
Old Deus ile başlayan oyunun üzerinden neredeyse yedi saat geçmişti ve Sora şu anda gecenin karanlığına bürünmüş bir sokakta koşuyordu.
Etrafı saran beton binaların kare şeklinde çerçevelediği tepedeki gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu. Sert asfalta, hafif yağmurun tıpırtıları ile tempolu ayak sesleri vuruyordu. Elinde bir silah vardı ve gözleri yaklaşmakta olan yalnız bir gölgeyi, yani düşmanını yansıtıyordu.
Tsssk!

Dilini şaklattı. Nişanını düşmanına doğrulttu ve düşünceleri adeta bir makine gibi soğuklaşırken tetiği çekti. Horoz kapsüle vurdu ve kovanın içindeki fişeği patlatan kıvılcımı çaktı. Tepmeyle birlikte elleri titredi. Ses üstü hızla genleşen gaz namludakileri dışarı itip hızlandırdı ve namlu ağzından fırlayan kurşun havayı yırtarak ilerledi. Milisaniyeden kısa bir süre içinde kurşun ve ışık, zifiri karanlık geceyi yarıp geçen ölümcül bir silaha dönüştü. Ardından çakan o ışıkta bir gölge belirdi; kurşunla vurulup yere serilmiş küçük bir Werebeast’in bedeni.
Evet, bedeni… Kafasını hedef alacak değildi. Böyle karanlık bir oyunda, el tabancası gibi görünen bir şeyin gücüne güvenemezdi. Hayır, Sora’nın eski dünyasından bildiği tabancalar bile, giriş açısı tam tutmazsa kurşunun insan vücudundaki en sert kemik olan kafatasına çarpıp sekme riskini taşıyordu. Üstelik buradaki düşmanı bir insan bile değildi; bir Werebeast ya da daha da korkunç bir canavardı. Çene ile göğsün oluşturduğu üçgen bölgeyi hedef almıştı. Kurşun nereye vurursa vursun hedefi etkisiz hâle getirecekti; tam hedefe oturursa iç organlara ölümcül bir darbe indirmeyi umabilirdi. Böyle soğuk ve hesaplı bir öldürme kastıyla fırlatılan o kurşun, küçük Werebeast’in bedenini delip geçti; onu korkunç bir hızla sokak boyunca sürükledikten sonra nihayet bir cesede dönüştürdü.
Onu öldürmüştü. Evet, gebertmişti.
Bu oyun gerçekten de çok basit, diye içten içe karanlık bir kahkaha attı Sora.
Hainin kim olduğunu bilmemesi önemli değildi. Hain olmayacağından emin olduğu tek kişiyi —kız kardeşini— eleyip geri kalan herkesi öldürebilirdi. İhanetinden şüphelenilen herkesi ortadan kaldırmak, bu oyunun kurgusunu oluşturan fazlasıyla basit bir cevaptı.
Evet, çok basit, diye kıs kıs güldü Sora siperinin arkasından. Basit ama “Çok Zor” seviyesinin bile fersah fersah ötesinde, adeta “Inferno” modunda oynanan bir oyun. Ne de olsa düşmanlarının hepsi baş edebileceğinin çok ötesinde canavarlardı. Yine de kaybetmeye hakkı yoktu. Onu buraya kadar hayatta tutan şey de işte bu kararlılıktı. Sora durumu değerlendirirken bakışlarını tedbirle etrafta gezdirdi.
Oyun haritası, tıpkı Doğu Birliği’ndeki gibi Tokyo’yu andırıyordu —ama bir şekilde farklıydı: binalar arasındaki yükseklik farkları, karmaşık sokaklar, sağa sola saçılmış nesneler. Gizli saldırılarla iri bir Werebeast’i, bir vampiri ve küçük bir Werebeast’i devirmek için haritanın sunduğu sayısız avantajı sonuna kadar kullanmıştı. İttifak taklidi yap, sonra arkalarından vur. Kandırıp kendine çek, sonra da vurup devir. Shiro ona kaç defa ucuzcu demiş olursa olsun, buraya kadar hayatta kalabilmek için her türlü yolu mübah görmüştü.
Yine de o melek bozuntusu, o iğrenç canavar yok mu… Bir tek ona karşı kendini tamamen çaresiz hissediyordu. Derin bir iç çekip sokakta nefesini tuttu ve etrafındaki durumu dikkatle dinledi. Uzaktan yaklaşan ve yavaşça etrafını saran birden fazla kişinin ayak seslerini duyabiliyordu.
En azından kız kardeşimle buluşabilirsem… Hayır, artık bunu bile umut edemem sanırım.
Umutsuz bir cümleydi ama böyle zamanlarda bu tarz bir laf, oyunun sonuna işaret eden bir bayrak dikerdi. Sora yarı kabullenmişlik, yarı umut içinde düşünürken, sokaktan içeri süzülen ayak sesleri kulağına çalındı.
Düşünmeye vakit bulamadan silahıyla tepki verdi. Namlusu gayriihtiyari kızıl saçlı bir kıza doğru kaydı. Onda tuhaf bir şeyler vardı. Bir şey— hayır, artık onda tuhaf olmayan bir şey bulmak zordu zaten. Fakat Sora’nın kafasındaki karmaşık düşüncelere rağmen, ağzından çıkan kelimeler gayet netti.
“Hey, sen nasıl bu kuşatmanın ortasına düştün…? Yok, bu bekleyebilir. Kız kardeşimi getirdin mi? Bir yol bulabildin—?”
“Buldum… Bir yol buldum.”
Ardından hiçbir ses gelmedi. Sadece bir darbe. Bir an sonra ne olduğunu anladı; kızıl saçlı kızı teğet geçen bir kurşun karnına saplanmıştı.
“En başından beri yapmam gereken şey buydu… değil mi, sevgili hain?”
“Hayır… O sadece bir blöftü—!”
Bulanıklaşan görüşü kendisini vuran o hayalet kurşunun kaynağını yakalarken, bedeni hareket etmeyi reddediyordu.
Nefesi boğazında düğümlendi. Patlamadan kor gibi kızaran namlu ağzı, dumanların arasındaki tetikçiyi aydınlattı. Beyaz saçlı bir kız… İçinde bulundukları bu umutsuz oyundan bir çıkış yolu bulmaya giden kız. Kızıl saçlı kızın yanında duran kişi, kendi kız kardeşiydi.
Donakalan Sora’nın ağzı açık şaşkınlığını hiçe sayarak konuştu:
“Kendine bir bak. Hain sen değilsen, etrafta koşturup herkesi katleden kim o zaman?!”
Kızın öfkeli haykırışına verebildiği yanıt “Hayır,” oldu. Ya da vermek üzereydi ama bunun yerine ağzından bir küme kan dökülüp yere damladı.
“Ben… sadece, o zaman… seni korumamın, kız kardeşimi korumamın tek yolu buydu—”
O anda Sora, adeta ilahi bir vahiy inmişçesine bir gerçeği kavradı. Kızıl saçlı kızın kendisine ihanet etme ihtimalini hesaba katmıştı. Ama kendisine asla ihanet etmeyecek tek kişi —kız kardeşi— ona düşman kesildiyse, bu demek oluyordu ki…
“Demek… sensin… Hain sensin— en başından beri… sahteydin sen…!!”
Evet, o yaratık can çekişen ağabeyine bakıp sırıtıyordu.
“Kız kardeşimin kılığına girmişsin, yüzünü çalmışsın… Bana öyle lanet olasıca bakııııışlar atma!!”

Kızıl saçlı kız onun bu feryadı karşısında dehşetle nefesini tuttu ama artık çok geçti. Patlayan ışık sokağı acımasızca bir kez daha aydınlattı. İki kez, üç kez. Zaten yarı yarıya kararmış olan görüş açısı, yere yığılan kızıl saçlı kızın siluetini yakaladı.
“… Olamaz… Sen benim… inandığım—
“—tek kişiydin.” Dudakları hareketsiz kaldı. Donuklaşan gözleri bir daha asla ışığa kavuşmayacaktı. Beyaz saçlı kız —kız kardeşinin kılığına girmiş olan o şey— yavaşça ona doğru yaklaştı. Ayakkabılarının soğuk ve sert asfalta vuran sesleri eşliğinde ölüm üzerine çökerken, Sora nihayet şu sonuca vardı:
Haah. Bu oyun tam bir çöp.
Bunu hiç beklemiyordum, kabul. Ama bunu nasıl tahmin etmemi bekliyordunuz ki ulan, sizi gidi rezalet abideleri? Onun sahte olduğuna dair en ufak bir ipucu ne zaman verildi ki sanki? Hem o “Sen benim inandığım tek kişiydin” lafı da nereden çıktı lan öyle? Madem öyle, o boku daha önce söylesene. İpucu dediğin şeyle olayın kendisi aynı lanet anda gerçekleşiyorsa buna nasıl ipucu dersiniz ulan!
“Acaba… nerede yanlış yaptım… Bunca şeyin ne anlamı vardı ki…?”
Oyunun bir çöp olduğu tescillendikten sonra bile ana karakter yavşakça dram kasmaya devam ediyordu ve Sora da öfkeyle ona hak vermekten başka bir şey yapamıyordu.
Evet ya, bunca çabanın ne anlamı vardı ki? Bu deli işi zorluktaki oyuna sırf “kız kardeşi” uğruna katlanmıştı. Fakat o yegane sebep bir illüzyondan ibaretse, o zaman ne diye çabalamıştı? Ne diye kendini paralamıştı? Kurduğu kumpaslar, taktikler, stratejiler… Ne boka yaradı ulan—?!
“… Hoşça kal, Ağabey…”
Tek bir el ateş. Darbe bedenini delip geçti ama son bir türlü gelmek bilmedi. Karanlıkta yankılanan şey, o beyaz saçlı kızın robotik ve soğuk sesiydi:
“… Ağabey… bakir olarak ölmek… nasıl bir duygu?”
……
Biiiiir dakika dur orada.

Hayır harbi harbi, bir dakika dur!
“Hey, Shiro, kız ciddi ciddi bunu söylüyor olamaz değil mi! Werebeast dili bilmiyorum diye benimle kafa buluyorsun, değil mi? Yapma şöyle şeyler. Şimdi ağlarsam bunun sorumluluğunu nasıl alacaksın?!”
Ve siyah saçlı genç adam bu sözlerin ardından bilincini kaybetti. Elinde oyun koluyla ekrana bakakalan Sora, gözlerinde yaşlarla kendini tutamayarak haykırdı.

Artık bu noktada bunu söylemeye gerek bile yoktur herhalde ama ekrandaki kişiler Sora ve Shiro değildi, Steph ise kesinlikle değildi. Ve elbette bu olayın Old Deus ile oynanan sugoroku oyunuyla en ufak bir alakası yoktu.
Olay, Sora’nın daha en başında cesurca kendisini hain ilan edip herkesin zarlarını talep etmesinden sonra yaşanmıştı. Herkes Görevlerini tamamlayıp kapılardan çıkmış ve doğal olarak—hayır, son derece doğal bir şekilde—ona, “Bunu sen istedin,” demişti. İçlerini döktükten sonra her biri kendi zarını atıp kendi yoluna gitti. Sora ve yanındakiler de benzer bir doğallıkla, altmış ikinci kareyi hedefleyerek zarlarını attılar. Ancak yalnızca bir kare ilerleyebildiler; ikinci kareye ayak bastıkları an gökyüzüne baktılar, ardından en yakındaki eve yönelip kararlarını verdiler:
Ah. Bu oyun imkânsız.
Birbirlerini başlarıyla onaylayıp her şeye dair tüm anıları huzurla bir kenara iterek kendilerini oyunlara adamak üzere eve kapandılar.
Tattıkları bu ilk yenilgiyle birlikte, 『 』 ekibinin hayatı sona erdi. Lütfen Sora ve Shiro’nun bir sonraki hayatını merakla bekleyin.

İkili, hayatlarının sonuna noktayı koymuş ve son söze geçmişti. İki kardeşin zarları daha ilk hamlede sekize düşmüş, buna bağlı olarak yaşları yüzde 20 oranında küçülmüş ve kollarla bacaklar da buna uygun şekilde çekmişti. Yine de Old Deus ile oynadıkları oyuna dair anılar, tıpkı önceki hayatları gibi çoktan unutulup gitmişti. Sığındıkları evde Doğu Birliği yapımı bir oyun konsolu buldular.
Orada oyunlar var mıydı? Evet.
Oynamamak için bir sebep var mıydı? Hayır.
Sıfır saniyelik bir düşünme sürecinin ardından ikili sessizce konsolu açtı ve kendini tamamen koyuvererek gerçekliğe sırtını döndü. Vahşi Irk dilini anlayamayan ve artık yaklaşık 14,4 yaşında olan Sora, altyazıları açtı. Sora’nın bağdaş kurduğu bacaklarına kurulan, şu anda yaklaşık 8,8 yaşındaki Shiro ise tabletle oynayıp altyazıları seslendiriyordu. Kız kardeşi, muazzam bir tiyatral ifade yeteneğiyle tüm karakterlerin repliklerini yaratıcı bir şekilde yorumluyordu. Normalde neden böyle anlaşılır konuşmuyor ki? Sora, yaklaşık iki saat boyunca bunu sorgulayıp durdu; sonunda oyun kolunu bir kenara fırlattı, kutuyu kavradı ve inledi.
“Doğu Birliği’nde de zombi oyunları var diye heyecanlanmıştım… ama bu kelimenin tam anlamıyla berbat.”
Görünüşe göre oyunun adı Living or Dead 3: The Price of Silence idi. En azından Shiro’nun söylediğine göre. Güya Izuna ile oynadıkları yan oyun Love or Loved’ın devamıydı. Yine öyle kafa dağıtıcı bir şey umuyorlardı ama bunun yerine ellerine geçen şey bu olmuştu. Hikayenin geçtiği evren, Elflerin diriltme büyüsü üzerindeki büyük bir deneyine dayanıyordu ve yani, bu tarz işlerin sonunun nereye varacağını bilirsiniz. Büyü kontrolden çıktı, ölüler dirildi, tüm dünyaya yayıldı, falan filan filan. Ve yürüyen ölüler yaşayanların arasına gizlendi falan; yani evet, bu hikaye her bakımdan berbattı. Bu neyse. Ucuz iş mi? Severiz, ama…
“Kanatlı, kas torbası bir Vahşi Irk zombisi koymaya nasıl karar vermişler ki? Bunlar kafayı mı yemiş?”
O melek bozmasına, o iğrenç canavara hiçbir saldırının işlemediğini hatırladı. Evet, iğrenç bir canavar. Sonuçta yarı çıplaktı—hayır, bayağı bayağı çırılçıplaktı. Bir peştemal hariç hiçbir şey yoktu üstünde. Batı özentisi, eşek kadar zor ve dandik hikayeli bu oyunun buzdağının sadece görünen kısmıydı bu, fakat buna yine katlanabilirdi. Tek sığınağı! “Küçük kız kardeş karakteri”! O sevimli hayvan kulaklı Loli tipi kız!
Ve bak, iş nereye geldi. Derken Sora, ana karakterin şu repliğini hatırladı:
“Nerede yanlış yaptım ben? Yanlış olan bu oyunun geliştiricilerinin kafasıydı—!!”
Kutuyu fırlatıp tatamilerin üzerine yığıldı ve feryat etti. Küçük kız kardeş uğruna katlanmadığı şey kalmamıştı, ama en sonunda onun bir sahtekar olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik kendisini öldürürken bir çöp parçasına bakarmış gibi bakmıştı ona—
Ha?
“Hmm… Neyse ne. Evet. Düşününce, bunu bir ödül olarak da görebilirim.”
“… Ağabey, olayı nereye… çekiyorsun… iyice…?”
Gerçek hayattaki kız kardeşinin de kendisine bir çöp parçasıymış gibi baktığını görünce boğazını temizledi.
“… Ihım! … Ş-şey, sanırım sorun kurguda…”
Kollarını ve bacaklarını iki yana açmış halde yatmaya devam ederek ekrana baktı. Ekranda ana karakter, senaryo zırhını sergiliyordu. Kaç tane ölüm bayrağı dikerse diksin, hepsini yaşam bayrağına dönüştürme yeteneğine sahipti. Türün şaşmaz kuralı gereği, ölmek yerine başka bir yerde uyandı. Ancak Sora’nın bundan sonra ne olacağına dair ilgisi çoktan kaybolmuştu. Yan yatarak tavana baktı. Sersemlemiş zihnini boşaltırken, o repliği bir kez daha hatırladı:
“Acaba… nerede yanlış yaptım…”
“… Şüpheli herkesi öldürürken… neden bu tek kaltak kendisini asla satmaz sanıyordu ki…”
Genel kabul gören teoriye göre herkes aynı şekilde düşünmeliydi.
“İhanet et ve ihanete uğra. Bu neredeyse bir kader…”
Evet, tıpkı onların Görevlerini doldurduktan sonra beni bir çırpıda satıverdikleri gibi. Sora dilini şaklatarak mırıldandı. Ama aynı zamanda o oyunun koşullarını düşünüyordu.
“Hey Shiro, acaba ben nerede yanlış yaptım…”
“Ciddi ciddi soruyorsan, cevabını verebilirim isterseeen?!”
Steph’in cevabı gürültülü bir gümbürtü ve çığlık eşliğinde geldi, ve—
“Size ihanet etmemi imkânsız kılacak hale getirip bana ihanet ettikten sonra! Beni sizinle gelmeye ve her şeyinizi yapmaya zorladıktan sonra sorduğunuz soru ‘Neden eve kapandım’ mı?! Yanlış mı duyduuum?!”
Kızıl saçlı bir kız, elinde bir el arabasıyla sürgülü kapıyı kırıp odaya daldı. Tıpkı Sora ve Shiro gibi, göğsünün önünde sekiz zar vardı ve yaşı 14,4’e düşmüştü.
Öfke nöbetleri arasında nefes nefese kalan kişi Stephanie Dola’ydı.
“Baksamıza! İstediğiniz kaldıracı getirdim işte!”
“…… Şey… hm?”
“—O da neydi ki?”
“Bir kaldıraç olmadan sizi kımıldatamayacağımı söylemiştiniz haniii!”
Sora ve Shiro’nun boş ifadelerini gören Steph, saçını başını yolarak haykırdı.
“Yani tek yapmam gereken sizi bir at gibi çekmek—evet, kelimenin tam anlamıyla bir at gibi!”
Bunları söyleyen Steph, el arabasını odaya, Sora ile Shiro’ya doğru sürdü. Hidrolik bir kepçe gibi, neye uğradığını şaşıran ikiliyi kaldırma kuvveti ilkesinin canlı bir kanıtı olarak kepçeleyip el arabasına attı. Arka planda “Donna Donna” gibi bir ağıdın çalmasının pek yakışacağı bu sahnede Steph, evden çıkmayan bu iki odalığı acımasızca odadan dışarı sürükledi…

İkinci karede Sora, Steph’in çektiği el arabasında kolları bacakları iki yana ayrılmış halde uzanmış, gövdesi ise tabletini dürten kız kardeşine yatak olmuştu. Steph onu azarlarken o, daha iki saat önce imkânsız diye kestirip attığı oyuna boş gözlerle bakıyordu.
“Eee! Artık bana ikna edici bir açıklama yapacak mısınız?!”
“… Ne açıklaması? Ne ki? Yoksa… neden kendimi hain ilan ettiğimi mi kastediyorsun? O şeydi—”
“Evet, evet, benimle dalga geçmek içindi, değil miii? O kadarını ben de görebiliyorum!”
Sora göz göre göre gerçekleri inkâr ederken Steph feryat etti.
“Bu kadar bariz bir numarayı ben bile anlayabiliyorum… Anlayamayacağımı sanmanıza inanamıyorum!!”
Gerçekten de Sora’nın ihanet beyanında en ufak bir doğruluk kırıntısı bile yoktu. Yüzde yüz saf, katkısız zırvalıktan ibaretti. Bu oyunu bozmak için Vahşi Irk olmaya gerek yoktu; Steph bile anlayabilmişti. Fakat tam da bu yüzden Steph ne yapacağını şaşırmıştı.
“Gerçekte neyi hedeflediğinizi akıl sır erdiremiyorum… ama… ölmemize ya da birbirimizi öldürmemize izin vermeyeceğinizi biliyorum. Size güveniyorum.”
Bu eğreti sözlerle, kendi zarlarından dokuzunu Sora’ya uzatmıştı.
Yüzü sararmış, tir tir titreyerek var olduğu zamanı—hayatını teslim etmişti. İnsanın ömrünün kısaldığını görmesi ne kadar da korkunç bir şeydi… Yine de her ilerleyişte kişinin ömrü ve zar sayısı azalıyorsa, zarları zorla almak ya da dolaylı yoldan birbirini öldürmek daha mı iyi bir seçenekti? Terazinin iki tarafını tartan Steph, korkudan tir tir titreyerek acınası bir şekilde yutkunmuş, ardından kaderine razı olmuştu:
“Ben cesurca zarlarımı size teslim ederken herkes bana yan yan baktı! Ve vahşice bize ihanet edeceklerini ilan ettiler!”
“Hadi başlayalım yani!” demişti Izuna sevimli bir edayla.
“Siz efendilerime meydan okumak hak etmediğim bir onurdur,” diye hürmetle mırıldanmıştı Jibril.
“Bana bir şans verdiğinize pişman olacaksınız, biliyorsunuz değiiil mi?” diye tehdit etmişti Plum uğursuzca.
Ve Ino’nun süssüz, dümdüz cevabı ise yalnızca “Geberin” olmuştu.
“Düşünmeden zarlarını atıp yollarına devam ederken arkalarından öylece bakakaldım—tüm bunlar olurken siz ise…!!”
Bütün bunlar olurken Sora, onun zarlarını ve dolayısıyla ömrünün onda dokuzunu kabul ederek Steph’in elinde kalan tek zarın karşılığına gerilemesini izlemişti: 1, 8 yaşına. Aksine, dokuz zar değerinde zaman kazanan Sora ise 34, 2 yaşına gelmişti. Gülümsemişti—o kadar tatlı ki tüyler ürperten bir gülümsemeyle—ve aşağıda kalan Steph’e bakmıştı:
“Hmm, zar kazanmak veya kaybetmek sadece bedenini etkiliyor ama ondan fazla zara sahip olmak yaşını büyütüyor, ha?”
“… Tamam, Ağabey… madem… kontrol ettik… sorun… kalmadı.”
“Evet. Pekala—şimdi bizimle geliyorsun.”
“… Gelmek, istemiyorsan… gelmek, zorunda değilsin… yani…”
“Tek bir zarla burada tek başına oturup—”
“… Ve herkesin… ölmesini, beklemek… sana, kalmış!”

“Ha, bu arada. Eğer kimse oraya ulaşamazsa, lider dışındaki herkes ölüyor. Hadi şerefe!”

“Peki sizin tarafınızdan üstünde deney yapılan ve tehdit edilen biri olarak ne hissettiğimi sanıyorsunuz? Beş kelimeyle!”
Steph kendisine feryat ederken Sora çenesini ovuşturdu… Hımm. Beş kelime mi? Bayağı zorlu bir meydan okumaydı bu.
“… ‘Artık buna daha fazla dayanamıyorum’… galiba.”
“Oha, Shiro! Tamı tamına beş kelime!! Boşuna bulmaca ustası değilsin!!”
“Noktası noktasına tutturdun! Ahhhhh, patlayacağııım!”

Sora’nın anında verdiği cevap karşısında Steph arabayı sarsarak büyük bir gürültü çıkardı.
“Gahhhh, dur, dur bir dakika! Yani bir düşün; orada zırvalamaktan başka ne diyeceğimizi sanıyordun ki?!”
“Evet, evet, şimdi düşününce son derece doğal bir durum, değil mi—?!”
Steph derin bir nefes aldı, ardından kendiyle dalga geçen bir edayla bağırdı:
“Sonuçta bütün zarları toplasan bile Shiro’dan ayrı seyahat edemezsin, değil mi Sora?! Böyle bir yeme düşecek kadar aptal olan tek bir kişi var! Hayır, hayır— benden başkası değiiiiill!!”
Evet. Sora ve Shiro’nun hiç değinmediği iki kural vardı:
04:
BİRLİKTE SEYAHAT önce beyan edilmelidir, ardından grup, temsilci seçilen bir kişinin attığı zara göre ilerleyebilir.
05:
İkiden fazla kişiden oluşan bir grup, kullanılan zarlardan, GRUPTAKİ ÜYE SAYISININ TAKİPÇİ SAYISIYLA ÇARPIMINA EŞİT MİKTARDA ZAR KAYBEDER.
İlerlemek için bu “grup” kurallarını kullanmak zorundaydılar. Ve ondan fazla zara sahip olursan yaşlanırdın. Sora herkesin zarını toplayıp altmış dört zara ulaşsaydı, 115 yaşında olacaktı. Yani normal şartlar altında ölmüş olacaktı. Böylece Sora; Steph’ten dokuz zar almış, Shiro’dan dokuz zar eklemiş ve kurallara uyarak birlikte seyahat beyan edip yirmi sekiz zar atmıştı—kişi başı iki zar ve toplamda kaybedilen altı zar.
“… Bak, atlat artık şunu… Zarlarını geri verdim işte, değil mi?”
Sora zarları üçünün de elinde sekizer zar olacak şekilde yeniden dağıtmıştı, fakat…
“Neden herkesin birbirine ihanet etmesini sağladın?! Bana anlatana kadar feryat figan etmeye devam edeceğim!”
Sora’nın amaçları aslında başından beri tutarlıydı—Steph’i kazanmak…
ve gerçekten de herkesi ihanete teşvik etmek. Steph, Sora’nın sözde kaçınmaya çalıştığı şeyin—yani karşılıklı kıyımın—tam da kendisini neden kışkırttığını öğrenmek için bağırmaya devam etti. Sora cevap vermek yerine yalnızca şunu yaptı—
“Ha?! N-ne… oluyor?”
Ellerini Steph’in yanaklarına koydu ve kızın yüzünü çevirip doğrudan gözlerinin içine bakmasını sağladı. Artık öfkeyle dolup taşmayan, farkında olmadan kızaran yüzüne samimiyetle bakarak şöyle dedi:
“Bana inan. Sevginin, cesaretin ve dostluğun gücüyle—hepsimiz kazanabiliriz.”
.

“… Lafın gerisini bekliyorsun, değil mi? Neden dönüp geçmişine bir bakmıyorsun?”
Hain olduğu konusunda neden yalan söylediği sorulduğunda Sora “Bana inan,” diye cevap vermişti. Steph’in buz gibi tepkisi onu bir ikilemin içine sürükledi.
“N… neden inanmıyorsun ki?! Benim o saf mı saf, pürüzsüz kalbimden nasıl şüphe duyabilirsin?!”
“Onu yapacağına, dönüp bir de şu anına baksan ya?! Özellikle de beni bir at gibi kullandığın kısmına!!”
Steph’in şüpheciliği sonunda Sora’ya işledi ve Sora tiyatral bir edayla yere kapaklandı. Steph’in yüzünü ellerinin arasına alıp samimiyetle konuşmuştu konuşmasına da… Tabii, kulağa hoş geliyordu ama aslında tek yaptığı, kız arabayı çekerken onu geriye bakmaya zorlamaktı.
Bu durumda neyin güven aşılaması gerektiğine gelince—
“Evet. İşte bu. Doğru bildin.”
Sora kollarını iki yana açıp böbürlendi.
“Ben oynuyor olmama rağmen, herkesin birbirine güvenip el birliği yaptığı takdirde herkesin kazanabileceği bir oyunu herkes kabul etti, öyle mi?! Tapınak Bakiresi’nin hayatının masada olduğu bir oyuna, sevgiye ve dostluğa güvenerek herkes razı oldu yani? Sadece bitişe ilk ulaşanın kazanacağını bilmelerine ve birinin 『 』’ın kazanmasını sağlayacağından bal gibi emin olmalarına rağmen—sırf ben buradayım diye mi?! Hımmmm?!”
Vurgulamak istediği noktayı iki kez tekrarladı: Herkesin bana güveneceğini mi sanıyorsunuz? En başından beri bu oyun, ona güvenilmemesi üzerine kuruluydu. Steph birbirlerine ihanet etmemelerinin ne kadar imkansız olduğunu anlayınca gözlerini gökyüzüne dikip söylendi.
“Ne yapacağım ben…? Savunman son derece sarsılmaz…”
Bu kadar çok garip noktası ve karmaşık gibi görünen kuralları olan bu oyun, aslında basitti. On Yemin’in beşincisine göre: “Mücadeleye çağrılan taraf oyunu belirleme hakkına sahiptir.” Oyundan öncesini hatırlamadıkları için, mücadeleye çağrılan tarafın Kadim Tanrı mı yoksa Sora’nın ekibi mi olduğunu da bilmiyorlardı. Fakat her iki durumda da oyunun başlayabilmesi için “oy birliği” gerekiyordu. Hepsi, katılım bedelinin Tapınak Bakiresi’nin hayatı ve kendi hafızalarının kaybı olduğu iş birliğine dayalı bir oyuna onay vermiş olabilir miydi?
Böyle bir koşul nasıl geçerli olabilirdi ki?
“Koşullar geçerli değilse, o zaman durum basit, anladın mı—?”
Arabanın üzerine tekrar sırtüstü uzanan Sora gülerek Shiro’yu göğsünün üzerine koydu. Eğer kurallar “imkansız koşullara” dayanıyorsa, o zaman—
“Bu, kuralların kendisinin bir aldatmaca olduğu anlamına gelir.”
“… Bir şeyler açıklandı… ilkinde, ama… ikincisinde değil.”
“… İkinci… mi…?”
“Bu oyunu başlatmak için Yeminler üzerine ant içtik. Başlamadan önce kuralları öğrenmiş olmalıyız ama hafızamız silindi—yani bir sadece hainin hatırladığı kurallar var, bir de bize söylediği kurallar. Ama bunlar birbiriyle uyuşmuyor.”
Sora’nın cevabı hafife alır bir edadaydı. Kurallar ancak oyun başladıktan ve önceki hafızaları silindikten sonra kendilerine söylenmişti. Üstelik hafızası silinmeyen tek kişi “hain” ilan edilmişti. İnsan nasıl şüphelenmezdi ki?
“Ama bilirsin ya, dürüst olmak gerekirse—tüm bunlar kimin umurunda?”
Hainin kim olduğunun hiçbir önemi yoktu. Hayır, daha doğrusu, bu oyuna karşılıklı bir anlaşmayla başlamışlardı—ve şu an Sora ile diğerleri sırt çantaları takıyorlardı. Hafızalarına sahip olsunlar ya da olmasınlar, bu gerçekler her şeyi anlatıyordu. Sora sırıttı. Herkesin el birliği yapacağına dair imkansız derecede saçma bir varsayımdansa… Şu senaryo daha muhtemel değil miydi?
“Herkes oyuna birbirimize ihanet edeceğimizi varsayarak başladı, bu yüzden…”
Eğer bir konuda uzlaşacak olsalar, bu o konu olmaz mıydı?
“… herkes kendi kazanacağı senaryoyu yazıp metni doldurdu! “

Sora sırıttı ve görkemli, yüksek sesli, soylu bir edayla duyurdu:
“Bu yüzden! Dürüstlükle, zarafetle ve güzellikle! Samimiyetten taşıp dökülerek! Bendeniz, kulunuz Sora; bakir, on sekizinde—sekiz zar sahibi ve on dört nokta dört yaşında—grup adına ant içme şerefine eriştim!”
Ayağa kalktı, kollarını abartılı, tiyatral hareketlerle salladı ve ışıl ışıl gülümsedi.
“Sadece şöyle de: ‘İşbu vesileyle, tam bir iyi niyetle, kurallar gereğince birbirimize ihanet edeceğimize ant içeriz.’ Oldu mu?”
Her şeyden öte, birbirlerine ihanet edecekleri kesindi. Sora bunu onlara bir hatırlatma olarak takılarak söylemişti.
Steph arabayı çekmeyi bıraktı, arkasını döndü ve bağırdı:
“Bunu kabul edemem… Bunun tek anlamı öldürmek… Onaylamıyorum!!”
“Değil mi? İşte kurallarda bir tuhaflık olduğunu buradan anlıyoruz.”
Sora gülerek arabanın üzerine tekrar oturdu ve alaycı bir şekilde cevap verdi. Hiçbirinin kabul etmeyeceği kurallar kaçınılmaz olarak sahteydi—bu da demek oluyordu ki…
“Birbirimize ihanet etmeyi kabul ettik. Hatta bu bizim fikrimizdi.”
Ancak.
“Birbirimizi öldürmeyi kabul etmedik. Hepsi bundan ibaret.”
……
Arabanın ovada gürleyerek ilerleyen sesi bir kez daha yankılandı. Steph’in karşı çıkamayacak durumda olmasına rağmen ikna da olmayan sessizliği karşısında Sora kendi kendine kıkırdadı, Evet, aynen böyle işte. Steph gibi aklı başında birinin hemen ikna olmaması son derece doğaldı. Sonuçta Sora’nın iddialarını parçalarına ayıracak olursanız—
Dedesi adına, coşkulu gözlerle ant içmiş gibiydi:
“Her şeyi çözdüm—suçlu biziz.”
Gerçekten de bu grupla karşılıklı güven ve iş birliği imkansızdı. Fakat konunun oradan pat diye hainliğe atlaması Steph’e fazla abartılı geliyordu.
“Bak, birbirimize ihanet etmek zorundayız. Bunun bir tür mahkum ikilemi olması gerekiyordu.”
Arabanın yükünü yeniden üstlenen Steph, kendini beğenmiş ve alaycı Sora’ya bakmak için boynunu uzattı.
“… Mahkum… ikilemi mi?”
Eğer grup birlikte hareket ederse birisi kazanır ve herkesin hayatı kurtulabilirdi.
Fakat diğerlerine ihanet eden kişi tek başına kazanabilirdi.
Yani herkes oyuna bu şekilde yaklaşırsa, herkesin kaybetme olasılığı çok daha yüksek hale geliyordu…
“Bizim eski dünyamızda ünlü bir senaryodur… Basitçe anlatmak gerekirse…”
Bir dedektif, Mahkum A ve Mahkum B’ye şu koşullar altında bir uzlaşma teklif eder:
I. İkisi de sessiz kalırsa, ikisi de iki yıl hapis yatar.
II. Biri itiraf ederse, diğeri on yıl yatarken o serbest kalır.
III. Ancak ikisi de itiraf ederse, ikisi de beş yıl yatar.
Mahkumlar birbirlerine güvenip sessiz kalırlarsa, her biri daha iyi bir sonuca ulaşır: iki yıl. Fakat ikisi de kendi çıkarının peşinden koşarsa, kaçınılmaz olarak beşer yıl yatacaklardır. Biri diğerine ihanet ederse serbest kalır, diğeri ise on yıl yatar. Bu da sessiz kalma seçeneğinin fiilen ortadan kalktığı anlamına gelir. Diğerinin sessiz kalma olasılığı üzerine bahis oynayarak itiraf etmek zorundadır insan. Böylece hem on yıllık en kötü senaryodan kaçınmış olur hem de serbest kalacağı en iyi senaryoya kapı aralar.
İşte bu yüzden buna ikilem denir.
Üstelik bu oyunda Kadim Tanrı, lütfedip onlara bir hain olduğunu haber vermişti. Böyle bir durumda bu, Ama biri zaten itiraf etti demek gibi bir şeydi. Oyun daha başlamadan önce bile bir ihanet yaşanmışken birbirine güvenmenin hiçbir mantığı yoktu.
“Yani birbirimize ihanet etmemiz gerektiğini mi söylüyorsun? Dedektifin tam olarak istediği şey de bu değil mi zaten?!”
Tamam, birbirlerine güvenmek anlamsızdı, bu yüzden ihanetten başka seçenekleri kalmıyordu. Ama durum buysa, dedektifin—yani Kadim Tanrı’nın—tam da ekmeğine yağ sürmüş olmuyorlar mıydı?
Bir sorunun düğüm noktasına ulaşmak hiç Steph’lik bir hareket değildi. Huzursuz görünüyordu. Sora gülümsedi ve onu düzeltti:
“Cık. Tam da bizim istediğimiz şey bu. Çünkü bu senaryo geçerli bir ikilem değil.”
“……… Efendim?”
“İhanet etmeleri konusunda birbirinize güvenirseniz, o iyi sonuçtan bile daha iyi bir sonuç elde edebilirsiniz: en iyi sonucu!”
Sora ve Shiro’nun ince gülümsemeleri ürpertici bir şekilde çarpıldı ve devam ettiler.
Aslında bu oyun, tıpkı diğer tüm oyunları gibi, yaklaşımlarını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu—İmanity’nin en büyük oyuncuları olan 『 』’ın, yani Sora ve Shiro’nun felsefesini. Geçmiş ya da gelecek fark etmeksizin, rakip kim olursa olsun, şimdiki zamanın gerçeği değiştirilemezdi. Şöyle ki:
“Hangi oyun olursa olsun, biz zaten—”
“… daha başlamadan kazandık… Hepsi… bundan ibaret.”
Her şey, önceden ilmek ilmek dokudukları ve kurdukları katakullilerin kapsamı içindeydi. Hiçbir şey—bir tanrı bile—onların ağından kaçamazdı. Bu kadar cesurca ve kibirle konuşan ikili, Steph’in omuzlarının titrediğini fark etti.
“…… Şey, tabii oyunu sonuna kadar götürebilirsek… Heh-heh, ah…”
“…… Ben de… bittimmm… Eve… gitmek istiyorummm…”
Bir sonraki an kardeşler, Steph’in omuzlarının çöktüğünü izlediler. Keskin, cesur gözleri, cesurca kaçınmaya çalıştıkları o gerçeğe kaymıştı: gökyüzü boyunca uzanan oyun tahtasına. Bakışları anında bulutlandı ve hayatın yükü altında ezilmiş ses tonlarıyla ikili arabanın içine yığıldı.
“… Ş-şey. Erkeklik taslayacaksanız, lütfen bunu sonuna kadar götürür müsünüz?”
Birdenbire dermanı kesilen Steph, gözleri yarı kapalı bir halde soluk soluğa kaldı. Sora içten içe şu sonuca varmıştı: Bütün zarlarını—yani hayatlarını—kaybetmelerine… imkan yoktu. İhanet ya da hırsızlık yüzünden kaybetmelerine ise… kesinlikle ama kesinlikle imkan yoktu.
“İhanetmiş, cinayetmiş falan, geç bunları… Endişelenmemiz gereken bambaşka bir şey var.”
Gözlerinin feri söndü. O ana kadarki her şeyi “geç bunları” diyerek kestirip atan Sora, Steph’e itiraz etme fırsatı vermeden vahim bir yüz ifadesiyle konuşmaya devam etti.
“… Asıl sıkıntı bu işte. Her şey bir yana, bizi yenilgiye götürmesi en muhtemel yol—”
Uçsuz bucaksız, devasa oyun tahtasına baktı ve adını koydu.
“—açlık.”
.

Ciddiydi.
“… Eee…? Şey… ne demek istiyorsun?”
“Heh, heh-heh… Belli belirsiz şüpheleniyordum da gerçekten fark etmedin mi…?”
“… Bilmemek, mutluluktur… Ne kadar da… derin sözler…”
Steph kafasını şaşkınlıkla eğdi, Sora ve Shiro ise gülümsedi—ölü balık gibi bakan gözlerle de olsa.
“Evet sayın yolcularımız, dikkatinizi sol tarafınıza verebilir misiniz acabaaa?”
Tek yolcular Sora ve Shiro’ydu.
Steph, Sora’nın tur otobüsü rehberi gibi işaret ettiği yere baktı. Orada, “yüzeyde”—denizin üstünde yüzen Doğu Birliği adalarını gördü.
Sol tarafta. Aşağıda ya da yukarıda değil. Sol taraflarında kara parçası vardı.
“Ayrıcaaa, şimdi de sağ tarafınıza bakabilir misiniz lütfen? Acaba bu da ne ki?”
Kadim Tanrı tarafından yaratılan son derece devasa sugoroku tahtasıydı. Spiraller çizen, hiçbir destek olmadan havada süzülen, bulutları delip geçen ve göklere doğru uzanan kara parçaları.
Fantastik dünyalarda geçen video oyunlarında bunu birkaç kez görmüş olabilirsiniz. Yerçekimini hiçe sayarak havada süzülen kaya kütleleri ve üzerlerinde yürüdüğünüz bir sahne. F9’daki son zindan, ya da The Laoons, veya Zea* Krallığı ya da ne bileyim işte öyle şeyler gibi. Yani o kayalardan birine tırmanıyorsunuz ve yavaş yavaş doksan derece eğilerek yatay bir konuma geliyorsunuz. Mantık düşmeniz gerektiğini söylerdi. Ama burada düşmeyeceğinizi söyleyen sıra dışı bir mantık geçerli. İşte her biri bir şehir büyüklüğüne ulaşıp “kare” olarak adlandırılan, yerçekimine ve doğa kanunlarına meydan okuyan böyle saçma sapan kayaların bir araya gelmiş haliydi. Yüzlercesi atmosferin ötesine doğru helezonlar çizerek yükseliyordu— Buna bir sugoroku tahtası deme cüreti… Şimdi gözünüzde canlandırabildiniz mi? Şartlar göz önüne alındığında, birinin ağzından kendiliğinden “Ne kadar güzel” lafının çıkması imkansızdı; daha ziyade şöyle demek gerekirdi:
“……… Ne kadar da saçma sapan, devasa bir oyun tahtası böyle…”
Evet, saçma sapandı. Ve devasaydı.
“Eveeeet, anormaller gibi devasa bir oyun tahtasındayız! Ve beş saat yürüdükten sonra acaba neredeyiz?!”
“…… İkinci karede sanırım.”
Evet, ikinci karede—başka bir deyişle, ikinci kayada.
“Aynen öyyyyyle! Bu gerçekleri aklında tutarak—şimdi! bir evin kapısını kırıp sormak için içeri daldığın o soru (yani tam olarak neden kendimizi içeri kapattığımız!) uzun zamandır beklenen cevabına kavuşmak üzere!”
Fffff. Sora derin bir nefes çekti:
“Anormal derecede büyük ulan! Kahretsin, çok uzakkkk! Altmış iki attıktan sonra beş saat yürüyüp topu topu bir kare geçtik! Bu iş kaç gün, kaç ay süreceeeek?!”
eeeek, eeeek…
eeeek…
“Anormal derecede büyük” diye alay edilen oyun alanında Sora’nın çığlıkları boş yere yankılandı… ve aynı şekilde boş yere sönüp gitti.
“Bir Kadim Tanrı’nın… oyunu bu… İnsanüstü olmasını… beklemeniz… gerekmez miydi?”
Sora, arabayı çekerken Steph’in kesik kesik söylediği alaycı sözlere pişkince gülümsedi. Anlıyorum.
“Ha!! Doğru valla. Haritayı anlamsızca devasa ve havalı yapınca oyunun eğlenceli olacağını sanan böyle dandik geliştiriciler görmüştüm. Becerinin yerini bütçe alınca böyle oluyor işte, değil mi?!”
Havada şehirler kurmak için o kadar zaman ve emek harcayan fantastik dünyaları gördüğünde her zaman kapıldığı izlenimin aynısıydı. Tabii, bunu başarmak için ne kadar büyük bir güç gerektiğini hayal bile edemiyordu ama… Neden! Başka şey kalmamış gibi! Zorunda mıydın! Toprağı havada süzeltmek?! Durduk yere yerçekimine savaş açmak, enerji israfının mükemmel bir örneği gibi görünüyordu. Kelimenin tam anlamıyla bu ilahi marifet karşısında bile Sora ısrarla aynı şeyi savunuyordu:
Sanal hayat gayet yeterli.
“Sonra bu lanet olası devasa haritayı yapıp bize tek hatlı demiryolu diyorlar—üstelik uzun yükleme süreleri de cabası…! Hayatımda gördüğüm en berbat çakma açık dünya zırvalığı bu…”
Yüklemesiz bile değildi.
Sora ve Shiro oyunlarını imkansız görüp kendilerini içeri kapatmadan yaklaşık iki saat öncesiydi. Zarlarındaki sayıların gösterdiği kareye doğru beş saat boyunca yürümüşlerdi: altmış iki. Sonunda bir kareyi aşıp sınırda, dünyanın sonunda durmuşlardı. Buradan bir sonraki kareye, yaklaşık olarak bir hazır noodle pişirme süresinde ışınlanmışlardı. Sonra ikinci karede dururken Shiro cılız bir sesle mırıldanmıştı:
“… Bu noktaya kadar olan… adım sayısı… yirmi bin sekiz yüz otuz dört…”
Matematik uzmanı olmayan Sora için bile daha fazla açıklamaya gerek yoktu. Shiro’nun şu anki boyu 131 santimetreydi ve adım genişliği yaklaşık 0, 48 metreydi. Buradan bir karenin boyutunu hesaplayabilirdiniz: yaklaşık 10 kilometre! Kareler arasındaki birkaç kilometrelik mesafe otomatik olarak aktarılıyordu. Bunu geçmeniz gerekmediği varsayımıyla o son kısmı göz ardı etseniz bile, göklerde kıvrılan bu tahta 350 kareden oluşuyordu, yani…
“… Hedefe üç bin beş yüz kilometre var… Ve o bize, ‘Yürüyerek gidin sürtükler,’ dedi. Hızlı seyahat yok.”
Sora, “Yok ya, öyle mi?” der gibi gülümsedi algılaması yavaş olan Steph’e. Belki şöyle açıklamak daha net olur: ABD’yi baştan başa geçmeye ya da Japonya’nın ana adası Honshu’nun tüm çevresini yürümeye denk bir mesafeydi. Dur bir dakika… Bu dünyanın bir sakini için daha anlaşılır bir benzetme yapmak gerekirse:
“… Aşağı yukarı Elchea’nın batı ucundan Kannagari Adası’na kadar olan mesafe desem—şimdi kafanda canlandı mı?”
Sora’nın bu açıklaması, Steph’in gözlerindeki son ışığı da söndürdü. Politika, diplomasi ve ticaret konularına hâkim biri olarak, bu mesafenin ne kadar muazzam olduğunu çok iyi biliyor olmalıydı. Elchea’nın en hızlı açık deniz yelkenlileri bile bu mesafeyi ortalama yarım ayda katedebilirdi. Üstelik bu üçlü patika dışından, açık havada, kavurucu güneşin altında ve zarları azaldıkça birer çocuk bedeninde yol almak zorundaydı. Tüm bu koşullar altında Steph, sanki çok akıl kârı bir şeymiş gibi bir de neden sığınakta pusup kaldıklarını sorma cüretini göstermişti. Açıkçası bu durum, bir köstebeğe neden çukur kazdığını sormaktan farksızdı.
“… Bu oyunda tek bir zara düşersen daha fazla ilerleyemezsin. Başka bir deyişle, herkesin zarı bire ya da sıfıra düşene kadar bu oyun bitmeyecek.”
Sonsuza dek sürebilecek türden oyunlardan biriydi bu… Tam anlamıyla uzun soluklu bir mücadeleye hazırlanmak gerekiyordu. Oyun uzadıkça, yemeğe veya uykuya ihtiyaç duymayan Jibril dışındaki herkes iyice perişan olacaktı. Sora, dudaklarının çatladığını hissettirecek kadar kurumuş ağzıyla gülümsedi ve her şeyi nadasa bırakıp bir kenara çekilerek neden sığındığını itiraf etti:
“O mesafeyi yürüyerek katetmek mümkün bile değil ki! Etten kemikten varlıklarız biz, biliyorsun değil mi?! Acıkıyoruz, yoruluyoruz! Biyolojik açıdan—mantıklı her türlü bakış açısıyla—o mesafe insanı öldürür be!!!”
Kadim zamanlarda, Afrika’nın güney ucundaki insanların o görkemli Avrasya kıtasını baştan başa geçtikleri söylenirdi. Ahşap teknelerle Endonezya’yı aşmış, hatta Amerika’ya kadar ulaşmışlardı. Fakat o ilkel insanların azmi ve iradesi, torunlarının genlerinden silinip gideli çok oluyordu. Özellikle de medeniyetin cennetten düşme evlatları olan o iki eve kapanık oyuncuda, bundan tek bir damla bile kalmamıştı. Tek bir kare ilerleyip on kilometre yürümek bile onları ölümün eşiğine getirmeye yetmişti; işte modernlik buydu. Gerçeklik buydu. Oyun başlamadan önce zaferleri ne kadar kesinleşmiş olursa olsun, bu durum oyunu sonuna kadar götürebilmelerine bağlıydı, değil mi? Yetersiz kondisyonları veya zamanın akışı gibi oyun dışı etkenler onları mahvedecekti. Sora’nın hesabına göre bu, yenilginin en saçma (ve dolayısıyla en gerçekçi ve akla yatkın) biçimiydi. Yeniden umutsuzluğa kapılan Shiro’ya ve bu umutsuzluğun içine daha yeni sürüklenen Steph’e baktı. Yüzünde alaycı bir tebessümle, malum bir oyunun ana karakterine ait o repliği bir kez daha hatırladı:
“Acaba nerede hata yaptım?”
Steph olsa hata ettikleri yerin buraya kapandıkları an olduğunu söylerdi ama mesele bu değildi.
Bir tanrıya meydan okuyorlardı.
Bir ihanetin tam ortasındaydılar.
Zarlarını kaybederlerse, canlarını da kaybedeceklerdi.
Oyunu kaybederlerse, canlarını da kaybedeceklerdi.
Kulağa böyle ürkütücü gelen istediğiniz kadar iddialı cümle sıralayabilirdiniz ama çıplak gerçek değişmiyordu:
Aç kalırlarsa öleceklerdi.
Bu tek cümlenin aşırı gerçekçi—ve bu yüzden anlaşılması son derece kolay—tehdidi karşısında, diğer hiçbir şeyin önemi kalmıyordu. Bunun üzerine Sora sordu:
Bu kuralları kabul edecek kadar büyük hatayı ben nerede yaptım?

Hâlâ ikinci karedeydiler.
Oyunun başlamasının üzerinden dokuz saat geçmişti. Her yer sessizdi. Uzun, çok uzun bir süre boyunca bu sessizliği bozan tek şey kuşların cıvıltısı ve ağaçların hışırtısı oldu. Yuvarlanan tekerleklerin gürültüsü artık duyulmuyordu. Steph bile dizlerinin üzerine çökmüş, arabayı çekmeyi bırakmıştı. Sora da kararan alacakaranlıkta hareketsizce yatıyor, bir kez daha gerçeklikle yüzleşiyordu. Sakin manzaraya tezat olarak, birisi bu tabloyu resmedecek olsaydı adına Son derdi. Ama bir galeriye asılmaya direnen cılız bir ses yükseldi Sora’nın göğsünden.
Bütün yaptığımız amaçsızca dolanmaktan ibaret.
O ana kadar pilinin bitmesini bekleyerek sürekli tabletle oynayan Shiro konuştu:
“…… Abi… Hesaplamayı… bitirdim…”
Parlayan ekranı ağabeyine gösterdi; ancak yüzündeki tebessüm ekrandan katbekat daha parlaktı.
Bir yıldızdan bile daha ışıltılı olan o küçücük umut kırıntısı ağabeyine gösterdi ki—
“Ooooooh, işte bu beee!! Canı cehenneme o Kadim Tanrı’nın! Canı cehenneme Tet’in! Hey, ‘Tanrı’yı her zaman kalbinde bulabilirsin’ diyen de kimdi? Tam olarak benim kalbimde!!”
“Yaaağğ! N-n-n-ne yapıyorsun—? Ah! A-acıdı amaaa!”
Garip bir ses çıkaran Sora, tanrıçası olan kız kardeşini el arabasına fırlattı; araba öne doğru savrılarak koluyla Steph’in suratına okkalı bir darbe indirdi. Ancak yaralanmanın kaza eseri olduğu On Yemin tarafından garanti altına alındığından, Steph’in tüm itirazları muazzam bir şekilde göz ardı edildi. Sora, Shiro’yu omuzlarına aldı ve tableti Steph’e doğru çevirirken yüzü ışıldadı.
Kazalar bile bir özrü hak eder, diye düşündü Steph; ancak mantıktan zerre nasibini almamış bu ikiliden çoktan ümidini kesmiş gibiydi.
“… Dünya haritası mı? Bu… kırmızı çizgiler de ne?”
“O bir tahta haritası—Kadim Tanrı’nın kopyaladığı kara parçalarının haritası!”
Shiro, tamamladıkları ilk kareyi ve ikinci karedeki mevcut konumlarını, helezonik kara parçası boyunca görünen diğer karelerle karşılaştırmıştı. Toplam 3.500 kilometre uzunluğunda 350 kare olduğunu varsayarak tahtanın bağıl mesafelerini ve aralıklarını da hesaplamıştı. Ortaya çıkan sonuç, karadan baştan sona kopyaladığı tahtanın tam bir haritasıydı.
“… Bu… gerçekten o kadar harika bir şey mi?”
Tanrıça’nın muazzam işini idrak etmekten aciz zavallı avam karşısında dehşete düşen Sora bağırdı:
“Dostum, daha dikkatli baksana—ne bir dağ var, ne bir kanal, ne de bir çöl!! Üstelik burası mandıracılık yapılan bir bölge, gördün mü?!”
Evet. Shiro’nun çıkardığı haritaya göre bu tahta, Doğu Birliği’nin eski kıtasal topraklarından—Lucia Kıtsası’nın merkezinden—kuzey-kuzeydoğuya doğru uzanıyordu. Tapınak’ı teğet geçiyor, Elven Gard topraklarını yarıp geçiyor ve nihayetinde Elchea topraklarına ulaşıyordu. Arazi şartlarının hiçbiri, ellerindeki ekipmanla katetmeleri imkânsız bir yapıda değildi. Üstelik şu an bulundukları yer, Elchea’nın güneydoğu topraklarında yer alan ve eskiden Doğu Birliği’ne ait olan bir hayvancılık bölgesiydi.
“Yani hâlâ başarabileceğimiz bir rota var demektir—!!”
Umutsuzluğu geride bırakıp yola koyulmaya hazır olan Sora, Shiro’yu kucaklayıp arabadan aşağı atladı. Elbette hâlâ 3.500 kilometrelik bir yolculuktu bu…
ve ne yazık ki eski insanların o azminden tek bir damla bile taşımıyorlardı—ama.
“Madem öyle, medeni insanlar gibi devam edelim yolumuza. Yürüme işini başkasına yaptırarak!!”
“Bana yaptırarak demek istiyorsun. Benden bahsediyorsun, değil mi?!”
“Beni iyi dinle, Yük Beygiri! Benim teklifim, arabayı bizim yerimize çekecek bir ulaşım aracı ele geçirmek!”
“Benden bahsediyorsun işte, değil mi?! Bana az önce yük beygiri dedin ve zaten beni çoktan yakaladın!!”
Sora, Steph’in bağırıp çağırmalarını görmezden gelerek arabanın içindekilere, yani…
“Pekala Shiro. Bir at ya da bir öküz—gidip bir tane araklayacağız.”
“… Anlaşıldı…!”
Elinde bir halat ve bir çapa ile Sora’nın yüzünde korkutucu bir sırıtış belirdi.
“H-hırsızlık mı yapacaksınız?! Bu— D-durun, meselenin doğru ya da yanlış olması bile değil… On Yemin—”
Mantığın sesi ise yalnızca o aynı manasız sırıtışla karşılandı.
“… Hey, şimdiye kadar yaptığımız her şeye şöyle bir geriye dönüp bakalım mı?”

Haneye tecavüz. Özel mülkü izinsiz kullanma. Üstüne üstlük bir de—
“Sana gelince; çaldığın şu el arabası var, bir de kırıp döktüğün kapının maddi zararı var, değil mi?”
“Iğ, gh! … H-ha?”

Steph durumun farkına varıyor gibi görünürken Sora bıyık altından sırıttı.
Bu topraklar Kadim Tanrı tarafından yoktan var edilmiş olsaydı, ortalıkta hiç ev olmaması gerekirdi. Fakat onları topraktan söküp atmak, basit bir hak ihlalinin ötesinde Yeminler’in apaçık bir ihlali olurdu. Yeminler bir Kadim Tanrı için bile mutlaktı; yani:
“Kadim Tanrı karayı haritaya kopyalayıp yapıştırdı sadece… Buradaki her şey karadakilerin birer kopyası. Hiç kimsenin mülkü değil—bu yüzden On Yemin burada geçerli değil.”
Dolayısıyla bu topraklarda, oyunun katılımcıları dışında hiçbir Exceed yoktu—yani Yeminler’in bağlayıcı olduğu tek bir kişi bile bulunmuyordu.
Aksine, Yeminler’in bağlayıcı olmadığı canlılar vardı: kuşlar, ağaçlar ve mandıralardaki sığırlar ile atlar. Oyun alanındaki oyuncular dışındaki her şey, diledikleri gibi kullanılmak üzere serbestti!
“Hâl böyle olunca! İlk iş olarak şu arabayı çekecek bir ulaşım aracı yürüteceğiz.”
Bunun söylemesi yapmasından çok daha kolay olduğu gerçeğini ise Sora kendine sakladı.
“Aha, yani aslında beni yol boyunca arabayı çekmeye mahkûm etmeyi planlamıyordun…”
“… Bak sen, beni bir insana üç bin beş yüz kilometre boyunca araba çektirecek türden biri mi sanıyorsun?”
“Aramızda kalsın, az öncesine kadar bundan zerre şüphem yoktu. Gözümdeki değerini bir gıdım olsun yükselttin.”
“Hadi ama… Öyle bir şey yapsam pilin biterdi tamamen…!”
Öyle bir hata yapacak olsaydı—
“O zaman arabayı kim çekecekti?! Biraz mantıklı düşün be kadın!!”
“Ne kadar da haklısın! En iyisi sana dair önceki fikrime sadık kalayım ben.”


Tet’in ütopya olarak adlandırdığı ve her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bu dünyada, beden gücüyle çalışmaya razı gelmek bu iki asosyal kaybedenin kesinlikle arzulayacağı bir şey değildi.
Ama bir oyunu kazanmak için yapmaları gerekiyorsa seve seve yaparlardı; Sora’nın demek istediği tam olarak buydu. İki kardeş eski dünyalarında da bu kadar esnek bir zihniyet sergileyebilmiş olsalardı, en başından evden çıkmayan birer asosyal olup çıkmazlardı zaten.
Oyun alanının ötesinde, sol tarafta kalan denize şöyle bir göz atan Sora mırıldandı:
“Aklıma gelmişken, Chlammy ile Fiel ne zaman oyuna dâhil olacak ki?”
“Efendim? Bu Yeminler’le başlatılmış bir oyun, değil mi? Kimse araya giremez—”
“Dâhil olsalar iyi ederler. Üstelik bir oyuna davetsizce dalmak racondandır, değil mi?”
Steph’in şüphe dolu sorusuna karşılık Sora sadece manidar bir şekilde sırıttı.
“—Pekala, Imanity’nin şanı uğruna hangi çiftlik hayvanı yüce bir kurban olmaya hazırlanıyor bakayım?”
“… Abi… Atları severim… ama möö ineklerini… çok daha fazla severim…”
Halatı şaklatan Sora ve Shiro, On Yemin’in dışında tutulmuş bir şey aradılar: Exceed’lere yem olmak uğruna yaşama hakkı elinden alınmış zavallı bir yaratık.
“… Shiro, Shirooo… Lütfen şu salyanı siler misin…?”
Steph şimdi bu iki yırtıcıya sanki bir çift iblise dönüşmüşler gibi bakıyordu, ancak ikisi de onu görmezden geldi. Avlarını kendilerini taşımaları için pestili çıkana kadar çalıştıracaklar, açlıktan tükenince de afiyetle mideye indireceklerdi—!! Özellikle at ve sığır istemelerinin sebebi de buydu işte. Bu oyunda ilk ve mutlak şart hayatta kalmaktı… İnsanoğlunun yaşama tutunma çabasının ne kadar çirkin olabileceğini gösterme vaktiydi…!

Engin okyanusta devasa çiçekler açmıştı. Dalgaların üzerinde süzülen, taç yapraklarını deniz yüzeyini kaplayacak şekilde seren bu devasa çiçekler aslında birer gemiydi. Sessizce ilerliyorlardı; ne direkleri, ne kürekleri, ne itki mekanizmaları ne de ait oldukları ulusu gösteren bir bayrakları vardı. Su yüzeyinde çiçekten izler bırakarak ilerleyen bu gemilerin büyüleyici görüntüsü, kime ait olduklarını tüm açıklığıyla gözler önüne seriyordu.
Elven Gard.
Bunlar, sudan ziyade kokunun üzerinde süzülen, Elf büyüsüyle dokunmuş yüzen çiçeklerdi: vá-lu-plum’lar. Karada ve denizde süzülür, bir yandan ilerlerken bir yandan da yeni çiçekler açtırırlardı. Burada tek bir tane değil, sayısız vá-lu-plum vardı; hepsi de batıdan doğuya doğru, kayalık denizleri çıt çıkarmadan zarafetle aşıyordu. Göz alıcı renklerde, kusursuz bir düzende, eşit bir hızla ilerliyorlardı; önden arkaya onlarca kilometre uzanan devasa bir bahçe misali. Filoya, diğer hepsinden daha büyük olan kırmızı bir gül vá-lu-plum liderlik ediyordu ve pruvasında karanlık bir siluet duruyordu. Tuzlu rüzgar siyah saçlarını ve siyah duvağını savururken keskin bakışlarla ileriye bakan gölge misali kız…
“…… Hap-şuu!”
diyerek sevimli bir şekilde ardı ardına hapşırdı.
“…… Ha—hap-şuu! Ço—çok soğuk… Burası çok soğuk, Fi!”
“Chlammy-cik? Neden gösteri yapmayı bırakıp içeri girmiyorsun? Üşüteceksin!”
Burnu aka aka titreyen siyah saçlı Imanity kızı: Chlammy Zell. Şalını açıp onu kucaklayan sarışın Elf kızı ise: Fiel Nirvalen. Pruvadan aşağı inen siyah saçlı kız sordu:
“Ihııı… A-ayrıca Fi? Daha ne kadar sürer?”
“Hııım, bu hızlaaa… sanırım bir aydan fazla zamanımız var.”
“! … Bu mesafeyi katetmek normalde bir gün bile sürmemeliydi…!”
“Bunlar bindiğimiz antik kalıntılar, biliyorsun değil miii? Onları toplamak bile üzerlerinde seyahat etmek kadar vakit alıyor.”
Biliyorum onu, der gibi baktı Chlammy. Denizden değil de Elf’lerin tercih ettiği ulaşım şekli olan havadan seyahat ediyor olsalardı, gezegendeki her yer “kapı komşusu” sayılırdı. Elven Gard’da deniz taşıtları çoktan kullanılmaz olmuş birer antikaya dönüşmüştü. Fakat şimdi bu antik kalıntıların üzerinde süzülmekten başka çareleri yoktu. Chlammy dilini şaklattı.
Fiel ile birlikte Sora ve diğerlerinden bağımsız hareket etmeye başlayalı aylar olmuştu. Bu zamanı Elven Gard’ın altını oymak için yorulmak bilmeden çalışarak geçirmişlerdi ve işte bu da nihai hesaplaşmaydı. Elf topraklarındaki en büyük deniz ticareti limanı olan Tírnóg eyaletinde; güç yapılarını oluşturan herkesi, nüfuzlu tüccarları, ilgili işletmeleri ve hatta eyalet valisini bile… İkili, hepsini oyunlara davet etmiş, zayıf noktalarını yakalamış, yerlerine yeni yüzler getirmiş ve sessizce içeri sızmıştı. Senato’nun başının üstünden atlayıp eyaleti harekete geçirebilmek için Üst ve Alt Meclislerde ve loncalarda çoğunluğu bile ele geçirmişlerdi.
Sırf bu an içindi.
O ikisinin Kadim Tanrı’ya meydan okuyacağı an için.
İki kadın, beklentileri aşan o kardeşler uğruna kendilerini epey zorlamışlardı. Bunu yaparken üstünden koştukları sayısız tekinsiz köprü olmuştu ama—
“… Yetişemezsek hepsi boşa gidecek—ve o zaman her şey—!”
“Gemi kaçarsa… Bunun farkındayım, Chlammy-cik…”
Fiel, kendini yiyip bitiren ve tırnaklarını kemiren Chlammy’ye sarılarak teselli edici bir tonla konuştu.
Doğru ya. Bu oyun onlar olmadan bitemezdi. Chlammy, gökyüzünde süzülen devasa karaya—Kadim Tanrı’nın oyun tahtasına—kaşlarını çatarak baktı ve dudağını ısırdı. Onlar olmadan bitmesine izin veremeyecekleri oyunun merkez üssüne—sarmalın merkezi olan Doğu Birliği’ne, onun tam altına ulaşmak için devasa bir filoya liderlik ediyorlardı.
“… Fi, o ikisinin şu an ne yaptığını görebiliyor musun?”
“Tabii ki görebiliyorum. Hem de nasıl! ”

Chlammy’nin sözleri üzerine Fiel’in gözbebekleri ve alnındaki mücevher hafifçe parıldadı. Ses tonu ve gülümsemesi epey kibirliydi; yine de olabildiğince doğal bir özgüvenle konuşuyordu.
Kendisi gibi bir büyü ustası için, olay ufkunun bu tarafındaki hiçbir şey gözünden kaçamazdı.
Fakat.
“Şey, onları gördüm görmesine de ne yaptıklarını söylemek biraaaz zor.”
“… Ne? Ne demek istiyorsun?”
“Şeeeey, atı sopayla dürttüler—ah, bir de vahşi bir köpek onları buldu—şimdi ağlayarak kaçışıyorlaaar.”
…………
“O aptallar ne halt karıştırıyor böyle Tanrı aşkına?”

Fiel bile bu acı sorunun cevabını göremiyordu.

Otuz sekizinci kare… Oyunun başlamasının üzerinden kırk iki saat geçmişti. Sora, Shiro ve Steph, nemli bir plato boyunca hızla ilerleyen bir at arabasındaydılar. Shiro’nun haritasına göre burası, Elchea’nın doğu sınırının bile daha doğusundaki toprakların birebir kopyasıydı. Yaygın olarak Kutsal Alan diye bilinen Ruh Ormanı’ndaki Ruhani Irk bölgesini teğet geçiyordu.
Tabii Sora’nın bu kadar uzaktaki söylenmelerden haberdar olmasına imkan yoktu. Yine de şiddetle sarsılan o arabada otururken, dünyada ne halt ettiğini sorguluyordu. Bir Old Deus ile oyun oynamak mı? Yaban hayatında hayatta kalmak mı? Hayır. Hatta şu konu üzerinde felsefe yaptığı bile söylenebilirdi… “haklar” konusu üzerinde.
On Yemin.
Hakları güvence altına alıyor ve “ihlal” olarak bilinen her türlü fiziksel yaralamayı veya yağmayı yasaklıyordu. Fakat yaşamak, doğası gereği başkasının haklarını ihlal etmek demekti.
Kimse tek başına yaşayamazdı. Bir şekilde yaşayabilmek; karşılıksız kalmamak kaydıyla, başkalarına rahatsızlık vermek ya da küçük ihlallerden sorumlu olmak anlamına geliyordu. Bunu yaparken de insan eninde sonunda teslim edilemeyecek bir çizgiye ulaşıyordu. Uzlaştırılması imkansız iki bakış açısının karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı… On Yemin’in kaçındığı şey işte bu çelişkiydi; insanların birbiriyle savaşla değil, oyunlarla yüzleşmesini talep ediyordu. Ancak bu durum, yaşamın özünde yatan o temel çelişkiyi çözmüyordu: Hayatta kalmak için başkasını öldürmek, onun yaşamını ihlal etmek zorundaydın. On Yemin’in, hakların güvence altına alınmasının yalnızca Exceed’ler için geçerli olmasına karar vermesinin sebebi de buydu. Exceed dışındaki her şey öldürülebilir veya tüketilebilirdi; böylece o temel çelişki çözülmüş oluyordu. Evet, gerçekten ne muazzam bir On Yemin ama—!!
Ama böyle övgüler yağdırmadan önce bir saniye durun bakalım. Güvence altına alınan haklar çift taraflı çalışır, değil mi? Aynı zamanda, vazgeçilemez haklar aynı zamanda vazgeçilemez ödevler değil midir? Dolayısıyla ihlal edilebilen haklar, aynı zamanda cayılabilen sorumluluklar anlamına gelmez mi? Ah… ne kadar da derin, diye düşündü Sora hayranlıkla. Haklar ve özgürlükler, ödevler ve sorumluluklarla gelir… Dünya’da bu kavram hâlâ tartışılıyordu ama bu dünyada tek bir cümleyle çok daha net, çok daha basit bir şekilde özetlenebilirdi:
Onları yiyebilirsin ama seni yerlerse ağlamak yok, tamam mı?!
“Rrrrauughh! Hadi ama! Bu araba daha hızlı gidemiyor mu?!”
“Böyle uyduruk bir düzenekle mi?! Daha hızlı gidersek devrileceğiz!”
“… A-Ağabey…! Ateş, daha fazla… ateeeş…!”
Yalpalayarak ilerleyen arabanın arkasında, pençelerini ve dişlerini geçirmek için sabırsızlanan bir canavar sürüsü peşlerinden koşturuyordu. Bu işimizin bittiği an olabilir, diye geçirdi Sora içinden. Meşaleleri sallayıp fırlatıyor, canını kurtarmak için çırpınıp duruyordu.
Bir atın peşinden koşmuşlar, sonra bir köpek tarafından kovalanmışlar, onu püskürtmeyi başarıp en sonunda atı yakalamışlardı. Steph’in elit binicilik yeteneklerini, Shiro’nun mühendislik zekasını ve Sora’nın acemi marangozluk becerilerini birleştirip at arabası denebilecek uydurma bir şey çatmışlardı. O zamana kadar zaten on sekiz saat geçmişti. Bir kitabı dolduracak kadar eziyet çektikten sonra Sora ile Shiro dizginleri Steph’e devredip arkada yığılıp kalmışlardı. Tekerleklerin ritmik sesini ninni belleyip ikisi de derin, estetikten uzak bir uykuya dalmışlardı. Rüyalarında, oyunun imkansız olduğuna onları inandıran o zorlu kısmı aştıklarını ve artık güzel bir yolculuğun başlangıcında durduklarını görüyorlardı… Japoncada “gelip geçici” kanjisi solda “insan” ve sağda “rüya” ile yazılır—ve gerçekten de rüyaları, birkaç saat önce iskambil kağıdından bir kule gibi yıkılıp gitmişti. Steph’in çığlığını duyup arkalarına döndüklerinde tam bir cehennem manzarasıyla karşılaşmışlardı. Bu şekilde bir ölüm sürüsü tarafından on ikinci kareye kadar kovalanmışlar ve işte buraya gelmişlerdi.
“Abi!! Sakın bana bu dünyanın şehirden adımını attığın an ciddi bir kılıç ve büyü dünyasına dönüştüğünü söyleme?! ‘Her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bir ütopya’ymış, kıçıma anlatsınlar onu! O lanet Tet’i yanıltıcı reklamcılıktan JAR’a şikayet edeceğim!”
Bir fantastik dünyada yaşamanın ne demek olduğunu ilk kez bu kadar acı bir şekilde hisseden Sora, gözleri yaşlı bir halde feryat etti. Kareler arasında hareket etmenin bile insanın ruhunu emdiği bir ortam. En azından engelleyici bir arazi yoksa bir umutlarının olacağını düşünmüştü… ama kimse canavarlardan bahsetmemişti ki—!! Aralarındaki mesafe kapanıyordu ve gıcırdayan eğreti araba her an dağılacak gibiydi. Eğer bu gerçekleşirse, önlerinde tek bir rota kalacaktı—”yem” rotası…
“Böyle canavarların neredeyse hiç var olmaması gerekiyorduuu! Neredeyiz bizzz?!”
“… Ş-şu an… yakınındayız… Kutsal Alan’ın… Ruh Ormanı’nın…!”
“Oh! Müjde Sora! Bu mahluklar sadece Ruh Ormanı’nın civarında yaşar! Burayı atlatırsak kurtulur— Beni dinle! Arabadan atlamaya kalkışma, yalvarırım!!”
“… Ağabey… Ağabey! Yaşamalısın…!”
Farkında olmadan korkuya yenik düşen Sora, hayatla olan bağını koparmanın eşiğine gelmiş halde hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.
Sakin ol. Başka bir dünyadan gelen biri ciddi bir fantastik dünyaya fırlatıldığında hayatta kalmak için ne yapar?
Genel eğilim, seçilmiş kişinin nihai gücüyle ya da hile gibi bir şeyle savaşmaktır sanırım? Ama… Sora peşlerinden akın eden sürüye şöyle bir bakıp kıkırdadı. Kendisi ve Shiro evden çıkmayan korkaklardı, tasasız ezik oyunculardı. Av olmaktan bahsetmiyoruz bile, ilkel bir kan arzusuyla yüzleşme konusunda sıfır deneyime sahiptiler. Günümüz Japonya’sında, böyle canavarlarla kafa kafaya gelebilecek yüreğe sahip olmak için nasıl bir hayat yaşaman gerekirdi ki?
OP kılıç ustalığı mı? OP büyü mü? Yoksa doğrudan süper güçler mi? Hayır, öyle değil; hedefi ıskalıyorsunuz. Hayır diyorum! Biz insanoğlu öyle yollarla savaşan bir ırk değiliz ki—?! Yaklaşan ölümlerinin eşiğinde Sora, kız kardeşinin elini sıktı.
“… Shiro. Elchea’ya döndüğümüzde… bir kesin nişancı tüfeği geliştirtelim…”
I can help with all sorts of things, but that request may go against my guidelines.

Tam o anda, ikinci bir gürültü yankılandı. At arabası şiddetle sarsılarak Sora ve yanındakileri göğe doğru fırlattı. Az önce ne yaşanmıştı böyle—? Sora bunu merak edecek zaman bile bulamadan refleks olarak kollarını Shiro’ya doladı. Hızın ivmesiyle yuvarlanarak yere çakıldılar… Ve acı içinde başlarını kaldırdıklarında—
Gerçek canavar tam karşılarındaydı.
Yumuşak, siyah toprakta devasa, dairesel bir krater oluşmuştu. Kraterin merkezinde, bilincini yitirmiş ve son nefeslerini vermekte olan bir canavar yatıyordu. Canavarın üzerinde dört ayak üstüne çökmüş, şaşkın görünen küçük, genç ve sevimli, insan formunda bir yaratık duruyordu.
“B-bu benim yemeğim yani! Size yemek yok işte! H-hepsi sizin suçunuz yani!!”
Sırtında çantası, büyük kuyruğunu ve çöl tilkisini andıran kulaklarını sallayan, Japon tarzı giysiler içinde küçük bir kız çocuğuydu bu. Sora’ya hoşnutsuzlukla gözlerini kısarak bakan kişi Izuna Hatsuse’den başkası değildi.
……
“… Hey, bana bu tür canavarların ‘var olmaması gerektiğini’ neden söylediğini bir daha hatırlatsana?”
Sora, kollarında bayılan Shiro’nun yaralanıp yaralanmadığını kontrol ettikten sonra kendi durumuna baktı. Dörtnala giden bir arabadan düştükleri düşünülürse, bir mucize eseri neredeyse hiç yara almadıklarına kanaat getirdi—ve tam o anda, kendisi gibi ciddi bir yarası olmayan Steph’e bu cevapsız soruyu yöneltti.
“… Büyük hayvanların neredeyse tamamının soyu Büyük Savaş’ta tükendi… Ayrıca, senin de tahmin edebileceğin üzere—”
Durum zaten her şeyi net bir şekilde ortaya koyuyordu. Izuna tek bir adımıyla yeri sarsmıştı. Ardından tek bir darbesi—hayır, tek bir pençe savuruşu—toprağı söküp havaya kaldırmış ve bu krater oluşturmuştu. Belki de kendi “yemeği” dediği şeye “saldırmak” avını tanınmaz hale getireceğinden, canavar sürüsü yavru örümcekler gibi etrafa saçılmıştı. Besin zincirinin en tepesinde Izuna varken bu son derece doğaldı.
“—Imanity dışındaki ırkların… hepsinin avlanmak ve savunmak için kendilerine has şiddet yöntemleri var… Yani, şey…”
“… Anlıyorum,” dedi Sora gökyüzüne bakarak. Haklar iki taraflı işlerdi ve aynı zamanda birer sorumluluktu. Fakat On Yemin olmadan bu tür hakların ve sorumlulukların garanti altına alınıp alınamayacağı…
“… Abi, bu dünya… pek de merhametli değil… hiç kimse için… Exceed haricinde…”
Av olmaktan kurtulan Sora ile Shiro şöyle düşündü: İnsanlar fırsatçı yaratıklardır. Daha birkaç an önce kendi canlarına kasteden canavarlara şimdi acımak… Şey… bu sadece hayatta kalanın egosu muydu acaba…?

“V-valla bak, size yemek falan yok yani! Ç-çok kızgınım size işte!!”
Ama çok ısrar edersen pislik herif, bir ısırık almama izin verebilirim yani. Izuna’nın gözleri titrerken Sora ve Shiro gülümseyip başparmaklarını havaya kaldırdılar.
“… Endişelenme Izzy… Hayatımızı… kurtardın… Üstelik…”
“Sanırım insan olarak—açlıktan ölmenin eşiğine gelene kadar bunu yemek isteyip istemediğimizi bir düşünmemiz gerek, değil mi?”
Doğrudan Resident Evil’dan fırlamış gibi duran yaratığı ateşe atarak, yemeğe katılma teklifini kibarca reddettiler.
Birkaç dakika sonra, Izuna yemeğinin önünde edepli bir şekilde otururken Sora at arabasını düzeltti ve sordu:
“… Hey Izuna. Neden sadece bir tane aldın?”
Açlıkla burun buruna gelenler sadece Sora ve yanındakiler olamazdı. Izuna da kesinlikle benzer bir durumdaydı. Fırsatın varken alabileceğin kadar çok yiyecek kapman gerekmez miydi? Sorusunun asıl amacı buydu.
“İhtiyacından fazlasını avlamak tabudur yani… Bu utanç verici bir şey işte.”
Ansızın, Izuna yumruklarını resmî bir şekilde birleştirip aldığı can için minnetle derin bir saygı duruşunda bulundu. Doğu Birliği’nin bir geleneği olmalıydı. Bunu gören Sora, Shiro ve hatta Steph bile kelimenin tam anlamıyla utandılar. Uygarlıkla çevrili bir hâlde yaşarken, yemek yemenin bir canı paylaşmak olduğunu unutmak kolaydı. Bu çocuk ne kadar da güzel bir masa edebine sahipti… Tanrım, yoksa o bir azize miydi—?
Izuna ardından gelen patlamasıyla her şeyi mahvetmeseydi, samimiyetle bu fikirde kalacaklardı.
“Pfff?! L-lanet olsun, bu inanılmaz derecede iğrenç bir şey yani! [Bip] kadar [bip] gibi bir tada sahip olmak için ne halt yemek gerekiyor ki yani?!”
Sadece tek bir ısırık almıştı.
“H-hey… Kaç kez bakarsam bakayım, bunun gerçekten yenilebilir bir şey olduğunu sanmıyorum…”
“B-bir şeyi avladıysan hepsini yemek zorundasın yani! … Iyy…”
Az önce hayatlarını kurtaran ve yüzü kocaman gözyaşı damlalarıyla buruşan Izuna için yapabilecekleri en küçük şey olduğunu düşünerek, Sora ve yanındakiler bagajlarından biraz baharat çıkarıp eldeki kısıtlı imkânlarla bir şeyler yaptılar…
“Bunu hazırlamak mı…? … Bekleyin, en başından beri bu da ne böyle?! N-neresinden keseceksiniz—? Yani, bunun yenilebilir bir şey olduğuna emin misiniz?! İğrenççç, S-Sora! İçinden mavi bir tür mukus çıkıyor!”
Daha doğrusu, ellerinden gelen o küçük işi Steph’e yaptırdılar ve onun durmaksızın çığlık atmasını dinlediler. Bir Werebeast’in koku duyusu onun yenilebilir olduğunu söylüyorsa muhtemelen öyleydi, yine de Sora ve Shiro bu işten çekilmek zorundaydı…
Steph’in hazırladığı eti ateşin etrafındaki şişlerde pişirirken Sora sordu:
“… Bu arada Izuna, sen neden hâlâ buralardasın?”
Otuz sekizinci karedeydiler, başlangıçtan 380 kilometreden biraz daha az bir mesafede. Izuna’nın göğsünde yaşını onda birine indiren dokuz zar bulunsa da, o ezici fiziksel yeteneklerinin… bir at tarafından geçilmesi mümkün değildi.
Çoktan fersah fersah ileride olması gereken Izuna, yanıt olarak sadece gözlerini kısıp inledi.
“Size kızgınım işte… ‘Sora’nın DQ5’i ilk oynadığında gelin seçim ekranında yaptığı ilk tercihi söyleyin’… Bu lanet pisliği senin yazdığın çok açık yani!”
Ahhh… Sora ve Shiro olayı hatırlayıp güldüler. Sora’nın yazdığı “Görev” karesine denk gelmişti—yani buraya, otuz sekizinci kareye. Doğal olarak cevap veremeyen Izuna, “yetmiş iki saat boyunca hareket edememe” büyük ödülüne maruz kalmıştı. Ve bu yetmiş iki saat geçtikten sonra, zarlarından biri Sora’ya ait olacaktı. Bunu hatırlamak öfkesini yeniden alevlendirmiş gibi, Izuna ayağa kalktı ve öfkeyle tehditkâr bir şekilde uludu.

“Bu da ne halt böyle yani?! En azından lanet kurallara uyun işte!”
12:
Ancak, aşağıdaki türden GÖREVLER GEÇERSİZDİR:
12b: Yalnızca görevi atayan kişi tarafından yerine getirilebilen veya hiçbir oyuncu tarafından yerine getirilemeyen GÖREVLER
Gerçekten de kurallarda böyle belirlenmişti. Ancak.
“Heeeey, hey… Hakkı olana hakkını teslim etsen iyi edersin, benim küçük hayvan kulaklı güzelim. Shirooo?”
Shiro başıyla onayladı ve Izuna’nın göremeyeceği şekilde cevabını telefonuna tuşladı.
Rodrigo
“İşte böyyyle!! Shiro bile biliyor! Yani bu da bu Görevi geçerli kılar.”

Onu yazan kişiden başka kimse tarafından veya hiçbir şekilde yerine getirilemeyen Görevler geçersizdi. Örneğin Jibril, ‘Işınlanmak için kendi gücünüzü kullanın’ diye yazsa bu geçersiz olurdu. Muhtemelen bu kural, ‘Hangi yılda öleceğinizi doğru tahmin edin’ gibi imkansız komutları da yasaklamayı amaçlıyordu. Ancak bunun aksine, en az bir kişi daha doğru cevabı bildiği sürece Görev geçerli sayılıyordu.
“Yaniii bu da demek oluyor kiii! ‘Paarthurnax’ın öldürülmesini emreden kaltakları becerebileceğiniz üç modu söyleyin’ ya da ‘Sora’nın on sekiz yaşına basmasını kutlarken kalbi küt küt atarak satın aldığı ilk üç erotik oyunun adını söyleyin’ gibi sorular ne olacak?! Başka bir dünya hakkında bilginiz yoksa—hayır, olsa bile—cevaplanabilirliği son derece şüpheli olan bu tür soruların hepsi tamamen kabul edilebilir!! Çaktın mı?!”
Sora konuşurken etrafta dans ediyor, yüzünde Buda’nın bile tokat atmasını sağlayacak türden bir ifade taşıyordu.
“… Abi, bu son derece ucuz… …son derece destansı…”
“—Sen gerçekten en kötüsün… Izuna’nın kızmasına şaşmamalı…”
Shiro ona hayranlıkla, Steph ise tiksintiyle baktı.
“Kurallara uydum ben… Et pişti Izuna. Umarım şimdi biraz daha iyidir.”
Sora gülümseyerek şişi somurtan Izuna’ya uzattı; kız da kısa bir süre sonra konuştu.
“… Biraz daha iyi yani. Tadı tam anlamıyla bok gibiydi, şimdi sadece bok gibi işte.”
Izuna yanaklarını şişle doldurdu; anında yatışmış bir hâlde, neşeyle kuyruğunu sallamaya başladı.
“……”
Sora, Steph’in kaşlarını şüpheyle çattığını fark edip güldü.
Kızın kafa karışıklığını avucunun içi gibi okuyabiliyordu. Kurallara uygun olsun ya da olmasın, bu “Görev” tam anlamıyla ucuz bir numaraydı. Yetmiş iki saat geçtikten sonra Sora, Izuna’nın zarını—yani canını—alacaktı. Onun yaşamının onda birini yok edecekti, yine de nereden bakılırsa bakılsın Izuna ona yardım etmişti. Neden onu ölüme terk etmek yerine böylesine neşeliydi? Neden, tam da Sora’nın çıtlattığı gibi, birbirlerine ihanet etmiş ama birbirlerini öldürmemişlerdi?
“… Sora, Shiro. Size—yenilmeyeceğim yani…?”
Izuna sanki bir şeyi teyit etmek istercesine, kurduğu cümleyi bir soru tonlamasıyla söze döktü. Sora ve Shiro kalan tüm şişleri ona doğru uzattılar.
“Bizi kurtardığın için sana zaten teşekkür ettik. Kazanmana izin vermek gibi olağanüstü bir karşılık vereceğimizi sanıyorsan bir kez daha düşünsen iyi edersin.”

“… Izzy, sana teselli ödülü kalıyor… Kazanan… biz olacağız…”
“Sadece oyundan değil, bizzat hayattan elenmek üzereyken sizi kurtaran kişiye bile yukarıdan bakabilmeniz gerçekten takdire şayan…”
Steph, tiksintiyi aşıp hayranlık hissiyle inledi.
“…… Hımm! Elinizden geleni ardınıza koymayın yani!!”
Izuna, aradığı tüm yanıtları onların yüzünde bulmuş gibi, tüm şişleri tek seferde midesine indirdi ve genişçe gülümseyerek konuştu:
“Ham-hum… Sizi çabucak geçeceğim yani. Hazır olun işte.”
Bunun hemen ardından, ağzı hâlâ etle doluyken kuyruğuna sarıldı ve top gibi kıvrıldı. Izuna yetmiş iki saat geçene kadar uyuyacağını haber verince Sora ve Shiro ayağa kalktılar.
“O zaman artık yola koyulsak iyi olur. Arabada bir sorun var mı?”
“E-evet, bir şekilde… Hey, Bayan Izuna’yı öylece burada mı bırakacağız?! Bu çok tehlikeli!”
“Evet… gerçekten çok tehlikeli—bizim için.”
Sora’nın kısık sesle söylediği bu sözü duyan Steph’in yüzü aniden kaskatı kesildi. Dikkatlice dinlenecek olursa, Izuna’nın ortaya çıkmasıyla etrafa dağılan ve şimdi onun uykuya dalmasını bekleyen canavarların varlığı neredeyse duyulabiliyordu. Hedefleri elbette uyuyan Werebeast değildi. Bir yırtıcıyı hedef almanın bir anlamı yoktu. Doğal olarak yaratıkların dikkati, aslan postuna bürünmüş üç eşeğe kilitlenmişti.
“… Izuna’nın bu nezaketini minnetle kabul edelim—ve o henüz uyanıkken hemen buradan defolup gidelim.”
Henüz derin bir uykuya dalmamış olan ve bu yüzden etraftaki canavarlar için hâlâ bir tehdit oluşturan Izuna hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemeyi—ve Sora’nın sesindeki hafif titremeyi—yakalayan üçlü, anında at arabasına atlayıp topukladılar.

Elli dokuzuncu kare… Oyunun başlangıcından bu yana yetmiş sekiz saat geçmişti. At arabası ve içindeki üç yolcu, devasa bir uçurumun kenarı boyunca dörtnala ilerliyordu. Shiro’nun haritasına göre bu karedeki arazi, Elchea’nın kuzeydoğu sınırının oldukça ötesindeki bir bölgenin kopyasıydı. Şansın cilvesi ya, burası Disboard’un ‘Oblivion’ olarak bilinen en büyük kanyonuydu. Bir okyanusu ve iki kıtayı aşıp geçen yeryüzündeki bu parıltılı mavi yarığın, savaşın sonundaki Son Savaş’tan kalan bir kalıntı olduğu söylenirdi. Kanyonun dibinde hâlâ yankılanan gök gürültüsünü—gezegeni yaran o gücün tortularını—dinleyen Sora şöyle düşündü:
Izuna’dan ayrıldığımızdan beri yirmi bir kare geride kaldı. Ruh Ormanı civarı artık çok gerilerde kalmış olmalı. Steph’in verdiği bilgiye bakılırsa oralardan başka yerde canavar olmamalıydı, yani tehlike bölgesinden iyice çıkmış olmamız gerek. Artık güvende olmalıyız. Olmalıyız, olmalıyız, olmalıyız, olmalıyız ya—!!
“Yutmam ben bunu! Yemem ben bu saçmalığı!! Peşimizde kim var?! … Hiiiiç kimmseee—! Bizi hazırlıksız mı yakalamaya çalışıyorlar?! Ha?!”
“… Düşmem… bu tuzağa… Neredesiniz? Nereye… saklanıyorsunuz…?”
Sora ve Shiro yüksek alarm durumundaydılar; bir korku oyununun ortasında duran kımıldamayan cesetlerden bile sürekli ödleri kopan ve bir türlü ilerleyemeyen pençe kadar tırsak oyuncular gibi davranıyorlardı. Telefonlarının kamerasını yaklaştırıp bakmalarına rağmen hiçbir şey görünmemesine rağmen hâlâ canavarlara karşı tetikteydiler.
“… Ne hissettiğinizi anlıyorum ama bir buçuk gün geçti bile! Endişelenip durmanıza hiç gerek yok…”
Doğrusu, en son bir canavar görmelerinin üzerinden otuz altı saat geçmişti. Hiç uyumadan ya da dinlenmeden yol aldıkları için (Steph de dahil) atlar sınırlarına dayanmıştı ve yol boyunca birkaç mola vermek zorunda kalmışlardı. Bu durumlar yaşandığında Sora ve Shiro sırayla nöbet tutmuş, ancak hiçbir canavar gelmemişti. En sonunda Steph, ikilinin bu bitmek bilmeyen paranoyasından bıkıp usandı.
“—Shiro, sen ne düşünüyorsun? Artık güvende olduğumuz ihtimaline şans vermeye hazır gibiyim?”
“… Ben… senin düşündüğüne… güveneceğim…”
Hımm. O zaman bu iş çözülmüştü.
“Hayatta kaldık, Shiro.”

Bu inilti üzerine Sora ve Shiro birbirlerine sarılarak at arabasının içine yığıldılar. Yüzlerinden iri gözyaşları süzülürken, sanki hayatta olduklarını birbirlerine kanıtlamak istercesine başlarıyla onaylaştılar.
Ah, gökyüzü ne kadar da mavi. O nefretilesi güneş bile artık gözümüze pek bir sevimli görünüyor. İkili gözlerini kıstı.
“Bütün günahları bağışlayalım… Yaşayan tüm canlılar kutsansın…”
“… Hallelujah… Çok uykum geldi…”
“N-ne—pardon?! Öylece uyuyakalırsanız başımız yine dertten kurtulmaz!!”
İkilinin bir aşırı uçtan diğerine bu ani geçişine akıl sır erdiremeyen Steph, bir yandan dizginleri tutarken bir yandan da ileriyi işaret edip bağırdı.
“Altmış ikinci kareye daha üç kare var! Bizi başka bir tehlike—başka bir Görev bekliyor!”
Tehlike mi? Bir Görev mi? Hımm. Sora başını yana eğdi. Doğru ya, zarlara göre altmış ikinci kareye doğru ilerliyorlardı. Orada durduklarında, birinin yazmış olduğu bir “Görev”in devreye girmesini bekleyeceklerdi.
“… Canavarlar tarafından kovalanmakla kıyaslandığında, her türlü Görev çocuk oyuncağı sayılır…”
Sora derin düşüncelere dalarak bu ciddi sonuca varmıştı; Shiro da tüm samimiyetiyle başını sallayarak onu onayladı. Birbirlerinin zarlarını—yani hayatlarını—ellerinden aldıkları ve dolaylı yoldan birbirlerini katlettikleri bu oyunda en büyük tehdit… Görevler’di. Ama onlar açısından bakıldığında; açlık, aşırı yorgunluk ve canavarlara yem olma ihtimalinin yanında Görevler bu listenin epeyce altlarında kalıyordu…
“…… İ-ikna olmaya başlıyorum ama hâlâ tehlike var! Sonuçta—”
Steph’in görüşü kararınca sesi de bir anda kesildi. At arabası elli dokuzuncu karenin sonuna ulaşmış olmalıydı. Siyah bir sisle kaplı tuhaf bir alanın içinde yutulmuşlardı.
Sora’nın bu oyunun sınıfta kaldığına karar vermesinin nedenlerinden biri de kareler arasındaki yükleme süresiydi. Büyü veya benzeri yollarla oyundan kaçmayı ya da izinsiz hareket etmeyi önlemek için yapılmış olmalıydı. Her karenin sonunda video oyunlarındaki gibi görünmez bir duvara çarpıyor, oradan da bir sonraki kareye ışınlanıyorlardı. Geri dönülemiyordu. Sadece attıkları zarlara göre ileri gidebiliyorlardı. Daha da kötüsü, kareler arasında her yer değiştirdiklerinde bu lanet olası upuzun yükleme süresi çıkıyordu karşılarına. Jibril’in ışınlanma gücü bastırılmış, yerine de koordinatlarını kurallara göre ayarlayan bir güç koyulmuştu. Doğru, arka planda muhtemelen acayip karmaşık ve ileri düzey işler dönüyordu ama—
“… Ağabey… sonunda hatırladım… bunun ne olduğunu…”
“Ahh, ne tesadüf kız kardeşim—bu yavaş yükleme ve bu ses. Hiç şüphe yok.”
Uzayı kavramak şöyle dursun, büyüyü ya da ruhları bile algılayamayan bu sıradan insanların anlayış kapasitesinin çok ötesindeydi. Fakat bu cızırtılı ses, kulaklarına dönen bir diskten başka bir şey gibi gelmiyordu. Biçimsizce bükülen uzaya sessizce baktıklarında, gözlerinin kenarında “YÜKLENİYOR” yazısını ve labut çeviren bir maymun gördüklerine yemin edebilirlerdi. Akıllarına geldikçe Sora ve Shiro öldürücü bir edayla kendi kendilerine mırıldandılar:
Bu resmen Neo Go.*
“… B-bir şey… sorabilir miyim?”
İki kardeş dillerini şaklatıp ayaklarını yere vururken, Steph sanki kurallardaki gizli bir tehlikeyi fark etmiş gibi gergince söze girdi. Titreyerek sordu:
“Y-ya ‘Öl’ diyen bir Görev varsa? O zaman… ölür müydünüz?”
“Bak sen… Hiç senden beklenmeyecek bir şey Steph… Bayağı kafan çalışmış.”
07:
Üzerinde GÖREV bulunan bir kareye denk gelen zar taşıyıcısı, her türlü talimatı yerine getirmek zorunda kalabilir.
“’Her türlü talimatı yerine getirmek zorunda kalabilir.’ Evet, canından vazgeçmesine yönelik bir talimata bile karşı çıkılamazdı.
“Bu oyun harikalarla dooolu, değil mi? Mesela Görevlerle ilgili şu kurallarda olduğu gibi.”
Sora, sanki sinirlenmiş ama bir şekilde detayları tane tane açıklamaya razı olmuş gibi soğukkanlılıkla konuştu.
“Sana söylemiştim, değil mi? Birbirimizi öldürme konusunda anlaşmadık. Endişelenmene gerek yok—kimse sana ölmeni söyleyemez.”
“N-neden bahsediyorsun sen? Yani—”
12:
Ancak aşağıdaki türden GÖREVLER GEÇERSİZDİR:
12a: Yalnızca belirli bir tarafa uygulanacak şekilde özelleştirilmiş GÖREVLER
“Hedef kişiyi belirtemezsin. Anında ölüm yazan bir Görev hazırlayıp üstüne kendisi basarsa ne yapacak adam?”
“Aaa!”

Steph’in yüzü düşerken Sora, sanki onu iyice utandırmış gibi kıkırdayarak gülümsedi.
Hepsi bu kadar da değildi diye devam etti Sora zihninde. Elbette oyun bir sugoroku’ydu—nereden bakarsan bak, sadece tek bir kişi bitişe ulaşabilirdi. Ve eğer kimse bitiremezse, kurtulacak tek kişi önde olan oyuncu olacaktı. Geleneksel mantıkla bakarsak—ne kadar az rakip, o kadar iyi, değil mi? Diğer tüm oyuncuları öldürmek en klasik ve en güvenli hamle olurdu, değil mi?
Yanlış. Sora kahkaha attı. Onları öldürürsen zarlarını alamazdın. Ve zar almadan bitirmek imkânsız olduğuna göre—
“Bir Görev kullanarak birini öldürsen bile, o kişi öldüğü an Görevi yerine getirmiş sayılırdı. Görevi veren kişi bir zar kaybederdi, üstelik ölen elemanın zarları da geri alınamaz hale gelirdi… Kazanç şöyle dursun, tam bir kuş beyinli hamlesi.”
Bu Görev kuralları başka bir oyuncuya her türlü saçmalığı dayatmana izin veriyordu ama amacın gerçekten kazanmaksa, yazabileceğin şeyler son derece kısıtlıydı.
“Yalnızca senin yerine getirebileceğin talimatlar geçersizdir. Yerine getirilme ihtimali olan Görevler yazmak zorundaysan, birilerinin senin zar çalma şansını elinden alma riski var demektir. Yani kendininkileri kaptırmadan başkalarınınkini çalmanı sağlayacak talimatlar vermek istiyorsan—”
Ve böylece, hazır erişteyi hamur yapacak kadar uzun süren yükleme süresi sona erdi.
“Yapabileceğin en fazla şey işte bu tarz Görevler yazmaktır.”
Yeniden gelen görüş alanlarının ortasına doğru işaret parmağını uzatan Sora bıyık altından gülümsedi. Hâlâ o esneyen uçurumun kenarında yer alan altmışıncı karenin başlangıç koordinatlarında bir tabela duruyordu. Orada yazanlara şöyle bir göz atan Steph mırıldandı:
“… Bu da ne böyle…?”
……
“Yahu, kaç tane kare geçtik de sen hiçbirini fark etmedin mi?”
10:
Her GÖREV bir tabelaya yazılacak ve bu tabelalar tahtadaki karelere rastgele bir sırayla yerleştirilecektir.
“Görmedin mi onları?! Her defasında üstünde Görev olan bir tabela duruyor!!”
“Şimdiye kadar böyle hırpani tabelalara dikkat edecek bir anlık nefes payım oldu mu sanıyorsunuz siz?!”
Ha yani, dürüst olmak gerekirse bu doğruydu. Hem Sora hem de Shiro, Steph’in bu itirazını daha fazla uzatmadan kabul ettiler. Sora ve Shiro bile o kadar koşturmaca ve uyku arasında tabelalardan yalnızca birkaç tanesini okuyabilmişlerdi. Her halükarda, Sora’nın işaret ettiği tabelada şöyle yazıyordu:
Vücudundaki lanet olası her bir kılı—kuyruk kılları da dahil—say ve o lanet cevabı doğru ver lütfen.
Demek Izuna yazarken bile böyle konuşuyor. Sora halinden memnun görünüyordu.
“Bu Görevi herkes yapabilir ama yetmiş iki saat içinde yapabilecek kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez.”
Zaten kuyruğu olan yegâne kişiler Ino, Izuna ve Plum’dı. Belki o çılgın Werebeast’ler kendi kıllarını anında sayabiliyorlardı. Fakat bu tür duyulardan veya bir kuyruktan yoksun olanlar—özellikle Sora ve ekibi—ancak at arabasına bağlı atın kuyruğundaki kıllar da dahil olmak üzere her bir kılı teker teker sayarak cevap verebilirlerdi. Tam yetmiş iki saatlerini harcamaları gerekecekti… Aslında bu arada yenileri de uzayacağı için bu neredeyse imkânsızdı.
Bayağı pislikçe bir Görev, Izzy.
“Ama işte bu tür Görevler en nihayetinde seni yetmiş iki saat boyunca alıkoymak ve bir zarını almak için tasarlanmıştır.”
Örneğin bir Görev, Sora ve Shiro’nun yazdıkları gibi sadece kısıtlı sayıda kişinin cevaplayabileceği bir soru sorarak onları yetmiş iki saat tutabilirdi. Ya da bu Görev gibi yetmiş iki saat içinde çok az kişinin yerine getirebileceği bir emir verebilirdi.
Kazanmaya çalışıyorsan, aslında kullanabileceğin yegâne iki yöntem bunlardı.
“… Şimdiye kadarki… Görevler… hemen hemen hepsi böyleydi…”
Shiro hatırlayabildiği birkaç örneği sıraladı.
Karenin bir ucundan diğer ucuna kendi lanet ayaklarınla yüz kere gidip gel lütfen.
Bu da Izuna’nın Görevlerinden biriydi—başka bir deyişle yetmiş iki saatte iki bin kilometre yürümek. Bir Werebeast için bile kulağa zor geliyordu… ama zaten Izuna kendi Görevlerini yerine getirmek zorunda değildi. Jibril bunu kolayca yapabilir, Ino kendini gebertene kadar koşturarak tamamlayabilir, geri kalan herkes ise öylece yetmiş iki saat çakılı kalırdı.
Görevi veren kişi dışındaki en az iki üyeden oluşan bir tarafça teklif edilen Yeminler kapsamındaki bir oyunu derhal kabul et ve kazan.
Bu da Jibril’in işi olmalıydı. Üçüncü bir taraf bulunmadığı sürece önerme geçerli olmayacağından ve kimsenin Görevi yerine getirmesi mümkün olmayacağından çoğu durumda geçersiz ve etkisiz kalırdı. Fakat her halükarda, önerme sağlansa bile muhtemelen en yüksek zorluk derecesine sahip bir Görev olurdu.
“Şimdi bir başka merak konusu daha var. Yalnızca senin yerine getirebileceğin Görevlere izin verilmiyor—neden acaba?”
“… Ne? Çünkü o zaman ortada oyun diye bir şey kalmazdı, değil mi…?”
Ah, evet, makul cevap buydu. Sora güldü. Herkesin sadece kendisinin cevabını bildiği soruları birbirine sorduğu bir bilgi yarışması olsaydı nasıl görünürdü? O yarışma programı daha ilk bölümden sonra apar topar yayından kaldırılır, sorumlusu da istifaya zorlanırdı. Fakat Sora, Steph’in bu makul iddiasına tatlı bir gülümsemeyle—ve mantıktan tamamen yoksun bir şekilde—yanıt verdi:
“Ee? Gerçek bir oyun olmak zorunda olduğunu kim söyledi?”
“…… Af buyuuur…?”
“Eğer bu oyun Old Deus tarafından birbirimizi katledelim diye düzenleniyorsa, bu kural sadece ayağımıza bağ olmaz mıydı? ‘Yerine getiremezsen ölürsün’ diyerek birbirimize imkânsız görevler savurmamızı sağlasa daha mantıklı olmaz mıydı?”
Peki neden durum böyle değildi?
Ve… tam o anda, Sora ve Shiro’nun göğüslerinin önünde, sanki yokluktan bitivermişçesine birer zar daha belirdi. Zarlardan biri, yetmiş iki saat dolduktan sonra Sora’nın Görevine basan Izuna’dan Sora’ya geçmişti. Aynı şekilde, bir başkası da Shiro’nun Görevlerinden birine basmış ve süresi dolunca bir zar kaybetmiş olmalıydı. Her ikisinin de zarları dokuza çıkarken, buna paralel olarak kol ve bacakları da hafifçe uzadı. Sora, yaklaşık 16, 2; Shiro ise yaklaşık 9, 9 yaşındayken, ikisi birlikte keyifle gülümsediler ve ilan ettiler:
“Sana şu kadarını söyleyeyim. Yalnızca senin yapabileceğin Görevlerin geçersiz sayılmasını teklif eden kişi—bendim. ”

“………… Af buyuuuuur…?”
Sora bu itirafı, en ufak bir suçluluk kırıntısı bile göstermeden, tıpkı bir iblis gibi yaptı. Bu Görev kuralları, özellikle Sora ve Shiro için fazlasıyla elverişliydi. Izuna’ya açıklandığı gibi, Sora ve Shiro birlikte seyahat ettikleri sürece yalnızca kendilerinin cevaplayabileceği sorular sorabilirlerdi.
Ş-şey.
Göğüs gerdikleri hayatta kalma mücadelesi düşünülünce, bu avantaj bile tırnak ucu kadar kalıyordu ya, her neyse…
“Şimdi efendim, düşüüünün bakalım o insanları!”
Sora at arabasının içinde görkemli bir edayla ayağa kalktı:
“Oyun başlamadan önceki o silinip giden hafızamızda! Bendenizin kuralları kontrol edip ‘O da ne öyle, Jibril Işınlanma yazarsa ne bok yiyeceğiz biz? Bu resmen hile!’ diye bağırdığını düşüüünün!”
Sora’nın bu feryadı üzerine hep birlikte… hayal ettiler.
Neden böyleydi acaba? Sora bile şaşırmıştı.
“Ve ardından ‘Sadece kendi yapabileceğin Görevler yasak, yasak veee yasak!’ diye bağırıyorum—” “—Gözünüzde canlandırabildiniz mi?”
Kayıp hafızalarının bir parçası olması gereken bu anlar, her nasılsa… sanki az önce yaşanmışçasına canlı bir şekilde zihinlerinde canlandı. Shiro sanki ‘İşte benim ağabeyim’ dercesine başını onaylayarak sallarken Steph gözlerini devirdi.
“İşte bu sayede yalnızca Shiro ve benim işime yarayacak kuralları garantilemiş olduğum sonucuna varabiliriz—ancak!”
Coşkuya kapılan Sora cesurca devam etti.
“Bir kez daha geçmişe dönüp düşünelim mi? Bu oyun herkesin rızasıyla başladı. Ve bunun içinde—”
Herkesin kabul etmesinin imkânsız olduğu bir önermeydi bu. Dolayısıyla kuralların arasına gizlenmiş bir yalan olmak zorundaydı.
“Nereden bakarsan bak, araya çaktırmadan sıkıştırdığım bir şeyler olmalı… Büyüleyici değil mi?”
Eğer bu, Old Deus’un onları birbirlerini katletmeye sürüklediği bir oyun değilse…
“Sizce bu oyun kimin fikriydi? Kim başlattı? Ne planlıyorlardı? … Sizce dizginleri elinde tutan kim?”
Sora zarlarıyla oynayarak sırıttı.
Steph kasvetle mırıldandı:
“… Ama zarlarınız bitince ölüyorsanız… yine aynı kapıya çıkmıyor mu?”
Birbirlerinin zarlarını aldıkça, er ya da geç birileri sıfırlanmaya mahkûm olacaktı. Yani eninde sonunda, birbirlerinin ölümünü emrederek kendilerini katletmiş olmuyorlar mıydı? Steph’in bakışları Sora’ya yalvarır gibiydi.
“Doğru. Kaybedersek ölürüz. Bunun dışında, aç kalırsak ölürüz; arkadaki o güvenilir dostlarımız bizi yerse ölürüz; hatta biz onları yiyip gıda zehirlenmesinden gebersek yine ölürüz. Yani ne yaparsak yapalım, anında cennete bilet kesiliyor, haksız mıyım?”

“… Ağabey… Sanırım… cehenneme… gidiyoruz…”
Steph, onların bu umursamaz cevabı karşısında yüzünü buruşturdu.
“—Ama öyle olsa bile, bu birbirimizi öldürdüğümüz anlamına gelmez.”
Steph bocaladı ve Sora’nın aniden sakinleşen bu yanıtına bakakaldı. “Nasıl yani?” Gerçekten de kurallar iradeyi aşan bir güçle işlediğine göre, her şeylerini ortaya koymuşlarsa bu, rıza gösterdikleri anlamına geliyordu. Zarların ya da Görevlerin parmağı dahi olmadan çok rahat ölebilirlerdi—ama yine de.
“—Çünkü ne olursa olsun, Shiro ve ben kazanacağız!”

…
……
“………… Heh heh… Haklısınız beyefendi, cidden harika bir nokta!”
Sadece, doğal olarak kazanacağımız kendi senaryomuzun kurgusunda böyle bir şey yer almıyordu. Sora’nın o pişkin konuşması öylesine ferahlatıcıydı ki Steph’in yüzünde en ufak bir kaygı bile kalmamıştı. Bu doğuştan sahtekar Sora —ve ona koşulsuz şartsız güvenen Shiro— için değişmeyen tek bir gerçek vardı. Tam da bu yüzden Steph’in de güvenebileceği bir şey olduğunu biliyorlardı. Tıpkı oyunun başında Steph’in zarlarını onlara emanet etme sebebinin bu olduğunu bildikleri gibi.
『 』 kaybetmezdi. Ve eğer kazanacaklarsa, eksiksiz bir zafer kazanacaklardı—izin verecekleri tek şey buydu. Başka birinin ölümüne ya da fedakarlığına dayanan bir zaferi asla kabul etmezlerdi. Böyle bir sonuç, yenilgiden bile daha beter olurdu.
“… Altmış birinci kareye ulaşıyoruz, hedefimizden sadece bir önceki kare. Gözlerinizi dört açıp tabelaya bakın.”
Sora utangaç bakışlardan yüzünü çevirdi ve hâlâ koşturmakta olan atın ötesini işaret etti. Shiro ve Steph’in her şeyi anlayan, alaycı bakışlarını görmezden geliyormuş gibi yaptı.
“Ne diyeceğim? Bir sonraki Görevi görür görmez onu kimin yazdığını size söyleyeceğim.”
Sora havalı bir poz verdi ve tam o anda, hâlâ ilerleyen at arabası bir kez daha o tanıdık siyah sisle kaplandı. Altmışıncı kareden altmış birinci kareye geçerken, görüşlerinin geri gelmesini beklerken o sinir bozucu gürültünün kulaklarından akıp gitmesine izin verdiler. Uzun yükleme süresinin ardından, kare sınırının diğer tarafındaki varış noktalarında gördükleri şey—gerçekten de bir yazıydı: Üzerine alelacele bir Görev karalanmış, tek başına dikilen eski bir tabela. Evet, üzerinde şu sözlerin yazılı olduğu bir tabela……
Aletini keserken gülümse ve ölümle ferahla.

*
.

Tıkır, tıkır, tıkır… Takır, tukur…
Dipsiz uçurumun yanı başında, görkemli gökyüzünün altında yalnızca nal ve tekerlek sesleri duyuluyordu.
“Soraaa… Görünüşe göre aşırı yorulmuş olmalıyım! Az önce söylediğin şeyle tamamen çelişen bir şey okuduğumu sandım da. ”

Gerçeklikten tamamen kopuk görünen o neşeli, şarkı söyler gibi sorduğu sorunun ardında, hâlâ havalı pozlar vermekte olan Sora ve Shiro, donuk bakışlarıyla adeta zamanda donup kalmış gibiydiler.
Ş-ş-şey, yani. Sakin, sakin, sakin olalım, sa-sa-sa-sakin—sakin olalım.
Sakin ol Sora; henüz bakir, yaklaşık on altı nokta iki yaşında ama yine on sekizinde ölme riskiyle karşı karşıya olan Sora! Ihhh, önce yapmam gereken bir şey olmalı. Evet… tıpkı dediğim gibi—
“İhtiyaaaar!! Beni duyabildiğini biliyorum! Bunu sen yaptın değil mi pislik herif? Ne halt yazıyorsun sen orada? Sonunda bunadın mı ulan? Ağzını açmadığında bile tek yapabildiğin pislik saçmak değil mi, seni gidi it oğlu iiiiit?!”
Sora, suçluyu anında tespit ederek öfkeyle göklere haykırdı.
Yanıtı, devasa ve helezonik oyun tahtasının arka tarafından geldi. Kuş uçuşu mesafede pek de uzakta olmadığı anlaşılan failin sesi, tahtanın genelinde yankılandı.
Ooo, ne harika bir haber! Beyefendi, cidden benim Görev’imin üzerine bastınız—o da ne?!
Onu göremiyorlardı ama Werebeast onları görebiliyor gibiydi.
Aman Tanrım… Kraliçe Shiro ve Bayan Stephanie’nin de size eşlik ettiğini düşünmek… Bir beyefendinin yüzünde bir tebessümle kendi aletini koparmasına ve ardından ölümle ferahlamasına tanıklık etmek sizin için ızdırap verici bir manzara olacaktır sanırım… Ama unutmayın!! Bu, o aşağılık Kral Sora’nın yok edilmesi uğruna, dünya barışı uğrunadır!! Lütfen bunu göze alınması gereken zayiat olarak değerlendirin—
“Oraya basmadık, transit geçiyoruz! Buraya kendin bassaydın ne yapmayı planlıyordun be şerefsiz?!”
“Gerekli hazırlığı yapmıştım efendim. Ama transit geçtiğinizi söylüyorsunuz— Cık, ne inatçı bir parazit…”
Tıkır, tıkır, tıkır… Takır, tukur… Araba, hâlâ donup kalmış haldeki Shiro’yu ve boş boş gülümseyen Steph’i hızla uzaklaştırmaya devam etti. Hâlâ düşünebilen tek kişi olan Sora, baş ağrısına katlanarak inledi:
“Hey, ihtiyar. Beni öldürsen bile yine de zararda olacağının farkında mısın?”
Az önce anında ölüm içeren bir Görev’in, zafer açısından yapılabilecek en kötü hamle olduğunu anlatmıştı. Ancak aldığı yanıt gayet açık ve netti:
Efendim? Bizi kandıran ve Kutsal Tapınak Bakiresi’ni katleden siz efendim yok olursanız, bu oyunun hızlıca çözüleceği aşikârdır. Adalet yerini bulacak ve kötü adam hezimete uğratılacaktır… Buna ne akla hizmet kayıp diyebilirsiniz ki?
……
“Sora. Soraaa. Bu elbette senin planının bir parçası… değil mi? Değil mi?”
Sora bu yalvaran sese içinden yanıt verdi: Bu kesinlikle planımın bir parçası falan değildi. Ölüm emirlerinin anlamsızlığı, karşılıklı ihanetin geçerliliği vesaire… Bütün bunlar—herkesin mantıklı hareket ettiği varsayımına dayanıyordu. Her halükarda, ister o kadar büyük bir gerizekalı olsun, ister Tapınak Bakiresi’nin ölümü o kadar büyük bir şok yaratmış olsun—aslında muhtemelen ikisi birden—aksi ihtiyar Ino’nun beynindeki bütün şalterler atmış olmalıydı. Yalanları ayırt etmesini sağlayan duyulara sahip olan bu adam, Steph’in bile arkasındaki gerçeği gördüğü saçmalığı dinlemiş—ve bunu ciddiye almıştı!
“… An—anlıyorum. Bayağı çelik gibi bir kararlılığın varmış. O konuda seninle yarışamam.”
Fakat bu bir sorun teşkil etmiyordu. Sakinliğini tekrar kazanan Sora, çaktırmadan terini sildi ve yarısı intikam, yarısı kendi çıkarı olan bir edayla konuştu:
“Izuna’yı bile feda etmeye hazır olmak… Sen gerçekten de en sadık tabasın.”
Anlayamadım?
Ino’nun sesindeki şüphe, akıl sağlığından geriye kalan son kırıntıyı temsil ediyordu—bu Görev’in sadece erkekleri öldüreceğine dair inancını. Belirli bir hedef tanımlayamazdı, yine de bu hamle Izuna’ya dokunmayıp Sora’yı yere serecekti. Bu yüzden Görev’ini, sadece erkeklere özgü olması gereken bir durumu suistimal edecek şekilde kurgulamıştı… En azından niyeti bu olmalıydı.
Ama muazzam bir çuvallamaydı.
“Eğer bir kadın—diyelim ki Izuna—bu Görev’e denk gelirse, öylesine bir hayvanı kısırlaştırırken gülümsemek ve ardından ölümle ferahlamak zorunda kalacak… Hakkını vermek lazım. Bazı açılardan bu, birine kendi uzuvlarını kesmesini söylemekten bile daha hastalıklı…”
Bu Görev hedefini hiç ama hiç kısıtlamıyordu. Tıpkı Izuna’nın Görev’indeki “kuyruk kılları dahil” kısmı gibiydi.
Kendininkine sahip değilsen, başka yerden bulman gerekiyordu.
……
Adeta “Şu salağa da bakın” diyen uzun bir sessizlik oldu, ardından dört nala koşan atın gürültüsünü yarıp geçen bir çığlık koptu.
E-efendim, ne yapacağım ben?! Izuna’nın hiçbir suçu yok, lütfen ona merhamet edin! Lütfen her gün ıvır zıvır şeylere harcadığınız o aşağılık kurnazlıklarınızı kullanın! Yalvarırım efendim, Izuna’yı kurtaracak bir plan yapınnn—!!!
Gözyaşlarıyla sarsılan bu acınası yalvarış, boşlukta çaresizce yankılandı.
“… Çok iyi. Yazdığın o uyduruk Görevler’in hepsini tek tek itiraf et.”
Emredersiniz efendimmmm! Başüstüne efendimmmmm! Glblblbl.
Ino’nun itiraflarını tek tek inceledikten sonra Sora ciddiyetle başını salladı.
“—Hımm, evet, anlıyorum. Müsterih ol, nitekim Izuna’nın ölümünü engelleyecek bir yöntem buldum.”
O-ohhh…!! Efendim, meğer doğuşunuzdaki o hatanın bile bir anlamı varmış! Ohh, efendim, minnetlerimi sunarım!!
Shiro da Sora ile aynı sonuca varmış gibi görünüyordu, çünkü bagajlarından bir çantayı çekip kafasına geçirdi ve onunla birlikte başını salladı—
“Söyleyeceğimi mi sandın ulaaann!!!! Boku ye de öl!!!!”
“… İhtiyar… günahlarını say… doğmuş olmanın dışındakileri…!”
Gedou Baby ve Kam*n Rider—ikisi de yanıt olarak orta parmaklarını salladılar.
.

Araba, arka planda yankılanan anlaşılmaz sövgüler eşliğinde ilerlemeye devam etti.
“Hey, siz ikiniz! O-ona söylemeyecek misiniz?! Ya birisi—?”
“… Ağabeyimin… Ağabeyimin aletini koparmasına… O ihtiyar, bir milyon kez ölmeyi hak ediyor…”
Steph, Shiro’nun yüzde kırk oranında ciddi olan, buram buram tüten öldürme arzusuna kaşlarını çattı; ancak bir kişinin tüm Görevler’ini söyletmeyi başarmış olan Sora, arabanın üzerine Imanity alfabesiyle şunları kazıdı:
Görevler’ini söyletmek için söylenmiş bir yalandı. Onlar yüzünden kimse ölmeyecek.
Ino’nun tüm Görevler’i aynıydı: Sadece yalın bir özne, nesne ve yüklem. İstisnasız hepsi hedeflerini ve zaman aralıklarını açıkça belirtmekte yetersiz kalmıştı. Kimin, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl yapacağını açıkça belirtmeyen bir sözleşme gibi yaptırım gücünden yoksundular. Yetmiş iki saat boyunca hiçbir şey yapmadan bekleyip Görev’i yine de kolayca tamamlayabilirdiniz, ki bu da Ino’nun zarlarının elinden alınmasıyla sonuçlanırdı. Bu gerizekalı Doğu Birliği’nin üst düzey bir yetkilisi miydi yani? … Kovulmalı bu adam.
Ş-şey, o halde size bir teklifte bulunayım! Size birbirinden cazip lokkkmalar sunayım!
Bu teklif yankılanırken bile Sora gülüp geçti.
“…… A—A-A-Ağabey, n-n-ne oldu…?”
“Sora, i-iyi misin?! Düşerken kafanı falan mı çarptın?!”
Shiro ve Steph, sanki bir hayalet görmüşçesine titreyen seslerle nefeslerini tuttular. Ancak Sora sakin bir gülümsemeyle nefesini verdi ve zarifçe başını salladı.
“Lütfen hanımefendiler, müsterih olun. Genç erkekler günden güne olgunlaşan hayvanlardır!”
Doğru ya—çok değil kısa süre öncesine kadar olsa bu yeme anında atlardım. Ama ben Doğu Birliği’ni ilhak ettim! Cennet ışığı gibi hayvan kızlarla tanıştım ve onların pofudukluğu karşısında pelteye döndüm! On sekizinde, hâlâ yolunun başında olan Sora—ama yine de! Artık öyle ucuz yemlere kanacak adam değildi!
Size hayranlık duyan ve kendilerine ‘Kral Sora Tarafından Üstüne Atlanılmak İsteyenler Kulübü’ diyen, Doğu Birliği’ni sürekli gizemli resmi bildi

“Ah, dostum, neden bu kadar uzak duruyorsun ki? Şunun şurasında daha az önce iyi günde kötü günde birbirimize kenetlenmeye yemin etmiş iki insan değil miyiz biz?!!”
Ancak böylesine pahalı bir yem, tamamen başka bir hikâyeydi.
Sora yeme anında atladı ve bir rüzgâr fırtınası koparacak kadar hızlı bir şekilde 180 derece çark etti. Shiro ile Steph’in tiksinti dolu—daha doğrusu rahatlamış—bakışlarının tadını çıkararak bağırdı:
“Mütevazı bilgi birikimimden neye ihtiyacın varsa sana seve seve sunarım, o yüzden gel, gel, gel de bildiklerini anlat bana sevgili dostum—!!”
Onun bu tiyatral gösterisi yalnızca…
sessizlikle karşılandı. Sadece sessizlik—dur, hayır. Karanlık ve dönen disk simgesi geri döndü; altmış birinci defada artık bir gelenek haline gelmişti. Tüm bu süre boyunca dolu dizgin ilerlemeye devam eden at arabası, nihayet altmış birinci kareyi geçip sınırına ulaşmış olmalıydı.
“Ara sahnede yükleme ekranı mı girdi?! Neye oynuyor ulan bu lanet oyun, Yılın Fiyaskosu Ödülü’ne mi?!!”
Zamansız yükleme ekranına Sora’dan öfkeli bir kükreme, hemen ardından da Steph’ten iğneleyici bir soru geldi.
“… Onu boş ver de. Bir sonraki karede Görevimiz olduğunu unuttun mu?”
“Sana daha kaç defa söylemem gerekiyor, ey avam! Daha az önce sana bu tarz şeylerin zerre umurumda olmadığını söylemedim mi?!”
“En son Görev’in sana ‘öl’ diyeceğini tahmin edemediğini daha yeni gördüm. Bunu hatırlıyor musun acaba?!”
Ufak bir ayrıntı, bir şakacıktan ibaret. Sora alayla sırıttı. Mizah unsuru olarak tek bir aptal yeterliydi ve o aptalın tüm Görevlerinin zararsız olduğuna zaten karar vermişti. Bu Görev ne içerirse içersin, en kötü ihtimalle yetmiş iki saat boyunca alıkoyulacaklardı—ki bu durumda ‘Kral Sora Tarafından Üstüne Atlanılmak İsteyenler Kulübü’ olarak bilinen bu ilgi çekici örgütün detaylarını doğrulamak için bolca vakti olacaktı—! Keyfi yerine gelen Sora ve arabadaki diğer iki yolcu, zarlarındaki gelen sayının belirttiği kareye doğru tahta üzerinde ilerlediler.
Altmış ikinci karenin yüklenmesi bittiğinde—düzeltiyorum: başarıyla ışınlanıp görüşleri yerine geldiğinde—
……
Iıııı, şey.
“Ah-ha, ah-ha-haaa…! İhtiyaaar? Bana şu üstüme atlamak isteyen kızlardan biraz bahseder misin—?”
“… Abi… Abi…! Gerçeklerle… yüzleş—!”
Gerçekler. Şey, o zaman… Sora yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle gülümsedi. Büyük gurur duyduğu dahi kız kardeşi Shiro, bazen kendisi gibi mankafların kavrayışını aşan tuhaf şeyler söylerdi. Sık sık çok zor olsa da, onu anlamaya çalışmak bir ağabey olarak göreviydi… Yine de.
Bir at arabasındaydılar. En azından öyle olmaları gerekiyordu. Yine de ansızın ve hiç uyarı olmaksızın, kendilerini kurtaracak hiçbir şey olmaksızın açık gökyüzünde metrelerce yükseğe fırlatılmışlardı. Şu anda kelimenin tam anlamıyla, son zamanlarda çok moda olan o serbest düşüş etkinlikleri gibi, fıkır fıkır kaynayan bir lav odasının içine doğru tepetaklak düşüyorlardı. Shiro gerçekten bu tamamen gerçek dışı senaryonun gerçek olduğunu mu söylüyordu?
Ha-ha-ha, im-im-im-imkaaan-sızızızzz—
Görev’in duyurusu kulaklarını tırmalarken Sora’nın zihni rölantide dönüp duruyordu.
Görevin atandığı taraf derhal açık gökyüzüne ışınlanacak, aşağıdaki lav çukuruna düşecek ve yanacaktır.
“Haaa, anladım! Sora? Soraaa? Görünüşe göre o kadar da aptal değilmişiiiim!”

Hemen yanı başında aynı ses konuşmaya devam etti.
“Tek yapmaları gereken şey, Görev’i yerine getiremediğin takdirde öleceğin bir durum yaratmak—tıpkı bunun gibi. ”

Steph, ruhunu teslim etmiş gözlerle gülümseyerek havada adım atıyor, Sora da ona aynı şekilde tebessümle karşılık veriyordu.
“Ha-ha-ha! Gerçekten tam bir aptalsın. Zarlardan yalnızca birini geri alabileceğin gerçeği değişmiyor ki. Bu arada Shiro, ağabeyinin o muazzam tespitine kulak ver… Geberip gideceğiz, değil mi?!”
“… Tekrar hoş geldin, Abi… Ama birazdan… elveda diyeceğiz…”
Ölümle burun buruna gelindiğinde insanların hayatlarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği söylenir. Bu durumun, krizden bir çıkış yolu bulmak adına beynin tüm hafızayı ve bilgiyi taramak üzere sınırlarını aşıp anormal derecede aktifleşmesinden kaynaklandığı söylenir. Bu yüzden zaman sanki durmuş gibi olur.
Sora’nın ivme kazanan zihni, muazzam bellek arşivinin içinde adeta depar atıyordu:
Kedi kulaklı kızlar onu yakalamış, “Sora bizi üstüne atlasın istiyoruz!” diye çığlık atıyorlardı. Kaslı göğüs kaslarını oynatarak şov yapan o ihtiyar çirkef. Sora’nın kendisi, kedi kulaklı fıstıklardan oluşan bir kalabalık tarafından sıkıştırılmış halde “Pekala, pekala, uslu durun bakayım kızlar” diye kıkırdıyordu. Kaslarından dikişleri patlayan bir üniforma içinde, etrafını saran parıltılı bir hareyle secde eden ihtiyar çirkef. İhtiyar çirkef, bir yandan sigarasından derin bir nefes çekerken diğer yandan kedi kulaklı kızlara bacaklarına masaj yaptırıyordu. Dalgalanan kırmızı bir kumaş parçası. Rüzgarda savrulan bir peştemal… O kırmızı—ihtiyar—
Siiiiiiiikter et! Gözümün önünde böyle şeyler film şeridi gibi geçerken nasıl öleyim ben lan, seni lanet olası ihtiyar?! Aaaaaah!
Sahte anılarla silmek istediği anılar arasında sıkışan beyni tam olarak neyden kaçmaya çalışıyordu ki?! Zihnindeki bu kaotik anı fırtınasının ortasında…
“… Abi…”
Sanki tek bir su damlası düşmüş gibiydi. Ses yumuşacıktı ama elini tutan el son derece kararlıydı. Gözlerinin içine bakan o gözler… ölümü reddediyor gibiydi.
Sora’nın bakışları “Böyle bir şeyin olmasına izin vermeyeceğim” güvencesini verirken, Shiro karşılık verdi:
“… Sakin ol, tamam mı…?”
Zaman hâlâ durmuşken Sora zihninde kalkan toz bulutunu dağıttı. Lavdan yayılan ve kendilerini yakıp kül etmeye hazırlanırken teninde sürünen o sıcaklığa karşı içgüdüsel olarak bağırdı.
Yolumdan çekil—SİKTİR GİT! Sora emretti.
Avucundaki elin sıcaklığına, gözlerinin içine dikilmiş o bakışlardaki ışığa verdiği cevaptı bu. Unatürel derecede yavaş ama kaçınılmaz olan yaşamın sonunu—yani lavı—bir anda açığa çıkaran bir yanıttı bu—
Pislik örtük, yolumdan çekil!
Sora dişlerini kıracakmışçasına sıktı ve anında bir sonuca vardı.
Normal şartlarda eleme yöntemiyle Görev’i kimin verdiğini çıkarmak mümkün olmalıydı; bu yüzden yapması gereken olası güdüleri ve çözümleri listeleyip seçeneklerini tartmaktı—ancak kızarmalarına birkaç saniyeden az kalmışken bunu verilen sürede başarabilecek olan ne Shiro’ydu ne de Sora. Bu yüzden Sora sorunu kendi yöntemiyle çözdü. Başka bir deyişle, üstlerine doğru coşkuyla gelen, kaynayan, fıkırdayan lava dik dik baktı… ve onun içinde bariz bir kötülük sezdi—
“Büyük cesaret doğrusu, şerefsiz! Ayağını denk alsan iyi edersin!”

Onlara tek bir yalan bile söylemeden rehberlik eden, onları sonuna kadar sömüren ve nihayetinde hepsini yutmayı planlayan çocuktu bu. Kasvetli gülümsemesinin derinliklerine saf bir nefret sıvanmış olan o kişi—Dhampir.
Sora, hissettiği bu şeyin Plum’ın sırıtışı olduğunu varsayıp sezgisinin kanıtını sonraya bıraktı.
“Külotunu ver bana.”
“Ne?”

Ciddi bir ifadeyle Steph’e doğru dönüp haykırdı:
“Külotun, kanka, külotun!! Donun, şortun, külotun!! Külotun—sıfır nokta sekiz milimetre kalınlığında, fırfırlı, kırmızı kurdeleli ve doğal açık pembe boyalı keten bir kumaş. O seninki, değil mi?!”
Köpek dişlerini Steph’e göstererek soruyordu ama aslında bir soru değildi bu. Sadece teyit ediyordu.
O görüntüyü zihninin derinliklerine kazımak için Hafıza komutuna köküne kadar basmış olduğundan, o sahneyi dün gibi net hatırlıyordu. O anı. Shiro’nun Steph’in külotunu aşağı çektiği o anı. Nasıl esnediğini, kırışıklıklarının şeklini, dikişlerini, hatta ipini bile biliyordu—yanılıyor olamazdı!!
“Son anımızda bile bana cinsel tacizde bulunuyorsun ya… Ölümün tam eşiğindeyken bile çizgini bozmaman gerçekten takdire şayan—”
“… Abi… Sen bakirsin… Bunları anlayacak kadar… ne yaşadın ki—?”
Kaynayan lavın tenlerini kavuran sıcaklığını hissederken, kabulleniş ile şok arasında gidip gelen Steph ve Shiro’ya karşı Sora kendi kendine konuştu:
Bakir olduğum için biliyorum ya zaten.
“Anlatmayı kes de ver şu kolayca tutuşabilen külotu bana, kaltaaaaak!!!”
Steph, Sora’nın bu korkunç kükremesine cevap bile veremeden—
“Uhaaaaaaah?!”
Ağabeyinin niyetini kavrayan Shiro, ellerini Steph’in eteğinin altına sokup külotunu çekip çıkardı. Bu ani hareket Steph’i kontrolden çıkarıp kendi etrafında döndürdü ama Shiro’nun bunu umursayacak vakti yoktu. Sırt çantasından çıkardığı kurutulmuş etleri Steph’in külotuna sardı ve var gücüyle—üstlerine doğru yükselen lavın içine fırlattı.
Bu sahne tuhaf bir ağır çekimde gerçekleşirken, nihayet sezgilerine yetişen Sora’nın mantığı, varsayımlarının kanıtlarını bir bir sıraya dizdi.
Neden Steph’in külotunu gasp etmek zorunda kalmışlardı?
Çünkü çakılmadan önce yanacak bir şeye ihtiyaçları vardı. Bu Görev, ekibi havaya ışınlayıp serbest düşüşe zorluyordu ancak neyin yanması gerektiğini açıkça belirtmiyordu—!
Steph’in külotu lava temas ettiği anda—hatta daha bile önce—ince keten lifleri, lavın tüten yüzeyindeki bin derecelik sıcaklığa yakalandı. Caarrtt! Ve Steph’in (et dolgulu) külotunda minik bir alev parladığı anda—
Görev yerine getirilmiş sayılır.
Çınlayan bu sesle birlikte lavın yerini bir göl aldı ve üçlü şapırtıyla suya çakıldı. Sora suya batarken, Plum’ın niyetinin kanıtı olan bu son parçaya vahşice sırıttı.
Bu Görev kuralları, kâğıt üzerinde göründüğünün aksine oldukça kısıtlayıcıydı. Yalnızca kendinizin yerine getirebileceği şartlar geçersizdi; ancak Görev’inizi başkalarının zarlarını alıp kendinizinkini koruyacak şekilde tasarlayacaksanız—yani kazanmak niyetindeyseniz—yalnızca rakiplerinizi yetmiş iki saat geciktirecek şeyler atayabilirdiniz. Peki ya amacınız kazanmak değilse? Birinin herkesin anında yerine getirebileceği bir Görev ataması için yalnızca iki sebep olabilirdi. Biri (Ino gibi) yüzüne gözüne bulaştırmış olmasıydı, diğeri ise—
“Yetmiş iki saat bekleyeeeemem; lütfen zarlarımı hemen alııın”… diyeceğini tahmin ediyorum, değil mi?
Aynen öyle. Sora, Plum’ın o sefil, sinir bozucu gülümsemesiyle Görev’ini kâğıda dökerkenki suratını (Eğer yapmazsanız öleceğiiiim ♥) hayal ederek sırıttı.
Tek kişiydi. Zarlarının elinden alınması işine gelen tek kişi Plum’dı—…
“—Guh! Hff… Hff… K-kurtulduk… değil mi?!”
Steph yüzeye çıkıp kafasını sudan uzatırken sesi güçlükle duyuluyordu. Sora sırıtarak kendi kendine cevap verdi:
HAYIR.

“Böbüöbüöbüöbüöbüöbüöbüöbüöbüö!!”

Gölün yüzeyinde çılgınlar gibi köpüren baloncukların tercümesi tam olarak şöyleydi:
B-beni dert etmeyiiiin! Yeter ki kız kardeşimi kurtarın… Shiro’yu kurtarın, yalvarııırım!!
Yanında… kalmak istiyordum… sonuna kadar… Ağabey… cimm—
Oyunlarda en iyisi olsalar da bu ikili, diğer her konuda dünyanın en berbatıydı. Kırılganlığın adeta canlı birer timsali olan hayatları, geleneksel Japon kağıdından bile daha narindi. Yine de gölün dibine tam anlamıyla birer taş gibi pürüzsüzce battılar.

“—Shiro. Söz veriyorum… Artık… kaçmayacağım… gerçeklerden… bir daha.”
“… Evet… Evet…! Ağabey, ben de… Kaçmayacağım, artık, bir daha…”
Steph’in yiğitçe çabaları sayesinde, batmakta olan kardeşler son anda kurtarılmıştı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla birbirlerine sarılarak, gerçeklerle birlikte yüzleşeceklerine dair kutsal bir yemin ettiler.
Yüzmeyi öğreneceklerdi.
“Eeee, Sora! Yaptığın bu hatayı geçiştirmek için şimdi ne gibi böbürlenmeler savuracaksın bakalım?”
Sırılsıklam olmuş ve nefes nefese kalmış Steph, bitkinliğine rağmen bağırarak ayağa kalktı. Sadece boğulmakta olan Sora ve Shiro’yu değil, gölün dibine çöken eşyalarını da yukarı taşımıştı. Tüm bunların ardından çığlık atabilmesini sağlayan o akıllara durgunluk veren akciğer kapasitesi ve tükenmez enerjisi takdiri hak ediyordu.
Keşke takdir etmek insanın enerjisini yenileyebilseydi…
“Ah, sadece şey… Tam da planladığım gibi—”
“Bir fıskiye gibi su püskürtüp hırıldarken, kız kardeşinle tir tir titreyip hıçkıra hıçkıra ‘Tam da planladığım gibi’ mi diyorsun?! Planın gölün dibini süslemek için kendini yapay bir kayalığa çevirmek miydi?! Doğayı pek bir seviyorsun, değil mi?!”
Bu kez gayet ciddi görünen Steph’in azarı her zamankinden katbekat daha keskindi; ancak Sora sırıtarak yukarı dönük yüzünden su püskürttü ve alay etti.
“Tatlı su gölünde niye kayalık yapalım ki…? Doğayı korumaya çalışıyor olsaydık, onu—”
“Mesele. Bu. Değil. Efendim!! Bu rezilliği tam olarak nasıl ‘planladın’ acaba?!” Şak! Steph, bahsi geçen rezilliği tartmakta olan Sora’ya parmağını doğrulttu.
Steph feryat ederken, Sora sırtüstü yatıyordu ve Shiro da onun üzerindeydi. Gölün içinde her şey batmış olsa da eşyaları —yani sırt çantaları— Steph tarafından kurtarılmıştı.
İçindekiler muhtemelen az çok sağlamdı. Sırt çantaları bu tür durumlar öngörülerek balmumuyla kaplanmıştı. Dahası, Sora ve Shiro’nun telefonları ile tableti banyoda kullanılabilmesi için suya dayanıklıydı. Ve şimdi, Görev’i tamamladıkları için her birinin göğsünün üzerinde yüzen fazladan birer zar vardı. Steph’in “rezillik” dediği şey işte buydu. Öyleyse sorun neredeydi ki—?
“Bilinçsizce birbirimizi öldürmüyor muyuz…? Bunun ‘tam da planlandığı gibi’ gittiğinden nasıl bahsedebilirsin…?”
Steph’in sinirli ve sitemkar tonu, Sora’nın olayı biraz geç kavradığını anlamasını sağladı. Birbirlerini öldürmediklerini söylemişti ama hem Ino hem de Plum neredeyse işlerini bitiriyordu.
Kastettiği “rezillik” kesinlikle buydu. “… Hımm, nasıl konuştuğumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.
Ağzınla yapıyorsun işte…” Sora mırıldanarak ayağa kalktı ve her zamanki umursamazlığıyla Steph’in öfkeli bakışlarıyla yüzleşti. “Belki su öksürürüm, belki balık öksürürüm ama yine de aynı şekilde konuşmaya devam ederim—tam da planlandığı gibi gitti.”
“…………”
Steph buz gibi bir ifadeyle Sora’ya dik dik baktı ama Sora tişörtünün suyunu sıkarken istifini bozmadan devam etti.
“Hepimizin bu oyuna başlamayı kabul ettiği varsayımı…
mantıklı değil.”
Evet, bu çürük bir varsayımdı. Birbirlerine güvenmeleri, ihanet etmemeleri, birbirlerini öldürmeleri, Başrahibe’nin hayatı üzerine pazarlık yapmaları.
Anlaşabilmelerinin imkansız olduğu o kadar çok koşul vardı ki—ve bir tane daha vardı. Sora suyunu sıktığı tişörtünü tekrar giydi ve hafifçe gülümsedi. “Kadim Tanrı ile yapılacak bir oyun… Shiro ve ben sorgusuz sualsiz var olurduk.
Jibril emrimize uyardı—sanırım sırf meraktan oynardı. Başrahibe işin içindeyse, Ino ve Izuna da dahil olurdu. Ve sen, Steph… sen de öylece, bilirsin ya, peşimize takılırdın.” “—Eee? Ya Plum?”
Steph kelimeleri zorlukla çıkarabildi. Varsayım imkansızdı—ama oyun ancak makul varsayımlar altında anlaşmaya varılarak başlatılabilirdi.
Yine de Plum’ın katılmak için hiçbir nedeni, hiçbir motivasyonu, hiçbir yükümlülüğü yoktu. “Bu oyunda hayatta kalması en şüpheli olan biz değiliz—Plum. Etrafına bak.
Gözün görebildiği kadar uzanan ovalara sahip açık bir gökyüzü ortamı. Oyun süresi uzadı ve bu kişi güneş ışığına maruz kalması ölümcül olan biri. Kan yok—dahası, vücut sıvılarına bile erişimi yok.” Bitirme şansı neredeyse hiç yokken, Plum’ın katılmasını gerektirecek bir sebep bulunmuyordu. “Neyin peşinde?
İkna olmasını sağlayacak koşul neydi?
Çok basit, değil mi Shiro?” İkisi de kıyafetlerini ellerinden geldiğince sıkıp kurutmuştu. Sora, herkesin tamamlayabileceği Görev sayesinde her birinin kazandığı, göğüslerinin yanındaki Plum’a ait zarları işaret etti.
Sonunda ağabeyinin mantığını kavramış görünen Shiro, neşeyle yanıtladı. “… Plum…
bitirmeden… kazanmak istiyor…” Aldıkları—hayır, Plum’ın onlara verdiği—zarlarla oynayan İmanity’nin en büyük oyuncuları, 『 』, hafif tebessümlerinin ardından küstahça ve cesurca ilan ettiler… Unuttuysanız, kaç kez gerekirse o kadar tekrar söyleriz.
『 』 kaybetmez.
Her şey tam da öngörüldüğü gibi, kelimesi kelimesine planlandığı gibiydi.
Yaptıkları şey, bir kader gereği kazanmaktan ibaretti.
“…… Evet.
Hi-hi, evet, doğru ya, değil mi?! O halde—” Steph, yüzündeki sıkıntılı ifade kaybolmuş bir halde mırıldandı. Unuttuğu bir şeyi aniden hatırlamış gibi rahatlamayla gülümsedi, ardından Sora ve Shiro’yu—hayır, arkalarını, onların da ötesini işaret etti.
“… Sıradakileri duymayı çok isterim—hazır eli değmişken iç çamaşırı için ne yapmam gerektiği de dahil olmak üzere.” Unuttuğu bir şeyi aniden hatırlamış gibi rahatlamayla gülümsedi, ardından Sora ve Shiro’yu—hayır, arkalarını, onların da ötesini işaret etti.
“… Sıradakileri duymayı çok isterim—hazır eli değmişken iç çamaşırı için ne yapmam gerektiği de dahil olmak üzere. Lütfen planınızı açıklayın, ey Elchea’nın gururu bilge kral ve kraliçem… Kalbim kırılmasın diye olayların nasıl gelişeceğini betimleyin hele. ”

Ruhsuz gözlerle boş boş gülümsüyordu ama bu sırada kardeşlerin dikkatini de bir şeye çekmişti. Etrafın manzarası Görev yüzünden geçici olarak değişmişti, üstelik havanın ortasına ışınlanmışlardı. Kullandıkları at da arabayla birlikte ya kaçmış ya da yok olmuş olmalıydı, çünkü görünürlerde hiçbiri yoktu. İşte yolsuz izsiz bir dünyadaydılar ve ufuk çizgisi hâlâ gözün görebildiği kadar uzağa uzanırken yürümekten başka çareleri kalmamıştı. Sora ve Shiro öylece donakalmış, çıt çıkarmadan duruyorlardı; yanakları ise parıldıyordu… sessizce süzülen tek bir damla gözyaşıyla.
Bu ne saçmalıktı böyle. Bu daha ilk hamleydi. Sırf altmış ikinci karede durabilmek için bütün o eziyeti çekmiş—ölümün eşiğine geldiklerini hissetmişlerdi. 289 kare ötedeki hedeflerine ulaşmak için zarları defalarca kez daha atmak ve çok daha fazlasına katlanmak zorundaydılar.
Bu yolun sadece altıda biriydi… Tanrı aşkına, hâlâ açılış aşamasında mıydılar yani…? Doğrusunu söylemek gerekirse Sora, hafızasında yer almayan ve bu kuralları kabul eden geçmişteki Sora’ya lanet okudu. Elinden daha iyisi gelemez miydi sanki? En azından bir ulaşım aracı ayarlasaydı ya—?!
“Bin kilometrelik bir yolculuk tek bir adımla başlar!! Hadi. Verin zarlarınızı bana, tek vücut olarak yola koyulacağız!!”
Sora kırılma noktasına gelen moralini düzeltmek için kükredi. İlk hamlede yaptıkları gibi yine grup halinde seyahat edeceklerdi. Shiro ve Steph’e birer zar bırakan Sora, geri kalanını topladı.
04:
Önce GRUP HALİNDE SEYAHAT ilan edilmeli, ardından grup temsilci bir kişinin attığı zara göre ilerlemelidir.
05:
İkiden fazla kişiden oluşan bir grup, kullanılan zarlardan GRUPTAKİ KİŞİ SAYISININ TAKİPÇİ SAYISIYLA ÇARPIMINA EŞİT MİKTARDA ZAR KAYBEDER.
Grup halinde seyahat etmek tek hamlede altı zar kullanmalarını gerektiriyordu ama yapacak bir şey yoktu. Bunun karşılığında atabilecekleri zar sayısı artıyor, daha uzağa gitmelerine ve daha az Görev karesine basmalarına olanak tanıyordu. Sora elini uzatınca Steph göğsünün önünde yüzen zarlardan sekizini aldı ve uzattı—
Yani uzatmayı niyetlemişti ama aniden üzerine bir haller oldu. Başını öne eğdi.
“… Sormak için belki geç oldu ama… beni neden yanınızda götürüyorsunuz?”
Ne… dedin?

“Ü-üzgünüm… Dürüst olmak gerekirse sizi hafife almışım… Daha önce adını bile duymadığımız bir oyun oynayacağız ve siz en zayıf karakterlerle, seviye bile atlamadan hemen dalmak mı istiyorsunuz—? Vay anasını! Sizinki resmen profesyonel mazoşistlik!”
“… Ağabey, videolara yükleyen kişi… her seferinde kendini rezil etmekten başka bir şey yapmıyor ki…”
“N-ne demek istediğinizi hiç anlamıyorum! Yani… demek istediğim…”
İlk hamlede tehdide varan bir zorlamayla yanlarına katılan Steph, şüphe dolu gözlerle kaşlarını çattı.
“‘Grup’ kurallarını düşünecek olursak… beni arkada bırakmanız sizin için çok daha iyi olmaz mıydı…?”
Onu neden kendileriyle gelmeye zorlamışlardı ki? Steph huzursuzca mırıldanırken, en sonunda bir şeyleri fark etmiş gibi görünen Sora ve Shiro birbirlerine baktı.
Sormak için biraz geç kaldın sanki… Kıza duydukları karşılıklı acımayla birbirlerine gülümsediler. En başında, Steph’i tehdit etmek için ondan dokuz zar aşırmışlardı. Ama birlikte hareket ederlerse, her hamlede adam başı iki zar harcayacaklar ve toplamda altı zar gidecekti. Üstelik bir Görev’i tamamlayamazlarsa, her biri birer zar daha kaybedecekti. En kötü senaryoda, tek bir hamlede silinip gidebilirlerdi. Daha fazla zarla daha uzağa gidebilseler bile, harcayacakları miktar artacağı için bu tam anlamıyla zarardı. Oysa—
“Sadece ikiniz giderseniz… ilerlemek için toplamda yalnızca iki zar kullanmanız gerekecek, değil mi?”
Gerçekten de kurallarda “ikiden fazla kişilik bir grup” ifadesi geçiyor ve bunun daha fazla zar harcayacağı belirtiliyordu. İkiden fazla—yani ikiyi aşan. “İki veya daha fazla” değil. Bu tanıma iki kişi dahil değildi. Sadece Sora ve Shiro olursa, her biri tek bir zar, toplamda ise iki zar harcayacaktı. Yanlarına tek bir kişi bile eklemeleri, tüketimi bir anda üç katına çıkarıyordu.
“Yani Shiro ve benim birlikte seyahat etmemiz şart, fakat bu kuralları başka kimsenin kullanmasının bir anlamı yok. Ayrıca Shiro ile beni bir kenara bırakırsak, grubumuza bir kişinin daha katılması üzerimizde hemen bir yük oluşturuyor. Kazanmamızın önünde bir engel olduğu için sensiz gitmemiz gerekiyordu—bunu mu söylemeye çalışıyorsun?”
“Şey, evet…”
Ne yapacağını bilemeyen Steph, Shiro’dan dokuz, kendisinden sekiz zar alarak elinde yirmi yedi zar tutan kişinin sesini duydu.
“Pekala, hayallerini yıkmak istemem ama yanılıyorsun… Ne yazık ama, değil mi?”
Kahkahayla yankılanan, kırklı yaşlarının sonundaki bir adama aitmiş gibi duran keskin bir bariton sesti bu.
“İçin rahat olsun, bu ‘grup’ kurallarını ekleyen kişi—benim. Bu da demek oluyor ki…”
“Grup” kuralları Sora ve Shiro dışındaki herkes için tamamen anlamsızdı. Aralarında bir hain olduğu düşünülürse, iki kişinin birlikte seyahat etmesinin bir avantajı yoktu ve ikiden fazla kişiyle yola çıkmak resmen kendi ayağına sıkmaktı… Kimsenin bu kuralları kullanması için bir sebep bulunmuyordu. Ama Sora’nın sırf Shiro ile kendini ayırmamak adına eklediği bu kurallar işlerine bu kadar yarıyorsa, bu durum Tanrı için de bir şekilde kullanışlı olmalıydı, değil mi?
“Bana kalırsa kazanmak için grup halinde ilerlemeliyiz—öyleyse bunu ilan edin.”
Devasa tahtanın ötesindeki sözde bitiş çizgisine baktı ve orada bekleyen Kadim Tanrı ile alay edercesine kıkırdadı. Sıradan bir insanın bir tanrıyı dize getirebileceğini (defalarca) kanıtlamış olan bu adamın sanki yıllar içinde olgunlaşmış gibi duran sözleri, yüzü ve sesi; Shiro ile Steph’in farkında olmadan kızarmasına neden oldu. Onları teşvik ettiği gibi Sora’nın ellerini tuttular ve haykırdılar:
Grup halinde ilerleme.
Bu kelimeler yankılanırken Sora, göğsünden yaşam zarlarını çekip çıkardı ve boşluğa doğru fırlattı. Zarlar zeminde yuvarlandı ve sayılar belirdiğinde, üçü de yaşamlarının yüzde 20’si pahasına ileriye doğru adım atabildi. Var oldukları zamanı—yaşlarını, hayatlarını—ilerlemek uğruna terk ederken, varış noktalarında onları ne bekliyordu? Sora ve Shiro sırıttı. Steph tir tir titredi. Hep birlikte, hayatlarının onları sürüklediği o bilinmez geleceğe doğru baktılar…

Otuz dakika boyunca arayıp durdular.
“İlk hamlede de sormuştum ama… tam olarak ne yapıyorsunuz?”
“Sana ilk hamlede de cevap vermiştim sanırım… Bu bir ritüel!”
“… Rastgele sayı analizi…”
Ortamdaki gerginlik çoktan uçup gitmişti. 1,8 yaşındaki Steph, dizlerini kucağına çekmiş otururken sorduğu bu soru, Sora ve Shiro tarafından anında püskürtülmüştü. İki küçük kız ve elli yaşlarında, üstsüz, bakir, ezik bir ev kuşu oyuncunun amuda kalktığı bu manzara son derece garipti. Polisle tek bir temas bile, sırf bu suçluluk kokusu ve dolaylı deliller yüzünden tutuklanıp hakkında iddianame hazırlanmasına yeter de artardı. İçiniz rahat olsun, kesinlikle suçlu bulunurdu.
“… Ağabey, bir sonraki için… meşaleyi yak, çömel, sola ve sağa hareket et… sonra fırlat.”
“Ah, şey… Biraz daha detaylı açıklarsan çok sevinirim yani.”
Bir an için son derece havalı, olgun bir beyefendi gibi görünse de, şu haline bakıldığında adeta acınası bir hal sergiliyordu. İşte klasik Sora.
“Görevi devre dışı bırakma ve grup halinde seyahat etme kurallarını yalnızca ben koymuş olabilirim. Dediğim gibi, bunları kesin ben ayarladım—”
Ve tıpkı otuz dakika önce yaptığı gibi, Sora yine tek bir zar fırlattı.
02:
Zar sahibi, elindeki tüm zarları attığında gelen toplam sayı kadar kare ilerleyebilir.
03:
Zarların sonucu rastgele belirlenir, sonrasında kullanılan zarlardan BİRİ kaybolur.
“Bu zar kurallarını belirleyen de büyük ihtimalle biziz.”
“… Ağabey, bir sonraki için… geri bir adım at… ve köprü pozisyonundan… fırlat.”
Shiro’nun talimatı üzerine ağabeyi köprü pozisyonuna geçti ve son derece rahatsız bir halde olmasına rağmen Steph’in sorularını yanıtlamaya devam ederek bir zar daha attı. Sözleriyle değil, eylemleriyle cevap veriyordu. Halen köprü pozisyonundayken, yanında taşıdığı yirmi zarı birden yuvarladı…
Ve hepsi de altı geldi.
“Ufak bir teknikle, herkes zarın sonucunu manipüle edebilir… en azından bu kadarcık!”
Hadi oradan, imkanı yok! Shiro, Steph’in iç sesini duyar gibi oldu ama aslında bunu herkes yapabilirdi. Izuna ve Ino’nun doğaüstü duyularına ya da Jibril ve Plum’ın büyülerine bakmak yeterliydi. Bunun yasaklanması gerektiğini ilk kimin söylediği belirsizdi ama ağabeyi konuşmaya devam etti.
“Ancak zar manipülasyonunu yasaklayıp o Kadim Tanrı’ya ‘rastgelelik’ gibi ucu açık bir saçmalıkla güvenirsek, kimse bitiremesin diye zarlar üzerinde hile yapabilir. Bu kanıtlayamayacağın türden bir hile olurdu; sonumuz gelirdi. Bunu gözden kaçıracağımı mı sanıyorsun?”
“… Ağabey, bir sonraki için… kendini yere… yapıştır…”
Talimatı alan Sora, yüzünü yere gömdü ve bir zar daha fırlattı.
“Durum böyle olunca, birinin rastgele sayı üretecini belirlemiş olması gerekiyordu.”
Vurgulamak için gözlerini Shiro’ya çevirdi:
“—Buradaki birinin.”
Atılan zarın üzerinde baş döndürücü şekilde beliren ve kaybolan sayıya bakmaya devam eden Shiro, ukala bir ifade ve zafer işaretiyle yanıt verdi. Kadim Tanrı’nın bile zarları manipüle etmesi yasaklandıysa, yalancı rastgele bir sayı dizisi—yani bir rastgeleleştirme fonksiyonu—tanımlamış olmalıydılar. Oyuna başlama şartı hafıza kaybıysa, bu sayede kimsenin rastgeleleştirme sistemiyle oynayamayacağı garantiye alınmış olurdu.
“Ama! Bunu Shiro belirlediyse, kesinlikle bir tür koşul entegre etmiştir!”
“… Şöyle ayarladım… çekirdeği çözersek… rastgele sayıları… istediğimiz gibi getirebiliriz…”
İşte bunun bizim işimiz olduğunun kanıtı. Ağabeyi şeytani bir şekilde gülümsedi.
“Elinizdeki tüm zarları atmanız gerekiyor ama hepsini aynı anda atmanız gerektiğini söylemiyor, değil mi?”
Bu durumda, koşulları değiştirerek zarları tek tek atarlarsa olayı çözebilirlerdi.
“Bunu zaten biliyordum ama… iğrenç derecede güvenilir birer sahtekarsanız. İkiniz de.”
“… Pekala, Ağabey… Şimdi pantolonunu… çıkar ve geri bir adım at…”
“—Shiro, sormadan edemeyeceğim: Rastgele sayı üretecinin çekirdeğini gerçekten benim kıyafet giyip giymememe mi bağladın?”
Shiro, ağabeyinin bu alaycı lafına içinden yanıt verdi—Tabii ki hayır. Shiro, kendine has gariplikleri olan Romanc*ng SaGa 3’ün kod rutinini kullanırdı. Bu durumda çekirdekler, mükemmel bir şekilde hatırlayabildiği adım sayısı ve geçen süre olurdu. Fakat—
“… Tabii ki… Ben böyle… yaparım…”
“Ne diyorsun sen…? Sayılar uğruna anadan doğma soyunmam gerekirse ne yapacağım ben?!”
“…? Anadan, doğma, soyunacaksın…”
“İki küçük kızın yanında çırılçıplak kalmış orta yaşlı bir adam mı? Bu resmen polislere gel beni al demek değil mi?!”
Shiro, muhtemelen artık çok geç diye düşündü. Steph pes etmiş gibiydi; kopardığı bir ot parçasıyla ıslık çalarak mavi gökyüzünü seyrediyordu, çıkan detone ses tek başına yankılanıyordu.
