
Diyelim ki dünya uğruna ölmen gerekti. Ne yapardın?
Bu seçimi yapmak zorunda kalan bir kız vardı. Mahvolmaya mahkûm gezegenini kurtarmak için ölmesi gerekiyordu. Bir tanrı ona böyle söyledi; kız da kıvrandı, çabaladı, ağladı… ve en sonunda bir seçim yaptı. Dünyayı, sevdiklerinin —ve elbette âşık olduğu adamın— yaşadığı bu toprakları kurtarmak istiyordu. Yüreğinde ağır bir yük, dudaklarında titremeyle tanrının huzurunda sendeledi. Ölmeyi seçmişti. Ama tam o anda:
“Onun yerine ben öleceğim.”
Bir adam onu durdurdu ve tanrının önüne geçti. Hayatı pahasına kurtarmayı seçtiği kişiydi bu; sevdiklerinden biriydi ve aşkları karşılıklıydı. Tanrı, kızın sevdiğine sordu:
“Ölümden korkmaz mısın?”
Adam gülümsedi. Sevdiğinin yok olmasına izin vermektense ölmeyi yeğlerdi.
“Ölümden daha korkunç şeyler var.”
Böylece yer gök inleyen alkışlar arasında öldü ve dünyaları kurtuldu. Geride bıraktığı kız tek bir damla gözyaşı döktü ve bu kurtarılmış dünyada ikisinin yerine de yaşamaya ant içti. Bu basmakalıp replikle, o iç ısıtan hikâyeleri son buldu. Fakat iki kardeş bu sonu tamamen tepkisizce izledi. Oyunun jeneriği akmaya başladığında akıllarından şu geçti:
“Ölümden daha korkunç şeyler var.” He ya, eminim öyledir. Ama kadın kahramanın yerine ölmeden önce kimse erkek kahramana şunu sormadı mı yani:
“Sevdiğine ölümden de beter bir kaderi mi reva göreceksin?”
Demek “fedakârlık” dedikleri şey buymuş. Ne kadar süslü kelimeler… Tam bir ajitasyon. Siyah saçlı, siyah gözlü çocuk, kişiliği kadar çarpık bir gülümseme takındı. Kırmızı gözlü, beyaz saçlı kızsa huzursuzca kaşlarını çattı. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu:
Bak sen, dünya tek bir erkek kahramanın ölümüyle kurtulmuş.
Tek bir fedakârlık milyarlarca insanın ölümünü engelledi, tatlı kadın kahraman da hayatta kaldı. Ne kadar harika. Tam bir kelepir. Gerçekten göz kamaştırıcı bir başarı!!
Pekâlâ… Şimdi.
Geride kalan kız tüm bu olanlar hakkında ne düşündü acaba? Sevdiği adam bizzat ölümden daha korkunç şeylerin varlığından bahsedip, ardından onun hayatı pahasına hayatta kalma yükünü tam da o kızın sırtına yıktı.
Adamın kesinlikle ölme merakı varmış. Kadın kahraman onu kaybetmektense ölmeyi tercih edeceğini açıkça belirttikten sonra eline ne geçti? İki kardeş aynı sonuca vararak bakıştılar.
Tam bir korkak. Tabii, sanırım buna “fedakârlık” deyip geçebilirsin. Tabii, adam bunu sadece kendi egosunun bir gereği olarak sunabilirdi ve muhtemelen kimse de itiraz etmezdi. Hem zaten kim itiraz edebilir ki… …itiraz edecek kimse kalmamışken? Kardeşlere göre asıl seçim kimin öleceği değil…
İkisi de ölür.
İkisi de yaşar.
…bu ikisi arasında olmalıydı.
Diyelim ki bu sadece bir ego meselesi. O halde tutarlı ol ve sonuna kadar arkasında dur. Eğer ikisinin de yaşaması dünyalarının yok olması anlamına geliyorsa—
bırak yok olsun gitsin.
Yani bunun sorumsuzluk olduğunu mu düşünüyorsun? O zaman işte karşı itiraz: Kimin sorumluluğundan bahsediyorsun sen? Diyelim ki dünya felaketin eşiğindeydi ve onların aşkı, cesareti falan sayesinde uçurumun kenarından döndü. Bunlar gayet güzel. Ama siz kim oluyorsunuz da onların bu nezaketini çantada keklik görüyorsunuz? Eğer konumuz sorumluluksa, dünyayı bu hale getiren her kimse onun sorumluluğuna ne demeli?!
Bir de şöyle düşünmeyi dene. Dünya zaten en başından mahvolmaya mahkûmsa, yok olması beklenen bir şey değil midir? Dünyanın sonunun geleceği zaten yazılmış, ha şimdi bitmiş ha sonra, ne fark eder?! Öyleyse o ikisi neden dünyanın öbür ucuna kadar kahkahalar atarak kaçmaya devam etmesin ki? Bunun bir “ego” meselesi olduğundan şikâyet edeceksen, kusura bakma ama bu geçersiz bir bahane. Çünkü şikâyet etmeyi planlıyor olsan bile… …bütün dünya zaten yok olmuş olacak!!
Her neyse, siyah saçlı ağabey uyuyan kız kardeşini yatırırken zihninden şunlar geçiyordu:
Diyelim ki dünya uğruna ölmen gerekti. Ne yapardın…?
İkisinden kim ölecekti? Kendisi mi yoksa kız kardeşi mi? İkisi de kesinlikle söz konusu bile olamazdı.
Ya ikisi de ölseydi? Bu biraz daha iyiydi ama bunu da pek tercih etmezlerdi.
Peki ya ikisi de yaşarsa? … Tercih edilen seçenek bu olurdu.
Yine de.
Elbette ağzından çıkıverebilirdi: Aptal dünyanız umurumda bile değil! Hepiniz geberebilirsiniz!! …deyip kaçabilirdi. Kız kardeşinin saçlarını okşarken düşündü ki… …kız kesinlikle onunla birlikte gülüyor olmazdı. O halde hem kendilerini hem de tüm dünyayı nasıl kurtaracaklardı? Tek bir fedakârlık yapmadan her şeyi elde etmek…
Henüz genç olan çocuk, kız kardeşinin uyuyan yüzüne bakarken kendi kendisiyle alay edercesine güldü.
Bunu başarmanın bir yolu belki de bu dünyada mevcut değildi.

Oyunun başlamasının üzerinden otuz sekiz gün geçmişti. Gökyüzünde süzülen o sarmal diyar—Old Deus tarafından inşa edilen sugoroku tahtası. Zaten başlı başına bu bile aklın sınırlarını zorlayan bir mucizeydi. Fakat şimdi, 296. karede, o sınırları tamamen unutturan, mide bulandırıcı bir manzara vardı.
“İ-hi-hi, i-hi-hi-hi… Sooo-raaa?”
Küçük bir mağaranın loş mum ışığında üç ses yankılandı.
“Bu da tamamen planın bir parçasıydı, değil mi? Lütfen, lütfen öyle olduğunu söyle.”
“Heh, madem bu kadar ısrar ediyorsun söyleyeyim—ama hangi salak böyle bir şeyi planlar ki?!”
“… Ağabey… Sıra tabanlı… değil… K-komut vermemiz… gerek…”
İki zarı olduğu için şu an 3, 6 yaşında olan kızıl saçlı genç kız Steph’in boş gülüşü çınlıyordu. Birer zarları olduğu için sırasıyla 1, 8 ve 1, 1 yaşında olan ufaklıkların, yani Sora ile Shiro’nun cıyaklamaları duyuluyordu. Ve… …dünyanın sonunu müjdeleyen, ardı ardına patlayan gürültülü patlamalar.
“Üstüne üstlük bir de gerçek zamanlı mı oynamamız gerekiyor?! Bu ne lan böyle?! Bu tam bir kafayı yemişlik!!” Sora çığlığı bastı, ardından gözlerini kapatıp düşündü:
Bu nasıl bir şaka böyle?
“… Sakin ol. Durumu kontrol altına almadığımız sürece elimizden hiçbir şey gelmez…!”
Zihni durma noktasına gelen, düşünceleri adeta donan Sora birkaç kelime sarf etmeyi başarabildi. Jibril’in Görevi önlerinde belirdi:
Görevi veren kişi haricinde, en az iki kişiden oluşan bir grup tarafından teklif edilen On Yemin temelli bir oyunu derhal kabul et ve kazan.
On Yemin üzerine ant içmeye ve kadim Büyük Savaş’ın simülasyonu olan bir oyuna başlamaya zorlanmışlardı. Sora etrafına bakındı. Öncelikli olarak durumu ve oyunun kurallarını kavraması gerekiyordu.
Çıplak kayalarla çevrili, karanlık ve dar bir alandaydılar. Ortadaki masanın üzerine bir harita serilmişti. Fakat bu yırtık, eski ve solgun harita bomboştu—hayır, daha doğrusu her yeri karartılmıştı. O alan haritasına ihtiyaçları vardı ama üzerinde neredeyse hiçbir şey yoktu. Karartılmış bir parşömeni andıran haritanın üzerinde, bunun yerine bilgisayar arayüzüne benzeyen bir şey vardı… …ve oyun bilgilerini tıkır tıkır işliyordu.
184 BT, 18 Temmuz, 03:45.
BT büyük ihtimalle “Before Testament”, yani On Yemin Öncesi anlamına geliyordu. Üçgenlerle temsil edilen Birlikler, karelerle temsil edilen Şehirler vardı… Haritanın sunduğu bu bilgilerden Sora, içinde bulundukları küçük mağaranın haritanın merkezinde “Başkent” olarak etiketlendiğini çıkardı. Harita görünüşe göre sadece Başkentlerinin çevresini ve devriyeye gezen İzci birliklerinin görüş alanını gösteriyordu. Haritanın yanında bir yığın kağıt ve kalem, biraz ileride ise döküntü bir ahşap posta kutusu duruyordu. Birliklerini hareket ettirmek için komutlarını kağıda yazıp posta kutusuna atmaları gerekiyor gibi görünüyordu.
Mağaranın dışından birbiri ardına yükselen patlamalardan huzursuz olan Steph ayağa kalktı.
“B-ben… Ben dışarıya bir bakayım, tamam mı?!”
“D-dur bir dakika! … Silahlı bir İzci birliği eklemeyi deneyelim.”
Sora alelacele bir komut karaladı.
Haritada görüntülenen zaman, yaşadıkları her bir saniyede sekiz saat ilerliyordu. Eğer bu mağara onların Başkenti—yani oyuncu üssüyse—oyunun asıl alanına adım atıp atamayacakları kesin değildi. Atabilseler bile, neyle karşılaşacaklarını kim bilebilirdi?
Üzerine dokunulduğunda her bir birliğin bilgisi haritada görünüyordu—ama yaş, cinsiyet, savaş istatistikleri veya benzeri hiçbir şey yoktu. En hafif tabirle hiç de kullanıcı dostu sayılmazdı. Her neyse, Sora ekranda görünen birlik kimliğini yazdı ve komutu kutuya attı. Bununla birlikte, baltayla silahlanmış bir birlik çıkıştan geçerek saniyede sekiz saatlik bir hızla—çıplak gözle görülemeyecek kadar hızlı olan 28.800 kat veri yazma hızıyla—sahaya sevk edildi.
“… Ağabey… bir İzciyi silahlandırmanın… ne anlamı var? … Sadece… onu… yavaşlatmaz mı…?”
“HA-HA-HA! Ağabeyinin kurnazlığı da işte tam burada yatıyor sevgili kız kardeşim!”
Sora, kız kardeşinin bu tespitine bıkkınlıkla başını salladı.
“Başka bir ırkla karşılaşabilir. Ona hayatta kalma şansı vermezsek, oyunun koşullarının ne olduğunu nasıl öğreneceğiz—?”
Fakat tam o anda iklim değişti ve mağaranın içinde bile hissedilebilen bir rüzgar esti. Saniyeler önce sahaya çıkan birlik, eriyen kar gibi haritadan yok oldu.
“…… O da neydi ulan öyle?”
Sora haritaya dokunduğunda bunun bir “ölü ruh rüzgarı” olduğunu gördü.
“… Dışarı çıkmadığın iyi olmuş.”
Yüzü kireç gibi kesilen Steph donakaldı, Sora ise— Bir saniye.
“Voooov! Bu da ne—bu sahanın hali ne böyle?! Mavi renkli, anında öldüren lav kareleriyle dolu!!”
Sora vardığı “sonucu” çığlıkla dile getirdi. Gerçi “sonuç” pek de doğru bir kelime sayılmazdı… Zira en başından beri Jibril’in üçünü de zerre kadar umursamadığını belli eden soğuk, duygusuz gözleri zaten bunu açıkça gösteriyordu. Sora sadece o zamana kadar direndiği bir gerçeği kabul ediyordu.
Bu hiç de şaka değil.
Sora dişlerini sıktı, haritadaki İzci birliklerinden birine dokunup görüntüyü yakınlaştırdı. İzcinin görüş alanı havaya bir ekran gibi yansıtıldı ve dışarının neye benzediğini gösterdi: sefil bir manzara. Herkesin nefesi kesildi, Sora ise kendini zorlayarak pürüzlü bir kahkaha attı.
“… Ha-ha, Büyük Savaş bu mu yani? Hadi ama Jibril, bu kadarı da fazla artık.”
Buna hiçbir şekilde savaş denilemezdi. Daha önce gördükleri tüm kıyamet sonrası ortamlar bunun yanında ütopik kalırdı. Sora ve grubunun bunu tek bir kelimeyle özetlemesi gerekseydi, bu ancak şu olabilirdi: cehennem.
Anlıyorum, diye düşündü Sora. Bu oyun kadim Büyük Savaş’ın simülasyonuymuş. Gerçekçi bir strateji oyunuydu. Jibril’in Görevi, 296. karede başka bir dünya yaratmıştı. Alan sınırsızca genişlemişti… …ya da belki de sıkışmıştı. Tam olarak nasıl işlediğini bilmiyordu ama görünüşe göre tüm gezegen on kilometrekarelik bir alana sığdırılmıştı.
Gezegeni kasıp kavuran savaşın alevleriyle kavrulan kızıl gökyüzü küllerle kaplanmıştı. Her an çökecekmiş gibi duran o harap gökyüzünden durmaksızın mavi “ölü ruhlar” yağıyordu. Tek bir esintiyle izci birliklerini —ve insanlığın kendisini— yok eden rüzgar; ölü ruhlar, toz ve külle doluydu. Bu madde, gözün görebildiği tüm karayı asla erimeyen bir kar yağışı gibi kaplayan “siyah külü” oluşturuyordu. Patlamalar, halihazırda mezarlığı andıran bu çorak araziyi daha da perişan ediyordu; küçük mağarayı dur durak bilmeden sarsan kulakları sağır edici kükremeler, On Yemin’in şiddeti yasaklamasından önceki savaşan Exceed’lerin parıltılarıydı. Kara ve deniz, bir kaleidoskop gibi her çakmada ve seste şekil değiştiriyordu.
Demek bu sonu gelmeyen felaket Büyük Savaş’ın kendisi ha? Dalga geçiyor olmalısın.
“Imanity bu cehennemden nasıl sağ çıktı ki…?!” Sora feryat etti ama biliyordu… …Jibril’in yalan söylemesi için hiçbir sebep yoktu. Yani bu kesinlikle Büyük Savaş’tı; insan ırkının hayatta kalmayı başardığı o dünyaydı. Üstelik Jibril’in sunduğu tarihe göre, insan ırkı bu savaşa kendi elleriyle son vermişti.
“Şaka yapıyor olmalısın! Sırf bir rüzgar esti diye buharlaşan savaş birliği mi olur?! Bu durumda—”
Sora’nın patlamasıyla eş zamanlı olarak gökyüzü bir kez daha çaktı. Haritada zar zor seçilen arazi yapısı değişti.
Muhtemelen rüzgarın İzci birliğini yutmasının bir sonucu olarak görüntü kesildi ve her yer karardı.
“Bu lanet şey bir strateji oyunu bile değil!! Yesinler stratejisini, ne bileyim ne yapacağımızı?!”
Sora köpürdü ama biliyordu… …bunu söylemeye bile gerek yoktu. On Yemin olmadan o kaçık Exceed’lerin ne kadar güçlü olduğunu biliyordu, sadece ne derece güçlü olduklarını tam kestiremiyordu. Yine de gücünün yüzde beşiyle denizi yarabilen ve bir hidrojen bombasının doğrudan isabetinden burnu bile kanamadan çıkabilen Jibril karşısında, bir milyar Imanity bir araya gelse bile zerre şanslarının olmayacağı gün gibi ortadaydı.
“… A-ama, Ağabey… bir ölüm yığını oluştursak… en azından… atlatabilmeliyiz… tek bir saldırıyı—”
“İstediği yere ışınlanabilen bu pisliklere karşı mı?! Alan saldırıları gezegenin kabuğunu yerinden oynatan bu pisliklere karşı mı?!”
Başka bir patlama teğet geçerken Sora haritayı işaret etti.
“Arazi yine değişti! Tek bir saldırıyı atlatmak mı? Başkentimiz seken tek bir mermiyle haritadan silinecek!”
Jibril bunun Civ gibi bir şey olduğunu söylemişti, diye düşündü Sora. Pekala. O zaman sorun yok. Hadi buna Civ muamelesi yapalım.
Onlar İlk Çağ’da sıkışıp kalmışken, diğer ırklar süper güçlü birlikleriyle çoktan Modern Çağ’a geçmişti. O birlikler hiçbir ceza almadan binalarını nükleerle dümdüz edebilir ve haritanın kendisini yok edebilirdi. Hem de seri halde. Zorluk tavan yapmış, barbarlar kudurmuş ve sen barbarların canını bile yakamıyorsun. Dünya Harikaları gibi bonus binalar da üretemiyorsun.
Başka bir deyişle, sıradan bir bina inşa etmenin bile imkanı yok. Haritadaki her medeniyet seninle savaş halinde başlıyor. Kazara onların sınırlarından birine şehir kuracak kadar talihsizsen, ölüm yığını tepene biniyor. Saldırmak intihar olurdu, üstelik tek zafer koşulu düşmanın Başkentini ele geçirmek. Düşman senin Başkentini bulursa, zaten işin bitmiş demektir. Ve düşmanın da bir Flügel. Tüm bunların üstüne, bu oyunda tam bir çaylaksınız.
Nasıl ama? Bu zorluk seviyesine gelmiş geçmiş en kaçık seviye unvanını kazandırmaya yeter de artar bile. Sadece bir avuç mazoşist oyuncu böyle bir oyunun geliştiricilerine sövüp saymazdı. Ama burada asıl mesele bu bile değil. Kuralların akıl almaz derecede berbat olmasının asıl nedeni şu ki—
kaybedersen ölürsün.
Doğru ya: Yer yerinden oynatan bu imkansız oyunu bitirmeyi ve efsanevi zaferi kazanmayı başarsalar bile… …onları bekleyen tek şey Jibril’in ölümüydü. Tabii birkaç ekstra zar da kazanabilirlerdi ama ne çıkardı ki bundan?
Böylece Sora, bu deli işi zor oyundaki düzenin analizini bitirdi.
Kendi kendine sordu: Kazanabilir miyiz?
Ve yine kendi cevapladı: Nah kazanırız.
“Aramızdan birinin ölmesi gereken bir oyunda kimse kazanmış sayılmaz!!”
Kazanmanın ne anlamı kalırdı ki?
Sora feryat etti, yüzünde daha önce hiç görülmemiş bir öfke okunuyordu. Steph tereddütle sordu: “O-o zaman, n-neden pes etmiyoruz?!”
Gereksiz bir şekilde “o kuralı” kullanmayı teklif etti.
“Z-zarlarımızı alacak ama ölmeyeceğiz, değil mi?! Sora, birisi hedefe ulaştığı sürece pes etmenin sorun olmadığını kendin söylememiş miydin?! O halde Jibril’in geçmesine izin verdiğimiz sürece—”
Evet, o kural—bir oyundan çekilebileceğin kuralı. Bütün zarlarını Jibril’e teslim edecekler ve ona Old Deus’a karşı nasıl kazanacağını anlatacaklardı. Kimsenin ölmek zorunda kalmayacağı tek senaryo buydu.
Ha şöyle, mantıklı bir nokta, diye düşündü Sora. Bütün zarlarını —yani “maddi zamanlarını”— kaybetseler bile sadece fiziksel bedenlerini yitirip hayalete dönüşeceklerdi. Jibril, “Kazanmama izin var, değil mi?” diye sorduğunda itiraz etmemesinin nedeni de buydu. Aslına bakılırsa Jibril… …büyük ihtimalle hedefe ulaşabilirdi.
Fakat.
“Yani yenilgiyi kabul edelim diye kendi hayatınla bize şantaj mı yapıyorsun?”
“… Şakaların… hiç anlaşılmıyor… Ve… hiç de… komik değil…”
En iyi ihtimalde bile biri ölecekti. Sora bir sandalyeye oturdu ve ellerini kucağında birleştirip gözlerini aşağı indirdi. Bu tuhaf atmosfer Shiro’yu, hatta Steph’i bile susturdu. Çenelerini tutup Sora’nın cevabını beklediler.
.

Aradan birkaç saniye mi (yoksa birkaç dakika mı?) geçtikten sonra, Sora düşüncelerinden sıyrılıp başını kaldırdı. O süre zarfında sanki birkaç saat geçmiş gibi hissediliyordu. Yüzüne yapışan, kötülükle çarpılmış vahşi tebessüm karşısında Steph çığlığını bastırdı.
“Aslında her şey gayet basit. Bize, kazanmak istiyorsak onu öldürmemiz gerektiğini söylüyor.”
Konuşurken Sora’nın aklına bunun pek de şaka gibi durmadığı geldi. Bu Jibril’in yaptığı bir blöf ya da yalan değildi; ciddi bir talepti. Daha da kötüsü…
“—Aklınca bize caka satıyor… Sanki, ‘Kazanabileceğinizi sanmıyorsanız çekinmeden pes edebilirsiniz’ der gibi.”
Onlara “kolay kaçış yolunu” sunması ne kadar da nazikçe.
“Pekala, o halde… Shiro—başlıyoruz.”
Sora yavaşça ayağa kalkarken, Shiro ağabeyinin tehditkar bakışlarında onun gerçek niyetini aradı—
“İstediği gibi hareket etmesine izin vereceğimizi mi sanıyor?”
“………… Hım, anlaşıldı…”
ve bu bakışın arkasında yatanı kavramış gibi göründü. Kararlı bir şekilde, ciddiyetle başını salladı.
“İnsanlar Büyük Savaş’ta nasıl hayatta kaldı diye mi soruyor?” Sora söylenerek devam etti.
Shiro ile birlikte sandalyelere oturdular, haritaya döndüler ve kalemlerini kavradılar.
“Ona ihtiyacı olan cevabın alasını vereceğiz…”
“S-siz gerçekten ciddi misiniz?! Yani, gerçekten kazanabilir misiniz?!”
Bir tek Steph endişeleniyordu— Hayır, en başından beri bir şanslarının olup olmadığını soruyordu. Sora ve Shiro yüzlerinde karanlık tebessümlerle cevap verdiler.
“—Çerez iş. Bunu gözümüz kapalı bile kazanırız.”
“… Çocuk… oyuncağı…”
Jibril’in böyle bir oyunu tezgahlarken derdinin ne olduğunu bilmiyorlardı ama önemli değildi. Eğer bu oyunda ya onları yenmesi ya da ölmesi gerektiğine karar verdiyse—
bu durumda geriye tek bir seçenek kalıyordu. Sora sırıttı…

Aynı anda 308. karede, genç bir vahşi havada süzülen projeksiyondan Sora ve diğerlerinin görüntüsüne bakıyordu. Çöl tilkisininkileri andıran kulaklara sahip genç kız, geriye sadece iki zarı kaldığı için her zamankinden birkaç beden daha küçülmüştü.
“Neden…? Neden herkes böyle saçma şeyler yapıyor yani?!”
Bunu haykıran Izuna Hatsuse’ydi; karşısında, havada süzülen bir hokka kutusunun üzerinde oturan, soğuk, organik olmayan ama ezici bir varlığa sahip görüntü sağlayıcıya adeta havlarcasına bağırıyordu.
Izuna bakışlarını Kadim Tanrı’ya dikti ve panik içinde, neredeyse sorgulayan, hatta suçlayan bir edayla devam etti. “Seninle sugoroku oynadığımızı sanıyordum?
Ama yine de…
Neden ölecek birini seçiyoruz ki yani?!”
Kadim Tanrı onun bu öfkesine yanıt vermedi. Daha doğrusu, bir yanıt vermeye gerek bile duymamıştı. Izuna’ya yansıttığı şey sanki tek başına yetip de artıyordu.
Yansıttığı görüntüler olayların doğal bir sonucundan ibaretti: Kaybedenin kurban edileceği bir oyunda karşı karşıya gelen Sora’nın takımı ve Jibril. Oluşan kargaşada Doğu Birliği’ni ele geçirmek için gelen Chlammy ve Fiel. Meseleyi fırsat bilip bir Werebeast kurbanını başka bir kurbana giden basamak olarak kullanan Plum.
Oyunun içinde ya da dışında, hiçbir şey birinin kurbanı olmadan sona ermiyordu. Ancak bu koşulları hazırlayan, Izuna’nın azarladığı Kadim Tanrı değildi. Bütün bunlar tamamen kendilerinin eseriydi. Cevap işte buydu.
“Ne garip bir soru. Sen, oradaki. Suç ortağı, komplocu. Neden soruyorsun?”
Sesinde ne tek bir suçlama, kırgınlık ya da umutsuzluk kırıntısı vardı ne de en ufak bir arzu.
“Muhatap olan Kadim Tanrı, kazananın her isteğini yerine getirmekle yükümlüdür.”
Tanrı; kaybetmeye de umuda da yabancı bir edayla, kayıtsızca konuştu.
“Bir Kadim Tanrı’nın mutlak gücünü gaspetmeye kalkışmanın kibri… ancak böyle sonuçlanabilirdi.”
“…”

Ondan her şeyini almaya çalışmışlardı; bir başka deyişle, “bunu siz başlattınız.” Izuna, Kadim Tanrı’nın sözlerindeki üstü kapalı suçlamayı sezince yutkundu.
Öyleyse, hedefe ulaşmayı bir şekilde başarsalar bile… peki ya bu Kadim Tanrı ne olacaktı yani?
Izuna düşüncelere dalmışken, Kadim Tanrı sanki zaten kendisine en başından beri hiç ilgi duymuyormuş gibi boş gözlerle süzüyordu onu.
Bu, herkesin yalnızca kendi çıkarını düşündüğü zaman gerçekleşecek olan şeyden ibarettir. Gerçek şu ki, bir başkasından eksiltmeden kimse bir şey kazanamaz.

Kadim Tanrı’nın bakışları da tam olarak bunu anlatır gibiydi. Izuna hiçbir şey diyemedi, yalnızca başını öne eğdi…

Aynı anda, oyunun dışında, Doğu Birliği’nin başkenti Kannagari’nin bir köşesindeki bir hanın penceresinden biri başını dışarı çıkardı. Ay ışığını kesen o helezonik karaya—Kadim Tanrı’nın yarattığı sugoroku tahtasına—baktı; oyunun içindeki ve dışındaki insanların karmaşa, korku, sabırsızlık ve kendi dolaplarına kapılıp kaosa sürüklendiği o yere.
“Hmm, pek anlamıyorum ama Elf filosu gelmiş gibi görünüyor. Yine de çoook sıkıldım.”
Bu silüet, gerginlik nedir zerre kadar bilmiyormuşçasına tam bir kayıtsızlıkla konuştu, ardından büyük bir kâğıt tomarından tek bir sayfa çıkarıp başıyla onayladı. Her şeyin gerçekten de yerli yerinde olduğuna ikna olmuştu.
Kadim Tanrı ile oyunun başlamasının üzerinden otuz sekiz gün geçmişti. Herkes ya ihanete uğramış, ya kandırılmış, ya gasp edilmiş—ya da öldürülmüştü.
Bu, herkesin yalnızca kendi çıkarını düşündüğü zaman gerçekleşecek olan şeyden ibarettir. Gerçek şu ki, bir başkasından eksiltmeden kimse bir şey kazanamaz.
Mantıklı düşünüldüğünde bunun, tepeden aşağı yuvarlanan bir nesne kadar aşikâr bir şey olduğunu varsayarsak…
O zaman sen de mantıklı düşünmeyi bırakıver.
Olaylar, tam da bunu söyleyen ve ona bu kâğıdı bırakan kişilerin amaçladığı gibi gelişmişti.
Kelimesi kelimesine, tıpatıp yazıldığı gibi.
Rahatlamış ama hafifçe ürpermiş bir halde, sırtında ağır bir sırt çantasıyla handan ayrıldı.
“Hey! Hâlâ sırt çantasındayım, değil mi?! Sen beni kim sanıyorsun ki?! Hey!!”
Su dolu, aşırı ağır sırt çantasında yaşayan kişi gürültüyle kendini hissettirirken, kâğıdın emanet edildiği kişi kendisine sorduğu soruyu hatırladı:
Diyelim ki dünya uğruna ölmen gerekti. Ne yapardın?
“Eğer dünyayı kurtaracaksa, ölmem gerekirdi.”
Ancak hepsi onun bu cevabına acı bir şekilde gülümsemişti.
“O zaman bu durum dünyayı kurtarmazsa, boşu boşuna ölmüş olursun.”
Ve devam etmişlerdi.
“Bir kurban, iki kurban, bin, bir milyar—pek bir farkı yok.”
Daha çoğunu kurtarmak uğruna birkaç kişiyi kurban etmek senin için sorun değilse, bir gün kurban ettiğin kişi sayısı kesinlikle kurtardığın kişi sayısını aşacaktır.
Küçük kurbanlar da kendini feda etmeler de dünyayı asla kurtaramaz. Sadece hayatta kalmasına yardım ederler—her şey nihayet sona erene dek tek tek sonraki kurbanlarını arayarak hiç değişmeden devam etmesine yardım ederler…
Eğer dünyayı kurtarmaktan zırvalayacaksan, tek bir kurbana dahi izin vermeyi reddetsen iyi edersin. Şöyle demişlerdi: Bu dünya bir oyun. Tek bir kurbanı kabul edersen, oyun sonsuza kadar devam eder. Bu dünyada, böylesine gülünç kurallar ne gereklidir ne de mutlak. Ve işte bu yüzden buna tam da burada bir son vereceğiz…
Artık kimsenin hafızasında yer etmeyen, böyle bir kanıtın emanet edildiği o silüet, bu yüzden onların ağır hamlesini ileriye taşıyordu—
“Hey! Beni taşırken biraz daha dikkatli olabilir misin acaba?! Sevgilim bile değilken bana nasıl böyle kaba davranmaya cüret edersin! Denizi kendine düşman mı etmek istiyorsun? Afedersin, dinliyor musun? Alo?!”
Sırt çantasının içinden söylenip duran, kelimenin tam anlamıyla ağır kozlarını.
Adım adım, Chinkai Tandai Bölgesi’ne uzanan bitmek bilmeyen uzun yokuşu sendeleyerek tırmandı.
