
Bir FPS oyunu oynadığını hayal et, çevrim içisin.
Özenle tasarlanmış haritanın dört bir yanını, ufkun ötesine kadar görebildiğin yüksek bir yerdesin. Alçak bir tepenin üstünden tüm o silah çatışmasının kaosunu izliyorsun; ne kadar da zarif bir manzara. Elindeki keskin nişancı tüfeğini fark edince kendi kendine, “Aha, birkaç insan artığı,” demekten alamıyorsun kendini. Ateşli silahlara ve kullanımına yabancı olanlarınız hiç endişelenmesin. Keskin nişancı tüfeği, tam da adının hakkını veren bir şeydir; uzaktan avlamak için bir tüfek. Sözlükten keskin nişancılığın anlamına baksanız, “uzaktan isabetle vurmak” olduğunu görürsünüz; buna karşın taarruzda kullanılan bir silaha da “taarruz tüfeği” denir. Nasıl evirip çevirirseniz çevirin, keskin nişancı tüfeği yalnızca uzaktan isabetli atışlar yapmak için kullanılan bir silahtır. Evet, tam da sizin için biçilmiş kaftan bir silah; aşağıda kaynaşan kalabalığı keyfinizce avlamanız için—
Şimdi! Bunu da aradan çıkardığımıza göre, yavaşça pozisyon alıp silahını hazırla!
Ve şimdi! Dürbününde gördüğün o yirmi otuz enayinin kafasını uçurmayı dene!
İşini bitirir bitirmez, kulakları sağır eden bir alkış tufanıyla karşılanacağından emin olabilirsin!!
siktir git ezik sniper
puşt n00b
Falan filan, böyle uzayıp gider…
Farklı seslerin alev alev, tutkulu bir öfkeyle hep bir ağızdan söylediği rüya gibi bir koro.
Az önce ne oldu öyle? Uzaktan avlamak için keskin nişancı tüfeği kullandın, onlar da sana köpürdü; hepsi bu kadar.
Anlamadın mı? Saçma mı geldi?
Zira o zamanlar saf ve masum bir çocuk olan o da tam olarak böyle düşünmüştü. Bu ne amk… diye düşündü, kendisini dramatik bir şekilde klavyenin üzerine bırakıp ağlarken.
Ne var ki bunu söylemek beni ne kadar yaralasa da bu hikayede saçma hiçbir şey yok. Bu sadece racona karşı gelen ve bu yüzden doğası gereği azarlanan birinin hikayesi.
Tüm oyunların raconları vardır: Teoride, oyunun kurallarına ve özelliklerine göre belirlenmiş en iyi teknikler. Kendi oyunlarında bunlar, çiğnenemez nezaket kurallarıyla eş değerdir—yine de.
Biri dikkatsizce bunlara karşı gelir de göz göre göre çiğnerse ne olur? Cevap… işte budur.
O tutkulu, öfkeli koro karşısında bir zamanlar gözyaşı döken o çocuk, artık genç bir adamdı. Bugün de her zamanki gibi elinde silahla oyunda koştururken… kendi kendine düşündü.
Gerçekten de pusuya yatıp insanları avlamak (buna “pusuculuk” denir) etkili bir taktiktir. Fakat herkes böyle düşünüp bu taktiği kullansaydı—ortada oyun diye bir şey kalmazdı. Tıpkı takım arkadaşları arasında sonsuza kadar paslaşmanın futbol kurallarına aykırı olmaması gibi. Tıpkı rakibi kışkırtmak için taşları sürekli etrafta döndürüp durmanın satranç kurallarına aykırı olmaması gibi. Ama çok oyunculu bir oyunda zımni bir anlaşma vardı: Racona karşı gelirsen, insanları zıvanadan çıkartırsın.
Herkes kafasına göre takılsaydı, sonuç kaçınılmaz olurdu… Böyle raconların olması şarttı. Biri bunları fütursuzca çiğnediğinde sövülüp sayılması, hatta linç edilmesi son derece doğal değil midir—?! Edep, zarafet: Bunlar insan için elzemdir. Ölüye ateş etmeye hayır.
Vır vır vır, her neyse.
Düzgün bir şekilde yetiştirilmiş olsaydı, belki de onlara—bu raconlara—hak verebilirdi. Ne var ki genç adam, bunun yerine hiçbir yerde birlikte görünmek istemeyeceğiniz türden, umutsuz bir işe yaramaz ev kuşu oyuncu olarak yetişmişti.
O zaman niye keskin nişancı tüfeğini oyuna koydular ki? Tükürdü; elinde silahı, her zamanki gibi etrafa rastgele mayınlar ve taretler saçarken. Diğer oyuncuların hakaretleri arasında üsten üsse atlıyor, yüzünde bir tebessümle pusup avlanmaya devam ediyordu. Bunun oyunu katlettiğini iddia eden n00b’ların raconları umurunda bile değildi.
Racon dediğin, doğası gereği zayıfların güçlüleri afallatmak için kullandığı bir hamledir—bir stratejidir ve üstelik—!
Tam o anda, tuzaklarını ve keskin nişancı ateşini yarıp geçen ilah gibi biri bıçakla üzerine çullandı…
Istırabını… ben az önce ne diyordum ya? Ha, doğru ya! Racon! Sadece yerle bir edilmek için vardır! Aynen böyle— Genç adam kendisini tek hamlede indiren kişiye baktı ve bir mesaj göndermeden önce kahkahayı bastı:
k4nk4 f3n4ydızzz

Tüm oyunların raconları vardır: Teoride, oyunun kurallarına ve özelliklerine göre belirlenmiş en iyi teknikler. Kendi oyunlarında bunlar, çiğnenemez nezaket kurallarıyla eş değerdir—yine de.
Biri dikkatsizce bunlara karşı gelir de göz göre göre çiğnerse ne olur? Cevap… işte budur.
Altmış küsur yıl önce—sonradan Doğu Birliği olarak adlandırılacak yerdeki ücra bir tepede. Altın sarısı kürkünden küçük bir tilki kızı, solgun bakışlarla göğe bakıp düşündü. Kızıl ay sanki bir sahnedeymişçesine batıyor, gece gökyüzünü sarıyordu; ufukta ise gezegenin her yerinden görülebilen, gökleri delip geçen ve gölgesini yeryüzüne düşüren devasa satranç taşı duruyordu. Zirvesinde ikamet eden Tanrı’nın, altı bin yılı aşkın bir süre önce On Yemin’i ilan ettiği ve şöyle dediği söylenirdi:
Dünya değişti.
Ancak kız, altın rengi gözleri buğulanarak kendi kendine düşündü.
Seni yalancı üçkağıtçı seni.
Büyük Savaş sona ermiş, savaş tarih olmuştu ve herkesin hakları güvence altına alınmıştı. Bir daha asla şiddet korkusuyla yaşamak ya da acı çekmek zorunda kalmayacaklardı.
Bu bir yalandı.
Yalandı, hepsi, tamamı lanet bir yalandan ibaretti—! Madem savaş bitti, o zaman neden hâlâ birbirimizle dövüşüyoruz?! Madem herkesin hakları güvence altına alındı, o zaman neden her şeyimiz elimizden alınıyor?! Madem artık şiddet korkusuyla yaşamak veya acı çekmek zorunda değiliz—o zaman neden—?
Neden ben… bu kadar yaralıyım, şiddetten bu kadar korkuyorum ve bu kadar canım yanıyor?
Kanlı paçavralar içindeki kız, adeta bir cevap dilenircesine gözyaşı döktü.
Kuyruklarının ya da kulaklarının şekline, boynuzları olup olmadığına, kürklerinin rengine göre sürüler oluşturup birbirleriyle alay ediyorlardı. Werebeast’ler başka bir ırk tarafından sömürülse bile, eğer başka bir kabile söz konusuysa, “Müstahak sana,” diye kıs kıs gülüyorlardı. Bu “teori” yürürlükteyken, Werebeast’ler zaten altı bin yılı aşkın süredir kendi aralarında oyun oynuyorlardı.
Bu yanlış, dedi. Werebeast’ler birbirleriyle savaşmamalı; birbirlerine yardım etmeliler. Çok genç—ve dolayısıyla bilge—kız, zihnindeki bu hassasiyetle kabul görmüş “teoriye” karşı sesini yükseltmeye çalıştı.
Zayıf taşlar sadece izlenir, dinlenmez denmişti ona; onların küçük hesaplı düşmanlığı genç kızı çiğneyip geçmişti.
Ve böylece kız, o isimsiz tepenin üzerinde, yaşama ve ölme hakkı bile elinden alınmış halde, kanlar içinde yatarken… bilincinin bulanık kalıntılarıyla devasa satranç taşına dikti gözlerini—ve nihayet anladı.
On Yemin şöyle diyordu: İzin almadan almayacaksınız, tecavüz etmeyeceksiniz, öldürmeyeceksiniz. Ancak zayıfları korumaktan bahseden tek bir kelime bile yoktu; zayıf olmaya izin verilmesinden bahsetmek bile lükstü. Onları dolandır, kandır, tehdit et—gerekli her yolu kullan; bir kez rıza göstermeye mecbur kaldıklarında da vur onlara, soy soğana çevir, çiğne, öldür—hepsi bundan ibaretti. Güçlüler yaşar, zayıflar ölür. Kazananlar her şeyi alır, kaybedenler her şeyi kaybeder. Haklı ya da haksız, kaybedene söz hakkı bile tanınmaz. Hoşuna gitmiyorsa—piyon olmayı bırakıp oyuncu ol. Bütün hile ve kurnazlığını kullan, başkalarının haklarını dilediğince yönetme gücünü ele geçir—yani bir hükümdar ol.
Evet, o sözde Tek Gerçek Tanrı tarafından görkemle yüceltilen bu kurallar, elleri başkalarıyla el ele vermek için değil—onlara vurmak için ödüllendiriyordu. Bireyin gücünü zayıflara kalkan olmak için değil—onları ezmek için ödüllendiriyordu. “Teori” tam olarak buydu—kusursuz oyun, olabildiğince karşılıklı tahakküm kurmaya çalışmak demekti. Bu kurallarla, söylemeye bile gerek yoktu ki—dünya değişmiş miydi sanki? Hiçbir şey değişmemişti… Birbirlerini katletmeden ve soymadan önce sadece yeni bir prosedür peydah olmuştu. Bu gerçeği nihayet kavrayan kız, yalnızca—güldü.
“Racon” dediğin, tanımı gereği zayıfların güçlüleri afallatmak için kullandığı bir şeydi—bir strateji. O da sadece—yerle bir edilmek için vardı. Kaderin bu aşağılık ve mide bulandırıcı teorisi bile bir istisna değildi. Öyleyse, kız acıyla çığlık atan bedenini susturdu ve ayağa kalktı.
O “raconları” kendi ellerimle yerle bir edeceğim.
Bir “oyun bozan” inşa edeceğim—onların lanetli raconlarını başlarına geçireceğim. Benim oyun bozanım da sırf bozulmak için var olsa bile—fark etmez. Onların raconlarını defalarca bozacağım, benimkiler sonuna kadar sonsuz kez bozulsun yine de pes etmeyeceğim.
Mutlaka orada bir yerlerdedir.
Elleri vurmak için değil—başkalarıyla kenetlenmek için ödüllendiren bir “racon”.
Gücü ezmek için değil—zayıfları korumak için ödüllendiren bir “racon”.
Herkesi başkalarının kontrolündeki piyonlar oldukları için değil, kendi hayatlarının oyuncuları oldukları için ödüllendiren bir “racon”.
Onu bulacağımdan eminim—hayır, kesinlikle bulacağım—
Ve böylece, o gün, o an.
Kendisini yere seren, bir kenara attığı o “raconları”—onları yürürlüğe koyanlara dikti gözlerini kız ve kararını verdi. Racona dikkatsizce karşı gelmek başarısızlık demekse—o zaman ben de kurnazca karşı geleceğim. Dolandıracağım, aldatacağım, tehdit edeceğim, daha gizli kapaklı hareket edeceğim, daha da aşağılık taktikler benimseyeceğim, her bakımdan katbekat daha kurnaz olacağım!
Ne pahasına olursa olsun bunu başaracağım. Dünyayı değiştirmekle övünen o kibirli sahtekar Tanrı’nın bile yapamadığı bir şeyi.
Dünyayı değiştireceğiz—kendi ellerimizle. Evet—yüreğinde yalnızca çocuklara hak görülen türden akıl almaz bir düş yatıyordu. İşte o zaman, o isimsiz tepede, o isimsiz mabedin altında, isimsiz altın tilki kızı, tam da devasa satranç taşının tepesindekinin arzuladığı gibi, kuralların izin verdiği her şeyi kullanacağını söyleyerek pis pis sırıttı. Ve her bir raconu altüst edecek bir hamleye girişti—ya da başka bir deyişle—
Eşi benzeri görülmemiş bir hileye.

Ve böylece bir fırtına koptu—6.200 yılı aşkın iç çatışmayı kökünden söken bir fırtına. Tüm öfkeyi, nefreti, kinleri ve prangaları silip süpüren karşı konulmaz bir fırtına. Kendi aralarında yorulmak bilmeksizin savaşanların elinden mücadele imkanını bile çekip aldı—ve dağılıp gitti.
Yeni bir ulus doğdu.
Kızın eski düşlerinin—o akıl almaz ideallerinin bir köşesini yaşatan bir ulus. Yalnızca yarım asır içinde, dünyanın en büyük ülkelerinden biri olarak dört bir yanda tanındı—Doğu Birliği.
O genç altın tilki artık yoktu. Artık ona Tapınak Bakiresi deniyordu; her Werebeast’in dehşetle korktuğu bir varlık. Ve gençlik yıllarında tezgahladığı o hile ise şimdi—
“Pekiii—şimdi oyunun başlamasına hazır mısın, seni baş belası tanrı?”
Bir zamanlar isimsiz altın tilkinin uzandığı o isimsiz tepe, o isimsiz tapınak, artık Doğu Birliği’nin başkenti Kannagari’deydi—o noktaya sadece Tapınak deniyordu. Orada toplanan herkesin gözleri önünde, tanrı dedikleri o hile—saf ve devasa bir güç girdabı saçtı…

İddialarınızı işittim. Lakin bunları kanıtlamak size kalmış—
Ancak kelimeleri dökmek için dudaklarını kıpırdatan Tapınak Bakiresi’nin kendisi değildi. Bu, Tapınak’ın ötesine, hayır, Kannagari’nin ötesine—hatta denizin ötesine ulaşan, sadece Doğu Birliği’ni değil Elchea’yı bile kuşatan o güç fırtınasının kaynağıydı: Tapınak Bakiresi’nin gençliğinde bedenine aldığı o hile—eter. Şimdi sadece bir kukladan ibaret olan Tapınak Bakiresi’nin bedeni aracılığıyla, bu iradeyi kontrol eden varlık konuştu.
Ey neredeyse kesin bir ölümü bekleyen ölümlüler, bir an önce ölmeye yönelik bu hevesinizi kavramakta güçlük çekiyorum.
Bedeninde bir Old Deus barındıran Tapınak Bakiresi, bulanık bilincinin arkasından dizilmiş olan figürleri gördü. Ölmeye hevesli yedi gölge—bir oyuna davet ettikleri tanrıya göre tabii.
“Yoklama!! Bir numara, Sora, bakir, on sekiz! Sana yaşamak için ne kadar can attığıma dair o muazzam cevabı sunacağım!”
Kuzgun siyahı saçlı genç adam Sora, ağzını havalı bir tebessümle eğerek bağırdı. Önündeki ilahi anafor sanki sadece can sıkıcı bir esintiden ibaretmiş gibi elini yüzüne siper ederek güldü ve devam etti.
“Bir tanrıyla oynama şansı yakaladım be! Bu fırsatı kaçırırsam bir oyuncu olarak sınıfta kalırım!”
“… İki numara… Shiro, on bir… Bu sefer… bekleyecek… vaktimiz… yok…”
Küçük kız kardeşi Shiro, uzun beyaz saçları darmadağınık halde, sanki pes etmiş gibi yarı kapalı gözlerle sırasını aldı.
“N-neeee?! Ü-üç numara, Stephanie Dola. Ben ölmek istemiyorum. Buna kesinlikle karşıyım—”
“Dört numara, Lord Sora ve Lord Shiro’nun mütevazı kölesi Jibril. Aramızdaki tek ölümsüz olan bendenizi gözden kaçırmanıza gözyaşları içinde kahroluyorum—bu yüzden bu hatanızı telafi etmenizi emrediyorum. ”

Sağduyularının biricik timsali olan Imanity kızı Steph gözyaşları içinde acıklı çığlıklar atarken, Flügel kızı Jibril tekinsiz bir gülümsemeyle onun sözünü keserek bir tanrıya emir verdi.
“Beşşş numara, Plum… Varlığımın silikliğiyle nam salmış biri olarak, ben bu işe hiç bulaşmayıp gerisini sizlere bırakayım…”

Sıradaki cevap veren, Dhampir kızı—düzeltiyorum, oğlanı—Plum’dı; güzel, dertli yüzüne kabullenişin getirdiği kupkuru bir gülümseme yerleşmişti. Ardından—
“…? A-altı numara olayım, lütfen? Izuna—ınghh.”
Telaşlanan Werebeast kızı Izuna Hatsuse lafa girmeye çalıştı ama hemen yanında diz çöken yaşlı Werebeast adam Ino Hatsuse başını aşağı bastırdı.
“Lütfen içiniz rahat olsun, Kutsal Tapınak Bakiresi Hazretleri.”
Başını Old Deus’a değil, mühürlenmiş Tapınak Bakiresi’ne doğru eğerek konuştu:
“Bu gürültücü güruh hiç ama hiç güven telkin etmese de, bu işi bize bırakmanızı istirham ediyorum.”
“Ş-şey, o burnu havada tanrının kıçını tekm— Onları kesin yeneceğiz yani, lütfen!”
Izuna, savaşma arzusu hâlâ açıkça ortada olsa da dedesinin ortalığı yatıştırma huyunu taklit etmeye çalıştı.
Bu yedi kişi. Ağırbaşlılıktan yoksun, güvenilirlikten bir o kadar uzak. Her birinin sırtında ayrı bir yük; yaşları, ırkları ve cinsiyetleri bambaşka. Bir tanrıya meydan okumak için düşüncesizce öne atılan, sevmekten kendinizi alamayacağınız bir grup aptal. Tek Gerçek Tanrı’nın kuralları üzerine inşa edilmiş mutlak hakikat kalıplarını yıkmak için.
Dua edenler olarak değil, oyuncular olarak.
Bu hakikat karşısında içini bir sevgi kaplayan Tapınak Bakiresi, bilincinde alaycı bir tebessüm belirmesine engel olamadı. Fakat aynı anda içinden geçirdi—hâlâ anlayabilmiş değildi.
Öyleyse yemin edin. Sözlerinizle kendi ölümünüzü kazıyın bu aptalca oyuna.
Ne var ki Old Deus, onları felaketlerine sürükleyecek yemini etmeleri için sakince sıkıştırırken—
“Ah, ondan önce bir şey diyeceğim.”
Sora, oyunun başında yemin etmek için ellerini kaldıran grubu bölerek, ortama hiç uymayan son derece umursamaz bir tavırla araya girdi ve sordu:
“Kusura bakma da, bize hâlâ adını söylemedin, değil mi?”
Sizin gibi köksüz mahlukları bu nasıl ilgilendirebilir ki?
“Ha? Birini madara etmeden önce en azından adını öğrenmek asgari nezaket kuralı değil midir ya?”
Şokun etkisiyle atmosfer adeta gıcırdadı. Herkes—Flügel Jibril bile—tanrının hoşnutsuzluğu karşısında irkildi. Tapınak Bakiresi kahkahasını tutamadı. Eteri bedenine kabul etmesinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmişti. Bu süre zarfında hoşnutsuzluğunu hiç bu kadar açıkça belli etmiş miydi—hele de—
“… Ş-şey, dur— Çok mu kötü bir şey söyledim?”
öz farkındalıktan zerre nasibini almamış, önemsiz bir Imanity’nin böylesine laubali atışmaları karşısında?
“… Ağabey, sorun… yok… özel bir şey… söylemedin.”
“D-değil mi?! Yani ben de şey yapmadım—”
Shiro, neye uğradığını şaşıran Sora’ya başparmağıyla onay işareti verdi.
“… Sen sadece… nefes alarak bile… insanları… çileden çıkarıyorsun.”
“G-gerçekten de efendim çok yüce! Tanrıyı bile zıvanadan çıkarmak—ne büyük bir aydınlanma—!!”
“Bir tanrının bile senin kıçına tekmeyi basmak istemesinin kanıtı bu… Valla büyük yetenek.”
“Oyunu oynamayı unutup tanrıyı laflarınla komaya sokmaya ne dersin? Tam senin yapabileceğin türden bir şey gibi duruyor, Kral Sora.”
“… Sora, fena havalısın, n’olur…”
“Seni lanet olası maymun… Tek bir saniye bile ciddi durursan seni öldüren bir hastalığa falan mı yakalandın…?”
Bulanıklaşan bilincinin içinde Tapınak Bakiresi, bu gürültücü gruba gizlice gülümsedi. Aynı anda düşünceleri her an kopup gitme tehlikesiyle karşı karşıyaydı—fakat yemini dahi beklemeden oyun tahtasını kurmaya başlayan tanrının bakış açısıyla çakışan görüşüyle izledi: Tapınak—başkentin etrafına yayılan gökdelenleri ve ardından Doğu Birliği adalarının şehirleri… Ömrünü kurmaya adadığı ülkeye yukarıdan bakarken düşündü:
O zamanlar, isimsiz altın tilki kız, kurduğu o ülkenin hayalini kurar, kalıpları birbiri ardına yıkar—ve daima bir sonrakini arardı.
Ancak o çocuk artık içinde değildi. Sonunda bir yetişkin olup çıkan o kız, yani Tapınak Bakiresi, bir gün… farkına varmıştı.
Kalıpları yıkmanın… net bir sonu vardı. Enine boyuna incelenmiş bir oyun, aynen sos oyunu gibi biterdi; ilk hamleyi yapan her zaman kazanırdı. Bir taş ne kadar çabalarsa çabalasın, asla tahtanın dışına fırlayamazdı.
Oyuncular ve dua edenler. Bu dünya, ne kadar ileri giderseniz gidin, oyuncuların dua edenleri birer taş olarak kullandığı bir tahtadan ibaretti. Bu, asla değiştirilemeyecek—yegane kalıptı. Kızın gençliğinde kurguladığı hile de bunu kanıtlamıştı. Yine de, bu kabullenişle hayal kırıklığına uğrayan Tapınak Bakiresi—
aşağıya bakıp Tapınak Bahçesi’ni yeniden fark ettiğinde, o zamanlarki kızın rüyalarında bile göremeyeceği bir manzaraya tanık oldu. Imanity, Flügel, Dhampir, Werebeast—eski zamanlarda birbirlerini silahlarla katletmişlerdi, bugünse oyunlar aracılığıyla birbirlerinden nefret ediyor ve savaşıyorlardı. Ama şimdi güçleri, yaşam süreleri, hatta varoluş biçimleri bile farklı olan bu ırkların temsilcileri bir araya gelmiş gülüşüyorlardı. Üstelik sadece bu da değil; niyetleri farklı olsa da hedefleri birdi—bir Old Deus’a meydan okuma çılgınlığında, barış içinde birleşmişlerdi…
“—Pekala, gerçekten tamamen hazır mısınız?”
İster öfkeden ister kozmik yaratım eylemine odaklanmaktan olsun, tanrı bir anlığına Tapınak Bakiresi’nin bedeni üzerindeki kontrolünü gevşetmişti ve kızın ağzından bu soru döküldü.
“Benim hatamı, o zaman yaptığım yanlışı üstlenip—onu düzeltecek misiniz?”
Tapınak Bakiresi elini yavaşça havaya kaldırdı. Solgun kolunu hafifçe çevirdiğinde, avucunda parıldayan bir piyon duruyordu. Hiç şüphesiz bir Irk Taşı’ydı bu—Werebeast Taşı. O gün yaptığım hatayı düzeltin—o zamandan beri biriktirdiğim hesabı ödeyin. Bunu başarana kadar, onlarla birlikte neşeyle gülümsemeye hakkım yok. Ama bunu yapabilirsem, işte o zaman—
“Bunu yaparsanız… Doğu Birliği—yani Werebeast’ler sizinle birlikte yürüyecektir.”
Hâlâ kargaşa ve ıstırap içinde olan Tapınak Bakiresi bu beyanı verdi, yine de…
“Hmm… açıkçası seni bu kadar ciddileştirecek ne tür bir hata yaptın hiç bilmiyorum.”
Bir an bile ciddileşirse öleceği bir hastalıktan şüphelenilen o adam, böbürlenerek ekledi:
“Düzeltilecek bir şey arıyorsan, işe bize karşı ciddileşme hatanla başlasana?!”
Bütün varoluşun ta kendisine denk olan bir Old Deus’a meydan okuyan Sora, “ciddi bir azarla” bağırdı. Tapınak Bakiresi’nin endişesinden ve kargaşasından habersiz—ya da belki de her şeyin gayet farkında olan kardeşler— gözleri beklentiyle parıldayarak şöyle dediler:
“Çok şanslıyız! Bu tiplerle beraber bir tanrıya karşı oynama lütfuna eriştik!”
“… Ve… oynuyorsak… kazanmak için… oynarız… O yüzden…”
“Aynen öyle! Evet, tamamen, doğal olarak ve kaçınılmaz şekilde! Doğu Birliği’ni de Old Deus’u da yanında gelen ne lanet şey varsa hepsini alacağız!! Bu kadar, ne eksik ne fazla—basit, değil mi?”
Yüzleri, adeta “Amma da yaptınız ha, yetişkinler her şeyi amma karmaşıklaştırıyor” der gibi çocuksu bir duyguyla doluydu. Tapınak Bakiresi’nin gözlerinde artık yansımayan bir şey, şüphesiz ki onların gözlerinde canlıydı.
“Sıkıcı şeyleri geçelim. İçinde bulunduğumuz bu dünya—bir oyun, değil mi?”
İki çift göz yoğun bir kararlılıkla ama yalnızca katıksız bir neşeyle parıldıyordu.
“Tüm yaptığınız, kimin kendini bir şey sanan en büyük züppe olduğunu görmek için yarışmaktan ibaret, değil mi?”
“… Öyleyse… bizim… kaybetme… ihtimalimiz… yok…”
“En büyük züppe unvanı için oynuyorsak, tanrılara kaybedelim diye bir sebep göremiyorum.”
Oyun işte bu kadar basitti. Oyuncular ve taşlar; sadece meydan okur ve meydan okunurlardı—durumu değerlendirmeyi sonraya bırakarak. Oyuncular ve dua edenler; sadece ne olmak istediklerine karar verirlerdi.
Enine boyuna incelenmiş bir oyun, tıpkı ilk hamleyi yapanın her zaman kazandığı sos oyunu gibi bitiyorsa, o zaman kimin ilk hamleyi yapacağını belirleyecek oyunu başlatmanın vakti gelmişti. Tek, net ve mantıklı bir silahla, Tapınak Bakiresi’nin kurnazca umutsuzluğunu söküp attılar. Orada toplanan herkesin arasında büyüyen coşkuyu, asla sonu gelmeyecek bir sonu övmelerini izlerken—
“… İtiraf etmekten nefret ediyorum… ama galiba artık yaşlanıyorum…”
Tapınak Bakiresi şaka yaptı ve aniden Sora ile Shiro’nun gözlerinde böylesine net yansıyan o “basit dünya”yı düşündü—kendi gençliğinde göremediği o dünyayı. Belki de o zamanlar yalnızca çocukların görmesine izin verilen o dünyayı görememiştim? Ya dünya, tam da bu ikisinin dediği gibi gerçekten bu kadar basitse?
Ya geriye kalan herkes onu karmaşıklaştırıyorsa—?
“Pekala, başlayın bakalım.”

Bu sözler yüzündeki sırıtışla ağzından döküldü; tanrıya meydan okuyan o aptalların her birinin yüzünde sırayla kendi gülümsemeleri belirdi. Umut ettikleri, sabırsızlıkla bekledikleri o son derece yalın ve basit oyun; kimin en büyük züppe olduğunu belirleyecek olan oyun—
“Gelin de oyun başlasın—!!”

Sora coşkuyla bağırırken Tapınak Bakiresi Werebeast Taşı’nı havaya fırlattı. Taş, başlarının üzerinde giderek daha da yükseğe süzüldü—uzak göklerde dönüp duran Old Deus’a ulaşmak istercesine fırlatılmıştı. Herkes, bu dar bahçeyi yarıp açmak istercesine kollarını bir kez daha havaya kaldırdı—
Aschente!


Yankılanan şey, On Yemin uyarınca mutlak bağlayıcılığa sahip bir oyunu başlatacak yeminin haykırışlarıydı; dünyanın değiştiğiyle övünen o yalancı “Tek Gerçek Tanrı”nın koyduğu kurallara boyun eğeceklerinin işaretiydi. Tam o anda, kıvranarak biriken ilahi güç patladı. Tsunami gibi kabaran o coşkun gücün ortasında bilinci biçare savrulan Tapınak Bakiresi şöyle düşündü:

*
Dünyada hiçbir şey değişmedi.
Henüz küçük bir kızken böyle hissediyordu. “Öyleyse her şeyi kendim değiştireceğim,” diye umut etmişti. Hayali buydu. Yaşlanıp o gençlik hülyasından eninde sonunda uyanmış olan Tapınak Bakiresi, kendini bir kez daha bu hayale kaptırdı.
Bunu—bu oyunu, Old Deus’u, kendisini—yenmeyi başarıp kanıtladıklarında: işte o zaman dünya bir kez daha değişecekti. Ve o vakit geldiğinde… Evet, bunu kabul edecekti: Büyük Savaş’ın sonunda, çok ama çok uzun zaman önce Yeminler’i lütfeden kişinin sözlerinin yalan olmadığını kabullenecekti.
Dünya değişebilirdi ve değiştirilebilirdi—ve kesinlikle değişmişti de—!!
Öyleyse.
Henüz özür dileme vakti değil… Sayın “Tek Gerçek Tanrı”…
Sen sadece bir yalancı mıydın, yoksa ben mi budalanın tekiydim? Yanıt geldiğinde, azıcık da olsa özür dilemeye hazır olacağım.
Sana defalarca yalancı deyip durduktan sonra… elbet bir “Kusura bakma ya!” patlatır hatta üstüne dilimi bile çıkarırım—
Geride bu umudu ve alayı bırakan Tapınak Bakiresi’nin bilinci, ışığın ötesine sürüklendi.

Bütün dünya bu fenomene tanıklık etti. Uzak Doğu’da denizde süzülen bir adadan yayılan bu güç, adeta bir “yeniden yaratılış”tı. Göz açıp kapayıncaya dek gerçekleşen bu olay, garip bir şekilde gezegenin öteki ucundan dahi görülebiliyordu; sanki o bükülmüş küre, feryadını yerle göğe duyurmaktan kendini alıkoyamıyordu.
Gecenin karanlığı paramparça oldu, gündüzün ışığı delindi. Bu küstah, saçma ve akılalmaz fenomen gezegenin ta kendisini sarstı. Güç bir dalgaya, dalga bir maddeye dönüştü ve ondan belirgin kavramlar doğdu. Evrenin doğuşunun bu mikrokozmosunda, yaratılışın bu taklidinde, yeryüzü gökyüzüne yükseldi. Yukarıda beliren kara parçası, tek bir sarmal oluşturana dek katlanıp büküldü. Bir girdap misali dönerek, bir pagoda gibi yükselerek ta Ay’a ulaşıyordu—bir cennet koridoru.
İnsan neler olup bittiğini anlamasa dahi, sırf içgüdüleriyle bile titremesine yeterdi.
Ne olduğunu anlayan o talihsiz ruhlar içinse mantıkları, bu titremeyle dizlerinin üstüne çökmeye zorluyordu onları.
Hangi varlık, tüm mantığa aykırı şekilde böylesi bir mucizeyi gerçekleştirebilirdi? Bu soru; kanlarına, benliklerine, ruhlarına kazınmıştı; sonsuzluk geçse de solmayan o şeye—hafızalarına. Bir zamanlar gökleri yaratan, yeri parçalayan, her şeyi tanımlayan şeyin izleri fısıldıyordu onlara—hafızaları. Bu yüzden o gün, bu fenomene tanıklık eden herkes—dua etmekten başka bir şey yapamadı: Ah… Tanrım…

Bu sırada. Dünyanın ucunda, devasa bir satranç taşının zirvesinde, tüm dünyaya hükmeden Tek Gerçek Tanrı—Tet—
“Hapşuu! Hapşu, hık… Bu benim yaptığım bir şey değil. Sadece hakkımda çok fazla konuşuluyor.”
Kızarmış burnunu silerken mendillerle dolu bir çöp kutusunu kucağında tutuyordu… ilahi şahsiyeti için tamamen gereksiz bir sahneyi sergiliyordu: akan bir burun—ve sitemler.
“… Bana defalarca yalancı dedikten sonra şimdi de itibarımı zedeliyorlar. Hadi ama!”
Beni ağlatacaksınız ya. Tet hoşnutsuz bir şekilde bacaklarını sallayarak ona baktı—gökyüzünde yaratılan yeni karaya, Doğu Birliği’nden Elchea’ya kadar olan toprakları kaplayacak ölçekte uzanan o cennet kıtasına. Bir Old Deus tarafından geçici bir süreliğine kurulmuş devasa bir oyun tahtasıydı bu, ama—
“—Ha-ha! Bu biraz beklenmedik oldu galiba. İşleri gösterişli yapmaya bayılıyorsun, değil mi?”

Evet, bir Old Deus için bile bu kadarı fazla bir güç gösterisiydi, diye mırıldandı Tet—hayır.
“—Soru. Bu sonuç senin bir hilen midir, Suniaster’ın sahibi?”
Boşluktan yankılanan bir ses seslendi. Tek Gerçek Tanrı ile konuşmak bir Old Deus’un gücüyle bile son derece zordu—
“Ben kimsenin tarafında değilim—size kaç defa söylemem gerekiyor… hapşuu!”
Ama sizinle konuştuğumda cevap verin lütfen! Tet, kucağındaki çöp kutusuna bir mendil daha atarken rahat bir gülümsemeyle ama yüzsüzce üsteledi.
“—Yanlış. Onları başka bir dünyadan çağıran sensin. Meydana inmekteki amacını açıkla.”
Eğer bu, Old Deus’ların Tek Gerçek Tanrı’ya meydan okuma hakkını kazanmak için Irk Taşları uğruna mücadele ettiği bir oyunsa, Tek Gerçek Tanrı’nın kendisinin savaşa katılmasının ne anlamı olabilirdi ki? diye sordu ses, fakat Tet bıyık altından güldü.
Hiçbir hile yoktu. Bir isim vermesi gerekirse, tek sahip olduğu şey umuttu—
“Bu yanlış anlaşılmayla oyunumu mahveden sizler olduğunuz için, feryat eden yüzlerinizi görmek istediğimi söylesek nasıl olur?”
Çocukça cevabının aksine, Tet’in sakıncasız, yalın gerçek motivasyonu—umuttu; fakat Old Deus’un boşlukta çınlayan sesi sakince devam etti.
“—Eğer böyle bir birleşme söz konusuysa, Suniaster tarafından biliniyor olmalıdır.”
“… Şunu daha anlaşılır bir dille söyleyemez misin… ‘Yüzümü görmek istiyorsan geleceğe bak’ gibisinden?”
Buna kıkırdayan Tet, elini havaya kaldırdı.
“Övünmek gibi olmasın ama sizlerin aksine—benim zevklerim iyidir.”
Elinde süzülen şey, Tek Gerçek Tanrı olduğunun kanıtıydı.
“En azından sürpriz bozanlara karşı bir politikam var, bilirsin ya?”
Suniaster. Mutlak hakimiyet sağlayan kavramsal aygıt—kadir-i mutlaklığın haznesi. Evrende var olan tüm güç, bu hazneden sızan tek bir damladan fazlası değildi. Onu dilediğince yönlendiren Tet için artık ne zamanın ne de metafiziksel nedenlerin bir hükmü vardı. Yaratılış ve yıkım, geçmiş ve gelecek, gözlem ve kararlılık… Hepsi onun ellerindeydi. Old Deus’ların feryat eden yüzlerini göreceği bir geleceği seyretmesi—hatta onu yaratması—onun için çocuk oyuncağıydı, fakat—
“Böyle hile yapmanın neresi eğlenceli ki? Geleceği görmenin bir faydası var mı sanki?”
Suniaster’a sahip olan Tet kadar olmasa da, bir Old Deus da geleceği bir yere kadar görebilmeliydi; Tet alaycı bir şekilde kıkırdadı—
“—Ben sadece geçmişe bakarım.”
Bu mırıltıyla birlikte çöp kutusunu yok etti ve bir kitap ile tüy kalem çıkardı. Tanrı tarafından ciltlenen ve kaleme alınan kitap… hâlâ çoğunlukla boş sayfalarla doluydu.
“Bunu heyecanlı kılan da bu zaten—oyunun sonucunu doldurmak.”
Her şeyi bilmeyi reddeden Tanrı’nın merakla beklediği gelecek tam da böyleydi. Tanrı’nın bile bilmediği bir efsanenin anlatısı—henüz var olmayan bir masal.
……
Sırf sonuna kadar okuma arzusunun yarattığı o sessizlik karşısında Tet elinde olmadan kıkırdadı. Kızın onun sözlerini ciddiye almasına imkân yoktu.
Onun eteri, özü buna asla izin vermezdi.
“—Beni çağırma sebebin böyle önemsiz şeyler midir?”
“Iıı… evet. Seni kızdırıp kışkırtmak işin bonusuydu! Ama asıl sebep şu—”
Kıkırdayarak boş bir sayfayı işaret etti Tet.
“Suniaster bile senin adını bilmiyor, bu yüzden bana söyleyebilir misin? Çünkü yazmam gerekiyor—”
Tet, asıl sebebinin bile bir trolleme olduğunun farkında değilmiş gibi gülümsedi (belki de her şeyi bilmeyi reddettiği içindi bu)—
Çıt. Bağlantı koptu, geride havanın hoş olmayan bir çatlama sesini bıraktı.

“… Hadi ama… bayağı ragequit attı… Oyuncu olarak sınıfta kaldın sayılır, biliyorsun değil mi?”
Tet iç çekerek tüy kalemini sayfaların üzerinde gezdirdi.
Kimileri dünyanın basit olduğunu, bir çocuğun bile onu kolayca anlayabileceğini düşünür.
Kimileri dünyanın karmaşık olduğunu, anlama sonsuza dek direndiğini düşünür.
Kimileri dünyanın hiç değişmediğini ve asla değişmeyeceğini düşünür.
Kimileri ise dünyanın sürekli değiştiğini ve tam da şu anda değişmek üzere olduğunu düşünür.
Geçmiş ve bugün; insanlar, makineler, canavarlar… ve tanrılar… hepsi de nihayetinde hangisinin doğru olduğunu ya da acaba…? diye merak etmişti. Tet başını eğdi ve—sanki her şeyin cevabını vermek istercesine, sanki herkesin şüphe duyduğu gerçeklerin yalan olmadığını haykırmak istercesine—tek başına düşüncelere daldı.
Çok ama çok uzun zaman önceki o gün, dünya gerçekten de değişmişti. Elinde Yıldız Kupası (Suniaster) ile, oyunlar tanrısı olan ben… onu gerçekten de değiştirdim. Göğü ve yeri bir oyun tahtasına, yasaları ise kurallara dönüştürerek… Onu gerçekten değiştirdim. Fakat göğü ve yeri değiştirmiş olsam da değişmeyecek şeyler var, değiştirmemem gereken şeyler. Oyunun oyuncularını değiştiremem; onları değiştirmemeliyim. Tıpkı onların iradesinin, o eski efsanenin bende ve Yıldız Kupası’nda (Suniaster) hayat bulup dünyayı değiştirdiği gibi. Bu oyuncuların da değişmeyi istemesi gerekiyor.
“Onu değiştireceksiniz, değil mi?! Her şeyi altüst edip buraya geleceksiniz, değil mi?!”
Onların iradesi, yani yeni efsane, şimdi oyunculara varana kadar her şeyi değiştirecekti. Şüphesiz ki—müdahaleci, baş belası ve zamansız yöntemlerle, tıpkı en çekilmez veletler gibi herkesi köşeye sıkıştırarak, değişmekten başka çare bırakmayana dek her şeyi peşlerinden sürükleyeceklerdi.
İşte o zaman nihayet oyun… gerçekten başlayacaktı. Yaratılıştan bu yana oynanan en eğlenceli oyunun nihayet başladığını—geçmiş zaman kipiyle—yazabileceği o anı kesinlikle yaşayacağını bilerek bekleyen Tet, bağdaş kurup oturdu.
“… Ve bir dahaki sefere seni gördüğümde sana adınla seslenmek için sabırsızlanıyorum.”
Dünyayı gözlerinin önünde bükmüş olan o kişiyi—Tapınak Bakiresi’nin içinde ikamet eden eteri—dünyada bilen tek kişiydi.
“Senin böyle bir ifade takındığını görmek… o düşünceli makineyi bizzat yaratan biri olarak—”
Fakat devamındaki kelimelerini yuttu… ve kendini gülümsemeye zorladı. Göğü ve yeri sarsarak inşa edilen o devasa oyun tahtasının derinliklerine bakarak yeni bir efsaneye yükselenlerin tek bir hamlesini bile kaçırmamak için pürdikkat izledi.
Bir oyunu izleyeceksen, her zaman tezahürat etmelisin. Favori oyuncularını desteklemek harikadır ama beklenmedik bir ters köşenin tadı da bambaşkaydı. Kimi desteklesem acaba? diye düşündü Tek Gerçek Tanrı; fakat çok geçmeden başını kaldırdı ve kendi elleriyle yarattığı dünyanın özünü bizzat vücuda getirmek istercesine—
“Bastırın bakalım herkes! Hemen hemen hepinizi destekliyorum… ah-ha-ha! ”


son derece tembelce ve işine geldiği gibi bir destek nidası savurdu.

Uyan.

Uykusunu delen bu kelimeyle Sora uyandı. Bedenini yerden kaldırırken, henüz düşler diyarından tam olarak dönememiş gözleri etrafta gezindi.
Heh. Sora gülümsedi. Kendi adına konuşacak olursa, durumu analiz etme yeteneği cidden takdire şayandı. Etrafa attığı uyuşuk tek bir bakışla iki ayrı sorunun arkasındaki gizemi çözüvermişti. Önem ve öncelik sıralarını bile belirlemiş olan Sora, son derece soğukkanlı bir şekilde bunları sırayla değerlendirdi.
Birinci Sorun oldukça vahim ve acil bir meseleydi: Kafasında tuttuğu ve üç yüzden fazla üyesi olan Resmî En İyi Kız Sıralaması’ndaki bir dalgalanma. Başka bir deyişle, bulanık görüş alanının tam ortasında—akıl almaz derecede sevimli bir kız duruyordu. Boşlukta süzülen, neredeyse kendi boyundaki bir mürekkep hokkasının üzerinde oturan, çenesini ellerine dayamış son derece küçük yaşta bir kız yayılmıştı. Doğu Birliği’ninkinden farklı bir tarzda, Uzak Doğu’yu andıran zarif giysiler kuşanmıştı—elinde ise iyice yıpranmış bir fırça tutuyordu. Sayısız parşömen arkasında kanatlar veya duvaklar gibi açılmıştı; çelik rengi gözleri soğukça aşağıya—hayır. Hiçbir şeye ilgi duymayan, sanki yapaymış gibi duran gözleri, yalnızca burada olmayan bir yeri boş boş süzüyordu. Yüz ifadesi bir bebeğinkini andırıyordu—ama aynı zamanda ilahiydi—ve Sora’nın bakışlarını âdeta zorla çalmıştı.
Güzelliklere fazlasıyla doymuş olan Sora için bu gerçekten de vahim ve acil bir meseleydi.
Bu lanet bakire herif ne saçmalıyordu böyle? Onu bu şekilde azarlamakta haklı olabilirdiniz—ama!! Bu Disboard dünyasına geldiğinden beri karşılaştığı hanımefendilerin her biri eşsizdi. Bir pop idolünün kamuya açık bir infaza mahkûm edilmemesi için yanında durmaması tavsiye edilecek bir prenses, bir süper modeli yıkıcı bir aşağılık kompleksine sokacak bir melek, insanın loli kompleksini uyandırıp doğruca hapishane yolunu boylatacak hayvan kulaklı küçük bir kız—birbiri ardına, hepsi de bu ayardaydı. Ve tüm bu süre boyunca, bu genç adam hâlâ bir kız arkadaşı olmama rekorunu tazelemeye devam ediyordu! Fakat en azından kadınların etrafında bulunmaya gereksiz yere alıştıktan sonra Sora, artık sırf güzel diye kafası karışacak biri değildi.
“Bir zamanlar ben de öyle düşünürdüm,” diye sövgüyle mırıldandı Sora. Karşısındaki kızı sıralamada yukarı taşıyıp daimi favorisi Shiro’nun hemen altındaki koltuğa yaklaştırdığı sırada, bunun bir sonraki soruya temas ettiğini fark etti ve şimdilik o konu üzerinde düşünmeye karar verdi. İkinci Sorun’un pek de dert edilecek bir yanı yoktu hani. Yüksek sesle dile getirildiğinde neredeyse kendiliğinden çözülüyordu—şöyle ki:
“… Ha…? Neredeyim ben? Bu kız da kim? Burada ne işim var?”
Asıl mesele şuydu ki—buna cevap verecek hiçbir anısı yoktu.
…………
Sora, sorunların öncelik sırasını yanlış değerlendirdiğini fark edince dişlerini gıcırdattı. Öncelik sırasını tamamen ters yapmışsın—! Normal bir insanın ilk önce düşüneceği şey budur ulan!! Ne demek ulan “durum değerlendirme yeteneği”? Şuna bir bak—daha adını bile bilmediğin kızı listede nasıl ikinci sıraya koyabilirsin ki?!


“…… Hımm… Ağabey…? … Neredeyiz… …biz?”
Sora gökyüzüne bakıp umutsuzluğa batmışken, sıralamasındaki o birinci kızın—Shiro’nun—mırıldanan uykulu sesiyle kendine geldi.
Hımm, diye mırıldandı etrafına bir kez daha bakarak. Yerde aynı şekilde kendinden geçmiş halde yatan diğerleri de birer birer ayıldı: Jibril, Steph, Plum, Izuna ve Ino. Fakat hepsi birden şaşkın yüz ifadeleriyle içinde bulundukları ortamı süzünce Sora durum değerlendirmesini güncelledi. Görünüşe göre İkinci Sorun, kime sorarsa sorsun çözülemeyecekti. Çünkü hiçbirinin tek bir anısı bile yoktu. Yine de…
“—Hııım… Pekala, pek anlamadım ama sorun yok sanırım.”
Sora bunu gülüp geçti. Hâlâ o kadar da büyük bir problem değildi. Shiro’nun elini tutup ayağa kalktı ve karşısındaki geçici iki numaraya baktı.
Kimin nesi olduğunu bilmeyebilirdi ama ne tür bir varlık olduğu apaçıktı. Jibril’le ilk karşılaştığında, sanki ağır kalibreli bir topun karşısındaymış gibi organik olmayan dehşetli bir ölüm korkusu hissetmişti. Ama karşısında süzülen şey—o duyguyu bile uyandırmıyordu. Sora insanların bir hortum veya dev bir dalgayla karşılaştıklarında hissettiği şeyin tam olarak bu olması gerektiğini düşündü. Umutsuzluk ya da ölüm korkusu yoktu. Yalnızca sersemletici bir kabulleniş ve yenilgi. En ufak bir başkaldırı kırıntısına bile izin vermeyen bir varlık. Dünyanın tek bir nefesinde vücut bulan cevabı ortadaydı.
Bu bir tanrıydı. On altı ırkın (Exceed) en tepesinde duran, evrenin bir tezahürü olan, Exceed Birinci Sıra—Old Deus (Kadim Tanrı).
“Ama bu işleri basitleştirir işte,” diye görkemli bir şekilde açıklama yaptı Sora.
“Neredeyiz? Bir oyunda!! Ne yapıyoruz? Oyun oynuyoruz!! Bu kadar!”
Neredelerdi? Bildikleri bir yerde—evet, daha önce gördükleri bir yer. Doğu Birliği’nin Tapınak Bahçesi—ancak şu an bahçede yedi sade kapı duruyordu. Ve başlarını kaldırdıklarında, tepelerinde gökyüzünü neredeyse tamamen kapatmaya çalışan devasa bir kara parçasının süzüldüğünü görüyorlardı.
Peki: Böyle bir oyuna başladıklarına dair bir anı? Yok. Bir Old Deus’a meydan okumak için Elchea’dan ayrıldıklarına dair bir anı? Var. Öyleyse hafıza kaybı, Old Deus ile oynanan oyunun bir şartıydı belki de—her halükarda, sorun yoktu.
“S-Siz efendilerimin yeteneğini asla hafife almıyorum ama şu an hissettiğim korkuyu daha önce hiç—”
“… Bir Old Deus’un karşısında bu kadar sakin kalabilme yeteneğiniz takdire şayaaan… Öyle bir yüreği nereden satın alabilirim acabaaa?”
Bir tayfundaki çocuk gibi neşeyle koşturan Sora’nın üzerine karmaşık şaşkınlık nifakları yağdı—ama o sadece kıkırdadı. Umutsuzluğu ve korkuyu aşan, insan anlayışının sınırlarını zorlayan bir varlık—! Vay be, amma derin bir mevzuydu ama!
Ancak insani anlayışa sahip Sora, temelde—hiçbir şey hissetmiyordu. Modern bir Dünya sakini, hortum veya dev bir dalga gibi doğal bir afetle karşılaştığında ne yapmalıydı? Tabii ki telefonuyla fotoğrafını çekip internetin altını üstüne getirmeliydi. Sora, bir tanrıça falan olduğu tahmin edilen geçici iki numaranın alçak açıdan fotoğrafını çekebilmek için yere kapaklandı—ancak şimdiye dek tek kelime etmemiş olan kız, hiçbir şeyi yansıtmayan gözleriyle fırçasını oynatmaktan başka bir şey yapmıyordu. Ve soğukkanlılıkla, duygusuzca, tamamen mekanik bir edayla yalnızca bir onaylama olarak duyurdu:
“Oyunun başlaması için ilk şart: meydan okuyanların son yirmi dört saatlik anılarının toplanması—onaylandı.”
Tahminlerini doğrulayan bu sözler karşısında bir tek Sora ile Shiro sırıttı. Gökyüzünde süzülen, Jibril’in bile yüzünün sararmasına yol açan o tanrıya, o akıl almaz varlığa, o Old Deus’a bir oyunda meydan okumuşlardı işte. Katılım bedeli son yirmi dört saatin anıları olduğuna göre, işte buradalardı. Sora’nın kalbi bu son derece tatmin edici rakip karşısında heyecanla güm güm çarptı, fakat—
“İkincisi: Tapınak Bakiresi olarak bilinen ev sahibimin yaşamının toplanması—onaylandı. Oyunu başlatma şartlarının yerine getirildiğine kanaat getiriyorum.”
kızın bir sonraki sözleri onu olduğu yerde dondurdu.
“—Ne-Neeeee…?! Y-Yüce Tapınak Bakiresiii—?!”
Yukarıda süzülen Old Deus’un ezici varlığı yüzünden daha önce fark edilmeyen cilasız ahşap merdivenlerde yatan bedeni gören Ino, ardındaki toprağı parçalamak istercesine ileri atıldı ve feryat bastı; peşinden de Izuna gitti. Birlikte Tapınak Bakiresi’nin hareketsiz, cansız bedenini kaldırıp ona seslendiler, ama…
Werebeast duyularıyla, daha onun yanına koşmadan önce bile gerçeği anlamış olmalılardı. Vücudunda tek bir nefes kırıntısı, tek bir nabız atışı olsaydı, bunu çoktan fark ederlerdi. Bunun anlamı, tam da Old Deus’un söylediği şeydi—yaşamı toplanmıştı.
Şüpheye yer bırakmayacak şekilde, bunlar Tapınak Bakiresi’nin… kalıntılarıydı.
Neydi bu böyle? Ino ile Izuna titrerken Sora zihnini toparlamaya çalıştı.
Sakin ol. Anılar bir yana, Tapınak Bakiresi’nin yaşamını katılım bedeli olarak kullanmak mı? Böyle bir şartı kabul etmelerine imkan yoktu… ya bunu bizzat Tapınak Bakiresi istemişti—ya da—
“Şimdi… arzuladığınız oyunun başladığı kabul olunacak ve kuralları açıklayacağım.”
Titreyen ekibe—hayır, bu dünyadaki hiçbir şeye—en ufak bir ilgi göstermeyen, gözlerinden yalnızca soğuk ve mekanik bir parıltı saçan kız, sakince konuştu—hayır—
01: Yedi kişiye, VARLIK SÜRELERİNİ pay eden onar ZAR verilmiştir.
02: Zar taşıyıcısı, taşıdığı tüm zarların atış sonucu kadar kare ilerleyebilir.
03: Zar atışının sonucu rastgele belirlenecek, ardından kullanılan zarlardan BİRİ kaybolacaktır.
04: Önce GRUP HALİNDE SEYAHAT ilan edilmeli, ardından grup temsilci bir kişinin zar atışına göre ilerleyebilir.
05: İkiden fazla kişiden oluşan bir grup, kullanılan zarlardan GRUPTAKİ ÜYE SAYISININ TAKİPÇİ SAYISIYLA ÇARPINI kadar zar kaybeder.
06: Her oyuncunun oyunun başında elli GÖREV oluşturma hakkı vardır.
07: GÖREV bulunan bir kareye inen zar taşıyıcısı, tüm talimatları yerine getirmek zorunda bırakılabilir.
08: Zar taşıyıcısı, GÖREVİ yerine getirene veya yetmiş iki saat geçene kadar o kareden hareket edemez.
09: Bir GÖREVİ yerine getiren zar taşıyıcısı, görevi veren kişiden bir zar gasp edebilir; ancak görevi yerine getiremeyen kişinin zarı gasp edilir.
10: Her GÖREV bir levhaya yazılacak ve bu levhalar tahtadaki karelere rastgele sırayla yerleştirilecektir.
11: Bir GÖREV, içeriğine göre bulunduğu karenin ortamını değiştirebilir.
12: Ancak aşağıdaki türden GÖREVLER GEÇERSİZDİR:
12a: Yalnızca belirli bir tarafa uygulanacağını belirten GÖREVLER
12b: Yalnızca görevi veren kişi tarafından yerine getirilebilen veya hiçbir oyuncu tarafından yerine getirilemeyen GÖREVLER
12c: Zar taşıyıcısına attığı zarla uyuşmayan sayıda kare ilerleme talimatı veren GÖREVLER
12d: Imanity dilinden başka bir dille yazılmış GÖREVLER
13: Hedefe ilk ulaşan zar taşıyıcısı GALİP gelecek ve oyun sona erecektir.
14: Old Deus, GALİBİN taleplerini tüm yetkisi ve gücü dahilinde yerine getirmekle yükümlü olacaktır.
15: Tüm oyuncuların zarlarını kaybetmesi veya ölmesi durumunda oyunun DEVAM EDİLMESİ İMKANSIZ kabul edilecek ve oyun sona erecektir.
16: Oyunun DEVAM EDİLMESİ İMKANSIZ kabul edilirse, Old Deus, en öndeki hariç tüm katılımcıların sahip olduğu her şeyi toplama hakkına sahiptir.
00a: Oyun tahtası gerçekliğin bir simülasyonudur, ancak ölüm de dahil olmak üzere orada gerçekleşecek tüm olaylar gerçektir.
00b: —Zar taşıyıcılarının arasında, hafızası toplanmamış bir hain bulunmaktadır.
daha doğrusu, sözde kuralları—Sora da dahil olmak üzere orada bulunan herkesin beynine ister istemez, üstünkörü zerk etmişti.
Bu da ne?
Cidden, ne halt… bu—?!

“… Tembellik etmeyi bırak da yüksek sesle açıkla şunu… Senin gibi bir uyuşuk kendine bir de tanrı mı diyor?”
Sora böyle atıp tutuyordu tutmasına ama içindeki endişeyi de gizleyemiyordu. Sadece Sora değil, zihinlerine aktarılan kuralları anında kavrayan herkes, istisnasız bir şekilde, kafa karışıklığı, şüphe ve paniğin pençesinde birbirlerinin yüzlerine—ve göğüslerine baktı. Evet, göğüslerine; her birinin önünde ne ara belirdiği belirsiz onar tane beyaz küp duruyordu.
Görünüşe göre, tıpkı Old Deus’un tarif ettiği gibi, bu durum adeta… bir sugoroku oyununu andırıyordu. Başlarının üzerindeki sarmal toprak parçası oyun tahtasıydı ve ilerlemek için bu zarları atacaklardı. Zarları her attıklarında birini kaybedeceklerdi ve hedefe ilk ulaşan kazanacaktı. Mesele bundan ibaretti.
Ama o zaman—
Ne yani? Bu resmen—
oyuncuların birbirini katlettiği şu oyunlardan biri değil mi—?!
“… Kelimeler, özünde, bir tür yaratımdır.”
Ancak havada süzülen kız, Sora’nın ne düşündüğünü bilip bilmediğine —ya da umursayıp umursamadığına— bakmaksızın, Sora’nın bu kabadayılığına aynı tavizsiz ve soğuk bakışlarla yanıt verdi; gözleri, ayağının dibine yuvarlanmış bir çakıl taşına bakıyormuşçasına ilgisiz ve mekanikti. Yine de konuşmayı sürdürdü:
“Bir tanrının sözlerinin, sizin gibi aşağılık varlıkların idrakının ötesinde olduğunu bilin.”
Bakışları, sanki içlerinden geçip arkalarındaki bir şeye —birine— bakıyormuşçasına, kesin bir biçimde Sora ve Shiro’ya dikilmişti.
“?”

O gözlerde bir anlığına beliren ışıltıda Sora… bir şey fark etti. Üstün bir ırka—bir Old Deus’a yakışmayan bir anı; yine de—
“Kendi sözlerinin ağırlığını da bil ve eğer azıcık aklın varsa…”
o anı bir göz kırpmasında kaybolup gitti. Kız, elindeki fırçayı göğe doğru doğrulttu:
“… En sonda bekliyor olacağım. Fani hayatınızı beyhude harcayıp sürünün—bana doğru.”
Kız bu bildirisini tamamlar tamamlamaz, Miko’nun cesediyle birlikte gözden kayboldu. Sanki hiç var olmamış gibi, bir rüya misali… öylece… Sora ve diğer yediliye sadece yedi kapı ve—
sessizlik bırakarak. Kafa karışıklığı, şüphe, belki husumet, huzursuzluk… tüm bunlar oyuncuların kaldığı yerde birikti. Şüphe dolu bakışlar bir o tarafa bir bu tarafa kayarken, Sora tırnaklarını yiyerek kendini bir kez daha sorguladı.
Bu da ne böyle…?!
“…… Abi.”
Shiro arkasından seslendi ama Sora’nın cevap verecek vakti yoktu. Kan ter içinde, kuralları tekrar tekrar ve tekrar inceledi… Elbette garip görünen pek çok nokta vardı ama asıl garip olan tüm bu senaryonun kendisiydi—!
“… Abi… Hey… Abi, sana sesleniyorum…”
Bu oyun, başkalarının taşlarını almadan hedefe ulaşmayı teorik olarak imkansız kılıyordu. Her kişi 50 kareye yazabilseydi, hedefle birlikte toplam 350 kare ederdi. Fakat her zar attığında bir zar kaybediyorsan, hep altı atsan bile yalnızca 324 kare ilerleyebilirdin. Aslında tam bir mahkûm ikileminin içindeydiler. Tek çıkış yolu, birbirlerinden zar almaktı. Hayır, hayatlarının onda birini birbirlerinden çalmadan hedefe ulaşamazlardı.
Yani tüm bu şey—!
“………… Abi, beni görmezden gelmeye devam edersen… cevap vermezsen… o zaman—”
Bunun bir Old Deus’a karşı oyun olması gerekiyordu, o halde neden? Nasıl oldu da oyuncular birbirini katlederken Old Deus oyun yöneticisi konumuna geçti—?
“… Külot… aşağı iniyor… etek de… yukarı kalkıyor…”
“NEEEEEE?! HEY TAMAM İŞTE BURADAYIM, ABİN CEVAP VERİYOR!!”
Her türlü krizden daha öncelikli olan o acil duruma (yani kız kardeşinin iffetini korumaya) tepki veren Sora, diğer tüm düşünce süreçlerini kapattı ve bir şok dalgası yaratacak bir kuvvetle arkasına döndü—
“Ha?”

meğer Shiro’nun Steph’in külodunu aşağı çektiğini görmek içinmiş. Steph’in eteği yerçekiminin etkisiyle düşerken—o mucizevi, araya giren anlık dilimde—Sora hiç tereddüt etmeden beynindeki X tuşuna bastı.
Görsel veri hafızaya kaydedildi, zafer bizimdir.
“Ne—neeeeeee…?! N-ne—ne—nereden çıktı bu şimdiiii?”
Bir anlık gecikmeyle feryadı basıp aceleyle eteğini aşağı bastırmaya ve iç çamaşırını düzeltmeye çalışan Steph’i görmezden gelen, Sora’ya bir anlığına Şeftali Çiçeği Bahçesi’nin kapılarını aralayan kız kardeş, gayet ciddi bir edayla abisini bilgilendirdi:
“… Benimki… …dememiştim…”
“… Ooooh, doğru ya. Abini cidden fena kafaya aldın. Ah-ha-ha, seni gidi bücür…!”
Coşkusundan diğer her şeyi unutan Sora, her taraftan üzerine yağan iğneleyici bakışların hedefi oldu, ama yine de…
Beynindeki ‘Hatırla’ komutunu üst üste tuşlayan genç adam, Şeftali Çiçeği Bahçesi görüntüsünü döngüye aldı; görünüşe göre yoldaşlarının nefret dolu bakışlarını fark edemeyecek kadar eşi benzeri görülmemiş derin bir tefekküre dalmıştı.
“Steph… Teşhirci eğilimlerini gizlemekten nihayet vazgeçtiğini görüyorum? Hiç endişelenme. Benim açımdan hiçbir mahzuru yok!”
“Haaağğ?! O-o gizlice arkamdan sokulup aşağı çekti onları!”
“Yüreğindekileri gizlemene hiç gerek yok! On Yemin’e göre, bilinçaltında bile olsa bu tür eylemlere izin verip rıza göstermediğin sürece iç çamaşırın asla yağmalanamaz… Dolayısıyla, bunun senin kendi arzun olduğu sonucuna varabiliri—”
Sora tıpkı bir Buddha gibi konuşurken, etrafında sayısız nilüfer çiçeği açıyor ve en nihayetinde elleriyle mühürler yapmaya başlıyordu ki—

hop, durdu.
Dur.
Dur-dur-dur-dur!! … Bir saniye bekle.

“…… Neden buradasın, Steph?”
“Bana bunları yaptıktan sonra bir de ‘Neden buradasın’ diye mi soruyorsun? Buna artık rahatlıkla eziyet diyebiliriz, değil mi?!”
Sora, bu gözü yaşlı suçlamayı duymazdan gelerek kendisine bakan gözleri sırayla süzdü. Shiro, Jibril, Izuna, Ino—ve Plum……
.

“…… Abi, sakinleştin mi……?”
“…… Şey…… Shiro. Yoksa abin…… durumu kavramakta biraz yavaş mı kaldı?”
Sora sırıtan bir ifadeyle kendisini aşağıladı; Shiro ise buna kendinden emin bir tebessümle karşılık verdi. Oyunun sırrını çözme rolünde geride kaldığından endişelenen Sora’ya Shiro şöyle dedi:
“…… Ben de…… neler olduğunu…… bilmiyorum…… ama……”
Ağabeyinin yeteneklerinden şüphe etmek için hiçbir nedeni yoktu.
“…… sen sadece…… her zamanki gibi…… olursan…… iyi olacağız……”
Shiro bunları söylerken elini sıktığını hisseden Sora, samimiyetle düşündü.
Aptal olduğunu biliyordu. Hatta bununla gurur duyuyordu. Eşsiz şapşallığında kendine has bir haşmet ve gurur vardı. Bunu ve içinde bulundukları durumu düşününce—ne diye bu kadar kasılmıştı ki—?
Bu ciddiyet de neyin nesiydi?
Nihayet idrak ettiği duruma sırıtan Sora, tekrar Steph’e döndü.
“Şey…… Hiç sormasam daha iyi sanırım ama kura—?”
“Hayır, kesinlikle anlamadım! Benim hatam!”
Hâlâ temkinli olan Steph, çıkışırken eteğini aşağı doğru bastırıyordu. İşte o eski, güvenilir işe yaramazlık yine karşısındaydı; ancak bunu rahatlatıcı bulan Sora, gülümseyerek devam etti.
“Özetle, bu bir sugoroku. Zarları atarak yukarıya, hedefe doğru ilerliyoruz.”
“Hım-hım.”
“İşte bunlar da zarlar. Attığında birini kaybediyorsun.”
“Evet, evet.”
Sora, göğsünün yakınında süzülen beyaz küplerden birini kavradı…… boş zarlardan birini. Muhtemelen atıldığında üzerindeki noktalar rastgele belirecekti.
“İşte bu zarlar var ya? Onlar senin yaşın—başka bir deyişle hayatın.”
“Nasıl yani?”

Steph donup kalsa da Sora her zamanki ciddiyetsizliğiyle konuşmaya devam etti.
“Zarlar tükenince ölüyorsun. Huzur içinde yatmak, göklere yükselmek, bu dünyadan göçüp gitmek, öbür dünyayı boylamak—aynen öyle. Buraya kadar tamam mıyız?”
“…… Şey, pardon? Bunun ‘tamam’ olan hiçbir yanını göremiyorum! Ne yani, ölebilir miyiz?!”
Kurallarda onların “varlıksal sürelerinden” bahsediliyordu. Tam olarak söylemek gerekirse, muhtemelen yok olup gideceklerdi. Özetle, ömürlerini ortaya koydukları bir oyundu bu; fakat Jibril gibi böyle sınırları olmayan oyuncular için bu durum kafa karıştırıcıydı. Yine de bu şekilde kurgulandığında, eğer “varlıksal süreleri”—yani yaşları—sıfıra inerse sonucun ne olacağı gayet açık ve netti.
“Ayrıca sadece on zarla bitişe ulaşmak imkânsız, bu yüzden daha fazla zar toplamak zorundasın.”
Hedefe kadar 351 kare vardı. Fakat ellerindekilerle gidebilecekleri en uzak mesafe 324’tü. Yetmiyordu.
“Yani birbirinizin zarlarını almak için Görevler’i kullanacaksınız. Şimdi anladın mı?”
Esasen bu oyun……
“Kazanmak için rakiplerinizin hayatlarını çalmak—birbirinizi dolaylı olarak öldürmek zorunda olduğunuz bir oyun.”
Sora’nın bu özetine karşılık herkesin soru dolu, fırıl fırıl dönen gözleri bir anda keskinleşti. Bu, bir Kadim Tanrı’ya karşı oynanan bir oyundu—yine de. Kazanmanın tek yolu diğer oyuncuları harcamaktı……
“Bu…… hiç komik değil! Bunu nasıl kabul edebiliriz ki?!”
“Değil mi? Kimse ölmeeeek istemez. Ben de ölmeeeek istemiyorum. O yüzden—şöyle yapıyoruz.”
Durumu nihayet kavrayan Steph’in bu anilikle patlamasına rağmen Sora gülümsemeye devam etti.
“Hepimiz Görevlerimizi boş teslim edeceğiz ve bir kişi diğer herkesin dokuzar zarını alacak.”
Zarların devredilmesini yasaklayan bir kural yoktu. Bu da demekti ki—
“O zaman elimizde altmış dört zarı olan tek bir taşıyıcı olacak ve ba-bam! Bu da tek bir atışta üç yüz seksen dörde kadar ilerleme imkânı veriyor. Hatta tek hamlede bile bitirebiliriz! Kimsenin zarı bitmeyecek ve kimse ölmeyeeecek…… Bana âşık olabilirsin, biliyorsun değil mi!”
“İ-ilk defa sana gerçekten âşık olmaya cidden neredeyse hazırım……”

Steph acınası bir dar görüşlülükle son derece samimi hisler sergilese de……
“A-ancak Efendim…… ‘hainin’ kim olduğunu tespit etmezsek, bu biraz……?”
Hakikaten de efendisinin bunu gözden kaçırmış olmasına imkân yoktu. Jibril’in çekinerek dile getirdiği bu husus, şüphesiz hepsini yiyip bitiren o paranoyanın asıl kaynağıydı.
00b:
Zar taşıyıcılarının arasında, hafızası toplanmamış bir hain bulunmaktadır.
Oyun, oyuncuların hafızalarının silinmesi açık koşulu altında başlamıştı. Bu da yalnızca hainin bildiği bir şeyler olduğu anlamına gelebilirdi. Ve kimseden söz konusu bilgiyi paylaşacak en ufak bir gönüllülük çıkmadığına göre…… niyet gayet açıktı: herkesi kandırıp zaferin üstüne yatmak için bir numara—kelimenin tam anlamıyla bir ihanet. Bütün zarlar kime verilmeliydi? Hayır, mesele bu bile değildi. En başından beri, Miko’nun hayatını katılım payı yapmayı nasıl kabul etmiş olabilirlerdi ki? Onları bu duruma düşüren hainin hatırladığı şey her neyse, kazanma koşullarını bile doğrudan etkiliyor olmalıydı……!
Sora da kısa bir süreliğine bu çılgın düşünce sarmalına kapılmıştı ama—
“Şey, o mesele. Pek bir önemi yok aslında.”
Sora’nın bu neşeli kestirip atışı yalnızca Jibril’den değil; Ino, Izuna, Plum—hatta Shiro’dan bile temkinli kaş çatmalarla karşılandı, yine de Sora kıkırdamaya devam etti.
Pekala, demek bir hain var. Birlikte hareket etseler kazanacakları ama bir türlü yapamadıkları o bayat senaryo, değil mi? Hepsi paranoyaya kapılıyor, hainin kim olduğunu eşelemeye çalışırken aralarındaki bağları koparıyor—ve her şey sarpa sarıyor. Bu “yalancılar oyunu” havası kasvetleşirken o ucuz teorisine düşmemizi mi bekliyor? Eğer öyleyse, Sora onun bu hevesini kursağında bırakmaktan hiç ama hiç memnuniyet duymayacaktı. Eski havasına dönen genç adam sırıttı. Burada gerçekleşecek en son şey bile değildi bu. Bir araya geldikleri bu ekiple, o teori—her şeyden önce patlardı. Üstelik Sora tüm hayatını bu şekilde yaşamıştı, bu yüzden küçümseyerek gülümsedi. Başlarım senin önermene. Hain kimmiş?
Kimin umurunda ulan?
“Cehenneme kadar yolu var. Şöyle diyelim—hain benim!”
Gayet neşeli bir sırıtışla Sora her şeyi kaba bir şekilde ters yüz etti.
……
Okyanustan daha derin bir sessizlik. Sora’nın tatminsizlik olarak yorumladığı; donup kalmış, temkinli, şüphe dolu bir sessizlik.
“Ne—? Buradaki bunca kişi arasında benim size ihanet etmeyeceğimi mi düşünüyorsunuz?! T-tamam be, kanıtlayacağım……”
Aklıma bir şey gelene kadar bir saniye verin. Utanmazca kendini hain ilan eden adam alelacele bir zırvalık uydurdu.
“Tamam, hain dediğimiz kişi, zirveye çıkmak için herkesi parmağında oynatan biridir, değil mi?”
Bir nefes aldı ve sırayla her birini işaret ederek gruptakileri süzdü.
“O zaman, birincisi, Izuna temiz. Kandırmaca ve üçkağıtta Shiro ile beni yenmesine imkân yok.”
Pıt. Izuna’nın kulakları seğirdi, gözleri kocaman açıldı.
“Ve Moruk temiz, çünkü önümüze geçmek için Miko’nun hayatını riske atacak yürek onda ne gezer.”
Çat. Yüzündeki damarlar fırlarken Ino’nun gözlükleri çatladı.
“Ve Plum temiz, çünkü ebesini belledikten sonra bir daha öyle bir riske girmeye cesaret edemez.”
Fff. Ağzı ince bir çizgi halinde büzülürken Plum’ın gözleri keskin bir şekilde kısıldı.
“Ve Jibril temiz, çünkü Shiro’yla ona ‘Öt bakalım’ desek anında öter. Üstelik çok, çook sevgili efendisini geçmeye cüret etmeyi aklından bile geçiiirmez, değiiil mi?”
Hhh. Jibril’in gözleri büyüdü, ardından ürpertici bir gülümsemeye dönüştü.
“Ve sen—konu dışısın, denklemde bile yoksun, değerlendirmeye değmezsin bile! Q.E.D.!!”
“Alo?! Bana muameleniz eşi benzeri görülmemiş derecede aşağılayıcı değil miydi?!”
“Ve son olarak, Shiro ile ben tek bir vücuduz. Nasıl ama? İkna oldunuz mu?”
“…… Aah……”
Ne yaptığını kavramış gibi Shiro da hafifçe gülümsedi. Evet…… bu bir oyundu. Hafızalarının varlığına ya da yokluğuna zerre bakılmaksızın emin olabilecekleri sayısız şey vardı. Örneğin: Sora, bakir, on sekiz yaşında. Herkesten önce o—asla bir oyunu dürüstçe oynamazdı. Her şeyin oyunlarla belirlendiği bu dünyada, Tet’in hayal ettikleri ütopya olduğunu iddia ederek gösterişli efektlerle övüp bitiremediği bu dünyada…… Bu ikisi, bir yalancılar oyununun getirdiği o tüm ağır zırvalıklara çok daha uygundu. Evet, tam da şunu söylemenin zamanıydı—
Korkak bir pusuçu olmanın neyi kötü ki?
“İşte böylece! Kadim Tanrı’nın rakibimiz olması gereken bir oyunda oyuncuların birbirini katletmesi çelişkisini çözmüş bulunuyoruz! Bunun bir iş birliği oyunu olduğunu—birbirimize güvenirsek kazanabileceğimiz bir oyun olduğunu kanıtladık! O yüzden Görevlerinizi boş teslim edip zarlarınızı bu gariban bendenize devrederken içiniz rahat olsun— Ah, durun daha kibar söyleyeyim.”
Abartılı el kol hareketlerini bir kenara bırakıp bir tanrıyı bile baştan çıkaracak bir gülümsemeye bürünen genç adam, tatlı bir ses tonuyla sordu:
“Kazanmama yardım edin. Bütün zarlarınızı bana verin pislikler—bir güven göstergesi olarak. ”

Sora’nın bu isteğinin hemen ardından, oyuncuların her biri Görevlerini doldurmak üzere kapıların ardındaki kendi odalarına çekildi. Geri döndüklerinde ise Sora rahat bir edayla gülümsedi. Bu oyun çok basitti. Hainin kim olduğu kimin umurundaydı ki?
Hele ki böyle bir ekiple, gayet iyi biliyordu.
Hepsinin kendisine ihanet edeceğinden adı gibi emin olabilirdi, değil mi?
