No Game No Life Cilt 6 – Bölüm 5 / 1 × 1 = Pervasızlık

1 × 1 = Pervasızlık

Öyleyse, durumu bir gözden geçirelim. Ben Riku, on sekiz yaşında, bakir—… Ne var? Bir itirazın mı var—?!

Hayır. Hayır, hayır, hayır, hayır, fırıldak gibi dönen beynimden fışkıran sorunun yapması gereken… dur, dur—sakin ol! Kendine gel. Durumu kavrayamıyorum, ama bu durum tahmin ettiğim her şeyden daha kötü olduğu anlamına geliyor. Sorulara öncelik sırası ver— Ne oldu? Ne oluyor? Ne olmak üzere? Hepsi bu. Önce, kalbindeki kilidi kontrol et.

Sorun yok. Tüm bu tuhaf olayların ardından hâlâ kilitli—ucu ucuna da olsa. Öyleyse bu durumu bir saniyede, hayır, saniyenin on binde birinde kavra. Yoksa—

“… [Değerlendirme]… Durum işleniyor…”

Üstüne kurulmuş bu çıplak kız—kılık değiştirmiş bu canavar—ne yaparsa yapsın, mahvoldun demektir! Daha hızlı düşün—zamanı durdur—

Riku, köyden atını doğuya, Cüce haritasının işaret ettiği harabelere doğru sürmüştü. Burasının, bir Flügel tarafından tek bir darbeyle yok edilmiş eski bir Elf şehrinin kalıntıları olduğu söyleniyordu. Elf’lere dair bilgiler son derece karmaşık ve oldukça değerliydi. Savaş alanını aramış ama işe yarar hiçbir şey bulamamıştı; elde etmeyi başardığı istihbarat ise belirsiz boşluklarla doluydu. Ne de olsa o pislikler alet kullanmıyordu. Katalizör gerektirmeyen büyü arkasında hiçbir iz bırakmadan temizlenebiliyordu. Fakat yolu boyunca siyah kül yoğunlaşmış, o da yakındaki küçük bir anıta sığınmıştı. İşte tam o sırada birini fark etmişti—başka bir ırkın üyesini. Açıkta duran mekanik parçalarıyla çıplak genç bir kız görünümündeydi—bir Exmachina. En kötü ırklardan biri. Ama sorun değildi. Muhtemelen. Riku bunu görmezden gelip yoluna devam etmeye çalıştı.

Bir sonraki an, yere serilmişti. Bütün teçhizatı siyah külle birlikte yok edilmiş ve görünüşe göre yere savrulmuştu. Az önce ne olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu… ama görünüşe göre henüz ölmemişti. Her neyse, gövdesi çırılçıplak soyulmuş ve sırtüstü bastırılmıştı; derken Exmachina, bedenini onun üzerine doğru eğerek konuştu.

“Ağabey, artık dayanamıyorum. Beni bir kadın yap.”

.

Bir tür hafıza bozukluğu mu? Yerdeydi. Kafasını vurmuş olması gayet muhtemeldi. Ama hafızası gerçekten güvenilirse, bu söz duygusuz ve tekdüze bir sesle söylenmiş, ardından aniden…

Masumiyeti—dudakları çalınmıştı.

Çıkarabildiği tek şey buydu. Bu, ilk soru olan “Ne oldu?”yu cevaplıyordu. Şimdi ikincisiyle boğuşuyordu—“Ne oluyor?” ama…

“Hata… Kavrama başarısız.”

Hâlen Riku’nun üzerinde duran Exmachina, mekanik ve ifadesiz bir yüzle bu beyanı duygusuzca mırıldandı.

Hmm, helal olsun bana, diye içten içe kendini tebrik etti Riku; hem mantığının hem de hayat tecrübesinin bas bas bağırmak isteyen refleksif tepkisini de ağzını da başarıyla bastırmıştı—Asıl anlayamayan benim, seni gidi pislik!

Exmachina. Savaş’a karışan tüm o pisliklerin arasında bile çok özel bir ırk. En başta, canlı bile olmayan bir makine ırkıydılar ve “kümeler” hâlinde birbirlerine bağlı çalışırlardı. Bu da biri seni bulursa, tüm ırkın seni bulduğu anlamına geliyordu. Biriyle karşı karşıya gelmek, hepsiyle karşı karşıya gelmek demekti. Ama onları asıl özel kılan şey savaşma tarzlarıydı. Bir birim saldırı aldığında, bunu bir saniyenin altında analiz eder ve derhal denk bir mühimmat tasarlardı. İster Elf büyüsü, ister Cüce (Dwarf) ruhani silahları, hatta ister Dragonia (Ejder Irkı) nefesi olsun—Exmachina bunu yeniden üretir ve geri ateşlerdi. Savaş’ın uzun süreci boyunca silah depoları büyümeye devam etmişti ve teorik olarak—sonsuz güçlenebilirlerdi: ırkların en kötüsü. Ancak bir özellikleri daha vardı.

Kendiliklerinden saldırmazlardı. Saldırıya uğrarlarsa karşılık verirlerdi ama onları kışkırtmadığınız sürece sizinle çatışmaya girmezlerdi. Ya da öyle söyleniyordu. Bu yüzden Cüce (Dwarf) yazıtları onları “dokunulmazlar” olarak tanımlıyordu.

Riku’yu susturan işte bu farkındalıktı. Yersiz tek bir laf etse düşman olarak algılanabilir—ve tüm insan soyu yok edilebilirdi.

Bu da onu nihayetinde şu soruya getiriyordu: “Neler oluyor?!” Neler dönüyordu burada kahretsin?

Elindeki bilgiyle pek çok açıdan çelişen bu durum, Riku’nun kendi yetersizliğine öfkelenmesine neden oldu. Onlar durduk yere saldırmazdı. Dolayısıyla bunu görmezden gelip yoluna devam edebileceğini varsaymıştı—ama şimdi şu hâle bak. Toplayabildiği tüm bilgilere rağmen Riku durumu hâlâ kavrayamıyor ve kıpırdayamıyordu ki—pıt, tenine temas eden deri geri çekildi; ancak kız biçimindeki makine üstüne tünemiş hâlde durmaya devam ediyordu.

“`[Hipotez]` Fantezi parametrelerinin değerleri geçersiz mi?”

Bu tamamen beklenmedik soru karşısında—bir anlık tereddüt yaşandı. İnsanlar birer hayaletti. Var değillerdi. Var olmamaları gerekiyordu. Algılanamazlardı… Cevap vermeyip sessiz mi kalmalıydı—?

“…… Benim tarzım olup olmaması meselesi bile değil bu. Masumiyetimi çalmadan önce benden izin aldın mı ki?”

Sessiz kalmaktan vazgeçti. Karşısındaki yaratık açıkça insan dilini konuşmuştu. Bu da en azından insan ırkının varlığının tanındığını kanıtlıyordu. Sadece bu gerçek bile iliklerine kadar ürpermesine yetiyordu ama bunu görmezden gelmek… Reddetmek, düşmanlık olarak yorumlanabilirdi. Mantığı şunu emrediyordu: Şimdilik sadece akışına bırak. Durumu tam olarak kavrayana kadar tek bir hamle bile yapmamalısın.

Yaratık, onun suçlamasına cevap vermekle ilgilenmiyormuş gibi, ifadesiz bir yüzle ve düz bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“[Yükleme: Ön ayar 072—‘S-şey, ben de öyle olsun istemedim. Kazara oldu.’ Doğru, bir kaza.”

Yaratığın bu ruhsuz ezberi, en baştaki “Ağabey” hitabıyla birleşince Riku’nun zihni bir kez daha durma noktasına geldi.

Neydi ulan bu şimdi?

“………… [Doğrulama]: Öznenin vücut sıcaklığında, nabız hızında veya üreme organlarında hiçbir değişim saptanmadı.”

“İnsanların fiziksel reaksiyonlarını gözetlemeyi keser misin lütfen?”

Soğukkanlılığını korumakta zorlanan Riku, can sıkıcı bir gerçeği daha fark edince içten içe dilleşip cıkladı: Fizyolojik tepkilerini ölçüyordu. Söyleyeceği bir yalanın düşmanca olarak algılanma olasılığı—oldukça yüksekti. Riku’nun bu endişelerinin farkında olup olmadığı bilinmeyen makine kız, sorgusuna devam etti.

“[Şüphe]: İnsanların mevcut değerlere cinsel uyarılmayla tepki vereceği varsayılmıştı. Veriler hatalı mı?”

“… Şey, evet. Kişiden kişiye değişir diyeyim artık.”

Yalan söyleyemezdi. Ama amacını da kavrayamıyordu. Durumu bir türlü kontrolü altına alamıyordu. Fizyolojik tepkilerini okuduğuna göre ne kadar dehşete düştüğünün gayet farkında olması gerekirdi, öyleyse ne istiyordu bu şey…?

“[Soru]: Birim, cinsel açıdan uyarıcı—veya ‘çekici’ bulunmadı mı?”

Zaten düşüncelerini toplamakta zorlanan Riku’nun, bu muazzam derecede zor soru karşısında başı döndü. Karşı çıkıldığı takdirde yok oluş getirecek bir felaket, normal bir insandan gelse bile yanıtlaması çetrefilli bir soru sormuştu—ve yalan söyleme şansı yoktu.

Riku kendini topladı ve üstüne tünemiş olan Exmachina’ya ciddi bir göz attı.

On yaşlarında insan bir kız çocuğuna benziyordu. Uzun siyah saçları, beyaz teni ve yakut rengi gözleriyle tezat oluşturuyordu. Tartışmasız güzel bir kızdı—daha doğrusu, her yerinden fırlayan mekanik parçalar ve kuyruğu andıran iki kablo olmasaydı öyle olurdu.

“Nesnel olarak bakarsak güzel olduğunu düşünüyorum. Ama cinsel uyarılma açısından kendi ırkımdan birini tercih ederdim, ayrıca biraz fazla küçük görünüyorsun.”

Nasıldı ama? Yalan söylememiş ya da onu eleştirmemişti… Bir bakir için mükemmel bir cevap değil miydi bu? Riku bu başarısından dolayı kendi kendini tebrik ederken, Exmachina kız vakit kaybetmeden devam etti.

“[Şüphe]: Cinsel deneyimi olmayan kullanıcının partner seçme niyeti mi var?”

“Bakir birinin seçme hakkı yok mu demek istiyorsun…?”

.

Bu diyalog esnasında, Riku durumu kavramaya başladıkça düşünceleri de yavaş yavaş berraklaştı. Şimdiye kadarki konuşmaları zihninde belirli bir şüphe uyandırmıştı. Eğer haklıysa—

“Peki… artık ne istediğini sorabilir miyim?”

sormaktan zarar gelmezdi. Dikkatsizce bir soru sormanın tehlikeli olabileceğinin gayet farkındaydı. Ancak. Şu ana kadar topladığı bilgilerden yapabildiği tahmine göre, bunu sormamak mutlak bir felaketle sonuçlanabilirdi. Exmachina kız derhal ve sakince yanıt verdi.

“[Cevap]: İnsanlar arasındaki özgün dilin analizi talep ediliyor.”

“… Özgün dil mi?”

Riku, tahmininin bir şekilde boşa çıkmasını umarak kelimeleri tekrarladı. Fakat Exmachina kız başını salladı ve ona mekanik bir şekilde bildirdi:

“[Onay]: ‘Kalp’ denen özgün dil.”

.

“[Onay]: ‘Bir olmak’—ten teması içeren özgün dil. Exmachina’ların yoksun olduğu ‘kalp’ olgusunu takas ettiği varsayılan eylem. Analizler, eylem taklit edildiği takdirde birimin ‘kalbi’ yükleyebileceğini gösteriyor… Veriler hatalı mı?”

Aman Tanrım. Kötü hislerin insanı yanıltmama gibi bir huyu vardı, diye içinden acı acı kıkırdadı Riku. Üzerine çullanıldığı andan itibaren, yaratık bakmıyorken kendini nasıl öldürebileceğinin planlarını yapıyordu—ama gel gör ki bu şey insan dilini konuşuyor, insanların cinsel eylemleri hakkında (yanlış da olsa) çıkarımlarda bulunuyor ve hatta fizyolojik tepkilerini ölçüyordu. Bütün bunların ortaya koyduğu gerçek karşısında Riku, ona cevap verme hususunda endişelendiği için kendi hâline güldü. İnsanlara dair her şey herkesin bildiği açık bir sırdı zaten. Mesele insanların varlığından haberdar olup olmamaları bile değildi.

Bizi izliyorlardı. Muhtemelen çok uzun zamandır.

“—Şey, görüyorsun ya, ‘kalpleri’ paylaşmak bedenen ‘bir olmak’ kadar kolay olsaydı, biz insanların birbiriyle bu kadar derdi olmazdı.”

Verdiği yanıtı enine boyuna tartıyor gibi görünen Exmachina’yı izleyen Riku’nun zihni, az önceki şaşkınlığına inanması güç bir berraklığa kavuştu. Nedeni her ne olursa olsun, insanlar ırkların en korkuncunun dikkatini çekmiş ve yoğun bir inceleme altına alınmıştı. İnsanlık komik bir şekilde saklandığı yanılsamasına kapılırken, gerçekte adım adım takip ediliyordu. Fark edilme nedenleri ne olursa olsun, bu durum bir bakıma hem en iyi hem de en kötü senaryoydu, değil mi? Diğer tüm ırkların korktuğu bir ırk onları izliyordu. Bu da insanlığın yok edilmesini haklı çıkarmaya yeter de artardı.

Peki ne yapmalıydı? Pekala, her zamanki şeyi. Belki en iyi hamle değildi ama kesinlikle en uygulanabilir olanıydı. Hepsi bu kadardı.

Elini göğsüne koyan Riku, her zamanki tılsımlı sözlerini tekrarladı. Ama bu kez durum biraz farklıydı. Mühürle. Mühürle, kilitle ve unut. Bu tiksindirici makinenin insanları toz alır gibi katlettiği gerçeğini zihninden söküp at; unutuluşun ötesine göm. Duygularını feda et, anılarını terk et, korkuyu, şüpheyi ve paniği yok et. Bir hayalete dönüş. İki hedef vardı: gerçeği bulmak ve bu şeyi yönlendirmek.

Derin bir nefes aldı. Sen ve bu makine dostsunuz—buna inan. Yaşamsal belirtilerini kandır. Hafızanı aldat. Sıkıca bağla, etrafına zincir vur—ve kilitle.

Yapabilir miyim? Elbette yaparsın Riku—seni küçük piç.

Eğer gerçekten “kalbi” analiz etmek istiyorsa, bu demektir ki… bir kalbi yok. Kalbi olmayan birini kandırmak, insanları aldatmaktan çok daha kolay olmalı. Ve sen—seni orospu çocuğu, bunu nefes almak gibi yapan doğuştan bir piçsin. Değil mi…? Öyleyse hiçbir sorun yok—

Klank. Kilidin kapanış sesi, her zamankinden kat kat daha yüksek bir çınlamayla gözlerini açtırdı.

Önünde, uzun mu uzun siyah saçlarıyla… …bir kız duruyordu. Uzun bir işleme sürecinin ardından, nihayet hedeften tamamen sapan bir sonuca vardı.

“[Anlama]: ‘Bir olmak’ ifadesinin üreme eylemi için bir metafor olduğu yorumu doğru— Talep: Biriyle üreme eylemine girilmesi—”

“Hmm… Reddediyorum. Cevap olarak nasıl?”

Biraz fazla sert bir reddedişti. Düşmanlık olarak yorumlanabilecek türden sözlerdi. Ama soğukkanlı bilinçaltı, Sorun yok, diye ısrar etti ve onu devam etmeye teşvik etti:

“İnsan bile olmayan birine bekaretimi teslim etmemi nasıl bekliyorsun ki? Üstelik—”

İhtiyacı olan bilgiyi çekip çıkaracaktı.

“—Exmachinaların hepsi kümelerine ya da her neyse ona bağlı değil mi? Kusura bakma ama teşhirci falan değilim ben.”

Yani…

“[İnkar]: Birimin küme ile olan bağlantısı kesilmiştir.”

Öğrenmesi gereken şey tam olarak buydu ve tıpkı tahmin ettiği gibiydi. Ama kendini kaptırma lüksü yoktu…

“Ha? Neden?”

Uygun şekilde karşılık ver. Kafan karışmış gibi yap. Nedenini sor. Tahmin edebiliyor olsan bile.

“[Cevap]: Birim… Exmachinaların ‘kalplere’, ‘öz benliklere’ veya ‘ruhlara’ sahip olup olmadığını analiz etmeye kalkıştı.”

Bu öngörülebilir bir cevaptı. Bahsi geçen bir makineyse eğer.

“[Sonuç]: Çok sayıda mantıksal çelişkinin patlak vermesi, birimin bağlantısının kesilmesine ve ıskartaya çıkarılmasına yol açtı.”

Kendine göndermeli paradoks. Sonunda Riku, bu Exmachina’nın neden bu kadar dengesiz davrandığını doğrulamıştı.

Bozuktu.

Bu gerçekten çok işe yarardı. Rahatlamak için henüz erkendi ama en kötü senaryo biraz daha uzaklaşmıştı. Pekala Riku, siz dostça ilişkilere sahipsiniz, değil mi? Şimdi endişelenme sıran geldi, öyle değil mi?

“Ne? Ama bu demek oluyor ki… sen…”

Riku kaşlarını çatıp rol icabı derin bir empati gösterirken, kız kararlı bir şekilde başını salladı.

“[Çıkarım]: Kullanıcı, birimi gönlünce kirletme yetkisine sahiptir. Gerçi birimin deliği bulunmamaktadır.”

“İstemiyorum! Bir dakika, neyin yok dedin?!”

Her zamanki gibi ifadesizce başını yana eğdi ve bir teklifte bulundu.

“[Teklif]: Kullanıcı birimi köye götürebilir ve boş zamanlarında kirletebilir.”

“Mesele bu değil… hadi ama.”

İnceleme tamamlandı. Köyden haberdardı—ama bunun bir önemi yoktu. Diğer ırklar köylerini istedikleri an bulabilirlerdi. Bunu biliyorlardı. Doğrulamak istediği şey, köyü bildiği gerçeğini ondan saklamayacağıydı. Bu da geriye iki olasılık bırakıyordu. Ama ikisi de uygundu. Artık ihtiyacı olan tüm veriye sahipti—kızın istediği karakteri yaratmak için. Bir kez daha, o kilidin kapanış sesini duyduğunu düşledi. İstediği şey tam olarak buydu—kalbi aslında kapalı olmasına rağmen sanki bir kalbi varmış gibi görünen Riku tamamen hazırdı. Riku’nun zihninden geçenlerden görünüşe göre bihaber olan kız, anlamışçasına büyük bir ciddiyetle başını salladı.

“[Anlama]: Kullanıcı birimi çekici bulmamakta ve üreme eylemini reddetmektedir.”

“Ah, gerçekten ama gerçekten hiçbir şey anlamıyorsun hanımefendi…”

Kız bir kez daha başını salladı ve Riku’nun bedeninin üzerinden çekildi. Özgürlüğüne kavuşan Riku yavaşça ayağa kalkarken, kız onun önünde çömeldi.

“[Teklif]: Oyun talep edilmektedir.”

“…… Ne?”

“Lösen—Oyun 001: Satranç—”

Ardından kızın uzattığı avucunun içinde—hayır, onun ötesindeki zeminde—hava tuvaline ışıktan çizilmiş gibi görünen bir satranç takımının silüeti belirdi ve somutlaştı.

Vay anasını satayım, diye düşündü Riku, Exmachina’nın silah konuşlandırmasını izlerken.

“[Mücadele]: Birim kazanırsa,” diye teklif etti kız, “kullanıcının birimi köye götürmesi ve üreme eylemine girmesi talep edilmektedir.”

“—Peki ya ben kazanırsam?”

“[Cevap]: Kullanıcının birimi köye götürmesine ve üreme eylemine girmesine izin verilmektedir.”

“İkisi de aynı kapıya çıkıyor ama?!”

Rakibinin o inorganik ifadesi dahiyane hamlesiyle renklendiğinde, Riku içgüdüsel olarak patladı. Fakat aynı anda Riku düşündü—Bu benim şansım.

“Pekala, tamam, güzel. Seninle bu oyunu oynayacağım ama farklı şartlar altında.”

Belki en iyi hamle değildi ama kesinlikle en uygulanabilir olanıydı—Ölümle el ele yürüyen Riku’nun zihni, anında birden fazla strateji geliştirdi. Minimum hamleyle maksimum bilgi elde edecekti. Tek bir hamleyle durumdan sonuna kadar yararlanacaktı. Şimdi, ne kadar ileri gidebilirsin? Görelim bakalım marifetlerini—sahtekar.

“Eğer ben kazanırsam, beni görmemiş gibi yapmanı ve köyümden uzak durmanı talep ediyorum.”

Bunu söylerken Riku, kendisi için bu oyunu kazanmanın imkansız olduğunu biliyordu. Eğer Exmachinalar söylendiği gibi yüksek analitik ve hesaplama gücüne sahip makinelerse, satranç tahtasının mutlak hâkimi olurlardı. Bu yüzden kız başını salladı ve yanıt verdi.

“[Onay]: Şart kabul edilmiştir. Birimin zaferi durumundaki şart değiştirilmemiştir.”

Evet, kabul edecekti. Ama mesele bu değildi.

“Hayır, o da değişecek.”

Çünkü—

“Analiz etmek istediğin o ‘kalp’, üreme eylemi aracılığıyla analiz edilemez.”

“……”

Riku, donuklaşan kıza soğukkanlılıkla baktı. Bu şeyin köyden bahsetmiş olmasının akla yatkın iki nedeni vardı. Ya sadece umursamazca bir gerçeği dile getiriyordu… ya da başka bir amaç doğrultusunda onu uyarmaya çalışıyordu. Bu sebebin ne olabileceğini bilmiyordu ama şartlarını kabul edip etmemesine bakarak bunu tespit edebilirdi. Başka bir amacı varsa bu değişikliği kabul ederdi. Aksi takdirde planı suya düşerdi. Bir Exmachina’yı—bir makineyi—sarsarak kozunu açık etmesini sağlamak gerçekten mümkün olabilir miydi? Ama makine kız, hâlâ duygudan yoksun bir şekilde gözlerini ardına kadar açtı ve boş gözlerle sordu:

“[Şaşkınlık]…… [Soru]: Analiz yöntemi nedir?”

……

Yoksa… …gerçekten de sadece bir gerçeği mi dile getiriyordu—? En iyi senaryo, yani en umut verici olasılık bu yüzden daha da şüpheli geliyordu—ama farzımuhal söylediği her şey doğruysa ve kartlarını doğru oynarsa, bu şeyi bastırabilir ve kendi çıkarına kullanabilirdi.

“Eğer kazanırsan, kalbi anlayana kadar yanımda kalmana izin vereceğim.”

“…… [Soru]: Kullanıcının yanında kalmak kalbin analiz edilmesini sağlar mı?”

Şimdi, zeki bir makineyi en uygulanabilir, en akla yatkın saçmalık mantığıyla ikna etme zamanıydı.

“Bu ‘kalp’ fiziksel bir şey değil.”

“……”

“Söylenmeyen sözlerdir. Birbirimizi anlayarak hissettiğimiz bir şeydir. Bir Exmachina olduğunu belli etmeden, yanımdan ayrılmadan idare edebilirsen—başka bir deyişle reddedilmeden iletişim kurmaya devam edebilirsen—zaman alacaktır ama onu analiz edebilmelisin.”

“…………”

Exmachina kız, sessizliğini koruyarak Riku’nun gözlerinin içine baktı. O kırmızı gözler, Riku’ya sözlerinin doğruluğunu “analiz ettiğinden” emin olmasını sağladı. Ama nafileydi. Çünkü tek bir yalan bile söylememişti.

Kız dikkatle hesaplama yaptı ve nihayetinde ikna olmuşçasına başını salladı.

“[Kabul]: Başlayalım—”

Görünüşe göre en kötü senaryonun önüne geçilmişti. En azından bunun muhtemel olduğuna karar vererek—

“Ah, bundan önce tek bir şart daha eklememe izin ver.”

tavrını değiştirip küstahça sırıttı.

“Donarak ölmek üzereyim. Doğradığın kıyafetlerin yerine yenilerini verebilir misin?”

Burnundan sümükler donup akarken, dişleri birbirine vurarak yalvardı Riku.

Oyun tek taraflı geçti. Zafere giden tek bir yol dahi göremeden, Riku sadece yirmi dokuz hamlede kaybetti. Tam da planlandığı gibi.

“Kahretsin, sen kazandın… Lanet olsun, söz verdiğim gibi seni köyüme götürmem gerekecek sanırım.”

Kusursuz hamleleri çıkarmak adına üst düzey hesaplama yeteneğini kullanan bir makineyi yenmesinin imkanı yoktu. İşte bu yüzden kaybedenin işine yarayacak şartlar öne sürmüştü.

“……”

Bir tebessümle—ama pişmanlık rolü yapmayı da ihmal etmeden—Riku ayağa kalktı ve Exmachina kızı süzdü.

Mucizevi bir şekilde, her şey neredeyse tam da hedeflediği gibi gitmişti. Asıl amacının ne olduğundan hâlâ pek emin değildi, ancak insan türüne karşı üst düzey bir strateji uygulamak anlamsız olurdu. İnsanlığa ilgi duyan sadece bu tuhaf tipten ibaretse—yani diğer Exmachinalar ilgilenmemişse—bu durumda diğer ırkların dikkatini hiç çekmiyor olmaları gerekirdi. Bununla birlikte, bu oyunun hiçbir bağlayıcılığı yoktu. Rahatlamak için henüz çok erken—

“[Soru]: Pişmanlık sergileme nedeni nedir?”

“—Ne?”

Bir anlığına nefesini tuttu. Rolünün arkasındaki gerçeği görmüş müydü? …diye geçirdi içinden. Hayır, görmüş olamazdı. Bürünen karakteri oynamak için duygularını tamamen dış dünyaya kapatmıştı. Sahte olduğunu Riku’nun kendisi bile zar zor anlayabiliyordu. Ama eğer içindeki gerçeği gerçekten çekip çıkardıysa, o zaman bu…

Riku’nun tedirgin gözlerine—hiçbir şeyi yansıtmadığı varsayılan siyah gözlerine—bakarak makine kız rahat bir edayla duyurdu:

“[Tespit]: ‘Kalbin’ varlığı doğrulandı. Özne daha fazla analiz edilmeye değer bulundu.”

Riku bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Fakat Exmachina kızın yüz ifadesi, neredeyse hafif bir tebessümü andırıyordu… Yoksa sadece öyle mi sanıyordu?

“…… Ahh, düşününce, daha birbirimizle tanışmadık.”

Bunu biraz geç fark etmişti. Üst üste gelen ezici olaylar silsilesi yüzünden aklından tamamen çıkıp gitmişti.

“Şey, benim adım Riku. Peki ya sen—?”

“[Yanıt]: Üc207Pr4f57t9.”

“… Ha? Şey, ne? Bu… senin adın mı?”

“[Onay]: Birim kimlik numarası—‘isim’ ile eş anlamlı?”

“… Bak, köyde iletişim kurmak ve anlaşılmak istiyorsan kulağa insan gibi gelen bir isim seçmelisin ya da—”

Kız onun bu önerisini bir süre tarttı, ardından:

“[Soru]: ‘İsim’ rastgele bir birim tanımlayıcısı mıdır?”

“Şey—yani, sanırım öyle.”

Ardından kız, gıcırtılı bir ses çıkaracak kadar derin bir düşünceye daldı. Ama sonra parmaklarını uzun saçlarının arasından geçirdi ve ismini söyledi.

“[Yanıt]: Birim ismi Schwarzer.”

“Söylemesi zor, anlaması zor ve hiç de isme benzemiyor. Bunu üç kural gereği reddediyorum—bundan sonra kendine Schwi de.”

Riku onun fikrini kestirip attı. Yine de, belki de sadece öyle sanıyordu—

“…… [Muamma]: Keyfi ayar düzeltildi… [İtiraz]: Kullanıcı en başından beri özgürce seslenebiliyordu.”

ama kız “itiraz ederken” bir şekilde dudak büküyor gibi görünüyordu.

Kesinlikle hayal görüyordu, diye karar verdi Riku.

“Pekala, özetliyorum. Seni köye götüreceğim—ama öncesinde birkaç şey var.”

Parmağıyla bir saydı ve dikkatle konuştu:

“Bir Exmachina olduğunu öğrenirlerse kalbi analiz edemezsin. Hepsi korkar ve seninle iletişim kurmak istemez.”

“…… [Kabul]: Mantıklı.”

Artık Schwi olarak anılan Exmachina kızın başını sallamasıyla Riku devam etti.

“Madem ismini hallettik, şu ‘Ben bir makineyim’ diye bağıran konuşma tarzını düzeltebilir miyiz?”

“—[Yükleme]: Sanal kişilik 1610—”

Schwi başını kaldırdı, bir an düşüncelere dalmış gibi göründü ve konuştu:

“—Hi-hi-hi, o zaman sana ‘ağabey’ diyeceğim! ♥ Nasıl, beğendin mi?”

“Benimle dalga mı geçiyorsun? Reddedildi.”

Düz, monoton sesine sadece zoraki vurgular eklemişti. Riku bunu da kestirip attı.

“… [İtiraz]: Birim, değerlendirme için ciddi miktarda kaynak ayırdı…”

“Elini kolunu sallayarak herkesin karşısına geçip aslında bir kız kardeşim olduğunu mu söyleyeceğimi sanıyorsun?”

“… [Talep]: En uygun senaryoyu sağlayın.”

Riku, Schwi’nin ne olursa olsun surat astığını düşündü ama bunu bir kenara bırakıp ciddiyetle düşünmeye başladı. Açık konuşmak gerekirse, Couronne’a haber vermeden beş gündür ortadan kaybolmuştu. Ve şimdi eve bir kız getiriyordu.

En akla yatkın senaryo şuydu—

“… Pekala, sen savaşın alevleri arasında her şeyini kaybetmiş bir kazazedesin.”

“……”

“Ürkek birisin, az konuşuyorsun, konuştuğunda da azar azar mırıldanıyorsun. Geçmişini sorarlarsa başımız ağrır. Gerektiğinden fazlasını söyleme. Cümlelerinin başındaki o basmakalıp makine tarzı konuşmaları da bırakıyorsun—ne dersin?”

Schwi, Riku’nun sözlerini sanki tek tek çiğniyormuşçasına özümsedi.

“…………………… Hım.”

En azından tam on saniye geçmiş olmalıydı. Derin bir düşünme sürecinin ardından Exmachina kız—Schwi—bir kez başını salladı.

Bununla birlikte, daha önce inorganik ve duygusuz olan mekanik ifadesi hafif bir gölgeye büründü. Sessizce ağzını açtı.

“… T-Tamam… Bu… nasıl?”

Bir insanı inanılmaz derecede doğal şekilde taklit etmesi—yüz ifadesini bile buna uyarlaması—Riku’nun bir anlığına nutkunun tutulmasına neden oldu.

“… Hey… bu… rol yapmak mı?”

Sanki tamamen başka birine dönüşmüştü. Açıkta kalan mekanik parçaları olmasa, Riku bile onun bir insan olduğu illüzyonuna kapılabilirdi. O kadar doğal olmayan bir doğallıktaydı ki, sanki ona bir şeyi hatırlatıyor gibiydi… Fakat Schwi başını iki yana salladı.

“… Rol yapmak mı? Hayır… İzini sürdüm… taklit ettim… belirlenen değerleri desteklemek için, bir kişiliği…”

Riku ne demek istediğini anlamamıştı ama bu haliyle muhtemelen bir makine sanılmayacağını fark etmişti. Şimdi geriye tek bir şey kalıyordu—

“Pekala, artık üzerine bir şeyler giymeye ne dersin? Nihayet.”

Evet. Sözleri ve yüz ifadeleriyle görünüşü ne kadar iyi idare ederse etsin, insan kızlar ortalıkta çıplak dolaşmazdı.

“Mekanik kısımlarını kapat. Kafandaki parçaların üzerine bir kapüşon geçir. Bak, kimseye tenini gösterip durma, tamam mı?”

Schwi başıyla onaylayarak yanıt verdi.

“… Hım. Sadece, sana, göstereceğim…”

……

“Verdiğin mesajın biraz yanlış anlaşılabileceğini düşünüyorum ama… neyse. Öyle olsun bakalım.”

Büyük resme bakınca, evde kendisini bekleyen tantanayı öngörebiliyordu. Hâlâ bu durumdan oldukça huzursuz olan Riku, şehir harabelerine gitmekten vazgeçip köye dönmeye karar verdi. Pek de istemediği bir hediyeyi yanında taşıyarak.

“… Riku, geldik mi…?”

“Evet. Ciddiyim. İnanması her ne kadar zor olsa da.”

Aslında taşınan kişi Riku’nun ta kendisiydi. Schwi, at sırtında son sürat gitse beş gün sürecek mesafeyi sadece birkaç saat içinde katedip Riku’yu taşımıştı. Köye ulaştıklarında Riku’yu yere bıraktı. Irklarının yetenekleri arasındaki bu akıl almaz fark, şaşkınlık seviyesini aşıp onda tiksinti uyandırdı ve inledi.

“Bu hareket… ruhları kullanmadığından emin misin?”

“E-Eminim… Eminim. Ben bir Prüfer’im… Performansım… bir Exmachina için… ortalamanın altında…”

Bu ortalamanın altı mıydı… ha. Üstelik hiçbir silahlanma kullanmadan.

“Silahlanmayı kullanabilseydim… sadece… dakikalar sürerdi…”

Bu astronomik iddiayı bir kenara bırakırsak… Asıl zorluk bundan sonra başlıyor, diyerek Riku bakışlarıyla Schwi’ye bunu hatırlattı. Nereden bakarsan bak “Ben Exmachina’yım” diye bağıran mekanik kulakları ve kafasındaki metal parça sökülebilir şeyler değildi; bu yüzden büyük, bol kapüşonlu bir cüppe hazırlayıp onları bir şekilde kapatmayı başarmışlardı. Ama…

“Asıl sorun cüppenden dışarı fırlayan o kuyruklar…”

“… Onlar, kuyruk değil… Sanal ruh koridoru bağlantı sinirleri…”

“Hayır, yani—her neyse işte, onları sarıp sarmalayarak bir şekilde saklayamaz mısın?”

Sahibinin aksini iddia etmesine rağmen, birbirinden bağımsız şekilde kıvrılıp duran iki kablo besbelli kuyruktu.

“… Yapamam… Onlar… benim güç kaynağım… Bunu sana… ikinci kez söylüyorum…”

Evet, anladım. Riku iç çekti. İlk başta Schwi’yi bir insan gibi gizlemeye hazırlanırlarken kız, kamufle büyü cihazıyla ruhları kullanırlarsa bunun çok kolay olacağını söylemişti. Ancak köyden bir ruh tepkisi gelirse bu büyük bir sorun olurdu. Bu yüzden böyle çaresizce bir saçmalığa başvurmak zorunda kalmışlardı… Görünüşe göre kuyrukları—ya da onun deyimiyle sanal ruh koridoru bağlantı sinirleri—gücü çevreden çekiyordu. Bu, bir insan için yemek yemek gibi bir şeydi. Ruhları “kullanmıyor”, ama onları “tüketiyordu”. Bu yüzden ortada bir ruh tepkisi kalmıyordu. Fakat onun söylediğine göre, bunları açıkta bırakmaktan başka çaresi yoktu. Riku saçlarını yolarak öfkeyle tükürürcesine söylendi:

“Aah, bak… Unut gitsin, sadece aksesuar olduklarını iddia edeceğiz. Sana bunu son kez söylüyorum—insan olmadığını anlarlarsa ‘kalbi’ analiz edemezsin, tamam mı? Bunu aklından çıkarma ve insan gibi davranmak için elinden gelen her şeyi yap.”

“… Hım, pekala…”

Cesaretlerini toplayıp dar tünelden geçerek mağaraya girdiler. Kapıdaki gözcü çocuk—

“Ah, Ri—”

diye seslenmeye başladı ama Riku çocuğu susturmak için aceleyle işaret parmağını uzattı.

“İ-İyi nöbetler… herkes seni… çok merak etti.”

Fısıltıyla cevap veren gözcü çocuk, Riku’nun yanındaki Schwi’yi fark edince yüzü bulutlandı. Riku aynı hareketle “şşt” işareti yapıp kapıdan geçti. Riku varlığını gizleyerek merdivenleri parmak ucunda çıkarken Schwi sordu:

“… Riku, korkuyorsun… Benim yüzümden mi?”

“Evet, tabii ki nedenlerden biri bu. Ama şu anda asıl—”

Riku cümlesini yarım bıraktı. Arkasına döndüğü hızla başını korumak için siper aldı—

“Riiiiiiiikuuuuuuuu!”

Çığlığın yankılandığı tam o anda, Riku’nun koruduğu kafası değil—karnı—ona doğru koşan Couronne’un indirdiği sert bir diz darbesiyle sarsıldı. Ses bile çıkaramadan yerde kıvranmaya başladı ama Couronne buna izin vermek istemiyormuşçasına onu yakasından tutup yüzüne bağırdı:

“İnanamıyorum sana!! Kimseye haber vermeden beş gün boyunca çekip gittin. Sen ne yapmaya çalışıyorsun—?”

Couronne çığlık atıp onu şiddetle sarsarken, Riku itiraz bile edemeyip sadece guruldanan sesler çıkardı.

Sonra kız birdenbire durdu—

“Bu kııız da kim? Çoook tatlııı! ♥”

Riku’yu bir kenara fırlatan Couronne, Schwi’ye sarıldı ve nefesi kesilen Riku’ya sırıttı.

“Ooo, Rikuuu, bir gelin bulmaya gideceksen bize haber verseydin yaaa! ”

“Couronne, kafan yerinde mi senin? Bu devirde hangi aptal bir— bulmak için beş günlüğüne çekip gider ki—?”

Riku gözlerini kısarak cevap verdi ama Couronne onu dirseğiyle dürtüp devam etti.

“Hadi amaaa, hiç utanmana gerek yok! Bu devirde birinci öncelik çocuk yapmak! İkincisi yemek yemek! Üç, dört ve beş de çocuk yapmak!”

Peki ya sen? Riku bunu yüksek sesle sormaktan kendini son anda alıkoydu.

“Ama Riku, sen hiçbir zaman en ufak bir ilgi bile göstermedin. Herkes çok endişelendi! Ben aradan çekiliyorum, haydi siz ikiniz banyoya girin, sonra da o tatlı mı tatlı—”

“… Şunu yapmayı kes artık.”

Couronne diğer eliyle yaptığı halkanın ortasına işaret parmağını defalarca sokup çıkarırken, Riku başını ellerinin arasına aldı.

“Bak… mantıken onun yok edilen bir köyden kaçan bir mülteci olduğunu anlaman gerekmez mi?”

Couronne sanki yeni uyanmış gibi nefesini tutup donakaldı. Mahcup bir ifadeye bürünerek sordu:

“… Öyle mi?”

Riku bunu söyler söylemez, “Hadi ya…” diye düşündü, ama artık ne çare? Artık bu yalanı sonuna kadar götürmek zorundaydı. Kendini hazırlayarak ağzını açtı.

“… Cüce haritasından çözdüğüme göre, buradan yaklaşık iki buçuk günlük mesafede bir çatışma çıkmış. O civarda küçük bir köy olması gerekiyordu, ben de kontrol etmeye gittim.”

Yalan değildi. Haritaya göre, Cüce ile Demonia arasındaki bir çatışmada gerçekten de bir köy haritadan silinmişti. Sadece bu olayın üzerinden iki yıl geçmişti, o kadar. Bu köyde Cüce dilini okuyabilen tek kişinin Riku olduğu düşünülürse, yakalanma ihtimali yok gibiydi. Ancak bu kadarı Couronne’u tatmin etmeye yetmezdi…

“Pekâla, ama bu oraya tek başına gitmen gerektiği anlamına gelmez, değil mi?”

Riku bu sorunun geleceğini bildiğinden başını iki yana salladı.

“Yanımda biri olsaydı çok tehlikeli olurdu. Ama tek başıma gideceğimi söyleseydim—”

“Seni engellerdim tabii ki!! Bu tam da senin yapacağın bir şey Riku, ama… lütfen birazcık da ablanı düşün. Midemde daha kaç tane delik açmak istiyorsun?”

Couronne ona yalvaran gözlerle baktı. Gözpınarlarının kızardığını ve şiştiğini fark eden Riku, üstüne ağır bir yükün oturduğunu hissetti. Onu ciddi ciddi endişelendirdiği için yürekten pişman oldu—yine de gerçeği söyleyemezdi. Couronne kabullenmişliğin getirdiği belirsiz bir iç çekişle yeni gelen kıza yönelip nazikçe sordu.

“Kusura bakma. Çok şey yaşamış olmalısın… Adın ne senin?”

“…… Schwi…”

Tam belirtildiği gibi, tam yapılandırıldığı gibi. Schwi, Riku’yu kendine siper ederek ürkek bir edayla cevap verdi. Hım-hım, hım-hım. Couronne buna gülümseyip başıyla onay verdikten sonra devam etti.

“Ama merak etme, burada güvendesin. Riku senin yanında. Acaba Riku’yla nasıl tanıştınız bakalım?!”

Riku bu sorunun son derece masumane bir şekilde sorulduğundan emindi. Sadece sohbeti ilerletmek için meraktan sormuştu. Ya da Schwi’nin köyünü kaybetmiş birine göre fazla soğukkanlı durması şüphelerini biraz çekmiş olabilirdi. Schwi bir anlığına ne diyeceğini bilemeyip takıldı; Riku ise ona “Akışına bırak” der gibi bir bakış attı. Fakat—onun gibi bir Exmachina’nın bu bakışın ne anlama geldiğini kavramasına imkân yoktu.

“… Bir… öpücükle… ve bir üreme… talebiyle.”

İşte soru şuydu: Bu ifadeden “Schwi, Riku’yla üremeyi talep etti” anlamını kim çıkarırdı ki?

Ve böylece Couronne, öne doğru sert ve ağır bir adım atarak—

“Madem öyle bir şey yapacaksın—”

Riku’nun mide boşluğuna saplanan bir sol kroşe savurdu ve mağarayı sarsan bir çığlık patlattı…

“—önce kendinize bir sığınak bulsaydınız yaaaa!”

…ve genç adamın bilincini söküp aldı.

Yok edilen bir köyden sağ kurtulan körpe yaştaki bir kız bulup anında cinsel ilişki talep etmişti. Dedikodu sesten bile hızlı yayıldı ve köyün dört bir yanında hararetli tartışmalar havada uçuştu.

“Yok canım, Riku Bey haklıydı. Elinden bir şey geliyorken, fırsatın varken yapacaksın.”

“Katılmıyorum. Riku önce kızın rızasını almalıydı.”

“Bir dakika, durun hele… Rızası olup olmadığını bilmiyorsunuz bile, değil mi?”

“Adamın talep ettiğine dair kızın kendi beyanı var ya! Nasıl hâlâ—?”

……

“Bu işte bir gariplik var.”

En başta, konunun kendisi garipti—özellikle de içlerinden tek bir kişinin bile Schwi’nin yaşını laf konusu etmemesi garipti. Her şey garipti. Yoksa garip olan sadece kendisi miydi? Savaşın kaosunun insanı çıldırttığını söylerlerdi. Ne de olsa, köydeki aklı başında herkes çoktan ölüp gitmişti de geriye sadece kaçıklar kalmış gibiydi… Riku, kimisi saygı dolu kimisi nefret bürümüş bakışlardan oluşan bir koridordan geçerek köyün içinden odasına doğru ilerledi. Sonra başkaları duymasın diye alçak bir sesle, yanında yürüyen Schwi’ye mırıldandı:

“Bana bak, sen biraz rahat duracak mısın…?”

“… Ne hakkında?”

Yanlış bir şey yaptığının farkında değilmiş gibi görünen Schwi, ona sorgulayan gözlerle baktı.

“En başta, benim ‘kalbimi’ öğrenmek isteyen sensin. Yani bir bakıma beni baştan çıkaran sensin, değil mi?”

Tanıştıklarında kendisine nasıl “ağabey” dediğini hatırladı.

“Kendini biraz daha yetişkin gösteremez miydin?”

Riku, eğer bunu yapsaydı bu duruma düşmeyeceklerini söyleyerek söylenirken, Schwi boş gözlerle gözlerini kırpıştırdı.

“… Görünüşümün… insan erkeklerinin… senin… hoşlandığın şekilde olması gerekiyor.”

“Bana sübyancı deme sakın. Ben, bilirsin ya, daha dolgun—”

“Bu doğru değil.”

Schwi kararlı bir edayla lafı yapıştırdı ve devam etti.

“… Eğer bu doğru olsaydı, Couronne isimli o insanla… üreme eylemine girmemen için hiçbir neden kalmazdı.”

Şimdi gel de çık işin içinden—Riku kararsız kaldı. Mekanik bir şekilde sübyancı olduğuna karar verilmişti ve Couronne da bunun kanıtı olarak sunulmuştu. Hangisine sinirlenmeliydi şimdi?

“… Zaten tüm insan erkekleri… genç kızları tercih eder.”

“Zırvalamayı kes, öyle genelleme yapma. İnsanların her birinin kendine özgü—”

“… Yanlış… Biyolojik olarak, üreme yeteneğine sahip… genç bireyler avantajlıdır. Tartışmaya kapalı.”

Bu kız var ya…… Belki de ona öyle geliyordu ama duyguları olmaması gereken bu Exmachina, sanki ders verir gibi tepeden bakan bir edaya bürünmüş gibiydi.

“… Bende bulanık bir özsellik yoktur… İnsanlar üreme yeteneği olan genç kadınları tercih eder… Bu bir gerçektir.”

“—… Senle ne yapacağım ben…”

Yüzünde bitkinliğin maskesi, sırtında türlü türlü bakışlarla Riku nihayet odasına ulaşabildi.

Odasına varana kadarki yolun bu kadar korkunç uzamış hissettirmesi sadece ona mı öyle geliyordu?

Uzun bir gün olmuştu… hem de ne uzun bir gün. Sonuç olarak Riku, canından olacağından yarı yarıya emin olmasına rağmen peşine düştüğü şeyi bulamamış, üstüne bir de geri dönerken yanında—

“… Burası… senin odan mı?”

Gerçek niyetleri belirsiz, saatli bomba misali bu makine kız, merakla onun odasını inceledi.

“Kötülüğü karşısında şaşkına mı döndün?”

“… Şaşkına döndüm… olağanüstülüğü karşısında.”

Riku, bir makinenin laf sokma veya yağ çekme yeteneğine sahip olmasına kendine acıyan bir alayla yaklaştı. Yerdeki örtünün üzerinde duran ve Couronne’un elinden çıktığı belli olan yemeğe uzandı. Bir an önce karnını doyurup sızmak istiyordu.

“… Ne… yapıyorsun?”

“Siz Exmachina’lar pek bilmezsiniz ama insanlar yemek yemek zorundadır, yoksa ölürler.”

Çatalı ağzına götüren Riku, bitkin bir halde laflarını öylesine yuvarladı.

“Ben sadece birkaç lokma atıştırıp yatacağım… Sen ne yaparsan yap.”

“… Hım. Anlaşıldı… Ne yaparsam yapacağım…”

Kız, Riku’nun odasındaki şeyleri—haritaları, ölçüm aletlerini vesaire—tek tek inceledi, ancak aniden:

“… Riku, gel… bir oyun oynayalım.”

“… Neden?”

Elinde çatalla kalakalan Riku, Schwi’nin sessizce kitaplığı işaret edişini izledi. Orada… her şeyin başında, evi yok edildiğinde yanında taşıdığı satranç takımı duruyordu. Son derece feri sönmüş gözlerle ona bakan Riku tükürürcesine konuştu.

“İstemez, kalsın. O zaman seninle oynadım çünkü başka çarem yoktu. Oyunlar çocuklar için aptalca bir vakit geçirme aracından ibarettir.”

“…? … Neden…?”

“Çünkü gerçeklik oyunlar kadar basit değil.”

Kurallar yoktu, galibiyetler veya mağlubiyetler yoktu. Ya yaşardın ya da ölürdün. Bütün olay bundan ibaretti. Bu dünyada—

“Oyun gibi anlamsız çocuk çocuk işlerine harcayacak vaktimiz de kaynağımız da yok.”

“… Ya anlamsız… değilse?”

O bakmadığı sırada satranç tahtası açılmış, Schwi taşları dizmeye başlamıştı bile.

“… Beni yenersen… istediğin bilgiyi… açıklayacağım.”

“Ne?”

“… Büyük Savaş’ın başlama nedeni… sona ermesi için gereken etkenler… ve benzeri…”

Teklifi böyleydi, fakat Riku bunu kestirip attı.

“Ha… saçmalık.”

Savaş neden mi başlamıştı? Nasıl mı bitecekti? Kimse umursamıyordu.

Savaş zamansızdı. Sebebi ne olursa olsun, bu durum savaşın hâlâ kasıp kavurduğu gerçeğini değiştirir miydi ki? Peki nasıl bitecekti? Bunu gerçekleştirmeye gücü yeten biri olsaydı, bu çoktan yapılmış olurdu. Dünyayı kasıp kavuran pisliklerin bile başaramadığı bir şeyi, sıradan insanların başarabileceğini kim, neden düşünsündü ki? Bu yüzden Riku, bilmeye değmeyeceği sonucuna vardı. Değersiz umut, yalnızca daha büyük bir çaresizliği davet ederdi. Bir gün… bir gün bitecekti. Umutları temelsizdi—ve bu yüzden de çürütülememişti. Onlara umut etmek için gerekçeler verip de sonra bu gerekçeler bir şekilde çürütülürse… bu yozlaşma, yıkım ve enkaz dünyasında, insanların kırılgan hayatlarına son darbeyi indirmeye fazlasıyla yeterdi. İşte bu yüzden…

“İlgilenmiyorum ve bilmeme de gerek yok. Bilmek istediğim bir şey varsa—”

Riku çatalını Schwi’ye doğrulturken gözlerini süzdü.

“—o da nasıl hayatta kalınacağıdır, hepsi bu.”

İnsanlığın yıkım araçlarından biri.

“Exmachina’nın bilgisi, matematiği, tasarım teknolojisi—kazanırsam bana bunları verirsin.”

Onların gücünü insanlığın hizmetinde kullanacaktı. Hayatta kalmak için. Yarının hatrına—hayır, şu anın hatrına.

“… Hım… kabul…”

Schwi biraz buruk bir şekilde başını sallarken Riku devam etti.

“Peki ya ben kaybedersem?”

Mekanik ve hesapçı bir canlı olarak bir talebi olması gerekiyordu. Schwi, Riku’nun bu alaycı sorusuna pat diye cevap verdi.

“… ‘İletişim’…”

Doğrudan Riku’nun siyah gözlerinin içine baktı.

“… Öğrenmek istiyorum, senin ‘kalbin’ hakkında… senin bildiğin şekliyle ‘kalbin’ tanımını…” …Bu bilgiyi… talep ediyorum.”

“Sana ancak söylenmeyen sözleri kavrayarak anlaşılabileceğini söylememiş miydim?”

“… Hım, o halde, dene… benimle… söylenmeyen sözlerle iletişim kurmayı talep ediyorum…”

“…… Pekâla.”

Riku yemeğini bir kenara bıraktı, satranç tahtasının karşısına oturdu ve başladı. Kaç yıl sonra ilk kez tahtaya bakarken, Riku ciddi ciddi düşündü.

Mükemmel hamlelere ulaşmak için Exmachina’nın hesaplama yeteneğini yenmek mi—? diye düşündü Riku. Bu imkânsızdı. Fakat Schwi’nin davranışları, kalbi kavramaktan yoksun oluşu, lafın gelişini okuyamaması—tüm bunlar onun hesaplayamadığı etkenler olduğunu kesin bir şekilde kanıtlıyordu. Sadece tahtaya odaklanırsa kazanamazdı. Ancak psikolojik unsurlar—zihin oyunları—büyük ihtimalle işe yarayacaktı.

“—Şah.”

Schwi, Riku’nun basit tuzağına bodoslama düşerken, Riku artık yaptığı değerlendirmeden emin olmuştu.

“… Şah.”

Fakat Schwi, sanki “aynı numarayı iki kez kullanamazsın” dercesine anında duruma adapte olmuştu. Hayır. Bu sadece onun ırkının doğasıydı. E, ne olmuş yani? Basit. Aynı numarayı iki kez kullanmadan stratejisini sürekli değiştirmeye devam etmesi yeterliydi. Yönlendirmeyi, yemlemeyi ve manipülasyonu işin içine katacak olursa, stratejilerin sayısı… sınırsızdı. Sonsuzluğu sayabiliyorsan görelim bakalım, Exmachina—!! Yorgunluğunu unutan Riku’nun zihni gürül gürül çalışırken, aniden—

“… Riku, gülümsüyorsun…”

“Ne…?”

Kendine gelen Riku, gözlerini açtı ve elini ağzına götürdü.

Doğruydu. Dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrılmıştı; bu da gözlerini daha da açmasına neden oldu. Riku’nun öylece donup kaldığından bihaber görünen Schwi, bir taş koyarak hamlesini yaptı.

“Kapatmıyorsun… oyun sırasında… değil mi?”

Kes şunu. Sorma, öğrenme, geçiştir, diye çığlık atıyordu içinden bir ses ama—

“… Neyden… bahsediyorsun…?”

“…… Kalbinden…”

Khhk.

“… İnsanlığın, bu dünyada hayatta kalması… biyolojik bir… anormallik…”

Tık.

“… Bunun sebebi… senin ‘kalbin’… benim de… istediğim—”

“Hey.”

Riku’nun içinde

bir şey ses çıkardı

“Benimle dalga mı geçiyorsun?”

ve kırıldı.

Riku’nun bunu hatırladığı bile yoktu. Farkına bile varmadan, parmakları Schwi’nin boğazını kırılacak kadar güçlü bir biçimde kavramıştı. Fakat bir Exmachina için bunun hiçbir anlamı yoktu. Cam gibi donuk gözleri öylece onun gözlerinin içine bakıyordu…

kendi yansımasını net bir şekilde görebildiği o gözlere.

“… Bunun mümkün olacağını düşünmemiştim ama gerçekten ne durumda olduğunun farkında değil misin?”

Riku biraz geç anladı. Aha, şimdi anlıyorum. Bu katliam makinesiyle karşılaştığı andan itibaren kilitlediği, zincirlediği ve mühürlediği o sayısız duygu ve hafıza parçası—tiksinti öfke nefret tiksinçlik garez hınç hınç hınç hınç hınç hınç acı—sonsuzluğa kadar üst üste yığılmış, mantığının sınırlarını zorlayarak duygularına, anılarına ve kalbine vurduğu kilidi zorluyordu.

Ta ki en sonunda sarsılıp, çatlayıp, kırılana kadar.

Mantığı haykırıyordu—Bu lanet şey de ne böyle? Ha, insanları ezip geçen o pisliklerden biriymiş meğer.

Duyguları sorguluyordu—Şunun karşısında nasıl sakin kalabildin ulan sen?

Harbi ya, şaka gibi—ha-ha—“sakin sakin” düşününce haklısın.

“Bizi gebertip duruyorsunuz, elimizdeki her şeyi alıyorsunuz, bunu sonsuza dek defalarca yapıyorsunuz ve sonra ne mi soruyorsunuz…? ‘Hey insancıklar, nasıl bir his?’ Ha-ha! Bizim ‘kalbimizde’ ne olduğunu mu öğrenmek istiyorsun? Tabii, anlatayım sana.

“SİKTİRİN GİDİN HEPSİNİZ!”

Parmaklarındaki kemikler çığlık atıyordu. Böyle devam ederse parmakları harbiden kırılacaktı. Kafasının bir yerinde bir ses sordu—Bu neyi değiştirecek ki? Ama mantığı da duyguları da tek bir ağızdan haykırdı—Kes sesini, umrumda bile değil!

“—Ha, ha-ha-ha, ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!”

Nasıl gülmesindi ki? Hayatında ilk defa mantığı ve duyguları nihayet aynı fikirdeydi!! O zaman kendini tutmasına hiç gerek yoktu. Riku, parmaklarının kırılmasını zerre umursamadan Schwi’ye kükredi:

“Sizin gibi pislikler yüzünden kaç kişinin öldüğünü biliyor musun sen?! Kaç kişiyi katlettiğinizi?! Kaç tane—?”

Bana kaç kişiyi öldürttüğünüzü—?

“… Özür… dilerim…”

Riku feryat ederken Schwi kısık bir sesle mırıldandı. Bir özürle geçiştirilebilecek bir şey mi bu—? Riku avazı çıktığı kadar bağırmak için ağzını açtı ama kız onun yanağına dokundu.

“… Seni, ağlattım… bu yüzden, söylediğim şeyin, senin için, çok kötü bir şey olduğunu, tahmin ediyorum…”

… Ne…? Yanağındaki gözyaşlarıyla ıslanan Schwi’nin elinin dokunuşuyla Riku gözlerini açtı.

“… Şuna karar verdim… senin ‘kalbin’… beni öldürmek istiyor…”

Kızın bir sonraki sözleri zihnini bomboş bıraktı.

“… Bağlantım… kesildi…”

Diğer Exmachina’ların bunu öğrenmesi gibi bir risk olmadığını ima eden Schwi, sakince göğsünü açtı ve karmaşık makine labirentinin içinde hafifçe parıldayan bir parçayı işaret etti.

“… Tek yapman gereken, o çatalı, buraya saplamak… böylece ben de… öleceğim.” Kelime seçiminden rahatsız olmuş gibi şaşkın bir ifade takındı ve kendini düzeltti. “…? Ölmek…? Ben, canlı değilim… Kalıcı olarak kapatılmak—tamir edilemez şekilde, arızalanmak… Hurdaya çıkmak?”

Aşırı derecede olağan ve gayet doğal bir tavırla devam etti.

“… Ben… senin… ‘kalbini’ görmek istiyorum… bu yüzden… sorun, değil…”

Bununla birlikte Schwi, yapması gereken tek şey buymuş gibi, kalbi olan çocuğun, Riku’nun siyah gözlerindeki yansımasına baktı—

ve sordu:

“… Beni… kalbinin istediği gibi… öldürecek misin?”

Ha-ha…

Şaka yapıyorsun herhalde, Riku. Yine mi sorumluluktan kaçıyorsun… Daha ne kadar alçalacaksın, seni işe yaramaz aşağılık pislik?

Elbette, işin en başına dönecek olursak her şey o pisliklerin yürüttüğü bu “Büyük Savaş” yüzünden. Ama ölen o kırk sekiz kişi—Chad, Anton, Elmer, Cory, Dale, Siris, Ed, Darrell, Dave, Laks, Vin, Eric, Charlie, Thomson, Shinta, Yann, Zaza, Zargo, Clay, Goro, Peter, Arthur, Morg, Kimmy, Datt, Ceril, Vigi, Volly, Ken, Savage, Leroy, Popo, Couthon, Lut, Shigure, Shao, Ulf, Balto, Asso, Kenwood, Peyl, Ahad, Hound, Balrof, Masashi, Memegan, Karim… ve Ivan. Nasıl evirip çevirirsen çevir, onlara ölmelerini söyleyen kişi… sensin, seni lağım faresi Riku!!

Pat… Riku ellerini bıraktı, Schwi yere çöktü. Cam boncuklar gibi boş boş bakan gözlerine daha fazla dayanamayan Riku arkasını döndü.

“… Yatıyorum ben.”

Bu kısa cümlenin ardından basit bir saman yığınından ibaret yatağına kendini bıraktı. Schwi’nin şaşkın sesini hafifçe duydu.

“… Neden… beni, öldürmüyorsun?”

“—Bilmiyorum! Ne diye bana soruyorsun? Kahretsin!! Yalvarırım sadece sus artık!!”

Neden onu öldürmüyordu ki? İstese tonla sebep sıralayabilirdi.

Mesela: Beni sizin gibi pisliklerle bir tutma.

Ya da: Bu sanki ölenleri geri mi getirecek?

Ya da: Bu neyi çözecek ki?

Amacı sadece suçu başkasına atmak ve süslü laflar etmek olsaydı, hiç durmadan sıralardı bunları. Ama böylesi bir Riku midesini bulandırıyordu. Onların—ölenlerin adına konuşmaya hiç hakkı yoktu. Çünkü o, insanlara ölmelerini söyleyebilen ama kendi kirli elleriyle kimseyi öldüremeyen aşağılık bir solucandan farksızdı.

“… Özür… dilerim…”

Ne için—? Ama görünüşe göre kız, Riku’nun ne demek istediğini yine yanlış anlamıştı. Schwi’nin belirsiz bir pişmanlık hissiyle bezenmiş sesinden özür dilediğini duymak, Riku’yu adeta iç organları dışarı dökülüyormuş gibi hissettiren yoğun bir nefretle bir kez daha sarsıverdi.

Dayanacak gücüm kalmadı artık… Hiçbir şey bildiğim yok… Her şey o kadar çok ki…

“Gözümün görebileceği bir yerde dur. Köyden birine bile zarar vermeye kalkarsan…”

“… Hıhım… ta… mam.”

Kızın duraksamasına sebep olacak kadar itaatkar bir şekilde başını sallamasıyla, Riku vücudunun daha da ağırlaştığını hissetti.

Ben ne yapmaya çalışıyorum ki…?

Kendi kendine sormuştu ama cevabı zaten bildiğini hissediyordu.

Riku, zihninin çoktan kırılıp döküldüğünü düşünüyordu. İşin içinde ne tür hesaplamalar olursa olsun, insanlığı yıkıma sürükleyen faillerden biri olan bir Exmachina ile yüz yüzeyken kendisini onunla dostane bir ilişkileri olduğuna inandırmayı başarmış olması… Bunu yapabiliyorsa, insan bile sayılmazdı. Sanki onun için endişeleniyormuş gibi kafası karışmış halde dikilen bu makineyle kıyaslandığında, ikisi arasında mekanik olan taraf açık ara kendisiydi. Ve bir makine gibi, hesap yapmaya devam etti.

Mantıklı bakacak olursam, onu tam burada ve şu anda öldürmeliydim.

Çok fazla belirsizlik var. Bağlantısının kesildiğine dair hiçbir kanıt bile yok.

Zaten en başında onu öldürebilir miydim ki? Blöf yapıyor olabilir miydi? Bir şeyi test etmeye mi çalışıyordu?

Fakat Riku kendi kendine sordu: Ellerimi gevşetmeden önce bu etkenleri düşündüm mü ki?

Hayır. Sadece… bunun yanlış olduğunu hissetmişti. Neyin yanlış olduğunu bile bilmiyordu. Bir şey söylemesi gerekseydi… her şey yanlıştı. Lanet olası her şey yanlış geliyordu.

“İnsanın ‘kalbi’ mi…? Onu asıl öğrenmek isteyen benim… Kahretsin…”

“…? Riku…?”

Kapanan göz kapaklarının eşiğinde Riku, Schwi’nin belirsiz bir kafa karışıklığıyla kendisine seslenen sesini duydu. Yorgunluk ve uyku hali sormadan bilincini ele geçirdi ve onu karanlığa gömdü…

Tak, tak. Bu gürültüyle birlikte bilinci yavaşça yeniden su yüzüne çıktı.

“Rikuuu… Yorgun olduğunu biliyorum ama ben—” Sözlerini kapının açılma sesi takip etti. “—Ayy! ♥ Rahatsız ettim! Ablanız bazen böyle düşüncesiz olabiliyor işte. Siz keyfinize bakınnn!”

Kapı kapanırken pıtırdayan ayak sesleri uzaklaştı.

Ne? Neler olup bittiğini anlaması gerektiğine karar veren Riku, ağırlaşan göz kapaklarını kaldırmak için kendini zorladı—

“……”

“……”

ve yorganın altında, göğsüne kurulmuş hâlde gözlerini dikmiş kendisine bakan Schwi ile göz göze geldi.

“… Acaba neden üzerimde yattığını sorabilir miyim?”

Ne kadar süredir uyuyordu ki—? Bir dakika, bunun bir önemi yoktu. Daha az önce onu öldürüp öldürmeyeceğini tartışmışlarken, bu kız ne halt etmeye—?

“… Bana, seni… görebileceğim bir yerde… kalmamı söylemiştin… ama sonra gözlerini kapattın…”

Ve böylece. Bir şekilde gururlu görünen bir edayla (muhtemelen sadece Riku’nun sanrısıydı) durumu detaylandırdı.

“… ‘Seni görebileceğim bir yer’… ifadesinin üstü kapalı anlamını… ‘algı menzilimin dahilinde’ olarak çıkarsadım.”

“Ha. Sonra?”

“… Dokunma duyusu… uykudayken bile aktiftir… Bunun algılamayı mümkün kılacağını saptadım.”

Vardığı sonuçtan gayet emin bir hâlde, sanki Bir insanın soyut düşüncesini kavradığım için beni öv der gibi belirsizce ona baktı. Riku kaşlarını iyice çattı.

“Sadece bu odadan dışarı çıkma demek istedim. Anladın mı şimdi?”

“………… Kavranamıyor.”

Schwi gözlerini iyice açıp mırıldandı, “… Gözleri kapatmak… ‘seni görebileceğim bir yer’… parametresiyle… bağdaşmıyor…”

Schwi’nin kafası karışmış görünürken Corone’nin sesi araya girdi:

“Aaa, aklıma gelmişken! Şey, o işi yaparken sizi böldüğüm için üzgünüm amaaa…”

“O işi falan yapmıyoruz. Ne istiyorsun?”

“Şey, yani… İkinizin de bir banyo yapması iyi olur diye düşünmüştüm! Özellikle Schwi, kızcağız kim bilir neler yaşadı. İsterseniz Abla’nız Schwi’yi yıkamaya yardım bile edebilir!” ”

Bunun üzerine Riku, Schwi’ye bir bakış fırlattı.

Akışına bırak işte. Bu sefer adamakıllı.

Bu kez Riku’nun ne demek istediğini tam olarak kavramış gibi, Schwi kararlı bir şekilde başını salladı ve cevap verdi:

“… Riku bana… bedenimi… başkasına göstermememi söyledi.”

Belki de ne olursa olsun onu öldürmeliydi. Riku’nun başı döndü ama Corone’nin yanıtındaki tonda bıyık altı bir gülüş vardı.

“Vay canına… Sanırım kızın aklını başından almışsın bile, değil mi? Benim küçük erkek kardeşim de ne hızlıymış! ♥”

“Corone… lütfen. Yalvarırım. Bir kere de çeneni—”

“O yüzden Schwi ile ilgilen… Diğer herkesi banyodan uzaklaştırdım, o yüzden tam sırası!”

“—Şunu yapmayı kes artık!”

Corone, sadece ellerini kapıdan uzatıp sol elinin parmaklarıyla oluşturduğu halkanın içinden sağ işaret parmağını geçirerek bir fırtına gibi kaçıp gitti.

……

Arkasında bitkin düşmüş Riku ve onun üzerindeki binicisi Schwi kaldı.

“—Üzerimden inmeye niyetin var mı artık?”

“… Hı-hı.”

Schwi itaatkar bir şekilde üzerinden çekilirken Riku durumunu değerlendirdi.

Artık bir şey söylemenin bir anlamı kalmamıştı. Bir savaş mültecisini aklen bozmuş bir sübyancı olduğu tescillenmişti artık. Ama… Yanında bir Exmachina getirdiğinin bilinmesinden daha iyi olduğuna karar verdi.

“… Yemek yemek, banyo yapmak falan sorun değil, değil mi?”

Exmachina kimliğini bir sır olarak tutmak için bir şekilde insanları taklit etmesi gerekecekti ama…

“… Bir… insan gibi… davranabilir miyim, demek istiyorsun?”

“—Sen… Nasıl oluyor da bunu anlayıp da diğerini…?”

Riku bunu bilerek mi yaptığını merak etti ama Exmachina’nın düşünce süreçlerini belirlemek imkansız olduğundan, bu konuyu şimdilik rafa kaldırmaya karar verdi.

“… Yemeğe… ihtiyacım yok. İnsanlar için değerli olan… kaynakları israf etmeye gerek yok…”

İçinde bulundukları durumu mu tartıyordu? Yoksa… Hayır, bilmiyordu— Rafa kaldırıldı.

“Ama hiçbir şey yemezsen insanlar senden şüphelenir. Az yediğini söyleyelim. Yiyebiliyorsun, değil mi?”

“… Hı-hı. Ama sadece parçalayabilirim… faydalı bir kullanımı yok…”

“Bunu telafi etmek için ben daha az yerim. Toplam yemek durumumuz değişmeyecek—yani.”

Schwi’ye itiraz edecek vakit bırakmayan Riku, bir sonraki konuya geçti.

“Peki ya su?”

“… Sorun yok… Su geçirmez, toz geçirmez, donmaz, yanmaz, kurşun geçirmez, bomba geçirmez, büyü geçirmez, ruh geçirmezim…”

“Sizi gidi lanet psikopatlar. Yani banyo işine gelince, sadece yapıyormuş gibi yapacağız…”

“… Ama… leke… tutmaz değilim.”

“Bomba geçirmez olmana rağmen mi? Tasarım hatası dediğin şey bu değil midir?”

“… Ruhları, kullanabilseydim, kendi kendini temizleme cihazımı, kullanabilirdim… ama bana, kullanmamamı söylemiştin…”

Schwi bir şekilde (görünüşe göre) somurtkan bir ifadeyle karşı çıktı.

“Kahretsin, sanırım bu işi tam tekmil yapmak zorunda kalacağız. Corone’nin yanlış anlamasından ve etrafta kimsenin olmayacak olmasından faydalanalım—”

“… Ve… beni… yıkayacaksın.”

Schwi başını derinden sallayarak bunu bir ifade olarak söylediğinde Riku başını tuttu.

“Bunu da nereden çıkardın…? Çocuk değilsin, değil mi? Kendin gir.”

Ancak Schwi son derece mantıklı birkaç noktaya değinmek için parmaklarını kaldırdı.

“… Bir, etrafta kimse yoksa… ve ben banyo yapacaksam… senin de yapman… en verimlisi.”

.

“… İki, kendi kendini temizleme cihazım… olmadan her yerimi yıkayamam… Daha önce hiç… böyle bir şey yapmadım.”

Ve—

“… Üç, bunu reddetme… sebebini… öngörebiliyorum. Çocuksu görünümümün, cinsel açıdan—”

“Tamam, tamam, uzatma artık… Hadi gidelim.”

Daha fazla uyku istediğini haykıran ağır bedenini zorla hareket ettiren Riku ayağa kalktı.

Bir makineyi mantıkla alt etmesinin imkânı yoktu.

Su dolu kazanın içine kıpkırmızı bir taş atıldı. Anında, küçük banyo yoğun ve sıcak bir buharla doldu. Usul, nihayetinde ferahlamak için suya girmeden önce bu buhar sayesinde terleyip kirleri atmaktı. Fakat terlemek Schwi’nin özellik listesinde yer almadığından, Riku onun mekanik parçalarına yapışmış çamur ve tozu temizlemek için bir bez ile kazandaki ılık suyu kullandı. Onları yakından incelediğinde, karmaşık incelikleri nefesini kesti. Cüce (Dwarf)’lerin ruhları mekanik olarak yönlendiren bazı aletlerini görmüştü fakat Schwi’nin açıkta kalan iç kısmını—donanımını—görünce ne işe yaradıklarını tahmin bile edemiyordu. Ama işte tam da bu yüzden onun ürkütücü derecede gelişmiş olduğunu anlayabiliyordu.

“… Riku… makine fetişin mi, var…?”

“Böylesine gelişmiş bir makine parçası neden sadece böyle alakasız varsayımlara ve haddi aşan bilgilere sahip ki…?”

Schwi, Riku’nun bu bıkkın tonuna adeta kendini savunurcasına yanıt verdi.

“… İnsan düşüncelerini… öngörmem… hesaplamalı bir tekillik olan… ‘kalp’ yüzünden imkânsız.”

……

Sohbet bir çıkmaza girdiğinde, duyulan tek ses damlayan suydu. Sessizliği bozmak için (belki de), Schwi aniden bir teklifte bulundu:

“… Riku, bir oyun… oynayalım.”

“Banyoda mı? Ne diye?”

“………… Çünkü… ‘canım sıkıldı’?”

Schwi’nin açıkça anlamadığı bir kavramı sonuna soru işareti ekleyerek söylemesi Riku’yu kıkırdattı.

“Yani, benim için fark etmez… ama ruhları kullanamazsın, tamam mı? Peki ya tahta—?”

Sanki hazırlıklı gelmiş gibi—aslında hayır, muhtemelen en başından beri planı buydu—Schwi bir kenara çıkardığı cübbesine gizlediği satranç tahtasını çıkardı.

“… Ha, iyi bakalım. Ama ben senin saçını yıkarken oynayacağız, o yüzden süre sınırı yok, anlaştık mı?”

İç çeken Riku, mahcup bir edayla sırıttı ve elini beyaz bir piyona uzattı…

……

“… Mnghh… Bak sen, aynı anda saçını da yıkıyorum, o yüzden üzerime fazla gelme.”

Sol eliyle kızın saçlarını köpürtürken Riku, beynini inanamayacağı kadar çok zorladı ve inledi. Bunun üzerine Schwi yavaşça ve hafifçe fısıldadı:

“… Özür, dilerim…”

“… Ne için?” Yok canım, biliyordu ama yine de böyle davrandığı için kendinden nefret etti. “Ondan sonra verileri inceledim…” diye şaka yapmıştı.

Fakat kalbin bu tür inceliklerini anlayamayan Schwi, pişmanlığını dile getirdi.

“… Bir saldırganın, bir kurbana, kalbi hakkında soru sorması… mantıksızdı. Geçerli bir veri, çıkmadı…”

Saldırgan ve kurban… Riku bu terimleri alt tarafı bir makineden duyduğuna şaşırdı. Aynı zamanda, nedense “alt tarafı bir makine” diye düşündüğü için garip bir öz nefret duydu ve bunu örtbas etmeye çalıştı.

“Anlıyorum… ama asıl mesele şu ki buna ‘düşüncesizlik’ derler.”

“…? Ben insan… değilim… ama duyusal… yollara sahibim…”

“Kastettiğim şey o değil…”

Schwi ciddiyetle devam ederken Riku tebessümle iç çekti.

“… Ama, yine de… art bir, niyetim yoktu…”

“……”

“… Gerçekten… kalbin hakkında, bilgi sahibi olmak istiyorum… bu doğru…”

Sadece onun hayal gücü müydü? Değildi, diye karar verdi Riku. Schwi’nin mahzun, bocalayan—hüzünlü—tonuna yanıt verirken iç çekti.

“Kafana takma… Ben de biraz fazla duygusala bağlamıştım.”

Garipti ama— Riku kontrol altında tutamadığı duygularını gözden geçirdi. Yaptığı şey asla haklı çıkarılamazdı. Bunu çok iyi biliyordu. Yine de, kızın insanlığın zalimlerinden biri olduğu soğuk ve sert bir gerçekti… Ondan özür dilemek mi? Bu tamamen saçmalıktı. Ama—diye düşündü. Şimdi özür dilememek daha da büyük bir saçmalık olurdu.

Aslında, kendisinde ters giden bir şeyler olduğunu kabul etmek zorundaydı. Normalde kendini kontrol edebilirdi ama o anda aniden edememişti. Sadece Schwi’nin söylediği bir şey yüzünden olmuş olamazdı. Öyleyse neden—?

Riku buna bir anlam vermekte zorlanırken Schwi ifadesizce sordu:

“Duygusal olmak… kötü mü?”

“Evet. Duygusal davranmak—öfkeye kapılıp sana vurmam gibi—hiçbir şeyi çözmezdi.”

“Ama bana… vurmak istiyorsun…”

“… O bir lafın gelişi. Dur, öyle mi—? Dürüst olmak gerekirse ben de bilmiyorum.”

Sohbetleri yine kesintiye uğradı. Suyun ve damlacıklarının sesleri, sıcak buhar, başını hafifletti… Sessizlik bir süre devam etti, ta ki yine Schwi tarafından bozulana kadar.

“… Riku, neden… ‘kalbini’… kapatıyorsun?”

“Bak sen, gerçekten üzgün müsün? Nezaket nedir hiç duydun mu—?” diye bağırmaya başladı—ama Schwi’nin kırmızı, cam boncuk gibi gözleri kendininkilere dikilince durdu. Kalbi olmayan bir makine (durumun böyle olup olmaması bir yana) kötü niyetli olamazdı.

Bir his ona, kızın gerçekten sadece kendisini tanımak istediğini söylüyordu. Mantıklı, hesapçı, soğuk, sahte Riku’yu değil. O değerli araştırma nesnesini—kalbi olan gerçek Riku’yu.

Çıt. Kilitlerinin açıldığını hissederek iç çekti.

“… Çünkü bu dünyada hayatta kalmamın tek yolu bu…”

Gözlerini kapatsa, mağaranın ötesinde yatanları sanki göz kapaklarına dağlanmış gibi görebiliyordu.

Kırmızıya kavrulmuş gökyüzü, mavi ölümün yığıldığı yeryüzü, ufkun ötesine uzanan manzara. Maskesiz dışarı çıkmanın birinin hayatına son vermeye yettiği bir yer. Bir ölüm dünyası—ya da belki de çoktan ölmüş bir dünya.

“… Bizim, suçumuz, mu…?”

“…… Bilmiyorum…”

Riku gerçekten de artık bilmiyordu. Hayır, aslında—

“Kimin suçu olduğu umurumda bile değil… Bu sadece yüzleşmemiz gereken bir şey. Bir insanın bu dünyada var olabilmesi için kalbimizi kapatmamız gerek, yoksa… yoksa kırılırlar. Böyle bir dünyada… Bu sadece mantıksız.”

“… Mantıksız… mantıksız. Mantıksız olan, ne…?”

Ne? Riku, Schwi’nin bu cılız mırıldanmasına neredeyse alayla gülecekti ama… Ah, doğruydu, diye düşündü. Meseleye gerçekten mantıkla, rasyonel bir gözle bakılacak olursa—bunda mantıksız tek bir şey bile yoktu. Sadece…

“Güçlüler yaşar, zayıflarsa ölür. Hiçbir anlamı veya amacı olmadan. Dünya böyle kurulmuş işte… Bunu mantıksız bulma hissi, belki de ‘kalp’ dedikleri şeydir… Yine de tam emin değilim.”

Kabullenmeye benzer bir duyguyla Riku, Schwi’nin saçlarını yıkadı.

“Bilmek… istiyorum… senin ‘kalbini’… ama… ,” diye mırıldandı Schwi, “… seni… incitmek istemiyorum… Ne… yapmam gerek?”

?

Schwi’nin bu soruyu soruş biçimi Riku’nun içinde nedensiz bir tereddüt yarattı. Riku, “Neden benim için endişeleniyorsun ki?” diye sordu. Tek istediğin ‘kalbi’ öğrenmekse, az önce yaptığın gibi üstüme gitmeye devam edebilirsin—”

“Özür… dilerim…”

“… Ah, olanları yeniden gündeme getirmek istemiyorum. Ama doğru, değil mi? Neden beni umursayasın ki—?”

Umursamaması gerekiyordu. Karşısındaki başka biri olsaydı, iletişim hattını kaybetmekten endişelenebilirdi. Ama Riku için kaygılanmasına hiç gerek yoktu. Hatta onun üstüne gitmek, gerçek duygularını dışarı vurmasını sağlardı—

“…………………… Bil… miyorum.”

Makine kızın verdiği bu ilk belirsiz yanıt karşısında Riku kaşlarını çattı.

“… Bil… miyorum. Ama sana… zarar gelmesini önlemek istiyorum…”

“Hmmm. Doğru veri elde edebilmek için deneğin olabildiğince doğal bir durumda kalması gerektiğini mi söylüyorsun yani?”

Riku yarı alaycı bir edayla, bu mantık yürütmeyi olabildiğince rasyonel ve resmi bir ses tonuyla dile getirdi ama—

“…… Hayır… Öyle… olduğunu sanmıyorum… Ve nedenini de… bilmiyorum… ama…” Nedense Schwi başını öne eğdi ve hafifçe titreyen bir sesle yanıt verdi. “… Bu… gerçekten… çok rahatsız ediciydi…”

Şüphesi yerini kesinliğe bıraktı. Riku’nun Schwi ile ilk karşılaştığı andaki teşhisi tam nokta atışıydı. Bu Exmachina kız, Schwi, bozuktu. Açıkça arızalıydı. Farkında olsun ya da olmasın, az önce söylediği şey incindiğinin açık bir kanıtıydı.

Bir makine mi? Üstelik kendisi bile ‘kalbi’ bilmediğini iddia etmişken?

“Hey, en başta, bağlı olduğun küme seninle bağlantısını kesti… ve seni gözden çıkardı, değil mi?”

“… Hım.”

Nedenini, tüm detaylarına kadar duymuştu bile. Özyinelemeli bir paradoksa, bir mantık çöküşüne sebep olmuştu. O gerçekten kendisi miydi? Onu kendisi yapan şey neydi? İnsanın o bulanık ‘kalbi’ olmadan, bu sorundan kaçınmak zordu. Gözden çıkarılmış olması—söylemesi acımasızca olsa da—hiç de şaşırtıcı değildi. Yine de…

“Yani ne olursa olsun ‘kalbi’ analiz etmek ve böylece kümana geri dönmek istiyorsun. Ama birini incitmen neyi değiştirir ki—?”

“…? Geri… dönmeye çalışmıyorum ki?”

Ha?

“Şey, bekle bir dakika… Öyleyse, ‘kalbi’ analiz etmeni sana kim emretti?”

“…? Sadece, merak ettim… ve kendim, karar verdim…”

“‘Merak etmek’ mi… Hey, işte o his—tam da ‘kalp’ dediğimiz şey değil mi?”

Riku’nun bu kafa karışıklığı dolu mırıldanması karşısında Schwi donakaldı.

“……? …………? … Bilmiyorum.”

“Efendim? Ne?”

“… Bil… miyorum… Söylediğin, mantıklı. Ama, bu bana, önemli, gelmiyor… Neden acaba?”

“B-bana mı soruyorsun?”

Schwi’nin bu son derece ifadesiz sorusu Riku’nun yüzünün gayriihtiyari buruşmasına neden oldu. Aniden Schwi—

“Olası yanıtların, listesi…”

diyerek sıralamaya başladı.

“… Umurumda değil; tek ihtiyacım sensin; ilgilenmiyorum; bu anlamsız; önemsiz; senkronizasyonu reddediyorum; analize öncelik veriyorum; kavramayı analizin üstünde tutuyorum—Hata—Hata—Hata—Hata—Hata”

“H-hey. Hey, hey, hey! Senden duman çıkıyor—hey!” Schwi’nin tıslayarak egzoz dumanı çıkardığını gören Riku soğukkanlılığını kaybetti.

Yine de bu durum sadece birkaç saniye sürdü. Schwi arkasını döndü, Riku’ya baktı ve bir kez başıyla onayladı.

“Sonuç: Geri dönmek istemiyorum… görünüşe göre.”

“Pek bir kararsızsın, değil mi?”

“… Dayanak… tespit edilemiyor… ama görünüşe göre istemiyorum.”

“Pek bir kararsızsın, değil mi…”

Durumu giderek daha komik bulan Riku sırıttı ve lafını tekrarladı, ancak karşılığında şunu duydu:

“… Bunlar, bir yana… şah mat.”

Ha.

“Kahretsin… Konuşmaya tamamen kaptırdım kendimi. Bir kez daha.”

“…… Hm.”

Bunca şeyden sonra, Exmachina’nın başını sallayışını izleyen Riku’nun zihnine bir şüphe düştü.

Sadece hesaplama ve taklitle bu kadar masum bir gülümseme yaratmak gerçekten mümkün müydü—?

“… Bu arada.”

Konuyu değiştirdi. Riku yorgun bir iç çekti.

“Saçların… fena halde uzun. Bu iş bitmek bilmiyor. Sıcaktan beynim sulandı.”

“… Kısa olmasını tercih ediyorsan… keseyim mi…?”

“Yok, gerek yok, gerçekten… Cidden, harbi alemsin…”

Söylenen Riku kendi kendini azarladı. Biliyorum. Ne de olsa o bir Exmachina’ydı; hiç düşünmeden bir insanı katledebilecek bir varlıktı. Tıpkı diğer ırklar gibi, o da kendi türünü defalarca ezip geçmişti. Gardını asla ama asla düşüremezdi. Mantığı ona bunu bas bas bağırıyordu. Ama—öyleyse neden? Saçının uzunluğunu dert edip duran bu kızın mantıkla uzaktan yakından alakası yok gibi görünüyordu. İster istemez, hafifçe tebessüm etti…

Schwi köye geleli ne kadar olmuştu? Kesin bir takvimleri olmadığı için tam bir süre söylemek imkânsızdı ama Schwi’ye göre “yaklaşık bir yıl” geçmişti. Riku zamanın çok hızlı geçtiğini düşünüyordu. Sadece birkaç gün hayatta kalmanın bile sonsuzluk gibi hissettirdiği düşünülürse……

“… Hey, kaç tane Kadim Tanrı var?”

Daracık odasında Schwi ile satranç oynayan Riku, yanağını huysuzca eline yasladı.

“Teorik olarak, sonsuz sayıdalar… kavramların sayısıyla, orantılı olarak… fakat çoğu durumda… aktivasyon koşulları, karşılanmamıştır…”

Riku bu muğlak cevaba—ve Schwi’nin hamlesine kaşlarını çattı. Hayal ettiği klasik stratejiyi savuşturup yerle bir eden tek bir gambitine iç çekerek, yeni planını kurmaya başladı ve konuşmaya devam etti.

“Yani Kadim Tanrılar… Savaş tanrısı, orman tanrısı filan var, değil mi?”

Riku kendi kendine iç geçirdiği gibi—Gerçi aslında farklı bir şey yaptıkları da yok. Hepsi sadece savaş—Schwi başını salladı.

“… İlki Artosh… Flügel’lerin, yaratıcısı… İkincisi Kainas… Elflerin, yaratıcısı.”

Ama Riku onun sözünü kesti. Kelimelerin ve hamlelerin atışması. Sonrasında aklına gelen sıradan hamle anında çürütülünce Riku bir şeyi hatırladı: Tekrar tekrar deneme, en iyi hamleler gibi görünenleri defalarca yapma—ve yine de geride kalma hissini.

Çocukken karanlıkta gördüğü, küstahça sırıtan ve asla yenemediği o çocuğu—

“Hey, oyun tanrısı diye bir şey yoktur, değil mi?”

Öylesine aklına gelmiş bir düşünceydi. Yapılabilecek bir şey olduğundan da değildi ama Schwi ciddiyetle cevap verdi.

“… Var. Fakat… eter bulunamadı… Aktivasyon koşullarının, karşılanmadığı varsayılıyor…”

Yaklaşık bu bir yılda, Schwi ile konuşmaya alışma konusunda epey yol katetmişti. Riku kendi kendine kıkırdadı. Detayları bilmiyordu ama temel olarak durum şuydu: Kadim Tanrılar birer “kavram”dı. Oyun kavramı var olduğu sürece, oyun tanrısı da kesinlikle vardı. Fakat aktivasyon koşullarının—yani bu “eter”in—varlığı, tanrının “gerçek” olup olmadığını belirliyordu.

“Yani özetle… ortalıkta olmadığını söylüyorsun. En azından, şimdilik—”

Şah mat. Yenilgi çetelesine bir çizik daha atan Riku, iç çekerek ayağa kalktı.

“Biliyor musun, bir süredir söylemeyi düşünüyordum ama baş başayken böyle konuşmak zorunda değilsin.”

“… Hm… ama sanki… düşünce seslendirme çekirdeğim, geri dönülmez şekilde değiştirilmiş… görünüşe göre.”

“Hmm. Bir de insanın anlayabileceği kelimelerle söylesen?”

“… Eskiye dönemiyorum, görünüşe göre.”

Pek bir belirsiz konuşuyorsun, değil mi? Her zamanki gibi sırıtarak umursamazca takıldı ve Riku ile Schwi odadan birlikte çıktılar.

Yürürken gördükleri köyün atmosferi değişmişti. Yanında yürüyen Schwi’ye bakan Riku, bunu itiraf etmek zorundaydı. O aralarına katıldığından beri, ellerindeki imkânlar muazzam ölçüde genişlemişti. İstememiş olsalar bile hesaplama ve tasarım konusundaki yardımları sayesinde, ölçümlerinin ve keşiflerinin hassasiyeti artmıştı. Corone’nin teleskobunun performansı daha da geliştirilmiş, verimsiz süt hayvancılıkları bir miktar ilerleme kaydetmişti. Gözlem ihtiyacı önemli ölçüde azalmış ve yiyecek stoklamak mümkün hale gelmişti. Bu yüzden de—

“Hey, Riku! Yine odanda karınla vıcık vıcık bir gün mü geçiriyorsun?”

“Sana onun karım olmadığını söylemiştim, kel kafalı. Git de ömrünün geri kalanını o teleskoba gözlerini dikerek geçir.”

“Schwiii! Geçen gün çocuklarımla oynadığın için çok teşekkür ederim!”

Açıkça görülüyordu ki köyde daha fazla tebessüm vardı. O burada olduğu sürece, ölüm korkusu yaşamadan var olabiliyorlardı. Ancak bu manzara Riku’nun yüz ifadesine hafif bir gölge düşürdü.

Bunun yalnızca geçici bir barış, fırtınadan önceki sessizlik olduğunu biliordu. Bu gelip geçici “mola”, tepelerindeki sözde tanrılardan birinin anlık, bilinçsiz bir hevesiyle toz olup gidecekti. Belki de bu gerçeği unutup geçici bir huzurun koynunda yaşamak bir lütuftu. Fakat yok olacaktı. Belki yarın, belki bugün—belki de şu an. O ve Schwi insanlara çok mu fazla umut veriyordu? Riku kaşlarını çattı. Ama ne yapmaları gerekiyordu ki? Çaresizliği görmezden gelip burada güvende olduklarına inanmak ve günün birinde Savaş bitene kadar yaşamak mı? Riku içinden bunu sorguladı. En azından kendisi için bu imkânsızdı…

“Ooo, Komutan! Karının bacak arasıyla oynamaya bir saniye ara ver de şu su sızıntısı işinde bana bir el at!”

“—Hmmm, sana vurmamı istiyorsan açıkça söylemen yeterli. Sana istediğin kadar yumruk verebilirim.”

Riku zoraki bir tebessümle kollarını sıvayıp bu seslenişin kaynağına dönerken, Schwi arkada tek başına kalmış, sanki kök salmışçasına Riku’nun dönmesini bekliyordu.

“Schhhwiiiii! ”

Kendisini aniden kucaklanmış bulan Schwi, sessizce döndü. Karşısında gülümseyen Corone duruyordu.

“Tek baaaşına ne yapıyooorsun bakalım? Riku’nun yanında kalmayacak mısın?”

“… Yanına gelmemi… söylemedi…”

“Vaaa-ha! Schwi, şu işe yaramaz kocanı bırakıp benimle evlensene?! Seniiin gibi sadık bir eşi arkasında bırakan o aptal adamı unut gitsin! Mıncık mıncık mıncık—”

“… Riku… aptal değil…”

Corone, Schwi’nin hafifçe dudak büküşüne gözlerini süzdü.

“Hey, Schwi. Kız kardeşi olarak bunu sormam garip gelebilir ama—”

“… Riku… ‘O gerçekten benim kız kardeşim değil, o yüzden onu takma’ dedi…”

“Ah-ha-haaa! … Sonra ona okkalı bir yumruk patlatmam gerekecek! Ama neyse!”

Dikkat dağıtmak için yüksek sesle boğazını temizleyen Corone, bodoslama sordu:

“Schwi, seni Riku’ya çeken şey neydi?”

“… Çeken mi…?”

“Aman sen de! Onu sana neyin sevdirdiğini soruyorum! Hadi ama, anladın işte! ♥”

Schwi aniden “gerildiğinin” farkına vardı. Nedenini bilmiyordu. İnsan gibi davranmaya alıştığını sanıyordu. Fakat şimdi, Corone’nin neşeli tavrının arkasında bir şekilde sınandığını hissediyordu. Derin derin düşündü. En başta, “kalbi” analiz etmeyi hâlâ neredeyse hiç başaramamıştı. Dolayısıyla, “hoşlanma” hissine dair analizi de eksik ve tanımsızdı, bu yüzden—

“… Bil, miyorum…”

Schwi dürüstçe cevap vermeye karar verdi.

“… İlgimi çekmişti… Riku’nun… ‘kalbi’… ‘duyguları’…”

Riku ile ilk karşılaştığı gün Schwi’nin hafıza çekirdeğinden süzülüp geçti. Riku’nun gözlerinin derinliklerindeki bir şey… içinde hiçbir Exmachina’nın sahip olmaması gereken bir düşünce doğurmuştu. Bağlantısının kesilmesine yol açan, “küme bütünlüğünü tehdit eden bir mantık hatası”. O şey—

“… Hııı, bak sen. Demek öyle. ” Corone, sanki parçaları birleştiriyormuşçasına bunu rahat bir tavırla tanımladı. “İlk görüşte aşktan bahsediyorsun, değil mi?”

Ne?

“Hı-hım! Şu Riku… Öyle pek zeki biri falan değildir, kişiliği de hani… bilirsin ya…”

Corone; gözleri fal taşı gibi açılmış, donakalmış Schwi’ye başıyla onay verip gülümseyerek ilan etti:

“Onun o gerçek kalbini görüp de aşık olduysan… evet, erkek kardeşimi sana gönül rahatlığıyla emanet edebilirim.”

“……”

İlk görüşte aşk. Analiz edilmesi gereken bir kavram daha, diye düşündü Schwi bıkkınlıkla. Aşk. Hoşlanma. Sevgi. Bunların hiçbiri henüz tam anlamıyla analiz edilememişti, şimdi de bir de anında gerçekleştiğini ima eden “ilk görüşte aşk” girdisi eklenmişti. Var olduğu süre boyunca “kalp” denen şeyi asla analiz edemeyecek olabilir miydi?

“Hey, Corone, yine kızın kafasını abuk sabuk şeylerle mi dolduruyorsun?” İşini bitirip dönen Riku, Corone’nin karşısına dikildi.

“Ne kadar da küstah bir erkek kardeşsin sen böyle. Küstah ve saygısız olduğunu ilan ediyorum!! Ben ne zaman—?”

“Kıza benim göğüs düşkünü olduğumu söyleyip göğsüne iki değerli ekmek somunu yapıştırmasını sağladın… Beyninde bir sorun mu var senin, Corone?”

“Halt etmişsin sen! Kesinlikle çok haklıydım bir kere! Bu kız bir gün benim kız kardeşim olacak, biliyorsun değil mi? O yüzden çeşitli ve tatmin edici bir seks hayatının tadını çıkarmana yardım etmem—”

“Gidiyoruz. Bunun aptallığı bize de bulaşacak. Şu kızla fazla muhatap olma.”

“… IQ… bulaşıcı mıdır…?”

Riku gitmeleri için elini çekerken Schwi bu yeni veri karşısında gözlerini fal taşı gibi açtı.

“Ah, Riku… nereye gidiyorsunuz?”

“Ona artık yiyecek toplamayı öğretmemin zamanı geldi, değil mi? Gözetleme ekipmanını falan nasıl kullanacağını göstereceğim.”

Tabii ki bu bir yalandı. Bir Exmachina çıplak elleriyle bir Demonia’yı devirebilirdi. Dahası, Schwi’nin yaşı—üretiminden bu yana geçen yıl sayısı—kendi söylediğine göre 211’di. Schwi’nin hareket kabiliyetine ihtiyaç duyduğu, kontrol etmesi gereken bir şey vardı. Bunu Corone’ye söyleyemezdi sadece.

“Epey geç dönebilirim ama yine de çok uzağa gitmiyoruz.”

Corone bilmiş bir gülümsemeyle ellerini birbirine vurdu.

“Ooo—demek ‘mavi gök altında işi bitireceksiniz’? ♥”

“Corone, sen gerçekten şu beynini değiştirmelisin.”

“Ayy, ama bugünlerde sanırım ‘kızıl gök altında işi bitirmeniz’ gerekecek?! Her neyse, hava soğuk olacak, o yüzden mutlaka—”

“Kapa şu çeneni. Gidiyoruz, Schwi…”

Riku huysuzca arkasını döndü… Muhtemelen farkında değildi. Bunu sadece Schwi ve Corone fark etmişti. Özellikle de Schwi…

Riku ilk kez ona ismiyle hitap etmişti. Düşünceleri tanımlanamayan hatalarla dolup taştı. Gövde sıcaklığında bir artış tespit etti… Yine de Schwi bu anıyı “en yüksek öncelikli” olarak etiketledi ve—nedenini bilmeden—içeriğini kaydedip korumaya aldı.

Saatler sonra ilk kez ayakları yere basan Riku düşündü: Schwi ile her şey ne kadar da kolaylaşıyordu. Her an ölüm korkusuyla at sırtında beş günde katedeceği (ya da birkaç ay boyunca dikkatle sürünerek geçebileceği) mesafeyi, Schwi onu taşıyarak yarım günde katetmişti.

“… Demek düşen Elf metropolü burası…”

Burası, tam bir yıl önce Riku’nun tek başına ulaşmaya çalıştığı yerdi. Ağaçlardan dokunmuş o eşsiz yapılar baştan aşağı yerle bir edilmişti. Yanıkların çirkin izleri hâlen duruyordu ama yıkıntılar, sanki hepsi zarafet dolu bir bahçeymişçesine ışıl ışıl açan çiçekli bitkilerle kaplanmıştı. Gökyüzü kan rengine bürünmüştü ve yeryüzü siyah külün zehriyle kirlenmişti. Yine de bu ölüm dünyasında, bu düşmüş metropolün hâlâ bir Old Deus’un korumasından faydalandığı görünüyordu. Kainas tarafından yaratılan yüce Elfler tarafından inşa edilmiş bir metropolden de daha azı beklenemezdi zaten. Riku alaycı bir şekilde sırıttı. Gezegeni cehenneme çevirdikten sonra bile kendi meskenlerini cennet olarak korumak istiyorlar gibiydi. Bir süre birlikte yürüdükten sonra varış noktalarında durdular. Kömürleşmiş harabelerin arasında, hâlâ orijinal formunu koruyan tek binanın önünde Riku sordu:

“Burası… bir kütüphane mi?”

“… Muhtemelen… Binaların gördüğü zarara kıyasla… şehrin kalanına göre… buradaki hasar önemsiz düzeyde…”

Demek ki—Flügel saldırısında savunma önceliği verilen bir binaydı burası. Bu da bir sığınak, bir tür araştırma kurumu ya da—bir depolama tesisi olduğu anlamına gelebilirdi.

“… Anladım. Burası kesinlikle büyük ihtimalle bir kütüphane falan.”

Kapıya benzeyen hiçbir şey göremediklerinden, içeri girmek için birbirine dolanmış ağaçların arasından sıyrıldılar. İçeride karşılaştıkları şey— Bu tuhaf mimarinin iç kısmı, neye yaradığı ilk bakışta anlaşılmayan şeylerle tıkabasa doluydu. Bu eşyalardan sadece biri zar zor bir şeyi çağrıştırıyordu… bir kitaplık mı? Ama muazzam derecede boştu. Neredeyse her şey taşınıp götürülmüş gibiydi… ama bu sorun değildi.

“İşlerine yaramayan bilgiler bile bizim işimize yarayacaktır neticede…”

Riku bunu söyleyerek geriye kalan birkaç kağıt parçasını ve hasar görmüş kitabı karıştırmaya başladı.

“… Riku, okuyabiliyor musun… Elfçeyi?”

Riku sayfaları çevirip göz gezdirirken Schwi sordu.

“Cücece, Elfçe, Peri dili, İblisçe, Werebeast dili—hangi dilde cevap vermemi istersin?”

Schwi, Riku’nun bu rahat cevabı karşısında öylece bakakaldı.

“… Bu kadar çok dili… nasıl biliyorsun…?”

“Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa o. Binbir güçlükle elde ettiğim bilgiyi okuyamadıktan sonra hiçbir değeri kalmaz.”

Riku’nun yüz ifadesi garip bir şekilde ciddiydi; ne öfkeliydi ne de nefret dolu.

Schwi bu ifadeyi—bu gözleri biliyordu. Satrançta onu yenmeye kararlı olduğunda takındığı tavırdı bu.

“Aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, insanlık ezelden beri sürekli yok ediliyormuş gibi bir durum yok. Diğer ırkların özelliklerini, dillerini ve geleneklerini bugüne kadar aktarmak için—sözlü veya yazılı—aklımıza gelen her yolu kullandık.”

İnsanlığın zayıflığını, çaresizliğini, kaçmaktan başka bir şey yapamayışını anlatan o ışıksız siyah gözlerin derinliklerinde—bunun da ötesinde—Schwi’nin tam da bilmek istediği, görünüşe tezat oluşturan o nitelik vardı.

“İnsanlığı hafife alma” diye haykıran o öz: “kalp.”

“… Ah… Riku, Riku…”

Görünüşe göre alanı tam anlamıyla gözden geçirmekte olan Riku, Schwi’nin dürtüklemesi üzerine başını kaldırdı.

Kayacın soyulmasının yarattığı sallantı ve kükreme. Kalın demirlerin sökülüp çıkarılmasının çıkardığı kulak tırmalayıcı ses ortalığı kapladı. Riku dona kalmış bir halde dururken Schwi ona güvence verdi.

“… Yeraltında, bir… bileşik gizleme ayini altında… boşluk var… Bir bodrum katı var… bak?”

Kendi boyunun on katı büyüklüğündeki demir bir kapıyı kaldırırken rahatça başını yana eğişini izleyen Riku’nun yüzü çöktü…

……

Schwi yaşam belirtisi taraması yaptıktan sonra ikisi merdivenlerden aşağı indi. Derken—

“… Bu da neyin nesi?”

Riku, uzun yeraltı merdivenlerinin bittiği yerde uzanan anlaşılmaz manzara karşısında şaşkınlığını dile getirmekten kendini alamadı: Merkezinde bir dizi devasa sütunun sıralandığı geniş bir salon. Sütunlar tuhaf bir şekilde bükülmüştü ve yüzeylerine sayısız kırmızı desen kazınmıştı.

“… Yüz seksen altı sütun… Desenler, Old Deus Kainas’ın… koruma mührü mü……? Hayır.”

Sayıyı anında hesaplayıp ardından işaretleri tanımlamaya çalışan Schwi başını yana eğdi.

“… Verilerimle eşleşen… Elflerin kullandığı mühür ayinlerine dair… hiçbir veri yok mu?”

“Peki, senin bile bilmediğin yeni bir zırva üzerinde çalışıyor olmalılar ya da çoktan yaptılar. Bu saatten sonra lanet gezegeni ikiye yarsalar bile yaptıkları hiçbir şey beni şaşırtmaz—ama ondan önce…”

İnsanların bakış açısından, toprağı ya da gezegenin kendisini ikiye yarmak pek farklı değildi. “Ondan önce…” Riku, tuhaf sütunlardan birinin altındaki kaidenin tozunu sildi ve plakayı okudu. “—Áka Si Anse Konsept Kanıtlama Reaktörü… Schwi, bu sana bir şey ifade ediyor mu?”

“…… Veri yok… Elflerin araç… ya da büyü katalizörü kullandığına dair… hiçbir veri yok.”

Anladım. Riku anlayamamıştı ama içgüdüleri onunla konuşuyordu.

“Her neyse, burada fazla kalamayız. Var mı bilmiyorum ama geride kalmış olabilecek kayıtları arayıp hemen buradan çıkacağız.”

Schwi başıyla onay verdi ve geriye kalan belgeleri ustalıkla topladı. Riku’nun gözü bu belgelerden birine takıldı.

“… Bu şey için ‘Geliştirme Personeli’ isimlerini bile şifreli mi yazmışlar? Ne halt…?”

Şifreli listeye bakan Riku’nun bedeni irkildi.

Riku ile Schwi’nin niyeti sadece kısa bir süre kalıp hızla çıkmaktı ama…

“Ne diyebilirim ki…? Bunun ortasında hareket etmemizin imkânı yok sanırım.”

Kütüphaneden (ya da daha doğrusu gizli araştırma üssünden) çıkıp kalıntılardan ayrılır ayrılmaz bir “ölüm fırtınası” ile karşılaştılar. Bu, olağandışı miktarda siyah kül yağışının küller arasında reaksiyona yol açarak mavi ışıktan dönen bir girdap oluşturduğu bir fenomendi. Buna yakalanırsan, ne yaparsan yap, küldeki ölü ruhlar teçhizatına nüfuz eder ve seni zehirlerdi. İkili aceleyle kalıntılara geri sığındı.

“… Riku, genelde… ne yaparsın, bu durumda…?” Araştırma tesisinin zemin katındaki küçük bir odaya sığındıklarında sordu Schwi.

“Yapacak bir şey yok. Bir mağaraya, bir yıkıntıya girersin ya da gerekirse bir çukur kazar, fırtınanın geçmesini beklersin.”

Riku iç çekti. Ölüm fırtınaları pek nadir sayılmazdı. Deneyimlerine göre genelde birkaç saat sürerdi. En fazla bir gün. Birkaç kez küçük bir çukura kıvrılıp bütün bir gün beklediği olmuştu. Asıl soru şuydu: Burası bir çukurdan daha mı güvenliydi?

“Peki ya sen, Schwi? Yaşam taraması yapabiliyor musun?”

“… Ölü ruhlar müdahale ediyor… Uzun menzilli gözlem ekipmanım neredeyse… tamamen etkisiz…”

“Hmm… Ama diğer yandan, bu bizim de bir nevi güvende olduğumuz anlamına geliyor.”

Kısacası, ölüm fırtınası saklanmalarına yardımcı oluyordu. Zaten dışarı çıkamazlardı ve Schwi’nin uzun menzilli keşif fonksiyonları olmadan yüksek hızını kullanması güvenli olmazdı. Bu yüzden Riku sordu:

“Hey, Schwi, satranç tahtasını getirdin, değil mi?”

“……………………”

“Hafif eşyayla yola çıkma” talimatı aldığı için Schwi, Riku’nun kendisini azarladığını düşünmüş olabilirdi.

“…… Özür dilerim…”

Yüzünü gizleyerek özür diledikten sonra sırt çantasından ürkekçe satranç tahtasını çıkardı. Bir insanın öfkesinden korkan bir Exmachina görüntüsü tuhaf bir şekilde komikti ve Riku kıkırdadı.

“Şikâyet etmiyorum… Fırtına dinene kadar yapacak başka bir işimiz de yok zaten, niye oynamıyoruz?”

“…? Gerçekten mi…?”

Sesi hem şaşırmış hem de gizliden gizliye sevinmiş gibi çıkan Schwi taşları dizdi. Tahtaya gözlerini kısarak bakan Riku, yaklaşık bir yıl boyunca Schwi’ye karşı edindiği skoru düşündü.

182 maçta tek bir galibiyet bile alamamıştı. Mat etmek bir yana, Schwi’yi pat durumuna bile getirememişti. Ancak birkaç kez onu şaşırtan taktiklerle tetikte olmasını sağlamayı başarmıştı. Yani, diye düşündü, imkânsız değil.

Riku’nun farkında olmadan takındığı cüretkâr tebessüm üzerine Schwi aniden sordu:

“Riku, neden… beni yenemediğin hâlde… oynamaya devam ediyorsun?”

“Ha—? Bu da sorulacak garip bir şey! Kazanırsam istediğim bilgiyi bana vereceğini söyleyen sen değil miydin?”

“… Yalan söylüyorsun… İmkânı yok… fark etmemiş… olmanın…”

Hayır, fark etmiş olmalıydı. Herkesten önce Riku fark etmiş olmalıydı.

“… Sana zaten… istediğin bütün… bilgilerimi… verdim…”

……

Rüzgârın uğultusu altında ağır bir sessizlik hüküm sürdü.

“… Riku… harikasın… elinden gelenin… en iyisini yapıyorsun…”

“—Beni teselli etmeye çalışmayı kes.”

Corone’un bir zamanlar söylediği şeyi tuhaf bir şekilde andıran bu söze tepki veren Riku, aynı karşılığı verdi.

Hepsi buydu. Konuşma bitmişti. Ya da Riku öyle sanıyordu, fakat—

“… Seni teselli etmek mi…? Hayır… Bu sadece, bir gerçek…”

Schwi tepkisizce karşılık verdi. Ve ardından Riku olağandışı bir şey gördü, gözleri büyüdü. İfadesinde net bir kararsızlıkla, devam edip etmeme konusunda tereddüt yaşayan Schwi sözlerini sürdürdü.

“… Gezegenin, mevcut çevresi… insanlık için, ölümcül… Senin, hayatta olman biyolojik bir… anormallik.”

Bir yıl önce, Riku kontrolünü kaybedip onu yakaladığında Schwi’nin söylediği sözler bunlardı. Bu sözlerin Riku’yu incittiğini bilmesine rağmen devam etti.

“Bu anor—düzeltme: başarıyı… mümkün kılan şey… senin ‘kalbin’… senin iraden.” Hiçbir şeyi yansıtmayan o siyah gözlerin tam içine baktı. “—Ne düşünürsen… düşün… bu nesnel bir gerçek…”

“Ha—yani başka bir deyişle, ne? Her seferinde acınası bir şekilde kaybediyorum ama bunu yaparak insanlığa yardım ettiğime dair yüce makinenin teminatını mı alıyorum?”

“… Ben… ‘yüce makine’ değilim… ama vardığım tespit bu. Ama—”

Schwi’nin cam boncuğu andıran kırmızı gözleri, son derece ciddi bir ifadeyle Riku’nunkilere kilitlendi.

“—sen bunu kabul etmeyeceksin…”

“Elbette etmeyeceğim. Böyle bir yerde hayatta kalmanın neresi bu kadar harika—?”

“… Hayır.”

Schwi kendi sonucuna varmıştı ve amacını açıklamak için onun sözünü kesti.

“… Daha önce… bilmiyordum… ama…”

Artık biliyorum, diye ilan etti Schwi, Riku’nun gözlerinin içine bakarak.

“… Riku, sen… kimsenin… ölmesini istemiyorsun… kim olursa olsun. İnsanları yok eden biri… benim gibi biri olsa bile.”

“!!”

Riku’nun yüzü feci şekilde kasıldı. Schwi, Riku’nun o zaman kendisini neden öldürmediğinin sebebini hâlâ bilmiyordu. Riku’nun kendisinin bile anlamadığını söylediği kriterler, dolayısıyla Schwi tarafından da kavranamazdı. Ve işte bu yüzden… bu kadar emin olabiliyordu.

“… ‘Kalp’ dediğimiz şey… bu… Bu benim öngördüğüm… tanım.”

“……”

Riku gözleri yere eğik hâlde sessizce otururken Schwi sözlerine devam etti.

“… Eminim… harikasın… ama bunu kabul etmeyeceksin.”

Evet, sebebi ise…

“… Çünkü kabul edilmek, istemiyorsun… Çünkü kendini, kabullenemiyorsun…”

Sadece rüzgârın yankılandığı odada, bir tebessüm belirdi. Riku uyuşukça başını kaldırdı, çenesini eline dayadı.

Schwi’yi net bir şekilde yansıtan gözleriyle şöyle dedi:

“Beni gerçekten deli ediyorsun… Sadece mantıklı şeyler söyleyen birinin etrafta olmasının bu kadar sinir bozucu olacağını hiç düşünmemiştim…”

“Özür, dilerim…”

“Özür dileme… Yüzüme vurulduğunda sinirlenen salak biriyim işte.”

Evet, diye kabullendi Riku, sanki ruhunu üflüyormuşçasına derin bir iç çekişle. Ah—kelimenin tam anlamıyla bu bir şah mattı. Tartışacak hiçbir alanın, şikâyet edecek tek bir boşluğun bile kalmaması böyle bir şeydi. Kalbindeki kilit zorla açılmıştı. Şimdi güçlü görünmeye çalışsa bile bu sadece acınası görünürdü.

“Evet, haklısın—benim gibi bir pislik olarak kimsenin beni kabul etmesini istemiyorum…”

Kaçıp durmak, yaşamaya devam etmek… Ne anlamı vardı ki? Ama. O zaman. Öyleyse. Peki. Başka ne yapabilirdi ki…?! Riku tavana baktı, arkasındaki duvara yaslandı ve sanki bir günah çıkarırcasına mırıldandı, “… Hey, peki o zaman ne yapmalıyım? Ne yapabilirim ki… kendimi affetmek için?”

Yeri doldurulamaz hayatları terk etmişti, her seferinde oyundan çekilmişti. İki kişiyi kurtarmak için bir kişiyi öldürmüş, dört kişiyi kurtarmak için iki kişiyi öldürmüştü. Tek yolun bu olduğuna kendini bile kandırarak.

Bunu sürdürüp durmuşken—sürekli ama sürekli—şimdi kendini nasıl kabullenebilirdi ki? Riku utanmazca, adeta yalvararak sordu ona ama kız onun bakışlarını karşıladı ve soruyu ona geri yöneltti.

“Benim de bilmek istediğim şey bu… Peki ya senin ‘kalbin’? … O ne diyor?”

“Ha-ha, bilmediğim için sana sordum ya. Bunu nasıl yapabiliyorsun…?”

Yine de—Riku kuru bir tebessümle bakışlarını indirmesine rağmen Schwi üsteledi.

“Ne yazarsa yazsın… Sana… yardım edeceğim…”

“… Neden…?”

Schwi’nin yanıtı, cevap son derece belirginmişçesine tepkisizdi.

“Söylemiştim… Yanında kalacağımı… anlayana kadar… ‘kalbi’…”

Ha-ha… Ne kadar da güven verici…

“Neyse…”

Schwi tahtadaki bir taşı tak diye oynattı.

“… Şah mat.”

“Schwi…… Burası en azından bir pat elde etmem gereken sahne değil miydi? Biraz ortamın havasını sez.”

“…? … Bir… atmosferik olay mı gerçekleşti?”

Riku onun bu tipik cevabına sırıtarak pencereden dışarı baktı. Belli bir noktada fırtına dinmişti. Pencereden bakıldığında, belki de Kainas’ın koruması sayesinde, geçip giden ölüm fırtınasından eser yoktu; tek görülen ışıl ışıl açan çiçekler ve ağaçlardı. Aksine, rüzgârla savrularak dans eden canlı renklerdeki taç yapraklar—kabul etmekten ne kadar nefret edilse de—…

“…… Çok güzel…”

Riku, repliğini çalan kişiye, kendisininkinden çok daha insani duygulara sahip olan o makine kıza dönüp baktı. Gözleri, süzülen taç yaprakları takip ederken hayranlıkla parıldıyordu. Her şeyi olduğu gibi yansıtan o berrak kırmızı gözler…

“—Schwi.”

Kız yavaşça dönerken, Riku bir zamanlar anlamsız diyerek kestirip attığı hikâyeyi sordu.

“Savaşın nedeni ve bitiş koşulları—anlat bana.”

Riku ile Schwi, adeta bir bahçedeymişçesine dökülen çiçeklerin arasında, Elf metropolünün harabelerinde birlikte yürüdüler. Siyah kül, ölüm fırtınası tarafından yıkanıp temizlenmişti fakat yeniden yağmaya başlaması an meselesiydi. Fazla vakit kaybedemezlerdi… ama Riku, Schwi’den dinlediği hikâyeyi zihninde tartıp duruyordu.

“Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı… Suniaster… hmm.”

Tüm tanrılara ve ruhlara hükmedecek olan en yüce tanrıyı—Tek Gerçek Tanrı’yı—belirlemek için yapılan bir Savaş. Mutlak hâkimiyet sağladığı söylenen kavramsal bir aygıt—Suniaster ya da diğer adıyla “Ruhani Kase.” Bu Savaş’ın amacı ve hedefi bunlardan ibaretti. Ya araçlar…… Tanrı aşkına……

“Hey, Schwi, sana sadece bir soru daha sorabilir miyim?”

Olamazdı, imkânı yoktu, diye düşündü Riku fakat yine de sordu.

“Yani… başka bir yol daha olduğunu kimsenin fark etmemiş olması mümkün mü?”

“… Başka bir… yol mu…?”

Schwi’nin bunun üzerine gözlerinin büyüdüğünü gören Riku, sadece kendi kendine inleyebildi.

Anlaşıldı. Demek Schwi bile işlerin bu şekilde halledilebileceğini kavramıyor, ha. Hayır, belki de sırf Schwi olduğu için—güçlü olduğu için—bu kadar basit bir şeyi göremiyordur?

“… Hey, Schwi—tek başına olmamak güzel bir şey, değil mi?”

“…? Riku, sen zaten hep… tek başına değil miydin?”

“Hayır… Tek başıma bir duruş sergileyeceğim diye aptal gibi çırpınıp duruyordum ama…”

Riku gülümsedi ve parçacık maskesini taktı. Artık yüz ifadesi gizlenmişti. Ancak Schwi, koruyucu gözlüğün ardından onun koyu renk gözlerinin güçlü bir şekilde parıldadığını netçe görebiliyordu.

“Seninle birlikteyken bu dünyada epey eğlenceli şeyler yapabileceğimize dair bir his doğuyor içime.”

“… Eğlenceli mi? Ben… şakadan anlamam…”

Mahcup bir edayla başını öne eğen Schwi’nin başını okşayan Riku, burukça gülümsedi.

“İşte senin bu halin çok eğlenceli ya… Peki ya sen, Schwi? Benimle olmaktan sıkılıyor musun?”

“Hayır.”

Ciddi bir ifadeyle anında cevap verdi.

“Gerçekten mi? Övünmek gibi olmasın ama aşağılık tekiyimdir, biliyorsun değil mi? Belki de hissetmenin ne demek olduğunu henüz öğrenememişsindir—”

“Eğer sana… ilgi duymuyor olsaydım… bağlantımı kestirip… burada olmazdım.”

Yanıtı yine anında ve ifadesizdi; ancak bu kez daha kararlı bir tondaydı, bu da Riku’nun şöyle düşünmesine neden oldu:

Schwi ne yapacağımı “kalbime” sormamı söylüyor. Ne olursa olsun yardım edeceğini de ekliyor… O zaman aslında kendime ‘Ne yapmak istiyorum?’ diye sorabilir… ve aklıma gelen her neyse ona sadakatle uyabilirim… Yapabilir miyim ki?

“… Evet, işte… bu…”

Schwi, seçeneklerini tartmakta olan Riku’nun gözlerinin içine baktı.

“… Ben… o gözlere… ilgi duymuştum…”

“Öyle mi? Şu an düşündüğüm şey çocuk standartlarına göre bile muazzam bir hülyadan ibaret, biliyorsun değil mi?”

“… Fark etmez… hayır—düzeltme…”

Derin derin düşünüyormuşçasına başını birkaç kez yana eğdi ve ardından nihayet bir sonuca varmış gibi, bir duyguyu başarıyla tanımlamış olarak başını iyice salladı. Kendisinden pek memnunmuşçasına, insana bir makine olduğunu unutturacak kadar parlak bir şekilde gülümsedi.

“Ben… evet… senin bu halini… seviyorum galiba?”

Riku bile nedenini tam anlayamamıştı.

“Yine her zamanki gibi ne idüğü belirsiz bir cevap!”

Yine de, en son ne zaman bu kadar güldüğünü hatırlayamayarak karnını tuttu; içten gelen bir kahkahayla gözlerinden yaşlar süzülürcesine güldü…

Ve sonra, çok geçmeden o an geldi.

“Riku!! Bu kötü! Teleskop bu tarafa doğru gelen altı Ejder Irkı üyesi ile birkaç Cüce savaş gemisi saptadı!!”

Simon kâğıt gibi bembeyaz bir suratla gözlem noktasından inerken, elinde ölçüm cihazlarıyla Couron ayrıntıları aktardı.

“Rotaları sırasıyla kuzey-kuzeybatı ve doğu-kuzeydoğu! Bu rota üzerinde çakışırlarsa, dokuz fersah doğumuz savaş alanına dönecek!!”

Köyün dört bir yanında yankılanan bu çığlıklar, geçici barışın sona erdiğini müjdeliyordu.

Riku, tüm köylülerin tahliyesini ve yanlarına alacakları erzak ile ekipmanların seçimini ustalıkla yönetti. Aynı zamanda Riku, Schwi ve Couron, çeyrek saat içinde çatışmadan etkilenecek menzili ortaklaşa hesapladılar. Beş yıllık araştırmaları boyunca belirledikleri iki seçenek arasından en uygun tahliye alanını seçtiler. Çatışmanın başlaması öngörülen zamandan sekiz saat önce tahliye hazırlıklarını tamamlayıp harekete geçtiler ve…

iki bine yakın köylü, yuvalarının bir parıltıyla yutuluşuna ve yerle bir oluşuna tanıklık etti. Ölenler, tahliyeyi son ana kadar yönetenlerdi ve sayıları iki yüzün altındaydı. Köylerinin bu kadar yakınında patlak veren böylesi devasa bir çatışma için kayıplar akıl almaz derecede azdı. Ama kayalıkla birlikte buharlaşan köylerine platodan tepeden bakan insanlar hıçkırıklara boğuldu.

Haklıydılar da. Couron’un yumruğu titredi. Evini kaybetseydi insan, bir yenisini inşa edebilirdi… Mantıken doğruydu. Onca emekle onardıkları teleskop da kaybolup gitmişti ama elden ne gelirdi ki? Bütün bunların zaten bugün için yapıldığı bile söylenebilirdi. En önemli belgelerini, haritalarını, cihazlarını ve benzer şeyleri kurtarmışlardı— Ama.

Ama—ne çıkardı ki bundan? Değer taşıyan tek şey maddi varlıklar değildi. O köyü ayakta tutmak için üst üste yığılan sayısız emek ve fedakârlık, orada yaşamış insanların duyguları, o yere emanet edilen dilekler ve dualar…

Hepsi bir anda yok olup gitmişti; büyük olasılıkla serseri bir atış yüzünden mahvolmuştu. Kötü bir niyet yoktu, bir anlamı da yoktu. Ağlamamak yanlış olurdu. Kalbi kırılmamak akıl kârı değildi. Canlarını kurtardıkları doğruydu—peki bu canlarla ne yapacaklardı? Aynı döngüyü baştan mı yaşayacaklardı? Daha fazla fedakârlık yapıp acı gözyaşlarını içlerine akıtarak, acınası bir çaresizlikle dudaklarını ısırıp—her şeyin bir kez daha çöp gibi savrulup gitmesini mi izleyeceklerdi? Gözyaşları tutamayacağı noktaya gelmeden hemen önce, erkek kardeşinin sırtı Couron’un gözüne çarptı.

“Riku…? R-Riku!!”

Schwi ile yan yana oturan Riku’nun, dizlerine sarılmış halde omuzları titriyordu; Couron ona doğru koştu.

“Riku, lütfen toparlan! Bak ne kadar çok kişi hayatta kaldı—elinden gelenin en iyisini yaptın!”

Artık bu kadarı yeterdi. Daha fazlası olamazdı. Bahaneler üretmeyi kes, dedi Couron kendi kendine ve yapması gerektiğini bildiği şey için kendini hazırladı. Küçük kardeşine dayanmaya devam edemezdi, bütün yükü ona taşıtamazdı… bundan böyle—!

“Riku, sen üzerine düşeni yaptın—değil mi? Bundan sonra her şeyle ablan ilgilenecek, o yüzden—”

ama tam o sırada…

“—Schwi, kaydettin değil mi?”

“… Net ve… açık bir şekilde…”

Riku rahatça başını kaldırarak son derece huzursuz edici bir gülümsemeyle ışıldadı.

“—Ha, n-ne? R-Ri… ku?”

İster kadın içgüdüsü deyin ister başka bir şey, Couron bu ani değişim karşısında içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi. Kaçamazsın! Riku onun kolunu yakaladı ve Couron istemeden “Eeyk!” diye cırladı.

“Böyleeece, Couron, bugünden itibaren köyün lideri sensin. Tadını çıkar! ♥”

“Ha, şey, hı…?”

Ağzı kulaklarına varan Riku, Couron’un ellerine bir harita tutuşturup ayağa kalkarken gerindi.

“İşte yeni köyümüzün konumu. Şuradaki yeraltı tünelinden geçerseniz oraya güvenle ulaşırsınız. Biraz dağınık ama yaşayabileceğiniz şekilde hazırladım. Yanımıza alacağımız şeyleri de bunu düşünerek seçmiştim.”

Riku, yanında duran Schwi ile bakıştı. Ardından erkek kardeşinin vurdumduymaz bir edayla aksi yöne doğru yürüyüp gidişini izleyen Couron, nihayet şaşkınlığından sıyrılıp haykırdı:

“H—! Bir dakika bekle, Riku! Ben nasıl—? Biz nasıl—?”

Onca cesaret gösterisine rağmen, Riku olmadan—küçük kardeşi olmadan—Couron onun yerini dolduramazdı. Ona doğru bağırdı fakat…

“Yok yok, halledersin sen Couron. Ne de olsa—artık kimse ölmeyecek.”

“…… Ne?”

“Aah, rahat ol. Haberleşiriz. Hem herkesi sana emanet ettiğimi bildiğim için içim rahat.”

Riku bunu söylerken, Couron sersemlemiş bir halde onun uzaklaşan sırtını izledi.

“—Hey, Riku…”

Adını seslendi ama dönen kişi bildiği Riku değildi.

Hayır, bu doğru değildi. Tanıyordu onu. O… ilk karşılaştıkları andaki Riku’ydu. Gözlerinde dipsiz bir ateş yanan ama kalbini sıkı sıkıya dış dünyaya kapatmış olan o genç çocuk. O kilidi kırıp açan kişi ise yanında yolculuk eden kızdı—Schwi’ydi; Couron bundan aniden emin olmuştu. Derin, yumuşak bir iç çekti ve şüphe yok ki kendisini afallatacak bir cevap beklediği halde yine de sordu:

“Hey… ne işler çeviriyorsun sen?”

Verdiği cevap tam da tahmin ettiği gibiydi. Hayır, hayır… hatta çok daha ötesi… Gözleri kocaman açılmış, cesur, akılalmaz ve alev alev yanan bir kararlılıkla dolu, asıl Riku’nun vereceği türden bir cevaptı bu.

“—Oyun. Altı üstü… basit bir çocuk oyunu peşindeyiz!”

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla