
Çocukken dünyanın çok daha basit bir yer olduğunu düşünürdü. Kazanılamayacak hiçbir mücadelenin olmadığını. Verilen her emeğin karşılık bulacağını. Her şeyin mümkün olduğunu. Henüz cahil ve aptal bir çocukken—dünyaya lekesiz gözlerle bakarken—inandığı tüm bunlar yanlış mıydı?
Gerçekten yanlış mıydı…?
……

Yalnızca soluk bir lambayla aydınlatılan daracık odada çocuk eline bir taş aldı. Odadaki tek silüet kendisiydi. Fakat çocuk, karanlığın derinliklerinde orada olduğunu bildiği, gördüğü birine pürdikkat bakıyor ve derin düşüncelere dalıyordu.
Nihayetinde bir oyun, çocuk oyuncağından ibaretti. Odada yapayalnız olan çocuk, kusursuz bir güce sahip bir rakip hayal etti ve kendini bildi bileli yaptığı gibi, elindeki taşı dikkatle tahtaya yerleştirdi. Odanın dışında ise dehşet ve belirsizlik—ertesi günü bile öngöremeyenlerin çaresizliği—gecenin karanlığını donduruyordu. Oysa odanın içi adeta başka bir dünyaydı. Soluk ışık, gittikçe büyüyen bir sıcaklıkla yansıyordu. Elinde taşla çocuk bir kez daha düşüncelere daldı.
Büyüdüklerinde herkes doğallıkla oyunlardan uzaklaşırdı. Neden? Zamanları olmadığı için mi? Dünya, oyunlar kadar basit olmadığı için mi? Sebebi ne olursa olsun, insanlar büyüyünce oyunlar ister istemez çocukça şeyler olarak bir kenara atılırdı… Fakat çocuk—bunu hiç düşünmemişti. Yalnızca bir sonraki hamlesini düşündü ve ardından taşını bir kez daha tahtaya koydu.
Tek başına durmadan oyun oynamaya devam eden bir çocuk. Etrafındaki herkesin garip bakışlarına maruz kalarak büyümüştü ama çocuk oynamayı sürdürdü. Ne de olsa o tuhaf bakışların sebebini anlamıyordu. Çünkü gözlerini kısıp karanlığa dikkatle baktığında—“o” oradaydı. Çocukla hemen hemen aynı yaşta görünen “o”, cüretkarca sırıtıyordu.
Çocuk “onun” güçlü olduğunu düşünüyordu. “O” daima çocuğun çok önündeydi ve çocuk her seferinde—kaybederdi. Sanki bu son derece doğaldı. Sanki en baştan itibaren kazanma şansı hiç yokmuş gibi. Ve bunu hissetmek… dayanılmaz derecede eğlenceli geldiği için çocuk “ona” bir kez daha meydan okudu. Başkalarına göre çocuk yalnızdı ama çocuğa göre iki kişiydiler. Hepsi buydu. Karanlıkta “o” hiç konuşmazdı. Fakat “o”, çocuğunkileri aşan hamlelerin—daha kusursuz bir oyunun—açgözlülükle peşine düşerdi.
Daha doğru bir hamle. Daha mükemmel bir taktik! Daha ileri bir strateji!! “O” karanlığın içinden neşeyle böbürlenir, çocuk da kendi cüretkar tebessümüyle ona karşılık verirdi.
Dışarıdan bakıldığında çocuk yalnızdı—ama bu umurunda değildi. Dünya basit ve temizdi. Kazanmak, kaybetmek ya da berabere kalmak—hepsi bundan ibaretti. Ve sonuç ne olursa olsun—sonunda hep kaybetse de—bir dahaki sefere nasıl kazanacağını kafa yorarak düşünürdü. Bu—çocuğun dünyasıydı.
Ancak dış dünya, onun bu kişisel dünyasını acımasızca çiğnedi.
Hiçbir uyarı olmaksızın. Loş oda göz alıcı bir şekilde aydınlandı ve çocuk pencereye döndü. Kırmızıya bürünmüş olması gereken gece gökyüzü—bembeyaz olmuştu. Anne babası çığlıklar atıp elini yakalayarak odaya daldığında, çocuk son derece ağır bir şekilde oraya baktı. Gökle yeri birbirine bağlayan—bir ışık sütunu. Yüzleri sararmış anne babası çığlıklar atarak onu kucaklarken, çocuk hızla elini uzattı.
Oyun henüz bitmemişti.
“O”nunla oynamakta olduğu satranç tahtasını aniden kendine doğru çekti ve ardından… Bir sonraki gözlerini kaldırışında, retinalarını dağlayan adeta bir ışık—
……

Haklıydılar: Dünya, oyunlar kadar basit değildi. Berbat bir kokuyla uyanan çocuk, bu gerçeği o an kavradı. Üzerine cansızca serilmiş annesinin yanık kollarından sıyrılan çocuk, etrafına bakındı. Dünyasını ihlal eden o ışığın geride bıraktığı makul olmayan, absürt manzara tüm duyularını ele geçirdi. Ağzındaki kan tadı. Burnundaki kavrulmuş et kokusu. Kulaklarında çınlayan bir sessizlik uçurumu. Yakıcı bir sıcaklıkla kavrulan teni. Ve görüş alanı… tamamen değişmiş bir dünya ile çalkalanıyordu. Yaşama dair tek bir iz bile kalmamıştı. Gözün görebildiği kadar uzanan molozlar, toz bulutları ve çıplak toprak. Çocuk gözlerini gökyüzüne çevirdi. Her an çökecekmiş gibi duran kızıl bir kubbenin ortasında—yıkım kasıp kavuruyordu. Tanrılar aşağılarındaki insanlığa bir kez olsun bakmaksızın, değersiz çekişmeler uğruna savaşıyorlardı. Sadece tek bir sapkın patlama. Çocuğun kendi kişisel dünyasını saymıyorum bile—insanlarla dolu koca bir dünya arkasında yok olup gitmişti.
Haklıydılar: Dünya, oyunlar kadar basit değildi. Çünkü dünyanın kuralları yoktu. Kural falan yoktu. Faul diyecek tek bir kişi bile yoktu. Hayır, en başından beri— Aniden, çocuk duman ve tozun arasından ayağa kalktığında, molozların üzerine bir gölge düştü. Çocuktan tamamen habersiz olan bu silüet, öylesine—sanki sonradan aklına gelmişçesine—kendisine yöneltilen bakışı fark etti.
Çocuk, elinden her şeyini alan o kişiye—yok ediciye—ağzı açık bakakaldı ve düşündü: Evet, onlar için insanlar birer oyuncu bile değil. O yok edici güç; onun—onların—dünyasını, sanki alelade bir toz zerreymişçesine zerre umursamadan silip süpürmüştü. Bu imha gücü. Alevlerin ve kumun arasından insanı andıran bir silüeti güçbela seçebiliyordu ama—
“…………”
Bakışlarının karşılık bulduğunu anlayan çocuk arkasını döndü ve ayaklarını sürüyerek yalpalamaya başladı. Sırtında hissettiği o keskin bakışı üzerinden atmaya çalışarak uzaklara—çok uzaklara yürüdü. Hayatta kalmak için. Satranç tahtasını kıracakmışçasına kavrayan çocuk, o gün bir adama dönüştü.
Bu dünya bir kaos. Kaderden yoksun. Yalnızca tesadüflerle dolu. Makul olmayan, absürt ve anlamsız. Bütün bunların ortasında insan nereden bulsundu ki… oyun oynayacak vakti…

Sonu gelmez Büyük Savaş’ın göğü ve yeri birbirinden ayırıp gezegeni katletmesinin üzerinden altı bin yıldan fazla zaman geçmişti. Dünyadaki mutlak hakimiyet, yani Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı için yapılan o çatışmanın üzerinden. Sonunda hükmen tahta geçen Tanrı’nın—Tet’in—On Yemin’i ilan ettiği bir dünya. Silah gücünün yasaklandığı ve tüm anlaşmazlıkların oyunlarla çözülmek zorunda olduğu, bir tahta üzerindeki dünya—Disboard. Bu dünyada, batıdaki Lucia kıtasında bir şehir vardı.
Elchea “Geçici Birliği”nin başkenti—Elchea. Daha birkaç ay öncesine kadar yıkımın eşiğine sürüklenmiş, çaresizliğe batmış bir şehir. Exceed sıralamasının en altındaki ırkın, yani Imanity’nin son şehri. Ama artık işler değişmişti. Üç ülke—
• Doğu Birliği—sayısız adadan oluşan Werebeast ulusu
• Oceando—Seirenlerin ve Dhampirlerin deniz altında ortaklaşa yaşadığı ulus
• Avant Heim—meleklerinki gibi kanatlara sahip Flügel’lerin gökleri süslediği ulus
dört farklı ırkın yaşadığı bu yerler, tahta geçmelerinin hemen ardından yeni kral ve kraliçe tarafından göz açıp kapayınca kadar birliğe katılmıştı. Bu şehir artık yayılmakta olan devasa bir birliğin başkenti konumundaydı. Şehrin Ana Caddesi hareketlilikten kaynıyordu. Devasa kaynaklar kazanmış—ya da kaybetmiş—tüccarlar ve çiftçiler. Onların mallarını satın alan zanaatkarlar. Yürüyerek ya da at sırtında bir ileri bir geri giden, sesleri durmaksızın birbirine karışarak pazarlık eden insanların her biri.
Tüm anlaşmazlıkların ve çatışmaların oyunlarla çözüldüğü bir dünya. Gerçekten de kulağa oldukça basit geliyor olmalı. Fakat reformlar çok hızlı gerçekleşmişti. Imanity, oyunlarda diğer ırkları ve birden fazla ülkeyi yutuyor, onları kendilerine katılmaya zorluyordu. Ne kadar süslerseniz süsleyin, tüm bunlar bir işgal politikasından başka bir şey değildi. Bunun iş birliği içinde birleşmiş bir birlik olduğunu söyleyip durmak—fazlasıyla iyimser bir anlatımdı. Böyle şartlar altında yönetimin kaos içinde olması, diyarlar ve ırklar arası siyasi çekişmelerin bataklığına saplanması gerekirdi. Böyle bir durumda, insanın haklı olarak bekleyeceği şey tam da buydu.
Tabii eğer bu, kral ve kraliçenin işi olmasaydı… yani Sora ve Shiro adındaki kardeşlerin. Diğer uluslarla oynadıkları oyunları—hükümranlık hamlelerini—kazanıyor, onları bütünüyle yutuyor ve ardından—kimse kaybetmeden kansız darbeler başarıyorlardı.
Bu kalabalık caddede, şurada burada birkaç Werebeast’e rastlamak mümkündü. “On altı ırk”, yani Exceed arasındaki sınırları aşmak için çok ırklı bir birlik kurma şeklindeki akılalmaz fikir, ne kadar belirsiz olsa da azar azar ilerleme kaydediyordu.
Dünya değişiyordu. Merkezinde burası, yani Elchea vardı. Bu sarsılmaz sezginin rahatsızlık verdiği birileri mutlaka olmalıydı. Ama aynı zamanda insanların kalpleri küt küt atıyor, gözleri ışıldıyordu. Çünkü onlar şahitti—dünyanın devrimine.
Her neyse, ana konumuza dönelim. Daha önce anlatıldığı gibi, Tek Gerçek Tanrı tarafından konulan On Yemin, her şeyin oyunlarla belirlenmesine yol açmıştı. O Tek Gerçek Tanrı Tet’e gelince… Merak etmiyor musunuz… günlerini nasıl geçirdiğini? Aşağı yukarı her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Tek Gerçek Tanrı’nın nasıl yaşadığını? Bugün size özel bir kıyak geçip bunu anlatacağım. Şu an için, Elchea’nın ara sokaklarından birinde, küçük bir Werebeast kızın elindeki sopayla dürtüklediği—
“Hey! Hey, sana diyorum. Nalları diktin mi yani?”
Tek Gerçek Tanrı yerde sere serpe yatıyordu.
“… S-şimdi düşününce de… Imanity’ler… yemek yemezlerse ölüyorlar, değil mi…?”
“Ben de öyleyim yani. Salak mısın sen işte?”
Masum, kocaman gözlerle savrulan bu hakaret üzerine Tet, yüzünü yere daha da sert yapıştırdı. Siyah saçlı ve çöl tilkisininkilere benzeyen kulakları olan Werebeast kız—Izuna Hatsuse. Eskiden Doğu Birliği’nin Elchea elçisi, şimdiyse kral ile kraliçenin oyun arkadaşı—bağışlayın, danışmanı. Izuna onu dürtüklemeye devam ederken Tet düşündü: Bir Imanity olarak var olmayı ilk kez deniyor olsa da—bunu gerçekten yapmamalıydı.
Peki, Tek Gerçek Tanrı’nın böyle bir yerde ne işi vardı? Sadece… vakit öldürüyordu. Çünkü Tek Gerçek Tanrı olmak ölümüne sıkıcıydı. İstediğin kadar “Ben Tek Gerçek Tanrı’yım” de, dünyayı izleyip durmak bir süre sonra kabak tadı veriyordu. Üstelik Tet’in eskiden Oyun Tanrısı olduğu düşünülürse, arada sırada canının bir oyun çekmesine şaşmamak gerekirdi. İçlerine sızacağı ırkın bir üyesi kılığına girer, gücünü sınırlandırırdı. Dünyayı gez, yarış ve eve dön—Tek Gerçek Tanrı olan Tet’in sonsuzluğu doldurmak için yaptığı şey işte buydu. Bugün, anlık bir hevesle Sora ve Shiro’yu ziyaret etmeyi planlamıştı—
Sonunda uğramıştı uğramasına. Hihi!

ama görünüşe göre yanlarına uğrama fırsatı dahi bulamadan nalları dikecekti. Sırf keyfi öyle istedi diye kendini bir Imanity’ye dönüştürmüş, günlerdir tek lokma yemeden dolanmıştı; hâline bakın hele. Tet bu ırkın hayal gücünü zorlayan zayıflığı karşısında hayran kalmaktan kendini alamıyordu ama özünde… Tek Gerçek Tanrı feci şekilde öfkeliydi—yani, acıkmıştı—
“……………… Al. Ye şu zıkkımı işte.”
Izuna bu sözlerle satın aldığı balıklardan birini özensizce ona uzattı. Tek Gerçek Tanrı—gözleri bir tanrıçanın huzurundaymışçasına buğulanmış hâlde—Izuna’ya bakıp sordu:
“… G-gerçekten mi?”
“… Al şu lanet şeyi işte. Fikrimi değiştirmeden al lütfen.”
Izuna, ağzının suyu akarken bakışlarını kasten balıktan kaçırdığı için sesi gergindi.
“… Biraz uzun bir yolculuğa çıkacağımızı, bu yüzden yiyecek bir şeyler almam gerektiğini söylediler işte.”
Izuna mırıldanırken Tet kızın sırtındaki devasa deri çuvala göz attı.
“Şey, herkes için yiyecek almanı mı istediler yani?”
“…? Kendim için yani. Herkes kendi zıkkımını almaya gitti işte.”
İşte Werebeast olmak böyle bir şeydi. O fiziksel yeteneklerini sürdürebilmek için bu kadar çok kaloriye ihtiyaç duyuyorlardı anlaşılan.
“Sana sadece birazcık veriyorum işte. Atıştırmalık parası olarak bana sadece üç yüz en verdiler, o yüzden pek bir şey alamadım yani.”
Tet bunun üç yüz altın anlamına geldiğini anladı ama çaktırmadı. Tanrıçanın bu sadakasını minnetle kabul etti ama—
“Fakat karşılığında sana verebileceğim hiçbir şeyim yok… Ha, buldum—oyun oynamak ister misin?”
Tet çiğ balığı ısırırken yaptığı bu teklif üzerine Izuna’nın kulakları dikildi. Oyun oynamak mı? Tet’in bu teklifi yaparkenki yüz ifadesi kızın Werebeast hislerini harekete geçirmişti.
“… Bayağı iyisin sanırım, ha?”
“E-he-he! Övünmek gibi olmasın ama tek bir istisna dışında hayatımda hiç kaybetmedim!”
“Gel de gör bakalım! Elinden geleni ardına koyma işte!”
…………
“Neden—neden seni yenemiyorum ki yaaa?!”
Bir saat. Izuna sıfır galibiyete karşı dokuz mağlubiyet alana kadar iskambil oynadılar.
“A-ha-haaa! O ikisini yenemiyorsan beni yenmenin imkânı yok zaten!”
“—O ikisi mi? Sora ile Shiro’yu tanıyor musun yani?”
Güzel yakaladın, diye içinden güldü Tet—ardından bu “genç filozofa” bakarak teklifte bulundu:
“… Pekala, şöyle yapalım. Oynarken ben de sana bir hikâye anlatayım.”
“Sadece dikkatimi dağıtmaya çalışıyorsun işte. Tıpkı o pislik Sora gibi yani.”
“A-ha-ha, merak etme. Hiç dert değil—her türlü kazanacağım nasıl olsa!”
“… O küçük kıçını tekmelerim senin işte.”
Izuna, sanki böyle yaparsa kartların arkasını görüp elini okuyabilecekmiş gibi dik dik baktı.
“Konuşacaksan konuş işte. Yine de ben kazanacağım ulan!”
Tet buna uzaklara dalan gözleri ve bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Ama bu hikâye, bilirsin, her gün duyabileceğin türden bir şey değil… Bak gör, bunu daha önce duymadığına neredeyse eminim.”
“…… Seni duymuyorum ki işte.”
Bal gibi de duyuyordu—Tet kıkırdadı, sırıtışını biraz hafifleterek.
“Duymuyorsan sorun değil, boş ver. Nasıl olsa—bu hiç anlatılmamış bir efsane.”
Ve karşısında oturan Werebeast’in suretinin çağrıştırdığı hatıraların peşine düşen Tek Gerçek Tanrı hikâyesine başladı— Bir zamanlar…
“Çok aptalca, hem de çok aptalca… devasa bir savaş varmış derler—”
