No Game No Life Cilt 6 – Bölüm 9 / 1 ÷ 2 = Çaresizlik

1 ÷ 2 = Çaresizlik

Dünyanın dört bir yanına dağılmış hayaletler, yaklaşık bir yıldır perde arkasından Savaşa sessizce yön veriyordu. Bugün, sığınaklarında oturup masanın diğer tarafındaki Schwi ile satranç oynayan Riku, strateji tahtasını bir kez daha inceledi…

Tam da beklendiği gibi, Elf’ler Peri’leri kendi taraflarına çekmişti. Cüce’lerin hava gemileriyle savaşabilecek Dragonia’larla temaslarını artırmış, ortak varsayımsal düşmanları olan Cüce’lere karşı bir “Elf İttifakı” altında birleşmişlerdi.

Bu sırada Cüce’ler, Dev’lerle olan sağlam ilişkilerini geliştirerek birkaç Phantasm’ı da kendi taraflarına katmıştı. Elf’lerin bir “Phantasm katili” yarattığına dair bazı hayaletimsi fısıltılar, kaya gibi sağlam bir “Cüce İttifakı”nın patlamayla doğmasına yol açmıştı.

Fakat diğer kıtadaki, Flügel’leri de kapsayan en güçlü kuvveti unutmamak gerekirdi: Artosh’un kampı.

Bu iki ittifakın da kendi kitle imha silahlarını gizlemesi yüzünden, her şeye gücü yeten ulu Artosh bile—elleri arkasında sıkılmış, öfkeyle titrerken—bu “Birlik”lerden herhangi birine karşı aceleci bir hamle yapmayı göze alamadı ve cephe kilitlenip kaldı. Demonia, büyük oyuncuları meşgul eden bu çatışmadan kâr sağlamak üzere yer değiştirirken; E-bomb’dan çekinen Werebeast’ler batıdaki takımadalara çekilmişti. Dünya pamuk ipliğine bağlıydı; savaşan taraflara birbirlerini süzmekten başka yapacak şey kalmamış hâlde Kıyamet’e hazırlanıyordu!!

Bizim şu zeki, minik, gülünç şapşalların kurmak için o kadar uğraştıkları tahtanın durumu işte böyleydi. Lucia kıtası, komik bir şekilde, Imanity’yi ilk kez “evde tek başına” bırakmıştı. Düzenek mükemmeldi, senaryo hayatta bir kez görülecek bir hesaplaşma için tam kıvamındaydı… Geriye kalan tek şey oyun sonuydu.

……

“Hey Schwi, sana daha önce oyunların bir tanrısı olup olmadığını sormuştum, değil mi?”

“… Hı-hım…”

“Aktivasyon koşulları sağlandığında bir kavramın Old Deus’a dönüştüğünü söylemiştin… Nedir bu aktivasyon koşulları?”

“… Eter edinimi… duyguların gücü, dualar… kesin bir tanım sunulamıyor… Akış…?”

Daha önce sorduğunda eter bulunmadığını, bu yüzden öyle bir tanrının da olamayacağını söylemişti; fakat—

“Şey, aslında oyun tanrısını gördüğümü söylesem… bana inanır mıydın?”

“… Sen neye inanıyorsan… ben de ona inanırım…”

Ciddi bir ifadeyle bir taşı hareket ettiren Schwi konuşmasını sürdürdü.

“… Riku, sen altüst ediyorsun… tüm öngörülerimi… Var diyorsan, vardır… Gökyüzü kırmızı değil diyorsan, değildir… İkinci kez düşünmem bile…”

.

Ahhhhhh, kahretsiiiiin!

“Vay be, bu lafı birileriyle kesinlikle paylaşmalısın! Karım bana felaket, feeeelaket aşık!!”

“… Bunları… bir kenara bırakırsak…”

Yüzü hafifçe kızarmış gibiydi ama bu sadece Riku’nun hayal gücü değildi. Schwi çekingen bir edayla duyurdu:

“… Şah mat.”

“—Yapma ama yaaa, oyun tanrısııı… En azından birrr kez kazanmama izin ver…”

Riku sırıtarak saçını başını yolarken Schwi hafifçe gülümsedi.

“Şeeey, bizzat yapmaktan ziyade dinlemesi bile insanı utandıran sohbetinizi böldüğüm için kusura bakmayın ama sakıncası var mı?” diye sordu içeri çekine çekine başını uzatan Corone.

“Harika zamanlama, Corone,” dedi Riku. “Dur, dur, siz—?”

“Evet evet, laf salatası için sağ ol ama beni buraya çağıran sen değil miydin? Raporumu sunabilir miyim artık?”

Corone köyün—hayır, insanlığın durumuyla ilgili kâğıtları karıştırdı ve anlatmaya başladı.

“İnanamıyorum… ama tam dediğin gibi, diğer ırklara dair başka hiçbir görgü tanıklığı yaşanmadı.”

Sebebini bilmeyen Corone, sanki ‘Şok edici!’ dercesine gülen Riku’ya kaşlarını çattı ve konuşmasını sürdürdü.

“… Bu yüzden işaret ateşleri yaktık, gözcüler çıkardık ve Lucia’nın kuzey bölgesinde birkaç köy bulduk. Onları bünyemize katmak kolay olmayacak, çünkü bizim köyle birlikte toplam nüfusları neredeyse sekiz bini—”

“Sakin ol, Corone. Çok yakında ölüm korkusu duymadan istediğimiz her yerde yaşayabileceğiz.”

“……”

Aklı görünüşe göre hâlâ Schwi ile oynadığı satranç maçında olan Riku’nun bu ciddiyetsiz cevabı karşısında Corone’nin yumrukları titredi.

“Her şey tıkırında gidiyor. Schwi ile sadece son hamleyi yapmamız gerekiyor—ve kazanıyoruz.”

“… Dalga geçmeyi kes artık, Riku… Ne halde olduğunun farkında mısın sen…?”

Corone hissettiklerini dışa vurmamak için direniyordu—fakat Riku’nun bu tavrı bardağı taşırdı.

“O halde hâlâ hayatta olduğuna bile inanamıyorum!! Öyle uzun bir yolculuğa çıkarsan öleceksin!”

Corone’nin gözyaşları içindeki bu haykırışına rağmen Riku sırıttı.

“Ölmeyeceğim. Daha yaşayacak sekiz yüz doksan bir yılım var.”

“—Bak Riku, sana yalvarıyorum. Saçmalamayı kes de kendine adamakıllı bir bak—!”

Ablasının bu yürekten gelen yalvarışı karşısında Riku geri adım atıp durumu değerlendirmekten başka çare bulamadı. İlk olarak—her tarafı sargılarla kaplıydı. Ölü ruhların derisinde açtığı yanıklar sonuçta hiç iyileşmemişti. Tüm bedeninin derisi kirlenmişti ama olan olmuştu bir kere. Sonra bir de iç organları vardı… Schwi onları doku ölümünden—kıl payı da olsa—kurtarmıştı, yani aşağı yukarı idare eder durumdaydılar. O zamandan beri bildiğimiz anlamda doğru düzgün yemek yiyememişti ama en azından çorbayı midesi kaldırabiliyordu. Ölü ruhlar kanına az da olsa karıştığı için kemiklerinde ve solunum yollarında biraz hasar vardı ama o kadar da kötü değildi.

“Onun dışında… bir kolum eksik ve görüşüm bozuldu— şey, sanırım tek gözüm kör oldu. Abartılacak bir şey yok.”

“—Fena halde abartılacak bir şey var! Seni gidi—!”

“Diğer hayaletler de bu halde ya da daha beter.”

Corone tartışmaya yeltenecek oldu ama Riku’nun buz gibi sesi onu anında durdurdu.

“… Kimsenin ölmemiş olması bir mucize ama hepimiz pestil gibi ezildik.”

Pestil gibi. Aynen dediği gibi, kelimenin tam anlamıyla pestilleri çıkarılmıştı. Hayalet geminin 179 kişiden oluşan mürettebatından tek bir kişinin bile ölmediği doğruydu—

henüz. Bu sadece bir ‘henüz’ meselesiydi. Zehir dikmek, ruhlar tarafından kirletilmek, kaybedilen uzuvlar… Hayaletler diğer ırkları kandırmak için akla gelebilecek her yolu denediler. Tek bir hile uğruna sol kolunu feda etmekten, bir Demonia’yı (İblis Irkı) kandırmak için ceset eti yemeye, onları oyalamak adına kendi isteğiyle bir Dhampir’e (Vampir Irkı) boyun eğmeye kadar ellerindeki her imkânı kullandılar—

canları hariç her şeyi… Bu yüzden Riku yalvardı:

“Sadece bir hamle daha, Corone. Görmezden gel. Sonra Savaş bitecek ve ben de—”

Nihayet kendimi affedebileceğim—diyecek oldu ama lafını yuttu.

“O zaman en azından bana anlat…”

Corone titreyerek başını öne eğdi.

“Diğer ırkları—hatta Old Deus’ları (Kadim Tanrıları) bile—manipüle edip hepsini Lucia’dan defettiğine hâlâ inanamıyorum. Gerçekten inanılmaz olduğunu düşünüyorum… ama Savaşı bitirmek mi? Bütün bunlardan sonra bile buna hâlâ inanamıyorum!!”

“……”

“Görmezden gelmemi istiyorsan anlat bana! Yoksa bana—öz ablana—güvenmiyor musun?!”

……

Riku ile Schwi bakışırken Corone’nin keder dolu gözyaşları birbiri ardına toprağı ıslatıyordu.

“… Corone, sana güvenmiyor olsaydım— Sen olmasaydın, herkesi emanet edebileceğim başka kimse yoktu.”

“O zaman neden—?”

“Biliyorsun, değil mi? Tanrıların neyin uğruna savaştığını?”

Riku’nun konuyu aniden değiştirmesiyle bir an bocalayan Corone cevap verdi. “… Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı için, değil mi? Öyle söylüyorlar…”

“Evet. Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı—daha doğrusu, anlaşılan Suniaster adında bir nesne.”

Schwi’nin Elf şehrinin kalıntılarında kendisine anlattıklarını aktaran Riku ayağa kalktı.

“Old Deus’lar—gezegenden doğarlar.”

Dilekler ya da dualar sayesinde “eter” elde edip doğmuşlardı. Schwi ona böyle söylemişti.

“Fakat çok fazla tanrı doğdu. Suniaster; ırkları yaratabilecek düzeyde büyü gücüne sahip tek bir varlığı—tek bir tanrıyı belirlemek için Old Deus’lar tarafından tesis edilmiş ‘kavramsal bir düzenek’.”

“……”

“Fakat Old Deus’ların, tüm Old Deus’ların gücünü kapsayabilecek bir düzenek yaratması imkânsızdır, değil mi?”

“Şey, evet. Çünkü bu—”

Bunları ilk kez duyuyor olmasına rağmen Couron ne demek istendiğini anında kavramış, durumu açık açık özetlemişti.

“—Yani onluk bir güçle on birlik bir güç yaratmaktan söz ediyorsun… Değil mi?”

“Biliyordum Couron. Tam olarak kavradın. Evet, insanı sadece hayrete düşüren, öylesine ahmakça bir hikâye ki bu.”

Aslında kendiliğinden apaçık bir gerçek olmalıydı: Tek Gerçek Tanrı, Kadim Tanrılar da dâhil olmak üzere her şeye hükmedecekti. On Kadim Tanrı’nın tüm güçlerini birleştirdiği varsayılsa bile bu güç ancak on ederdi. Oysa Yıldız Kupası’nın—bu onun hepsini dize getirecek bir güç üretmesi gerekiyordu. Yani kökünden yetersizdi. İmkânsızdı.

“İşte bu yüzden ne yapabilirsin biliyor musun…”

Gözlerinde akılalmaz derecede aptalca bir fikrin ışıltısıyla Riku tane tane açıkladı.

“Eğer on tanrı varsa, dokuzunu öldürürsün ve geriye sadece Tek Gerçek Tanrı kalır—değil mi?”

Evet, Schwi’nin o gün anlattığı şeyin özü kısaca şuydu: Diğer tüm Kadim Tanrılar’ın eterini yok edecek ve ortaya çıkan gücü emeceklerdi. Bu sayede kendi güçlerini arttırıp Yıldız Kupası’nı var etmek için gerekli olan gücü elde edeceklerdi. Gelgör ki kaç tane dilek varsa o kadar Kadim Tanrı vardı. Büyük balıkları katletsen bile, günün birinde bir sonradan görmenin seni aşacağı korkusuyla yaşamak zorunda kalırdın. Bu yüzden Tek Gerçek Tanrı’nın tahtını—Yıldız Kupası’nı—ele geçirdin mi, iş biterdi; tek tanrı sen olurdun.

“İşte bu saçma Büyük Savaş’ın arkasındaki gerçek bu.”

……

“Bu… Bu çok aptalca— Yani bunca zamandır tüm bu savaaaşa sırf bu yüzden mi katlandık diyorsun?!”

Couron öfkeden tir tir titriyor, yüzüne tükürürcesine bağırıyordu.

“Couron… Ağzını topla. Bu, aptallara hakarettir. Çünkü biliyor musun—”

Riku tembel tembel konuşarak haritaya, yani oyun tahtasına dokundu ve tiksintiyle ekledi:

“—Tüm bunlara hiç gerek kalmadan da Yıldız Kupası’nı var edebilirsin.”

“Ha?”

Couron’ın boş gözlerle bakışını görmezden gelen Riku, avucundaki siyah şahla oynadı.

“Hey Couron, Kadim Tanrılar’ı neyin doğurduğundan bahsetmiş miydim?”

“—Gezegen, değil mi?”

“Evet, ruh koridorları. Her şeyin kaynağı. Tüm yaşamın aktığı yer: gezegenin kendisi.”

Schwi, Riku’nun kaldığı yerden devam etti.

“… Yaratımları olan… ırklar da… Kadim Tanrılar’ın eteriyle… ruh koridorları vasıtasıyla yaratılır.”

“İşte öyle… yani anladın mı?”

Riku derin bir iç çekerek o gün, Elf kalıntılarında bu hikâyeyi duyduğu gün aklına gelen aynı düşünceye döndü. Schwi ona tanrıların mücadelesinin nedenini ve Yıldız Kupası’nın hikâyesini anlattığında zihnine herkesten önce düşen şey… Böylesine apaçık bir şeyi nasıl kimse fark edememişti? Schwi’yi bile hayrete düşüren son derece kendiliğinden bir sonuca varmış ve bunu dile getirmişti.

“Gezegendeki tüm Kadim Tanrılar’ın toplamı—birazcık düşünürsen kendi kaynakları kadar güçlü olamaz.”

Couron’ın gözleri ardına kadar açıldı. Yani… Riku elindeki siyah şahla haritayı—yani oyun tahtasını—döndürdü ve tam ortaya koydu. Bununla birlikte, kendilerinin, yani hayaletlerin kazanma koşullarını açıkça ilan etti. Yani—son hamlelerini.

“Gezegeni yok ederseniz, Yıldız Kupası kendiliğinden var olur.”

Riku ve Schwi, Couron’ın donakalışını umursamadan zemini işaret ederek konuşmaya devam ettiler.

“Gezegenin çekirdeğini—ruh koridorlarının kaynağını—delip geçerseniz, açığa çıkan güç tüm Kadim Tanrılar’ın gücünü aşar.”

“… Var oluş gerçekleşecek, 10-46 saniye içinde… yıkım, gücün serbest kalması, var oluş ve ardından…”

“İşte tam o anda—Yıldız Kupası’nı ele geçirip dünyayı yeniden inşa edeceğiz…”

Riku ve Schwi hâlâ şaşkınlıktan donup kalmış olan Couron’a aynı anda ilan ettiler:

““… Şah mat.””

“A-ama bu—delip geçecek gücü nereden bulacaksınız ki—?”

Couron geçirdiği şoktan kekeleyerek çıkmaya başladığı sırada duvardaki strateji haritası gözüne çarptı.

İmkânı yoktu. İmkânı yoktu, imkânı yoktu, imkânı yoktu!!

“Bunu kendi elleriyle yapmalarını mı sağlayacaksınız?! Amacınız kilitlenme yaratmak değil—tüm tarafların topyekûn birbiriyle çarpışması mı?!”

Riku, Couron’ın bu çığlığı karşısında zayıf, coşkulu bir gülümseme koyuverdi.

“Artosh’un cephesiyle Birlikler—kilitlenmiş durumda değil.”

“—Ha?”

Karşılıklı garantilenmiş yıkım—yani taraflardan biri hamle yaptığında her iki tarafın da yok olacağının kesinliğine dayanan kilitlenme—sadece hamle yapmama seçeneği olduğunda işe yarardı.

“Onların hedefi Yıldız Kupası—yani ölüm—bu yüzden ne olursa olsun o kıvılcım yakında çakacak.”

Bu, sonsuz Büyük Savaş’ta daha önce hiç görülmemiş ölçekte bir çatışma anlamına geliyordu—

Yani Kıyamet demekti. Couron gözünün önüne gelen bu tabloyla dehşet içinde sararırken Riku konuştu.

“Ama o ateş gücü—hiç kimseye doğrultulmayacak.”

Couron bir kez daha söyleyecek kelime bulamadı.

“Final savaşı için belirlediğimiz sahnede Schwi ve ben Umwege kurulumu yapıyoruz—patlamanın yönünü bükecek, böylece tüm kuvvet doğrudan aşağıyı hedefleyecek düzenekler. Evet, tıpkı bir teleskop merceği gibi.”

Bu çatışmada kullanılacak silahlara dair topladıkları (ve hayaletlerin hayatları hariç her şeylerini ortaya koyarak elde ettikleri) tüm verilerin Schwi tarafından nicelendirilip hesaplanmasına göre, bu odaklanmayı sağlamak için ihtiyaç duydukları Umwege sayısı—otuz ikiydi.

“Ahmaklar gezegeni kendi elleriyle delecek, ruh koridorları yok olacak, Yıldız Kupası var olacak ve biz onu kaptığımız gibi—kazanacağız. Ve kimsenin ölmeyecek olmasının ana nedenlerinden biri de bu iş bittiğinde o tanrılara sormak istediğim bir şey olması…”

Riku’nun yüzünde son derece alaycı bir gülümseme belirdi. Hatta buna sadistçe bile denilebilirdi.

“‘Hey, hey, nasıl bir duyguymuş—ha?'”

Gerçekten de. Sonsuz Büyük Savaş sona eriyordu, hem de gerçekten. Harika ağabeyi ve kız kardeşi olan Riku ile Schwi’nin ve ikiyüzden az insanın elleriyle. Üstelik—tek bir kişiyi bile öldürmeden başarılacaktı bu. Bunu yapmak için sadece o ortamı yaratmak bile… Tanrıları ve onların yarattığı ırkları katletmek istemiş olabilirdi— Hayır, normal biri olsa kesinlikle bunu isterdi. Ağabeyi derisini, iç organlarını, bir gözünü ve bir kolunu kaybetmişti ama tüm bunlara rağmen hâlâ küstahça gülümsüyordu. Couron ürperdi. Savaşı kimseyi öldürmeden bitirmek—bunu başarmak için tüm bunları yapmıştı—

“… Bu yüzden Couron, lütfen. Birazcık daha başka tarafa bak. Ve herkese göz kulak ol.”

Ancak Riku cesurca sırıtsa da nefes alması artık giderek güçleşiyordu; ne var ki bunu sadece Schwi fark etmişti.

“… Riku… Uyu artık…”

“… Uyuyamam… Bir an önce Umwege’leri kurmaya gitmeliyiz…”

Yatakta kıvranıp duran Riku’ya Schwi bakıyordu. Riku, Couron’a karşı cesur bir duruş sergilemiş olsa da kızın söylediği her şey doğruydu.

Sırf ölü ruhlar yüzünden cildine yayılan ruhani yanıklar bile ileride ciddi sağlık sorunlarına yol açacak cinstendi. Bu yetmezmiş gibi, onları organlarına kadar soluduğu için Riku besinleri düzgünce sindiremiyordu. Hiçbir insanın böyle bir durumdan kurtulması beklenemezdi… Hâlâ hayatta kalabilmiş olması bile anormallikti.

“… Sorun yok… tahminlerin asla yanlış çıkmaz. Saldırılar hemen başlamayacak, değil mi…?”

“…… Ama…”

“… Dinlenebilirsin… birazcık… Yapabilirsin… Sadece bir gün.”

Karım her zamanki gibi deli gibi sakin. Riku kendi kendine kıkırdadı ama—

“… Sanırım… o zaman onları kurmaya yarın gideriz, bugün de tamamen iyileşmeye odaklanırım.”

“… Hıhı.”

“Hey Schwi… Seni sürekli geride tuttuğum için özür dilerim.”

“… Zaten yatıyorsun… Beni tutamazsın.”

Riku bir kahkaha patlattı ama bu bile bedenini kavuran acılara yol açtı.

“O zaman bir şey daha isteyeyim. Bugün uyuyup iyileşmeye çalışacağım—bu yüzden elimi tutar mısın?”

Kız, bu isteğin Riku’nun acıya dayanmasına yardımcı olmak amacıyla yapıldığını anlamıştı. Aynı zamanda Schwi, onun kendisini tek başına gitmeye kalkışmaması konusunda uyardığını da kavramıştı.

“… Hıhı. Elini tutarak burada kalacağım. Endişelenme… Dinlen… Riku.”

.

“Hey, Schwi.”

Büyük ihtimalle uyuyamadığı için Riku tekrar konuştu.

“… Hıhı.”

“… Teşekkür ederim. Sen olmasaydın bunu asla başaramazdım.”

“… Henüz… bitmedi.”

“Doğru… ama sen olmasaydın buraya kadar bile gelemezdim.”

İşte bu yüzden. Riku gözlerini kapattı.

“Benim için geldiğin için teşekkür ederim… ve bir de…” Sanki dalar gibi Riku’nun nefesi yumuşadı ve mırıldandı: “Seni gerçekten çok seviyorum… ve her zaman… seveceğim…”

Ruh koridorlarının yol açtığı tahribat Riku’ya kimbilir ne acılar çektiriyordu? Ancak bunlara rağmen Schwi’nin tuttuğu eli, nefesinin uykunun huzurlu tesellisine kaymasına yetmişti.

Schwi kendi kendine düşünerek oturdu. O… Riku’yu seviyordu. Ancak “aşk” olarak bilinen hissin tanımı onun zihninde hâlâ eksikti. Onun sözlerine karşılık verememek içini kemiren derin bir hayal kırıklığıydı. Yine de ne yapması gerektiğini biliyordu. Riku’nun ölmesine izin veremezdi. Riku bir 891 yıl daha yaşamalıydı. Yıldız Kupası’nı elde ederse bu bir gerçek olabilirdi.

İşte bu yüzden.

“…… Özür dilerim… Riku… Hemen… döneceğim.”

Şimdilik—elini bıraktı.

Yirmi dört tanesi kuruldu. Sekiz Umweg istasyonu daha tamamlandığında işlem bitecekti. Schwi bir kez daha aynı sonuca vardı; Riku’yu yanına getirmemekle en doğrusunu yapmıştı. Dünyanın en büyük güçlerinin konuşlandığı o son savaş meydanında gizlice faaliyet gösteriyordu. Yakalandığı takdirde oyunu anında bitirecek rakipleri daha şimdiden birkaç kez tespit etmiş, her defasında var gücüyle saklanmayı başarmıştı. Her ne olursa olsun, kaza ara fark edilecek olsalar Riku’nun varlığı anında ölüm ihtimalini muazzam ölçüde artıracaktı.

Sorun yok… Yalnızca sekiz tane daha… kurup döneceğim… Riku, bekle beni…

Bütün bunlar bittiğinde, ne kadar azar işitecek olursa olsun katlanmaya hazırdı. Riku’nun ölmesine izin veremezdi. Sekiz tane daha—sonraki koordinatlar tespit ediliyor—

“Aaa, bak sen? Şöyle bir süzülüyordum ki—ayağımın dibinde hiç beklemediğim bir ganimet beliriverdi! “

Schwi, aniden tepesinden gelen sese doğru döndü. Prizmatik saçlar ve kehribar gözler. Işıktan dokunmuş kanatlar ve bir Flügel’in ayırt edici simgesi—geometrik bir hale. Veriler sorgulanıyor— Schwi, durumun bundan daha kötü olamayacağını söyleyen içindeki sesi bastırdı ve Flügel’in dingin yüzüne baktı.

“—Tünaydın, hurda yığını. Bugün tek başına yürüyüşe çıkmaya mı karar verdin?”

Flügel—Üst Düzey Numaralandırılmış: Jibril…

Bir Exmachina olarak kendisine sakin olmasını söyleyeceği bir günün geleceği hiç aklına gelmezdi. Bir Exmachina’ya saldırmak bir nevi tabuydu. Sadece bir makine, yalnızca bir karşı saldırgan gibi davran—

“[Soru] Flügel’in Exmachina’yı ilgilendiren bir görevi mi var?”

Çoktan atıl kalmış dil devrelerini harekete geçirerek bir şekilde rolünü oynamayı başardı. Fakat Jibril bunu hiç umursamadan konuşmaya devam etti.

“Aynen öyle! Görünüşe göre Exmachina kafaları—aman tanrım!! artık bir Dragonia kafası kadar değerli—Beş Yıldızlı Nadirlik! “

Jibril, sanki bu durum canını sıkıyormuş gibi bedenini bükerek konuşmaya devam etti.

“Anlarsınız ya, Aranleif’ın yenilgisinin ardından Avant Heim’dakiler bile bir Exmachina’ya el kaldırmanın taboo sayılacağı hususunda uzlaştı; böylece kafalarınızın nadirliği fırladıkça fırladı, artık platin seviyesine kadar ulaştı!”

“[Uyarı] Uzlaşmanın geçerliliği doğrulandı. Birime gösterilecek düşmanlık ciddi sonuçlar doğuracaktır.”

Ancak bu sözler üzerine Jibril, cevaben dudaklarının kenarlarını yukarı kıvırdı.

“Tek bir Prüfer’den mi bahsediyorsunuz yani? “

Düştüğü paniği yüzüne yansıtmamayı başarabilmiş miydi? Schwi’nin tek endişesi buydu, fakat Jibril hiç oralı olmadan konuşmasını sürdürdü.

“Yüz metrelik bir yarıçap içinde hiçbir Exmachina izine rastlamadım! Ki bu durum, normalde küme hâlinde hareket eden bir Exmachina biriminin neden tek başına dolaştığına dair son derece ilgi çekici bir soru doğuruyor. Ayrıca,” dedi Jibril şeytani bir tebessümle, “yalnız kalmış bir birimin ırkınızın o meşhur taklit yeteneğini sergileyemeyeceğini varsayarsak, bunu son derece nadir, harikulade bir baş ele geçirmek için mükemmel bir fırsat olarak görüyorum. Haksız mıyım acaba? ♥”

Schwi, tek bir kelime dahi etmeden bir kez daha düşündü… Durumun tam anlamıyla felaket olduğunu. Onca ırk arasından en tuhafına—ve o tuhaflar içinde de en vahşi, en akılalmaz derecede güçlü olana—yakalanmış olması, Riku’nun “olasılık denen şey saçmalıktan ibaret” derken ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramıyordu.

Çektiği ilk kartın papazı bulmaca oyunundaki “Sinek Kızı” yahut o uğursuz Joker olması ne büyük bir talihsizlikti.

“Şimdi—boynunuzu vuracağım, bu yüzden lütfen kımıldamayın. Direnmenizin bir anlamı yok, dolayısıyla iş birliği yapmanız ikimizin de işini kolaylaştıracaktır. Nasıl olsa siz Exmachinaların ölüm gibi bir kavramı yok, neticede—”

“…… Reddediyorum…”

“… Efendim? Yanlış mı duydum acaba?”

Ölüm— Bu kelime aniden Schwi’nin dilini çözdü. Riku’nun 2. Kuralı: Kimse ölmeyecek—dolayısıyla kendisi de ölemezdi. Dahası, ölümün uyandırdığı o dehşet—Riku’yu bir daha asla görememe korkusu—bu talebi kesin bir dille reddediyordu.

“… Ölmek… istemiyorum… Ölemem…”

Jibril’in gözleri şaşkınlıkla iyice açılırken Schwi konuşmaya devam etti.

“… Birim… bağlantısı kesildi… Hurda… Exmachina olarak… hiçbir değeri yok.”

Bu yüzden.

“… Yalvarırım… Lütfen görmezden gelin…”

Ancak Schwi, yapılabilecek en berbat seçimi yaptığının farkında değildi. Karşısında dikilen şeyin ne olduğunu tam olarak kavrayamamıştı—zaten tuhaf olan bir ırkın en vahşi ferdi duruyordu karşısında.

“Ne… Ölümden korkan bir makine mi?! Sadece bu da değil, bir de yalvaran bir Exmachina öyle mi?! Üstelik bağlantısının kesildiğini—kusurlu bir parça olduğunu mu söylüyorsun?! B-B-Beş Yıldızlı Nadirlik bile bunu tanımlamaya yetmez!”

“……”

“Geh-heh, gweh-heh-heh-heh-heeeeh… H-Herkes beni öyle bir kıskanacak ki, düelloların ardı arkası kesilmeyecek!!”

Ölümcül bir düşmanlık saçarken bir yandan da ağzının suları akan Jibril’i izleyen Schwi, başarısız olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Diploması dediğin şey ancak Riku’nun altından kalkabileceği bir işti. Onun elini bırakmamalıydı—fakat iş işten geçmişti.

“… Son… uyarı…”

“Evet, lütfen dilediğiniz gibi devam edin. Her ne kadar sonuç zerre kadar değişmeyecek olsa da. “

Schwi’nin gözleri, ışıkla dokunmuş bir kılıç var edip her an üzerine atılmaya hazır görünen Jibril’e kilitlendi.

“… Ölmek… istemiyorum… Ölemem… Yine de… beni… öldürmeye kararlıysanız…”

Yavaş yavaş… Schwi, bir kararlılık ifadesi olarak mırıldandı:

Karşılıklı güç analizi:

Düşman: Flügel Jibril. Kapasite bilinmiyor—ortalama bir Flügel’in iki katı olduğu tahmin ediliyor.

Dost: Exmachina Prüfer. Güç seviyesi, bir Kämpfer’in (özel savaş birimi) veriminin yüzde 32’sinden az.

Ayrıca, dost birim Exmachina’nın en büyük silahı olan küme—destek birimlerinden mahrum. Bağlantı kopukluğu sebebiyle mevcut mühimmat sınırlı: 27.451 parçadan 47’si kullanılabilir. Başarı olasılığı: Mevcut değil.

Yine de Riku’nun sözleri zihninde yankılandı:

İş olasılığa geldiğinde sıfır diye bir şey yoktur.

“Laden: Kod 1673B743E1F255 çalıştırılıyor, senaryo E—Lösen—”

Hazırlayabildiği tüm silahları aynı anda ateşleyen Schwi ilan etti:

“—Tüm mühimmat… kuvvetler, taktikler, stratejiler devrede… Maksimum güçle yaşam yakarışı başlatılıyor.”

“Aman tanrım! Exmachina’nın hasar gördüğü unsurları analiz edip taklit eden bir ırk olduğunu biliyordum—”

Schwi’nin savaş ilanına karşılık Jibril, tanrılarla bile dalga geçer gibi bir ifadeyle cevap verdi.

“—ama soyunuzdan hiç gülmekten ölen oldu mu acaba? Bak bu benim için bile bir ilk olacak! ♥”

Kesintiye uğrat—kısa süreli savaş—mümkün olan tek zafer. Schwi bu sonuca vardı. Önceden hazırladığı tüm mühimmatı aynı anda ateşleyip ruhları aşırı yoğunlaştırılmış tek bir parçacığa sıkıştırdı. Öyle yoğun bir ruh parçacığıydı ki aklı başında hiçbir canlı—bir Elf bile—temas ettiği anda can verirdi.

“—Aşırı İvme—!”

Schwi parçacığı buharlaştırdı—ve tam o anda, Jibril’in görüş alanından kaybolup gitti. Aşırı yoğunlaştırılmış ruhlar yönlendirilip aşırı hızlı ivmelenme için buharlaştırılmıştı. Buharlaşan ruhlar arkalarında kirlilik saçarak ölü ruhlardan oluşan mavi kütleler püskürttü—ve fiziğin sınırlarını yerle bir etti. Büyü kullanmaktan aciz bir ırk olan Exmachina, teknoloji kas gücüyle “büyü” kullanmayı işte böyle başarıyordu. Schwi neredeyse ışınlanma hızında hareket etse de… nafileydi.

“… Benden kaçmak için bu kadarlık şeyin yeteceğini sanmıyordunuz herhalde?”

Yolunu kesmek için mesafenin kendisini aşıp geçen Jibril, alayla gülümsedi. Jibril onunla dalga geçercesine, adeta bir çocukla oynarcasına dağları yaran ışık kılıcını indirdi, fakat… Schwi, saldırganının sorusunu içinden yanıtladı:

Neden yetsin ki?

“—Asyut Zırhı—!”

Engellenemez ışık kılıcı üzerine doğru inerken, Schwi az önce ivmelenmesini sağlayan aşırı yoğunlaştırılmış ruhları buharlaştırdı—yani fizik ötesi bir kuvveti yönsüz olarak aşırı yükleyerek bir “taarruz bariyeri” oluşturdu. Aşırı yoğunlaştırılmış ruhları kitleler halinde katledip ölü ruhlara dönüştürerek küresel, mavi bir parçacık zarı saldı. O anda patlayan şok ve enerji yeryüzüne kazındı.

Küçük bir şehri haritadan silmeye yetecek bir kuvvetti bu, fakat—

“Ne kadar düşüncesizce… Ölü ruh kusan bir silahla çalışan bu makinenin çevre standartları oldukça şüpheli…”

Çoğu canlıyı şok dalgası ve şiddetli ölü ruh kirliliğiyle yok eden Schwi’nin Asyut Zırhı bariyerini Jibril, sanki basit bir tozu savuşturuyormuşçasına yüzünü ekşitip omzunu silkerek geçiştirdi. Schwi, tıpkı öngördüğü gibi gerçekleştiğine sessizce karar kıldı. Bir Flügel ne olursa olsun, Artosh tarafından dokunmuş bir büyü olarak, bedeninin sürekliliğini büyünün önündeki engel olan ölü ruhlarla zehirletemezdi—!

“Yine de bunun yetti—bu da ne?”

Jibril, delip geçtiği mavi ışıktan şok zarının ardında Schwi’nin olmadığını görünce şaşkına döndü. Schwi bir kez daha rakibinin kafasındaki soruyu içinden yanıtladı:

Neden orada olayım ki?

Asyut Zırhı’nı ateşlediği anda Schwi, mesafe kazanmak için Aşırı İvme’yi tekrar kullanmıştı ve şimdi nişangâhını hedefine kilitledi.

Tek bir Exmachina’nın bir Flügel’i yok etmesi neredeyse imkânsızdı. Olasılık astronomik düzeyde düşüktü—ve bir mucize eseri başarsa bile bu, Riku’nun koyduğu Kurallar’ı ihlal ederdi. Kısa süreli savaşta zafer. Tek bir yol vardı: Kaçmak.

“—Lösen: Enderpokryphen—!”

Exmachina’nın çatışmalarından birinde bu silahı kullanarak Riku’nun yuvasını elinden aldığı için Schwi’nin tiksindiği bir silahtı bu. Yüce Aranleif’in “Uzak Haykırış” saldırısını taklit eden ve Schwi’nin cephaneliğindeki en büyük kuvvet olan bu kitle imha silahı doğrudan Jibril’e kilitlenip ateşlendi. Dünyayı kirletecek bir ölü ruh fırtınası dışarı kusulurken namlusundan ışıklar fışkırdı. Jibril üstüne doğru gürleyerek gelen o görkemli ışığa bakakaldı ve kavruldu—

.

Schwi, Riku’dan sessizce özür diledi. Haritayı yine baştan çizmek zorunda kalacaktı.

Enderpokryphen’in tek bir patlaması, Jibril’e çarptığı an coğrafyayı yeniden yazdı. Mavi ışığın patlaması yer kabuğunu söküp attı, anında buharlaştırdı, gaz haline gelen kızıl toprak küçük çaplı bir tsunami oluşturdu ve binlerce derece sıcaklığa ulaşan kor halindeki tortu göz açıp kapayıncaya kadar stratosfere fırladı… Gezegenin şeklini değiştirmeye yetecek bu denli devasa bir doğrudan darbeden bir Dragonia bile yara almadan kurtulamazdı. Fakat Schwi, bunun rakibini devirmeye yeteceği illüzyonuna kapılacak kadar saf değildi.

“—Einweg—!”

Darbenin isabet ettiğini doğruladığı an Schwi son mühimmatını ateşledi. Exmachina tarafından Flügel ve Elf gibi ırkların yer değiştirme yeteneklerine karşı koymak için tasarlanmış bir “uzay kırıcı”. Tıpkı adının da belirttiği gibi, parçalanan uzay Schwi’nin bedenini saran ve ardında kapanan tek yönlü bir delik yaratacaktı.

Flügel’in algı menzilinin ötesindeki bir mesafeye sıçrayabilirse, Jibril bile onu takip edememeliydi. Ancak Schwi’nin Einweg kullanarak sıçrayabileceği en uzak mesafe yüz kilometreydi—ki bu Jibril’in Exmachina’ya gürlediği mesafeyle aynıydı, dolayısıyla Jibril’in tarama menzilini kestirmek imkânsızdı. Schwi vardığında onunla tekrar savaşmak zorunda kalacak—

“Ayyy! Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?”

Schwi’nin zihni buz kesti. Parçalanan uzay kapanmadan önceki sürede—0, 000046 saniye, saniyenin ufak bir kesri bile değilken—Jibril elini uzatmış, kas gücüyle solucan deliğini yararak içeri göz atmıştı. Yüzüne gülümseme yapıştırılmış bir maskeden cehennemin sesi çınladı…

“Niyetiniz kaçmaksa, uzun mesafeli bir sıçramaya kalkışmaktansa görüşümü engellemek için ışık ve tozu kullanmak daha tedbirli bir hamle olurdu… Ah, yoksa, olabilir mi—?”

Yırttığı uzayın daha da büyük bir kuvvetle bir kez daha parçalandığını görmek, Schwi ateş pozisyonundan kıçı üstüne çökerken daha önce bilmediği bir duyguyu tanımlamasını sağladı.

“O küçük saldırınızın beni yaralayacağını mı umuyordunuz?”

Tanım: Bu bir kabus.

Olamaz. Olamaz, olamaz, bu imkânsız! Kabul, Enderpokryphen, Aranleif’in “Uzak Haykırış” gücünün eksik bir kopyasıdır. Zeichner’in raporuna göre ancak yüzde 43, 7’sini kopyalayabilmektedir. Fakat Yüce Olan, tüm Dragonia’ların en büyük üçü olan Hükümdarlar’dan biriydi. Böyle bir varlığın canı pahasına serbest bıraktığı bir Uzak Haykırış’ın yüzde 43’ü bile—

“… Görünüşe göre beni fazla hafife almışsınız… seni aptal hurda parçası seni… ”

Doğrudan bir isabet—üzerinde tek bir çizik bile bırakmamış olamazdı—

Bu—bu olamaz!

“Yine de hakkınızı vermeliyim—en azından beni bir savunma büyüsü örmeye zorladığınız için.”

Jibril’in sözleri, Schwi’ye işitme cihazının işlevselliğini sorgulattı. Flügel’lerin kendisi zaten Artosh tarafından dokunmuş birer büyüydü. Bu yüzden savunma büyüsü denebilecek, varlıklarını sürdüren bir ritüel her daim aktifti. Aslında Schwi de tam olarak bu yüzden Enderpokryphen ile bunu delip geçebileceğini hesaplamıştı. Ama bu Flügel—hayır. Yeniden tanımlama: Bu birey artık Flügel kategorisine uymuyor. Bu anomali, yani Jibril, yaratıcısı Artosh’un bahşettiği savunmadan şüphe duymuş olmalıydı ki—çok daha güçlü bir savunma konuşlandırmıştı. Bu bir Flügel’in harcı değildi. Akıl almaz bir şeydi. Bu birey—çoktan her şeyin ötesine geçmişti—

“Kellenizi eve sapasağlam götürebilmek için kendimi tutmakta epey zorlanıyordum—fakat fikrimi değiştirdim.”

Anomali az önce ne demişti? Kendisini tuttuğunu mu?

“Beyin denebilecek bir şeye sahip olup olmadığınız idrakimin ötesinde…”

Anomali, gözleri fal taşı gibi açılmış Schwi’nin karşısında eteğini toplayıp zarif bir reveransla eğildi; yüzü bir çan gibi çınlıyor, bir meleği ama çok daha fazla bir iblisi andırıyordu.

“… …fakat ona benzetilebilecek her neye sahipseniz, korkunç derecede bir kibirle şişmiş gibi görünüyor. İzin verin de onu sizin için biraz soğutayım—sonsuza dek.”

Schwi’nin işleyebildiği kadarıyla alabildiği tek girdi, sağ kolunun kopmuş olduğuydu.

Düzeltme. Bu doğruluktan uzaktı. İşlem gücünde en uzmanlaşmış birimlerden biri olan bir Prüfer, yani Schwi bile bunu anlamlandırmaktan tamamen acizdi. En iyi ihtimalle yalnızca hasar raporunu okuyabiliyordu: Sağ kol kaybedildi. Olan biten, kavrama yeteneğinin ötesindeydi; savaş gücü yerle bir edilmişti—ama.

“… Aaa. Gövdenizi vurmayı amaçlamıştım… Nişanım mı kaydı acaba?”

Riku’nun—insanların—sezgi dediği şey bu muydu? Bir miktar gecikmeye rağmen, mantığı devre dışı bırakan ani bir kaçınma hamlesi sayesinde kritik bir arızadan kurtulduğunu idrak etti.

“…… Nedir bu? Ters giden bir şeyler var…”

Schwi’nin bunu bilmesine imkân olmasa da Jibril tuhaf bir kanaate varıyordu.

Sıradan bir Exmachina—üstelik yalnızca yalnız bir Prüfer—onun saldırısından sağ çıkmıştı. Neden tek başına hareket ediyordu? Bu birim onun darbesinden nasıl kurtulabilmişti? Pek çok ilgi çekici soru vardı; yine de Jibril, Schwi’nin rahatça duyabileceği alçak bir sesle hırladı:

“Kötü bir hisse kapıldım. Sanırım artık çeneni kapayıp ait olduğun o metal çöpü gibi toprağa gömülmenin vakti geldi.”

Kütle gibi somutlaşmış bir nefretle sarf edilen bu sözleri duyan Schwi, bir kez daha anladı. Olasılıkta sıfır diye bir şey yoktu. Riku’ya güvenmiş, nirvananın sessizliğinden sıyrılıp şansına bel bağlayarak savaşmış ve kaçmıştı. Fakat bu noktada, mesele artık bir olasılık sorunu bile değildi. Bu canavara karşı; mantıklı ya da saçma ne tür bir yola başvurursa başvursun, kaçmaya ve hayatta kalmaya yönelik bundan sonraki tüm çabalar nafileydi. Mantıksız düşüncelerinin, bir diğer adıyla sezgilerinin ulaştığı değerlendirme buydu.

Fakat—yine de Schwi tereddütlerini üzerinden attı.

Yine de—kazanmak zorundaydı. Sözde sadece bir mantık yığınından ibaret olan Schwi, bunu açıkça itiraf etti:

Ölmek… istemiyorum… Korkuyorum… ölmekten… Rikuuu…

Riku’yu bir daha asla göremeyecekti. Bu ihtimal karşısında düşünce devrelerinin buz kestiğini hissetti—ama bundan da ötesi vardı. Riku’nun—kocasının ve yoldaşlarının, yani hayaletlerin—derilerini ve iç organlarını yakma pahasına, her şeylerini ortaya koydukları o yegâne zafer.

Dönüşecekti… yenilgiye… benim yüzümden—

Bunu kabul edemezdi. Buna asla—asla katlanamazdı!

Öyleyse ne yapmalıydı? Bu durumda nasıl galip gelebilirdi ki…? Zamanı durduracak kadar hızlı işledi verileri—

en nihayetinde—

Schwi bir hamleye ulaştı. Riku’yu düşünecek olursa, bu çözümlerin en aşağılığıydı. Kendinden nefret etme duygusuyla onu ezip geçmekle tehdit eden, olabilecek en kötü fikir. Yine de, bu çaresiz durumu kendi başına açan Schwi, zafere giden tek yolu ancak bu şekilde çizebilirdi…

Bu yüzden—

İletişim—bir zamanlar kendisini terk eden Exmachina kümesine sinyal gönderdi.

Yanıt yok.

Jibril, bu kez ıskalamayacağını belirten gözlerle ışığı bir kez daha sıkıştırıyordu.

Sonsuzluk gibi gelen kısa bir sürenin ardından—bir yanıt aldı.

Yaklaşan ölümün sesini duyan Schwi, en iyi ihtimalle bir feryat olarak tanımlanabilecek bir yayın yaptı:

Schwi, kümesinin Befehler’ine karşı çıktı—ve nihayetinde mantığıyla onu bastırdı… ama yine yanıt gelmedi. Yılmayan ve zapt edilemez şekilde kışkırtılan Schwi, çığlık atarcasına yayına devam etti:

<Über-Eins… hayır, düzeltme… seni mantıksız pislik!

<.

Riku’dan aldığı hataydı bu—içinde tutamayacağı kadar büyüktü: Ona taptığını, ondan asla ayrılmak istemediğini söyleyen o hata. Asla paylaşmamaya karar verdiği bir kalpti. Çünkü—utanç vericiydi… Ona aitti, başka hiç kimseye değil—! Yine de—!

Çünkü başka bir yol yoktu. Schwi, hatasının kefaretini ödemek ve Riku’nun kazanmasını sağlamak için başka hiçbir yol düşünemiyordu. Bu yüzden… Bunun bir yayın olduğunu unutup avazı çıktığı kadar haykırdı Schwi:

“… Zırvalayıp durmayı kesin artık! Alın şu duyguyu—ve aktarın artıkkk!!”

……

O anda Schwi, kopmuş olan bağlantısının küreye—yeniden bağlandığını hissetti. Yıllardır yaşamadığı bir duygu—kendisi dahil 437 birim arasında duyuların paylaşılması—üzerine hücum etti.

Gerçek bir Exmachina olma hissi—birlik. Tek bir küme olarak pek çokları. Tek bir düşünce varlığı. Şimdiyse zihninin içinin sakınmasızca dikizlenmesi hissi—ona iğrenç geliyordu. Yine de şimdilik bu gerekliydi—verdiği karar buydu. Schwi başını salladı.

<Uyarı: <—Durum Ama Flügel Flügel'lerin Hayret. Jibril Mantıksal Prüfer'ın Riku'dan Schwi Schwi'nin Senkronizasyon Senkronizasyonun Sen— Yadsınamaz Yeniden Yüzleştiği aldığı ama ana ani ardı bağlandığı başına bekliyorum. bile, bir birimler birimlerin bu bunu buydu. buzdağının da devam değerlendirildi. durumda durumu duyguydu: düşmanı. düşünüldüğünde, edilse en erişim etmek eylemde— farkındalık gerçek gerçek, gerçeği girmesi görünen göz güldü. güçlüsü—Jibril. hata hata—bir herhangi hissetti. hâlâ ile imkansız izni için kadar, karşısında kavradı. kesti. kümesindeki kılma kılınmıştı—imkansızı kısmı. mi? mümkün ne o olarak olağanüstü olduğu olmalıydı—değil olması onların rakibinin sabırsızlıkla sadece sahip silahlara sınırsız tamamlanana tamamlanmasını tek tepkisine tüm verdikleri verdiğini verebilecek verildi. yapsınlardı? yaratıkla yarıda yeteneği. yüzleşip zarar Çünkü Üc207Pr4f57t9—Exmachina'nın çalışır çatışmaya üzereydi İletim şaşırmasınlar “kalp”

>

Exmachina’nın sahip olduğu tüm silahların—27.451’inin tamamının—konuşlandırma ağı erişime açıldı.

Schwi alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Bu senaryoda verdiği yanıt, insanların—ruhu olan varlıkların—söyleyeceği türden bir şeydi.

Über-Eins bilmiyordu. Yıkım ile ölüm arasındaki kavramsal farkı—ancak—

Bu yanıtta bir şeyler hisseden Schwi düşündü: Artık anlıyor olmalılar. Üzerine doğru gelen azrail Jibril’i görmek için başını kaldırdı—

“…… Ha?”

ve ekrandaki gösterge, Senkronizasyonun tamamlanmasına kalan süre: 4 dakika 11 saniye.

Bu doğru olabilir miydi? Şimdiye kadar hiçbir verinin aktarımı üç saniyeden fazla sürmemişti—Schwi’nin anlık tepkisi bu oldu ama sonra başını sallayıp kavradı. Elbette daha uzun sürecekti—ruhunu senkronize ediyordu. Riku’dan aldığı duygular, hisler, coşkular ve anılar taşıyabileceğinden fazlasıydı. Herhangi bir silaha, teçhizata veya bilgiye kıyasla katbekat—çok ama çok daha büyük olmaları oldukça doğaldı. Riku’nun yüzü Schwi’nin zihninden geçip gitti ve hüzünle gülümsedi… Bu bir oyundu. Ölümün vücut bulmuş hali olan Jibril’e karşı dört dakika on bir saniye—yani 251 saniye—boyunca hayatta kalmalıydı. Süreyi bitirebilirse kazanacak, ölürse kaybedecekti. Riku’nun… en sevmediği oyun.

“… Bütün bu hisleri, bu kalbi… kazandığım hayatın her şeyini… bir makine olarak doğmuşken…”

Hepsini koyuyorum ortaya—bu 251 saniyenin üzerine—!!

“—Alles lösen—!”

Exmachina’nın sahip olduğu tüm silahları, tüm ateş gücünü, tüm ekipmanı var gücüyle aynı anda serbest bıraktı; katliam ve yıkımdan başka hiçbir amaç için yapılmamış araçlardan dokunmuş aptalca kanatlarını—dev demir kanatlarını açtı.

“—Aman tanrım! Öfkenizi mi boşaltmak istiyorsunuz? … Hiç çekinmeyin lütfen! ♥”

Böyle diyerek Jibril de, sanki ışık fışkırtırcasına devasa kanatlarını açtı—ve sinsice gülümsedi. Düzensiz Numara, Jibril. Güç seviyesi hâlâ bilinmiyor. Exmachina’nın tüm silahları emrinde olsa bile, Schwi’nin onu tek başına yok etmesi imkansızdı. Değerlendirmesi bu yöndeydi. Mümkün olan maksimum hayatta kalma süresi: Tahmin edilemiyor.

Ama Schwi başını salladı. Sorun değil.

“—Forme… Bilinmeyen için savaş algoritması—Başlat.”

Oluşturduğu şeye tanıklık ederken Schwi, kümenin hatalarla nefes nefese kaldığını hissetti. Schwi merak etti; şaşıracak ne vardı ki? Düşman bilinmiyorsa, yapılması gereken tek şey öngörülemeyen her şeyi öngörmektir. Anlamaya çalışma. Hesaplamaya çalışma. Sadece hissettiklerine inan ve harekete geç—hepsi bu.

Önündeki bu ölüm karşısında 251 saniye boyunca hayatta kal.

Mantığı sorguladı—Yapabilir miyim?

Hata yanıt verdi—Neden soruyorsun ki?

İnsanlar bu koşullar altında hayatta kalmayı başardı—neredeyse sonsuzluk boyunca. Bu noktada, bir dört beş dakikanın daha ne önemi vardı ki—?!

“… Schwi…”

“Efendim?”

“Sana… söylememiştim… adımı…”

Bu benim… Riku’nun bana verdiği şey: benim o çok değerli, paha biçilmez… benliğim.

Jibril bir an için kuşkuyla baktı, ardından hafifçe eğilerek yanıt verdi.

“Demek öyle. Bendeniz Jibril. Sizinle tanıştığıma memnun oldum. Ve böylelikle—

“—Size veda ediyorum.”

Kıyamet gibi harap olmuş bir arazinin üzerinde dikiliyordu.

“…… Senin gibi bir kukla parçasının beni bu kadar çileden çıkaracağı… Bayağı cüretkarsın.”

Jibril, alt tarafı tek bir Exmachina’yı, tek bir Prüfer’ı yok edemeyişine duyduğu derin öfkeyle söyleniyordu.

“…… Ölemem… henüz olmaz… Hâlâ… ö-ölemeeem—!”

Schwi sınırlarının ötesinde hareket ediyordu. Eklem yerlerini plazmaya dönüştürüyor, eklemleri beyaz bir parıltıyla eriyip gidiyordu. Jibril’in algılayamadığı ve tepki veremediği saldırı fırtınasının ortasında, zar zor ayakta durabiliyordu. Riku’dan öğrendiği her şeyi ve Exmachina’nın tüm silahlarını devreye sokuyor, hayatı buna bağlıymışçasına çırpınıyordu.

Rakibinin sahnesinden uzak dur; kontrolü ele geçirmelerine asla izin verme.

Rakibinin savunmasını düşürmesini sağla; seni avladıklarını sanmalarını sağla.

Rakibinin sinirlerini boz; risk alarak onları sars.

Rakibinin hamlelerini okumaya çalışma; onları gitmelerini istediğin yere yönlendir—

Saldırılarına tepki veremiyor musun? Onları öngör.

Öngöremiyor musun? Onları sen dikte et.

Böylece Schwi kıl payı sıyrıldı, savuşturdu ve etkisiz hale getirdi—Jibril şaşkınlığın ötesine geçip öfkeden sarsıldı. Kümedeki Exmachina’lar mantık sınırlarından çıkmış, sadece “Hata” deyip duruyorlardı. Ama—paramparça olmuş Schwi’nin gördüğü tek şey, görüş alanında beliren sayıydı.

Yetmiş iki saniye.

Hey… Riku… Neden acaba…?

Riku’nun elini tuttuğunda koca bir saat tek bir an gibi gelirdi—

Jibril’in saldırılarından birini savuşturamayınca, bedeninin sağ tarafı uçup gitti.

Elli bir saniye.

Rikuuu… şimdi tek bir saniye bile… sonsuzluk gibi geliyor…

Jibril’in serbest bıraktığı son ışık dalgası Schwi’nin sol elini vurmak üzereydi.

“—?! Lösen—Umweg!”

Schwi’nin kendisinin bile inanmakta güçlük çektiği bir tepki hızıyla çağırdığı “sapma”, ışık dalgasının yönünü değiştirdi. Sağ kolundan—göğsüne doğru.

“—Nihayet tam anlamıyla çuvalladın… Beni ne kadar da uğraştırdın.”

Jibril’in bu kibirli zafer çığlığını duyan Schwi, dalgınca sordu—

Yirmi dört saniye.

“… Çuvallamak mı…? … Ne demek… istiyorsun…?”

Artık hareketsiz kaldığı için kaçınma yeteneğini tamamen feda ettiği doğruydu. Fakat… Schwi bakışlarını kaydırarak gülümsedi. Sol elinin—yüzük parmağında—korumayı başardığı, hafifçe parıldayan o yüzük……

.

“… Bu da ne…? Demek öyle—Size ‘hurda’ dediğim için ‘özür diliyorum’.”

Jibril’in tam o anda ne hissettiğini Schwi’nin bilmesine imkan yoktu. Ama güm. Sanki o özrün kendisi bile bir saldırıymışçasına ruhlar zonkladı. Çaresizce yere serilmiş Schwi’nin yukarısında, halesi karmaşık ve devasa bir desen çizerken Jibril kollarını iki yana açtı ve ilan etti:

“Hanımefendi, sizi işbu vesileyle ortadan kaldırılması gereken bir tehdit—kesin önlemlere layık bir düşman olarak kabul ediyorum.”

Exmachina silahlarının kullandığı odaklanmış ruhlarla kıyaslanamayacak derecede, atmosferden—gezegenden—zorla toplanan ruhlar sıkıştırıldı, yoğunlaştırıldı, katılaştırıldı ve parıldayarak Jibril’in ellerinde dalgalanan, biçimsiz bir mızrak şeklinde belirdi.

Bir Göksel Darbe.

Bunda hiçbir şüphe yoktu. Flügel, tek bir atış uğruna vücudunun tüm yapısını saf ruh koridoru bağlantı sinirlerine dönüştürüyor, ruh koridorlarının kaynağından güç topluyordu—bu, kelimenin tam anlamıyla bir Flügel’in en güçlü darbesiydi. Exmachina’nın Göksel Darbe’yi taklit eden bir silahı vardı. Ve bu, Schwi’nin buna ilk kez tanık oluşu da değildi. Fakat Jibril’inki—Schwi’nin hafızasındaki verilerde kayıtlı olan Göksel Darbe ile kıyaslandığında, bünyesinde dönüp duran güç katbekat daha büyüktü. Schwi’nin yüz ifadesi düştü; kederli ve üzgündü.

Düzensiz Numara Jibril—gerçekten de ölçülerin ötesindeydi—

Ağ, muhtemelen tepesinde dönen muazzam gücün yarattığı parazite rağmen onu bilgilendirdi.

… Ah…

Bunu… şimdiye kadar görememiştim.

Görüş alanında beliren sayılar—Senkronizasyon tamamlandı olarak değişti—

Göksel Darbe üzerine yağarken Schwi, Jibril’in yüzüne baktı—ve sırıttı.

Bu oyunun zaferi—bana ait…

“?”

Jibril’in huzursuz kaş çatışını görmezden gelen Schwi, son sözlerini söyledi:

“—Lösen: Kein-Eintrag!”

O Göksel Darbe’yi engellemek imkânsızdı. Tam da Jibril’in söz verdiği gibi, Schwi sesi kısılmış bir hurdadan ibaret kalacaktı… Bunu tersine çevirecek hiçbir yolu yoktu. Fakat “Geçit Yok”un tüm gücünü on iki milimetrelik bir yarıçapa odaklarsa—onu korumayı başarabilirdi.

Sadece bu hediyeyi, Riku’dan gelen… bu yüzüğü…

Riku’dan aldığı “kalbin” saçma ve akıl dışı olarak nitelendirdiği mutlak bir güç gökten yağdı. Doğrudan darbesi—saniyelerin onda birinde—onu beden ve zihin olarak bu dünyadan silecekti…

Fakat neden böyleydi? Jibril’in serbest bıraktığı Göksel Darbe dehşet verici derecede yavaş hissettiriyordu. Düşüncelerinde anormal bir hızlanma tespit etti—belki de insanların “hayatın bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi” dedikleri şeydi bu. Schwi merak etti, Bu nasıl gerçekleşmişti? Hızlanmış zihni cevabı anında verdi. Karmaşık bir yanı yoktu. Basitti.

Riku… Biliyordum… Hiçbir şey yapamıyorum… sensiz…

Yine de Umweg istasyonlarını tek başına kurabileceğini, Riku’yu tehlikeye atmaya gerek olmadığını düşünmüştü. Bu sonu hazırlayan şey kendi gururuydu. Riku başından beri haklıydı. Riku muhtemelen—kesinlikle—Jibril’in bile gözünü boyamayı başarır ve bu savaşı önlerdi; buna emindi. Neden Riku’nun elini bırakmıştı ki? Ona hiç tereddüt etmeden güvenmeye karar verdikten sonra hem de. Sonsuza kadar yanında kalmasını söylemişti ona. Bir saniye bile yanından ayrılmamalıydı…

Özür dilerim… Riku… Yine de sana bırakıyorum… son hamleyi…

Riku’nun bunu asla kabul etmeyeceğini biliyordu.

Ama reddedemeyeceğini de biliyordu.

Onun için ne kadar zor olacağını biliyordu.

Geri çeviremeyeceğini de çok iyi biliyordu.

Özür dilerim, Abla— ben—hiçbir zaman—o “güzel gelin”—olmayı başaramadım—

Yine de—

“… Riku… Hey, Rikuuu…”

Asla duyamayacak olsa da kocasının ismini haykırdı. Ses çıkış ünitesi çoktan parçalanmıştı. Tek bir ses bile çıkaramadı. Onu duymasının imkânı yoktu ama yine de bunu söylemek zorundaydı.

“… Ben… sonunda… anladım galiba…?”

Çünkü ona daha önce hiç söylemediği sözler olduğunu hatırladı.

“… Seninle… tanıştığıma—gerçekten… çok mutlu oldum…”

Çünkü artık—onları net bir şekilde anlıyordu.

“… Bir dahakine… seni asla bırakmayacağım… bir daha.”

“… Seni, gerçekten… çok… seviyorum……”

Dağı delip geçen ve gökyüzünü tozla kaplayan Göksel Darbe son buldu.

“… Haah… haah…… haaaahhhhh—!”

Kendini aşırı zorladığı için ruhani enerjisi neredeyse tamamen tükenen Jibril, her zamanki biçimini koruyamayarak küçük bir çocuğa dönüşmüştü. Nefes nefese, düşmanının durduğu yere indi; fakat Exmachina’dan geriye en ufak bir iz ya da emare kalmamıştı.

“… Ah… Şunun haline bak… Bunun neresi yapmaya değdi ki…?”

Bütün bu savaş, tek başına hareket eden o Exmachina’nın kafasını elde etmek istemesiyle başlamıştı. Makinenin bu sıra dışı davranışları yüzünden Jibril’in o kafaya duyduğu arzu iyice kabarmış, en sonunda iş bir Gök Darbesi’ne kadar varmıştı. Flügel, kendisinin bile tüm bunların neyle ilgili olduğuna dair en ufak bir fikri olmamasına hayıflandı; ancak içgüdüleri, o makinenin yok edilmesi gereken bir düşman olduğunu avazı çıktığı kadar haykırmıştı. Yine de nesnel bir gözle dönüp bakınca… Bu gerçekten doğru duygu muydu?

“… Kafasını ele geçirmeyi başaramadım, her bir zerresini yok ettim ve üstelik şu halime bak…”

Minnacık, melekleri andıran görünüşünü hesaba katan Jibril derin bir iç çekti. Hiçbir şey kazanamamıştı, bütün gücünü kaybetmişti ve en az beş yıl boyunca düzgünce hareket bile edemeyecekti; kazandığı tek ödül buydu.

“Off… En azından Büyük Abla Azriel’e garip bir Exmachina’nın varlığını rapor etmeliyim sanırım… Umarım o sünger kafalı bile, bir yaratığın bana Gök Darbesi’ni kullandırmış olmasının önemini kavrayabilir…”

Fakat… Çocuksu görünüşünü bir kez daha göz önünde bulunduran Jibril, düşünceli bir şekilde mırıldandı:

“Büyük ablamın karşısına bu halde çıkarsam… Yakamı kolay kolay bırakacağını hiç sanmıyorum…”

Küçük Jibril, isteksizce kanat çırparak uzaklardaki gökyüzüne doğru süzüldü.

Küçüktü. Gümüş yüzüğün ışıltısı, onun dikkatini çekmeyecek kadar küçüktü…

Oyun bitmişti. Schwi ölmüştü. Hayaletin raporunu alan Riku’nun elinden gelen tek şey, cesur bir duruş sergileyip odasına dönmekti. Masada, boş bir sandalyenin karşısında, Schwi ile defalarca oynadığı satranç oyununun hamlelerini öylesine tekrarlıyordu. Yapayalnız. Tıpkı uzak bir geçmişte, henüz küçük bir çocukken yaptığı gibi. Asla kazanamadığı o oyun… Taşları hareket ettirirken karşısındaki boş koltuğa baktı. Akıl sağlığından şüphe eder bir halde, tıpkı o zamanlar gördüğü şeyi gördü: Cesurca sırıtan o çocuğu. Schwi’nin tereddütsüz inanmaya söz verdiği o varlığı. Oyun tanrısını.

“Hey… Neden hiç kazanamıyorum…?”

Çocuk asla cevap vermezdi ama Riku yine de sordu.

“Bu kez imkansızı başaracağımı sanmıştım… Schwi ile… herkesle birlikte. Kazanabileceğimi sanmıştım.”

Kural 2: Kimse ölmeyecek.

Kural 6: Yukarıdakilere aykırı her eylem yenilgi sayılacaktır.

“Neden hiç… kazanamıyorum…!”

Evet, kuralları ihlal ettikleri anda oyun bitmişti—ve kaybetmişlerdi. İşin daha da kötüsü, ölen kişi Schwi’ydi—

“Bende… eksik olan ne…? Söyle bana, lütfen—! Hadi ama, oradasın, değil mi?!”

Onu izleyen biri olsaydı, kesinlikle aklını kaçırdığına ikna olurdu. Riku, hiçliğe haykırıyordu. Tam karşısında oturan çocuğa—oyun tanrısına. Çocuk cevap vermedi. Görünüşe göre sadece… gülümsemesini yüzünden silip başını öne eğdi.

“Hadi ama, tamam… Bir kez olsun kazanamaz mıyım? Eğer kazanamayacaksam—

“O zaman neden—? Neden bana bir ‘yürekk’ verdin?!”

Schwi’nin hayran olduğu ve kendisi için açtığı o “yürek”. Bedeni acı içindeyken artık onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yapabildiği tek şey çığlık atmaktı.

“İnsanları hangi lanet tanrı yarattı bilmiyorum! Ama bu dünyada sırf tekrar tekrar kaybetmek, pestilimiz çıkana kadar dayak yemek, her şeyimizi kaybetmek ve sonra bunu baştan yaşamak için var olacaksak—o zaman neden yüreğimiz var ki?! Cevap ver bana!!”

Sakat kalmış bedeniyle boğuşuyormuşçasına haykırdı—

“Hadi ama, oradasın biliyorum! Kimsin bilmiyorum ama cevap ver bana—yalvarırım……!”

Cevap yoktu. Zaten en başından beri bir cevap beklemiyordu ama artık tükenmişti. Moralçe çökmüş, rastgele sayıkladığı bir halde sandalyesinin arkalığına ağır bir şekilde yaslandı ve strateji haritasına baktı.

Belli belirsiz, parçaları zihninde birleştirdi. Bütün ırkları birbirine düşürmeyi ve Artosh Cephesi ile Diğer Herkes arasındaki çatışmanın zeminini hazırlamayı başarmışlardı. Ancak başından beri öngördüğü gibi—taraflardan biri kesinlikle ilk darbeyi vuracaktı.

Eğer bu taraf Birlik olursa, Elf İttifakı ve Cüce İttifakı rakiplerinin kozları olan Áka Si Anse ve E-bombasını nasıl etkisiz hale getireceklerini çözene kadar durum kilitlenip kalacaktı. Topyatun saldırı en geç on yıl içinde başlayacaktı ve Artosh’un kuvvetleri muhtemelen kaybedecekti. Sonra Cüceler ve Elfler birbirlerinin boğazına sarılacaktı—tek bir lanet olası canlı kalmayana dek.

Peki ya ilk saldıran Artosh tarafı olursa? Şu anda Artosh cephesi üstün durumdaydı—Gök Darbesi sayesinde. Ancak Birlik, tek bir Gök Darbesi ile yok olacak şekilde saflarını dizmeyecekti. Ardından, Artosh gücünü tüketip geçici olarak zayıfladığında, Avant Heim’ın gücünü ona karşı kullanacaklardı. Birlik’in amacı buydu.

Avant Heim ne kadar güçlü olursa olsun, Áka Si Anse her türlü Phantasm’ı öldürür, E-bombası da her türlü Kadim Tanrı’yı yok ederdi. Önleyici bir saldırıda Artosh için zafer söz konusu olamazdı.

Birlik’in inanması sağlanan şey buydu, ama gerçek bu değildi. Artosh’un Gök Darbesi, tüm tarafların ortak ateş gücünü tetikleyecek ölçekteydi. Yani sonuç—hem Artosh Cephesi hem de Birlik için—karşılıklı yıkım olacaktı. Sonuçta Artosh kuvvetlerinin önceden saldırarak kazanması pek olası değildi. En fazla on yıl—savaş ani bir ölüme sürüklenmeden önce.

On yıl. Evet, on yıl. Yüz yetmiş dokuz hayalet her şeyini ortaya koymuş, canları dışındaki her şeyini feda etmişti—ve kendisi Schwi’yi kaybetmişti—elde ettikleriyse topu topu on yıllık bir kilitlenmeden ibaretti. Tam o anda Riku, bir ses duyduğundan emin oldu.

On yıllık barış. Bu kadarı yetmez mi? Gayet iyi değil mi?

“……”

Sıradan insanların tanrıların savaşını on yıl boyunca durdurmayı başarması mı?

“……”

Bu kadarı fazlasıyla yeterli. Fazlasıyla kâfi. Bu muazzam bir başarı.

Bunun bir zaf— olarak adlandırılmaya layık olduğunu düşünmüyor musun?

“—… Benimle dalga mı geçiyorsun?”

Bu birinin sesi miydi yoksa kalbindeki mazeretler mi? Riku’nun umurunda değildi. Boğazını yırtmak istercesine haykırdı:

“İnsanlar her şeyini ortaya koydu! Ben Schwi’yi kaybettim! Geçici, sahte bir on yıllık barış mı zafer olarak adlandırılmaya layık?! Peki ya sonra?! Yine ölüm korkusuyla büzüştüğümüz o dünyaya geri döneceğiz! Rüya mı görüyorsun ulan pislik?!! Bu lanet olası bir beraberlik bile değil! Terazinin kefelerinin dengelenmeye yakın bile olduğunu sana düşündüren ne?”

……

Tek yanıt sessizlikti ve Riku’nun az öncesine kadar gördüğü çocuk yok olmuştu…

“… Ha-ha, gerçekten artık iflah olmaz bir haldeyim…”

Durum böyleyken—artık güçlü görünmeye çalışmaya gerek yoktu. Bu yüzden kıkırdadı ve kabullendi: Evet, doğru. Her yerim acıyor. Ölü ruhlarla kirlenmiş cildim bitmek bilmeyen bir ızdırap içinde. En son ne zaman deliksiz bir uyku çektiğimi bile hatırlamıyorum. Sadece su içmek bile boğazımı yakıyor. Görmem o kadar bulanıklaştı ki gardımı bir an olsun düşürsem kör olacağımdan korkuyorum.

Evet, doğru. Kabul ediyorum… Kaybettim—yine. Bir kez olsun kazanamadığım bu hayattan—bıktım artık. Schwi yanımda olursa bu dünyaya katlanabileceğimi sanmıştım. Schwi ile konuşabilsem, yüzünü görebilsem, elini tutabilsem… Bu sefaleti bile unutabilirdim.

Riku, Schwi’nin sözlerini hatırladı:

Ölmeyeceksin… yaşayacaksın… ben ölene… dek…

Evet, düşününce… Schwi öldüğüne göre, artık o da yapamaz mıydı? Kendini bu sandalyeye bırakıp her şeyi serbest bıraksa ve kayıp gitse… sanki uykuya dalar gibi… evet…

……

“—Spieler Riku.”

Tam bilinci bulanıp yok olmak üzereyken—ruhunu da beraberinde dibe çekecek gibi görünürken—bir ses onu geri çağırdı. Daha önce hiç duymadığı o tanıdık—ve bir şekilde mekanik—sese doğru yavaşça döndü. İçeri nasıl girmişti, ne kadar süredir bekliyordu bilinmez… gölgelerin içinde cübbeli bir figür duruyordu.

“…… Kimsin sen?”

“Ne tür bir şeysin?” diye sormadı. Sormasına gerek de yoktu. Cübbenin açıklığından görünen şey zaten her şeyi anlatıyordu. Bir makinenin bedeniydi—Schwi değil, bir Exmachina.

“… Bir ismim yok, ama bana çağrıldığım adla hitap edebilirsin: Einzig.”

Riku temkinli bir şekilde ne istediğini sormaya yeltendi—

“—Preier Schwi’nin iradesi benim görevimdir.”

Sözünü kesen Exmachina adam, yani Einzig, bunu söylerken avcunu uzattı. Ona uzatılan şeyi alan…… Riku şaşkınlık içinde kalakaldı. Küçük, metal bir yüzük. Kirli ve şekli bozulmuş—ama şüphesiz ki Schwi’ye ait olan—

“—Spieler Riku, henüz kaybetmediniz.”

“… Ben… ne?”

Hâlâ neye uğradığını şaşıran Riku’ya, Exmachina Einzig sakince bildirdi:

“Spieler tarafından belirlenen Kurallar, araçların kırılamayacağı anlamına gelmez.”

Riku anlık bir öfkeyle o surata indirmek üzere yumruğunu savurdu. Bu herif karısına—Schwi’ye—araç deme cüretini gösteriyordu. Exmachina olması ya da olmaması umurunda bile değildi, bu pislik—!! Yumruğunu savururken sıktığı anda—içindeki nişanın dokusu onu dondurdu. Einzig, görevinin Preier’in iradesi olduğunu söylemişti. Riku’ya teslim ettiği yüzük, bunu fazlasıyla açık bir şekilde dile getiriyordu.

İnan. Sadece inanırsa…

“Buna inanırsam… o zaman Schwi’nin başarısızlığı bir yenilgi sayılmaz… Demek istediğin bu mu?”

Dalga geçme benimle. Riku gözlerini yere indirdi ve sessizliğe gömüldü. Einzig yanıt verdi:

“—Mesaj: ‘Şah… Riku… lütfen gerisini… sana emanet ediyorum—’ —Mesajın sonu.”

“… Hepsi bu mu?”

“Evet.”

Sırıtan ve gözlerini yukarı kaldıran Riku, boş sandalyede oturan çocuğun dudaklarını bir kez daha kıpırdattığını gördü: Oyun henüz bitmedi.

“Ha-ha… Kahretsin, Schwi… Bana bunu nasıl yaparsın…?”

Sözler, sanki Riku içinde bir şeyleri bastırıyormuşçasına acı bir kahkaha eşliğinde döküldü ağzından ve bakışlarını tavana çevirdi.

Ah, “kalp” denen şeyi hiçbir zaman gerçekten anlayamadın, Schwi. Benim gibi bir pislik parçasına nasıl hayranlık duyabildin ki…?

Bunca şeyin arasında bana bunu mu yaptıracaksın— Riku neredeyse böyle sızlanacaktı ama lafları boğazında yutmayı güçlükle başardı. Bunun yerine, yüzüğü sımsıkı kavrayarak çoktan unuttuğu o tılsımlı sözleri mırıldandı.

Eğer Schwi’nin iradesi buysa… Schwi’nin “kalbinden” kopan dileğiyse… İçinde bulundukları bu çaresiz durumu tersine çevirmenin tek yolunun bu olduğuna karar verdiyse—kocası olarak Riku’nun tek seçeneği inanmaktı… Kendisini mahvedecek kadar canını yakacak olsa bile.

Çünkü Schwi, ona bu dileği yüklerken kendinden çok daha fazla nefret etmiş olmalıydı.

Onun uğruna bunu yapacak, Schwi’nin kırdığı şeyi alacak ve—büyük final için, son bir kez daha—sımsıkı kilitleyecekti.

Çıt.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla