No Game No Life Cilt 7 – Bölüm 5 / Katil Kim

Katil Kim

Ölümün eşiğindeki o araf boşluğunda süzülen Tapınak Bakiresi, uzak bir rüya gördü. Ölülerin asla ulaşamayacağı o çok eski ve uzak anılarda, istenmeyen bir kız çocuğu sonsuzluk boyunca tek başına sürüklendi ve en sonunda uykuya daldı. Gördüğü rüya işte buydu…

……

Bilincine vardığı ilk şey, yeni yeni var olmaya çabalayan bir dünyaydı. Göğün ve yerin kıvranışını—yaratılış ve yıkımı bile değil, sadece yaratılışın üst üste boyanmasını—izleyen kız sordu: Neredeyim ben? Ve ben kimim? Dünyanın henüz ona cevap verecek hiçbir şeyi yoktu ama ona karşılık veren şey kendi eteri oldu. Dedi ki: Burası gezegendir ve Sen bir tanrısın. Fakat kızın sonraki sorgusuna eteri cevap vermedi, yalnızca sonsuz bir sessizliğe gömüldü.

Tanrı da ne?

Bitmek bilmeyen sessizliğin ortasında kız, fırçasını tek başına eline aldı; sorgulamaya devam etti, yazmaya devam etti. Tek bir kelime, basit bir yanıt bekledikten sonra en sonunda ona ulaşan şey yalnızca savaşın alevleri oldu. Çatışma içinde gezegeni yerle bir eden tanrılara bakan kız, neşeyle sorularına başladı… ancak yalnızca boş cevaplar aldı.

Sen kimsin? Ben bir tanrıyım.

Tanrı nedir? Tanrı tanrıdır……

Kız bunu anlamadı ama anıların arasında süzülen Tapınak Bakiresi anladı. Gezegenin henüz neden diye soracak bir benliği yoktu. Dizlerine sarılıp sonsuzluğu sorgulayan o yalnız filozof, umudunu yitirdi… Ve sonsuzluğun sonunda nihayet bulduğu tek bir cevaba sımsıkı sarılarak sonsuz bir uykuya daldı—

Evet. Sen beni uyandırana dek.

Yankılanan o gür ses, Tapınak Bakiresi’nin uzaklardaki bilincini yüzeye çıkardı……

……

Tanrım…? Bu da ne? Hâlâ yaşıyor muyum?

Tapınak Bakiresi etrafına bakmaya çalıştı ama gözlerinin—hayır, hiçbir duyusunun—çalışmadığını fark etti. Işıksız, sessiz boşlukta tek duyabildiği, bilincinin içinde yankılanan ve çok iyi bildiği bir sesti.

Hayır. Bu el bir gevşerse, ruhun çiy tanesi gibi anında dağılıp gidecek.

Yıllar boyunca eterine ev sahipliği yaptığı tanrının sözleriydi bunlar. O sese—her zamanki gibi buz gibi, duygusuz ve ruhsuz olan o sese—seslendi:

Anlıyorum. Öyle ya da böyle, eğer öldüysem sohbet edemeyiz, değil mi? Evet, ben çiy tanesine dönüşene dek öyle sayılmamalı.

Görünüşe göre tam anlamıyla bir tanrının avucunun içindeydi, ruhu onun kavrayışındaydı. Tapınak Bakiresi; ağzı, boğazı—hatta bir bedeni bile olmamasına rağmen—kahkahalarla güldü. Fakat bu kahkaha pek hoş karşılanmamış olabilir.

Ölümlü. Bir tanrıyı kandırmış biri olarak haddini bil.

Bununla birlikte Tapınak Bakiresi, bilincinin bir anlığına titreştiğini hissetti. Tanrının sıkılaşan kavrayışında gerçekten “ölmüş” olmalıydı ama yine de son derece rahattı. Bir Old Deus’u kandırmış ve ondan faydalanmıştı—bunu kabul ediyordu. Pişmanlık duymadan hem de. Ne de olsa…

Buna kanmak senin hatan, dünyanın kuralı böyledir biliyorsun değil mi?

Bilinci bir kez daha kayboldu. Bir anlığına yine mi ölmüştü?

Tanrı aşkına, kafana göre beni öldürüp diriltmeyi bıraksan artık… Ödümü koparıyorsun—dur bir dakika, benim ödüm var mıydı ki?

İki kez. Beni iki kez kandırdın.

Suçluluğun ilahi ilanı. On Yemin olmasaydı tek başına felaket getirecek kutsal sözler. Yine de.

Ne yani, şimdi de küsüyor musun? Bu durum, oyunun tıkırında gittiği anlamına geliyor olmalı.

Evet, aldatmaca iyi gidiyorsa tabii. Cevap vermek yerine, o ana kadar duyulardan yoksun olan Tapınak Bakiresi’nin görüşü bir anda açıldı. Karelere bölünmüş sarmal araziyi ve oyuncuların kendi yollarında ilerleyişini gördü. Her şey planlandığı gibi gidiyor gibi görünüyordu.

Vah vah, kaybedeceksin biliyorsun değil mi?

Tepesine kadar ölüme battığını bile unutan Tapınak Bakiresi, neşeyle kahkaha attı.

Gerçekten de. Bir tanrı, ev sahibi tarafından iki kez kandırılabiliyorsa—her şey mümkün olabilir de olmayabilir de.

Konuşurken tanrının yüzü görünmüyordu. Sesinde en ufak bir duygu, bir bağ ya da ilgi yoktu. Sanki hiçbir şey arzulamıyor, hiçbir şey umut etmiyor ve her şeyi eşit derecede değersiz, anlamsız görüyordu.

Umurumda değil. İster başarılı olayım ister başarısız—yalnızca son değişecek. Varılacak netice değişmeyecek.

Tıpkı… Huysuz bir çocuk gibisin.

Tanrını kandırdığın, ona ihanet ettiğin—onu sattığın—sürece, peşinden koştuğun teorinin sınırları değişmeden kalır.

Tapınak Bakiresi, kızın öz farkındalık yoksunluğuna bıyık altından güldü. Biliyordu. Hayır, anlayamıyordu ama durumun tam olarak böyle olduğunu biliyordu işte. Bir Old Deus için—o kız gibi yüce bir varlık için—zamanın kendisi, Tapınak Bakiresi’ne kıyasla çok farklı bir ölçekte görünüyordu. Bu oyunun sonu—belki de ötesinde yatanlar—sonsuz dallanan geleceklere, hatta potansiyel dünyalara bakan o kız için sayısız kesinleşmiş gerçek gibi görünüyor olabilirdi. Fakat…

Değişecekler… Sonu da, varılacak neticeyi de, seni de değiştirecekler.

Faydası yoktu. Tapınak Bakiresi tarafından kandırıldığı noktada, bir tanrının bile her şeyi bilmediği kendiliğinden ortaya çıkmıştı—özellikle de bu kızın. Tapınak Bakiresi sesindeki kahkahayı dindirdi.

Seni yanılttım, kandırdım ve sana ihanet ettim. İlki kazaraydı, ikincisi bilerek. Yine de—

Tapınak Bakiresi, kışkırtma kastıyla konuşurken sesine hafif bir yalnızlık tonu büründü.

Sana yalan söylemedim. Bunu görememen, bakış açının sınırlarını gösteriyor.

Kızın, Tapınak Bakiresi’nin kendisini sattığını iddia ettiği anda bu durum açıkça ortaya çıkmıştı. Yüce bir ırkın bilgi ve anlayış kapasitesi ne de olsa… bir yere kadardı.

Ben—onlar—seni bunun ötesine taşıyacak.

Bu kesinliğin verdiği güçle, artık şunu ileri sürecek kadar cüretkar olabilirdi:

Şüphe, inançla eş anlamlıdır. Senin bile bilmediğin, zamanında benim bile umudumu kestiğim şeyleri getirmek… Bütün dünyayı peşlerine takıp sonu da, varılacak neticeyi de değiştirmek… O geleceği inşa eden eller—sence de görülmeye değer bir manzara oluşturmayacaklar mı?

.

Hakikaten de taşıdıkları o şey… tam da senin deyiminle görülmeye değer bir manzara sunuyor gibi.

Evet, tanrının gözlerinin yakaladığı o an; Miko ile paylaştığı görünün içinde, çok yakında buraya ulaşacak olanların sureti olarak çaktı.

……

B-Bence… aklım… Ahh… Galiba biraz fazla ileri gittim…?

Sorun olmayacaktır… herhalde. Mutlaka olmalı… bir şekilde.

Yüz elli ikinci kare. Üçüncü zarlarında attıkları seksen dördün ardından, iki yüz dördüncü kareye… Shiro’nun haritasına göre bu ova, Lucia kıtasındaki Elven Gard topraklarında yer alan Highwest eyaletinin kıyısından geçiyordu. Kayalıkların camgöbeği rengi solmuş, yerini çöle dönüşmek üzere olan çorak bir ovaya bırakmıştı. Yücelerden izlenen o kişiler, burada bir tanrının bile bilmediği olasılıkların sonuna doğru ilerliyorlardı… Ve şimdi.

“İşte buuu! Yürümek de neymiş; alet kullanmak gibisi yoook!”

Neşeyle haykırdı. İnsanın potansiyeli bedeninde değil, zihnindedir! Rüzgarı yararak, çorak araziyi fırtına gibi geçerek—bir Harley üzerinde—o son noktaya doğru, motoru en yüksek vitese takıp tam anlamıyla gözü kara bir şekilde hızlandılar.

“S-Soraaa—?! Bu da neeeeee?!”

“… A-Ağabey…! Y-yavaş… laaaş…!”

Yaklaşık iki yaşlarındaki çığlık atan o iki bücürü sepete tıkıştırmış olan orta yaşlı adam nida etti.

“Kapa çeneni küçük kız kardeşim! Duymuyor musun? Rüzgarın bize ışık gibi olmamızı söyleyen o sesini!”

Ağabeyinin bu gizemli iddiası ve gözlüklerinin arkasından saçılan o delilik karşısında Shiro düşündü, Her şey birkaç saat önce başlamıştı…

……

Yiyecekleri bittiğinde, oyunun başlamasının üzerinden on sekiz gün geçmişti.

“Tüh ya, böyle işin içine edeyiiim… Eve gitmek istiyorum… Boku yedik… Hepimiz öleceğiz, ah-ha-ha-ha-ha.”

“… Ağabey… bitiş çizgisini… geçsek de olur… değil mi?”

“Ooo, şu uçan pembe file bak sen… Ona biniversek göz açıp kapayana kadar orada oluruz. ”

Üçü henüz ikinci hamlelerindeydi; “rastgele sayı analizi” ritüelleri sırasında attıkları elli sekiz kare boyunca hayaletler gibi sürünüyorlardı.

Zaten en başta, erkenden bir at arabası elde edebildikleri için mucizevi bir şekilde şanslıydılar. Onu kaybettikten sonra başka bir araç edinmeyi, hatta kendilerine bir bisiklet yapmayı planlamışlardı—ancak 580 kilometre boyunca uzanan bu engebeli patika, öylesine derme çatma icatlar için fazla sarp ve engebeliydi. Binbir güçlükle topladıkları her ulaşım aracını kaybettiklerinde kalpleri biraz daha kırılmıştı, ta ki sonunda:

Tanrı aşkına, neden sadece yürümüyoruz ki? Mağlubiyeti kabullenmiş bir zihniyetle, üçlü isteksizce yayan olarak yola koyuldu.

Oyuncular Sora ve Shiro’nun Görevleri’ne bastıkça zarları istikrarlı bir şekilde arttı. Yine de, üçü yürüdükçe yürüyor, sadece güneşten kaçacak bir gölge arıyor, yağmura katlanıyor ve yaban hayvanları için endişeleniyorlardı. Yiyecekleri tükenip sonunda çaresizlik içinde inleyene kadar bu durum iki haftadan fazla sürdü. Ancak tam o sırada, görüşleri aniden karardı ve—119. yükleme ekranının ardından—sonunda varış noktalarına ulaştılar. Attıkları elli sekiz zarı onları 120. kareye ulaştırmıştı… ve bir Görev’e. Sora ve yanındakiler engin bir çorak arazide tek başlarına duruyorlardı; burada aynı şekilde duran… bir tabela vardı.

Bu motosikletin üreticisini adlandırın. Doğru bilirseniz, sizin olur!

Sora ve Shiro’nun yazdığı Görev’in hemen yanında duruyordu: Yanında sepeti olan, deposu dolu, motoru mırıldanan büyük, yüksek hacimli bir motosiklet. Tahmin edileceği üzere bu, yalnızca Sora veya Shiro’nun—belki bir de Jibril’in—cevaplayabileceği bir soruydu:

Harley.

Zarları tekrar attıktan sonra Sora, gözlerinin önünde gerçekleşen bir mucizeye tanıklık etmiş gibi sırıatarak Harley’nin üzerine kuruldu.

“Ha-ha!! Görevlerimin yarısından fazlasını araçlarla ilgili yapmak sonunda işe yaradı! Kükre bakalım, V tipi, sıvı soğutmalı, DOHC Evolution motorum!! Spiral çizen ufukta gümbür gümbür ilerleyelim! Gel—gidelim, ötedeki o boyun eğmez kareyeee!!!”

Olaylar işte bu şekilde bu noktaya geldi.

“… A-Ağabey, senin, ehliyetin, var mı…?”

Cevabını gayet iyi bildiği bir soruyu sormak, Shiro’nun rüzgar yüzüne çarparken korkusunu dağıtma çabasıydı. Tabii ki yoktu. Motosiklet ehliyeti mi? Hayatında bindiği en hızlı şey bir ev hanımı bisikletiydi. Onun gibi sosyal beceriksiz, odasından çıkmayan bir kaybedenin böyle bir şeye sahip olması için hiçbir neden yoktu.

“Harley sürmek için ehliyet mi? Ha! Tabii ki var—”

Ancak başparmağıyla kalbini gösterirken ağabeyinin verdiği yanıt beklentilerini boşa çıkardı.

“İçimde ihtiyar bir adamın ruhu var! Ve Amerikan ruhu!! Tam da kalbimde!!”

“… Ağabey! Biz Japon’uz…! Bizde Japon ruhu bile doğru dürüst yok ki… Biz evden çıkmayan asosyalleriz!”

Shiro ve Steph’in zarlarını toplamış olan Sora, 43,2 yaşında görünüyordu—

“Ayrıca bu yaş sahtekarlığı… Aklını, başına topla…!”

ancak görünüşü bir yana, içten içe hâlâ bakir, gerçekte 18 yaşında olan Sora’ydı.

“Sakin ol küçük kız kardeşim… Ağabeyinin kalbi şimdiye kadar bilinmeyen aydınlanmış bir mertebede. Yeterince iyi mi?”

Shiro, ağabeyinin Buda benzeri gülümsemesi karşısında huzursuzca başını salladı. Mantıksız bir konu geçişi, işlerin hiçbir şekilde “iyi” olmadığının en büyük kanıtıydı ama—

“İnsanları doğdukları ülkeye göre kategorize ediyorsun… Böyle üzücü bir şey mi söylemek istiyorsun?”

Biz dünyayız, biz çocuklarız.

Şarkı söylemeye başlamanın eşiğinde olan Sora, gözlüklerinin ardından uzaklara baktı.

“Japonya’da doğmadıkça birinin Japonların uyum kavramını anlayamayacağını mı ima etmek istiyorsun? Uyumu hissetmek, uyuma saygı duymak… Harita üzerinde çizilen ve ‘Japonya’ olarak etiketlenen sınırlar içinde doğmadıkça insanın bunu kavrayamayacağını mı söylemeye çalışıyorsun? Ağabeyin buna katılmıyor.”

“… Şey… yani… a-ama Ağabey—”

“Amerika—harika bir örnek. Tek Amerikan ırkı kendi vatandaşlarıdır—yanlış mıyım?”

“… E-evet… göçmenler, ülkesi… ama…”

“Ama sadece Amerika’da doğanlar, hatta oraya göç edenler bile kendilerine gururla Amerikalı diyorlar. Mesele kalbe dokunmaktır; kalbi bilmektir. İnsan sınırlarla değil, insanların inşa ettiği ortak kültürle temas kurduğunda kendinde de aynı kalbi bulur.”

Bu yüzden doğum meselesi değildir.

Buda benzeri bir başka gülümseme daha. Sora’nın haykırırkenki yüz ifadesi, onu gazaplı bodhisattva Vajrapani gibi gösteriyordu. Shiro artık emindi—

“Bu Harley’nin içinde Amerikan bir ruh ikamet ediyor! Artık Amerika benim!! ”

Ne yapacağım ben…? Ağabeyimin kafası gitti…

“A-ayrıca burası halka açık bir yol değil, değil mi? Ve Dünya kanunları geçerli değil, değil mi? Polis falan da yok, değil mi?”

Kendini Amerika ilan eden adam, korkakça birtakım bahaneleri kekeleyerek sıraladı.

“Shiro, hayal görmüyorum, değil mi? Sora’nın contaları yandı, değil mi?”

Yaklaşık 2,2 yaşında olan Shiro ile aynı sepette, bagajların altına gömülmüş bir kız vardı. Steph, yaklaşık 1,8 yaşında. Şüphesini kederli bir şekilde mırıldandı ve Shiro, istemeyerek de olsa ona tamamen hak verdi.

“A-ayrıca çok geçmeden ciddi bir sorunla karşılaşacağız…”

“Sorun mu?! Hiçbir sorun yok! Amerika’dan sevgilerle—bırakın öyle olsun!!! ”

“… Ağabey… Beat*es… İngiliz’di…!”

“Bırakıp geçmeyeceğim!! Sh-Shiro, ne demek istediğimi biliyorsun… Çiçek toplamamız lazım—”

“… Ben, bebeğim… Bebekler, çiş… yapmaz…”

“Ne dedin?! Rüzgardan ve motordan seni duyamıyorum! Yüksek sesle söyle!!”

Sora, Shiro’ya dediklerini tekrarlatmak için aniden tutan o başrol sağırlığından faydalanmaya karar verdi ama Shiro onu görmezden geldi. Sırt çantasından tableti çıkarırken ve bu esnada Steph’i ezerken Shiro düşündü:

Ağabeyinin bu kadar tamamen kontrolden çıkmış olması, aslında düzgün bir şekilde işlev gördüğü anlamına geliyordu.

Oyunun başlamasının üzerinden on sekiz günden fazla zaman geçmişti… Tam olarak 436 saat ve on sekiz dakika. Yiyecekleri bitmiş ve hiç uyumayı başaramadıkları için gittikçe daha da bitkin düşmüşlerdi. Hiç canavar olmasa bile vahşi köpekler, böcekler veya hava şartları olabilirdi… Bir insanı öldürmeye yetecek kadar tehlike bolca mevcuttu. Rahatlayıp mola verebilecekleri ortamlar bu uzun yolculukta oldukça nadirdi… Psikolojik olarak çökmemek anormal olurdu.

En iyi taşınabilir yatağa sahip olan, yürümekten yorulduğunda ağabeyinin sırtında taşınabilen veya onun göğsüne yatabilen biri hariç—Shiro. Öyleyse, şimdi benim görevim başlasın, diye mırıldandı Shiro ve analizine başladı:

Durum işlemesi başlatılıyor.

Zar sayılarının ve tahmini yaşların dökümü:

• Sora: 24 zar—43,2 yaş.

• Shiro: 2 zar—2,2 yaş.

• Steph: 1 zar—1,8 yaş.

Sora’nın Shiro ve Steph’i bu kadar küçük tutmasının nedeni elbette Harley ehliyetli ihtiyar ruh sevdası değildi. Küçülmek, daha az yemek yemek anlamına geliyordu. Yürürken dayanıklılığa öncelik vermişler ve zarlarını buna göre dağıtmışlardı. Shiro’nun iki, Steph’in ise bir zarı olmasının nedeni, şans eseri biri Shiro’nun Görevleri’nden birini üstünlükle tamamlarsa Shiro’nun zarının sıfıra düşmemesiydi. Zarlarının dağılımını sürekli ve uygun bir şekilde adapte etmeleri sayesindeydi ki buraya kadar gelebilmişlerdi. Ancak her seferinde gıkını bile çıkarmadan bu yükü taşıyan kişi ağabeyi olmuştu. Sonuç olarak, teknesindeki hasar miktarına rağmen hiç batmadığı için amiral gemisi olması şaşırtıcı değildi. Steph’in tüm düşünceleri ve talepleri kapsam dışı bırakılmıştı.

Steph, “Nasıl olsa pantolonum yok, bu yüzden utanamam,” zihniyetiyle cesurca ilerlemeyi kabullenmişti.

Acil… Ağabey için, yiyecek bulunmalı… Ağabeyin uyuyabileceği, bir ortam…

Mevcut konum: 152. Kare. Elven Gard’daki Highwest eyaletinin batı sınırı. Zarlar: varış noktasına kalan kareler, tahmini süre ve gerekli yakıt—

“…… Oh.”

Shiro tabletindeki haritayı uzaklaştırmıştı. Şu an bulundukları karenin hemen sınırında bir şey keşfedince nefesi kesildi. Hemen sayıları çarpmaya—hayır, hesaplamaya başladı ve fısıldadı:

“… Ağabey… iki nokta dört kilometre doğuda… küçük bir… kasabada… bir, han var.”

“Han mı?! Han mı! İki haftadan fazla bir süredir banyo yapmadan yaban hayatında uyuduktan sonra kulağa harika geliyor!”

Shiro ve bagajların altında ezilen Steph, Sora daha konuşamadan var gücüyle fısıldadı.

Kesinlikle bir banyo da vardır. Steph bunu dile getirmedi ama Shiro’ya baktı, Shiro da başıyla onayladı. Fakat Sora isteksizce kaşlarını hafifçe çattı. Tabii ki öyle yapacaktı, diye düşündü Shiro—çünkü banyo kelimesi telaffuz edilmiş ve Shiro geri adım atmamıştı. Ancak…

“Lütfen! Bir an önce oraya gidelim! Çabuk olun, çabuk olun, çiçeklere, çiçeklere!”

“… Böyle bir zamanda çiçekler konusunda dehşet heveslisin… Ne yapacaksın çiçekleri, yiyecek misin?”

“Acele edip gidelim işte! Eğer o tarafa gitmezseniz—buradan aşağı atlayacağım!”

“Ta-tamam, tamam be! Hrmm… Tam da ritmimi bulmuşken…”

Sora o kadar formundaydı ki mum sönmeden önceki son parlaması olduğunu söylemek zordu. İsteksiz bir surat ifadesiyle aracı yana yatırdı. Araç muazzam bir şekilde kaydı, dönüş yaparken kalkan kumlarla birlikte sepet yerden kesildi—

“Eeyaaaaah! Bu aletin dönmesini sağlamanın tek yolu bu mu?!”

“E V E T!!”

Shiro, ağabeyinin bir an bile tereddüt etmeden yalan söyleme şekline hayran kalmaktan kendini alamadı.

“Öyle mi-iii?! O zaman yapacak bir şey yok demektir— Aaaaaaaah!!”

Steph’in korna gibi yankılanan feryadıyla motosiklet küçük bir ormana doğru yol aldı.

Şans bu ya, tam o esnada Steph’in feryadından bile daha hızlı bir şekilde, 152. kare boyunca dört nala koşan bir adam vardı. İsli kızıl bir hareye bürünmüş bu kişi Ino Hatsuse’den başkası değildi. Dört zarla yaşı yaklaşık 39, 2’ye düşmüştü. Üzerinden tüten o kıpkızıl buğu, kaynayan kanının buharıydı; yani Kan Bozulması’nın nişanesi.

“Evet, şey, hepsi benim hatamdı sanırım? Zerre kadar mazereti olmayan benim eşekliğimdi, değil mi?”

Pas rengi bu kızıllık, bu cani ve alaycı vahşi ırkın kaynayan öfkesinin kanıtıydı.

Ino küplere binmişti. Hayatında hiç olmadığı kadar tepesi atmıştı. İki hamle önce konduğu karede gürleyen bir ses şunu ilan etmişti:

Bacaklarının arasındaki o şeyi parçala ve dünya uğruna geber; bizzat kendi yazdığı Görev, yani ölüm. Haliyle Ino gözlerini yummuştu; öldürmeye kalkan biri elbette öldürülmeyi de göze almalıydı. Buna çoktan hazırdı, eninde sonunda başına geleceğini biliyordu; ancak yakında parçalanacak olan o yüce uzvu için gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Böylece her şeyi kabullenip birkaç dakika, hatta birkaç saat ölümü bekledi—ta ki en sonunda muğlak görevinin bağlayıcı olmadığını anlayana dek.

Bir yandan da Izuna’nın kendi Görev’ine basmaması için dua eden Ino, rahatlamayla gözyaşlarına boğuldu. Dua etmişti, hatta her saat başı yere kapanıp Kutsal Tapınak Bakiresi’ne yalvarmıştı. Tövbeler etmiş, pişmanlıklar duymuş, kendi kendini yiyip bitirmişti… Ve hayatında ilk kez acı gözyaşları içinde, tüm samimiyeti ve kalbiyle Tek Gerçek Tanrı’ya yalvarmıştı. Ey yukarıdaki her şeyi bildiğini sanan ukala sürtük, ne olursun bir kerecik olsun piçlik yapma. Duası kabul olmuştu; sevgili Izuna’sı onun aptallığı yüzünden ölmek zorunda kalmayacaktı. Ancak bu dua merhametle değil, adeta bir kahkahayla kabul edilmişti. Böylece Ino, bu dünyada hayır duasına kulak verecek hiçbir şey olmadığını anlamıştı. Bu dünya aksine kötülükle doluydu… Ve kendisi de bu durumu düzeltmeye, kesinlikle başından beri kendisiyle dalga geçen o maymunla başlamalıydı. Sora’yla.

Ino’nun kafasındaki plan şuydu: Kendisinin aksine Izuna zekiydi. Bu oyunun gerçek doğasını kesinlikle kavrayacak ve kazanacaktı. Bu durum Ino’yu özgür kılmıştı; fırsatını bulursa zarlarını Izuna’ya devretme niyetiyle Sora’nın kökünü kazımaya odaklanabilirdi. Ancak bunun artık bir işe yaramayacağını biliyordu, bu yüzden bitiş çizgisine doğru koşarken ömründen yiyordu. Eğer başarırsa tüm talepleri kabul edilecekti, ki bu da…

Dünya uğruna zafere, yani Kral Sora’nın ölümüne doğru koşmak zorundaydı—!!!

Mantığı ona bunu hak ettiğini söylüyordu. Bir başkasını öldürmeye kalkıştığı için bu adil, hatta fazla cömert bir bedeldi. İnsanlar neden savaşırdı? Barış için savaşırlardı. Bu yapılan kaş yaparken göz çıkarmak değil miydi? Ama artık bu durumda bilgelik taslamak için çok geçti. Neden savaşıyordu? Çünkü bir aptaldı. İlmeği kendi boynuna geçirip sonra da başkalarına kızan palyaçolar, palyaço gibi cırtlamayı hak ederdi.

Başka bir deyişle:

“Şu lanet olası yumruğumu o kokuşmuş suratına geçirmeden duramıyorum işte, anlıyor musun seni gidi lanet maymun!”

Bu… İşin bir boyutu—!!

Bu ise… Bambaşka bir boyutu—!!

“Ah, bağışlayın—tamamen bir söz sanatı olarak söylüyorum, anlarsınız ya. Siz Bay misiniz?”

Ino tam ömrünü ortaya koyup ses duvarını aşmaya hazırlanırken Jibril’in sakince yanında dikildiğini fark etti.

“Ha-ha-ha! Kuş beyinli oluşunuza yapacak bir şey yok sanırım ama kuşların bile iyi gördüğünden haberiniz var mı?”

Görünüşü daha genç olsa da bu oyunda tek bir erkek Werebeast vardı. Ino’nun bu laf sokması üzerine Jibril elindeki kitaba bakıp hafifçe başını salladı.

“Özür dilerim… Werebeast’ler ile köpekler arasındaki farka hiç dikkat etmemiştim; neticede ikisi arasındaki tek fark iki ayak üzerinde yürümek ile dört ayak üzerinde yürümek. Şimdi de kalkmış cinsiyetlerden bahsediyorsunuz… Oh, şuna ne dersiniz? Sonsuza dek böyle dört ayak üzerinde kalırsanız, ikinizi de canavar sınıfına sokup sözlükte bir girdiden tasarruf edebiliriz!”

Jibril’in bu neşeli önerisini duyan Ino, farkında olmadan koşmayı bıraktı.

Sessizce, kelimesiz bir başkaldırı edasıyla durdu.

“Ahhh… Ne yazık… Neyse, bu bir yana. ”

Sanki gerçekten zerre umurunda değilmiş gibi, Jibril’in yüzündeki hayal kırıklığı sadece bir an sürdü ve hemen ardından—şlak diye parmağıyla ormanı işaret etti.

“Orada üç Imanity hissediyorum. İkisi benim efendilerim olmalı, değil mi?”

“…? … Neden bana soruyorsunuz?”

“Oh, sadece bir selam vereyim diye düşünmüştüm… Ama lütfen siz yerde sürünmeye kaldığınız yerden devam edin!”

‘Benim burada işim bitti, şimdi defolup gidebilirsin’ mesajını zihnen ileten Jibril, yüzünde bir tebessümle uçup gitti. Ino onun gidişini izlerken kuşkuyla mırıldandı.

“… Bu kaltak neden hâlâ burada ki?”

O maniyak istediği gibi ışınlanabilirdi… Bir dakika. Zarlara göre karelerde ilerleme kuralları bunu engellemiş olabilirdi belki ama kendisi ses hızına ulaşacak kadar hırsla koşmasına rağmen Jibril onu zahmetsizce takip edebilmişti. Neden hâlâ burada kalsındı ki, hele hele Ino’ya Sora ve Shiro’yu selamlamaya gideceğini söylemek için vakit harcasın…?

“… Kafanı biraz toparla. Bunu ona sormamı mı istiyor?”

Ino bu oyunun gerçek doğasını hâlâ kavrayamamıştı fakat bir Flügel’e hiç yakışmayan bu nezakette garip bir şeyler vardı…

Shiro’nin tam da hesapladığı gibi, 152. alanın doğu sınırında bir kasaba uzanıyordu. Elven Gard’ın Highwest eyaletinin ücra köşelerindeki kırsal bir kasabanın… en azından ufak bir parçasıydı burası. Varmalarından kısa bir süre önce bu alan parçalanmıştı. Yerleşimin bu ufacık kalıntısı, haritada kendine ancak yer bulabilmişti. Elven Gard’ın bu küçücük dilimi, o koskoca diyarın minicik bir parçasıydı. Yine de Elchea ile—hayır, geldikleri eski dünyayla bile kıyaslandığında, bambaşka bir seviyedeki medeniyeti gözler önüne seriyordu. Mimari demeye insanın dilinin varmayacağı, eşsizce işlenmiş bir tarz hakimdir. Ağaçlardan örülmüş evler ve yollar, ormanla zarafet içinde bütünleşmişti. Denizanasını andıran çiçekler havada süzülüyor, hafifçe ışıldayarak etrafı renklerle donatıyordu. Tanrı tarafından kopyalanmış bu masalsı diyarda tek bir ruh bile yaşamıyordu. Hiç Elf yoktu.

Gören herkesin durup hayranlıkla seyredeceği bir manzaraydı bu. Bir oyun tasarımcısı için hiç şüphesiz bir başyapıt sayılırdı. Tüm bu muazzam görkemine rağmen, ortamın o ulvi atmosferini zerre hiçe sayan bir ses çınladı.

Pup-pup-pa-pa-ra-ra-raa!

“Sora gizemli bir ot buldu— Yok artık, yine mi ya! Yeter ulan, şerefsiz imbalans ot!!”

Orta yaşlı adam, kendi ses efektini kendi yaparak tek bir seri hareketle bağırdı ve tuhaf otu hışımla yere fırlattı. Açlıktan geberirken muazzam manzarayı kim ne yapsındı ki? Evet, aynen böyle soruyordu. Manzarasının canı cehenneme! 43.2 yaşındaki Sora, Harley’sini evin dibine kadar kaydırıp içeri dalmış, hırslarla ortalığı altüst ediyordu.

“… Ağabey, Elf’ler… vejetaryendir…”

“Şaka mı yapıyorsun lan?! O zaman Fiel’in o kocaman memelerine giden besin nereden geliyor ulan?! İnek bile yağ yemeden yağ bağlamaz be! Bir yerlerde illaki et, en kötü ihtimalle pirinç falan olması lazım!”

DQ8 ses efektine bakılırsa, milletin evini yüzsüzce yağmalama hakkı veren o gizemli Kahraman yetkisini sonuna kadar kullanıyor gibiydi. Fakat bu üstü başı kirli adamın durumunda, Kahraman’dan ziyade bildiğin bir hırsıza benziyordu.

“… Sana bir şey… sorabilir miyim…?”

“Iıık?! N-Ne oldu yine? Ç-Çamaşırlarını da mı y- yıkamamı istiyorsun yoksa?”

Yıkadığı çamaşırları çaktırmadan kurulamakta olan genç kız, Shiro’nun sesiyle irkilip tiz bir kahkaha patlattı. Onlar da manzarayı zerre takmayıp eve daldıkları anda, 1.8 yaşındaki Steph bir şey bulma umuduyla koşturmuştu ki—

Hüüüüü!! diye feryat ederek sadece bir havluya sarınmış halde geri dönmüştü. Shiro ondan hafifçe uzaklaştı ve sordu:

“………… Büyük… tuvalet miydi…?”

“Hayır, küçüktu—! Şey, yani, n-neden bahsettiğini anlamıyorum— Hüüüüü!!”

Karizmayı daha fazla kurtaramayacağını anlayan Steph, Shiro’dan kaçıp kendini bir yatağa attı. Birkaç saniye içinde rüyaların derinliğine dalarak gerçekliği terk etti.

Sonuçta hepsi pestili çıkmış durumdaydı. Hiçbirinin manzarayı hayranlıkla seyredecek hali kalmamıştı. Ne Sora’nın, ne Steph’in—ve elbette ne de Shiro’nun. Hatta Shiro, o küçük kafasını sürekli bir şeyleri hesaplayarak hırsla doldurmaya devam ediyordu: Buraya geliş nedenlerini, ağabeyini buraya yönlendiriş sebebini ve şu ana kadar devre dışı bıraktığı Steph’e söylediklerini birbirine bağlayan bir formül—

Teorinin kanıtlanması için gerekli durumsal değişkenlerin doğrulanmasına başlanıyor. B (Ağabey) noktasının belirtilen koordinatlara yönlendirilmesi—onaylandı. Belirtilen koordinatlardaki küvet Mantıksal Değerinin gerçekliği—onaylandı. Üç zar değişkenindeki değişim önkoşulu—onaylandı. Transfer değerlerinin belirlenmesi önkoşulu—B noktasında 24, S (Shiro) noktasında 2—mümkün olduğu onaylandı. Rastgele kayan değişken Steph’in saf dışı bırakılması—onaylandı.

Doğrulama tamamlandı. Yönlendirme fonksiyonunun geçerliliği—kanıtlanabilir.

Hadi gel Ağabey—oyun, başlasın mı…?

Bunu kendi kendine beyan eden Shiro, tıpkı ağabeyininki gibi kötücül bir tebessümle Sora’nın arkasına geçti. Tehlikeli aurayı anında sezen Sora, arkasını döndüğünde—

“Ha, d-d-dur bir dakika! Shiro, bu—bu çok tehlikeli!!”

Taburelerden yaptığı devasa kulenin tepesine çıkan Shiro, yüksek raftaki bir şeye ulaşmak için elini uzatıyordu. Her an düşecekmiş gibi yalpaladığını gören Sora, feryat figan bağırarak onu yakalamak için ileri atıldı.

“—Ahhh! Sen ne hakla iki yaşındaki çocuğu eşek gibi çalıştırıp kendini DQ Kahramanı sanırsın, kırk üç yaşındaki aptal Sora! İşte bu yüzden kırkını geçmene rağmen hâlâ lanet olası bir bakire takılıyorsun!!”

Sora o ana kadar zar dağılımını kusursuz bir hassasiyetle kontrol altında tutmuştu. Fakat oyunun bu aşamasında yorgunluğa yenik düşüp bunu tamamen unuttuğunu fark etti ve özür dilemek zorunda kaldı.

“… Benim hatam, Shiro. Çok daha önce fark etmeliydim… ııı…?”

Ağabeyi tarafından kucağında tutulan Shiro, başı öne eğik halde incecik gülümsedi. Shiro’nun ulaşmaya çalıştığı rafa gözünü diken ağabeyi, kafasında hesaplar yapıyordu:

Ona kaç zar geri vermeliyim?

Aynen böyle düşünecekti… Böyle düşünmek zorundaydı. Sayısını ona—yani orijinal yaşına—çıkarmak için sekiz zar geri verse bile, Shiro o kadar yükseğe yine yetişemezdi. Durum kavrayışı tavan yapmış olan ağabeyi, Shiro’nun amacını derhal anlayacaktı: Keşif ve erzak toplama işine yardım etmek istiyordu. V varacağı sonuç da belliydi: Ne kadar çok el, o kadar iyi.

“Mmm. Tamamdır. On tanesini kendime ayıracağım. On sekiz yaşındaki bedenim işimi görür, o yüzden kalan on dört zarı sana veriyorum, olur mu Shiro?”

Evet, tam olarak yapması gereken şey buydu. Shiro bir kez başını salladı ve özür diler gibi başını öne eğdi… Ancak bunu sadece, her şeyin planına uygun gittiğini ele veren o hain sırıtışını gizlemek için yapmıştı. Zarlar, ikisinin toplam yaşının eşit parçalara bölünmüş haliydi. Varsayılan değer olan ondan uzaklaşılan her bir zar için, yaşlarının onda birini kazanıyor ya da kaybediyorlardı. Yani elinde iki zar kalan Shiro, Sora’nın sunduğu on dört zarı aldığı an—

on altı zara sahip olacaktı. Shiro, Dört gözle beklediği zarları aldı… Ve sırıttı.

Elveda Loli fiziği… Elveda ergenlik öncesi bünye—!

Bir sonraki an Shiro’nun bedeni bir ışıkla sarmalandı; kolları ve bacakları hızla gelişip uzamaya başladı. Shiro, şu anda mışıl mışıl uyuyan minik Steph’in orijinalde nasıl göründüğünü düşündü. O sürtük Steph, o koca göğüsleri ve hoplaya zıplaya sallanan şuh bedeniyle hava atıyordu. Ama şimdi… Heh. Shiro kendi kendine küçümseyici bir şekilde gülümsedi.

Seni gafil avladığım için üzgünüm ama bu benim oyunum… Önden gidiyorum Steph. Elveda cüce velet Shiro… Hoş geldin seksi dişi Shiro…! Bu beden sayesinde ilk denklem tamamlanmış olacak! Tek yapmam gereken Ağabey’i baştan çıkarmak, sonra da—!

Ve sonra…

“……………………………… Ha?”

Şaşkınlıkla mırıldanan kişi, elinde on zar tutan ve şu an on sekiz yaşında olan Sora’ydı.

“…… Şey, ne? …? … Ağabey, ne…?”

Ne olduğunu anlayamayan Shiro, “Sadece benim hayal gücüm mü?” der gibi gözlerini ağabeyine dikti. Gözleri hâlâ alışık olduğu o aynı yükseklikten bakıyor gibiydi ama bu kesinlikle onun kuruntusu olmalıydı…… Değil mi? Başını yana eğip hafifçe gülümsedi ve elini göğsünün üzerinde gezdirdi…

Tıs. Tıs, tıs tıs tıs…

“… Ağabey, göğsüm tahta gibi… Harfiyen, neredeyse düz bir tahtadan farksızım?!”

Göğsünün olması gereken yerde boş havadan başka bir şey hissedemeyince Shiro’nun gözlerindeki o hırslı ışıltı kaybolup gitti. Ayaklarının altındaki toprak kayıyormuşçasına derin bir çöküş hissiyle sarsılan Shiro, kendi yaptığı hesaplara sadece acı acı gülebildi.

“S-S-S-Sakin ol Shiro! S-Sorun yok, geliştin işte!”

Bu, oyun başladığından—hayır, hayatı boyunca yaşadığı en büyük şoktu. Shiro’nun zaten solgun olan yüzü kül rengine dönerken ağabeyi durumu toparlamak için lafı çevirmeye çalıştı.

“Yani, şey, bilirsin yaaa… Evet! Zar kazandıkça herkesin yaşının aynı oranda büyümesi gerekmiyor sonuçta, değil mi?”

Az öncesine kadar hırpani bir orta yaşlı olan ağabeyi yalan söylemeye—hayır, nazik bir hipotez üretmeye çalışıyordu ama…

Biliyorum. Olay o değil. Shiro’nun suratı daha da asıldı. Ağabeyinin dediği gibi “geliştiği” bir gerçekti. Kolları ve bacakları birazcık uzamış, karnındaki bebek yağı hafifçe erimişti.

Şimdi konuyu biraz dağıtmama müsaade edin. Japonya’daki ilkokulların, devamsızlığı kronikleşmiş öğrencileri bile sınıfta bırakmadığını biliyor muydunuz? Shiro okula bir gün bile gitmemiş olmasına rağmen kağıt üzerinde hâlâ beşinci sınıf öğrencisiydi. Ama onun, beşinci sınıfa göre bile yeterince gelişmediğini düşündüğü gerçeğini bir göz önüne alalım. Şimdi ise şu an “gelişme” olarak tanımlanan şeye bir yorum getirelim.

Yaşını 1.6 ile çarpmak, onu en nihayetinde beşinci sınıf bir çocuğun fiziksel dengine ulaştırmıştı. Bütün sınıfı boy sırasına dizselerdi, en önde duracak olan yine o olurdu. Eveeet!!

“Sh-Shiro, neşelen biraz!! Bu durum senin zaten baştan beri afet gibi bir şey olduğunu kanıtlar!!”

“…… Her neyse… Ağabey, ben… yoruldum…”

“Dur, dur, dur, hey, Shiro! Bana öyle başparmağını kaldırıp ‘tamamdır’ işareti yapma! Yüzünde o tatlı gülümsemeyle öleyim deme! Hey!!”

Fışş, fışş, vuuş, vuuş. Bütün ruhunun kuma dönüşüp rüzgârda savrulduğunu hisseden Shiro, uzaktan duyulan ağabeyinin sesine lanet etti—ona ihanet eden her şeye, her bir şeye lanet okudu. Satılmıştı. Gelecek tarafından, dünya tarafından. O hoplayan zıplayan, löp löp, seksi vücuda, o bereket dolu dev göğüslere asla sahip olamayacaktı… Tamamen pes edip yere yığıldı.

“?!”

“Oooooaaah! N-ne oldu yine?!”

Aniden, sönüp giden bilincini son anda çekip kurtarmak istercesine, zihnine yıldırım gibi bir şey çarptı.

Shiro, zihnini kaplayan veri tsunamisine karşı koymak için ayağını hırsla yere vurdu.

İnsanlar ölümle yüzleştiğinde hayatlarının gözlerinin önünden film şeridi gibi geçtiği söylenir. Beynin sınırlarını aştığı, anormal derecede aktifleştiği ve krizden bir çıkış yolu bulmak için tüm anıları ve bilgileri taradığı bir fenomendir bu—en azından öyle söylerler.

Çaresizliğinin Shiro’yu gerçekten öldürmeye yetip yetmeyeceği konusunu bir kenara bırakalım. Beyin devrelerinin yanma hissine teslim olarak verileri çılgınlar gibi taradı.

Hissedebiliyorum… Bozulmuş denklemi düzeltecek bir şey—orda—bir yerde olmalı… Bir ışık çakması—!!

Listele.

Ağabeyini tanıdığı sekiz yıl boyunca onun oynadığı, okuduğu veya izlediği tüm oyunlar, mangalar, videolar ve diğer medya içerikleri. 23.671 popüler oyun, 1.852 erotik oyun, 85.743 çizgi roman ve erotik doujinshi, 2.465 anime, 4.867 dizi, canlı çekim film ve televizyon programı.

Sırala.

874 waifu’su arasından ağabeyinin en sevdiği karakterler. Zihninde; video, resim ve ses dahil her bir veriyi hizaladı ve ekledi. Strateji rehberleri, fan kitapları, kılavuzlar, makaleler—özellikle karakterlerin resmi yaşları, boyları ve ölçüleri dahil daha nicesi! Mantıklı, metodik bir şekilde sayıya döktü, topladı, grafiğe döktü ve analiz etti—!

“… Şey, Bayan… Shiro? Sen ne—?”

Sora, Shiro’nun insanlığın muhtemelen en yüksek performanslı beyninin, belki de gelmiş geçmiş en anlamsız sebep yüzünden sınırlarının ötesinde zorlandığından tamamen habersizdi. Dehşete düşen Sora, yere hortlak gibi bakan Shiro’yu kendine getirmeye çalıştı; ancak dış uyaranlara kapalı geçen birkaç saniyede Shiro her şeyi özetlemişti bile.

Hesapla.

Sora’nın—ağabeyinin—zevklerini, tercihlerini ve fetişlerini sayısal olarak sıraladı. Evet, sayılar yalan söylemezdi… Ağabeyinin zevkleri şu şekildeydi:

Yaş—insan olmayan karakterlerin ortalama boyları hesaba katıldığında—ortalama: 12, 344.

Ölçüler—göğüs/bel/kalça—ortalama: 77, 2/59, 873/78, 23.

İlişki—küçük olanlar: %61, 1; kız kardeş: %48, 4; büyük göğüslü—sadece %3, 2.

Sonuç—!!!

“…… Çok, mutluyum… Ağabey… sen bir… katıksız… loliconsun!”

Sanki gece şafağa dönüyormuşçasına dünya ışıkla doldu. Gelecek hâlâ umut barındırıyordu… Shiro dizlerinin üzerine çöküp gökyüzüne baktı.

“—Kız kardeşim. Neler olduğunu zerrece anlamıyorum ama az önce ağabeyine gayet rahat bir şekilde yıkıcı bir hakaret mi savurdun?”

Matematiksel ve istatistiksel olarak sapık olduğu kanıtlanan ağabeyi, gözleri yarı kapalı bir halde inledi. Hakaret mi? Saçmalama, bu bir lütuftu. Shiro gözyaşlarını sildi ve Sora gerçek tepkisini fark etmesin diye ayağa kalktı.

Artık biliyordu. Kaç yaşına gelirse gelsin, her zaman Loli bir vücuda sahip olacaktı. Bunun gerçek hayatta mı yoksa sadece bu oyunda mı geçerli olacağı belirsizdi—ama!

Elveda… bereket dolu… dev göğüsler… Yine de—!

Sorun… değil. Evet, sorun değil. Shiro, kanayan kalbini görmezden gelmeye çalışarak yumruklarını sıktı ve haykırdı. Ağabeyimin lolicon olduğunu bildiğime göre, her, şey, yolunda—!!

Eğer Ağabeyim onlardan hoşlanmıyorsa—

Göğüsler umurunda bile değilse—

Zaten kimin göğüslere ihtiyacı var ki?!!!

Bu muazzam sonuca ulaşan Shiro, sakin davranarak hesaplamalarını düzeltti. İlk denklem felaket bir şekilde çökmüştü. Ama—

“… Ağabey… ben… yoruldum… gidip bir… banyo yapacağım…”

“Şey, tamam… Güçlü dur, tamam mı? A-ağabeyin nasıl görünürsen görün seni seviyor!”

Evet, Ağabeyinin söyleyeceği şey tam olarak buydu. Hayali—seksi bir vücuda sahip olacağı o gelecek—parçalanmadan önce tam da bu tepkiyi verirdi. Ama sırf bu yüzden! İkinci denklem… ve formülün kanıtlanması hâlâ bekliyordu—!

Sora, aksaya aksaya yürüyen Shiro’nun peşinden gitti.

“Ş-şey, Shiro. On yedi yaşından sonra bile insanın büyümeye devam edebildiğini söylerler. O yüzden bozma moralini, tamam mı?”

“… Ben… çooook, iyiyim… çooook, yolunda her şey…”

Sesi, iyi olmaktan olabildiğince uzaktı. Herkes yapsa bile Shiro’nun tek başına banyo yapmaya gitmesi üzerine Sora derin bir pişmanlık hissetti.

Shiro 11 yaşındaydı… tek bir zarla 1, 1. On altı zarla 17, 6. Ona bu kadar çok zar vermemeliydi. Bir çocuk olmasına rağmen çocuksu fiziği yüzünden endişelendiğini zaten biliyordu. Zaten bu canice oyunu on sekiz gündür oynuyorlardı. Bu durumda herkes hem zihnen hem de bedenen tükenirdi. Düşüncesizce ona başlangıçtakinden daha fazla zar verdiğinde… ve Shiro yeni görünüşünü beğenmediğinde ne olacağını sanıyordu ki?

Şüphesiz büyük bir shock olurdu. Bir kızın duygularını en azından bu kadar bile anlayamayacak kadar aşağılık bir pisliğin tekisin… Sora dişlerini sıktı, ruhsuz adımlarla soyunma odasına doğru yalpalayan kız kardeşini takip etti.

“Ş-şey, ne olduğunu biliyorum. Yorgunsun. Anlıyor musun? Banyoya girip—”

güzelce bir uyku çekmelisin, o zaman biraz daha iyi hissedeceksin.

“… Hım… sırtımı… yıka…”

“Evet evet evet! Sırtını yıkayayım! O zaman ferahlamış hissedersin, değil mi?!”

Soyunma odasından çıkarlarken Sora, Shiro’nun istekleri karşısında elinden geldiğince gülümseyip başını salladı.

“… Saçlarımı… yıka…”

“Evet, evet! İki haftadan uzun süren bu rezil maceranın ardından bir şeyler yapmak lazım, değil mi?!”

Ve sonunda banyo bölümündeydiler… muhtemelen. Elflerin mimari tarzında bunu anlamak zordu. Yine de üstü açık bu alanda buhar yükseliyordu ve tavanı yoktu; bu da burayı bir banyodan ziyade bir—

kaplıcaya benzetiyordu.

Şimdiye kadar Sora’nın manzara gibi şeylerle ilgilenecek enerjisi yoktu ama bu açık hava banyosunu görünce kalbi hızla çarptı. Sadece bu banyoda rahatla ve her şeyi unut, göz açıp kapayıncaya kadar daha iyi hissedeceksin, diye düşündü.

“… Ve… sen benim… saçlarımı… yıkarken…”

Sora küvetin karşısında büyülenmiş gibi dururken Shiro devam etti.

“… İçinde… biriken… arzuyu… üzerime sal…”

Ha?

“… Kirlet… beni… Tıpkı bir doujinshi gibi olacak…”

“……”

“…… Tıpkı, bir, doujinshi gibi…”

“Anladım onu ilk seferinde tamam mı? Eee?”

Sora konuşurken Shiro’nun sırtı ona dönüktü.

“… Ben neden seninle buradayım? Sırtını ve saçlarını yıkayacak birine ihtiyacın var. Kim—?”

Sora etrafına bakındı ama tek gördüğü—

“…… bunu… yapacak…?”

üzerinde hiçbir şey olmadan ona doğru dönen Shiro’ydu. Belinde sadece bir havlu olan Sora, sanki sırtından aşağı buzlu su dökülmüş gibi hissetti. Banyoda çıplak kız kardeşiyle baş başa kaldığını nihayet idrak etmişti.

“—Hey, hey, hey, saçmalama! HA-HA-HA, yapma ama, dur bir dakika, olur mu?”

Soğuk terler şelale gibi akarken Sora hızla bakışlarını başka yöne çevirdi.

“Sh-Shiro, sen on yedi yaşındasın! Yaş sınırını düşün; bu kitap yasaklanırsa ne yapacağız—?”

“… Ağabey, sen… yanılıyorsun.”

Neden?

Olabilecek en masum gülümsemeyle Shiro öne doğru bir adım attı, aynı anda Sora da bir adım geri çekildi.

Shiro’nun gülümsemesi neden bu kadar korkunç—?!

“… Zarlarım… her biri… 1, 1 yıl değil ki…?”

Anladım, diye düşündü Sora. Tabii ki Shiro’nunki tam olarak on bir değildi. On birinci yaş gününü kutlamıştı ve ardından Disboard’a gelmişlerdi. Yani on bir yaş yedi aylıktı. O yüzden zarları 1. 1 yıl değil—1. 15833… yıldı.

Ama ne olmuş yani? Bu kadarı hata payı sayılmaz mıydı? Tıp, tıp. Sora adım adım geri çekilip bunu düşünürken, Shiro zihnini okuyormuş gibi göründü. Onu takip etti ve sanki şöyle dercesine gülümsedi:

Aynen öyle. Hata payının dahilinde. Formül üstüne formülü altüst eden o katil hata payı. O hata payı, iki zarla Shiro’nun yaşını 2. 2 değil 2. 3166… ve sonra on altı zarla da 17. 6 değil…

18. 533 yapıyordu. Yani yetişkin biri.

“İlk formülüm… yeni bedenim… çuvalladı… ama…”

Hadi canım, sıçtık.

Sora sonunda çok geç kaldığını fark etti. Kız kardeşinin kendisine fısıldadığını görünce içgüdülerinin çığlık attığını duydu.

Nedenini bilmiyorum ama bu—

“… Her şey… tam da planladığım gibi gidiyor, Abi—”

kritik bir durumdu.

Shiro’nun sesi sakindi ve tatlı bir melodisi vardı. Hafif bir utangaçlıkla titrerken dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Kızarmış bedenini sergileyen kız kardeşi ona doğru süzüldü, bu sırada arkasında ise—

“… Şimdi, Abi… benimle banyoya girmekten… başka seçeneğin yok… değil mi?”

Sora, elinde tırpanıyla sırıtmakta olan ölümün ta kendisinin gölgesini gördüğüne yemin edebilirdi. Tıp, tıp. Ölümün—bağışlayın, kız kardeşinin—amansız ilerleyişi Sora’yı cılız bir direniş çabasına girişmeye zorladı.

“A-ama görünüşün hâlâ bayağı… yani, ş-ş—şey, en başta ruhun zaten—”

“… Yaşlı adam ruhun vardı… öyle demiştin… yani artık… ben de reşit olmayan bir ruha… sahip değilim…”

“Hayır, hayır hayır hayır! Bu işte bir yanlışlık var! Ne bileyim, yasalar var, yönetmelikler var, resmi makamlar falan var!”

“… Sen demiştin ya… Dünya yasaları… burada sökmez… ve… polislerin canı cehenneme…”

Fakat Sora geri geri giderken sonunda sırtı duvara çarptı. Kaçacak yer, söyleyecek söz kalmamıştı; emindi: Bu tam anlamıyla bir sözlü saldırıydı. Sora’nın kendi sözlerini silah olarak kullanan Shiro, onu kıstırmak için üzerine yürüdü.

“… Kendi başını yaktın… aferin sana Abi… Kaçmak için… hiçbir bahanen… kalmadı…”

Ve işte, uzun zamandır beklenen—kabe-don. Sevilen kişiyi kıstırmak için iki eli duvara vurma hareketi olan o popüler “kabe-don” hamlesi—her ne kadar bu olayda kızın kolları ancak çocuğun kalça hizasına ulaşabilse de. Kızın sevinç dolu yakut gözlerine aşağı bakan Sora şöyle düşündü:

Şimdi ne yapacaksın bakayım, hem yaklaşık olarak hem de tam olarak aynı anda on sekiz yaşında olan bakir Sora? Kaçış yolunu tıkadı—hayır, senin kendi kaçış yolunu tıkamış olmandan faydalandı—!! Shiro’ya yenilmenin ağrına gitmediğini söylese yalan olurdu, ama zaten varsayılan durum buydu. Fakat Shiro’nun onu her şeyden ziyade bir akıl oyununda yendiğini fark edince ayağının altındaki zeminin kaydığını hissetti ve—

Bir dakika. Dur, dur, dur bir dakika—!

“Hı… ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha!”

Zihninde çakan bir ışık huzmesi Sora’nın kahkahayı basmasına neden oldu.

Az kalsın tuzağına düşürüyordu. Kaçmak mı? Kaçmak için bir bahane mi? Kimin ihtiyacı vardı ki öyle zırvalara?

“Heh-heh! Küçük kız kardeşim, iyi dinle! İkimizin de reşit olduğu iddianı kabul ediyorum—ama!”

Evet, bu hâlâ sadece bir şahtı, mat değil! Sonuçta—

ikisi de on sekiz yaşında olsa bile, bu neden birlikte banyoya girmelerini gerektirsin ki?!

“On sekiz yaşında iki kardeşin birlikte banyoya girmesi dünyanın en anormal şeyi bir kere!! Hem madem on sekiz yaşındasın, artık…”

Sora, şah hamlesini çürüttüğüne emin bir edayla böbürlendi ama—

oyun başlayalı çoktan on sekiz gün olmuştu. Sürekli aşırı koşullar altındaydılar; yorgunluğa, açlığa, vahşi hayvanlara, Görevlere dayanmışlar—boğazlarında Ölüm’ün tırpanını hissederken hayatta kalmışlardı. Ve yine de…

“… Abi… benden… o kadar mı… nefret ediyorsun?”

Shiro’nun başı öne eğik, kırgın mırıltısının yankısıyla Sora, sonunda Ölüm’ün tırpanının boynundan bir kat deri yüzdüğünü hissetti ve her şey karardı.

……

Yüzünü çevirmiş olan çırılçıplak Shiro tarafından kucaklanan Sora… meraktaydı.

Bunu duyduktan sonra hayır demek için ne sebebim var ki?

Çocuk olduğu için mi? Az önce ikisinin de reşit olduğunu kabul etmişti.

Çocuk gibi göründüğü için mi? O zaman ömrü boyunca ona çocuk mu diyecekti?

Kardeş oldukları için mi? Mahvolmuştu—kızın sözleriyle yerle bir olmuştu! Madem kardeştiler ve ondan nefret etmiyordu, sırf bu yüzden bile başı dik ve suçluluk duymadan devam edebilmeliydi.

Suçluluk mu?

Burada bir terslik var, diye düşündü Sora boş boş.

Ne ki bu? Fark etmemem gereken bir şeyi fark etmek üzereymişim hissi—üstelik…

Boy farkları yüzünden Shiro’nun kalp atışlarını kalçasında hissediyordu. Kalbi bir alarm zili gibi güm güm, şiddetle atarken başını kaldırıp ona bakıyordu.

Ne oluyor be! “Fark et artık” diyen o gözler de neyin nesi?!

İhanet ve aldatmacayla dolu bir oyun oynuyorlardı. Ama nasıl oluyordu da onu asla satmayacak tek kişi olan Shiro, her insan dururken—

onu böylesine köşeye sıkıştırmıştı—? Tam da Ölüm’ün tırpanı Sora’nın soluk borusunu patlatmak üzereyken…

“Affedersiniz Efendim… Kral Sora—”

“Ooooo, genç Jibril!! Z-z-z-zarların, onlar— Aman Tanrım! Sadece iki tanecik kalmış!! Ne vahim bir durum! Gel, gel! Sana benimkilerden sekiz tane vereyim! Hadi ama, tereddüt etme yoksa tekmeyi basarım!!”

“Ha? Şey, ne…?”

vahşi bir melek, en az kendisi kadar vahşi olan banyoya süzüldü.

Görünüşe göre zarlarının sayısı Jibril’in dış görünüşünü hiç etkilememişti. Yine de, Mesih (nedense ters ters bakarak) kucağına zarlar fırlatılırken çıkagelmişti.

Yüzü hemen bir nebze yumuşar gibi oldu, her ne kadar neredeyse sevinçten göbek atacak olan Sora için bunun bir önemi olmasa da.

“Ah, ne büyük bir trajedi! Beşer şaşar elbet, ama beni reşit kılmayan dikkatsiz takdirimin ardından kalbimin düştüğü hali bir düşünün! Artık her türlü erotizmden uzak, umutsuz bir cehenneme atılmışım, ey Tanrım! Beni güzel kızlarla banyo yapma fırsatından bile mahrum bırakman—günahım gerçekten bu kadar mı ağır?!”

Bir Shakespeare oyuncusu gibi tirat atan, yaklaşık 3. 6 yaşındaki Sora, vecd içinde titriyordu.

Kurtuldum. Neden kurtulduğumu bilmiyorum ama her neyse, hayatta kaldım. Sora şükranlarını göklere sundu, fakat…

Gümmm… Vahşi bir auranın rüzgarı tüylerini diken diken etti.

“… Jibril… azıcık… durumdan anla… ben senin…”

Küçük İmanity kızı Shiro’nun arkasından, cehennemin derinliklerinden geliyormuşçasına gürleyen bir şeyler yükseliyordu. Sora ve Jibril de bunu net bir şekilde görebiliyordu.

“Oh, öleceğim anlaşılan… Efendim, işlediğim bu ağır günahın mahiyetini biliyor olabilir misiniz?”

“Kusura bakma, ben de bilmiyorum. Ama bayağı kötü bir şeymiş gibi görününüyor…”

Hatta sesi titreyen Jibril’e bile günahlarını sorgulatmıştı.

Kurtulmuş falan değilsin, diye ilan etti gözleri Sora’ya bakarak büyüyen gölge. Kocaman tırpanı ve hırslı gülüşüyle Ölüm, ifadesini haince çarpıtmaya, o tırpanı başının üzerine kaldırıp ona fırlatmaya ramak kalmış gibiydi.

……

Sora bilmiyordu. Jibril de bilmiyordu. Shiro için bu, abisinin kendisini fark etmesini sağlamak adına milyonda bir gelecek bir şans—hayatının kumarıydı. Onunla tanıştığı sekiz yıldan beri durumlar, koşullar, yıldızlar hiç bu kadar denk gelmemişti ve Jibril’in gelişi her şeyi boşa çıkarmıştı. Shiro’nun birkaç saati daha—hayır, birkaç dakikası daha olsaydı denklem tamamlanacak ve “Abi” tamamen kendisine ait olacaktı—! Shiro’nun gözü öfkeyle dönmüştü—fakat, sessizce, rüzgarda…

kırmızı bir kumaş sallanıyordu.

“… Hmm. Hakikaten, senin bu umursamazlığın insanın içindeki tüm kini ve nefreti yok edip gidiyor…”

Kırmızı kumaş… küvette dimdik dikilen kas kafalı bir gencin; rüzgarda salınan peştamalıydı…! Ah, ne kadar çabalarsam çabalayayım, ben hâlâ sadece bir çocuğum, diye düşündü Shiro. Tarifsiz derecede tuhaf ve şok edici bir manzaraydı. Kasları sanki bağımsız birer canlıymışçasına seğirip duruyordu. Eğer on sekiz yaşında olmak insanın ruhunu kemiren böyle bir müstehcenliği görme hakkına—hatta görevine—sahip olmak demekse, o zaman…

“…… Ben… razıyım… bir çocuğun ruhuna sahip olmaya…”

Bu son mırıltıyla birlikte Shiro oracıkta bayılıverdi.

“İhtişamının zirvesindeki heybetimi görüp de kendinden geçmek… Vah vah, sanırım birini daha büyüledim, öyle değil mi?”

O kas kafalı Ino yıkanırken, “aşırı popüler” olduğu gençlik günlerinin çilelerini hatırladı; bu da Sora’yı zıvanadan çıkarmaya yetti.

“… Hey, moruk. Aklıma takılan bir soruyu cevaplayabilir misin?”

Sora, alçak bir sesle sorarken Canavar Irkı mensubuna doğrudan bakmamak için kendini zor tuttu; her ne kadar kendisi 3. 6 yaş civarına kadar küçülmüş olsa da.

“Toplum içinde çırılçıplak dolaşmak hak ihlali, On Taahhüt’e aykırı bir şey değil mi?”

Hım? Ino, Sora’ya tepeden baktı ve sırıtarak cevap verdi:

“Hiç kimse böyle küçücük bir şey için kendini yormaz. Neden arzularınıza sadık bir şekilde yaşamıyorsunuz?”

“Ben sana ‘seğiren kaslar’ dediğin o şok edici manzarayı sergilemenin bir şiddet eylemi sayılıp sayılmadığını soruyorum! İğnelemelerden de hiç anlamıyorsun, değil mi? … Ayrıca ona küçük deyip durma! Sırf yaşım yüzünden böyle!”

Sora, zar sayısıyla birlikte bazı azalarının da küçüldüğü konusunda ısrarcıydı.

Küveti basit bir paravan bölüyordu. Shiro’nun eli paravanın altından Sora’nınkini tutarken hafifçe titriyordu; bu da şüphesiz az önce bahsi geçen şiddet eyleminin derin bir travma yaratmasının sonucuydu.

“…… Çok korkunç… Iyyy, kaslar… Üstümee geliiiyorlar…”

Yaş sınırını hileyle çiğnediği için hak ettiğinden çok daha ağır bir şekilde cezalandırılan küçük kız kardeş, sayıklayarak mırıldanıyordu. Aynı şekilde, paravanın diğer tarafından başka bir ses geldi.

“… Mışıl mışıl uyuduğum uykumdan beni uyandırdın, bir de üstüne ‘Shiro’nun saçını yıka’ diye tutturuyorsun. Bu da bir şiddet değil mi şimdi?”

“Ne yapabilirdim ki…? Shiro hâlâ Jibril’e çok kızgın, biliyorsun…”

Steph, akıntıya kapılmış gibi Jibril tarafından sürüklendikten sonra uykulu uykulu söylendi. Sora paravanın arkasında ne olduğunu göremiyordu ama Shiro’dan altı zar alan Steph, 12. 6 yaşındaydı Shiro’nun saçını yıkarken. Gelen fokurdama sesi, kesinlikle Jibril’in Shiro tarafından küvetin dibine tepe taklak bastırılmasının sesiydi.

“Zarlarınızı ne kadar da hafiflik göstererek dağıtıyorsunuz, efendim. Onların hayatınız olduğunu bilmiyor musunuz?”

Şüphe, kafa karışıklığı… Ino’nun mırıltısı sayısız anlamla doluydu. Paravanın diğer tarafından gelen bakışların üzerinde toplandığını hisseden Sora iç çekti.

“Ne var yani bu kadar abartacak…? Sıfıra düşmediğin sürece bir ile on arasında ne fark var. Ayrıca—”

Elini umursamazca salladı ve çenesiyle Steph’e doğru işaret etti.

“—hepimiz aynı gemideyiz. Yaşam enerjimiz falan sıfır yani. Mümkün değil hayatta kalamayız.”

Çeşitli duygu ve niyetleri barındıran bir sessizlik oldu ama Sora her şeyi savuşturmak istercesine elini hafifçe salladı. Utancını gizlemek amacıyla konuyu değiştirdi.

“Neyse, siz ikiniz burada ne arıyorsunuz ki? Özellikle de sen, De—İhtiyar? Senin ne işin var?”

Yine de ikiniz hayat kurtarmış oldunuz ama, diye düşündü Sora.

“Doğal olarak, o velet kıçınızı tekmeleyip canınızı almaya geldim, efendim.”

“Hey, h-h-hey!! En azından biraz yumuşatarak söyle! Ağlatacaksın beni lan!!”

Şiddet Taahhütler’le yasaklanmış olsa bile—örneğin, Schwarzy’nin altın çağındaki gibi bir vücutla karşı karşıyayken—bir robotun size “İşiniz bitirildi” demesini duymanın korkutucu olmadığını söyleseniz yalan olurdu.

“Ancak, fikrim değişti. Ölümünüzü en sona saklayalım.”

Vay be, demek öyle… Seni en son öldüreceğim. Bundan sonra ne geleceğini herkes bilirdi—Yalan söyledim.

Boku yedik. Sıradaki kurbanı benim—!!

“… Efendim… Doğu Birlikleri tarihi hakkındaki bilginizin ne düzeyde olduğunu sorabilir miyim?”

Sora nasıl kaçacağını hırsla düşünürken, Ino’nun aniden sorduğu bu soru düşünce akışını değiştirmesine neden oldu.

Eminim bu, ölüm bayrağını çekmekten yırtmanı sağlayan sorulardan biridir.

“Tarih mi dedin… Siz neredeyse bütün tarihinizi gizlememiş miydiniz…?”

Sora kelimelerini dikkatle seçerek temkinli bir şekilde cevap verdi. Evet, Doğu Birlikleri dışarıdakilerden sadece oyunlarının içeriğini değil, tarihlerinin ayrıntılarını da gizliyordu.

Muhtemelen kozları olan video oyunlarını geliştirme süreçlerine dokunduğu içindi—ama her neyse.

“Yani tüm bildiğim kitaplardan kulaktan dolma üç beş şey. Altı bin yıldan uzun bir süre boyunca birbiriyle savaşan ada kabilelerinden ibaret olduğunuz söyleniyor—”

Büyük Savaş’ın sona ermesinin ardından Canavar Irkı, fiziksel özelliklerine—yani köpek kulağı mı yoksa kedi kulağı mı taşıdıklarına—göre gruplara ayrılmış ve kendi aralarında savaşmaya devam etmişti. Sora’nın bakış açısına göre bu, kesinlikle affedilemez bir rezaletti. Neden biri diğerinden üstün tutulsundu ki? Bilge bir adamın vaktiyle dediği gibi: “Gökler, hayvan kulağını başka bir hayvan kulağından üstün yaratmamıştır”! Köpek kulakları, kedi kulakları, tavşan kulakları—hepsi eşittir… İnsan her birini kendi güzelliği için sevemez mi? Öyleyse, dünyayı sevgiyle saralım… çünkü böyle hazinelerin birbiriyle dövüşmesi yakışık kalmaz. Yine de, isim vermeden konuşmak gerekirse…

insanların sırf renk paleti farklı diye kendi türdeşlerini katlettiği bir dünya yok muydu sanki? Bunu akılda tutunca, eleştirecek konumda değillerdi. Aksine—

“Sonra yarım yüzyıl içinde hepsini kontrolünüz altına alıp dünyanın en büyük üçüncü ülkesi olan Doğu Birlikleri’ni kurdunuz, üstelik diğer tüm ırkları kesinlikle yenebilecek bir oyuna bile sahiptiniz.”

‘Muhteşem’ kelimesinin bile yetersiz kaldığı bu ölçülemez başarı, söylenebilecek her türlü övgü ve hayranlık sözcüğünü hak ediyordu. Elbette bu dünyada on altı akıllı yaşam formu—İxseed—vardı. Sadece bir tanesini örgütlemek kolay olmaz mıydı?

Altı bin yıldan uzun süredir ayrımcılık ve önyargıya batmış karmik bir bataklığı fethetmekten mi bahsediyordun?

“Orada Miko gibi biri olsaydı, eminim o savaşların bazıları biterdi.”

“… Beni ne kadar da şaşırtıyorsunuz.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Böyle bir başarının gerçekleşmesinin gayet mantıklı olduğunu söyleyeceğinizi sanıyordum… …Eski bir Tanrı’nın gücüyle.”

Asıl şaşırtıcı olan Ino’nun gevezeliğiydi.

“Ah-ha-ha-ha! Ağır ol bakalım, İhtiyar! Harbiden komik şakalar biliyormuşsun!”

Sora suya vurup kahkahalar atarak başını kaldırıp devasa oyun tahtasına baktı.

“Burada yarım asırdır çatışma halinde olan bir bölgeyi boyunduruk altına almaktan bahsediyoruz. Tanrılara dua ederek böyle bir mucize gerçekleştirebilseydiniz, bizim dünyamız bile şimdiye kadar savaşsız bir yer olurdu!”

Tabii, bu oyun Eski Tanrı’nın gücünü fazlasıyla gözler önüne seriyordu. Karayı kopyalayıp gökyüzünün yasalarını bükerek bu sarmal araziyi göğe yerleştirmek… Bunun için gereken enerjiyi fiziksel olarak hesaplamaya kalksanız, nasıl sayılardan bahsederdik acaba? Sora’nın en ufak bir fikri yoktu ama sonsuza yakın olmalıydı… Katıksız bir tanrı işi. Hayal bile edilemez, dünyayı yeniden yazan, gerçekliği belirleyen böylesi bir güç…

Yine de tüm bunlar tamamen işe yaramazdı. Bu dünyada ne kadar gücün olursa olsun, başkalarının haklarını ihlal edemezdin. Dahası, hangi dünyada olursan ol, çatışmayı bitirmek bir yana, fethetmenin tek bir yolu vardı.

“Bence durum şöyle—eğer o Miko’nun arkasında böyle oyunlar tezgâhlayabilen Eski bir Tanrı varsa…”

Sora, Ino’yla tüm kalbiyle saygı duyduğu birine bakıyormuş gibi konuştu.

“Eski Tanrı’yı kullanan kişi Miko’nun ta kendisi. Tabii ki onu oyunlarda zekasıyla alt ederek.”

Her ikisi de Taahhütler gereği başkalarının haklarını ihlal edemezdi. Miko’nun Eski Tanrı’yı kullanabilmesi veya Eski Tanrı’nın Miko’yu kullanabilmesi için, birinin diğerini bir oyuna razı etmesi—ve kazanması gerekiyordu.

……

“………… Demek öyle… gerçekten de… Ey Yüce Miko?”

Uzun bir sessizliğin sonunda, Ino bir şeyi anlamış gibi bakışlarını ve omuzlarını düşürdü. Kıkırdadı.

“… Sanırım banyoda biraz fazla kaldım… Müsaadenizi isteyeyim.”

“Eyvallah kanka. Kaplıca bulmuşken, kasların bana dik dik bakmadan rahatça keyfini çıkarmak isterim doğrusu.”

Sora, Ino’nun küvetten çıkıp uzaklaşmasını izledi. Genç adam, ölüm bayrağını atlatmış gibi görünmenin rahatlığıyla sessizce derin bir nefes aldı. Ama…

“Bu arada, son bir soru sorabilir miyim?”

Ino aniden dönüp konuşunca Sora’nın yüreği ağzına geldi. Fark etmemiş gibi davranarak (fark etmiş olması gerekse de), Ino sordu—hayır, üsteledi:

“Hafızasını koruyan hain… Kral Sora, sensin, değil mi?”

Paravanın diğer tarafından Steph’in nefesinin kesildiği duyulabiliyordu. Eğer Ino haklıysa, Sora’nın oyun hakkında sanki her şeyi biliyormuşçasına nasıl uzun uzun konuşabildiği açıklığa kavuşmuş olacaktı. Gerçekten de öyle düşünüp düşünmediklerini merak eden Sora pişmiş kelle gibi sırıttı.

“Bak sen şu işe! Hainin ben olduğuma dair ne kanıtın var?”

“İlahi, kanıta ne gerek var?”

Ino, öyle bir şeye ihtiyacı olmadığını belirtircesine gözlerini ona dikti.

“Tet bütün Ixseed’leri toplayıp aralarında tek bir hain olduğunu söyleseydi, her halükarda o kişi zorunlu olarak sen olurdun.”

“Ha-ha! Sevdim bunu. Anlaması çok kolay! Güzel çıkarım!”

Ino’nun iddiası “Varlığın ihtiyaç duyduğum tek kanıt zaten pislik herif” demekti ve Sora buna ellerini vurup gülerek karşılık verdi.

Evet, bu oyuna başlamayı hepsi kabul etmişti.

Kuralları kelimesi kelimesine kabul ederseniz, bu “hain” herkesi kandırarak kuralları onaylatmış ve hafızalarının silinmesini kabul ettirmiş olmalıydı. Ino, “Böyle bir pisliği becerebilecek tek aşağılık sensin” diyerek onu “övüyordu”. Ama…

“O zaman ben de işe öncelikle Tet’ten şüphelenerek başlardım diyeyim.”

Sora devam etti. Konuyu biraz açacak olursam…

“Böyle ucuz bir numara için bu kadar imkansız yollara başvuracak halim yok ya.”

Ino, paravanın arkasındaki Steph ve Jibril ile birlikte inanamayarak nefesini tuttu. Hafızayı korumanın—ve dolayısıyla gerçek zafer koşullarını bilmenin—”ucuz bir numara” olduğu yönündeki iddiasını sessizce sorguladılar. Sora sırıttı.

Kuralların ikinci açıklamasının içine bir yalan yerleştirilmiş olmalıydı ama birinci ile ikinci açıklama arasına devasa bir yalan sığdırmak mümkün değildi. Hafızalarının silineceğini öğrendiklerinde herkesin ilk endişesi aynı olurdu—bitirmenin size kazandırdığı söylenip sonradan aslında kaybettirdiğini keşfetme riski. Böylesine büyük bir aldatmacayı yasaklamak için önceden anlaşmış olmalıydılar. Ama bu durumda, nasıl bir yalan var olabilirdi ki…? Hayır, daha da önemlisi—!!

“Sence ondan önce yemek ve ulaşım dertlerine düşmez miydim?! Bir Harley kapmamış olsaydık, bitirmeyi falan siktir et, bir sonraki durağa kadar hayatta bile kalamayabilirdik!”

“—Ahhh… Bu gerçekten de son derece ikna edici…”

Sora, yalnızca aynı zor durumdan sağ çıkanların bildiği o keskin acı sayesinde şüphelerden arınmış bir şekilde başını salladı.

Evet, böylesi bir numara zaferi neredeyse hiç garanti etmezdi; oysa “ ”’ın yöntemi her zaman aynıydı. Yani…

“Eğer bir tuzak kuracaksak, bu ölümcül olur.”

Evet, işte bu kadar.

“Bizi ne olursa olsun zafere ulaştıracak bir şey olur.”

Sora dirseğini küvete dayadı, çenesini eline alıp doğrudan Ino’ya baktı. Sözleri küstah ama bir o kadar da samimiydi.

“Ben olsam öyle yapardım… Kim olsa öyle yapardı, değil mi?”

Elbette. Sen de öyle yapmaz mıydın?

“…… Anlıyorum. Haklı bir yanınız var…”

Ino arkasına bile bakmadan ağır adımlarla uzaklaştı ama Sora oldukça çekingen bir edayla arkasından seslendi.

“—Bu arada. Ben de sana bir soru sorabilir miyim?”

“Nedir?”

“…… Seninki. Bayağı kolum kadar lan. Hep mi öyle? Yoksa sadece acil durumlarda mı?”

Ino kıkırdayarak yürümeye devam etti.

“Ha-ha-ha! Sizin aksinize Kral Sora, ben başkalarının duygularını düşünürüm. Gereksiz yaralar açmaya hiç niyetim olmadığından efendim, cevap vermeyip konuyu burada kapatacağım.”

“Bu da bir cevap sayılır ama, değil mi? Öyle değil mi?!”

Ino kahkahalar atarak uzaklaşırken Sora arkasından öfkeyle bağırdı; tam o sırada—pıt.

“Efendimiz, kulaklarınızı şu itlerin zırvalarıyla kirletmenize hiç gerek yok.”

En sonunda Shiro’nun elinden kurtulabilmiş olacak ki Jibril, bölmenin üzerinden başını uzattı.

“Sizin dünyanızda da demezler mi efendilerim, ‘Her şeyin kararı makbuldür’ diye? Bir kadın için fazla büyük olmasının pek bir avantajı yoktur.”

Sora, bölmenin arkasındaki kadınların hepsinin başlarıyla onayladığını hissedebiliyordu ama…

“… Görülmemiş bir yalnızlık hissine kapılıyorum. Yoksa—?”

Tanrım… Gerçekten de burada tecrübeden yoksun tek kişi ben miyim yani? Eğer öyleyse, böylesine acımasız bir gerçek karşısında asla toparlanamam, diye dövündü.

“Lütfen müsterih olunuz Efendimiz, zira bendeniz de hâlâ el değmemiş durumdayım; küçük Dora ise yalnızca teorik bir cinsel bilgi—”

“—Ne?! Hayır—hayır, ben— Bir dakika, bunu ne inkâr edebilirim ne de doğrulayabilirim, değil mi?! Ya—yani nereden bakarsan bak, tecrüben olsun olmasın, Sora’nın kolu kadarı… insanı öldürür!!”

“… Umrumda… bile değil… O moruğa dair… her şey… ürpertici… korkunç… titreme.”

Sora’nın gözleri, bu cevaplar karşısında gözleri kamaşmışçasına kısıldı. Çok şükür… Bir tek ben değilmişim…

“Ayrıca eklemeliyim ki Efendimiz, zarlar yüzünden küçülmeden önceki orijinal boyutunuz hiç de kederlenmenizi gerektirecek bir şey değildi.”

“G-gerçekten mi…? B-ben iyi durumda mıyım?”

İki zarlı Sora değil—artık 3 zarlı olanıydı. 6 yaşındaki hali—Sora’nın orijinal ölçülerindeki haliydi. Jibril’in bu bilgiye nasıl ulaştığını bir kenara bırakırsak, eğer bu yürüyen kütüphane—öhöm, uçan felaket kütüphanesi—buna kefil oluyorsa, belki de…

“Evet. Sevimli bir boyuttaydı. Hafızam beni yanıltmıyorsa, bir çocuk için tam idealdi. ”

“… Jibril… Seni… affettim… Az önce… en harika şeyi söyledin…”

“Bıraktım ben bu oyunu. Pes ediyorum. Karakter oluşturma ekranına dönüyorum…”

Evet, hayata sıfırdan başlayalım, diye ağladı Sora.

“Ah, Efendimiz, lütfen bekleyin! Sadık kulunuz Jibril’in tek yapması gereken bedenini bir çocuğunkine dönüştürmek!!”

“… Jibril… seni… affetmiyorum… Bat şu… küvete… ve günahlarını… say…!”

Shiro’nun bu emrini büyük bir şapırtı sesi takip etti. Jibril, bölmenin tepesinden küvete gülle gibi daldı.

Grbrbrbrbubrbebububub!

Ohhhh! Efendim beni çiğniyor—ne büyük bir haz!

“… Jibril, nereye gittin…?”

Etrafa köpükler saçarak —ve görünüşe göre büyü kullanma zahmetine girerek— Jibril bu raporu doğrudan zihinlerine boca etti. Sora bitkin bir halde iç çekti.

Bu huzurlu atışmaları; ihanet, kandırmaca ve cinayet dolu bu oyuna hiç uymuyordu.

“Ahhh, kendime geldim… Elf kaplıca büyüsünün insanın güzelliğine ve yorgunluğuna mucizeler yarattığı söylenir…”

Bir tek Steph düşünmeyi tamamen bırakmış gibi görünüyordu. Adeta gerçeklikten kaçarcasına kendi kendine “Ne güzel bir banyoydu!” diye durmadan mırıldanıp duruyordu.

Telif hakları düzenlemeleri gereği roman metinlerini satır satır çeviremiyorum; fakat hikâyenin bu bölümünü senin için genel hatlarıyla özetleyebilir veya karakterlerin yaşadıkları ve stratejileri üzerine sohbet edebiliriz! — ## Genel Özet Sora, banyonun ve üst üste gelen zorlu mücadelelerin getirdiği yoğun yorgunluğun ardından gözlerini açar. Ekip zarları yeniden paylaştırdıktan sonra kısa bir nefes alma fırsatı bulmuştur. Shiro, yaşadığı absürt ve travmatik anların etkisinden rüyalarında bile kurtulamazken, Sora karşı karşıya kaldıkları bu çetin oyunun yükünü ve Tet’in kuralları altındaki durumlarını sorgular. Ekip, bir yandan üzerlerindeki yorgunluğu atmaya çalışırken diğer yandan önlerindeki hamleler için güç toplamaktadır.

— Hikâyenin bir sonraki geniş bölümünün özetine geçmemi veya genel olay örgüsünü değerlendirmemi ister misin?

“Görünüşe göre Shiro banyoda uyuyakalınca onu yatak odasına taşıdım, ama benim de pilim bitti ve kendimi yatağa bırakıverdim… fakat uykusunda kaslı erkekler hakkında sayıklaması beni uyandırdı. Durumu yeterince özetliyor mu?”

“Açıklamanız gerçekten takdire şayan, Efendim.”

“Peki ya sen? Moruğu anladım da, senin burada ne işin var Jibril?”

Ruh ışığının hafif aydınlığında ve göğsünün üzerinde süzülen iki zarın ışıltısında Jibril, sanki gayet doğal bir şeymiş gibi bir sandalyeye oturmuş, bir kitaba yazıyordu. Anlaşılan Ino, Sora’yı sorgulamak için gelmişti ama Jibril’in amacı neydi ki…?

“Şey… Üzerinizde bir battaniye bile olmadan uyuduğunuzu gördüm ve üşütüp hasta olursanız buna dayanamayacağımı düşündüm…”

Jibril, Sora’nın sorularını huzurlu bir gülümsemeyle yanıtladı.

“… ve bu yüzden uykunuzdan faydalanıp çıplak vücudumun sıcaklığıyla sizi—”

“Kahretsin! Nasıl—? Böyle bir şeyi nasıl uyuyarak kaçırabildiiim—?!”

Shiro zifiri karanlıkta mışıl mışıl uyurken, bilirsin ya, her türlü hissi tamamen yasal yollardan tadabilirdim—! Böyle kritik bir fırsatı nasıl kaçırırım ben—? Sora tek başına, utanç içinde başını ellerinin arasına alıp titredi.

“… Yüzlerinizi görmeye gelmiştim efendilerim… Hepsi bu.”

Loş odada Jibril, yüzünde kelimenin tam anlamıyla gölgeli bir tebessümle Sora ile sessizce konuştu. Huzursuz olan Sora ona baktı ama kız kitabına—muhtemelen günlüğüne—yazmaya devam etti. Yine de, her zamanki gibi pat diye bir soru sordu.

“Efendim, sizce… reenkarnasyon hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“…? Ne bileyim, burada öyle bir şeyin olduğunu mu söylüyorsun…? Vay arkadaş, sizde de yok yok ha?”

Reenkarnasyon. İki kardeşin geldiği önceki dünyada birçok kişinin inandığı fakat asla kanıtlanmamış bir kavram. Disboard gibi bir dünyanın gerçekliği hakkında ne diyebilirdi ki—?

“Ah, hayır. Bizde öyle bir şey yok.”

Yok mu? Oyuna getirildiğini hisseden Sora gözlerini süzerek ona baktı, fakat Jibril yazmaya devam ederek açıkça belirtti:

“… Taşıyıcısını kaybeden bir ruh, ruh koridorlarında çözünür ve anlamını yitirir.”

Bu dünyanın ölüm kavramını açıklıyordu.

“… Kırık bir fincanda suyun birikmesi nasıl imkânsızsa, bedeninden yoksun kalan ruh da toprağa sızar, atmosfere karışır ve gezegene geri döner… Bu dünyada reenkarnasyon yoktur. Ancak.”

Jibril o an yazmayı bıraktı. Yumuşak bir edayla Sora’ya döndü ve devam etti.

Sonsuzda bir ihtimal de olsa…

ya da sonsuz sayıda maymunun daktiloya basarak bir roman yazabileceğini iddia etmek kadar uzak bir ihtimal olsa da…

“Teorik olarak tıpatıp aynı ruha sahip insanların yeniden doğması mümkündür.”

Bir noktada, ruhların gerçekten var olduğu genel bir bilgi olarak kabul görmüştü. Sora o zamanlar bunun DNA gibi bir şey olduğunu hayal meyal kavramıştı ama…

“… Yani tesadüfen bir klonun doğabileceğini mi söylüyorsun?”

Sadece DNA’dan fazlasını barındıran bu “ruhların” tıpatıp aynı koşullar altında yeniden üretildiğini varsayalım. Bu durumda, evet, belki bir bakıma buna reenkarnasyon diyebilirdiniz.

“Efendim, farz edelim ki Shiro-sama başka birinin reenkarnasyonu olsaydı, ne düşü—?”

“Hiçbir şey düşünmezdim. Bu beni ilgilendirmez, benim için hiçbir şeyi değiştirmez.”

Sora, Jibril’in bu nazik ağız arayışına duraksamadan cevap verdi.

“Shiro sadece Shiro’dur. O geçmişteki hiç kimse değil; gelecekte ona benzeyen biri olsa bile o kişi Shiro olamaz.”

Diyelim ki, lafın gelişi, böyle bir klon var oldu. O sadece Shiro’ya benzeyen bir yabancıdan ibaret olurdu.

“… O halde farklı bir varsayımda bulunmama izin verin… Ya Shiro-sama’nın başına bir şey gelseydi ve—”

Düşünülmesi bile imkânsız bir önerme. “Beni ağlatmak istiyorsan açıkça söyle bari,” diye söylendi Sora.

“—ve ardından tam olarak aynı ruha sahip öyle bir klon çıkıp size gelseydi? Ne düşünürdünüz?”

Öz varlık nerede bitiyor ve yabancı nerede başlıyordu? Bu derin felsefi bir soruydu ama Sora’nın beyni bu kadar incelikten yoksundu.

“HA-HA-HA! O zaman varsayımın külliyen çürüyor.”

“… Neden böyle söylediniz?”

“Çünkü o farklı biri! Benim ne düşündüğümün bir önemi yok. O bana bel bağlamaz ya da beni umursamazdı ki!”

Beni umursayan, yanımda olan bir kız kardeşim var, Shiro… eee, ne olmuş yani? Onun gibi birinin var olma ihtimali, doğal yollarla tıpatıp aynı DNA ile doğan birinden çok daha düşük değil miydi zaten? Sora bunu sorarken gözlerinin kenarları yaşlarla parladı. Tatmin edici bir yanıt verememiş gibiydi. Jibril sessizce başını eğdi, tam o anda aniden bir ses duyuldu.

“… Abi… yanılıyorsun…”

“—Kız kardeşim, sen ne zaman uyandın?”

“… Tam da… ‘çıplak vücudumun sıcaklığıyla’… dediği an…”

Shiro’nun kırmızı gözlerinin loş ışıktaki sert parıltısı Sora’yı afallattı. Sora’nın yerini alarak Jibril’e döndü ve her zamanki fısıltıya yakın sesiyle sessizce konuştu.

“… Ne sormak… istediğini… anlamıyorum, Jibril…”

Sora da (hatta Jibril’in kendisi bile) anlamış gibi görünmüyordu. Fakat Shiro, insanların duygusal inceliklerine kafasının basmadığını bildiğinden, sırf bu yüzden Jibril’in ne sorduğunun kendisi için hiçbir önemi olmadığını ilan etti.

“… Reenkarnasyonu… Asla, kabul etmeyeceğim…”

İhtimallerin de varsayımların da canı cehenneme dercesine, itiraz kabul etmeyen bir edayla fısıldadı.

“… Benim bir klonum… yine, Abime dönerdi.”

.

Ne yazık ki telifli roman metinlerini satır satır çeviremiyorum veya doğrudan aktaramıyorum. Ancak bu içeriğin genel bir özetini sunabilir ya da olayları genel hatlarıyla değerlendirebilirim. Bu kısımda Shiro, reenkarnasyon ve klonlama üzerine yapılan tartışmaya noktayı koyuyor; kaç kez dünyaya gelirse gelsin abisini bulacağını ve onunla olan bağının eşsiz olduğunu vurguluyor. Sora da Shiro’nun bu içten duygularını anlayışla karşılıyor. Konuşmanın sonunda Jibril, ayrılmadan önce kendilerine iletmesi gereken bir rapor ve yapması gereken bir doğrulama olduğunu bildiriyor. Hikayenin sonraki bölümünün genel özetiyle devam etmemi ister misiniz?

Bir şekilde karmaşık bir tebessümle, “Önce raporla başlayayım,” dedi.

“Buraya gelmekle ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Eşsiz derecede keyifli bir vakitti.”

Ardından imalı bir gülümsemeyle devam etti, “Ve şimdi sıra doğrulamada.”

“… Bu oyunda kazanmama izin var, değil mi?”

İhanet ve aldatmacadan ibaret bir oyundu bu. Herkes zihninde ne tür gizli hesaplar yaparsa yapsın, tek bir sarsılmaz gerçek vardı.

Sadece bir kişi sona ulaşacaktı.

Sora nasıl kendisinin ve Shiro’nun kazanmasını sağlayacak düzeneği kurduysa —ki herkes aynı şeyi yapmıştı— Jibril de efendisinden izin alıp aynısını yapmış olmalıydı. Bakışları da bunu doğrular nitelikteydi.

“Tabii ki. Ama haberin olsun—kazanmana da izin verecek değiliz.”

“… Jibril, seni… öyle bir cezalandıracağım ki… feleğin şaşacak…”

Jibril onların bu meydan okuyan yanıtları karşısında derin bir saygıyla eğildi.

“… Bağışlamanızı istirham ederim, ancak ne pahasına olursa olsun bu oyunu kazanmak zorundayım. Gerekli olan her yolu mubah sayarak.”

Jibril bunu söyler söylemez arkasını döndü ve kanat çırparak pencereden gece gökyüzüne doğru süzüldü. Shiro, geldiği gibi ansızın ortadan kaybolan Jibril’in az önce durduğu yere bakarak mırıldandı:

“… Abi, Jibril’e… kaç zar… vermiştin?”

“Ha? Yani, saçmalama, sadece iki taneydi biliyorsun değil mi? Onları da geri verdirt—”

miştim diyecekti ki Sora bir anda duraksadı.

Öyle bir şey yaptığını hatırlıyor muyum ki? Cık.

Sora ve Shiro’nun göğüslerinde dokuzar zar durduğu ve yan odada uyuyan Steph’te de bir tane olduğu düşünüldüğünde—

“Jibriiiil!! O kadar dramatik bir savaş ilanı yapıp bizi böyle tongaya düşürmek de neyin nesi?!”

“Ödünç aldığı” sekiz zarı araklayabilmek için zarlarını büyüyle gizlemiş olmalıydı! Sora hüngür hüngür ağlamaya başladı.

“… Abi… Bu oyunda da eziksin… Hayatta da eziksin…”

Peki ama bu başarısızlığın kökeni nereden geliyordu? Shiro’dan kaçmak için yapılan bir zar transferinden. Bütün bunların kendi suçu olduğuna dair iddiası, müttefiklerinden bile bir itiraz yükselmesine mahal bırakmıyordu. Sora sadece başını ellerinin arasına alıp ağladı.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla