemiyor ve sürdükleri kuvvetlerin yüzde kırk iki nokta yedisini kaybediyor.”
“Ve ellerinde beş tümen kalan Elfler, stratejik bir zafer kazanarak ilerleyişlerine devam ediyor—”
Bu ezikler bir kez yarım yamalak istihbarata konup o kibirlerini konuşturmaya başladıklarında…
her şey avuçlarının içinde olacaktı.
“Fakat en sonunda stratejik bir yenilgiye uğruyorlar. Neden diye soracak olursanız?”
Bununla birlikte Sora ve Shiro’nun dudaklarının kenarları ürpertici bir tebessümle kıvrıldı.
Harita üzerinde parlamalar patlak verdi. Kuzey dağlarındaki Elf kuvvetleri—çevrelerindeki araziyle birlikte—ansızın haritadan silinmişti. Sora haince sırıttı.
“… Çünkü Áka Si Anse patlıyor. Kalan beş tümenin tamamı paramparça oluyor.”
Bu durum tesadüf eseri Elflerin karadan işgal rotasını da tıkamıştı. Steph ve Jibril donakalmıştı.
“E-Efen-Efendim… Bir Elf silahı neden Elfleri vursun ki?!” Jibril, Elflerin kendi silahlarının nasıl kendilerine karşı kullanıldığı konusunda şaşkınlık içinde bağırdı.
“Eh, ben öyle yaptırdım da ondan.”
Steph ve Jibril, Sora’nın bu rahat ve akıl dışı sözü karşısında dona kaldılar.
“Elfleri erofu’ya dönüştürüp bizim tarafa çekmeyi başaramadım… Ama hey… ,” Sora hâlâ komutları yazmaya devam ederek gayet sakin bir şekilde sürdürdü.
“Vahşi Irk’a Elfleri kaçırtmayı başardım—değil mi?”
“… E-Evet… Hayır, bir dakika! Bunu nasıl yaptığını hiç açıklamadın ki?!”
Büyü kullanmalarını nasıl engellemiş ve direnmelerini nasıl önlemişti? Sora inanılmaz derecede basit, son derece hilesiz ve nefes almak kadar kolay olan gerçeği açıkladı.
“Çok basit. Çocuğu olan bir Elf buluyorsun, çocuğunu elinden alıyorsun ve şöyle diyorsun:”
Sora, gençlik masumiyetiyle dolu parlak tebessümüyle bunu nasıl başardığını ifşa etti.
“‘Aklından bir şey geçirecek olursan çocuk güme gider.’ İşte hepsi bu kadar! Nur topu gibi, taptaze ve kendi rızasıyla boyun eğen bir köle!”

“Seni aşağılık pislik!!”
“Niye bu kadar acımasızsın ki?!”
Tüm benliğine işlemiş olan bu acımasızlığı gözler önüne serdikten sonra, Steph’in anında yapıştırdığı bu sert kınama doğrudan Sora’yı hedef almıştı.
“Sakın bana Vahşi Irk’a yiyecek vermenizin tek sebebinin bu olduğunu söyleme?!”
“T-Tabii ki değil! O kadar aptalca bir şey yapmayacağımızı sen de biliyorsun! Bak!”
Steph kendisini yakasından tutmuş sarsarken Sora panik içinde haritayı işaret etti.
Karadaki işgal rotasını kaybeden Elfler, şimdi havadan yaklaşıyordu.
“Áka Si Anse’yi tetikleyen Elfi s-serbest bıraktık! Ve hak ettiği cezanın yağması için Vahşi Irk’ın kendisine yaptırdığı her şeyi—en ince ayrıntısına kadar—rapor etmesini sağladık!”
“Aahhh, şimdi anladım! Kendimi düzeltmeme izin ver: Seni hasta ruhlu pislik!!”

Yine de Shiro, Steph’in bu öfkesini umursamadı.
“… Ama bu sefer… Cüceler… kazanacak.”
Ve tam o anda—yeni akın eden Elf birliği yok olup gitti.
Dağlar gibi çetin arazilerde savaşmak Cücelerin manevra savaşını kısıtlıyordu ama bir it dalaşında hem kendileri hem de hava gemileri rakipsizdi. Ne de olsa deniz savaşı teorisi doktrinlerini uçan gemilerine ellerinden geldiğince uygulamışlardı.
“Burası dünyada gıda üretimi yapılan az sayıdaki bölgeden biri ve buna bir nesil harcadık. Buraları öylece ellerine teslim edeceğimizi mi sanıyorsun?”
Şaşkına dönen Steph, Sora’nın yakasını bıraktı; Sora da masanın başına geri döndü.
“Yiyecek yüzünden bir süre daha birbirlerini ezmelerini sağlayacağız. Sana söylememiş miydik?”
“… Gıdayı kontrol eden… dünyayı kontrol eder…!”
Vahşice ama sınırsız bir zevkle konuşmayı sürdürdüler.
“Çoooook daha fazla kişi öleeeceeeek! … İnsanıyla, insan olmayanıyla, tonlaaaarcası!”
“… Hepsini gebertin… ”

“Vay be, acaba bunca şeyin arasından sağ çıkıp da hâlâ Imanity’yi dert etmeye vakit bulabilecek kim kalacak?”
“… Bu o kadar hastalıklı bir şey ki ne diyeceğimi bile bilmiyorum…”
Görünüşe göre onlara yaptıkları yanlışları anlatma hevesini tamamen kaybeden Steph, pes edip emirleri postalamaya geri döndü.
………

Dhampir’leri kullanarak muazzam ve kesin bir istihbarat elde etmişlerdi. Shiro, tam 184 yıl boyunca çeşitli ırkların her bir hareketini gözlemlemiş ve savaşın nasıl ilerleyebileceğini hesaplamıştı. Sora ise 184 yıl boyunca, ince ince işlenmiş bir stratejiyle bu gidişatı manipüle edip gerçek olaylara dönüştürecekti. Jibril, efendileri Sora ve Shiro’nun her şeyi o küçücük ellerinde evirip çevirmesini izliyordu. Ancak yanaklarında ve alınlarında ter damlaları belirmeye başlamıştı, diye düşündü Jibril. Sora ve Shiro için bile… Büyük Savaş’ın tamamını okuyup öngörmek imkansızdı. Mesela eylemleri pek de net olmayan Gigant veya Lunamana gibi ırkların işe karışacağını kusursuz şekilde kestiremezlerdi. Ve ne kadar plan yaparlarsa yapsınlar, ne kadar derin hesaplara girerlerse girsinler, kestiremeyecekleri olaylar daima var olacaktı. Bunu da hesaba katmış olmalıydılar. Öngörülemeyeni bile öngörmüş olmalıydılar—fakat.
Yalnızca tek bir ölümcül yanlış okuma.
Yalnızca tek bir ölümcül talimat.
Başkentlerinin yerinin anında tespit edilmesine yeterdi ve bunun ardından hiç şüphesiz—onları bekleyen şey ölümdü. Sora ve Shiro bunu herkesten iyi biliyor olmalıydı, yine de yalnızca sırıttılar—yabani bir keyifle.
“Ha-haaa! Buradan sağ çıkıp da kaybedecek olursak—beynimiz tamamen eriyecek!!”
“… Benimki… çoktan… erimek… üzere…!”
Hiç bu kadar acımasız bir oyun oynamışlar mıydı? Bu, şimdiye dek gördükleri en yüksek zorluk seviyesi olmalıydı. Coşkuyla gülümsediler—ancak Jibril elleri günlüğünü kavrarken titreyerek huzursuzca aşağı baktı.
……

“… Ah… Dünyanın sonu geldi,” diye mırıldandı Steph, posta kutusuna doğru bir ileri bir geri koştururken. Havada süzülen projeksiyonda can çekişen bir gezegen, devrilen satranç taşları ve sonu gelen bir dünya vardı; fakat—
“Aynen öyle, sonu geliyor. Lanet olsun bu küflü eski dünyaya. Bırak bitsin gitsin!”
Sora konuşurken elindeki kalem durdu ve haritaya şöyle bir baktı.
Can çekişen bir gezegen—bir zamanlar gerçekliğin ta kendisiydi.
Devrilen satranç taşları—bir zamanlar insan hayatlarıydı.
Tehdit eder, kaçırır, öldürürdü; kenara atar, kullanır, kandırır, ihanet eder ve işkence çektirirdi—yakalanmadığı sürece Sora kirli oyunlar, sahtekarlıklar ve dolandırıcılıklar da dahil olmak üzere neredeyse her yolu mubah görürdü—fakat.
“… Hiçbir aracı ya da fedakarlığı umursamadan oynamak istiyorsan—o boku herkes yer.”
Evet, basitti. Ve dünyayı hiç umursamadan yollarına devam eden herkes tarafından da kanıtlanmıştı. Pekii, bu fedakarlık dağının sonunda tam olarak ne arıyorlardı? Kendilerinin öldüğü, bir başkasının öldüğü ya da herkesin öldüğü bir son—gerçekten bunu bu kadar çok mu istiyorlardı? Sora bunun mantığını kavrayamıyordu—ve hiçbir zaman da kavrayamayacağını hissediyordu.
“Bu dünya bir oyun. Artık bir oyuna dönüştü.”
O aptallar sıradan oyunlarını oynamaya devam ederken—biri bıyık altından gülmüştü. Biri tek bir fedakarlığı bile kabul etmeyi reddetmişti. Sora, Jibril’e bakıp gülümsedi.
“—Hiç kimse ölmeyecek, ölmelerine de izin verilmeyecek. Ne sen Jibril, ne biz, ne de bir başkası—”
Dünya nasıl mı değişmişti…?
“Dünya, sen böyle bir tantana koparıp yanına kar kalabilecek ve hatta belki de istediğini elde edebilecek şekilde değişti.”
O halde yapabilecekleri en küçük şey, bu eski dünya için son bir dua etmekti.
Hey… Her kim idiysen…

Yetmiş saat geçmişti. Izuna 308. karede oturmuş, izliyordu. Birçok ırk yok olmuştu ve dünya, bu gezegen, geri döndürülemeyecek bir yıkıma sürükleniyordu. Tam da Old Deus’un öngördüğü gibi Sora ve Shiro köşeye sıkışmıştı ve yüzlerinde baskının izleri belirmeye başlamıştı. Fakat onları izleyen Izuna’nın ifadesinde hiçbir gerginlik yoktu, sadece bir özlem vardı. Tet ona anlatmıştı—o eski hikayeyi, hiç anlatılmamış hikayeyi.
Önceki Büyük Savaş’ı sona erdiren o ikili, bir bakıma Sora ve Shiro’ya benziyordu. İnanılmaz bir başarıya imza atmışlardı, yine de ablaları sormuştu…
“Neden bu kadar… kırgınım…?”
Tet, elinde Suniaster ile sanki cevap verircesine konuşmuştu.
“Çünkü oyun henüz bitmedi.”
Çok, çok uzun zaman önce, o gün Tet Suniaster’ı kavramış ve On Yemin’i koymuştu. Dünyayı yeniden yarattığını iddia eden Tet—ama ardından şunları söylemişti. Izuna bunu hafızasında kaç kez tekrar ederse etsin, Tet kesinlikle şöyle demişti:
“Haydi öyleyse—oyun devam etsin.”
Çok, çok uzun zaman önce, oyun—henüz başlamamıştı. Çok daha önce başlamıştı ve sadece—devam etmişti, böylece şarkılara konu olmayan o yenilgi, şarkılarla anılan bir zafere dönüşebilirdi. Önceki ikili bunu arzulamış ama başaramayıp gelecekteki ikiliye devretmişti…
O sonsuz yenilgiler silsilesini alıp onlara anlam katacak o tek bir zafer uğruna.
Henüz hiç kimsenin, Sora ve Shiro’nun bile elde edemediği o tek bir zafer uğruna.
Hiç kimsenin kurban edilemeyeceği o nihai zafer uğruna.
“… Tet, sana kahrolası bir yalancı dedim yani… Beni affet işte.”
Izuna özür dilercesine başını eğdi, uzun kulakları ve başı öne düştü. Sora ve Shiro o ikiliye benziyordu—ama sadece bir bakıma. Sora ve Shiro o kadar güçlü değildi ve bu durum Izuna’ya rahatlık veriyordu. Biliyordu—bu ikisi öncüllerinin yaptığı aynı hatayı yapmayacaktı.
“……………”
Ve Izuna, Old Deus’un inorganik, duygusuz yüzünün hafifçe titrediğini gördü.
“… Üzgünüm yani. Zeki değilim… O yüzden sana bir cevap veremem işte.”
“İnanmak da nedir?”
Izuna nasıl cevap vereceğini ya da hedefe nasıl ulaşacağını bilmiyordu ama yine de sezgileri yanılmadığını kesin olarak söylüyordu.
“Sen ölürsen kazanamam yani! Bence bu tamamen zırvalık işte!”
Yalnızca sessizlikle karşılaşan Izuna, yansıtılan manzaraya geri baktı. Dünyanın sonu. Izuna gülümsedi, Öyleyse varsın olsun. Ne de olsa—onlar için o dünyayı yıkanlar yine o ikisiydi…

Genç adam, zihninde hızla akan düşüncelerin arasında şunu hatırladı:
Diyelim ki dünya uğruna ölmen gerekti. Ne yapardın? O gün tam olarak bunu düşünmüş ve tek başına kazanmanın hiçbir anlamı olmadığını söyleyerek alaycı bir şekilde gülmüştü. Ancak ikisinin birden kazanması bile yetmezdi—o halde her şeyi nasıl kazanabilirlerdi? Bu dünyada belki de böyle bir yöntemin var olmadığını düşünerek pes etmeye neredeyse razı olmuştu.
Ama o dünyada böyle bir yöntem vardı. On kuralı duyduğu o gün, uzaktaki devasa satranç taşlarını görebildiği bir yerde durmuştu. Bir zamanki o çocuk—siyah saçlı, koyu gözlü genç adam—kız kardeşinin elini tutmuş ve sırıtmıştı.
Sonunda yöntemi bulmuşlardı. İşte oradaydı—On Yemin. Kabuller, fedakarlık olmadan hiçbir şeyin yapılamayacağını dikte ederdi. Bu zemin ise bunun da ötesine geçmeyi sağlıyordu.
Ne kadar da elverişli bir fantezi, değil mi bu dünya? Bu durum ona hem mutluluk hem de burukluk veriyordu, fakat—mesele sadece elverişli olması değildi. Elverişliydi, ama bir sebebi vardı. Biri onun kaçtığı şeyle yüzleşmiş ve dünyayı en sonunda böyle elverişli kılmak için her şeyini vermişti… böyle bir hikayeye inanabilir miydin? Yeminler ve Büyük Savaş’ın bittiği gerçeği olmasaydı, bunu bir kahkaha atıp geçerdi. Her kimdiyse muazzam bir insandı diye düşündü genç adam saygıyla—ama şimdi şunu da düşünüyordu… her kim idiysen… Hayır.
Hey, sen.
Bu gerçekten yeterince iyi miydi?
Neresinden bakarsam bakayım… Bana hiç öyle gelmiyor……
……

Darbe, Sora’nın zihninde hızla akan düşünceleri bıçak gibi kesti. Yansıtılan haritada gösterilen tarih -53 BT idi. Bu da zaman sınırının dolmasına yirmi sekiz dakika kaldığı anlamına geliyordu. Bu sırada, tam yanlarından geçip giden ışık hüzmesi yer kabuğunu stratosfere kadar buharlaştırmış—
ve Avant Heim’ı kaplayan “ölüm fırtınası”—sökülüp atılmıştı.
“Hey! Ne yapacağız? Neler oluyor böyleee?!” diye bağırdı, darbenin etkisiyle dengesini kaybedip yere kapaklanan gözü yaşlı Steph.
“Ne bileyim ben! Beklenmedik olacağını tahmin ettiğimiz her şey tam bir fırtına gibi üstümüze çöktü!”
“…… Iııh… Tam da… hallettik sanmıştım…!”
Sora ve Shiro ona bağırarak karşılık verdiler; öfkeyle talimatlar yazmaya devam edip haritaya dik dik baktılar—o harita ki, on beş saat önce tüm dünyayı gün gibi açıkça gözler önüne seriyor ve savaşın seyrini gösteriyordu. Şimdi ise tekrar kararmıştı ve neredeyse hiçbir şey göstermiyordu. Yine de savaşın nasıl gittiğini fazlasıyla net bir şekilde ifade ediyordu.
“Pah, bu oyunun imkansız olduğunu en başından biliyorduk zaten! Bu tarz bir oyunun tadı ancak bunu kabullenerek çıkar, değil mi?!”
“… Bir oyun… imkansızsa… olay kendini… zorlamaktır… ne kadar… ileri gidebileceğini görmektir!”
Sora ve Shiro paniklerini bastırıp yazmaya devam ederken birlikte zoraki bir şekilde gülümsediler.
Hakkında istihbaratlarının olmadığı ırkların hareketlerini kusursuz bir şekilde öngöremeyeceklerinin farkındaydılar. Ama—tanrı aşkına, Sora sessizce dişlerini gıcırdattı. Hakkında en az istihbarata sahip oldukları, Büyük Savaş sırasında zaten kızıl ayda bulundukları söylenen Lunamana ırkı gelip çatmıştı. Kestirilmesi imkansız bu çalkantıya, şimdiye kadar savaşın etrafında döndüğü iki ırkın, Elflerin ve Cücelerin sonunu getiren faktörün aynısı sebep olmuştu. Ay düşmüş ve gökyüzünü yarmıştı; bu sırada Keşif birlikleri olan Dhampir’ler de yerle göğün birbirine girmesiyle ezilip can vermişti. Imanity birliklerinin ve Şehirlerinin giderek azalan kalıntıları hala duruyordu; bir şeyler arıyor veya onları köşeye sıkıştırmaya çalışıyor gibi—Sora ve Shiro’nun artık ölüm fırtınasından yoksun kalan Başkentini kuşatan ve gittikçe yaklaşan birkaç düşman birliği vardı. Oyuncu kardeşler mobil birliklerinden mahrum kalmıştı, hatta dolaylı olarak hareket ettirebilecekleri ırkların bile işi bitmişti. Neredeyse hiçbir seçenekleri kalmamıştı ki tam o sırada—
“… Efendilerim. Yeterince çabaladınız. Lütfen bana emredin—”
Jibril başını öne eğip mırıldandı, fakat Sora ve Shiro onun sözünü kesti.
“… Kes sesini. ”

“ Jibril, otur. ”

Jibril daha ne olduğunu anlayamadan kendini oturur vaziyette buldu—
“Mmgyaughhhh?! O parlama da neydi öyle? Hey! O parlama!!”
Mermiler o kadar yakına düşüyordu ki artık sesleri bile duyulmuyordu; belki de işitme menzillerinin tamamen dışındaydılar? Ortamdaki tek hareketlilik patlayan ışıklardan, sarsıntılardan ve posta kutusuna mekik dokuyan Steph’ten ibaretti.
“… Bu gidişle öleceksiniz Efendilerim—küçük Dora bile…!”
“Ne demek ‘bile’?! Zaten ağlamamak için kendimi zor tutuyorum!!”
Durumdan hâlâ habersiz tek kişi olan Steph; Sora, Shiro ve Jibril’in emirlerini postalamak için canını dişine takmış koşturup duruyordu. Sora ile Shiro bile onun bu dipsiz yüce gönüllülüğü ve saf iyiliği karşısında ürpermeden edememişti, fakat—
“Lütfen zarlarımı devredip ölmemi emredin—!”
Jibril’in gözyaşları içindeki feryadı odayı çınlattı. Steph olduğu yerde donakaldı; ardından duyduğu şeylere inanması imkânsızdı.
“… Korkuyorum…! Lütfen… Yalvarırım, merhamet edin…!”
Günlüğünü sıkı sıkıya tutan Jibril, yeri gözyaşlarıyla ıslatarak titreye titreye yalvarıyordu. Sora ve Shiro yanıt vermedi. Steph hiçbir şey söyleyemedi.
Yegâne karşılık, kulakları sağır eden bir sessizlikti… ve derken.
Derin bir GÜM sesi uzun sessizliği bozdu—ışığın bir diğer darbesi daha. Steph, yaklaşan ölümünü hatırlatan bu sesle irkildi; Jibril ise mırıldanmaya devam ediyordu:

“… Benim gibi zavallı bir kulunuz uğruna akıl almaz riskleri göze aldığınızın tamamen farkındayım… Ama lütfen.”
Gözyaşlarını sildi ve kendini toplamaya çalıştı.
“Layıksız bir hizmetkârınız olarak, bu benim için hayal bile edilemeyecek bir onur olurdu… Lütfen içinde bulunduğumuz durumu göz önüne alın.”
Jibril, göğsünden çıkardığı dokuz zarı öne uzattı.
“… Bir Flügel olarak, ölüm karşısında hiçbir şey hissetmiyorum. Lütfen emredin bana…”
Zarlarını onlara teslim ederse hafızasını kaybedecek—ve kendi canına kıyamayacaktı. Sahipleri olan Sora ve Shiro’nun bağlayıcı emrine ihtiyacı vardı. Bu kadarı yeterliydi; böylece bu oyun—Jibril’in bu bencilce ölüm oyunu—sona erecekti. Bundan tatmin olmuş bir halde gülümsedi ve konuştu:
“Sizlerin ölmesine hiç gerek yok, Efendilerim. Lütfen izin verin de ben—”
“Kapa o çeneni ulan!! Kapa çeneni de otur oturduğun yerde! Dikkatimi dağıtıyorsun, kahretsin!!”
Sora’nın Jibril’in sözünü kesen kükremesi, salonu yıkıcı şok dalgalarından çok daha şiddetli bir şekilde sarstı. Sonunda Sora ve Shiro kalemlerini bırakıp baktılar— Hayır. Dik dik baktılar.
Öfkeden köpüren gözleri Steph ve Jibril’in nefesini kesti. Bir sonraki an, Sora sövüp saymaya devam ederken ikisi de tekrar emri yazmaya koyuldu.
“Korkuyorsun diye ölmene izin mi verelim?! ‘Ölmekten korkmuyorummm!’ Kes sesini lan!! Hepimiz ölümden köpek gibi korkuyoruz! Biz burada altına kaçırmayı bile geçtik, çok daha büyük ve boktan bir şeyin derdindeyiz!!”
“… Ağabey… En son… ne zaman… tuvalete… gitmiştik…?!”
Ha. Altlarına yapacak raddeye gelmelerine şaşmamalıydı! Kahretsin! Sora yeni emirleri Steph’in eline tutuşturdu—
“Sen de hâlâ bıdır bıdır konuşup duruyorsun!! Tek derdin havalı görünmek, değil mi?!”
diyerek Jibril’in lafını ağzına tıkadı.
‘Hafızamı kaybetmekten korkuyorum, o yüzden ölmek istiyorum.’ Ama? Ama?
‘Yük olmak istemiyorum.’ ‘Kazanmak istiyorum.’ ‘Kazanamayacaksam ölmek istiyorum.’ Ama! Ama!
‘Suç bende.’ ‘Sizin bir suçunuz yok, Efendilerim.’ Ama! Ama! Ama! Ama!
‘Tek çare bu.’ ‘Benim için de yaşayın—!!!’
“Sen kendini ne sanıyorsun ulan, Jibril?! Senin efendin kim?!”
“… Madem… evden çıkmayan bir çift… ezik oyuncunun malısın…”
“O zaman adam gibi uç! İşini düzgün yap!! Dürüst ol; bizim gibi ol—ezik gibi davran!!!”
Steph titreyen elleriyle kutuya bir emir daha atarken— Bir anda.
İmanity şehirlerinden biri—kelimenin tam anlamıyla haritadan silindi. Bilerek açık edip dikkatleri üzerine çektikleri şehir, üzerindeki etiketle birlikte haritadan yok olup gitmişti.
“’Ölmek istemiyorum’ desene! ‘Sizin ölmenizi istemiyorum’ desene! ‘Hafızamı kaybetmek istemiyorum, sizin de beni unutmanızı istemiyorum’ desene! ‘Kurtarın beni’ desene!! Başarısız olursak hepimiz öleceğiz—ama yine de ‘İstemiyorum’ de!!”
Çılgınlar gibi emir yazmaya devam eden Sora ve Shiro titreyerek haykırıyorlardı—
“Şu halimizden biraz ders çıkar da acınası bir ezik gibi böğürerek ağlasana!!”
“!!!”

Bununla birlikte Jibril’in yüzü buruştu, göz pınarlarında yaşlar birikti.
Yetmiş bir saat, kırk beş dakika.

“Bir kişinin ölmesi yetiyor mu yani?! O zaman ha bir kişi ölmüş ha üç kişi, ha bir milyar ha bir trilyon, ne fark eder ki?!!”
“… A-ama! Bu gidişle Başkent düşerse—”
Sora, Shiro ve Steph— Hayır, en kötü senaryoda Kadim Tanrı’nın oyununa dahil olan herkes onunla birlikte yok olacaktı.
“O-o gün bir gelsin de… başımızın çaresine o zaman bakarız?!”
“… D-düşeceği… f-falan yok ki…?”
Fakat Jibril’in bu sözlerine tereddütlü çığlıklarla karşılık verirken Sora’nın sesi çatlamış, Shiro’nun ise gözleri dolmuştu. Başkent sayılmazsa geriye iki Şehir kalmıştı ve düşman bir kez daha tepelerine dikilmeden önce birkaç dakika—oyun süresiyle elli gün bile etmeyen bir zaman—kazanabilmek adına birini tamamen yem olarak yem etmişlerdi. Elleri tek bir an bile durmaksızın çalışan Sora ve Shiro’nun zihninden sadece şu geçiyordu:
Yetmiş bir saat, kırk dokuz dakika.

Ellerinde en ufak bir kanıt bile yoktu. Sahip oldukları tek şey, üst üste yığdıkları varsayımlardan ibaret dolaylı emarelerdi. Yine de Sora ile Shiro, sanki kendi gözleriyle görmüşçesine tuhaf bir biçimde emindi.
Zır aptalın teki, bu cehennemin bir oyun olduğuna karar vermişti. Savaşla kavrulmuş, umutsuzluğa gömülmüş bu dünyayı ele alıp… tek bir kurban dahi vermeden değiştirmenin vakti geldiğine. Kalıpların dışına çıkıp… dile getirmesi bile abes kaçacak kadar saçma bir hayalin peşinden koşmaya. Bütün dünyaya meydan okumaya, direnip tırnaklarıyla kazımaya… ve en sonunda ıskalamaya.
Ve yine de, “Bir dahaki sefere…” demeye. “…bir dahaki sefere.”
Muazzam derecede efsanevi bir oyuncu, son nefesini verene dek bunu söyleyip durmuştu.
Ama—!

“Bizim o kadar güçlü olabileceğimizi mi sanıyorsun? Öyle efsanevi bir hayat yaşamayı başarabileceğimizi mi sanıyorsun?!”
Sora’nın emriyle bir Şehir daha ışıkla yarılıp yok oldu. Ama bu sefer—kendisini haritadan silen düşmanı da yanında götürmüştü. Düşen Cücelerden ele geçirilen E-bombası, düşmanın kendi saldırısıyla infilak etmişti. Artık bir kıta olarak adlandırılmayı bile hak etmeyen kara parçası ufalandı ve Imanity’nin elinde tek bir Şehir ile 177 birim kaldı. Yine de Sora ile Shiro tek bir zihinmişçesine düşünmeyi sürdürüyordu:
Yetmiş bir saat, elli bir dakika.

O tanrı seviyesindeki efsanevi oyuncu… başarısız olmuştu. Savaşı bitiren ve On Yemin’in yolunu açan o yüce, o soylu kahraman! Yine de, ah, kaç kez söylememiz gerekirse gereksin söyleyeceğiz—kahraman başarısız olmuştu—!!!
“Değil mi?! Havalı bir şey yapacak olsaydık tam şu anda sizi yenmemiz gerekirdi, değil mi?!”
Shiro’nun uzattığı formüle göz atan Sora, ima edilen çözümü hiç duraksamadan yazdı.
“Yani! ‘Jibril, ölümünün boşa gitmesine izin vermeyeceğim!’ diye zırıl zırıl ağlasaydım ne olacaktı? Sana böyle bir yalan söyleseydim tam bir efsane olurdum, değil mi?! Ne karizma olurdum ama! Hadi, beni övgülere boğun! Madem burada kendimi rezil ediyorum, bari sana şu tek bir şeyi sorayım!!”
Gelmiş geçmiş tüm o gıcık derecede havalı ana karakterlerden hesap sorarcasına bağırdı:
“—Söyle bana, o havalı tavırların bittiğinde geriye ne kalıyor?!”
Gözleri yaşlı Shiro’yu, korkudan kaçışan Steph’i, bakışlarını yere dikmiş Jibril’i nasıl bir gelecek bekliyordu?
“Siz çekip gidiyorsunuz! Onlar gözleri çıkana kadar ağlıyor!! Ve sapın teki tüm bu karmanızla yaşamak zorunda kalıyor— Bu ne lan?! Ateşim çıkacak şimdi, bu kadar saçma bir şey olamaz!”
Evet, elbette. Başka şeyler de vardı. Her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı—bir dahaki sefere kimsenin kurban edilmek zorunda kalmadığı bir dünya gibi. Kahraman On Yemin’i—yani zemin çalışmasını—geride bırakmıştı, öyle de denebilirdi. Elbette bu çılgıncaydı. Bunu başarmayı hayal bile edemezlerdi. Ama—
Kahraman bu konuda ne düşünmüştü—?!
O tanrısal oyuncu, bu kadar ileri giderek neyi başarmayı ummuştu ki?! Büyük Savaş’ı bitirmeyi mi?! Dünyayı kurtarmayı mı?! Hadi oradan! Böyle psikopatça bir şeyi hayal edip sonra da bunu gerçekten yapan astronomik boyutlarda bir gerizekalının—insanlar arasında eşi benzeri az görülmüş gururlu bir aptalın—bunu sırf öyle iyilik meleği bir nedenden ötürü yaptığını mı söylüyorsunuz?
Geçin bu işleri!!
“Her doğum gününde sevgilisiz bir yılı daha geride bırakan, ‘arkadaş nedir?’ diye ciddi ciddi soran, tek vasfı yalan söylemek olan evden çıkmaz ezik bir oyuncuya bakıyorsunuz! ‘İnsanlar değişebilir’ mi diyorsunuz? Hassiktir oradan, su piresi balinaya dönüşecek değil ya; bunun da bir sınırı var ulan!! Yani!!”
Sora derin bir nefes aldı, korkusunu bastırmak için tiradına ara verdi. Sonra sessizce ve sakince konuştu.
“… Neden kendi bildiğimiz gibi yaşamıyoruz…?”
.

“Ya hepsi ya hiç. Özür bile dilemeyeceğiz.”
Sesi kararlıydı ama yine de titriyordu. Ayakları sabırsızca yere vururken Shiro’nun elini sıkıca kavradı.
Onlar böyleydi işte. İki kardeş birbirine gülümsedi. Ölmek istemiyorlardı. Jibril’in ölmesine izin vermek istemiyorlardı. Pişmanlık duymak istemiyorlardı. İstemiyorlardı, istemiyorlardı, istemiyorlardı işte! Bu dünyaya gelmek için zaten her şeyi reddetmişlerdi.
“Bir şekilde—olacağından değil ya—ölürsek, herkesle beraber gideceğiz.”
“… O yüzden… kapa çeneni… ve bunu sineye çek. En azından…”
Şımarık bir çocuğu bile yola getirecek türden bu huysuzluk nöbetini, utanmazca bir şapşallıkla sonlandırdılar:
“Sonuna kadar tadını çıkaralım!! Düşününce acayip heyecanlı bir oyun ama ha!”
Sora’nın kahkahasına yanıt verircesine, bir Şehir daha düşman birimlerini de yanında sürükleyerek yok oldu. Kendi topraklarında nükleer seçeneği—o meşhur “Belka savunmasını”—kullanmışlardı… Hayır, aslında sadece kendilerini patlatıp “ölürsek sizi de yanımızda götürürüz” diyecek noktaya gelmişlerdi.
•Kalan süre: Beş dakika, kırk iki saniye.

Başını hâlâ öne eğmiş olan Jibril bir şeyler mırıldandı, fakat bunu yalnızca Steph duyabildi.
“… Yine de… Ben… sorumlusu bendim…”
“Mmm… Hayır… O ikisinin kafası biraz kırık sadece… Sanırım.”
Jibril başını kaldırdığında Steph’in—gülümsediğini gördü.
“Birinin kurban edilmesi gerekiyorsa, ayrım gözetmeksizin hepimizin ölmesi gerektiğini düşünüyorlar. İnsanın başını ağrıtmaya yetecek türden mantıksız bir düşünce.”
Steph bir kez daha koşturup gitmeden önce, bıkkın ama net bir sesle konuştu.
“—Ama işte tam da bu yüzden kimseyi kurban etmeyeceğiz! Sonuna kadar arkasında durmaya razı olduğum mantık tam olarak bu!!”
Son komutu girdi.
•Yetmiş bir saat, elli sekiz dakika.

Düşmanın yaklaştığını görmek için artık haritaya bakmalarına gerek bile yoktu. O adamların Başkent’e son adımı attığı an sonlarının geleceği düşüncesiyle kuşatılmış hâldeyken bile Sora ve Shiro hâlâ çılgınlar gibi bir çıkış yolu arıyordu—fakat elleri durakladı.
On dokuz Birlik kalmıştı. Başkent dışında geriye hiçbir Şehir kalmamıştı. Uygulanabilir hiçbir taktik yoktu. Akıllarına etkili tek bir hamle dahi gelmiyordu. Yine de ikisi, küçücük bir gedik bulabilmek için zihinlerini sınırsızca hızlandırdı. Sora, yanı başında duran kız kardeşinin acıyla buruşmuş yüzünü, saçlarını çekiştirmesini gördü—ve aniden.
Büyük Savaş’ı bitiren oyuncunun neyin peşinde olduğunu anladığını hissetti. Bir şekilde—sanki o oyuncu Sora’nın kendisiymişçesine.
Nihayetinde—hayır, en başından beri—o oyuncunun dünya umurunda değildi. Sadece ilgisini çekmiyordu… hepsi bu. Sadece dilediği gibi yaşamayı seçmişti. Bu da Savaş’ın sonunu getirmişti—muazzam bir araç—
“…………!!!”
Tırnaklarını kemiren kız kardeşi Shiro’nun hüsran ve panikle kıvranan yüzünü gören Sora düşündü. O oyuncu sadece kızın gülümsediğini görmek istemişti. Her şeyden kaçsa, dünyanın ne hali varsa görmesine izin verse, kız gülümsemeyecekti—
istiyordu ki… bu birisi—…
Sora’nın düşünceleri özgürce hızlandı.
Ta ki.
Yine mi başarısız olacaksın?
Biri bu soruyu, sanki tam karşısında duruyormuş gibi Sora’ya yöneltti. Shiro da o da başlarını kaldırdılar ve orada kimin olduğunu gördüklerinde tuhaf bir dinginlikle kıkırdadılar. Dörtnala koşan zihinleri, dolup taşan verileri tek bir görüntüye—bir halüsinasyona dönüştü: gölge gibi alacakaranlık, yüzleri belirsiz iki silüet… uzakta duruyordu…
Evet, belki başarısız oluruz.
Sora haykırdı—
“Ama sizin gibi başarısız olmayacağız!!”
“… Kendi işine… bak—!!”
Birbirlerinin ellerini bıraktıklarını fark eden Sora ve Shiro, yeniden sıkıca kenetlendiler. Şaşkına dönmüş seyircilerine aldırış etmeden, harita üzerinde titreşen bir birliği hedef aldılar. Oyuncu kardeşler vahşice sırıttı ve tek bir kâğıda, aynı anda, birlikte bir komut yazdılar. Shiro anlık olarak hareket eden birliği seçti: Hareketleri Sora için bir gizem olan Exmachina’yı. Ancak onunla ne yapacağı hakkında hiçbir fikri olmadığından, onun yerine talimatı Sora verdi. İkisi, kendilerinin bile tam anlamadığı bir komutu alelacele karalayıp Steph’e fırlattı.
•Yetmiş bir saat, elli dokuz dakika, elli dokuz saniye.

Düşünceleri sınırlarına ulaşmıştı; Başkent’in dışına odaklanan görüşlerinde ne tek bir renk kalmıştı ne de en ufak bir ses.
Saniyede sekiz saat—gerçek hızın neredeyse otuz bin katıyla akıp gidiyordu—yine de görebildiklerini hissettiler. Dragonia standartlarına göre bile muazzam büyüklükteki bir Dragonia, arkasına taktığı her türden ayak takımıyla birlikte Başkent’e yaklaştı. Ağzını açması yetecekti; bir an sonra her şey Başkent’e akacaktı.
Sora’nın zihninden sayısız geçmiş anı görüntüsü akıp geçti. Hatırlamak istemediği ama unutmaya da elinin varmadığı anılar. Yine de—elinin sıkılmasıyla avucunda hissettiği o kararlı his—Shiro’nun gülümsemesi onu düşündürdü. Kızıla boyandığında da elini tutmuştu—ama o yine de hiçbir şey yapamamıştı. O dünyaya sırtını dönüp buraya, her şeyin önüne serildiği bu dünyaya gelmişti.
Bu sefer. Burada. Burada da başaramayacaksak, o zaman— Bu yüzden şanslarını denediler. İkisi de yazdı her şeyi komutlarına—ki Steph bunu iletti—
Ve sonra.
“Ha-haaa!! Görün işte, Laputa’nın yıldırımı!!!”
“… Yok et onları… !!”
Sora ve Shiro, Başkentleri olan Avant Heim’ın cesedinden, gerçek hayatta söylemek istedikleri replikler sıralamasında beşinci ve sekizinci sırada yer alan o sözleri nida ettiler.
Ardından haykırışları, sarsılmaz tam isabet bir vuruşla yutulup gitti. Sanki tam tepelerinden, yörüngeden bombalanmışlar gibi Başkentlerinin içinden doğrudan bir şok dalgası gürledi. Göğün ve yerin kendisinden bir çığlık koparmaya yetecek kadar, gezegeni delip geçen olağanüstü bir ışık hüzmesi parladı. O parıltı; üzerlerine çullanan sürüleri, Dragonia’nın Far Cry’ını ve yanlarındaki her şeyi yokluğa gömdü. Eğer oyuncu üssü yalıtılmamış olsaydı geriye tek bir parçacık bile kalmazdı ki bu da—

“… S-Sora, Shiro! Siz tam olarak nasıl bir talimat ver-di-niiiiz?!”
En sonunda gezegeni çatlatıp hepsini ışığa boğan şey tam olarak neydi böyle, diye düşündü Steph. Sora ile Shiro, istiflerini bozmadan yanıt vermeden önce akıllı telefon harikasından faydalanıp saate baktılar:
“… Bilmem… Ama sanırım… Exmachina’nın… yapacağı bir şeydi.”
“Shiro öyle diyorsa kesinlikle öyledir. Yani ben de bilmiyorum ama neyse.”
Sora, Imanity birliğine verdikleri komutu açıkladı.
“Exmachina’ya Başkent’in koordinatlarını verdik—hani, ‘Şunu bitirmeyi denesenize, ne duruyorsunuz?’ der gibi. ”

Başka bir deyişle—sadece canları öyle istemişti. Sora ile Shiro’nun bu itirafını, bir şeylerin çatlama sesi karşıladı. Çatlak, gözlerinin tam önünde gezegen boyunca yayıldı—az önce onu delip geçen kuvvetin bile çok ötesinde bir etkiydi bu.
•Yetmiş iki saat.

Sonra Sora ve Shiro dönüp o belirsiz silüete baktılar ve gülümsediler.
“Söz verdim… Bu eli bir daha asla bırakmayacağıma—”
“… Ve artık… pişmanlığı ve ölümü… kabullenmeyeceğim…”
Bizim yapamadığımızı siz yaptıysanız, endişelenmenize gerek yok.
Bir dahakine—sizin yapamadıklarınızı biz üstleneceğiz.
Konuşan o iki gölgenin gözlerinde hafif bir tebessüm belirir gibi oldu, ama bu sadece onların hayal gücü olmalıydı…

Tüm bir gezegeni sıkıştıran uzay serbest bırakıldı. Bükülmüş olan fizik kuralları, asli kimliklerini hatırlamış gibiydi. Yerçekimi ve zaman durmuşçasına, dördü bu beyaz boşlukta süzülüyordu. Jibril, el ele tutuşup gülen Sora ve Shiro’nun mırıltılarını dinledi.
“……”
Ne söylemesi gerektiğini düşündü—ama aklına hiçbir şey gelmedi. Efendilerini maruz bıraktığı duruma bak. Bin kez ölse bile böyle bir saygısızlığın kefaretini ödeyemezdi… Hayır, bunu aklından geçirmek bile eşi benzeri olmayan bir hakaretti, farkına vardı… Özür dilemek söz konusu bile olamazdı. Onlarla tanışana kadar sadece kelimelerden ibaret sanacağı duygular içinde kasıp kavruluyordu: öz nefret, pişmanlık, yetersizlik, ihmal. Bu durumda—onların yüzüne nasıl bakabilirdi ki?
“… Ooooooofff… Pe-ki…”
Sora’nın dudaklarından adeta ruhunu da beraberinde götüren derin bir iç çekiş koptu.
“Hımm… Evet. Epey eğlenceliydi. Geçtin sayıyorum, Jibril.”
Yüzü ekşidi ve kendini gülümsemeye zorladı.
“… Bizi kaybetmekten başka çaremizin olmadığı bir oyuna soktun. Ve sonra da—tamamen yok edildik.”
“…… Eğlenceliydi… ama, bir dahakine… kazanacağız…”
Shiro da onu suçlama veya azarlama niyeti göstermedi.
“—『 』’a ilk yenilgisini tattırmak az buz şey değil—ama ayağını denk al.”
Sadece— Evet…
“Seni yüz, bin—on bin defa hezimete uğratacağız, orada duracağımızı da sanma!”
Yüzlerinde yalnızca kaybetmenin verdiği sonsuz bir hırs okunuyordu. Efendilerinin, yaralarını sergilerken her zamankinden daha büyük konuştuğunu gören Jibril’in—kafası karışmıştı… afallamıştı.
“Yok edilmek” mi? “Yenilgi” mi? Ne diyordu bunlar böyle? Bu oyunun son oyun olması gerekiyordu… en kötüsü. Bunun son olmasına izin vermemişler, onu en iyisine dönüştürmüşlerdi… Ve sonra—ona—yine yapalım demişlerdi. Söyledikleri şey bu muydu?
Tüm zaferlerin ötesinde bir yenilgi elde etmişlerdi. Yine de bu kayıp yüzünden bir kayıpmışçasına hayıflanıyorlardı. Jibril, daha önce ne söylemesi gerektiğini, başından beri onların karşısına nasıl çıkması gerektiğini nihayet anladı.
“… Teşekkür ederim, Efendilerim. Sözlerinizi hiç ama hiç hak etmiyorum…!” diye mırıldandı, duyguları içinde dalga dalga kabarırken. Sonra hatırladı.
“Madem tüm bunlardan keyif alıyorsunuz, bize ufak bir şey versenize—iki zar. ”

Zira Görevi yerine getiremeyip zarları kaybettiklerinde, üçünden ikisi yok olacaktı—demek istediği şey bu olmalıydı. Ufak bir şey mi? Ne kadar da değersiz, diye düşündü Jibril zarları göğsünden söküp çıkarırken.
Yetmiş iki saat geçti. Görev yerine getirilememiş sayılmıştır.

Sesi duydu… ama artık bu onun için hiçbir şey ifade etmiyordu…

?

“… Aman tanrım! Neredeyim ben?”
Hafif bir rüzgâr yanağını okşarken, Jibril şaşkınlık içinde başını yana eğip mırıldandı. Birdenbire kendisini, rüzgârda dalgalanan bir çimen denizinin ortasında yapayalnız bulmuştu. Göğsünün hemen yanında tek bir beyaz küp duruyordu; etrafını ise sarmal bir biçimde dönen, hiç tanımadığı bir kara parçası kuşatmıştı. Nerede olduğu ve neden burada bulunduğu hakkında en ufak bir fikri yokken—
“… Aman tanrım.”
kalkmak için hareketlendi ve kucağına düzgünce yerleştirilmiş bir günlük fark etti.
Kapağında, “Hafızanı her kaybettiğinde 3205. sayfayı oku” yazıyordu. Fakat bu yazının üstü çalakalem karalanmıştı ve hemen altında… şu yazılıydı:
“Senin gibi eziklere arka kapak bile yeter.”
Hımm, bunu kimin yazdığını tespit edip gebertmeliyim! Tam sıfır saniye derin derin düşündükten sonra günlüğü ters çevirdi.

“… Bu… Imanity dili mi? Ne kadar da tuhaf bir dil tercihi…”
Kendi el yazısı olmadığı açıkça ortadaydı, üstelik pek sık karşılaştığı bir dil de değildi. İki satır.
Sorun yok. Dur bir dakika.
Jibril, otur.

Oraya son derece gizemli sözler karalanmıştı. Bunları kim yazmıştı ve ne anlama geliyorlardı? Bilmiyordu, ama…
Yanağından aşağı bir şey süzüldü. Gözlerini kocaman açtı.

“… Ne?! N-ne bu böyle?!”
Şaşkınlıkla haykırdı ama bunun ne olduğunu biliyordu. Doğru hatırlıyorsa buna gözyaşı deniyordu. Bazı canlılar tarafından üretilen koruyucu bir göz sıvısı. Bir avuç canlı türünün bunu duygusal tepkilerle de salgıladığı söylenirdi. Bir Flügel’in göz koruyucusuna kesinlikle ihtiyacı yoktu ve böyle bir duygu—
“… Hım… Hımm, yani pek anlayamıyorum ama…”
onlara yabancı olması gereken bir şeydi—
“… görünüşe göre… çok eğlenceli bir şeyler olmuş. ”

Rahatsız edici bir his değildi, bu yüzden akışına bırakmaya karar verdi. Yanaklarından iri gözyaşı damlaları süzülürken elinde olmadan kocaman gülümsedi. Yine de neler olup bittiğine dair en ufak bir fikri yoktu, ama bunları kim yazmış olursa olsun o sözlere uymasının en doğrusu olacağını hissediyordu. Her şey yolundaydı. Eğer öylece oturup uslu uslu, sabırla beklerse… o zaman kesinlikle…
çok, ama çok daha eğlenceli bir şey onu bekliyordu. Hiçbir neden yokken Jibril kitabı sevgiyle bağrına bastı ve sanki şarkı söylüyormuşçasına kahkahalara boğuldu.

Ve— 308. karede. Küçük bir kızın kafasına ve omuzlarına tünemiş birkaç sevimli minik kuş vardı. Kız kocaman kuyruğunu hafifçe sallarken kuşların cıvıldaması son derece huzur dolu bir görüntüydü… ama.
“… Rica ederim kaltaklar, yani.”
Izuna da yetmiş iki saat içinde Görev’ini tamamlayamadığı için zar sayısı bire düşmüştü. Her zamankinden bile daha küçük boyutuna rağmen kuşları bir anda yakaladı ve ağzından salyalar akarken şöyle ilan etti:
“Şimdi menüde kim var bilin bakalım, yani.”


“Ham hum… Tepemi attırıyor işte… Yemeğimi gömülüp zıbarma vakti işte!”
Izuna avını kurt gibi mideye indirirken son derece asık suratlı görünüyordu. Az öncesine kadar orada kurum satarak oturan Kadim Tanrı… gitmişti. Ayrılmadan hemen önce yine karmaşık bir ifade takınmıştı, bu oldukça merak uyandırıcıydı ama…
Gurrrr…
“… Kahretsin, nasılsa kazanamıyorum işte! Ben de bunu gömerim yani!”
Midesinin kuşlarla doymadığını kükremesi üzerine Izuna çantasını açıp erzaklarını çıkardı. Tek bir zarı kalmıştı… İlerleyemiyordu. Üstelik kazanmak Kadim Tanrı’nın ölmesi anlamına geliyorsa köşeye sıkışmış demekti. Hırsını yemeğini silip süpürerek çıkardı.
Açıkça söylemek gerekirse Izuna stresten tıkınıyordu.
Her zamanki gibi Izuna bu karmaşık şeylerin hiçbirini anlamıyordu. Bu Görev’in neden sürekli karşısına çıktığını, birini feda etmeyi seçerse neden kazanacağını. Neden bunu unutup kazanmayı seçse bile Kadim Tanrı’nın ölmesi gerektiğini. Ne yapmalıydı? Elbette Izuna bilmiyordu—ama.
“O pisliklerin bildiğine eminim yani! Yani!! İşte!!!”
Izuna mutlu olsa da bir yandan da dayanılmaz bir öfke içindeydi. Sırtüstü yere kapaklanıp çığlıklar atarak kollarını ve bacaklarını yere vurmaya başladı.
“Sora, Shiro. Size—kaybetmeyeceğim yani…?” Izuna böyle özgüvenle böbürlenmişti.
O ikisi ise şöyle cevap vermişti: “Bir daha düşün istersen” “Asıl kazanacak olan… biziz.”
Herkes kazanabilirdi ama sadece o ikisi gerçekten kazanacaktı—kastettikleri şey bu değildi. Izuna var gücüyle zorlasa bile muhtemelen yine de kazanamazdı. Çünkü oyun, birinin fedakarlığını kabul etmediğin sürece kazanamayacağın şekilde tasarlanmıştı.
Tabii Sora ve Shiro değilsen. Onlar tek bir fedakarlık bile yapmadan, kimsenin ölmesine izin vermeden kazanacaklardı. Jibril’in de bir istisna olmadığını göstermek için kendi hayatlarını ortaya koymuşlardı. Izuna’nın anlamadığı şeyi anlamışlardı: bu oyunun nasıl kazanılacağını.
“………… Tepemi attırıyor işte.”
Bunu tekrar söyledi. Çünkü ciddi anlamda. Asıl mesele—
“Her şey—tam da onların planladığı gibi gitti, değil mi yani? ”

Tepesini attırıyordu—yine de bir şekilde eğlenceli bir hal almıştı, bu yüzden gülümsedi.
Garip bir şekilde, Sora ve Shiro’ya kaybetmek o kadar da kötü hissettirmemişti. Kimsenin ölmeyecek ya da acı çekmeyecek olmasından olmalıydı. Belki de her şeyin cevabı beklenenden daha basitti… Belki de bütün mesele bundan ibaretti. Sonuçta bu dünya—altı üstü bir oyundu.
“Ngggh! O zaman ben de oynasaydım ya! Sora ile Shiro’yu karşıma almalıydım işte!”
Ne büyük kayıp. Yüreğinin derinliklerinden bir sızı duydu.
“Ngmhhha, acayip doydum işte. Zıbarma vakti! Yani!”
Kıçına tekmeyi yemiş, hırsından tıkınmış ve şimdi de uyumaya gidiyordu. Laflamayı uzatmadan, Izuna kuyruğuna sarıldı ve sızma pozisyonunu aldı.
“……?”
Ancak bilinci bulanıklaşırken, aniden… Izuna bir şey fark etti. Sora ve Shiro’nun neden Riku ve Schwi’ye yalnızca “biraz” benzediğini fark etti. Sora insanları kandırıyordu, ama—
Riku kendini kandırmıştı. Riku’nun “gücü”, kazanmak uğruna kendini bile kandırabilme yeteneğiydi. Tıpkı Jibril’in kendini yok etmeye niyetlenmesi gibi—belki de Riku’nun gücü onun sonunu hazırlayan, işlerin berabere bitmesine yol açan şeydi.
Belki de asla söylememesi gereken bir yalan söylemişti… ve bu yüzden başarısız olmuştu.
“… Mm… Sora ile Shiro mis gibi kokuyor, o pislikler yani.”
Kendine asla yalan söylemeyen bir yalancı. Onların kokusunu hatırlayan Izuna kıkırdadı ve bilincinin kayıp gittiğini hissetti.
“İnanmak nedir?”
Bu oyunun varacağı yer o cevap olmalıydı, diye düşündü Izuna hayal meyal. O zamanki o ikisi oraya—o finale ulaşamamıştı.
Oyunu bitirirken herkes gülümseyecekti… ve finalde her şeye yeniden başlayacaktı. O cevap… tam da orada olmalıydı……

Bu sırada—yaklaşık aynı anlarda, 297. karede. Sora ve Shiro, Jibril’e önce kendilerine iki zar vermesini, ardından da bir tanesi hariç geri kalanını teslim etmesini emretmişlerdi. Böylece toplam on bir zar atmışlardı. Bu onların altıncı hamlesiydi. Bir kare ilerlemişlerdi, rüzgar bedenlerini hoş bir şekilde okşarken yüzlerinde bir tebessüm vardı.
“… Abi… Artık… finiş çizgisini geçebilir miyim?”
“Evet… Uzan gitsin… Huzura kavuşma… vakti geldi…”
Yüzleri, binbir rüzgarla havaya savrulan küllere dönüşmeye hazır olduklarını söyler gibiydi. O hoş tebessümleri—bu hayatın sonunu selamlıyordu.
Jibril’le verdikleri o destansı mücadelenin ardından, yükleme ekranlarının arasında sıkışıp kalan ikili, tam bir kare ilerledikten sonra gökyüzüne bakmış ve nihayet hatırlamışlardı. Jibril’le yaptıkları oyun—sadece bir Görev’den ibaretti. Altı üstü bir mini oyundan zafere ulaşmış gibi böbürlenip duruyorlardı. Sahi, ne başardıklarını sanıyorlardı ki? Şimdi ise burada, yere kapaklanmış, hayatın fani doğasına gülümsüyorlardı. Bundan sonrası acı gerçekti; hayatta kalma oyununa geri dönmüşlerdi. Belki de işlerine geldiği gibi bunu unutan beyinleri için yeni yedek parçalar aramanın vakti gelmişti.
“Gerçekten unutmuşsunuz…”
Steph’in üzerlerindeki delici bakışlarına dayanamayan ikili, gözlerini kaçırdı.
“Evet… Açıkçası dosdoğru eve dönmeye tam anlamıyla hazırdım…”
“… Şimdiden… futonumu… gözümün önünde görebiliyordum…”
Yeme, içme, dinlenme veya uyku olmadan, tek bir yanlış hamlenin ölüm anlamına geldiği imkansız bir oyuna daldırılmışlardı. Çocuk bedenlerine sahip oldukları halde yetmiş iki saat boyunca aşırı bir dikkat ve konsantrasyonu korumaları gereken bir oyun. Bu koşullar altında herkes dağılırdı, üstelik buna ek olarak—
kaybetmişlerdi. Evet, 『 』 ilk yenilgisini henüz yeni tatmıştı. Güçlü görünmeye çalışmışlardı ama buna sinirlenip mızmızlanacak enerjileri bile kalmamıştı. Bunun yerine eve gidip sızmayı ve kendilerine geldiklerinde intikam planları yapmayı tercih ederlerdi. Sora ve Shiro bunu kendi aralarında sessizce zaten kararlaştırmışlardı—ama bu da neydi?

Mevcut zar sayısı: Sora, üç. Shiro, Steph, ikişer. Mevcut atış: on bir.
Varış noktası iyi bir yüz kilometre uzaktaydı.
Erzaklarını tüketmişlerdi ve hâlâ etkili bir ulaşım araçları yoktu. Tekrar vahşi doğaya dönme vakti gelmişti, ancak kaybetmiş olmaları sadece hayatta kalma arzularını değil, hareket edecek hallerini bile ellerinden almıştı.
“—Çok açım… Tanrım, en son ne zaman yemek yedik biz?”
“… Yorgunum… En son ne zaman… uyuduk?”
“… Şey, şey, ııı, hm— Ah! B-bakın! Bu ekotu!”
Sadece dört saatlik de olsa aralarında tek uyuyan kişinin kendisi olduğunu bilen ve bu gidişle gerçekten öleceklerini fark eden Steph, boğuk bir sesle fısıldadı. Gidip o gizemli otu toplasa da—
“… Ot mu…? En azından… biraz protein ya da karbonhidrat getir bize…”
“… İstiyorum… fenilalanin, triptofan… lizin ve glikoz…”
Başka bir deyişle: Bana et, balık, pirinç ve elzem amino asitler verin. Karaya vurmuş balıklar gibi gözlerinin feri sönerken ikisi de can havliyle yalvarıyordu.
“Ş-şimdi et yiyemezsiniz! Beter olursunuz!! Bunu kaynatacağım, mutlaka içeceksiniz!”
Steph hemen ateş yakmak için malzeme aramaya koyuldu.
“Gücünüzü yerine getirecek şifalı bir ot bu! Biraz içtikten sonra belki biraz tütsülenmiş et—”
kalmıştır, demek üzereydi ki çantasını karıştırırken duraksadı. Etrafına bakındı, sonra mırıldandı, “…? Ekotu burada yetişiyorsa—Elchea’nın yakınında mıyız?”
Shiro titreyen elleriyle tableti çıkardı ve Kadim Tanrı’nın oyun tahtası haritasını—yani kara parçasının birebir kopyasını açtı.
“… Abi… İki kare ötede… sınırında… Elroble var… bir şehir…!”
Shiro’nun gözlerinde hafif bir umudun yeniden doğduğunu gören Sora düşünmeye başladı. Elroble. Eskiden Doğu Birliği’ne ait olan, şimdiyse Elchea sınırlarında kalan, kara ticaretinin kapısı—bir tüccar şehri. Orada belki…
“… Orada gerçek bir araba ve yiyecek bir şeyler bulabiliriz… Ama yirmi kilometre var…”
Sora ile Shiro cesaret kırıntılarını toplayarak ayağa kalktılar. Yeni doğmuş ceylanlar gibi sendeleyerek yürüseler de, yine de—
“O-olumlu düşünelim! Yirmi kilometre sonra her şey bitebilir…!”
“… Umarım… bu bizim, son deparımız olur…”
Her an kırılmak üzere olan—hayır, çoktan kırılmış ve zorla yamalanmış ruhlarını azarlarken, Sora ve Shiro en azından soğukkanlı bir duruş sergilemeyi başardılar.
“… Son mu? Bu arada, sizinle bir şey konuşabilir miyim?”
Steph öyle şüpheci bir tavırla konuşmuştu ki Sora’nın gözleri aniden parıldadı. Çoktan grileşmeye başlamış beyin hücrelerinden bir ışık hüzmesi geçerken Sora bağırdı.
Yani bu demek oluyor ki—!
“Ne?! Zarların beşini alıp bizi sırtında mı taşıyacaksın?!”
Yani hiç yürümek zorunda kalmayacağız!
“… Bir, tanrıça…! … O bir… tanrıça… Abi!”
“H-ha?! Beş zarım olsa bile sadece dokuz yaşında olacağım— Hey, dinleyin beni!”
9 yaşındaki Steph’ten, 1. 8 ve 1. 1 yaşlarındaki iki yumurcağı taşımasını istemek akıl kârı gibi görünmeyebilirdi, ama denemeden bilemezsin, değil mi?! Zarlarını Steph’e fırlatıp sırtına tırmandılar ama Steph onları üzerinden silkeleyip bağırdı, “Sh-Shiro! Bahsettiğin o ‘ritüel’… Yaptın, değil mi?!”
Zar atışını manipüle etme ritüeli, rastgele sayıların hileyle belirlenmesi. O altıncı atışta Shiro, on bir zardan üçünü önce teker teker atmıştı—ve bir, bir, bir gelmişti. Sonra da mırıldanmıştı: “Rastgele sayı analizi tamamlandı.” Ardından istediği sonucu, yani on biri elde etmek için geri kalan zarları atmıştı.
“Neden on bir attın ki?”
Doğrudan hedefe ulaşabilmek için neden altmış altı atmamıştı? Neden on bir? Steph bunu merak ediyordu ama Sora ve Shiro… boş gözlerle baktılar.
“… Ha? Çünkü, bunu, yapamayız… değil mi…?”
“Yani… Oraya ulaşmayalım diye sayılara müdahale ettik işte?”
Çok bariz bir şeyi söylüyormuş gibi cevap verdiler, Steph ise afallayıp kalmıştı.
“Pekala, her neyse! Taş-kağıt-makas oynamaya ne dersiniz?”
Steph’in şaşkınlığını bir kenara bırakan Sora, asıl önemli konuya—yani yürümek istemeyişine geri döndü.
“Kaybeden zarlardan beşini alacak ve kazananları taşıyarak hiç dinlenmeden, uyumadan 307. kareye kadar yürüyecek—hadi yapalım şunu! Hazır, başla! Aschente!”
“… Kabuooll… Aschente…”
“Hay hay, seve seve! Aschen— Dur bir dakika! Beni öldüreceksiniz!!”

307. kare, on kare—yani yüz kilometre—uzaktaydı. Uykusuz ve dinlenmeksizin bu mesafeyi katetmek, üzerinde hiçbir yük taşımayan bir yetişkini bile öldürürdü.
“Ayrıca, sizi taşıyacağımı sanıyorsunuz, değil mi?! Neden böyle bir şey yapayım ki?!”
Bu sahneyi ses efektleriyle hayal edelim; esasen Sora ile Shiro’nun sırıtan yüzleri, HEH-HEH-HEH şeklindeki kötücül kahkahalarıyla bütün ekranı kaplıyordu.
Gülümsemeleri bir dolaplar çevirdiklerini öyle net belli ediyordu ki Steph’in şüphesi kesin bir inanca dönüştü. Muhtemelen kendisiyle takıldıklarını düşünerek iç geçirdi.
“Of… Şaka yapacak takatiniz var demek, öyle mi…? O zaman şu zar atışı konusuna gelirsek—”
Fakat.
“Şaka mı? Neden bahsediyorsun sen?”
Aniden Sora’nın sesi o palyaçomsu edayı üzerinden attı. Küçük bir çocuğun sesi, dokuz yaşındaki Steph’e tepeden bakıyor gibiydi… ancak sanki yerin yedi kat dibinden uğuldayarak gelen o ses ve o gözler—kızı olduğu yerde dondurdu.
“Bu Old Deus oyununu kaybedeceğiz. Kasten. Tamam mı?”
.

“… Biz… ne…?”
“En iyi ihtimalle bir kişi ölür. En kötü ihtimalle herkes ölür. Bunu istemiyorsan—sadece bir kez daha söyleyeceğim.”
Artık Sora’nın havası—hayır, ona dair her şey bambaşkaydı. Steph şaşkınlıktan kalakalmışken, sözünü tamamlayıp onu köşeye sıkıştırdı.
“—Taş-kağıt-makas oynayacağız. Kabul et. Etmezsen biri ölecek.”
Sözleri emrediciydi. Steph’e ne düşünecek zaman ne de hareket edecek alan tanımadan aktardı bunları. Kurdukları plan ne olursa olsun; ona karşı tedbir alma fırsatı, seçme hakkı, reddetme hakkı—hiçbirini tanımayacaklardı. Alaycı bir edayla ekledi:
“Endişelenme. Bir şekilde kazanırsan—ya Shiro ya da ben öleceğiz. Son derece adil, değil mi?”

Ve sonra—
“…”
Steph yalnızca titrerken Sora sessizleşip bekledi.
“Ben… anlamıyorum… Böyle bir şey yapmanın ne anlamı var ki?!”
Steph’in haykırışı gayet doğaldı. Bu oyun neye hizmet ediyordu ki? Ödülü olmayan bir Rus ruleti gibiydi. Tek sonucu birinin ölümü olacaktı. Tek ödül hayatta kalmaksa, en baştan hiç oynamamak en doğrusuydu.
Bu yüzden—şak.
“Evet! Hiçbir anlamı yok. O zaman yapmayalım. ”

Sora, az önce takındığı o havayı sanki başından beri sahteymiş gibi bir anda bıraktı—ki zaten sahteydi. Yüzündeki ifade bir şeytanınkinden, gülümseyen, dertsiz tasasız bir çocuğunkine dönüştü. Düzeltiyorum—
“……”
insanın suratına gerçekten bir yumruk patlatmak istediği lanet bir velet. Steph’in sert bakışlarından kaçmaya çalışıyormuş gibi soğuk soğuk terleyerek konuşmaya devam etti.
“Ş-Şey! Yine de!! Gerçekten öyle bir şey yapsaydım reddedemezdin… Değil mi?
“… Yani, evet… Sanırım… Ooooof…”
Steph’in gözleri daha da kısıldı ama bunun bir şaka olduğunu öğrenince biraz rahatlamış gibi görünüp iç çekti.
Ne yazık ki… , diye düşündü Sora ve kızın o rahatlama hissini tamamen ezmek üzere söze devam etti.
“Old Deus’un başına gelen de tam olarak buydu. Diyelim ki aynısı Tapınak Bakiresi’nin başına geldi—o zaman ne olacak?”
Evet. Her şeyin mantıklı bir zemine oturmasının tek yolu buydu. Bir başka deyişle:
“Sana kesin bir gerçek olarak söylüyorum. Old Deus bizimle baskı altında oynuyor.”
Sadece bu bile her şeyi açıklamaya yeterdi. Başka hiçbir şey değil. Oyunun neden Old Deus’un kaybetmesini mümkün kıldığı; neden Sora ile Shiro’nun işine yarayan bu kadar çok kural olduğu; hepsinden önemlisi bir tanrının neden bu kadar aşağılık varlıklara karşı her şeyini ortaya koyduğu. Tüm katılımcıların—Sora ile Shiro, Plum, Jibril, Tapınak Bakiresi, Ino, Izuna—sadece kendilerinin ortaya koyabileceği şeyleri riske atmak zorunda kaldıklarını varsaysak bile.
Bu her şeyi açıklıyordu. Bir şey hariç.
“Şimdi, ölmek istemiyorsan ya da bir başkasının ölmesini istemiyorsan oyunu kabul et.”
Oyunun böyle bir tehditle başladığını varsayalım. Sora sırıttı.
“Tehdit edilen taraf—yani Old Deus—kaybedecek olsaydı… normalde ne olmasını beklerdin?” diye sordu; Steph cevap vermedi çünkü bu gereksizdi. Fazlasıyla gereksiz. İnsanın bekleyeceği şey şuydu—Old Deus ölürdü. Asıl mesele de buydu ya. Açıkça söylemek gerekirse:
“Mesele şu: Neden hiçbir anlamı olmayan bir oyun oynuyoruz?”
Old Deus neden hiçbir ödülü olmayan bir Rus ruletini oynamaya zorlanmıştı? Sora ile Shiro ise kendi paylarına kimseyi feda etmeye niyetli değillerdi—ancak.
14:
Old Deus, KAZANAN kişinin taleplerini kendi yetki ve gücünün elverdiği son noktaya kadar yerine getirmekle yükümlüdür.
“Kazanan” taraf güya her şeyi talep edebilirdi ancak bu sadece Old Deus’un yetkisi dahilindeydi—peki bu yetki nereye kadar uzanıyordu? Eğer birisi Old Deus’u bu oyunu başlatmaya zorladıysa, Old Deus’un “Ölme” talebini bile yerine getirip getiremeyeceği şüpheliydi. İlahi bir güce ulaşsalar bile onunla ne yapacaklardı ki? Birini feda etselerdi zaten kaybetmiş olurlardı—hem en başından beri böyle bir gücü kim isterdi ki?
“Evet. Asıl soru Old Deus’un bu oyunu neden kabul ettiği değil.”
Sora pat diye yere bağdaş kurup oturdu.
“—Soru, bizim ne talep ettiğimiz.”
Anıları oyun başlamadan önce toplandığı için bunu tespit edebilecekleri hiçbir kanıt yoktu ellerinde. Ancak… aralarından birinin anısı toplanmamıştı—hainin.
Yine de… Sora ile Shiro bakıştılar.
“Kimseyi feda etmeye niyetimiz yoktuysa, o zaman doğru hamlenin ne olacağını düşünmüştük?”
Anıları olmasa bile bunu kestirmek kolaydı. Sırıttılar.
Mantıklı düşünürlerse öleceklerdi. Yani bu sadece mantıklı düşünmemeleri gerektiği anlamına geliyordu.
“—Başka bir deyişle, mantıkla kazanma. Bizim için bitiş çizgisi yok. ”

Steph, muhtemelen Sora’nın lafı dolandırmasından hoşlanmadığı için bozulmuş görünüyordu.
“Neyse, on kare meselesi şakaydı. Shiro’yu iki kare kimin taşıyacağı üzerine taş-kağıt-makas oynayalım.”
Bunun üzerine Sora, bitkinlikten tükenmiş olan Shiro’ya şöyle bir baktı, Steph’le birlikte elini kaldırdı ve ikisi tek bir ağızdan haykırdı:
Aschente.

Ve böylece, ah… kader ne kadar da kaçınılmazdı.
“E, bunun neden bir mahkûm ikilemi olmadığını artık sen de anladın, değil mi?”
İnsanların nefes alması gibi doğal. Nehirlerin akması, rüzgârın esmesi gibi. Tıpkı bir doğa kanunu gibi Steph tabii ki bahsi kaybetmişti ve şimdi Shiro—yalnızca o da değil—
“Siz…?! Bahsettiğiniz şey… bana neden tuzak kurduğunuz mu?! Hiçbir şey anlamıyorum, neden, neden böyle bir şey yaptınız ki…!”
Sora Shiro’nun sırtına binmişti, Shiro da Steph’in. On Yemin gereği Steph, iki kardeşi birden sırtlayıp ovada yürümek zorunda kalmıştı.
En azından dinlenemezsin dememişlerdi. Bir şekilde hallederdi herhalde. Neyse, konumuza dönelim.
“İlk taş-kâğıt-makas oynayalım dediğimizde arkadan bir dolap çevirdiğimizi düşündün, değil mi?”
“Düşündüm tabii, düşündüm! İkinci seferde gardımı sırf bu yüzden düşürdüm zaten! Hah, hah…”
“İkimiz de bir şeyler planlıyorduk. Sen de bunu fark edip oyunu reddettin… Herkesin kendi planı var neticede.”
Evet—herkesin kendi planları, kendi niyetleri, kendi hedefleri vardı. Doğal olarak.
“Yani bu durumda Old Deus da… dedektif oluyor… Değil mi?”
Sora mahkûm ikilemini tekrar düşündü.
Bir dedektif, Mahkûm A ve Mahkûm B’ye bir ceza indirimi pazarlığı sunar.
I. İkisi de susarsa ikişer yıl hapis yatarlar.
II. Biri itiraf ederse serbest kalır, diğeri ise on yıl yatar.
III. Ancak ikisi de itiraf ederse beşer yıl yatarlar.
Mahkûmlar birbirine güvenip susarlarsa daha iyi bir sonuç elde ederler: iki yıl. Fakat ikisi de kendi çıkarlarının peşinden koşarsa kaçınılmaz olarak beşer yıl yatacaklardır. Biri diğerine ihanet ederse paçayı kurtarır, diğeri ise on yılı boylar. Bu da sessiz kalma seçeneğinin aslında var olmadığı anlamına gelir. Diğer tarafın susma olasılığına bel bağlayıp itirafı basmak zorundasındır. Böylece hem on yıllık en kötü senaryodan yırtarsın hem de özgür kalma ihtimalini cebine koyarsın.
Yani evet. Bu, mahkûm ikileminin gayet tipik bir örneğiydi… Fakat bu senaryoyu gerçek bir ikilem olmaktan çıkaran bir ayrıntı vardı: Dedektif.
Dedektifin kendine göre bir hesabı varsa ortada bir ikilem falan kalmazdı.
“Bu sadece mahkûmların ve dedektifin hepsinin oyuncu olduğu bir oyun.”
Bu örnekten yola çıkarsak. Sora alaycı bir şekilde sırıttı:
“Asıl sorman gereken soru şu: Dedektif bu pazarlık teklifini en başta niye masaya sürdü?”
Mahkûm ikileminin mantığı, mahkûmların ikisinin de itiraf etmekten başka çaresinin olmamasıydı. Peki nasıl oluyordu da böyle zayıf bir ihtimal, önlerine ‘özgürlük’ yemi atılarak sunulabiliyordu? Hayır—en başta dedektif neden onları itiraf ettirmek için bu kadar yırtınıyordu ki? Dedektifin planını okumayı başarırsan, kurgudaki açığı da şıp diye görürdün. Bu durumda—
“Dedektifin sizi serbest bırakmak gibi bir niyeti yok. Bütün planı ikinize de itiraf ettirip hapsi boylamanızı ve delikte birbirinizi daha iyi tanımanızı sağlamak.”
Bunu anlayabildikleri an mahkûmların birbirini kollamasına gerek kalmazdı. Bir anlaşma tezgahlamaya ya da o anlaşmayı hatırlamaya bile lüzum yoktu. Dedektifin tutuşmuş olması, kurguyu çırılçıplak ortaya seriyordu. Gerçekten de burada başı belada olan tek bir kişi vardı: Mahkûmları bir türlü öttüremeyen dedektif. Zafere el ele yürümek için tek yapmaları gereken, kendi çıkarlarını kollayıp birbirlerini satmaktı.
“Bizim eski dünyadaki dizilerde mahkûm ikilemi konusunu işlediklerinde hep aynı şey olur.”
Olay hep işlenmek üzere olan devasa yeni bir suçla ilgilidir. Dedektif de bunu engellemek için gözaltındaki şüphelileri öttürmeye çalışır.
“Başı sıkışan dedektiftir, ipleri elinde tutanlarsa mahkûmlar.”
Aynen öyle. Hatta…
Mahkûmlar kendi kendilerini yakmadıkça dedektifin kazanmasının hiçbir yolu yoktu.
“Bunun bir mahkûm ikilemi olduğunu söyleyip duran bu ukalanın oyununu patlatmanın tek bir doğru stratejisi var: Herkesin birbirini sırtından bıçaklayacağına dair sarsılmaz bir inanç beslemek!”
Tam olarak bu—bize ihanet etmene ihtiyacımız var. Sora alayla sırıttı. Özellikle de Plum, Chlammy ve tayfası… Şimdiden tepeleri atmak üzeredir. Steph’in sırtında tünediği yerden son noktayı koydu:
“Yani özetle, birbirimize güvenirsek kazanabileceğimiz bir oyun. Acayip derecede iç ısıtan bir oyun hem de, haksız mıyım?!”

Fakat Sora’nın bu sözleri Steph’i olduğu yerde çiviledi.
“… Ş-şey, çok özür dilerim ama sanırım pek hoş bir haberim yok…”
Yeterince yağlanmamış bir makine gibi gıcırtılı bir sesle kafasını çevirip feryat etti.
“B-Ben ihanet etmek adına pek bir şey hazırlamamıştım ki!! Ş-Şimdi mi size ihanet etmeye başlayayım, yoksa—? Dur bir dakika, birine ‘Sana ihanet edeyim mi?’ diye sorulabilir mi ki zaten?!”
Sora ile Shiro, her şeyi mahvedeceğinden korkup panikleyen Steph’in bu haline kıkırdadılar.
“Sanki en başından beri Steph’e zerre güvenimiz vardı da… Tüm oyun boyunca başımıza devasa bir yük olmaktan başka bir şey yapmadı. ”

“… Steph asla kimseye ihanet etmez ki… Bu da onu… tamamen işe yaramaz yapıyor.”
“………… Buna sevinmeli miyim? Yoksa karalar mı bağlamalıyım?”
Sora ile Shiro bakışıp Steph’in bu gözle görülür çaresizliğine pis pis sırıttılar.
Steph onlara ihanet etmezdi. Asıl anlamıyla, gözü kapalı güvenebilecekleri biriydi. Ve ne ironiktir ki bu oyunda, kendisine güvenilmeye en az değecek kişi tam olarak böyle biriydi.
“Fakat biz yine de sana güveniyoruz.”
Sırtından gelen bu ani ve ürkütücü lafla Steph arkasını döndü—Sora ve Shiro yüzlerine sahte gülücükler yapıştırmış duruyorlardı.
“Şimdiye kadar Steph dediğimiz o kıza güvenemeyiz—ama.”
“… Sana… güvenebiliriz… O yüzden… sorun yok…”
Ortada yalnızca bir Old Deus’un koymuş olabileceği üç kural vardı. Sora ile Shiro üçüncüsünü düşünüp sinsi sinsi sırıttılar. Bu kıza baktılar—ve içini rahatlattılar.
“Bize ihanet edeceksin. Kesinlikle ihanet edeceksin hem de. Çünkü kurallar… zaten bunu hesaba katmıştı! ”

