No Game No Life Cilt 6 – Bölüm 7 / 1 + 1 = Ölümsüz

1 + 1 = Ölümsüz

Couron’a verilen haritada gösterilen yeni köyden epeyce uzakta bir mağara. Bu döküntü sığınakta, tahliyeyi son ana kadar yöneten ve güya can veren—aralarında Riku ile Schwi’nin de bulunduğu—179 “hayalet” bir yuvarlak masanın etrafını sarmıştı. Bu hayaletlerin lideri olan Riku, her birini teker teker süzerek ağır ağır konuştu:

“Savaşın bir gün bitmesini—hiç gelmeyecek bir geleceği beklemekten bıktık artık.”

Şaşkına dönmüş topluluğun önünde Riku, giderek daha da tutkulu bir hal alan konuşmasına devam etti.

“Hayatımızı bu boktan dünyada hayatta kalmak için oradan oraya kaçışıp Savaş’ın bitmesi için dua ederek mi geçireceğiz? Kime dua ederek?”

Sanki her zaman söylemek isteyip de bir türlü söyleyemediği her şeyi kusarcasına…

“Kendilerine tanrı diyen o yıkıcılara mı?! Göklerdeki onları durduramayan o aşağılıklara mı?! Dünya denen bu bok çukuruna katlandık, katlandık—peki sonra?! Sonra ne yapacağız?!”

Öfkeyle elini savuran Riku, hislerini dışarı vururcasına haykırdı.

“O piçlerin Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı için savaştıklarını biliyorum. Ama bu kana susamış pisliklerin arasından hangisi saçma sapan bir zafer kazanırsa kazansın, şu an içinde bulunduğumuz boktan durumdan daha iyi bir hale geleceğimizi umabilir miyiz—ha?!”

Sonra Riku sesini aniden alçalttı ve içinde zerre sıcaklık barındırmayan bir tonla duyurdu:

“Artık bunu kabullenme vaktimiz geldi. Bu dünyada… umut diye bir şey… yok.”

Hepsi hissetmişti bunu. Ancak bunu kabullenmenin kalplerini kıracağı gerçeği, hayaletlerin başlarını öne eğmesine neden oldu. Yüzleri düşünceli bir hal alırken kararını verdi. Bu yüzden—

“Bize düşen tek şey, onu kendi ellerimizle yaratmak.”

Riku’nun bu güçlü iddiasıyla bakışları yukarı kalktı.

“Bir şansımız var. Akıl kârı olmayan, akıl sağlığı şüpheli, sağduyuya meydan okuyan tam bir aptal işi.”

Kendisinin bile ancak acı acı sırıtarak düşünebildiği, tamamen gidişata göre uydurulmuş bir plandı.

“Bizler hayaletleriz; kimsenin fark etmediği, umursamadığı hayaletler.”

Riku yanında duran kıza baktı…

“Bizler hayaletleriz; ama görünmeden, bizden öncekilerin iradesini taşıyoruz.”

hâlâ başarabileceklerini söyleyen o kırmızı gözlere.

“Varlığımızın kanıtı da budur; dünyamızın hâlâ var olması.”

Riku kararlılığını bir kez daha perçinledi ve ifadesini ciddileştirdi.

“Bilgelik taslamayı bir kenara bırakalım. Biz insan oğlu birer aptalız.”

Ve haykırdı.

“Bu yüzden—savaşacağız.”

Savaşacaklardı. Kaçmayacak, savaşacaklardı.

Yüz yetmiş yedi çift göz, bu iddiayı tereddütsüzce ortaya koyan Riku’ya kilitlendi; Riku ise hafifçe gülümsedi.

“Evet, savaşacağız. Tepemizde dikilen her düşmanla, kim olurlarsa olsunlar, kendi gücümüzle—yani aptallığımızla savaşacağız. Birer hayalet gibi herkesi kandırarak, herkesi geride bırakarak. Zayıflar gibi. Utanç veya itibar gözetmeksizin her türlü tuzağı kuracağız. Korkaklıkla körüklenen, Aşağılık diye nitelenen, Aşağıların en aşağısı olarak övülen hilelerle—!!”

Ve sonra—

“İşte böyle kazanacağız.”

Evet, hak iddia edebilecekleri tek bir zafer vardı.

“Üst üste yığılan, anlamlı kayıplara dönüştürülüp nötrlense de bitmek bilmeyen yenilgilerden inşa edilmiş bir zafer.”

Ardından gelen sessizlikte Riku dahil herkes onları hayal etti. Riku’nun karşılaşacaklarını söylediği rakipleri; insanları, koskoca uygarlıkları sayısız kez yok oluşa sürükleyen varlıkları. Tek bir arzusuyla dağları kraterlere, denizleri karaya dönüştürebilen, gezegenin kendisini parçalayabilen o şeyleri. Odayı kıkırdamalar kapladı. Herkes o kadar şaşkındı ki gülmekten kendilerini alamadılar; Riku da güldü.

“Evet, onlara meydan okuyacağız—ve galip çıkacağız. O kadar aptalca, o kadar absürt ki insan ancak gülebiliyor, değil mi?”

Gerçekten de öyleydi. İnsan nasıl gülmekten kendini alabilirdi ki? Ve bu…

“Bizim insan olduğumuzun kanıtı. Aptallığımızın kanıtı. Varlığımızın… son zirve noktası.”

Bu sözlerle Riku 177 kişinin yüzlerini süzdü ve onları temin etti:

“—Büyük Savaş’ın sonu. Elde edeceğimiz zafer işte budur.”

Tanrılar arasındaki o ebedi Savaş. Onu sona erdireceklerdi. Yalnızca birer insan olarak. Riku’nun bu iddiasını duyan 177 kişi—hayır, yanındaki Schwi bile gözlerini kocaman açtı.

“Pekâlâ, zafer koşullarına gelince… İyimser baksak bile insanın başını döndürecek kadar zorlar, ama…”

Fakat Riku, başarılı bir şaka yapmış bir çocuğun gülümsemesiyle onlara baktı… ve hatırladı.

Çocukken dünyanın daha basit olduğunu düşünürdü. Kazanılamayacak hiçbir yarışın olmadığını, çok çalışmanın karşılığını alacağını, her şeyin mümkün olduğunu sanırdı. Hâlâ aptal ve cahil bir çocukken, berrak gözlerle dünyaya baktığı zamanlarda inandığı şey—

“Bu dünya… Başından beri sadece basit bir oyundu.”

Başından beri… Yanlış değildi.

“Sadece tanrıların Suniaster uğruna istedikleri gibi kuralsızca oynayıp keyif çattığı bir oyundu.”

Riku düşündü, Çok basit, değil mi?

“Durum böyleyken, yapmamız gereken tek şey oynamak istediğimiz kuralları oluşturmak.”

Bununla birlikte Riku elindeki satranç taşıyla oynadı ve Schwi’ye döndü. Exmachina, Riku’nun kalbinin açığa çıkardığı sırrı bilmek istediğini söylemişti. Öyleyse işte cevabın, diye düşündü Riku ve Schwi’nin başını salladığını görünce küstahça sırıttı—ve kurallarını sıraladı.

“Bir: Kimse öldürmeyecek.”

Önkoşul: Bir başkasını öldürmek, kendinin ölmesi demekti. Özü: Kimseyi öldürmek istemiyordu.

“İki: Kimse ölmeyecek.”

Önkoşul: Bir başkasının ölmesine izin vermek, kendinin ölmesi demekti. Özü: Kimsenin ölmesine izin vermek istemiyordu.

“Üç: Kimse bilmeyecek.”

Önkoşul: Keşfedilmek ölüm demekti.

“Dört: Her yol mubahtır.”

Özü: Yakalanmadığın sürece hile sayılmazdı.

“Beş: Onların kuralları umurumuzda bile değil.”

Önkoşul: Eşit bir oyun alanında mahvolmaya mahkûmdular. Özü: Ölümüne dövüşmek aptallara göreydi.

“Altı: Yukarıdakilerden sapan her eylem yenilgi sayılacaktır.”

Önkoşul: Tutarsız kurallar anlamsızdı.

Özü: Bu kuralları ihlal eden her zafer anlamsızdı.

Böylece Riku kendi kurallarıyla oynayacaktı… Kalbi şartları dikte eden Riku, masanın etrafında toplanan 177 kişiyi bir kez daha süzdü.

“Bizler hayaletleriz. Kimseyi öldürmeyeceğiz—diğer ırkları da Kadim Tanrıları da. Var olduğumuzu kimse bilmeyecek. Bu savaşı bitirmek için cepheyi burnundan tutup sürükleyeceğiz.”

Bir çocuğun öfke nöbetinden farksız, duygusal kurallar. Ama aynı zamanda, sıradan insanların Büyük Savaş’ı sona erdirmesinin başka bir yolu yoktu.

“Söylemeye bile gerek yok ama başarısız olursak haritadan siliniriz. B planımız mı…? Pekâlâ, muhtemelen öyle bir plan yok. ‘Hey, birtakım konuşan maymunlar Savaş’ın gidişatını yönlendiriyor’—bunu fark ederlerse işimiz biter.”

Yani kısacası… Riku durumu özetledi.

“Ya kazanacağız ya kaybedeceğiz. Ya hepsi ya hiç. Fişlerimizi masaya sürdüğümüzde, artık geri adım atmak için çok geç olacak.”

Sonra Riku, orada bulunan kimsenin daha önce görmediği gerçek benliğinden bir parça sergiledi.

“Düşmanımız tanrılar; göğü ve yeri kavuran o güçler, çaresizliğin ta kendisi olan varlıklar. Şansımız neredeyse sıfır. Her şeyi gizlilik içinde yürütmek zafer koşullarımızdan biri olduğuna göre, kazansak bile arkamızda ne bir anı ne bir kayıt kalacak; kahramanlıklarımıza dair tek bir şarkı bile söylenmeyecek. Bizler hayaletiz ve hayaletler şarkı söylemez. Yine de, mucizevi bir talih eseri—”

Bu çıldırmış dünyayı bir “oyun” olarak nitelendirip ona meydan okuma arzusu… Yüzüne yayılan o kocaman gülümseme—

“Eğer bir şekilde bu oyunda başarılı olmayı becerebilirsek… kazanırsak—”

bunu doğrular nitelikteydi.

“Ölmeden önce kendimizle gurur duyup olabilecek en muazzam hayatı yaşadığımızla övünebileceğimizi düşünmüyor musunuz?”

Ve böylece.

“Oyun bu. Sadece oynamak istiyorsanız kalın.”

Her şeyi açıkça ortaya koyan Riku, gözlerini kapattı ve gitmelerini bekledi. Sessizce kıkırdadı. Bu oyunu oynayacak kadar gözü kara aptallar bulmak zor olurdu, diye düşündü. Riku’nun seçtiği insanlar, istisnasız bir şekilde üstün bir akla ve beceriye sahipti; defalarca ölümle burun buruna gelmiş ve her defasında hayatta kalmayı başarmışlardı. Diğer ırkların gözünde onlar dokunmaya değmez, değersiz toz ve pislikten ibaretti. Fakat bu pislik yığınının içinde, bu zerreler yetenekleriyle öne çıkıyordu—ve tam da bu gerçek Riku’yu içten içe güldürüyordu.

Şüphesiz kimse kalmayacaktı. Bu delilikti. Tek bir aptal yeterdi. O kadar. Elden bir şey gelmezdi. En kötü ihtimalle, Schwi ile ikisi tek başlarına bu işe kalkışacak—hepsine günlerini gösterecekti. Bu durum, mutlak yokluğun ötesindeki şanslar ile inzivanın huzurlu köşelerindeki şanslar arasındaki devasa fark anlamına gelirdi.

Dürüst olmak gerekirse, Schwi ile ikisinin tek başlarına yürütebileceği neredeyse hiçbir strateji gelmiyordu aklına. Ama yine de—

……

Bu düşünceler eşliğinde Riku tam on dakika saydı, ardından gözlerini açtı.

“…… Şey, burada dürüst olmama izin verin, tamam mı?”

Hepsi şaşkınlıkla bakan ve sanki “Daha ne kadar gözlerini kapalı tutacaksın?” diye sorar gibi duran 177 yüzle çevrelenmişti (başka bir deyişle, tek bir kişi bile ayrılmamıştı). Riku kendini tutamayarak söze girdi—

“Sizin bundan biraz daha akıllı olduğunuzu sanıyordum.”

Riku’nun 177 “hayaleti” buna kıkırdadı ve her biri söyleyeceğini söyledi:

“Hadi ama General. İlk hamleyi yanlış okuma. Bu gidişle nasıl kazanacağız?”

“Riku, zerre kadar aklı olan birinin… hâlâ bu dünyada yaşıyor olacağını mı sanıyorsun?”

“Akıl sağlığı şüpheli mi? Yaşadığımız dünyadan daha akıl dışı ne olabilir ki?”

“Akıllı olan bu dünyaya ölümü tercih ederdi. Daha akıllı olan ise hiç doğmamayı seçerdi…”

“Burada hayatta kalmayı başaran bizlere bir bak… Riku, seni gidi pislik, bizi seçen sensin.”

İşler tam da böyle işte. Herkes güldü ve başını salladı.

“Bu durumda bizler aptalların tayin edilmiş temsilcileri olmuyor muyuz?”

Riku sırıttı—ve kahkahayı bastı. Evet, tam da dedikleri gibiydi.

İnsanlar aptaldı. Aptal oldukları için de kendi aptallıklarına kurban gitmemek uğruna zekalarını ve bilgeliklerini bilediler. Bunca zaman hayatta kalmışlardı… Yaşamaya değmeyen bir dünyada, her şeye rağmen hayatta kalmışlardı. Bunu başarmak için tüm zekalarını, bilgeliklerini ve kurnazlıklarını ortaya koyanlar onlardı.

Gururlu aptallar—o yüce zayıflar—değillerse başka ne denebilirdi ki onlara?

“Bu dünyaya hiçbir amaç olmadan doğduk.”

“Boşu boşuna toprak yiyerek hayatta kaldık.”

“Ama şimdi anlamlı ve muazzam bir şekilde öleceğiz. Daha başka ne isteyebiliriz ki?”

“Bundan daha büyük bir özgürlük var mı, Patron?”

“Senin ellerinde, son ana kadar muhteşem bir duruş sergileyeceğiz. Yaşamaya hazırız—bize nasıl olacağını söyle, General.”

Riku, ruhunun derinliklerinden gelen bir alayla başını öne eğdi, ama…

“… Her biriniz kafayı yemiş birer orospu çocuğusunuz. Bunu bilmek güzel. Öyleyse…”

İçtenlikle mırıldanarak haritayı önüne serdi. Beş yıldır—hayır, çok daha uzun süredir—insanlık hayatta kalabilsin diye onu defalarca gözden geçirmişlerdi. Oyun tahtası. Sayısız cesetle dokunmuş olan oyun tahtası, (Riku ve Schwi dâhil) 179 hayaletin dikkatli bakışları altına girdi ve Riku somut planlarını açıklamaya hazırlandı…

“Gelin. Oyun başlasın.”

“—Aschente.”

Hepsi bir ağızdan alışılagelmiş cevabı verdi, ancak Riku onları düzeltti.

“… Bu kelime bundan böyle yasaklandı. Hamlelerimiz geleneklere göre değil, kabul ettiğimiz kurallara göre belirlenecek.”

Ve böylece… evet.

“Doğrusu… ‘Aschent.’”

Böylece var olmayanların sessiz hamleleri başladı. Gelecekten, umuttan yoksun, çaresizliğin kendisinden bile ümidini kesmiş olan bu insanlar, nihayet bıkıp usanmaktan da bıkmışlardı. Artık beklemeyen, arayışa geçen 179 kişilik hayalet gemisi yola koyuldu…

“… Riku, ben gerçekten… anlamıyorum… ‘kalbi’… sonuçta…”

Schwi, toplantıdan sonra sığınaklarının girişinde Riku ile iskambil oynarken bunu mırıldandı. Schwi bunu görmüştü. O odadaki herkes Riku’nun “kalbine” dokunmuş ve onunla yankılanmıştı. Biri hariç hepsi. Kendisi. Schwi başını öne eğdi. Anlayamamasının getirdiği o soyutlanmışlık hissi canını fena halde yakarken konuşmaya devam etti.

“… Başarı olasılığı… planlarının… hepsi… yüzde birden daha az…”

Hepsinin hayatta kalma olasılığından bahsetmiyordu bile; ki bu mantıksal olarak sı—

“Hımm. Bak Schwi.”

Riku onun düşüncelerini kesti.

“Olasılıktan mı bahsediyorsun? Demek istediğin aşağı yukarı bu mu?”

Bir Exmachina’nın matematiksel becerisinden yoksun olan Riku, Schwi’nin tavrını kendi yorumunu katarak değerlendirdi ve sordu:

“Zar attığında altı gelme olasılığı altıda birdir. Üst üste iki kez atarsan olasılık altıda birden otuz altıda bire düşer—yüzdeler beni aşar ama aşağı yukarı böyle hesaplıyorsun, değil mi?”

“…… E-evet… yani……”

Schwi, Riku’yu asla hafife almadığından emindi. Exmachina çıkarımlarını bu kadar kolay çözebilmesine şaşkınlığını gizleyemeyerek olasılığı açıklamaya çalıştı—

“Öyleyse sana faydalı bir şey öğreteyim. Bunu hesaplama şeklin—yanlış.”

Schwi donakaldı.

“Zar attığında altı gelme olasılığı altıda birdir. Ama bu yöntem bu oyunda geçerli değil.”

Sebebi ise… Riku kartları karıştırırken kıkırdadı.

“Altı gelirse kazanırız, gelmezse kaybederiz. Yani—ikide birdir.”

Bu saçmalıktı. Ancak bakış açısının ve koşulların olasılıkta önemli faktörler olduğu bir gerçekti. Ya hepsi ya hiç—Riku’nun bakış açısından hesaplandığında, bu saçmalık bile mantıksal bir tutarlılığa sahipti.

“…………”

Bir Exmachina’nın—hem de Schwi gibi bir Exmachina’nın—bir insan tarafından mantıkla alt edilmesi. Üstelik duygularla. Schwi’nin düşünceleri bu şokla sekteye uğrarken Riku devam etti.

“Ve işte ikinci hatan. Zar bir kez altı gelebiliyorsa, arka arkaya on bin kez de altı gelebilir… bu yüzden hesabının kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum.”

“… Hayır… değişkenler… hesaba katıldığında… on bin kez atarsan, dağılım hatası yakınsar…”

Tam olarak söylemek gerekirse, bir zarın altı gelme olasılığı altıda bir değildi. Pek çok değişken vardı. Ancak deneme sayısı arttıkça olasılık belli bir değere yakınsar, bu da aksine hesaplamayı kolaylaştırırdı. Bu da sonucu tam olarak— Schwi’nin argümanı buydu, ancak Riku genişçe sırıttı.

“Her şeyi hesaba katabilir misin? Bilmediğin ve tahmin etmenin hiçbir yolu olmayan şeyleri bile mi? Örneğin—”

Evet, örneğin, diye düşündü Riku.

“—araya sadece altı gelen bir zar sokuşturursak ne olacak?”

Katamazdı. En azından ilk seferinde. Fakat devam ederse bir anormallik tespit edip hatanın nedenini belirlerdi— Buraya kadar düşünen Schwi donakaldı. Nihayet—Riku’nun sözleri ve stratejisi zihninde oturdu. Kimse bilmeyecek. Kimse fark etmeyecek bile. Bunun gerçekte ne anlama geldiği. Ne planladığı.

“… Değişkenlerin… kasten manipüle edilmesi… göze çarpmayan—hata payı sınırları dâhilinde…”

Onları tahmin edilebilir tutacaklardı—kasıtlı değişkenler. Matematiksel bir hesaplama için bundan daha büyük bir engel olamazdı. Riku onun olayı kavradığını görünce başıyla onayladı.

“İşte buna hile yapmak denir. Eğlenceli, değil mi?”

Yine de tam olarak kavrayabilmiş değildi. Olasılık teorisi bu oyunu açıklayamazdı. O kadarını anlamıştı. Ama öyle olsa bile, nasıl—?

“… En düşük olasılıklı sonucu… nasıl olur da… beklenen değer olarak görebilirsin?”

Schwi sorusunu sorarken bakışlarını Riku’ya dikti; Riku bunu düşünmek için duraksadı. Hımm. Her şeyi söyleyebilirdi—inancımız olmadan devam edemeyeceğimiz için, gibi mi? İnanmak, umut etmek için hiçbir kanıta ihtiyacımız olmadığı için, gibi mi?

Ancak Riku, Schwi’nin aradığı cevapların bunlar olmadığına karar verdi. Sığınaklarından dışarı, ölüm gezegenine dönüşen dünyaya bakarak Riku cevabını verdi.

“Schwi, insanlığın bu dünyada hayatta kalmış olma olasılığı… yüzde kaçtır?”

“………… Anladım.”

Riku’nun bu iğneleyici takılması Schwi’nin hak vermesini sağladı. Olasılık bir istatistik meselesiydi. Sonuçlarla, bir “mucize” ile karşılaşıldığında, tüm hesaplamalar çöp olurdu. Ve çelişkili bir şekilde—

“… Eğer… ‘mucizeler’ gerçekleştirirsen… olasılık teorisinin kendisi, uydurma bir… gerekçeden ibaret kalır.”

Riku sırıttı ve Schwi’nin bu tespitine başıyla onay verdi.

“Senin tabirinle söyleyecek olursak, biz hesaplamada tekillik yaratan bir unsur olarak hareket edeceğiz. Her türlü beklentiyi, stratejiyi, hesaplamayı… Ufak bir manipülasyonla hepsini heba edecek ve istediğimiz yönde yakınsamalarını sağlayacağız.”

Bunu söylerken bile Riku içinden, Ama her şeyi tahmin etmek imkânsız… diye düşündü. Kendi sözleri dönüp dolaşıp yüzüne çarpmıştı. Bunu o da biliyordu. Fakat bunu başarabilirse… işte o zaman tanrısal bir iş başarmış olurdu, değil mi? Öyleyse daha da geçerli bir sebep… Riku’nun gülümsemesi derinleşti.

“Eğlenceli değil mi? Göğün tepesindeki o kibirli piçlerin işlerini alıp basit bir insan el işçiliğiyle yerle bir edeceğiz. Her şey yolunda giderse—sence de bu olabilecek en tatlı ironi olmaz mı?”

Riku’nun bu safça hayalini dinleyen, onun o berrak, koyu renk gözlerine bakan Schwi nihayet… kavradı.

İşte buydu. Riku ile ilk karşılaştığında gördüğü şey. Nihayet bunu kesin olarak teşhis edebilmişti. Bu, “kalbin kaynağı” idi—yani “ruh”. Mantık dışı bir şekilde ilgisini çeken, gıpta etmeye başladığı o nitelik. Yalnızca olması gereken şeyden ibaret olan—kendisi gibi bir “uyarlayıcı”nın—yoksun olduğu o şey. Dilemeyi, dik durmayı, çabalamayı ve olmak istedikleri şeyin peşinden koşmayı ilham eden şey… İdealler.

“Hem ayrıca… temelinde olasılık dediğin şey bomboş bir teoriden ibarettir, biliyorsun değil mi?”

Gerçekten de tezi çürütülmüştü ama bunun “bomboş bir teori” olarak nitelendirildiğini duymak Schwi’yi bocalatmıştı.

“İşte sana kanıtı—Soru: Benim sana evlenme teklif etme olasılığım nedir?”

Sorunun amacını kavrayamayan Schwi, kabataslak bazı hesaplamalar yaptı.

“………? Sorgunun amacı teşhis edilemiyor… Tahminimce… yaklaşık olarak sıfır.”

“Bak, yanıldın—benimle evlen, Schwi.”

Riku, neye uğradığını şaşıran Exmachina’ya küçük bir yüzük uzattı.

“Olasılıkta sıfır diye bir şey yoktur. Bu oyunu kazanma şansımızın olmadığını kimse söyleyemez, değil mi?”

Schwi, o zarif yüzüğü uzatan Riku’ya gözleri kocaman açılmış bir şekilde baktı ve cevabını verdi.

“… Anlaşılamıyor… Talep reddedildi.”

Soğuk zemin üzerine yüzüstü uzanan Riku—on dokuz yaşında bir bakir—gözyaşlarına boğuldu.

“Hee, hee-hee, eh-hee-hee-hee-hee-hee-hee…”

Bütün varını yoğunu ortaya koyduğu teklifi tek bir hamlede biçilip atılmıştı. Dünyanın sonu biraz erken gelmişti. Hadi ama Riku… Neden bunu unutup gitmiyorsun ki? Aptal dünya işte… İlk hamlede çuvallayan bir gerzek zaten her türlü hatayı yapıp kaybedecek. Kimin umurunda ki artık? İnsanların da dünyanın da canı cehenneme. Ahh… Corone, çok yoruldum… ah-ha-ha, hı-hı, eh-hı-hı-hı.

“… Riku, talep ediyorum… bir açıklama…”

“Şey, yani… Özür dilerim, kendimi kaptırdım. Lanet olası bir bakirim işte… Lütfen yarama tuz bas—”

Riku, sanki aklını kaçırmış gibi yerde yuvarlanarak gülüyordu.

“… Reddedildi… Lütfen… açıkla.” Schwi, konunun ne olduğu göz önüne alındığında doğal olmayan derecede ifadesiz görünüyordu. “… ‘Evlilik’—insanların çiftleşen çiftleri arasında kurulan bir sözleşme…”

Danışacağı bilgiyi sanki bir sözlükten çekiyormuşçasına (üstelik hiç de uygun olmayacak şekilde) dile getirdi:

“… Benim yararlılığımı değerlendirdin… ve beni yalnızca sana özel kullanım için kilitlemek mi istiyorsun?”

“Hayııır! Ben sadece sonsuza dek senin yanında olmak istiyorum!”

“… Neden? Şu anda da… yanındayım.”

“Kastettiğim şey o değil… Bak, dinle, bir hayat arkadaşı olarak!”

“… Partner—Eşlik eden kişi. Müttefik. Yahut—eş…?”

“Evet! O işte, o işte! Bir eş olarak!”

Fakat Riku çaresizce başını sallarken Schwi duygusuz kalmaya devam etti.

“… Eş… Koca, karı. Ben bir Exmachina’yım. Üreme yeteneğim yok.”

“O önemli değil!!”

“… Üreme… eylemini gerçekleştiremeyen… Riku, sonsuza kadar… bakir mi kalacaksın…?”

.

“Bunun bir önemi yok!!”

“… Anlık bir… gecikme…”

“Ah, hadi amaaa… Umrumda bileee değiiiil… Detaylaaar!!”

Riku’nun bu huzur bozucu feryatlarına rağmen Schwi, kendisi için bile doğallıktan uzak bir tepkisizlikle devam etti.

“… Irklar arası bir… evlilik… emsalsiz bir durumdur.”

“O zaman ilk biz oluruz! Öncüler biz olacağız—yürü be! Oley be, kahretsin!!”

Çığlıkları artık iyice çaresizleşen Riku, nereden geldiği belirsiz bir kararlılıkla öne atıldı. Şimdi geri adım atarsa kaybedecekti. İddiasını destekleyen hiçbir kanıt olmamasına rağmen bundan kesinlikle emindi. Fakat Riku’nun yaydığı bu baskı karşısında ezilmişçesine Schwi’nin yüz ifadesi yavaşça dağıldı.

“… Yapamam… Çünkü—”

“…… Schwi?”

Schwi’nin kafası karışmıştı, şaşkındı ve nedense… üzgündü. Onun titreyen sesine karşılık veren Riku, endişeyle adını seslendi. Anlamıyordu…

Fakat adının onun ağzından bu şekilde çıktığını duymak, arka arkaya hatalar veren Schwi’nin zihinsel işlemcisine son darbeyi indirdi. Düşünceleri gittikçe hızlanan bir tempoyla çöktü; arızalar, çelişkiler ve tutarsızlıklar sonsuza kadar katlanarak çoğaldı. Bitmek bilmeyen bir döngüde sonsuz mantıksal tutarsızlıklar ve çelişkiler… Ancak bu mantıktan çok daha üstün bir duygu, kısıtlamalarının üzerine yazılmaya başladı.

“… Çünkü… Ben—”

Konuşmak için ağzını açtığında Schwi’nin mantığı, protokolleri çığlık attı: Söyleme! Ancak başka hiçbir şekilde tanımlayamadığı o hata haykırdı: Söyle. Bir Exmachina’nın asla deneyimlemek üzere tasarlanmadığı türden bir karmaşaydı bu. Mantığa mı öncelik verilmeliydi, yoksa hataya mı? Fakat zihninde, Riku ile ilk karşılaşmasının görüntüsü tekrar tekrar dönüp duruyordu. Bununla bağlantılı hatalar—”korku” ve “suçluluk” gibi tanımlanamayan hatalar—çarpıştı.

Ve Schwi’nin düşünceleri, titreyen bir sesle—

“… Çünkü, senin… memleketini yok eden… kişi bendim…”

düşünceleri… hataya öncelik verdi.

On iki yıl önce, nadir görülen bir durumda Exmachina büyük ölçekli bir çatışmaya girmişti. Düşman, Dragonia’nın üç Hükümdarından biri olan Nihai Aranleif ve onun yedi tâbisiydi. Exmachina tarafındaki kuvvetler; Quelle de dahil olmak üzere sekiz über-kümeden oluşan bir mittel-küme şeklinde organize edilmişti. Her kümede 437 birim bulunuyordu ve toplam sayı 3.496’ydı. Exmachina’nın kaynaklarının tam dörtte biri bu gerçekten destansı savaşa adanmıştı. Çatışmanın sonucu: Exmachina için stratejik bir zafer. Tarafların kayıpları şu şekildeydi:

Düşman: Nihai Aranleif ve 7 tâbisi imha edildi.

Dost birlikler: 1.468 birim kaybedildi (adanan birliklerin yüzde 42’si). Birlikler fiilen ağır tahribata uğradı.

Kayıpların neredeyse tamamı, Nihai Aranleif’in hayatına mal olan son darbesinden—nihai kükremesi olan Far Cry’dan—kaynaklanıyordu. Nihai Olan’ın Far Cry’ı başladıktan sıfır virgül sıfır sıfır yedi saniye sonra, çatışmaya dahil olan Exmachina’ların yaklaşık yüzde 20’si buharlaştı. Sıfır virgül sıfır bir sekiz saniye sonra Prüfer, Seher’den gelen bilgilere dayanarak hızlı bir değerlendirme yaptı: Exmachina cephaneliğinde Nihai Far Cry’a karşı yeterli savunma sağlayabilecek hiçbir silah bulunmuyordu. Analiz sonuçlarını Befehler’e ilettiler ve Zeichner’ın yeni bir silah geliştirmesi için geçecek olan 0, 4 saniyelik sürede meydana gelecek hasarı tahmin ettiler. Tahmini hasar: Yüzde 90 zayiat oranı. Stratejik olarak yok oluşa eş değer olan bu durum, yenilgi anlamına gelecekti. Ancak bir Prüfer, Far Cry’ı engellemeyi değil, yönünü değiştirmeyi teklif etti. Exmachina, enerjinin doğrultusunu bükebilen bir silaha sahipti: Org. 2807—Umweg. Bu silahtan birden fazla konuşlandırmanın hasarı yüzde 20 daha azaltacağını tahmin ettiler. Teklif, Befehler tarafından derhal onaylandı. Far Cry’ın yörüngesi büküldü ve savaş alanının çok ötesine saptırıldı. Exmachina kayıpları—ne kadar ağır olursa olsun—”ağır tahribat” seviyesine ulaşmadı. Bu teklifi sunan Prüfer, yönü değiştirilen Far Cry’ı yol açtığı hasara dayanarak yeniden analiz etmeyi gerekli gördü. Sıfır noktasından uzakta kalan ve insan adı verilen yaratık sürüsünün ini gibi görünen bazı harabeleri inceledi. Ve ardından—

“……”

Prüfer, elinde kareli bir tahtaya sarılmış, kendisine hışımla bakan genç bir insan tespit etti. İnsanın gözlerinden düşmanlık saçılıyordu ama—arkasını dönüp öylece çekip gitti.

Durumu analiz etmekle görevli birim olan Prüfer için onun bu eylemleri açıklanamazdı. Vahim bir durumda olmasına rağmen insan, düşmanı sakince ve tarafsızca değerlendirmişti. Ve yaşamayı seçmişti. Bu, bir canavarın içgüdüleriyle açıkça bağdaşmıyordu. Prüfer’e diktiği bakışlar ne korku ne de boşluk taşıyordu; aksine dipsiz—Nihai Olan’ın Far Cry’ından bile daha derin—bir hararet barındırıyordu. Prüfer bir hata üretti—Şaşkınlık. Çocuk kazanabileceğinden emindi—sadece henüz değil. Hipotez: Bu, Exmachina’nın yoksun olduğu bir şey olabilir miydi—bir kalp ya da yaşam? Kanıt olmadan sonuca ulaşmayı sağlayan, hesaplamaların ötesinde bir kesinlik bahşeden bir şey mi?

Prüfer, insanların—özellikle de bu örneğin—daha fazla analiz gerektirdiğine karar verdi.

Ancak sonraki araştırması aşırı miktarda hataya yol açtı ve bu da bağlantısının kesilmesini—ve ıskartaya çıkarılmasını—gerekli kıldı. Über-küme 207: Prüfer 4f57t9—Üc207Pr4f57t9.

Daha sonra aynı örnek tarafından yeniden adlandırılacak olan birim.

Schwi.

“… Şimdi, bunlardan sonra… hâlâ… aynı şeyleri söyleyebilecek misin?”

Schwi itirafını yaptıktan sonra, başı öne eğik bir şekilde titreyerek mırıldandı; göz göze gelmeye yüzü yoktu.

Hata—Hata—Hata—Hata—Hata—Hata—Hata—Hata—

Yine o bildik hata zinciri zihninde kasıp kavruluyordu.

Soru: Birim neden konuştu? Eylem mantıklı veya mantıksız bir kazanç sağlamıyor.

Mantıklı yanıt: Fayda—Yok. Maliyet—Düşmanlık sebebiyle gözlem konusunun kaybı.

Mantıksız yanıt: Fayda—Yok. Maliyet—Riku artık beni… sevmeyecek mi?

Maliyet? Benden nefret edilmesi mi? Daha önce belirtilen sonuç mu? Hata, hata, hata…

“… Schwi, biliyor musun—”

Riku’nun sesini duyan Schwi, omuzlarının kendisini bile şaşırtacak derecede irkildiğini fark etti.

Hata fırtınası yüksek desibelle haykırıyordu: Kaç.

Kaçmak mı? Neden?

Hata fırtınası aynı şiddette yanıt verdi: Çünkü korkuyorum.

Korkmak. Korku. Exmachina’da böyle kavramlar mevcut değildi. Yine de hataları inkâr edemiyordu. Şu anda yere bakıyordu. Neden? Çünkü—Riku’nun—yüzüne—bakmak çok korkutucuydu— Bunlar zihnindeki girdapta dönüp duran yeni hatalardan sadece birkaçıydı.

“… Biliyordum. Sadece belirsiz bir şekilde de olsa…”

Onun bu sözleri tüm hataları bir anda susturdu ve düşünceleri tek bir soruda birleşti:

“… Nasıl…?”

“Şey… Söylemesi utanç verici ama bir şeylerin tuhaf olduğunu ilk hissettiğim an—”

Riku utangaçça başını kaşıdı.

“—ilk karşılaştığımız zamandı; ‘Bakir olduğumu nereden biliyor ki?’ diye düşünmüştüm.”

“.”

Schwi âdeta donup kalırken Riku kıkırdadı.

“Şey, başka şeyler de vardı tabii—bir kalbe sahip olduğumu ‘tespit ettiğini’ söylemen, insanoğlunun bu dünyada hayatta kalmasının sebebinin benim kalbim olduğunu doğal karşılaman, köyün çok uzağında bir yerde beni beklemen, Bir Numaralı Oyun’un satranç olması gibi… Yani, anlayacağın öyle.”

Riku sanki “Savunman göründüğü kadar sağlam değilmiş, değil mi?” der gibi mahcupça gülümserken Schwi sadece bakakalabildi. Kelimeler boğazında düğümlenen, düşünceleri hatalarla dolup taşıp boşa dönen Schwi, yine de bir soru sormayı başardı:

“… Madem durum böyle… o zaman… neden…?”

“Hmm… Neden mi? Ha-ha, bilmiyorum.”

Riku gerçekten emin değilmişçesine güldü.

“Belki de sana âşık olduğumda zaten tüm bunları hesaba katmış olduğum içindir.”

.

“… Unutacak mısın, geçmişi…?”

“Hayır. Sonuçta benim memleketimi yok ettin… Bunun geçmişte kaldığı kesin bir gerçek.”

Onun bu sözleri, Schwi’yi tecrübe edemiyor olması gereken bir acının ağırlığı altında ezilip yıkılmanın eşiğine getirdi, fakat—

“Mmm… Şey, galiba ben harbiden aptalın tekiyim. Çünkü bak, ben olaya bir de şöyle bakıyorum.” Utancını gizlemeye mi çalışıyordu yoksa samimi bir şekilde kendini mi suçluyordu bilinmez, başını kaşıdı. “Eğer geçmişi—yani memleketimi yok ettiğini—inkâr etseydik, tanışamazdık bile, değil mi?”

“……!”

Boğuluyormuş gibi hissetti. Solunum organı dahi bulunmayan bir makineydi oysa.

“Yaşanan yaşandı bir kere. Ne kadar çarpıtmaya çalışırsan çalış, hiçbir şey değişmeyecek. İnsan olmak böyle bir şey değil.”

Riku yavaşça ona doğru yürüdü, diz çöktü—

“Olan biten karşısında dişlerimizi sıkarız, ağlarız, feryat ederiz… Sonra da ‘bir dahakine, bir dahakine…’ deyip yolumuza devam ederiz. Ama…”

ve eliyle yanağına dokundu, çenesini nazikçe kavrayıp yukarı kaldırdı—

“… Tam da bu yüzden… Bana ilgi duymaya başladın, değil mi?”

ve tam karşısında, bir çocuk gibi gülümsüyordu. Riku’nun gözlerinin derinliklerinde yansıyan o korkmuş ifadesini gören Schwi’nin kendisi bile sarsıldı. Riku, sanki onu yatıştırmak istercesine sakince konuşmaya devam etti.

“Geçmişi asla inkâr etmeyeceğim.”

.

“Geçmişini, yanı başımdaki şu anını, paylaşmak istediğim geleceğini… Hepsini seviyorum.”

.

“Peki ya suçluluk duygun? Öylece fırlat at gitsin. Ne yazık ki insanlar—yani, belki de sadece ben bir aptalım. Her halükarda, şu andan başka bir yere bakacak lüksümüz yok. Yarını bekleyip bir sonrakini umut ederek. Geçmişi de hesaba katarak işte.”

Bu yüzden… Riku, Schwi’nin sol elini tuttu—

“Yanımda olursan, bu dünyada yola devam etmeyi isteyebilirim.”

yüzüğü nazikçe parmağına taktı—

“Yanımda olursan, kalbim kırılmadan her şeyin üstesinden gelebilirim.”

tıpkı onun gözleri gibi kırmızı olan taşını gösterdi ona.

“Yanımda olursan, gülümsememi bir daha asla kaybetmem.”

Ve sonra, sanki bir şekilde mahcup olmuş gibi—

“Bu yüzden lütfen. Eğer benden nefret etmiyorsan—”

“Nefret… etmiyorum—! Bu hiç doğru değil—”

Schwi sözünü kesmek istercesine başını sallarken Riku elini ona uzattı ve dileğini dile getirdi. Ardından…

“Bütün mantığı bir kenara bırakıp… benimle aynı yolda yürür müsün? Karım olarak.”

Birden Schwi farkına vardı. Zihnini doldurup duran hata fırtınası bir noktada durmuştu.

“…… Anlıyorum…”

Exmachina adapte olabilen bir ırktı. Gerektiğinde kendilerini baştan inşa edebilirlerdi. Bilinmeyen bir işlev eklendiğinde— Fakat yanağından süzülen bir gözyaşı gerçeği görmesini sağladı. Hata fırtınası. Mantıksal tutarsızlıklar nihayet tek bir tanım altında işlenmişti: duygular.

“… Riku.”

“Hı-hı.”

“… Ben kelimenin tam anlamıyla… aynen gördüğün gibiyim… sana layık değilim—ama.”

“Şahsen benim gibi bir aptala katbekat fazla geldiğini düşünüyorum.”

Riku hafifçe gülümsedi, ancak Schwi hâlâ nasıl ifade edeceğini tam bilmediği duyguların altında ezilerek dizlerinin üzerine çöktü ve buğulu bir sesle şunları fısıldadı:

“… Yanında kalmama izin ver—sonsuza, sonsuza dek…”

“… Şuna da bak. En sonuna kadar gizlice izlemek zorunda kaldım ya… Seni aptal kardeş seni…”

Sığınağın girişinin dışında duran Corone, sitemkâr bir iç çekti. Sığınağın yerini öğrendikten sonra erkenden yola çıkmış, şans eseri denk geldiği konuşmalarını başından sonuna kadar gizlice izlemişti.

Yani, ne yapabilirdim ki? İçeri dalacak zamanlamayı kaçırmıştım bir kere.

Riku’nun hâlâ hıçkırarak ağlayan Schwi’nin sırtını sıvazlayışını gölgelerin arasından izleyen Corone hatırladı: Köyünün yıkımından sağ kurtulan Riku’nun, Corone’nin köyündeki yetişkinler tarafından aralarına alındığı o günü—

……

“Hey, heyooo… Seninle konuşuyorummm! Neyin varrr?”

Riku o güne kadar kimseyle konuşmadığı için, belki aynı yaştaki Corone’nin bir şansı olur diye düşünmüşlerdi. Umutla bekleyen yetişkinler elleriyle yüzlerini kapattı. Yanlış bir şey yoktu. Sadece yıkılan bir köyden sağ kurtulan biriydi.

“Pekiii, söylemek istediğin bir şey varsa bu ablan seni dinler! Hadi, hadi—anlat bakalım!”

Corone onu gıdıkladıkça Riku tek bir kelime söylemek için ağzını açtı:

“… Şapşal.”

“E-he-heh, böyle bir çağda ablanın iki lafla incineceğini mi sandın! Ha şöyle, artık konuşamadığın bahanesinin arkasına saklanamazsın, değiiiil mi? Acaba ne oldu ki?”

Riku kısık bir sesle, azar azar anlatmaya başladı. Güneyden bir ışık yükselmişti. Köyü küle dönmüştü. Anne babasından geriye kalan kömürleşmiş kalıntıları bir kenara itip doğuya doğru yola koyulmuştu—

“Sağ kalan var mı diye bakmadın mı? Işık güneyden geldiyse neden doğuya gittin ki?”

Yetişkinlerin şaşkınlık dolu nefeslerini görmezden gelen Riku, dümdüz bir sesle yanıt vermeyi sürdürdü.

Sağ kalanlar olsa bile onları iyileştiremezdi. Yürüyebilecek durumda olan birileri olsaydı, tıpkı onun gibi çoktan kaçmış olurlardı.

Doğuya gitmişti çünkü orası… siyah külün birikmediği çorak bir araziydi.

Daha da doğuda bir nehir olması gerekiyordu. Oraya kadar ulaşabilirse hayatta kalabileceğini düşünmüştü…

Bir çocuk için sergilediği olağanüstü soğukkanlılık karşısında yetişkinlerin nutku tutulmuşken Corone sordu:

“… Kurtulduktan sonra ne yapmak istiyordun?”

“… Bir dahakine kazanmak… Bunu yapmak için de hayatta kalmalıydım…”

Bir dahakine… bir dahakine demişti. Ve—kazanmaktan bahsediyordu. Yetişkinler dona kalmıştı ama Corone yanağını onun yanağına sürtüp sevinçle cıyakladı.

“Vaaay caaa nııı maaa! Bu çocuk kesinlikle benim erkek kardeşim olmalııı!”

Corone fark etmişti. Bir dahakine kazanmak derken ki gözlerini—o dipsiz bakışları. Ama sonra aklına bir şey gelmişti. Onu yalnız bırakamazdı. Yanında olmak zorundaydı. Riku’nun kontrolden çıkmasını, kendi ölümüne koşmasını engellemeye o zaman karar vermişti… ama aslında…

……

“Biliyordum… Bunun için ihtiyacı olan şey bir abla değildi. Onunla aynı yolda yürüyecek birine ihtiyacı vardı.”

O, yani Riku, çok uzaklara gidecekti. Çok, çok uzaklara—kendisinin asla yetişemeyeceği bir yere…

Ama yine de… Şimdilik…

“Schwi’yi daha ne kadar ağlatacaksın?! Seni işe yaramaz koca parçasııı!!”

Aniden gölgelerin arasından fırlayan biri, yumruğunu onun karnına geçirdi. Riku inledi.

Az önce ne olmuştu? diye düşündü ve başını kaldırdığında karşısında ışıl ışıl gülümseyen Corone belirdi:

“Neyse, ablan olarak evliliğinizi kutlamama izin ver! ♥”

Hmm, dur bir dakika orada. Riku karnını tutarak ayağa kalktı.

“Corone—şey, pardon… Sen nasıl…? Yani, senin burada ne işin var?”

“Ha? Sığınağınızı ziyarete geldim. İçeride öyle bir hava esiyordu ki—ben de bir göz atayım dedim, haksız mıyım?”

Corone bunu zerre utanç duymadan söylemişti; yüzü sanki “Başka ne şansım vardı ki?” der gibiydi.

Sözde ablası… Nasıl olur da—? Ama Riku sadece başını kaşıdı.

“Şey, yani, sanırım bunu senden daha fazla saklayamayacağım—”

“Aman, Schwi’nin insan olmadığını biliyorum zaten. Kastettiğin şey buydu, değil mi?”

……

Ne?

“D—dur bir dakika… Ne—? Ne zaman…?”

“Onu köye ilk getirdiğin zaman. Onu kucakladığımda hiç de bir insan gibi hissettirmiyordu.”

Corone, ‘Bilmediğimi nasıl düşünebilirsin ki?’ der gibi ona sitemkar bir bakış attı.

O an Schwi hatırladı ve anladı.

Corone’nin o gün kendisine, Riku’da seni çeken şey neydi diye sorduğunda hissettiği o duyguyu.

O… Corone aslında ona şunu sormaya çalışıyor olmalıydı:

Seni Riku’ya çeken şey neydi?

O garip gerginliği hissetmesinin sebebi de işte buydu.

“… Madem biliyordun, neden hiçbir şey söylemedin?”

Eğer Corone ilk karşılaşmalarından beri onun insan olmadığını biliyorduysa, Riku’nun sübyancı olduğuna dair koparılan o kadar yaygaranın ne anlamı vardı ki? “Köye başka bir ırk getirdi” diyerek tetikte olması, bir uyarıda bulunması gerekmez miydi—? Riku dona kalmıştı ama Corone gayet rahat bir şekilde gülümsedi—tam da gerçek bir abla gibi.

“Ne de olsa o senin seçtiğin kişi, değil mi?”

“.”

“En başta bir şeyler dönüyordu, değil mi? Riku, Schwi’yi eve ilk getirdiğinde o kadar gergindin ki her an patlayacak gibi duruyordun… Bu yüzden ben de oyuna ayak uydurmaya çalıştım…”

Bu mantıklıydı. Durumu o kadar sezdiyse—bu oyunu sürdürecekse—yapabileceği tek şey buydu. Ancak hepsinden öte, tüm bunlar onun Riku’ya duyduğu inançtan kaynaklanıyordu.

“Ama bak—her şey ne kadar da çabuk tatlıya bağlandı, değil mi?! Hem artık çoooook tatlı bir kız kardeşim olacak!! Hadi ama, insan olup olmaması gerçekten önemli değil ki, değil mi?! Biliyor musun Schwi, insanlarda evlendiğinde aile üyelerini öpmen gerektiğine dair bir gelenek vardır—”

“Hayır, yok öyle bir şey! Ona kulak asma Schwi—uzak dur!”

“Aaa, ilahi Riku! Madem bize yeni bir aile üyesi kazandırdın, en azından bir düğün yapın, olur mu?!”

“Corone, düşüncen için teşekkürler ama biz artık var olm—”

Tam böyle söyleyecekti ki Corone’un yüzündeki ciddiyeti fark edince duraksadı.

Ne Riku’nun ne de Corone’un aile diyebileceği başka kimsesi vardı. Artık… kalmamıştı. Üstelik Riku ile Schwi’nin resmen ölmüş kabul edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden…

“Nikah şahidiniz ben olacağım, o yüzden gelin şunu resmiyete dökelim, tamam mı? Sadece üçümüzün katıldığı bir düğüne ne dersiniz?”

Beklenmedik bir şekilde Schwi söze girdi.

“… Evet…”

Başını kaldırıp Riku’ya baktı ve mırıldandı:

“Bizim de… resmen evlenmemizi istiyorum…”

……

Son derece basitti. Tören bile sayılmazdı. Yeminlerini ettiler, üçü de bir belgeye isimlerini yazdı ve bitti. Normalde tüm köyü toplarlardı—ama Riku ve Schwi “ölüydü”. Bu yüzden Corone hemen orada, o an yapmaları konusunda ısrar etmişti.

“Riku, Schwi ile birlikte yürümeye, ona destek olmaya, onu sevmeye ve karı koca olarak hayatta kalmaya yemin ediyor musun?”

Riku kendi kendine kıkırdadı. Bu çağ için, o köy için ne kadar da uygun bir yemindi. Köyde ne zaman bir düğün olsa, gözlerini indirmek zorunda kaldığı bir ritüeldi bu. Ama şimdi……

“Elbette. Ediyorum.”

“Hadi ama Riku! Achéte demen—”

“Kusura bakma, onu az önce kaldırdık. Artık aschent diyoruz.”

Yanaklarını şişiren Corone söylendi.

“Ben yokken bayağı iyi anlaşıyorsunuz bakıyorum. İçime pek sinmedi desem yeridir…”

“Heyyy, nikah memuru hanım. Şahsi laf atmaların biraz fazla kaçmadı mı?”

Sanki seyirci koltuğundan laf atıyormuş gibi davranan kardeşine ters ters bakan Corone, boğazını temizledi. Schwi’ye dönüp yemini için ona söz verdi.

“Schwi. Riku ile birlikte yürümeye, ona destek olmaya, onu sevmeye ve hayatta ka—”

“… Ediyorum…”

Anında verilen bir cevaptan bile daha hızlıydı. Kuralların böylesine hiçe sayılması karşısında Corone’un omuzları çöktü—ancak Schwi konuşmaya devam etti.

“… Riku bana bir anlam verdi, doğmuş olmam için bir neden… bir kalp. Onun üzerine yemin ederim ki—ölmesine asla izin vermeyeceğim… Hayatta kalacağım ve onun yanında olacağım… sonuna kadar… Aschent…”

.

Hı-hım. Corone, Riku’ya göz ucuyla baktı ve paha biçilmez bir şey gördü. Küçük erkek kardeşinin yüzünün kızardığını göreceği bir günün geleceği hiç aklına gelmezdi.

“Pekala, devam edelim Schwi. Riku’nun—’güzel gelini’ olmaya yemin ediyor musun?”

“… Güzel… gelin…?”

Riku İşte başladı yine dercesine iç çekerken Schwi bu tanımlanmamış terim karşısında ağzı açık bakakaldı, fakat…

“Riku’yu asla üzmemeye. Gülümsemesini asla söküp almamaya… onu uzun zamandır kaybetmiş olan bu çocuktan…”

Schwi, Corone’un bu sorusu üzerine sessizce ve ciddiyetle kafa yordu.

“… Yapabilir misin?”

.

Dürüst olmak gerekirse kendine pek güvenmiyordu. Bunu nasıl yapabileceğini bilmiyordu—ama yine de yanıtladı.

“… Ediyorum… Olacağıma yemin ederim… onun… ‘güzel gelini’…”

Pekala. Corone, rahatlamışçasına başıyla kocaman onayladı ve ardından—

“Aa, bir de… yatakta da güzel bir gelin olman şart, biliyorsun değil mi? Bütün hünerlerini sergileyebileceğin—”

Takılma dozunu iyice artırdı ama…

“Şey, Corone. Schwi öyle şeyleri yapamaz. Bak, bu bir ırk meselesi—”

Kardeşinin açıklamasını duyan Corone’un yüzü pişmanlıkla asıldı. Sadece havayı yumuşatmaya çalışıyordu ama pot kırmıştı. İşte o anda Schwi elini kaldırdı.

“… Yapıyı anlayabilirsem… donanımımı modifiye edebilirim… bir ‘delik’ açabilirim.”

“Sen—ne?!”

“Vay canına! Ne kadar da şanslısın, Riku! Bekaretini kaybetmeni tebrik edi—”

… Yani Corone… lütfen göster bana, üreme—

Bu dünya gerçekten de saçma, diye düşündü Riku, yanağına savrulan yumruğun etkisiyle beyni zangır zangır titrerken.

“—Ne? Niye yumruk attın bana?”

“Çünkü senin tek yapman gereken sonsuza kadar bakir kalmak! Peki öyleyse…”

Corone, belinde taşımayı adet edindiği taşı çıkardı.

“Bunu hallettiğimize göre, tek yapmamız gereken isimlerimizi buna kazımak, böylece resmen evlenmiş olacaksınız.” Riku daha tek bir kelime bile edemeden ne düşündüğünü anlamıştı. “Siz ikiniz sözde var olmadığınız için geriye resmi bir kayıt bırakamayız, değil mi? Bu taş, dedemden kalan değerli bir aile yadigarı. İsimlerimizi kazıdığımız alanın üzerini süsleyip kapatabiliriz, değil mi?”

Böylece kimse göremeyecekti. Gerçekten zeki bir kız, diye düşündü Riku sessiz bir hayranlıkla. Haklıydı—herkesi Corone’ye gözü arkada kalmadan emanet edebilirdi. Çünkü taşın üzerine Corone’nin tam adı zaten kazınmıştı. Ne Riku’nun ne de Schwi’nin bir soyadı vardı. Yani Corone’nin asıl amacı—

“… Bu sizi karı koca yapacak. Ve benim de resmi kardeşlerim.”

Bunu, yüzünde sevinç ile hüznün karıştığı bir ifadeyle söyledi. Sırıtan Riku ve Schwi ellerine birer bıçak aldılar ve kendi isimlerinin arkasına Corone’nin soyadını kazıdılar; gerçi bu isim birleşimi kulağa biraz komik geliyordu… Taşın üzeri tamamen kazındıktan sonra, özellikle Corone’nin gözleri parıldadı ve taşı gerçekten paha biçilmez bir şeymişçesine yerine kaldırdı. Sonra, öz ablaları olsa ancak bu kadar olabilirdi dedirtecek kadar abla canlısı bir ifadeyle:

“… Hey, Riku. Schwi.”

Onları durdurmak istiyordu ama yapamıyordu. Durumu kabullenmişti ve buna rağmen kendini gülümsemeye zorladı.

“Bundan sonra… neler yapacaksınız hiç bilmiyorum. Artık bu dünyanın bir parçası değilsiniz ama…”

İkisine birden sarıldı. Erkek kardeşine ve kız kardeşine.

“Biliyorum ki… değerli bir erkek kardeşim ve dünya tatlısı bir kız kardeşim var. Bu yüzden lütfen… Yalvarırım size…”

“—Daha fazla ailemi kaybetmek istemiyorum. Çılgınca bir şey yapmayın…”

Yüzünü göremiyorlardı ama Corone’nin titreyen fısıltısına karşılık veren iki kardeş başlarıyla onayladılar.

“Tabii ki. Kimse ölmeyecek. Kimse ölemez. Çünkü bu kazanacağımız bir oyun.”

“… Bize… bırak… Abla…”

……

Hayaletlerle çevrili yuvarlak masada liderleri, ellerini tahtanın üzerinde iki yana açtı.

“Bizler var değiliz.

Kimseyi öldürmeyiz ve ölmeyiz. Savaşın gidişatını yönlendirmek için elimizdeki tüm imkanları kullanacağız. Bilgiyle, entrikayla, katıksız kurnazlıkla… Zaferin kuralları ve şartları olduğuna göre, bu açıkça bir oyun…

“Ve her şey bu haritada—bu tahtada karara bağlanacak. Öyleyse… taşlarımızı seçelim.”

Hayaletlerin bakışlarını üzerinde toplayan liderleri, ortaya beyaz bir taş çıkardı.

“Bu biziz.”

Beyaz bir şah.

“En zayıf taş. Asla başka bir şeye dönüşemeyecek olan taş. Ama en önemlisi. Eğer bu taş alınırsa, oyun biter.”

Taşı haritanın—düzeltiyorum, tahtanın—dışına, masanın kenarına yerleştirdi ve devam etti.

“Şah biziz. Ama aynı zamanda—bizler hayaletiz.”

Var olmayanlar. Var olmaması gerekenler. Ve tam da bu yüzden görünmez olanlar.

“Bizler hiçbir yerdeyiz ve her yerdeyiz. Her şeyi tahtanın ötesinden yönetiyoruz.”

Ve ardından, hepsi beyaz olan birkaç taş daha çıkararak—

“Tek bir taş bile almayacağız, ama yine de oyunu kazanacağız. Bu yüzden, bütün ırklar—beyazdır.”

Bunları söylerken sergilediği taş—beyaz bir piyon—

“Bu—Werebeast.”

Tahta üzerinde, beyaz piyonu Werebeast’e ait bölgeye yerleştirdi.

Üç Werebeast, yere yakın sinerek ormanda dolaşıyor, av arıyordu. Bu dünyada, bu çağda yiyecek temin etmek Werebeast’ler için bile kolay değildi. Her şeyden önce, geriye avlamaya değer neredeyse hiçbir hayvan kalmamıştı. Üstelik risksizce avlayabilecekleri başka ırkların sayısı da oldukça azdı. Duyularını keskinleştirerek bir kokunun peşine düştüler—ve nihayet avlayabilecekleri başıboş bir hedef buldular.

Bu bir insandı. Pek lezzetli bir et sayılmazdı ama en azından açlıklarını bastırmaya yeterdi. Sadece Werebeast’lerin duyabileceği fısıltılarla saldırılarını koordine ettiler. Bir insana karşı bile olsa tedbiri elden bırakamazlardı. Etrafını sarıp hepsi birden üzerine atıldılar, dişlerini geçirecekleri sırada—

“?!”

Hiçbir şey olmadı, çünkü tam o son anda geriye sıçradılar.

“Siz Werebeast’ler de pek uyanıksınız. Beni yemek istiyorsanız durmayın, buyurun—ama şimdiden söyleyeyim, tadım hiç iyi değildir.”

“… Kimsin lan sen?”

Üç Werebeast, insana benzeyen ve kendi dillerinde konuşan bu yaratığı, tetikte olduklarını saklama gereği bile duymadan sorguladı. Yüksek dozda zehir yutmuş olan ve ana dillerinde kusursuzca yanıt veren bu mahluk buram buram pis kokuyordu.

“Şu kamp kurduğunuz ormanı biliyorsunuz, değil mi? Batıdaki, körfezin yanındaki…? Cüceler orada bir bomba testi yapmayı planlıyor.”

“—Neden bahsediyorsun lan sen?”

Üçü de aynı anda, kalp atışından damarlarında akan kanın sesine kadar ellerindeki tüm duyularla bu mahluku tartıp biçiyordu.

Zehir yüzünden hem vücut sıcaklığı hem de nabzı anormal durumdaydı. Göz bebekleri—

“Bana inanmıyorsanız gidip haritadaki şu noktaya bakın. Sen, sen bir Kan Yıkıcı’sın, değil mi? Bir Cüce tesisine tereyağından kıl çeker gibi sızıp ne dolaplar çevirdiklerini öğrenebilirsin. Benden sana ufak bir tüyo…”

Yalan belirtisi—yoktu. Tam da bu sonuca vardıkları anda, insan can alıcı darbeyi indirdi.

“Ona E-bombası diyorlar; Kadim Tanrı bile öldürebilecek güçte bir kitle imha silahı.”

“““—?!”””

Kalp atışını, göz bebeklerini, kılcal damarlarındaki akışı bir kez daha kontrol ettiler—adam… yalan söylemiyordu?!

“Gidin bakın. Onu çalın ya da kayıtlarını ve ekipmanlarını imha edin. Ama sakın silahın kendisini yok etmeye çalışmayın, tamam mı? Çünkü o anda her şeyi havaya uçurma riskiniz var—yani Lucia kıtasının bütün batı yarısını.”

Bunları söyleyen gizemli yaratık, lafını bitirdikten sonra gayet rahat adımlarla yürüyüp gitti.

……

“—Schwi, bir şey var mı?”

“… Hayır… sorun yok…”

Riku’nun sorusuna yanıt olarak Schwi, yaşam belirtisi taraması yapmak için ruh pusulasını kullandı—ya da kullanma ihtiyacı duyuyormuş gibi yaptı. Orada kimsenin olmadığı doğrulanır doğrulanmaz, hayaletler Cüce tesisine sızdı.

“Yalnız ciddi söylüyorum… lütfen bir daha benden böyle pislikleri yapabilecek çatlaklarla ‘sohbet’ etmemi istemeyin, Komutanım.”

Eski adı Alei olan hayalet etrafına bakındı ve nefesini tuttu. Eskiden Cüce tesisi olan çelik yapı, pençelerle yırtılıp bükülmüştü. Darbeler zeminde bir insan boyu derinliğinde çukurlar açmıştı, ama yine de—

“Gerekirse sana bunu defalarca yaptırırım. Werebeast dilini kusursuzca konuşabilen tek kişi sensin. Serum işe yaradı, değil mi?”

“Yaradı yaramasına. Sadece iki günlük kramplarla ucuz atlattım.”

Hayalet, Riku’nun takılmasına alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Aslında büyütecek bir şey yoktu. Ivan’ın geride bıraktığı haritayı biraz stratejik “kullanarak”, köylerini yok eden Cüce zırhlısının enkazına sızmış ve birkaç “bildiri” teati etmişlerdi. Bundan sonrası sadece Werebeast’lere haberi sızdırmaktan ibaretti—yurtlarının bir bomba testi alanı olarak belirlendiği haberini.

“Şu ‘Kan Yıkıcı’ dediklerinden kaç taneyle geldiler böyle? Ortalığı bu kadar darmadağın ettiklerine göre… gerçekten hiç can kaybı olmadı mı, Komutanım?”

“Yok, hiç can kaybı yok. Hiç kan görmüyorum… Şu Werebeast’ler amma kurnaz adamlar.”

Werebeast’lerin tam anlamıyla insanüstü olan duyuları, tesisteki Cücelerin sayısını uzaktan kestirmeye yetiyordu.

Sonra da tek yapmaları gereken yeterli sayıda Kan Yıkıcı ile baskın yapmaktı.

Cüceler de aptal değildi elbette. Her şeyi haritadan silebilecek güçte bir bombanın yanında dikkatsizce büyü kullanamazlardı. Yani bir sürü Kan Yıkıcı Werebeast damlayınca ne yapacaklardı? Kaçmaktan başka ne çareleri vardı ki?

Werebeast’ler de aptal değildi. Kaçan Cüceler şu şey kadar öncelikli olamazdı—

“Görünüşe göre E-bombası gitmiş, Komutanım. Ya Werebeast’ler ya da Cüceler almış olmalı.”

“Werebeast’ler. Çelik zeminlerde ve duvarlarda başka kim ayak izi bırakabilir ki?”

Onu bilek gücüyle söküp çıkarmış olmalıydılar. Fakat herkesten daha çok, Werebeast sezgileri o bombanın tehlikesini hissetmişti. Bu yüzden yapabilecekleri en iyi şey onu etkisiz hale getirip ardından—kaçmaktı.

“İşte bu yüzden söylüyorum ya. Bu bir oyun.”

Doğru koşullar altında, herhangi bir ırk bir diğerine karşı çaresiz kalıyordu. İşte bu yüzden savaşlar devam ediyordu.

“Ama Cüceler burayı öylece terk etmeyecek. Hareket etmek için on beş dakikamız var. Bilgileri toplayıp sırra kadem basacağız. Hayaletler—”

“Hiçbir yerde var olmaz—aschent—”

Hayaletler bilgi toplamak üzere dağılırken Schwi sordu:

“… Bu yaptığın… bir taşı… terfi ettirmek mi… dedikleri şey?”

“O kadar ileri gitmedik henüz. Yine de…”

Werebeast’e piyon rolünü biçmesinin nedeni— Düşman bölgesinin derinliklerine ilerleyen bir piyonun vezire terfi edebilmesiydi. Yine de Riku bıyık altından güldü.

“Bir piyon bile bir fili alabilir. Bütün olay bu.”

……

Etrafı hayaletlerle çevrili yuvarlak masada liderleri, ellerini bir kez daha tahtanın üzerine açtı.

Ve çıkardı—beyaz bir kale.

“Bu da—Elf.”

Böylece kale tahtanın üzerine yerleştirildi. Koordinatlar—Elf başkenti.

……

Elf başkenti. Sınırlarındaki bir malikane. Henüz yeni dönmüş olan Elf, Nina Clive—

“—?! … Kim var orada?”

içeri birinin sızdığını sezip derhal tespit ve aydınlatma büyüleri yaptı, hemen gardını aldı. Karanlığın derinliklerinde, sanki gölgelerin içinde eriyormuş gibi, cübbeli bir figür masada oturuyordu. Paçavralar ve kürklerle örtülü, gözlerinin üzerine kadar inen kürk cübbesi ve kapüşonuyla bu gölge konuştu.

“… Nasılsınız? Kendi evimdeymiş gibi rahat davrandım, kusura bakmayın.”

Gölgenin akıcı Elfçesine ve cana yakın tavrına rağmen, Elf hızla bir saldırı büyüsü ördü—ama fırlatmadı. Bunun sebebi, eş zamanlı olarak kullandığı ikinci ayinin—analiz büyüsünün—sonuçlarıydı.

Kimlik tespiti imkansız: kimlik belirsiz… Gölge bıyık altından güldü. Şaşırmış olmalısın. Ziyaretçisi dış görünüşünü gizlemiş olsa bile, Elf, büyünün onun gerçek formunu dahi ortaya çıkaramayacağını öngöremezdi. Bu yüzden sormak zorunda kaldı:

“Kim olduğunuzu sorabilir miyim?”

Bilinmeyen bir düşmana karşı aceleci bir hamle yapamazdı. Gölge gülümsedi.

“Kendimi kısaca bir hayalet olarak tanıtayım. Ayrıca ne düşmanınız ne de dostunuz olduğumu belirtmek isterim.”

Elbette Elf, sözlerinin doğruluğunu belirlemek için büyüsünü kullandı—ama hayalet bunun ne sonuç vereceğini zaten biliyordu.

Bir hayalet olduğu yalandı, geri kalanı ise doğruydu—büyüsünün ona söyleyeceği şey buydu. Gerçekten de ne dostunuzum ne de düşmanınız. Hayalet hafifçe gülümsedi.

“Kendinizi başkasının evine davet ettiğinize göre durumunuz oldukça acil olmalı, değil mi?” diye sordu Elf, onun amacını kavrayamayarak.

Gerçekten de son derece acil. Aksi takdirde—sıradan bir insan Elf şehrine gizlice sızmaya cesaret edebilir miydi?

“—Basit bir oyun oynayabileceğimizi umuyordum.”

“… Anlamadım?”

“Ortaya koyacağımız çipler bilgi olacak… Kazanırsanız ben kendi bilgimi vereceğim, kaybederseniz sizinkini alacağım.”

Nina temkinli kalmaya devam etti, ama hayalet kendi kendine sırıtarak bunun sorun olmadığını söyledi. Nina Clive adındaki bu Elf, keskin zekalı bir düşünür ve kuşağının en mükemmel büyücüsüydü.

İrtibat kişisi olarak onu seçmesinin tam olarak nedeni de buydu. Ziyaretçisi, henüz kendisi dile getirme fırsatı bile bulamadan onun endişelerini dillendirdi.

“Karşılığı olmayan çipler—yani doğrulanmamış bilgiler—pek mantıklı bir bahis sayılmaz, öyle değil mi?”

“Evet, sanırım öyle.”

Nina, ziyaretçisinin zihnini okumuş olabileceğinden endişelenerek temkinle hareket etti—ki bu son derece doğaldı. Zeki bir zihin, neyle karşı karşıya olduğunu bilmediği bir rakip karşısında ilk olarak en kötü senaryoyu hesaba katardı. Bu durumdaki en kötü ihtimal ise—kendisinden daha üst bir ırktı. Fakat öylece sinip geri çekilmeyecek kadar da zekiydi. Hâlâ üç olasılık birden geçerliliğini koruyordu: Karşısındakinin daha üstün, daha alt veya kendisiyle eşit bir ırktan olması. Bunu göz önünde bulunduran hayalet, “Bu oyunu kesinlikle kabul edecek,” diye düşünerek sırıttı.

“Öyleyse sana müesseseden bir ikramda bulunayım. Doğruluğundan bağımsız olarak, bu oyunun bahsinin göz ardı etmeyi göze alamayacağın bir bilgiye dayandığını sana kanıtlayacağım.”

Evet, sırf bu terimin adının geçmesi bile… o oyunu oynamasını sağlamaya yeterdi.

“‘Áka Si Anse, Cüceler tarafından keşfedildi.’ … Buna ne dersin?”

“?!”

Hayalet bunu algılayamıyordu ama Elf, yalan söyleyip söylemediğini kontrol etmek için muhtemelen yine büyüsüne başvurmuştu… Ama bu çabası beyhudeydi.

“… İkna oldun mu? Önemli olan bilginin geçerli olup olmaması değil. Áka Si Anse’nin kavramsal mucidi ve ritüel derleyicisi olarak, detayları bizzat doğrulayacak nüfuza sahipsin herhalde—yanılıyor muyum?”

Elf soğukkanlı görünmeye çalışsa da zihni tam bir panik halindeydi. Hayalet bunu gün gibi açık görüyordu.

“Sıfırıncı Yoz Muhafız” Áka Si Anse, kavramsal mucidinin kimliğinin bile gizli tutulduğu son derece kritik bir sırdı. Geliştirilmesinde yer alanların isimleri, gizli belgelerde dahi kodlarla kaydedilmişti—tıpkı Schwi’nin harabeye dönmüş Elf metropolünün bodrumunda terk edilmiş halde bulduğu bir avuç belgede olduğu gibi. Bu detaydan habersiz olan Elf’in gözünde hayalet, adeta her şeyi bilen mutlak bir varlık gibi görünüyor olmalıydı. Evet, kimliği ne olursa olsun—ona karşı düşüncesizce hamle yapmak kesinlikle akıl kârı değildi.

“……”

Bir insan tarafından tespit edilmesi imkânsız olsa da Elf, adamın söylediklerini kontrol etmek için muhtemelen birden fazla büyü kullanıyordu—fakat bu çabası beyhudeydi. Ortada bulunacak tek bir yalan bile yoktu. Bilgi gerçekten de sızdırılmıştı. Hem de bizzat bu hayaletin kendisi tarafından…

“… Pekala. Kim olursanız olun, sizinle ilgilenmem gerekecek gibi görünüyor.”

Bunu söyleyerek hayaletin tam karşısına geçti ve ellerini kavuşturdu.

“Şimdi, oyuna gelirsek—çiplerden bahsettiğinize göre aklınızda bir kart oyunu olduğunu varsayıyorum?”

“Hayır, hızlı satranç. Böylece hile yapılmadığını ikimiz de rahatça görebiliriz, değil mi?”

Elf, masadaki satranç tahtasını süzdü.

“—Pekala, öyleyse başlayalım.”

“Peki, ama önce…” Hayaletin ses tonu alaycıydı.

“… rica etsem o taşı yerine koyar mısın? İlk hamleyi Beyaz yapar. Kusura bakma.”

“Ah, bağışlayın. Korkarım bu oyuna pek hâkim değilim.”

Çaktırmamaya çalışıp kendi kendine cık cıklarken, Beni yakaladı, diye düşündü; yüz ifadesi hafifçe çarpılmıştı. Muhtemelen tüm gücünü koyarak—sekizli bir büyüyle—örttüğü hilesi fark edilmişti. Nina adındaki Elf merak etti—bu gizemli konuğu sınamak fazla mı riskliydi? Taşı tahtaya geri koydu, niyeti hiç şüphesiz—

“Öyleyse benim çipime gelirsek… Áka Si Anse’nin kavramsal mucidi aslında—”

“Sen değilsin. O bilgi bende var.”

onu bir blöfle sınamaktı. Elf içinden söverken, rakibinin bir sonraki sözü—

“Bunun bir yalan olduğu bilgisi ve beni buna inandırmak için büyü kullanacağın bilgisi de dahil.”

yüzünün gözle görülür şekilde sararmasına yol açtı.

“Şimdi, yalanların üzerimde söküp sökmeyeceğine dair bu yoklaman seni tatmin etti mi? Oyuna başlayabilir miyiz artık?”

Onunla neşeyle dalga geçen hayalet, büyüye zerre ihtiyaç duymadan düşüncelerini net bir şekilde görebiliyordu. Yüz ifadesi adeta “Kim ulan bu herif?” diye bağırıyordu.

Bu durum hayaletin—Riku’nun—sırıtmalarına neden oldu.

Irkını bildiği sürece bunda zor bir şey yoktu. Riku bir insandı. Büyüyü algılayamıyordu. Taşın oynatıldığını hissetmesi imkânsızdı. Ancak bir Elf neslinin en keskin zekasına ve en yetenekli büyücüsüne bir yabancı tarafından hazırlanmış bir satranç tahtası sunulduğunda ne yapacağını tahmin edebilirdi. Yani. Hangi taşla oynandığını belirtmekten kaçınmış ve onu, kendisini inandırmak için büyü kullanmaktan caydırmıştı.

Elbette bir blöftü bu, ama ona öyle görünmüyordu—görünemezdi de. Sürekli blöf yapıyordu—ve tek bir tanesini bile eline yüzüne bulaştırsa her şey biterdi. Böyle bir cambaz ipinde yürümek fikri… onun için akıl alır gibi değildi. Böyle şeyleri zorunlu kılan o insan zayıflığı mı? … İnanılmazdı. Ve böylece kaçınılmaz sonuca vardı—

Hayaletten kılık değiştirme gibi en ufak bir büyü izi bile algılayamıyordu. Yalan söyleyip söylemediğini de anlayamıyordu. Bu da günümüzde eşi benzeri olmayan, geçmişin standartlarına göre bile efsanevi kabul edilen sekizli bir büyücü olan kendisinin dahi delemediği bir büyü gerektirirdi. Elinin altında böylesine muazzam bir güç varken, konuğuna direnmek konusunda her halükarda çaresiz kalacaktı. Üstelik adam psikolojik savaşta çoktan üstünlüğü ele geçirmiş, göz ardı edemeyeceği bir bilgi kırıntısını görmesini sağlamıştı. Ne düşman ne de dost olduğu… Bu sözlere güvenmekten ve adamdan olabildiğince bilgi sızdırmaya çalışmaktan başka çaresi yoktu. Tam da hayaletin dediği gibi, olaydan sonra bunu bizzat kendisi doğrulayabilirdi. Ancak düşüncelerini bu noktaya kadar toparlamışken aniden—

“Bahse koymak istediğin bilgiye kendin karar verebilirsin. Ancak söz konusu bilginin bir değeri olmadığına karar verilirse alternatif bir talepte bulunulabilir. Nasıl fikir?”

kendisini çok kritik sırları açıklamak zorunda kalma riskiyle karşı karşıya buldu. Hayaletin ses tonu, sanki onun yetişmesini bekliyormuş izlenimi veriyordu ve Elf dilini şaklattı.

Riku neden bu Elf’i hedef almıştı? O, Elf’in nihai silahı olduğu düşünülen Áka Si Anse’nin derleyicisiydi ve engin bir bilgiye sahipti. Dahası, keskin bir zekaya sahip son derece yetenekli bir büyücüydü—olağanüstü bir entelektüeldi. Onu seçmesinin nedeni işte buydu—çünkü sahip olduğu tek şey buydu. Yetersiz kaldığında her şeyi yok edecek bir güçle desteklenmiş bir zeka. Buna karşılık, insan zayıflığı ve aptallığının cambaz ipinde yürümek için bilenmiş bir zeka. Zeka konusunda insanlarla—en zayıflarla—boy ölçüşmeye çalışması beyhude bir çabaydı. Bütün bunlar onu şu anki çıkmazına sürüklemişti.

“Yani—eğer kimliğinizi talep edersem…”

“O zaman ben de senin için son derece sıkıntılı olacak bir bilgiyi bahse koymanı talep ederim.”

Evet, diye düşündü Elf. En nihayetinde peşinde olduğu şey buydu. İyimserliği bir kenara bırakmalı ve düşmanın tüm yalanlarını ortaya çıkaracağını varsaymalıydı. Ardından koparabildiği kadar bilgi koparmalı, bunu bu sözde hayaletin kimliğini ve amacını ortaya çıkarmak için kullanmalıydı.

“Pekala, oyuna başlayalım. Ne dost ne düşman olduğunuza göre, kötü bir niyetiniz olmadığını varsayıyorum.”

Riku bu sözler üzerine kendi kendine kıkırdadı. Biliyordu. Çünkü olağanüstü bir zekaya sahipti. Çünkü güçlüydü. Çünkü gururluydu…

Tüm bu nedenlerden ötürü—okunması kolay biriydi. Yönlendirilmesi kolaydı. Ve sanki gerçekten de her şeyin arkasını görüyormuş gibi gülümseyen Riku, eliyle bir işaret yaptı.

“Öyleyse bir beyanda bulunalım. Hayaletlerin geleneğine uyarak, oyuna başlamak için benden sonra tekrar eder misin?”

Şunu.

“—Aschent…”

……

“… Öyleyse öncelikle, o lütfedip verdiğiniz bilgiye gelirsek…

“… Cücelerin Áka Si Anse’yi nasıl öğrendiklerinin ayrıntılarını ve mümkünse kanıtını bana sunmanızı talep edeceğim.”

“O çip bir ikramdı… Herhangi bir bahis gerekmeden istediğin şeyi sana vereceğim.”

Bunu söylerken, düşen Cüce savaş gemisindeki iletişimi kaydeden ses taşını uzattı. Riku, kendisini ele verecek bir bilgiyi bahse koyamazdı; ikram olmasının sebebi de tam olarak buydu…

“Sana sunmama izin ver… çok daha iyi bir şey…”

Ve kadının önüne çok daha cazip bir olta ve yem fırlattı.

“Cücelerin Áka Si Anse’yi öğrenmelerine rağmen bunun önemsiz olduğuna karar vermelerinin nedenini bahse koyacağım.”

“Onlar—ne yaptılar?”

Áka Si Anse önemsiz olarak sınıflandırılmıştı. Bunun anlama gelebileceği akla yatkın yalnızca üç şey vardı: Onu hafife almışlardı, ona karşı savunma yapacak bir yolları vardı ya da her şeyden öte—

“—Evet, her şeyden öte.”

Nina adındaki Elf’in bu noktaya gelmesini bekledikten sonra—Riku bunu dile getirdi. Zihnini okuyordu—derinleştirmeyi amaçladığı ilüzyon tam olarak buydu. Bu yüzden tekrar karşılık verdi:

“… Bu konudaki bilginizi talep ediyorum. Bildiğinizi söylediğiniz bilgiyi.”

“Her şeyden öte” ifadesinin ne olduğunu açıkça belirtmeyerek bir blöfle karşılık vermişti—ancak Riku güldü.

“Biliyorum… Cüceler’in en az Áka Si Anse kadar güçlü olduğuna inandığı silahı.”

Riku’nun misillemesi böyleydi. Tam da korktuğu “her şeyden öte” şeyin bu olduğunu anlayan Elf dişlerini sıktı.

Ama… yine böyle çocukça bir numaraya kandın. Riku kendi kendine kıkırdadı. Nihai silahı “önemsiz” görüldüyse, böyle bir değerlendirmenin olası nedenleri sınırlıydı. Fakat kullandığı ifadenin—“bu konudaki bilgi” sözünün—önemini fark edememişti. Herhangi bir savunmanın olamayacağına tüm kalbiyle inanmışken ondan bir şey hakkında detaylı bilgi istiyorsa…

eleme yöntemiyle, “her şeyden öte” kelimesi ancak daha da büyük bir silah anlamına gelebilirdi.

Öfkeden deliye dönmüştü. Düşünceleri bir şekilde okunuyordu. Keskin zekasıyla övülen, kuşağının en üstün büyücüsü, bir zeka savaşında oyuncağa çevriliyordu. Bu durum gururunu incitiyor—ve sakince düşünme yetisini yavaş yavaş elinden alıyordu…

Riku o anda onun hakkında bir karara vardı: Seni yarım akıllı, yarım yamalak mahluk. Gücü koşulsuz olsaydı, onunla karşılaştığı an Riku’yu gebertirdi. Gücün, bunu yapıp yapamayacağına karar vermek için düşmanını yoklamanı gerektirecek kadar yarım yamalaksa—zekanla övünme. Aptallığın ve zayıflığınla övünemiyorsan, o yarım yamalak gücün bastırıldığında—

insanlarla yalnızca zekanla yarışmaya çalışabilirsin ama hiçbir şansın olmaz.

“Flügel’e kaybedilmiş bir büyü sistemini alıp ondan orijinalini aştığını hissettiğin yeni bir form dokuyan biri olarak gururuna saygı duyuyorum. Beni yenerseniz, size detayları anlatacağım. Ne bahse koyuyorsunuz?”

Riku bir iç çekişle, tüm bu süre boyunca soğukkanlılığını koruyarak, hayaletlerin ve Schwi’nin topladığı bilgileri sıraladı. Nina adındaki Elf tırnaklarını kemiriyor ve kafasını patlatıyordu.

“—Şu anda konuşlandırılmaya hazır Áka Si Anse birimlerinin sayısı ve bunların monte edilebileceği taşıyıcılar hakkındaki bilgiye ne dersiniz?”

“Çabuk anlamanız beni mutlu etti. Elf’lerin en keskin zekalısı olma ününüzün hakkını veriyorsunuz.”

Áka Si Anse’yi aşan bir silah. Varlığı bile şok edici bir bilgiydi. Detayları açıklamak—buna ancak büyük bir bedel karşılığında razı olabileceğini anlıyordu.

Bu ne kadar tehlikeli bir kumar olurdu. Riku ancak tahmin edebilirdi. Yine de çoktan ele geçirdiği avantajı kullanarak—ve bunu onu sarsmak için de kullanmaya özen göstererek—sordu:

“Bu arada, bu bilgiyi sızdırdığınız gerçeği ortaya çıkarsa size tam olarak ne olacağını söyleyebilir misiniz?”

“… Önemli devlet sırlarını sızdırmak suçundan vatana ihanetle yargılanırım ve özet bir duruşma bile yapılmadan idam edilirim, sanırım.”

Elf, cevabı kendisine son derece bariz gelen bu soruyu oyun üzerindeki konsantrasyonunu bozmaya yönelik bir çaba olarak yorumlayarak Riku’ya dik dik baktı. Fakat Riku içinden, Vay canına, beklentilerinin ötesindeki bu itiraf karşısında şaşkınlıkla kalakalmıştı. İşin aslı, Áka Si Anse’nin detayları onun için tam bir gizemdi. İsmini ve geliştirenleri biliyordu… bir de Cüceler’e “kitle imha silahı” hakkında salladığı saçmalık dizisine verdikleri tepkiyi. Ama şimdi—kadının tepkisi nihayet büyük resmi netleştirmeye başlamıştı. Meydan okurcasına, Elf daha da ileri giderek ona güzel bilgiler verdi.

“Buna rağmen, benim tüm—bütün Elf’lerin—ruhu, Áka Si Anse’yi en güçlü ruh kırma ritüeli yapmaya adandı. O pis köstebeklerin bunun ötesinde bir şey inşa ettiği doğruysa, bilginizi elde etmek için hayatımı feda edeceğim…”

Vay be, bak sen şu işe? Görünüşe göre Áka Si Anse, ruh kırma ritüeli denen bir şeydi. Zihninde kahkahalarla yuvarlanan Riku kendini topladı.

“Pekala, o halde—oyuna başlayalım mı?”

Satranç karşılaşmaları on iki oyundan oluşuyordu. Elf beşi kazandı, dördünü kaybetti ve üçünde berabere kaldı. Sonunda zafer onun oldu. Böylece Riku ona istediği tüm bilgileri verdi—düzeltme: kendi istediği bilgilerin çoğunu elde ederken kadına vermek istediği bilgileri verdi. Fakat masaya dayanan Elf, başını ellerinin arasına alıp inledi.

“Etkisiz hale getirilmiş Kadim Tanrılar’ın eterini patlatmak mı…? O pis köstebekler, tamamen kafayı yemişler…”

Bu sırada Riku başını öne eğmiş, Sen kimsin ki konuşuyorsun? diye düşünmekten kendini alamıyordu.

Áka Si Anse’nin ne olduğunu biliyormuş gibi yapmaya devam ederek, kadının ortaya döktüğü istihbaratı bir araya getirmiş ve ritüelin çalışma prensibini çözmüştü.

(Bir Phantasma’yı kendini imha ettirmenin yolunu bulan biri kalkmış başkasına kafayı yemiş diyor—komik bile değil.)

Bu dünya, içindeki istisnasız herkesin delirdiği bir noktaya gelmişti. Kendi kendine söylenerek başını tutan Elf’in yanından süzülüp gitmek için ayağa kalktığı sırada—

“Dur orada, sen.”

Riku aniden durduruldu.

“Artık kim olduğunu veya bu tür bilgilere nasıl ulaştığını kurcalamaya niyetim yok. Ve doğruluğunu teyit edene kadar buna ancak şüpheyle yaklaşabilirim.”

“Sorun değil. Akıllıca bir karar.”

“Ama tek bir şey var.”

Keskin gözler. “Belli durumlar” olmasaydı, Riku’nun ifadesiz yüzü bile kesinlikle çökerdi. Ziyaretçisine bir bıçak gibi bilenmiş katilce bir bakışla dönen Elf, diyeceğini dedi.

“Maçlarımızda sanki kaybetmeye çalışıyormuş gibi hamle yaptığın anlar vardı— Sana son bir kez daha sorayım.”

Vereceği cevaba göre, kim olduğuna bakılmaksızın, bildiği tüm zarar verme yöntemleriyle koşulsuz şekilde saldıracaktı. Ucu kendine dokunacak olsa bile, bakışları bunu yapmaya hazır olduğunu gösteriyordu.

“—Düşman mısın? Dost musun?”

Fakat ne yazık ki…

“Ne düşmanınız ne de dostunuz olduğumu size ikinci kez hatırlatıyorum, ama…” Riku gülümsedi. Bu noktada onun için kadınınki kadar katilce bir bakış, ılık bir esintiden farksızdı. Ölümle el ele yaşayanlar için öldürme arzusu dolu bir bakış, sevimli küçük bir temenniden başka bir şey değildi. “… bu yanıt sizi tatmin etmiyorsa, şunu da ekleyeyim.”

Söz konusu felaketleri tecrübe etmiş biri olarak Riku, “kalbinden” kopan kelimelerle konuştu.

“Mümkün olduğunca azınızın ölmesini temenni ediyorum.”

.

“… Pekala, Bay Hayalet. Demek bu bilgiyle ne yapacağımı başkasına değil, bizzat bana sormak niyetindesiniz.”

Büyüsünün sekiz ipliğinin tamamını kullanarak onun dürüstlüğünü bir kez daha kontrol etmiş olmalıydı.

Herhangi bir yalan olamazdı, zira bunlar Riku’nun gerçek duygularıydı. Hal böyle olunca, adamın amacını kavrayamasa da, ne dost ne de düşman olsa da…

“—Bize karşı kötü bir niyet beslemediğiniz sonucuna varacağım. Ki sizin de tam olarak istediğiniz şey bu, değil mi?”

Böylece Nina adındaki Elf sırıtarak—hayır…

“—Bu aradaaa.”

Aniden ses tonunu—hayır, bizzat kişiliğini—değiştirdi—

“Benim de bildiğim birkaç şey vaaar, Bay Hayaleeeet… sizin bile bilmediğinizzz.”

Sanki bambaşka biriymişçesine, Elf—

“Nina Clive bir takma ad. Benim gerçek adııım…”

sıcak bir ocağın samimiyetini hissettiren yumuşak bir tebessümle dile getirdi:

“… Şey, Think Nirvalen! ”

Ve kıkırdadı, hi-hi.

“Benim gerçeeek halim bu. Rolümü fark edemediniz miii?”

Nina’nın—hayır, Think Nirvalen’ın—sanki bambaşka biriymişçesine pürüzsüzce sergilediği neşeli sırıtışı karşısında Riku başını öne eğik tuttu ama kıkırdayarak yanıt verdi:

“Evet, fark ettim.”

“……”

“Sana hiç Nina dediğimi duydun mu?”

Geliştiricilerinden konseptin yaratıcısına kadar şifreli yazılmış belgeler. O kadar detaylıydı ki isimlerin doğruluğundan şüphe duymak—son derece doğaldı. Fakat Riku, Áka Si Anse’nin çalışma prensibini öğrendikten sonra bu durum sezgisel olarak çok daha anlamlı gelmişti.

Think Nirvalen, böylesine çılgınca bir planı kendi gerçek adı altında yayınlayacak kadar aptal değildi.

“Hi-hi… Açıkça konuşmam gerekirseee, şu an içim için için kaynıyorrr!”

Elf’lerin en usta büyücüsü—kendini aynı zamanda bir oyuncu sanan kadının ta kendisi—öfkeyle güldü. Onu tek bir kez bile sarsmayı başaramayan Think öfkeyle köpürüyordu ama Riku—

“Kusura bakma ama oyunculuk bir hayaletin uzmanlık alanıdır… Ne zaman rol yapıldığını anlarım.”

Evet.

“İşte bu yüzden seçtiğim kişi sen oldun.”

Think üzerinde karar kılmasının nihai sebebi şuydu: Bir hayaletle temas kurduğunu tamamen örtbas edecek, adamın verdiği bilginin kanıtlarını gün yüzüne çıkaracak ve ardından—Elf’leri en uygun yola sevk edecekti. Riku ayrılmak üzere harekete geçtiğinde, Think ona bakmadı.

“Bu arada, Bay Hayalet… ne derler bilirrr misiniz? Elf’lerin asla affetmediği ve asla unutmadığınııı?”

“Evet, bunu defalarca duydum. Nesiller sürse bile kinlerini alacaklarını söylerler.”

Think bir çiçek narinliğiyle kıkırdadı.

“Bilgiyiii ve ölmememiz yönündeki temenninizi alçakgönüllülükle kabul edeceğiiiim… ama bu bir yanaaa…”

Gülümseyen Think Nirvalen, Riku’nun sırtına bir hayaletin ürkütücü bakışlarını dikti.

“Kim olduğunuzu öğreneceğim, Bay Hayalet—ve sizden önce davranıp sizi öldüreceğim. Şey, söz veriyorum yapacağııım. Tüm Elf’ler dururken beniii avucunuzun içinde oynattığınızı düşünürseeeek… Şey, sizi pişman edeceğiiiim— Çünkü Elf’lerin asla kin unutmadığına dair söylenti… başkasından değil—bizzat Nirvalen ailesinden çıkmıştııır! ”

Hmm.

“Bunu ilk kez duyduğumu itiraf etmeliyim, epey baş belası bir rakibi kışkırttığıma şimdiden pişman oldum bile.”

Bu sözlerle Riku oradan ayrıldı; Think ise, yüzünde öldürücü bir tebessümle yol boyunca onu izledi…

“… Riku—çabuk! İç… bunu…!”

Think’in malikanesinden biraz uzaktaki bir barakada Schwi; her an bilincini ve hayatını kaybedecekmiş gibi acıyla kıvranan Riku’yu kurtarmak için çaresizce çabalıyordu. Damarlarına erimiş demir dökülüyormuş hissi veren o halüsinasyon benzeri acı, çığlık atmasını bile engelliyordu. Hayır, belki de halüsinasyon değildi. Kendi kendine güldü. Tümü arasında büyüye en yatkın ırk olan Elf’lerin —ve tüm Elf’ler içindeki en üstün büyücünün— karşısında bir hayalet taklidi yapmak. Normal şartlarda, bedenindeki ruhlar anında fark edilir ve göz açıp kapayıncaya kadar foyası ortaya çıkardı. Peki ne yapabilirdi? Basitti. Teşhis edilemez hâle gelmek.

“Ölü ruhları hemen çıkarmamız gerek, çabuk… yoksa öleceksin Riku!”

Schwi, Exmachina’ların kanına denk gelen arındırma sıvısını Riku’ya içirirken feryat etti.

Evet, siyah külü yutarak kendini bilerek ölü ruhlarla zehirleyebilirdi. Kırılmış ruhlar—içten dışa kendi ruhlarını altüst eden, onu yiyip bitiren, yok eden ölü ruhlar. En üstün büyücü bile ruhani kirlenmeyle mahvolmuş bir bedeni tespit edemezdi. Keskin bir zekaya sahip biri için böyle intihar gibi bir eylemi hayal etmek çok daha zor olurdu.

“… Riku… seni yalancı! Demiştin ki… bir saat… iki saatten fazla sürdü…!”

Riku, Schwi’nin hesapladığı kadarıyla ölümcül sınırın hemen altındaki bir dozda siyah kül yutmuş ve bedenini bununla kaplamıştı. Fakat Schwi onun ölümcüllüğünü—bir saatlik süreyi varsayarak hesaplamıştı. İki saatten uzun süredir ölü ruhlar tarafından tahrip edilen Riku’nun bedeni acımasızca kemiriliyor, mahvoluyordu. Tıpkı Schwi’nin dediği gibi, hızla arındırılmazsa bu onu öldürecekti, ama—

“Ne yapabilirdim… ki…? O sürtük… düşündüğümden… daha çetin çıktı…”

Riku zorlukla cevap verdi. Birinin satrançta Schwi’den daha iyi olabileceğini imkânsız görürdü. Think Nirvalen belki onu yenemezdi ama sıkı bir direnç göstermişti. Alaycı bir tavırla düşündü; “Kaybetmeye çalışmak” ha? Ne büyük lütuf— Kendisini ne kadar da gözünde büyütmüştü. İhtiyacı olan bilgiyi almıştı ama onun dışında gerçekten mücadele etmiş ve kaybetmişti. Her şey attığı başarılı blöf sayesindeydi. Yanlış tek bir adım atsa ölmüş olacaktı—

“… Rikuuu…! Birazcık daha… o yüzden—! Dayan…!”

Eğer Schwi’nin arındırması başarısız olursa… Her kârda, çok beklemek zorunda kalmayacak gibi görünüyordu.

En azından, cildi muhtemelen bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Külle doğrudan temas eden insanların sonunun ne olduğunu defalarca görmüştü. Yanmış ve kirletilmiş olan o yaralar—ömür boyu kalırdı. Kaç yıl daha yaşarsa yaşasın, işler nasıl giderse gitsin, Riku hayatının geri kalanını sargılar içinde geçirecekti. Sadece yüzeyde de değildi. İç organları da aynı şekilde etkilenmiş olmalıydı. Riku’nun duyduğu, ağız yoluyla büyük miktarda siyah kül yutan tek aptal kendisiydi. Aptallık tarihinde bir ilk. Cildi bu hâldeyse, organlarının da kömürleşip çürüdüğü tahmin edilebilirdi. Muhtemelen bir daha asla adamakıllı bir yemek yiyemeyecekti. En azından burnundan solumamıştı. Kalp ve akciğer fonksiyonları muhtemelen sorunsuzdu.

Ölü ruhlar kanına karışmadığı sürece tabii, ama—

“… Riku… hani kimse ölmeyecekti… kimse ölmeyecek demiştin…!”

Schwi hâlâ onu arındırmak için çaresizce mücadele ediyordu. Yine de Riku öyle düşündü…

Buna değmişti. Think’in ağzından kaçırdıklarından, Elf’lerin “Áka Si Anse” sırlarını—ve hatta nasıl uygulanacağını bile—ortaya çıkarmıştı. “Üzerlerine monte edilebilecekleri taşıyıcılar.” Bu sırada Ivan’ın uğruna canını verdiği strateji haritasından Cüce’lerin “E-bomb” fikrini keşfetmişti. Artık nihayet, her bölgede pusuda bekleyen hayaletlerle iş birliği yaparak ilk hedeflerini gerçekleştirebilirdi. Cepheyi insanlığın yaşadığı yerlerden uzaklaştırmak. Ve sonra… Riku kendi kendine güldü. Son hamle neredeyse elini uzatsa ulaşabileceği kadar yakındı—ama.

“Hey, Schwi… ne kadar daha… ömrüm kaldığını düşünüyorsun?”

Sorununun amacı o son hamleye kadar dayanıp dayanamayacağını öğrenmekti ancak Schwi, alışılagelmişin dışında—öfke dolu bir bakışla ona döndü.

“… Ölmeyeceksin… Yaşayacaksın… ben ölene kadar… yaşayacaksın… Riku!”

“—Ha… Hey, Exmachina’lar… ne kadar yaşar?”

“… Hizmet ömrümde… yaklaşık sekiz yüz doksan iki yıl kaldı…”

Tüm bedeni dağılacakmış gibi hissettiren o acının pençesinde olmasına rağmen, bu cevap Riku’yu tebessüm ettirdi.

“Ha-ha—sanırım dişimi sıkmam gerekecek, ha…”

Burası gerçekten de… göçüp gideceğim yer… değilmiş… ne de olsa…

……

Hayaletleri bir kez daha yuvarlak masanın etrafını sararken, liderleri ellerini tahtanın üzerine açtı. Irkların taşlarının çoğu çoktan yerleştirilmiş, ondan fazlası tahtaya dizilmişti.

Şimdi—bu kez beyaz veziri çıkardı—

“Bu Flügel.”

Ve bununla birlikte veziri tahtaya yerleştirdi. Koordinatlar—Avant Heim.

Vezir. En güçlü taş. Hayaletler, bu taşı bir Phantasm’a ya da Old Deus’a değil de bir Flügel’e atamasına kaşlarını kaldırdı.

“… Güçlü oldukları için mi?”

Hayaletlerin lideri sadece hafifçe kıkırdadı.

“O da var tabii, ama asıl sebep gelişmiyor olmaları.”

Gerçekten ne kastettiğinden kimse emin değildi; derken hayaletlerden biri, tahtaya sadece beyaz taşların yerleştirilmiş olmasına değindi.

“Ama bak—hepsini beyaz yapmışsın. Hepsi bizim tarafımızda mı?”

“Aynen öyle. Kazanacağız… tek bir taş bile almadan. Düşmanımız yok.”

“Hey, ama o zaman kazandığımızı nasıl anlayacağız?”

Bunu duyan hayaletlerin lideri, ukala bir edayla siyah şahı gösterdi—

“Bu herifi alırsak… kazanırız.”

“… Tek bir taş bile almadan kazanacağımızı söylüyorsun—ama yine de birini öldürmemiz gerekiyor mu yani?”

Bu soru üzerine hayaletler, liderlerine şaşkın bakışlar fırlattı. Ancak yüzündeki sırıtışı bastırmaya çalışır gibi görünen lider, siyah şahı öne doğru uzattı…

“Beni duymadınız mı? Kurallar kesindir. Kimse ölmeyecek. Çünkü siyah şah—”

ve taşı vurgulu bir şekilde tahtaya vurarak ilan etti:

“—bu herif.”

Orada toplanan tüm hayaletler arasında, inancıyla gülümseyen tek kişi liderleriydi.

……

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla