Mahvettim.
Bunu neden önceden göremedi ki—? Lezzetli bir balık ziyafeti sözünü yerine getirecek malzemeleri almak için Izuna’yla birlikte kaleden ayrılıp kasabaya inen Steph, kendi dikkatsizliğine dişlerini gıcırdattı. Korku, nefret dolu bakışlar, fısıltıyla savrulan tehditler—hepsi yanında yürüyen Izuna’nın üzerine yağmur gibi yağıyordu. Bir Werebeast’in duyularının bunu fark etmemesi imkânsızdı.
“Müttefik Devletler” olsun ya da olmasın, insanların başka bir ırkı kabullenmesi öyle kolay olamazdı, değil mi? Ama…
Mantıken Steph bunu anlayabiliyordu. Nitekim Izuna—yani Werebeast’ler—Elchea için bir işgalci, bir boyunduruk altına alıcıydı. Ama bu durum On Yemin’den kaynaklanıyordu. Imanity’nin bu kadar yıpranıp sınanmasının nedeni sadece oyunlarda kaybetmiş olmalarıydı. Karşılıklı anlaşmaya dayalı bir sonuç için kin mi besleyeceklerdi yani? Bu haksızlık değil miydi—?
“… Steph, benden neden nefret etmiyorsun ki yani?”
“Ha—?”
“… Kıtanızı elinizden aldık işte. Benden nefret etmen gerekir yani. Benim yüzümden dedene aptal dediler işte. Neden benden nefret etmiyorsun ki yani?”
Izuna gözlerini ona dikmiş bakarken, Steph küçük kızın elini daha sıkı tuttu. Ne büyük dikkatsizlik—Steph kendi basiretsizliğine için için öfkelendi. Izuna çok zekiydi. Kıta toprakları için Sora ve Shiro’yla oynamıştı—sırtında hem Imanity hem de Werebeast’lerin geleceğinin sorumluluğunu taşıyarak.
Steph’in dedesinin çalışma odasında Izuna’nın hiçbir şey okumamış olması mümkün değildi. Eylemlerinin Imanity’yi nasıl etkilediğini biliyordu. Nasıl algılandığını çoktan kavramış, durumu olduğu gibi kabullenmişti. Bunu fark edemeyen tek kişi vardı—
Yine sadece bendim…
Geriye dönüp düşündüğünde; Steph uyandığında—yani Izuna Imanity dilini öğrendikten sonra—Izuna Steph’in üzerine bir palto örtmüştü ki bu tutumunda açık bir değişimdi. Bunun nedenini nasıl fark edememişti ki—? Steph kendine kızdı ama küçük kızın endişeli gözleri üzerinde dolaşırken başını iki yana salladı. Ona bir soru sorulmuştu—bu yüzden cevap vermek zorundaydı. Kasabada el ele yürürlerken Izuna kimbilir ne kadar çok düşmanlık hissetmişti. Steph’in kendisi bile Izuna’dan nefret etmiyor muydu yoksa…? Bu içini kemiren endişenin silinip süpürülmesi gerekiyordu.
Evet… Sanırım öyle. Sıradan bir bakış açısıyla bakılırsa…
Saygı duyduğu dedesini aşağılayan soylulara öfkeleniyorsa, bu kaderi getiren Doğu Birliği’ne de lanet etmesi mantıklı gelebilirdi belki—ama Steph bilmiyordu. Nedenini bilmiyordu—ama bunun yanlış olduğunu hissediyordu. Bunun yanlış olduğundan emindi. Pff—Steph’in yüz ifadesi gevşedi, yumuşadı.
“Neden mi? Bilmiyorum ki!”
“… Steph, aptal mısın sen yani?”
“Heh-heh, belki de öyleyimdir. Ama—bunun yanlış olduğuna inanıyorum.”
Steph, Izuna’nın iri ve yuvarlak gözlerinin içine baktı.
Shiro’dan daha küçük olan, büyük kulakları ve kuyruğuyla öne çıkan siyah saçlı kız. Dünyanın en büyük üçüncü ülkesinin yükünü sırtında taşıyarak 『 』 ile başa baş mücadele etmişti—adeta bir potansiyel yumağıydı. Zeki, samimi, masum, kavrayış sahibi, kararlı ve bilge. Bu kıza bakarken—Steph kaygısızca gülümsedi.
“Ne de olsa Izuna-chan, sen iyi bir kızsın ve çok tatlısın.”
İşin özü bundan ibaret, diye düşündü.
“Seni seviyorum Izuna-chan. Bu yüzden sana iltimas geçeceğim.”
Izuna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir an sonra ceketini silkeleyip boş gözlerle bakışlarını kaçırdı. Yüzünü Steph’ten saklayarak cılız bir sesle fısıldadı:
“… Steph, gerçekten tam bir aptalsın yani.”
Bunu söylerken bile Izuna, Steph’in elini tutan elinin baskısını hafifçe artırdı. Steph, Izuna’nın kendini bu kadar belli eden tavrına kendi kendine kıkırdadı ve tekrar öne doğru adım attı. Ama tam o sırada—
“Heyyy, Izuna buuu!”
İkisi birden bu haykırışa doğru döndü. Kalabalığın arasından sıyrılarak kendilerine doğru koşan birkaç karartı belirdi. Bunlar küçük çocuklardı.
“Ne-ne oluyor—?”
Steph neye uğradığını şaşırmış hâlde dururken, çocuklar bu iki genç kadının etrafını sardı ve oluşan bu küçük kalabalık korkunç bir patırtı koparmaya başladı.
“Izuna bu! Vay beee, gerçeğiymiş!”
“Heyyy, Izunaaa, oyun oynayalım yaaa. Sen süper iyisin, değil mi?”
“Siz aptalsınız. Süper aptal hem de. ‘Hanımefendi’ diyeceksiniz ulan kafasızlar.”
“… Siz pisliklerin derdi ne ki yani?”
Heyecanlı çocukların coşkusuna kapılan Izuna, ister istemez yanıt vermek zorunda kaldı. Steph aralarına nasıl gireceğini düşünmeye başladı. Yine de bu gürültücü küçüklere daha yakından baktığında…
hayvan kulaklarını ve kuyruklarını fark etti—bunlar Werebeast çocuklarıydı. Steph telaşla onlara seslendi.
“Çocuklar, ne yapıyorsunuz siz?”
“Oyun oynuyoruz! Birlikteee!”
Çocuklardan biri—rakun köpeğininkiler gibi yuvarlak kulaklı bir kız—çocuksu bir pelteklikle cevap verdi.
“Siz hepiniz… arkadaş mısınız? Werebeast çocuklarıyla bile mi?”
“Tabii ki öyleyiz!”
Yuvarlak kulaklı küçük kız, Steph’in sersemlemiş sorgulaması karşısında şaşırmış görünüyordu. Yanındaki Imanity erkek çocuğu neşeyle sesini yükseltti.
“—Hepimiz oyun oynayarak arkadaş olduk!”
Bu kısa ve basit sözler üzerine Steph, kalbinin derinliklerinden gümbürdeyerek yükselen bir duygu seli hissetti. Bu sırada, Izuna’nın etrafında toplanan çocuklar oynaşmaya devam ediyordu.
“Hadi ama, oyun oynayalım yaaa. Seni öyle bir yeneceğim kiii!”
“Karnım acıktı diyorum işte. Balık alacağız yani. Çok meşgulüm diyorum işte.”
Kıyafetlerini çekiştirip yalvaran çocuklara Izuna huysuz bir bakış attı—
“… Bir dahakine kıçınızı tekmelerim ama yani.”
ve ardından, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılarak sırıttı. Bu sözler üzerine, özellikle küstah görünüşlü bir erkek çocuğu yumruğunu havaya kaldırıp tezahürat yaptı.
“Harikaaa! Söz verdiğini unutma Izuna! Artık geri dönemezsin!”
“Sana ‘Hanımefendi’ diyeceksin dedim ulan aptal kafalı! Hanımefendi, çok özür dilerim.”
Ve böylece çocuklar, tıpkı geldikleri gibi el sallayarak bir kasırga misali uzaklaşıp gittiler.
Kargaşa sona ermiş olsa da Steph’in kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı. O duygu, bir köz gibi hâlâ oradaydı.
“He-he… Böyle bir şey senin cevabın olmalı kesinlikle…”
Bir noktada, etraflarından üzerlerine yağan duygu yerini şaşkınlığa bıraktı. Belki hâlâ biraz fazla erkendi. Ama çok uzun sürmeyecekti. Bu çocuklar büyüyüp birer yetişkin olduğunda… kesinlikle. Bir zamanlar ırkların birbirine düşman olmasının komik bir hikâyeye dönüşmesi gerekecekti— Bu umuda tutunan Steph gülümsedi.
“Birbirimizle oyun oynayabildik— Böylesinin çok daha eğlenceli olduğuna eminim.”
“… Steph, sanıldığı kadar aptal değilmişsin yani. Bayağı bayağı zekisin bence işte.”
Izuna’nın bu öylesine söylenmiş lafını duyan Steph, sanki bir tanrının huzurundaymışçasına çarpılmışa döndü.
“Ohhh, Izuna-channn! Bir tek sen bana aptaaal demeyeceksin!”
“… Ama tipin tam bir aptala benziyor yani.”
Steph sevinçten gözyaşlarına boğularak ona sarılırken Izuna hafifçe sırıttı.
Dünya değişecekti. Değişiyordu. Değişmeye devam ediyordu. Değişmediğini hissediyorsan, bu sadece—bakmadığın anlamına geliyordu—

Dünya yeniden yazıldı.
“Ohaaa, ne oluyor lan?!”
Gece gökyüzünde süzülen Sora ve Shiro, aniden savrulmalarına neden olan şiddetli bir kükreme ve fırtınanın hücumuna uğrayarak çığlık attılar. Fakat onlardan—herkesten çok daha fazla—Plum, bu vahşi kasırganın ortaya çıkışı karşısında çığlığı bastı.
“N-ne bu böyleee?! Bu kadar çok ruh… Bir Flügel bile bunu yapamaz ki?!”
O kadar güçlü bir kuvvetti ki Plum’ın korku dolu titremesi, atkıdan kamuflajının arkasından bile hissediliyordu. Doğrudan bakıldığında büyü kullanan hemen herkesin aklını başından alacak kadar kıyaslanamaz, gökleri sarsan bir güç… Dünyayı kaba kuvvetle fethetti, iradesine boyun eğdirdi, manzarayı ister istemez yeniden yazdı… Hayır, üstünü tamamen boyayıp kapladı.
“… Şey, Plum, durum gerçekten o kadar kötü mü?”
Sora’nın öylesine sorduğu bu soru—Sahne değiştirmeyi hiçbir zaman yasaklamadığımız doğru, değil mi?— bir çığlıkla yanıtlandı.
“Kötü mü—?! Bu-bu ancak bir Old Deus olabilir ya da değilse—”
Plum nereden uçtuklarını aniden hatırlayarak cümlesini yarım bıraktı.
Exceed İkinci Sıra, Phantasm—Avant Heim…
“… Anlamıyoruz. Kavrayamıyoruz.”
Azriel havada hareketsizce duruyordu. Yüzünde artık o kusursuz—fazlasıyla kusursuz—melek gibi tebessümden eser yoktu. Bu, bir Flügel ile karşı karşıya gelindiğinde hissedilen o ölüm illüzyonu değildi… hayır. Sora’dan soğuk bir ter damlası süzüldü ve sırıttı. Böylesine ezici bir güç karşısında—illüzyon imkansızdı. Algıyı ve hayal gücünü zorlayan bir güç. Sora ve Shiro’nun tenleri alev alev yanıyormuşçasına tüyleri diken diken oldu. Azriel—ya da ona benzeyen bir şey—yavaşça konuşmaya devam etti.
“Jibril—seni ne tür hülyalarla ağlarına düşürdüklerini kavrayamıyoruz.”
En ufak bir duygudan bile yoksun, ruhsuz bir ses.
“—Bu nedenle, onları bize bizzat sunacaksınız.”
Manzara nihayet durulurken, kendilerine seslenen bu varlık karşısında Sora ve Shiro dehşet içinde kaldı. Kan rengine boyanmış çatlak bir gökyüzü; stratosfere kadar yükselen toz bulutları. Ufkun ötesine kadar kavrulmuş toprak. Gökler parçalanmış, yeryüzü moloz yığınına dönmüş, deniz kurumuştu—ölüydü. Bir zamanlar kara parçası olan şeyin kalıntıları—parçalanmış sayısız kaya kütlesi kardeşlerin etrafında sürükleniyordu. Oyunda kalan Flügel’ler, deforme olmuş bir hava filosundaki uğursuz savaş gemileri gibi süzülüyordu—
“Bu… bu saçmalık da ne böyle?”
Sora tekrar konuşabilecek kadar kendini toparlamış olsa da ne Shiro ne de Plum cevap verebildi. Yalnızca havada süzülen Flügel’ler, travmatik şekilde aşina oldukları o keskin manzara karşısında irkilerek onun sorusunu duymuş gibi göründü.
Altı bin yıl önce—yani Büyük Savaş’ın sonlarına doğru. Flügel’lerin efendisi ve yaratıcısı Artosh, hepsinin İlahi Ceza’sını toplayıp kendisinin tek bir darbesi olarak serbest bırakmıştı. Karayı, göğü, gezegenin ta kendisini yok etmek için indirilen bir güç—başka bir deyişle, Tanrısal Gazap. İşte bu, o tek darbenin ardında bıraktığı yıkımdı. Arkasındaki dünyanın alacakaranlığıyla çevrelenen Azriel konuşmaya devam etti.
“—Evvela, savaştık ve başarısız olduk.”
Ufkun derinliklerinde—devasa, uğursuz bir gölge yükseldi. Muhtemelen kara parçasının önceki sureti—Avant Heim’ın Büyük Savaş’taki formu. Gökkubbede süzülen balina benzeri bir kara kütlesi—küplerden değil, sayısız topçu bataryasından ve mavi, katil gözlerden inşa edilmiş bir hava kalesi.
“—Efendimiz en yüce darbesini indirdi—lakin geri püskürtüldü, bunun üzerine yok edildik ve efendimiz katledildi.”
Jibril’i değiştiren neydi?
“Neden başarısız olduk? Neden efendimizi kaybettik? Neden hâlâ yaşıyoruz? Neden—”
Bize yaşamak için bir neden bulduran neydi? Karşılarındaki saf şiddet tezahürü hesap sorarken, Plum akıl sağlığının son kırıntılarına umutsuzca tutunuyordu—
“Efendisi olmayan bir silah neden yaşamaya devam etsin? Cevap—”
““—‘Topçu Bataryası’—””
Aniden bir parıltı Azriel’in göğsünü delip geçti. Görkemli bir aydınlanma anı alacakaranlığı ışığa boğdu ve birkaç an sonra bir patlama kükremesi atmosferi sarstı.
“… Haııı?”
Plum’ın bu aptalca ünlemini umursamadan—
“Ö-Z-E-T-L-E! Giriş diyaloğunu yirmi kelimede bitir ya da geçilebilir yap!”
“… Asla hafife alma… shmup kaçıklarının… sabırsızlığını…”
Sora ve Shiro’nun yüzleri tiksintiyle buruştu— Bir noktada bir kayalığa konup bir Kelime oluşturmuşlardı—ve şimdi ellerinden demir bir namlu uzanıyordu. Plum bilmiyordu… kahretsin, hayatında böyle bir şey görmemişti bile. Kardeşlerin somutlaştırmak için dört hece harcadıkları 155 mm’lik obüsten alevler fışkırdı. Sesi geride bırakan mermi Azriel’i delip geçti ve taşıdığı on beş poundluk B Tipi patlayıcı infilak etti. Saniyede sekiz bin metrelik patlama dalgası Azriel’i savurup attı, geride sadece duman bıraktı—
“—Neee? Siz ne yapıyorsunuz böyleee?!” Nihayet durumu idrak etmiş görünen Plum çığlık atarak ağzı açık bir şekilde Sora ve Shiro’ya bakakaldı.
“Ara sahneyi geçiyoruz.”
“… Gösteriş meraklısı pislik… ezik…”
“O-o-o-onun kim olduğunu biliyor musunuz siz?! O kişi—”
“Evet, o Azriel—Avant Heim da Phantasm, değil mi?”
“… Ha, ne?”
İç çekerek—sabır çeker gibi—Sora başını salladı ve şöyle dedi:
“Kafasında boynuzu olan tek Flügel Azriel’di. Böyle bir şey olduğunu tahmin etmiştim—ama evet, yani kendisi Hayalet Irk Avant Heim’ın tam yetkili temsilcisi falan. Gerçi detaylarını bildiğimden değil.”
“… Özetle… Azriel eşittir Phantasm… yani…”
Durumu Plum’dan çok daha hızlı kavrayan ikili, donuk ve ilgisiz bir tavırla açıklık getirdi.
“… Jibril, Hayalet Irk Avant Heim’ın bağımsız bir dünya olduğunu söylemişti, değil mi?”
Sora, geldiklerinde kendilerine yapılan açıklamayı hatırladı.
“Yani manzara değişti, bu da dünyanın yeniden yazıldığı anlamına geliyor. Fakat Avant Heim bağımsız olduğuna göre, dış dünyanın bu derece yeniden yazılması pek olası görünmüyor. Bu da demek oluyor ki—olaylar Avant Heim’ın içinde değişti. Ancak bu durumda bizim Avant Heim’ın üzerinde olmamız gerekirdi ama bunun yerine Avant Heim karşımızda duruyor—yani bu bir ilüzyondan ibaret.”
İşte kanıtı. Eğer gerçek olsaydı, On Yemin yüzünden ona zarar veremezlerdi.
“… Şimdi… Plum… işte sorun şu…”
Sora ve Shiro’nun içleri gıdıklanıyormuşçasına takındıkları neşeli ifadeler, devam ederlerken Plum’ın kafasını iyice karıştırdı.
“Geniş çaplı bir sahne değişimi, gözümüzün önünde ‘Selam, ben nihai silahım’ diye duran bir kale. Ve tıpkı son patrondan hemen önce çıkacak türden uzun mu uzun bir hikaye sekansı—oyunun bir saatlik zaman sınırının dolmasına ne kadar kaldı?”
“… Dokuz dakika kırk dört saniye.”
“Tüm bunlar neye işaret ediyor? Cevabını bekliyoruz!”
Sora ve Shiro’nun eski dünyasına dair bilgiden yoksun Plum için zor bir soru. Fakat: yüzleşecekleri her şeyi görmüş olan Plum, ümitsizlikle dolup taşan kaşlarıyla, şans eseri—doğru bildi.
“… Son, sanırımm?”
“Ne? Bunu bileceğini hiç tahmin etmemiştim.”
Avant Heim’dan fırlatılan ve şiddetli büyüden dokunmuş o devasa “Yakalama Büyüsü Cehennemi” ile yüzleşen Sora ve Shiro, kenetledikleri ellerini bir kez daha sıkıca sıktı ve gülümsedi.
“Özetle bu son aşama—neredeyse finale geldik.”
“… Doruk noktası… Muazzam bir görsel şölen…!”
Yerden destek alıp kanat çırptılar. Ardlarında “hızlanmalarının” gümbürtüsünü bırakarak, ışıl ışıl bir gülümsemeyle o cehennem fırtınasının içine uçtular.
“Buna nasıl gülebiliyorsunuz siz yaaaa!!”
Fırlayış. Avant Heim tarafından fırlatılan sonsuz ışınların, bir ateş perdesinin arasından süzülüş.
Atışlar sayısızdı ama bir hedefi kilitleyip ele geçiren Flügel yakalama ışınlarının o inceliğinden yoksundu. Sadece sonsuz mermi ve hızla dövüşen bir ateş örtüsüydü— Ha.
“Shiro, deseni çözebildin mi?”
“… Sayılır… Sen?”
“Hadi ama, biliyorsun değil mi? Hesap kitap yapmam ben—katıksız adrenalinle kaçmayı severim!”
Bir kanat çırpış daha. Shiro, milisaniyelik bir hızla Sora’nın kanat hareketine ayak uydurdu. Dans edercesine, dosdoğru o girdabın içine daldılar. Islık çalarak, gayet keyifli bir şekilde—
“True Hibachi Custom’ın yanında bu esnetir bile. Jibril’e gerçekten güvenebilir miyiz?”
“… Böyle bir son patron… varken, edemeyiz… Düşman yamakları… çok daha… zorluydu.”
Hareketleriyle Plum’ın kavrayışını çoktan aşan ikili, o ateş perdesinin arasından zarafetle süzülürken, inanılmaz bir şekilde gözlerini bu bombardımandan ayırıp bileklerini kontrol ettiler.
“—Toplam kırk altı hece.”
“… Kırk tanesini topladık…”
“Yirmi üçünü kullandık, yani—”
“… Elimizde, on yedi tane var…”
Sora’nın kolunun etrafında dönen ışık heceleri—
dis, nekt, min, dih, ih, ah, this, mahyz, with—
Shiro’nun kolunun etrafında dönen ışık heceleri—
kuh, skyool, pit, nuh, kree, ouhr, kamp, strik, ohn—
Yeterinden fazla cephaneleri vardı. Ama—Sora bir şey fark etti—
“Hmm, cher, rey, ri, gohr, shuns, nuh… Hâlâ geriye altı tane kalıyor.”
“… Ama kozlarımız… elimizde.”
Bunun üzerine Shiro mırıldandı, Sorun değil, iyiyiz.
“—Sana söylememiş miydim? O kaltağın kafasına çakmak istediğim Kelime’yi biliyorum. Üç hecem eksik.”
“… Şuna, bir baksana… Onları nasıl… kapmayı düşünüyorsun…?”
Bu ışık selinin içinde uçmak, Plum’ın aklını başından almaya zaten yetip de artıyordu. Bunun üzerine bir de Flügel’leri karşılarına almak, Sora ve Shiro için bile fazlaydı.
“…… Kahretsin, Shiro. Üzgünüm ama bir kozumu kullanacağım.”
“…… Ağabey, kaç taneye, ihtiyacın var?”
“On üç.”
Shiro’nun alışılmadık bir şekilde gözleri büyüdü ve ağabeyinin yüzünü inceledi.
“On üç. İhtiyacım olan miktar bu. Ve üç hecemiz eksik.”
Ama Sora’nın ifadesi—sonsuz bir samimiyetin ta kendisiydi.
Tek bir Kelime için on üç hece mi? Sora’nın bahsettiği koz—kesinlikle her türlü krizin üstesinden gelebilecek bir Kelime olmalıydı. Ancak o zaman bunu yalnızca bir kez kullanabilirlerdi—gerçekten son çare olmalıydı—
“Hımm, anladım…”
Eğer ağabeyi buna ihtiyaçları olduğunu söylüyorsa, riski ne olursa olsun gerçekten ihtiyaçları var demekti. Shiro başıyla onayladı. Arkasındaki anlamı kavrayamıyorsa ağabeyi haklı demekti—olay tamamen bundan ibaretti—!
Kardeşler el ele tutuştu. Sora’nın sol, Shiro’nun ise sağ bileğinden—kenetledikleri kolları üzerinden—üç hece düştü. Ve—onları yeniden dizerek—Sora bir Kelime oluşturdu. Kolunu görkemli bir şekilde savurdu ve ardından—
“—‘Disconnect’ (Kopar)—!!”
Kolunu devasa, yatay bir kavisle savurdu—ve o anda görünmez bir bıçak ateşi, uzamı ve hatta Avant Heim’ın merkezini yarıp geçti.
Kural, kişinin zihnindeki imgeyi somutlaştırmaktı: bir Kelime. Hecelerin dizilimine bağlı olarak kişinin hayal edebildiği her şey—her duruma uyarlanabilirdi: saldırı, savunma ya da ikisinin birleşimi… bir koz. Ön eklerin veya son eklerin önemi ve çok yönlülüğünden bahsetmiyorum bile, kelime oyunlarında bu temel kuraldır. Bu kozu feda ettikleri o her şeye kadir Kelime’nin sonucu—Sora’nın zihnindeki imgeydi.
Önlerindeki her şey, kötü bir şaka gibi—ikiye ayrıldı. Uzam, manzara, dilimlenmiş sahne: Avant Heim’ın kendisi kesilmişti—topçu ateşi de kesilip biçilmişti.
Ve sonra? Plum şüpheyle ne olacağını merak ederken Sora ve Shiro—yavaşladı.
“—Ne?!”
Plum şaşkınlıkla nefesini tuttu. Çöken manzaranın ortasında, Flügel’ler yarılan perdenin arasından ilerledi.
“… Ağabey… geliyorlar.”
“… On sekiz—düşündüğümden fazla. Heceler?”
“… Altı… hepsi orada… ama…!”
Doğru ya, asıl mesele onları nasıl toplayacaklarıydı. Artık “disconnect” kelimesini kullandıklarına göre ellerinde on dört hece kalmıştı ve Sora’nın söylediğine göre sakladığı on üç nihai hece vardı. Ayrıca toplanmamış altı heceden üçüne ihtiyacı olduğunu da söylemişti. Heceleri toplamayı başarsalar bile, kullanabilecekleri hece sayısı sadece üç artacaktı.
“—Pekala, büyük, nihai kumarımızın vakti geldi. Hadi yapalım şunu, Shiro!”
Savaşa hazırlanmak için eksenlerinde döndüler. Flügel’ler üzerlerine çullanırken kanatlarını çırptılar—yani, çırpmayı niyet etmişlerdi… ama…
“—N-ne?”
Plum kekeledi. Ve dürüst olmak gerekirse Sora ile Shiro da tamamen aynı şeyi hissediyordu. Sora ve Shiro’ya doğru hücum eden Flügel’ler—durdu. Derin bir hürmetle. Evet, tıpkı Jibril gibi, Flügel’lerden biri başını eğdi.
“Bu heceler. Onlara ihtiyacınız var, değil mi?”
Sorusuyla eş zamanlı olarak Flügel, elini göğsündeki ri hecesinin üzerine koydu. Sanki onun izinden gidiyormuşçasına, hece taşıyan diğer beş kişi de kendi hecelerini açığa çıkardı. Şaşkına dönen Sora ve Shiro bunun arkasındaki anlamı kavrayamadı ama Flügel’ler sadece hafifçe gülümsedi.
“Görmek istediğimiz her şeyi zaten gördük—”
“El sıkışmalar, randevular ve sarılmalara gelince… yani, umursamadığımı söyleyemem!”
“Ama sizinle oynayabildiğimiz için bile gayet mutluyuz!”
“—O yüzden, lütfen.”
Ve ardından, sonuncusunun sözleriyle—
“Lütfen Abla Azriel’in icabına bakın, müstakbel—efendilerimiz ve kurtarıcılarımız.”
Nihayet. Sora ve Shiro durumu kavradı—Jibril’in oyuna kurduğu tuzağı. Kahkahadan patlayacak gibi hisseden kardeşler, kendilerine sunulan bu adana doğru uzandılar.
“… Ha-ha, Jibril de kendi numarasını devreye soktu demek?!”
“… Jibril, ulu… adalet adına…!”
Şaklabanlık yapan Sora ve Shiro, son altı heceye dokundu.
“… Şey, ee, bu da neyiiiin nesi?”
Anlamayan tek kişi olan Plum’a, bir Flügel gülümseyerek yanıt verdi:
“Unuttun mu yoksa solucan? Bizler, ne de olsa—”
“—Abla Azriel’in emri altındaki Flügel’leriz ama her şeyden önce—”
“—Kral Sora ve Kraliçe Shiro’nun hayranlarıyız, biliyor musun?”
Ve böylece, gülümseyerek—çoğunlukla arkalarındaki zavallı Plum’ı yerin dibine sokan laf lafı açmış lafına katılarak—Sora ve Shiro kendi kendilerine kıkırdadılar ve bir kez daha kanat çırpıp hızlandılar. İkiye ayrılmış Avant Heim’a—ve kesinlikle içeride bekleyen Azriel’e doğru.

“… Görünüşe göre bazılan anlamış… Buna rağmen hâlâ sadece benim özel olduğumu iddia etmeye devam edecek misiniz?” Jibril bıyık altından kıkırdayarak sitem etti.
Azriel’in yüz ifadesi—tamamen yok olmuştu. Fakat o maskenin altında, ızdırapla kıvranıyordu.
Bu da neydi? Bütün bunların anlamı neydi? Hiçbir mantığı yoktu. Uzamda yansıtılan görüntüye dik dik bakan Azriel, düşünmeye devam etti. Çökmekte olan bir Avant Heim’ın ortasında, ilahi bir hassasiyetle tüm engelleri aşarak ilerleyen iki Imanity. Rotaları doğrudan—onaydı. Sanki onun nerede olduğunu biliyorlarmış gibi—! Hayır, biliyorlardı! Bu illüzyon cephesini yarıp keserek eski manzarayı gün yüzüne çıkarmışlar, Jibril ve Azriel’in hâlâ aynı yerde olacağını kavramışlardı—hayır, buna kesin olarak kanaat getirmişlerdi!
Bunun karşısında Azriel, acı verici bir geçmişe dönüş yaşadı. Doğru ya, o zamanlar Artosh işte böyle katledilmişti. Her şey kırılmış, her şey açığa çıkmış, her şey ilmek ilmek işlenmişti—ve efendisi katledilmişti.
Neden başarısız olduk? Neden hayatta kaldık! Neden yaşıyoruz?!
……

“Vauuuuvvvghyaaaaaaieeeeeeghyaaaahh!!”
“Plum! Ç—E—N—E—N—İ—I—I—I!!”
Çöken Avant Heim’ın içinde, ses hızını aşan süratlerle sayısız engelin yanından ok gibi geçip gittiler. Ufacık tek bir hata ölümleri demekti—ve bu felaketi delice bir hızla yönlendiren ikiliye bakan Plum çığlığı bastı:
“Aaaaaah!! Sizin aklınız başınızda mı ya?!”
“Gına geldi artık şu lafı duymaktan be! Shiro!!”
Gözlerinin önünde manzara parçalanıyor, sayısız küp devrilip yıkılıyordu. Yol tıkanmıştı. Dönmelerine imkan yoktu—kafa kafaya bir çarpışma kaçınılmazdı.
“Cıııııııııık!”
Histerik krizlere giren Plum’ı görmezden gelen Shiro, soğukkanlılıkla bir Kelime dokudu:
’ (Minyatür)…”
On yedi hece kaldı. Önlerindeki küplerden birine dokunulmasıyla Kelime harekete geçti. Küp küçüldü ve geride bir boşluk bıraktı fakat içinden geçebilecekleri bir boyutta değildi…

Sora vakit kaybetmeden deliği işaret etti ve türettiği Kelime’yi haykırdı:
“—’Sıvış!!'”
On beş hece kaldı. O iğne deliği kadar dar boşluktan sanki engeli çocuk oyuncağıyla geçmişçesine sıyrıldılar ve uçmaya devam ettiler. Plum onların bu inanılmaz uyum sağlama yeteneği karşısında küçük dilini yutarken Sora aniden sordu:

“Plum, dişlerini bir saniyeliğine çıkarabilir misin?”
“Çıkaramaaam! Çıkarmak istemiyorum çünkü içimde çook kötü bir his vaaar!!”
“Hadi ya, öyle mi? Ne yazık… Sana biraz kan vereyim diyorduuu—”
“Çok özür dileriiim! Kral Sora, dişlerimi hemen omzunuza bastırıyorum. Sanırım artık onları hissedebiliyor olmalısınız!!”
“—Zafer için ‘Deş’.”
On dört hece kaldı. Sora’nın parmağında çizik bile açmadan fışkıran kan, Plum’ın dişine işledi. Isırmadan kan emmeyi başaran Plum, kendinden geçmişti—

“Mggaah, buu da neee?! Bütün vücudumda fırtınalar koparan bu yoğun zenginlik, bu kremamsı pürüzsüzlük, bu ipeksi ve ruhu besleyen umami lezzeti de ne böyle! Bunu ancak dolunay gecesinde yumurtlayan bir deniz kaplumbağasının gözyaşlarıyla kıyaslayabilirim! ♥”
“Kendine geldin mi?” Plum akılalmaz yemek eleştirisini sıralarken Sora hafifçe güldü.
“Evveeet! Çok ama çok daha iyiyimmm! Sanki şu an her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorummm!”
Plum—daha doğrusu atkıları—havada süzülen bir kucak dolusu açmış çiçek peydah etti. Ancak bu sevinç çığlığı karşısında Sora ve Shiro haince sırıttılar.
“… İğğğrenç, bunu duyduğuma sevindim. O zaman—”
“… Görelim bakalım… her şeyi yapabiliyor musun…”
“…… Tabii ki… İşlerin böyle olacağını biliyordum. Yemin ederim var ya…”

Altı bin yıl önce, Artosh katledilmişti. Asla inanamayacakları ama kabul etmekten başka çarelerinin de olmadığı bu gerçekle yüzleşen Flügel, tam altı bin yıl boyunca öylece kalakalmıştı. Tanrıları katletmek—diğer ırkların kökünü kazımak için Artosh tarafından yaratılan bir kılınç. Onlar, Artosh’u Tek Gerçek Tanrı tahtına oturtmak için doğmuş olan kılınçtı. Ancak, artık var olmayan Efendilerinin cansız bedeninin huzurunda, bu eşsiz kılınç amacını yitirmişti. Emirlerin ağırlığıyla özgürce savruldukları zamanlarda akıllarına bile getirmedikleri bir soru, şimdi karşılarına dikilmişti.
Şimdi ne yapılacaktı?
Artosh tarafından yaratılan bu ırk, bu elçiler yollarını kaybetmişti ve vardıkları sonuç—düşünmeyi bırakmaktı. Hangisi başlattıysa başladı, teker teker, tüm güçlerini odaklayıp kendi göğüslerine sapladılar. Tek Gerçek Tanrı tahtını ele geçirmek için yaratılmış araçlardı onlar; tahta geçecek olan yok olduğuna göre, araçlara da artık gerek kalmamıştı. Kız kardeşlerinin birbiri ardına kendilerini katletmesi karşısında, hepsinin ilki olan Azriel—aniden bir yalan söyledi. Hayır, tam olarak söylemek gerekirse, bu bir yalan değildi. Fakat kız kardeşlerinin intiharlarına, gözlerindeki ışığın sönüşüne daha fazla dayanamayan Azriel, onlara şöyle dedi:
Efendimizin görevi henüz tamamlanmadı.
Eğer, bir ihtimal, ne kadar imkansız olsa da efendimiz başarısız olursa, bir savaş tanrısı olarak bilinmeyen bir güç tarafından yok edilirse… efendimizin adına, bunun sebebini gün yüzüne çıkaracaksınız. Efendimizden bize kalan son görev budur, dedi onlara.
Yalnızca Azriel’e verilmiş bir görev—bir emir. Fakat bunu tüm Flügel’e verilmiş bir emirmiş gibi gösterdi ve daha da ileri gitti.
Görevlerini yerine getirdiklerinde. Efendilerinin kendilerine bağışladığı son görevi tamamladıklarında.
İşlerinin ne zaman biteceğinin hükmünü kendisi verecekti, tabii bunu ona emanet etmeyi lütfederlerse, dedi.
Bu sadece zaman kazanmaktı, geçici bir çözümdü. Ama yine de—Flügel, efendilerini deviren o “bilinmeyenin” ardındaki gerçeği aramaya başladı. Savaş biterken, her türlü bilgiyi topladılar. Sanki dünyadaki tüm bilinmeyenleri bilinene dönüştürmek istercesine. Ve zaman aktı gitti, yakında altı bin yıl olacaktı—yine de o Cevap bulunamamıştı. Bunu bulabilecek biri varsa, o ancak Jibril olabilirdi, diye inanıyordu Azriel. Efendilerinin bıraktığı sözler. En sonuncusu. En özel olanı.
Ama.
Ben sadece… bıktım artık…

Sora ve Shiro, Azriel ile Jibril’i bulmayı umdukları salona vardılar.
Etraf karanlıktı. Sora bir Kelime türetti ve onu harekete geçirdi.
“‘Işın!'”
On üç hece kaldı. Mükemmel. Şimdi, hedeflerindeki o Kelime’yi de patlattılar mı, oyunu tüm heceler ve başarımlarla birlikte bitirmiş olacaklardı.
“Ama artık kullanacak Kelime’miz kalmadı… Üzgünüm, Shiro.”
“… Gerekli olduğunu… düşünüyorsan… sana güveniyorum.”
Bu sözler ona ağabey olmanın ne büyük bir lütuf olduğunu hatırlatırken—zemini bir “ışık” aydınlattı.
“—Altı bin yıldır arıyoruz. Yine de Cevap’ı bulabilmiş değiliz.”
Parlayan zeminin üzerinde boş bir taht duruyordu. Azriel tahtın önünde dikiliyordu ve—
“Biz de kimmiler ya? Senin dışındakilerin gayet de neyin ne olduğundan haberi var gibi görünüyor.”
Sora bunları söylerken, ablasının yanında duran Jibril’i gördü; gözleri kapalıydı. Yüz ifadesi inanç ve kararlılığın yanı sıra—Azriel’de zerresi bulunmayan bir niteliğin, yani bundan sonra olacaklara dair bir umudun karısımıydı.
“Bu beyhude dünya, var olmayan bir Cevap’ı aramakla geçen bu verimsiz hayat artık canımı sıkmaya başladı,” diye feryat etti Azriel—ve içindeki Phantasm olan Avant Heim. Yaşayan birer varlık olarak—hayır, bir kukla ve bir fantezi olarak gerçek duygularıydı bunlar.
“—Eğer Jibril’in bulduğu Cevap söylediğimiz yalanla uyuşuyorsa…”
Bir duraksama. Cehennemden de derin, çaresizlik dolu gözlerle Sora ve Shiro’ya odaklandı.
“… o zaman başarısızlığın sebebinin absürt bir saçmalıktan ibaret olduğuna karar verecek—ve tüm Flügel’in işini bitireceğiz.”
“İşte bu sorun olur.”
“… Jibril bizim… kankamız… bir kere.”
Ancak ikili bu tehdidi hiç umursamadan savuştururken Sora düşüncelere daldı: Hım.
“Anladım. Demek siz gerzekler aptalca bir ‘Cevap’ bulmak için kafanızı birer araç gibi kitaplarla doldurup duruyordunuz. Dürüst olmak gerekirse, zerre empati kuramıyorum ya da kendimden bir şey bulamıyorum. Ama bir şey söyleyebilir miyim?”
Ve sonra, tıpkı Azriel’in teklifini ilk kez reddettiğinde yaptığı gibi—
sanki hiç ilgisini çekmeyen bir aracı süzüyormuşçasına:
“… Sen, hayatında bir kez olsun kendin bir şey düşünüp de yazdın mı hiç—?”
“?!”

Azriel’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Yanı başında, bakışlarını yere indirmiş olan Jibril, Avant Heim’da bile hayranlar edinmiş o kutsal metin dediği kitabı sımsıkı tutuyordu. Kendi eliyle kaleme aldığı—Sora ve Shiro’yu gözlemlediği o günlük—henüz sonlanmamış bir geleceğin hikayesiydi…
“Ama evet, anlıyorum. Demek şöyle diyorduk; Shiro ile ben kazanırsak kitap toplamamıza yardım edecektiniz, kaybedersek de imza verecektik. Ama siz ikiniz perde arkasında böyle bir bahse tutuşmuşsunuz. Bize sormadan hayatını bahse koyduğu için Jibril’e sonra esaslı bir nutuk çekmemiz gerekecek ama—”
Sora, Shiro’nun elini tekrar kenetleyip kanadını açtı—
“Jibril’in bu bahsi neden kabul ettiğini cidden anlamıyor musun?”
“—Siz aptalların bize ikna edici bir Ce—”
“Gördün mü? Aptalsın sen! Katıksız bir aptalsın!! Senin gibi aptal bir sürtük ablalık taslayabileceğini mi sanıyor?!”
Yüzü saf, katıksız bir öfkeyle gölgelenen Sora avazı çıktığı kadar bağırdı:
“—Sana güvenip bahse girdi o! ‘Ablasına’ güvendi! Senin bunu anlayacağına dair inancına hayatını yatırdı!!”
…
……
Sora ile Shiro ayaklarını yere sağlam bastı—ve son Kelime’lerini dokudular.
“Bunu bile anlamıyorken bir de sana ‘abla’ demesini bekliyorsun!!”
“… Güldürme bizi… Rüyanda… görürsün!”
Aynı anda—yere vurup fırladılar.
Hızlı. İvme Kelimesi’ni kullanan bir hücum. Sora ve Shiro akıl almaz bir hızla yaklaştı. Ancak bünyesinde Avant Heim’ın gücünü barındıran Azriel’e—hareketsizmiş gibi görünüyorlardı.
“… Anlıyorum, Jibril bana inandığı için hayatını bahse koymuş…”
Bu bile ufkunu aşıyordu. Asıl meseleyi kavrayamıyordu bile—bu yüzden.
“—Pekala. Artık her şeyi bitirme vakti…”
Azriel de yerden fırlayıp uçtu. Genişliği birkaç yüz metreyi zor bulan salonda, ses hızında hareket eden iki kütlenin çarpışması bir andan bile kısa sürerdi.
Sonucun ne olacağına dair en ufak bir şüphe de yoktu. Azriel elini uzatıp onları yakalayacak ve iş bitecekti. Sonuçta kendisi Cevap’ı bulamamıştı ama bulanlar vardı. Eğer öyleyse… bu kadarı kafiydi. Artık noktayı koyma zamanıydı— Kendisi için bu altı bin yıl—hiçbir anlam taşımamıştı—
“İyaaaah, özür dilerim, özür dilerim! Öldürmeyin beni, yalvarırım!”
…
“—Ha?”
Gözlerini hafifçe kapatıp sıktığı ellerinin arasından bir feryat yükseldi Azriel’nin. Sora ile Shiro’yu kıstırdığını sanıyordu… ama avucunda çığlık atan bu şey de nesiydi—? Şey, ne, yani…
Hım? Ben bu kızın adını hiç duymuş muydum?
İsimsiz bir Dhampir kızıydı bu.
Yanılsama büyüsü… Bir anlık gecikmeyle kavradı. Dhampirlerin yanılsama büyüsü—son sınırına kadar kullanıldığında—Elf ve Flügelleri bile afallatacak güçteydi. Üstelik güçlü bir ruh—kan—yutmuşlarsa, Kadim Tanrıları bile kandırabilirlerdi belki…? İyi de bu durumda, Sora ile Shiro nereye gitmişti? Kanatları—hızlanan Sora ve Shiro… neredeydi—?!
Yüksek hızlı düşüncelere daldığı sırada—korkunç bir süratle Azriel’nin yanından bir şey geçti. Sanki zaman durmuş gibiydi. Azriel için her şey ağır çekimde ilerliyordu. Plum olmadan—atkı olmadan—kanatları olmadan, geriye sadece insan bedenleri kalmıştı. İnsanüstü bir hızla. Sora’nın geriye gerilmiş yumruğu, Azriel’nin omzuna indi!
“—‘Kendi kısıtlamalarımızla bu yaratığı simgele’—”
Söylenecek hece kalmamıştı. Azriel’nin gözleri açıldı. İçine boca edilen Kelime yüzünden değil. Yüksek hızda uçan o ikili—kanatlarını fırlatıp atmıştı. Dhampir bir yanılsama büyüsü mü yapmıştı yani?!

“Büyü kullanamazsınız diye bir kural yok—değil mi?”
Anlık bir karşılaşma. Duymuş olmasına imkan olmayan bir ses— Arkasını dönüp baktığında, Sora bunu kesinlikle söylemişti. Ama hayır— Bu hızda, sıradan insanlar olarak, kanatları olmadan… yere çakılıp öleceklerdi bir— Bütün bu şüphe ve kafa karışıklığı, Azriel’nin kulaklarında çınlayan şu sözlerle son buldu:
“—Tam altmış dakika… Oyun… bitti.”
Saat falan yoktu. Shiro sadece zihninde geriye doğru saydığı zamanlayıcıyı okumuştu. Işınlanan Jibril, iki efendisini yumuşakça… huşu içinde kucakladı.

Azriel için her şey öylesine uzaktaydı ki Kelime zihnine işlemeyi başardı. “Kısıtlamalar.” Azriel’nin bünyesinde barındırdığı Avant Heim’ın tüm gücü dizginlenip kısıtlandı. Uzayı yeniden şekillendiren o devasa güç bir anda serbest kaldı; etraflarındaki salon, manzaranın kendisi bile cam gibi tuzla buz olarak çöktü. Tüm bu yıkımın ortasında Azriel, sanki hâlâ yaşananlara inanamıyormuşçasına pelte gibi yığıldı ve boş gözlerle bakakaldı. Geçmişi hatırlamaya bile gerek yoktu. Evet, bu his Efendisi Artosh’un katledildiği an hissettiği şeyin tıpatıp aynısıydı— Hiç şüphe yok ki bu, korkunun ta kendisiydi.
Kavrayışın çok ötesindeydi. Anlamıyordu. Bir türlü anlayamıyordu. Anlam veremediği o kadar çok şey vardı ki. Korkunçtu. Dehşet vericiydi. Neyi kavramışlardı da bu kadar hassas, pamuk ipliğine bağlı bir ipin üzerinde böyle rahatça yürüyebiliyorlardı? Zihnine ne kadar bilgi tıkarsan tık, stratejini ne kadar ileriye dönük planlarsan planla… elinden gelen her şeyi yapsan dahi, o acı sonun ardında hep bilinmezlik yattı—belirsiz değişkenlerle örtülü zifiri bir karanlık. Bütün bu belirsizliğin ortasında… nasıl? Nasıl oluyordu da en ufak bir tereddüt duymadan o ipin üzerine böyle korkusuzca adım atabiliyorlardı? Akıl sır ermez bir olaylar silsilesine tanıklık eden Azriel, yere düşerken bilincinin kayıp gittiğini hissetti—

Azriel rüyasında, Efendisi Artosh’a dair anılarını yeniden yaşadı.
Sonu gelmeyen savaşın getirdiği yıkım, Savaş Tanrısı Artosh’u beslemekten başka bir işe yaramıyordu. Nefret, kötü niyet, düşmanlık ve kanın günlük ekmeği olduğu bir Kadim Tanrı—kaosun efendisi Artosh. O raddeye gelindiğinde, on sekiz kanadının parçaları olan—Flügeller (Kanatlar). Ve onun elçisi, Avant Heim. Bir tanrı, bir Hayalet Irk ve bir ırk. Bu küçük ordu—dünyaya boyun eğdiriyordu. Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı Artosh’a aitti—artık bundan kimsenin şüphesi olamazdı. Efendileri buydu; yine de yenilgi ihtimalinden bahsetmişti—yalnızca bir kez.
“Yenilebilirims.
Şaka yapıyorsunuzs.
“Güçlüyüm.
Şüphesiz, Lordum.
“Artık benden daha üstün bir güce sahip kimse yok.
Şüphesiz, Lordum.
“Bu yüzden, kavrayışımın ötesinde kalan şeyler var.
Kavrayamadığınız şeyler mi, Lordum?
“Kavrayışımın ötesinde kalan bir şeyle, yalnızca zayıfların anlayabileceği bir şeyle, gücüm yüzünden bana meçhul kalan bir şeyle yenilebilirims.
……
“Bu yüzden—benim gibi muktedir biri için asla kavranamayacak olan o kusurluluğa sahip bir varlık yaratacağım.
Kusurluluk mu, Lordum?
“Kusurluluk, kusursuzluk işlevi görebilir mi—çelişkiyi aşmaya hizmet edebilir mi? Bilmiyorum.
……
“Nitekim, başarsam da başarısız olsam da—sebebi bu olmalı.
……
“On sekiz kanadımdan biri, hepsinin ilki olan sen, Azriel.
… Evet, Lordum.
“Mağlup edilip bu dünyadan sürüldüğüm vakit, sen, yenilenlerin kılığında, huzur içinde yatabilmem için benim yerime bunu tartacaksın.
Azriel efendisinin ne gördüğünü bilmiyordu. Fakat efendisinin yenilgi ihtimalini dile getirirken yüzünde beliren ifade korku değildi; tam da bir savaş tanrısına yaraşır şekilde—bilinmeyen bir düşmanın ortaya çıkması arzusu… ve o bilinmeyeni bile alt etme hırsı—gaddar ama son derece müstehzi bir tebessümden ibaretti.
“Şimdi serinin dışında bir birim yaratacağım… Ona vereceğim isim—”
Ve ardından Efendisi Artosh, yakında kendisinin hatırlanmasını sağlayacak o şeyi yarattı—Kural Dışı Numara’yı, Son Numara’yı… kusurlu olanı. Nihayetinde Efendisinin bile kavrayamadığı, ötesini göremediği o ufka bakabilecek olanı. Ona ismiyle hitap etti.
Jibril…


“… Ablacığım. Uyandın mı nihayet?”
Bütün vücudu kurşun gibi ağırlaşmıştı. Uyandığında Azriel’nin hissettiği ilk şey bu oldu. Kanatları kımıldamıyordu; vücudu doğrulmuyordu— Hayır. En başta, doğrulmanın ne demek olduğunu bile bilmiyordu vücudu, bunu fark etti. Bu vücut nasıl hareket ettiriliyordu ki? Uzayı yalar gibi… değil miydi? Yer—ne zamandan beri bu kadar güçlüydü de bedenini böyle prangalara vuruyordu? Gülle gibi ağırlaşan başını kaldıran Azriel, tepesinde dikilen gölgelere baktı. Kendisine yukarıdan bakan Jibril—ve iki Imanity, Sora ile Shiro. Exceed Sıralamasının En Altı. En zayıf ırk ona tepeden bakıyor ve konuşuyordu.
“Yani hilelerinizin gücüyle ‘herkesi ezer geçerim’ diyorsunuz, sonra bir kez oyun bittiğinde oyun bozuk diye zırlıyorsunuz. Bu ne saçmalık ya?”
Sora gülerken Shiro sırıttı— Ama söylediklerinin anlamını kavrayamayan—
“En baştan bir piyon olarak tekrar dene. Bunu yapıp da hâlâ bozuk olduğunu düşünüyorsan…”
“… Seninle… istediğin… kadar oynarız.”
Buna rağmen Azriel, içine boca edilen Kelime’nin gücünü bir Imanity seviyesine kısıtladığını anlamıştı. Gözlerini devirdi ve bunu kendisine gülümseyerek açıklayan kardeşlere kıkırdadı.
Demek olay buydu. Uçamıyordu. Büyü kullanamıyordu. Ruhları bile göremiyordu. Daha önce varlığından bile haberdar olmadığı mesafe ve ağırlık kavramları bedenini yere çiviliyordu. Sırtüstü yuvarlandı, kısıtlanmış elini zorla hareket ettirip gökyüzüne doğru uzattı.
Öylesine yüksekti ki. Öylesine yüksek, öylesine engin. Bedenini yere bağlayan güç, sanki yerle gök arasında aşılmaz bir duvar örmüştü. Orada uçabileceğini düşünmek bile artık hayal gücünün ötesindeydi. Uçabileceği söylense dahi içinden uçmak gelmezdi. O cesareti kalmamıştı. Bu sırada, aynı yeteneklere sahip olmalarına rağmen o gökyüzünde gülümseyerek dans eden, onunla oynamış olan o iki Imanity sordu:
“… Yerin tadı nasıl… fena değil… değil mi?”
“Nihayetinde bir kez çakılmadan gerçekten tekrar uçmak istemezsin.”
O göklerde çeviklikle süzüldükleri halde çakılmanın fena olmadığını söylemek…
“—Hadi ama, düştüğün zaman geri sıçramalısın. Sıradaki el geliyor, değil mi?”
Gülümseyerek elini uzattı—evet. Tıpkı bizim yaptığımız gibi dercesine.
En sonunda Azriel’nin zihninde her şey oturdu ve yüzüne bir tebessüm yayıldı. Geç kalmıştı. Gülünç derecede geç. Bunu düşününce ona aptal deseler şikayet etmeye hakkı yoktu ama Azriel onun elini tuttu.
“… Ablacığım, çok dik kafalısın.”
Azriel ayağa kalkarken onu soğuk ama şefkatli gözlerle izleyen Jibril onu karşıladı. Artosh’un hatırlanmasını sağlayan kişi—kusurlu olan. Kural Dışı Numara ve Son Numara. Kusurluluk. Bunun anlamı—kusursuz olma arayışıydı. Kişi kusurlu olduğu için bilinmeyene, geleceğe, umuda uzanır—onları yakalamak için çabalardı.
Jibril’in en sonunda tek başına avlanmakta ısrar etmesinin sebebi—
“Jibby, senin de kafan çok yumuşak…”
Emir bile almadan bir Elf metropolünü haritadan silip yüzünde bir tebessüm, kucağında bir kucak dolusu kitapla geri dönmesi. Özelliklerinin yetersiz olduğu söylendiğinde tek başına üstün bir ırkı katletmeye gitmesi ve ölümün eşiğinde geri dönmesi. Konseyi terk edip vatanından kaçması, sonra da yeni efendileriyle geri dönmesi— Gerçekten de tartışmasız bir şekilde kusurluydu ve—bu yüzden—herkesten daha güçlü olmuştu.
“… Anlıyorum. Sadece kitap okumak insanı hiçbir şey öğrenmeye yetmiyormuş…”
Anlamak, asla sadece bilgiyi artırmak için gerçekleri ezberlemekten ibaret değildi. Yaparak, duvardan duvara vurularak, en nihayetinde kemiklerine işleyerek elde edilen bir şeydi. Ne Artosh’un ne de Azriel’nin asla kavrayamadığı şey “bilinmeyen”di. O şey—şüphesiz “olasılık”tı: imkansızı imkanlı kılma yeteneği. Güçlü olanlar, asla başarısız olmayanlar, asla kaybetmeyenler olarak—kavramsal düzeyde bile anlayamayacakları bir şeydi. Ve yine de—
“Yenilenlerin kılığında yaşamak beni zaten kusurlu kılmıştı… Ben sadece… korkuyordum.”
Henüz yenilgiyi tatmadan önce bunu hissetmeye başlayan tek kişi Jibril’di.
Başarısızlıklarıyla birlikte Flügeller ve Avant Heim da kusurluluğa ulaşmıştı. O halde… sızlanıp durmalarıyla terk edilmelerine şaşmamalıydı; çünkü Azriel dahil Flügeller bilgi toplamaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Yalnızca Jibril meraktan gözü dönmüşçesine özgürce dolaşmış, bilgi yaratmış ve kazandıklarını ardında bırakmıştı. Ezici gücüne rağmen hâlâ daha yükseği hedefliyordu—bilinmeyene olan hayranlığını kucaklayarak.
Bunun tek bir anlamı olabilirdi.
“Nya-ha, nya-ha-ha-ha… çok saçma. Şimdi bakıyorum da dehşet derecede saçma.”
Yüzünü eğen Azriel artık sadece gülebiliyordu—bu da Jibril’in sormasına vesile oldu:
“Artık anladığınızı varsayıyorum?”
“… Evet, anlıyorum—anlaşılacak hiçbir şey olmadığını.”
İnsan gülmeden nasıl durabilirdi ki? Altı bin yıldır aradıkları cevabın—Hiçbir cevap olmaması—olduğunu düşünmek…
“Bilinmeyen asla bilinen olamaz, çünkü bilinen şey bundan böyle bilinmeyen haline gelir. Bunun sonu yok. Dünün bilgeliği bugünün cehaletidir.”
Daha önce hiç kaybetmemiş olan Azriel, o ilk yenilgiden beri ondan tepeden tırnağa korkmuştu—bilinmeyenden. Onu anlamaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyordu.
“Bu yüzden ezberlemeyeceğiz, öğreneceğiz—değişimle gelen risklerden bile keyif alacağız.”
Ve böylece—tek yapabileceği şey ona yaklaşmaktı. Cesurca bir adım atarak—
“Savaşı kaybetmemizin sebebi işte bu yetersizliğimizdi. Büyük Abla Azriel, Efendilerime yenilip önlerinde diz çöktüğümde ve onlara hizmet edeceğime yemin ettiğimde, Artosh’un son görevi—yerine getirilmişti.”
Gözleri hâlâ yere dikili olan Azriel fısıldadı:
“… Lord Artosh… ben de sonunda… son arzunuzu yerine getirebildim mi?”
Sonunda yalan söylemeyi bırakabilir miyim? Yanaklarından süzülen gözyaşlarını silen Azriel, alçakgönüllülükle uzak göklere baktı. Hiç bilmediği böyle bir yeteneğe sahipti—ama belki de bu sayede, huzur içinde uyuyabilirdi.
Sora, bir röntgenci gibi yüzünü inceleyerek anı böldü.
“… Hımm, pek anlamıyorum ama neticede sevimli olabiliyormuşsun, ha?”
Nihayet. İlk defa Azriel’e seslenirken gülümsedi.
“… Size dört soru sorabilir miyim, İmanityler—? Hayır, yani Sora ve Shiro.”
Cevap yoktu elbette. En başa kadar geri dönmüştü—bu durumda kontrol etmesi gereken bir şey vardı.
“Siz ikiniz… ne için yaşıyorsunuz?”
“Shiro.”
“… Ağabey.”
“Biriniz ölürse diğeriniz ne yapar?”
“Ölecek olursak birlikte ölürüz, o yüzden bu anlamsız bir soru.”
“… Ağabeyimin dediğinden.”
“Siz ikiniz… ne için doğdunuz?”
“Bilmem.”
“… Evet.”
“Böyle saçmalıkları düşünecek vaktimiz yok. Siz leydilerin aksine, bizim ömrümüz kısa.”
“… Çok, meşgulüz…!”
Hepsi anında verilen cevaplardı. Sora gülümseyerek, Shiro ise son derece ciddi. Ama—bunlar onun cevapları değildi—yalnızca referans olarak kullanılabilirlerdi. Ve nihayet—Azriel sordu:
“Ben de… Jibcik olabilir miyim?”
“Hayır. Sadece kendin olabilirsin.”
Anında verilen bir cevap. Elbette. Azriel zaten biliyordu ama yine de gözleri biraz buğulandı, bu da Sora’nın sormasına sebep oldu—
“Eee, ne olmuş yani?”
Bulutsuz bir— (… evet, isminin hakkını vererek…)
“Şu an sevimli görünüyorsun. Şu anki halini sevdim.”
gökyüzü gibi gülümsedi.
…
Nya-ha-ha.
“Binlerce yıl aradıktan sonra aldığım cevap ‘En başa dön’ oldu. Sonsuza dek yaşamak çok yorucu.”
Evet. Kendi kendilerine buldukları… tamamen kendilerine ait olan—cevaplar. Kendisini arayacak ve Jibril gibi kendi anlamını bulacaktı.
Bunu yapabileceğimi… bildiğim sürece… bu kadarı yeterli…
Azriel yorgun bir halde mırıldandı, ama sonra Jibril’in Sora’dan özür dilediğini duydu.
“… Efendim. Size danışmadan hayatımı ortaya koyduğum ve son ana kadar yine sizin gücünüze sığındığım için… Gerçekten bağışlanacak gibi—”
“Aha, o konu hakkında Jibril.”
Söylemesi zormuş gibi başını kaşıyan Sora ona cevap verdi:
“Bu hatunun bütün Flügel’lere intihar emri verme yetkisi falan yok ki—biliyor musun?”
“Anlayamadım?”

Donakalan Jibril’i arkasında bırakan Azriel sırıttı.
“Amanın. Çözdün demek?”
Yaramazca dilini çıkararak bir “Nya-nya” patlattı.
“İzin almadan intihar etmenizi yasaklamış olmam—size intihar etmenizi emredebileceğim anlamına gelmiyor ki! Hııııımm, altı bin yıl boyunca kimsenin böyle bir yalanı fark edememiş olması inanılmaz gerçekten, nya-ha-ha-ha!”
Shiro bunun üzerine bir çivi daha çaktı—
“… Öyle olsa bile… Jibril… bize ait… o yüzden…”
Efendilerini işin içine dahil eden, hatta ölümü bile göze alan Jibril’in omuzları titremeye başladı. Ancak Sora derin bir iç çekerek ona şöyle dedi:

“—Ama Azriel bunu kendisi yapabilirdi, kesinlikle.”
Sora’nın sert ses tonu karşısında Jibril’in nefesi kesildi, Azriel’in de gülümsemesi yüzünde dondu.
“En başından beri masaya koyduğu tek şey kendi hayatıydı. Ne olursa olsun kendini öldürmeyi planlıyordu büyük ihtimalle. Yani, hangi abla kendi küçük kardeşinden ölmesini ister ki? Jibril, senin inandığın ablan bu değil miydi?”
Cevap mı? Sessizliği takip eden bir iç çekiş, Sora’nın sözlerini her şeyden daha etkili bir biçimde doğruladı. Bir Cevap’ın varlığı ve Flügel’lerin buna ulaşma yeteneği düşünüldüğünde, Azriel kardeşlerinin kendisine emanet ettiği intihar etme yetkisini onlara geri verse bile, artık bunu yapmayacaklardı. Bir cevap olmasa dahi, hepsi Jibril gibi ölmemek için bir sebep bulabilseydi, intihar edeceklerini düşünmek için hiçbir neden kalmazdı.
İşte bu noktada, sırf onlar ölmesin diye yaşamış olan Azriel, kendi rolünün son bulduğunu görmüş olacaktı.
“… Sora, haddini aştığın için sana çok kızan oldu mu hiç?”
“Oho, evet, hem de çok. Ama bu oyunun kuralı kimsenin ölmemesi. Bu yüzden—”
Şak diye yankılanan bir ses.
“Gelin oynayalım.”
Sora ellerini çırptı ve sırıttı.
“Yani, bütün ilerlemeyi çöpe atıp ‘Yeni Oyun’a basmak berbat bir şeydir, değil mi?”
O halde, evet, gelin oynayalım.
“O zaman işimiz basit. Tek yapman gereken farklı bir oyun oynamak.”
Eğlenceli, çok eğlenceli olacağı kesin bir oyun.
“Bu dünyayı—senin için katbekat daha eğlenceli bir hale getireceğiz.”
Asla bıkmayacağımız bir oyun.
“Bunu başarabileceğimize inanıyor musun— Hadi bakalım, neyine bahse giriyorsun?”
…
……

“Nya-ha… Nya-ha-ha-ha, nya-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!!”
Kalbinin derinliklerinden gelen bir kahkahayla, altı bin yıldır ilk kez—hayır, belki de hayatında ilk defa kendi kendine, içinden geldiği gibi güldü. Fiziksel yeteneklerinin İmanityler tarafından sınırlandırılmasının bir sonucu olsa gerek—o kadar çok güldü ki karnı ağrıdı. O kadar şiddetli güldü ki gözleri yaşardı; Azriel başını kaldırdı ve—
kasıtlı bir şekilde kollarını Sora’nın boynuna dolayıp onu öptü.
“Mmph?!”
“…?!”
“Ne—? E-Efendim?! B-Büyük Abla Azriel!!”
Saniyeler süren tutkulu bir Fransız öpücüğünün ardından Azriel geri çekildi.
“Nya-ha-haa, iki tarafın da kazanmasına bahse girdiğin bir oyun diye bir şey yoktur. ♥”
““…””

Şaşkınlıktan kalakalan Sora’nın ve gözleriyle üzerinde ölümcül bir delik açmak istercesine ona dik dik bakan diğer ikisinin bakışlarını görmezden gelen Azriel şöyle dedi:
“Siz koca çocuklar… Tam da canıma kıymak istediğim anda beni sizinle eğlenmeye davet ettiğiniz için gerçekten çok mutluyum. Ama yine de—ben Jibcik gibi değilim. Yanınızda bulunmaya layık değilim—henüz.”
El salladı ve arkasını döndü… ve bedenini kısıtlayan yerçekimini hissederek yürümeye başladı. Küçük kardeşini kendisi için endişelendirmişti; İmanityleri kendisi için endişelendirmişti; teselli edilmişti; hatta intihar etmesi bile yasaklanmıştı. Tüm bunlardan sonra—artık onlara bağımlı olamazdı. Kendi kendine kıkırdadı.
“—Ama neyse ne. Bunu başarabileceğinize bahse gireceğim. O zamana kadar—Jibcik’in inancını, bana sunduğu kendi potansiyellerime olan inancını deneyeceğim. Bu yüzden, bana biraz zaman tanıyacağınızı umuyorum.”

“… Ağabey… Kadının seni öpmesini sağladın.”
“Hey, bir durun, kafasına göre öptü be! Görmüyor musunuz?”
“Efendim, hürmetlerimle belirtmeliyim ki On Yemin hak ihlallerini imkansız kılar. Dolayısıyla Kıdemli Azriel’in dudaklarınızı kenetleyebilmiş olması, bilerek veya bilmeyerek buna izin verdiğiniz anlamına gelir.”
“Bekleyin, durun, durun—bilinçaltımda bile olsa böylesine bir afet-i devranı reddedecek adam mı var bende!”
“… Ağabey, sen de… ne kadar kadın varsa kabulsün…”
“Bana oldukça Bay Ino’yu hatırlatıyorsunuz.”
“Hey, bir dakika… Şey, yani bakın, burada mağdur olan benim! Yapmayın çocukIar!”
Uzaklaşırken arkasındaki gürültüye sırıtarak Azriel mırıldandı:
“… Bu arada Jibcik—”
“… Nihayet Jibcik diyorsun, öyle mi? Efendilerime bu kadar bayağı davrandıktan, bize binlerce yıldır yalan söyledikten sonra—mülayim sabrım sınırına ulaşmak üzere. Ama nedir, Kıdemli Azriel?”
Jibril, Azriel’in seslenişi üzerine ablamsı hüviyetine bürünen Flügel’in yanına geçti ve keyifsiz bir edayla karşılık verdi. Azriel Kendi zihninde beliren soruyu yüksek sesle döküverdi:
“Jibcik, Imanity Büyük Savaş’tan nasıl hayatta kalmayı başardı dersin?”
“…… Şey.”
Ucu bucağı olmayan eski bir soru. Son zamanlarda Jibril’i bilhassa şiddetle kıvrandıran bir soru. Geçerli teori, öylesine zayıf olduklarından kimsenin onlara aldırış etmediği ve tesadüfen hayatta kaldıkları yönündeydi. Ancak Sora ve Shiro ile tanıştığından beri Jibril bir şeylerin ters gittiğini sezinlemeye başlamıştı. Savaşın sonunda Lucia kıtasının tamamının Imanity toprağı haline gelmesi sadece bir tesadüf olabilir miydi? Imanity—güçleri nereden geliyordu? Azriel kendi kendine düşünüp derinleştirdi.
“Kayıp üstüne kayıp yaşamak, ta ki kaybedecek bir şey kalmayana kadar—Imanity’nin olayı bu olabilir mi?”
Yenilgiyi ve başarısızlığı doğal kabul edip her seferinde ders çıkarmak, bilinmeyenden korkmayıp aksine ona neşeyle atılmak. Tam da bu yüzden herkesten çok kusursuzluğa susayan en kusurlu ırk—eğer öyle varsayacak olurlarsa… Azriel kıkırdadı. Neden hayatta kalmışlardı—? Hayır.
“… Neden Savaş sırasında böyle bir ırka karşı hiç tetikte olmadık?”
Jibril’in nefesi kesildi. Sadece iki efendisi değil… Doğu Birliği’nin oyununu gözler önüne seren eski kral ve Elflerle iş birliği yapan Chlammy de, bu ırkın potansiyellerini ona göstermişti; huşu ve dehşet uyandıracak kadar ki artık ona son derece tanıdıktı. Kimi zaman çıldıran, kendilerini ölümün kucağına atan—ve yine de bir şekilde her defasında bir sonraki raunda çıkan bir insan ırkı.
“Sonu gelmez bir öğrenme hırsına sahip bir ırk—böyle bir tehdidi nasıl oldu da fark edemedik?”
Ne kadar cılız olurlarsa olsunlar, bunu sonsuza dek sürdürürlerse kaçınılmaz olarak—bir noktada—kaçınılmaz bir tehdide dönüşecekleri anlamına geliyordu. Savaş sırasında böyle bir ırkın doğasını fark etmiş olsalardı ne yaparlardı? Bunu düşünmeye gerek bile yoktu—fazla tehlikeli olurlardı. Anında kökleri kazınırdı.
“… Ve yine de Imanity’ye ait tek bir kayıt—yok. Acaba neden?”
Evet, Büyük Savaş sırasındaki Imanity kayıtları tamamen yoktu—doğal olmayacak derecede hem de.
“Nya-ha-ha-ha, neyse, bu sadece aklıma gelen bir şey. Acaaaaba—”
Azriel, Sora ve Shiro’ya baktı—
“—bizi kandırıp tüm cephe hatlarını Lucia’dan uzağa taşımamızı sağlamış olabilirler mi?”
Evet, bu tam da onların yapacağı türden bir şeye benziyordu—
“Kral Artosh’u katleden o Exmachina’ların Savaş’ın sonuna doğru ne yaptıklarını da hiçbir zaman çözemedik, yani—”
Gözleri hariç her yeriyle gülümseyen Azriel tahminde bulundu:
“—ya Imanity onlara liderlik ettiyse—?”
Ya—Büyük Savaş’ın sonunu getiren Artosh’un ölümü—
planlanmış bir şeyse—?
“Ayyyy! Belki de sadece fazla kuruyorumdur? Nya-ha-ha-ha-ha-ha!”
Ve ardından Azriel, dona kalan Jibril’i geride bırakarak yürüyüp gitti.
İyi bir mesafe katettiğini düşünmesine rağmen bir arpa boyu yol alamadığını fark etti. Jibril’in onun bu heybetli çıkışına tanıklık etmek yerine sakince yanında duruyor olması öyle komikti ki.
“Jibcik, o çocuğun önerisini dikkate alıp bir süre bu bedenle yaşayacağım—ayrıca…”
Gülümsedi.
“… bir sonraki mecliste—Avant Heim’ın Elchea Krallığı’na katılması teklifini sunacağım.”
“… İtiraf etmeliyim ki geçeceğinden hâlâ şüpheliyim.”
Bu kendisi için de bir rüya olurdu, diye düşündü Jibril. Ancak Azriel ona kocaman, sinsice bir sırıtışla karşılık verdi.
“Elchea’yı gözlemleyip onlardan öğreneceğiz. Sadece ‘sözde bir üye’ olacağız… böylece herkes bulduğumuz Cevap’ı bulabilsin—Kral Artosh’un son görevini yerine getirebilsin—bahane nasıl ama? Nya-ha. ♥”
İfadesi, onları altı bin yıl boyunca boşuna kandırmadığını ima ediyordu.
“… İtiraf etmeliyim ki bunu reddetmek cidden zor görünüyor…”
Zaten Avant Heim herhangi bir aidiyeti olmayan bir güçtü. Ne bir toprağı ne de kaynakları vardı. Resmi üyelik elde etseler bile yardım etmek zorunda olacakları anlamına gelmiyordu; sadece istedikleri işlere dahil olabilirlerdi. Ve eğer Temsilci Yeti’nin kendisi bunun Artosh için olduğunu söylerse—Flügel’lerin reddetmek için hiçbir nedeni kalmazdı.
Azriel madem bu kadar zihinsel esnekliğe sahipti, o halde neden— Jibril iç çekti.
“Ben de dahil olmak üzere Flügel’ler, potansiyellerinin inancımıza layık olduğunu kendi gözlerimizle görene kadar bu çocukları yeni efendilerimiz olarak tanıyamayız. Bunu biliyorsun, değil mi?”
“Evet. Herkes bunun farkında olmalı. Ben misyonerlik faaliyetlerime devam edeceğim, bu yüzden endişelenecek bir durum yok.”
Jibril kutsal günlüğünü sergiledi ve bunu sadece hayran kitlesini—öhöm, inancı—büyütme meselesi olarak kestirip attı. Buna karşılık Azriel kıkırdadı ve dönüp ona baktı.
“… Şimdilik benim yerime onlarla bizzat sen ilgilenebilir misin, Jibril’cik?”
Bu ikisi adeta bir bilinmezlik yumağıydı. Azriel artık onları bu kadar çekici kılan şeyin ne olduğunu anlıyordu. Fakat aynı zamanda—fazlasıyla risklilerdi. Bir sonuca varılmadan önce ölmelerine izin veremeyeceğini düşünüp kendi kendine sırıttı:
“Bunu senden Kanat Temsilcisi olarak değil de… bir dost olarak rica edebilir miyim?”
Jibril her zamanki tavrına geri döndü.
“Efendilerimi canım pahasına koruma niyetinde olduğumu söylemeye gerek bile yok—bu yüzden reddediyorum.”
“Demek öyle… nya-ha-ha…”

Dost olmadıklarını ima ediyordu—şey, tabii ki. Yaptığı bunca şeyden sonra ne yüzle buna cüret edebilirdi ki—?
“Ama fazla uzatırsanız en heyecanlı yerleri kaçıracaksınız—abla.”
Jibril araya o “abla” lafını sıkıştırırken sırıttı.
…
“Merak, etme… küçük kardeşim, seni—almaya geleceğim, çok yakında.”
Nya-ha-ha-ha-ha. Gözyaşlarını tutmak için gülümseyerek tıpış tıpış uzaklaştı. Ne de olsa o, sadece tek bir saat içinde kendisini değiştirmeyi başarmıştı. Çok uzun sürmemeliydi— Ayrılmak üzereyken birden durakladı, arkasına döndü—ve iç çekti. El salladı.
“Hey, herkes, biri beni sırtına alabilir mi? Hem hemen hızlıca bir meclis toplamak istiyorum! En azından evime giden bir yola ihtiyacım var… Biri benim için bir yol döşese ne güzel olurdu, nya-ha-ha-ha-ha-ha!”
Gücü hâlâ mühürlü bir şekilde evine doğru yürüdü. Uçmak gibi şeyleri yapamıyor olmak bir şekilde ferahlatıcıydı. İçini bu tür önemsiz düşünceler kaplarken, her küçük şeyi eğlenceli bularak kendi kendine kıkırdadı. Ayakları yere basarken, bakışları onlarınkiyle aynı hizada, hızı bir karıncanın yürüyüşünden öteye geçmeyerek dünyayı içine çekti.
Yirmi altı bin yıl yaşadıktan sonra—yeni bir şey denemek o kadar da kötü değildi.
……

Onları yeni efendileriniz olarak kabul edecek misiniz?
“Buna karar verecek olan ben değilim. Av’n, sen de bunu kendin düşünmelisin.”
… Kafa karıştırıcı bir teklif, ancak denenmeye değer görüldü.
“Şey, dürüst olmak gerekirse, bir süreliğine onlara tabi olmanın fena olmayacağını düşünüyorum.”
Potansiyelleri yüzünden mi?

Bu soru üzerine Azriel, uçamayan kanatlarını havada çırptı ve yanıt verdi:
“Çünkü çok eğlenceli olurdu! Nya-ha-ha-ha!”
Bundan sonra nasıl bir oyun oynayabileceklerini düşünmek bile kalbini heyecanla dolduruyordu—

Bu sırada. Elchea Kraliyet Kalesi, önceki kralın çalışma odası. Kraliyet standartlarında görkemli bir deniz ürünü ziyafetini silip süpürmekle meşgul olan Izuna’nın yanında, Steph bir kitaba göz gezdiriyordu.
Kendi hazırladığı yemekleri büyük bir iştahla midesine indiren Izuna’ya bir göz atıp konuştu, “… Izuna Hanım, cidden ne çok yiyorsunuz böyle.”
Bu manzara insanın içini ısıtıyordu—ama sonra, Izuna’nın dedesinin hayatının tehlikede olduğunu hatırlayınca Steph merak etmeye başladı. Izuna da çaresiz durumdaydı. Elinden geleni yapıyor, varını yoğunu ortaya koyuyordu—ama garip bir şekilde, Steph onun tavırlarında ne bir panik, ne bir huzursuzluk ne de bir endişe sezebiliyordu.
“Ah, bunu söylemek biraz zor… ama Izuna Hanım, Bay Ino için endişelenmiyor musunuz?”
Ağzında hâlâ bir balıkla aniden duraklayan Izuna, dümdüz bir sesle cevap verdi:
“Hiç de bile, yani. Neden endişeleneyim ki, yani?”
“… Neden mi endişelenesiniz…? Yani şey…”
“Sora ve Shiro, ‘Endişelenme, onu kurtaracağız’ dedi, yani.”
Izuna zerre kadar şüphe barındırmayan bir edayla bunu dile getirdi ve yemeğine geri döndü. Derin bir iç çeken Steph, dikkatini elindeki kitaba geri vererek söylendi. Bir süredir aklını kurcalayan küçük bir soru vardı—
“Siz ve Tapınak Bakiresi o yalancılara nasıl bu kadar güvenebiliyorsunuz ki?”
Eninde sonunda bir şekilde işin içinden çıktıkları doğruydu. Ama giden yol daima yalanlar ve sahtekarlıklarla doluydu. Nasıl güvenebiliyorlardı ki—? Steph bunu düşünürken, Izuna sert bir bakışla ona döndü.
“… Sora ve Shiro yalancı değil, yani.”
“Izuna Hanım, Imanity dilini okumayı öğrenmiş olsanız da görünüşe göre henüz tam anlamıyla hakim değilsiniz.”
O ikisi yalancı değilse başka neydi ki? Steph kıkırdadı.
“Onlar yalancı gibi kokmuyor—’Kandırdım seni sürtük’ diye kokan o lanet yalancılar gibi değiller. O kokudan nefret ediyorum, yani.”
.

Steph diyecek söz bulamadı. Izuna, Sora’nın dedesini kurtaracağını söylediği o günü hatırladı. Plajda Sora’dan aldığı o koku—içini rahatlatmıştı. Steph’e hafifçe tebessüm etti.
“Sora ile Shiro güzel kokuyor yani. O pislikler insanları kandırıyor, sürüklüyor, onlarla dalga geçiyor yani. Ama—asla yalan söylemiyorlar işte—o yüzden onları seviyorum yani.”
Daha tek haneli yaşta bir kız çocuğundan ders alan Steph derin bir nefes aldı. Saçmalıktı ama yine de bazı şeyleri açıklıyordu—zihninde garip bir kavrayış şimşeği çaktı. Sora—yalanla beslenen o doğuştan sahtekar. Nasıl oluyordu da buna rağmen bazı anlarda—ona dedesini hatırlatıyordu? Düşününce aslında her şey ortadaydı. Yalan söylemekte bu kadar iyiyse, neden sürekli bir yalancıdan şüphelenilir gibi davranıyordu ki?
Neden—iyi biriymiş gibi davranmıyordu ki—?
Steph, Izuna’nın kendisini soğukkanlılıkla süzdüğünü fark etti.
“… Stephçik, sen de güzel kokuyorsun yani. Ama bazen yalancı gibi kokuyorsun işte.”
“N-ne?! N-ne zaman sana yalan söyledim ki?!”
“Sora hakkında konuşurken lanet bir yalancı gibi kokuyorsun yani. Böyle davranmandan hoşlanmıyorum işte.”
“O-O tamamen Sora’nın beni kendisine aşık olmaya zorlamasından kaynaklanıyor! Karşı koymam çok doğal değil mi?!”
Izuna’nın kendisinden hoşlanmadığı imasıyla incinen Steph, boğazı düğümlenerek kendini savundu; ancak Izuna karmaşık bir ifadeyle onu geçiştirdi.
“Yine saçmalıyorsun yani… Ama genelde güzel kokuyorsun, o yüzden bu seferlik Görmezden geleceğim işte.”
Bunu söyledikten sonra Steph’i düşünceleriyle baş başa bırakarak tekrar balık tıkınmaya koyuldu.
Pekala, diyelim ki—tartışılacak bir tarafı olmasa da sırf lafın gelişi diyelim ki—Sora bir yalancı değil. Ama öyle olsa bile—
“Bu durum, Yeminler ile duygularımı ele geçirmesini haklı çıkarmaz! Bu tamamen zırvalık!”
Steph bu öfke patlamasıyla başını ellerinin arasına almışken bir kitap gözüne çarptı. Biraz ötedeki bir rafta—antik ciltli bir kitap duruyordu.
“… Gururlu Prensesin Hazinesi… Bir çocuk masalı mı?”
Imanity dilinde yazılmış—kulağa sanki bir kreş masalıymış gibi gelen bir başlık. Kapağı açtığında şunlar yazılıydı:
Bu, Cüceler arasında nesilden nesile aktarılan bir masaldır—
“Çeviri mi? Çevirmen—dedem değil gibi görünürde. Bu kitabın burada ne işi var…?”
Steph mırıldanarak sayfayı çevirdi ve nefesi kesildi. Orada şunlar yazıyordu.
Bu, uzak geçmişten kalma bir masaldır. Denizlerden de uzak—
……

Ve altında, tanıdık bir yazı—yani dedesinin el yazısı—ile kaleme alınmış bir not vardı.
Denizin uyuyan kraliçesinin, derin uykusuna dalmadan önce bu masalı okuduğunu tahmin ediyoruz.
Masaldaki prenses gibi, kraliçe de herkes tarafından seviliyor ve her şeye sahipti.
Ve böylece… bilmediği bir şeyi arzuladı.
Her şeye sahip olduğu halde, elinden kaçan o tek şeyi yanıp tutuşarak arzuluyordu: erişemeyeceği bir aşkı—
“Buldummmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm!”
Steph bir çığlıkla sandalyesinden fırlayınca Izuna yerinden sıçradı.

Avant Heim—merkez bölgesinde bulunan nispeten büyük bir küp. Burası Jibril’in eski ikametgahıydı, şimdiyse bir depoydu. Tüm kitaplarını ve değerli eşyalarını Elchea’daki kütüphaneye taşımış olmalıydı, çünkü buranın hiç yaşanacak bir yer havası yoktu. Uykuya ihtiyaç duymayan Flügel’lerden bekleneceği üzere ne bir yatak vardı ne de pencere. Kitap dışındaki hazinelerinden oluşan koleksiyonuyla çevrili bu mühürlü oda; Sora, Shiro ve Plum gibi gölgelerde yaşamaya alışkın tipler için şaşırtıcı derecede konforluydu. Tabii Jibril’in verdiği bazı uyarılara dikkat ettikleri sürece—”Aman Efendim, şunlara dokunmasanız daha iyi edersiniz. Muhtemelen, hayır, kesinlikle ölürsünüz.” Büyük Savaş’tan kalma ganimetler, kafatası yığınları ve benzeri şeylerdi bunlar, ama—
“… Bu işte bir tuhaflık var…”
Odanın ortasında, neredeyse yüz Flügel’in Yeminler gereği onlar için topladığı kitaplar duruyordu. Kitap yığınının içine gömülmüş, yorgunluktan gözlerinin altı morarmış olan Sora şaşkınlıkla şikayet etti. Kucağındaki Shiro bir şeyler yazıyor, ardından inleyerek öfkeyle yazdıklarının üzerini çiziyordu.
“… Efendilerim, neden biraz istirahat etmiyorsunuz?”
İki kardeşin kaydettikleri ilerleme eksikliği yüzünden sinirlerinin bozulduğunu fark eden Jibril, nazikçe sitem etti.
Oyundan hemen sonra, ikili doğrudan bilgi toplamak için getirilen kitaplara gömülmüştü. Kendi müjdesini kaleme almakta olan Jibril, Plum gelmeden öncesi de dahil olmak üzere Efendilerinin uyumayalı yaklaşık beş gün olduğunu aniden fark etti. Bunu düşünerek onları uyardı ama Sora, onu pek duymuyormuş gibi başını kaşıdı.
“Nasıl olur da on dokuz farklı kayıt olur da hepsinde onu uyandırma şartı tıpatıp aynı yazabilir?!”
“Hayııır… hepsi bir hiç uğruna mıydı… boşa mı gitti yani…?”
Oyunun sonundaki o karşılaşma. Bir Phantasma’nın gücünü emmiş olan Azriel’i bile kandırma ayini. Çabalarından tükenmiş olan Plum, yerde bitkin halde yatıyor, son nefes kırıntılarıyla acınası sesler çıkarıyordu. Bütün bunları yapmış olmasına rağmen her şeyin anlamsız olduğunu düşünmek—yüzündeki tüm umudu silip götürmüştü ama Sora pes etmedi.
“Sorun düşündüğümüzden de derin… Özetliyorum, tamam mı?”
İç çekerek Plum’a döndü.
“Seiren’lerin kraliçesi onların tam yetkili temsilcisi. Kraliçe tüm haklarını bahse yatırdı ve ardından uykuya daldı. Ama Seiren’ler için, biri onu uyandırırsa o kişi Irk Taşını alacaktı ve bu da ölümcül olurdu—bu yüzden kraliçeyi uyandırma şartını gizlediler.”
“E-evet… Doğru…”
“Bir şeyi gizlemenin nihai yolu, kimsenin onu bilmemesidir. Yani onu nasıl uyandıracağınızı size de söylemediler.”
Fakat.
“Şimdiki kraliçe uykuya daldığında henüz kraliçe bile değildi. Seiren’ler onu uyandırmak için ellerinden gelen her şeyi denemiş olmalıydı—bu da bir zamanlar birilerinin bunu bildiği, ancak mevcut kayıtların tahrif edildiği anlamına gelir.”
Beni takip edebiliyor musun? diye sordu Sora, Plum da başını salladı.
“Sekiz yüz yıl önce kraliçenin oyununu yenmeye çalışan tipler vardı. Sadece Avant Heim’da çıkardığımız kayıtlardan bile beş farklı ırka mensup on dokuz kişiyi görebiliyoruz ve kullanıldığı iddia edilen kelimeleri okuyabiliyoruz. Bunları karşılaştırırsak, onu uyandırma şartının izini sürebilmemiz gerekirdi—ya da ben öyle sanıyordum.”
Shiro “Nğğğğh” diye inleyerek Sora’nın kucağına yığıldı—beyni yanmıştı. Beş ırkın dilindeki kelimeleri kontrol etmişler, hatta bu kelimelerin yorumlanma biçimlerini bile doğrulamışlardı—ama.
“‘Kraliçeyi her kim uyandırırsa, kraliçenin sevgisini ve sahip olduğu her şeyi kazanacaktır’—elde edebildiğimiz tek şey bu.”
Kraliçeyi her kim uyandırırsa— yani, kraliçenin ona aşık olması gerekmiyordu. Her şeyi kazanır— yani, tüm hakları elde etmiş oluyordunuz. Bu iki şey kesinleşmişti ama artık hiçbir işe yaramıyordu. Asıl mesele şuydu—diye sızlandı Sora—
“Onu nasıl uyandıracağını neden söylemiyorlar—? Dışarıda bırakacakları kısım gerçekten bu mu yani?”
Bir önceki kraliçe ölmeden önce, birinin tüm hakları elde etmesi ırkın hayatta kalmasını tehlikeye atmıyordu. Birinin acele edip oyunu bir an önce kazanması için zafer şartını ilan etmiş olmaları gerekirdi. Ama böyle bir şey kaydedilmediyse…
“…… En kötü senaryo…”
“—Ha?”
Shiro’nun bu vahim değerlendirmesi üzerine Plum kederle açıklama istedi.
“… Hiç kimse… hiçbir zaman bilmiyordu… nasıl yapılacağını…”
“… Kraliçenin kendisi bile oyunu kurarken zafer şartlarını açıkça belirtmemiş olabilir—mesela…”
Deeeerin bir iç çekişin ardından Sora bunu zoraki ağzından çıkardı:
“… ‘Beni memnun edin. Gerçi beni neyin memnun edeceğini ben de bilmiyorum…’ falan gibi bir şey.”
Plum’ın gözleri geriye kaydı ve yere yığıldı. Doğrusu Sora da aynısını yapmak istiyordu. Eğer bu doğruysa; kimsenin onu neden uyandıramadığını, Plum’ın onu nasıl uyandıracağını neden çözemediğini, koşulsuz aşık olmasını sağlayan bir büyünün işe yarayıp da yine de onu uyandıramama sebebini ve ayrıca Seiren’lerin bunu nasıl tamamen gizleyebildiğini—her şeyi açıklıyordu. Başından beri kimse bilmiyorduysa, ortada gizlenecek bir şey de yok demekti. Ve bu durumda soruna “Kraliçe uyuduğunda ne istiyordu?” açısından yaklaşmaları gerekecekti. En başa dönmüşlerdi.
“Ahhh, lanet olsun, ne var bu kaltakta?!”
Çaresizlik saçarak öfkeyle bağırıp çağıran Sora kendini yere attı. Shiro da havlu atıp GG olmuştu; Sora’nın kucağında sesli sesli horluyordu, Plum ise—bayılmıştı. Sahne, bir sanat müzesine Keder başlığı altında asılmaya son derece uygundu.
“… Şey, biraz havanız değişsin diye size bir hikaye anlatayım mı?”
Jibril hafifçe parmaklarını şıklattı; evinin duvarları ve tavanı cam gibi saydamlaştı. Yerde uzanmış halde yatan Sora, üzerinde gece gökyüzünün serildiğini gördü—hayır, öyle değildi. Stratosferin kıyısında—gezegen ile uzay arasındaki sınırda süzülüyorlardı. Demek uzaydı. Bu farkındalığa, balina çığlığını andıran rahatlatıcı bir yankılanma eşlik etti.
“… O da neydi…?”
“Odur— Phantasma olan Avant Heim’ın sesiydi.”
Jibril bahsedince—Sora, Azriel ile yaptıkları oyun sırasında devasa bir balinayı andıran bir kara parçası gördüğünü hatırladı.
Şu anda onun sırtında seyahat ediyor olduğu gerçeği o kadar fantastikti ki unutması işten bile değildi.
“Bir zamanlar eski efendim Kadim Tanrı Artosh’un elçisiydi.”
Jibril, gözlerinde uzaklara dalan bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
“Artosh, Büyük Savaş’ın sonunda düştü—fakat o bunu henüz kabullenebilmiş değil. Artosh’u arayarak sürüklenip duruyor ve ne zaman bir Kadim Tanrı’nın varlığını hissetse oraya yaklaşıyor.”
Jibril bakışlarını yukarıya—gökyüzünde süzülen kızıl aya doğru kaldırdı.
“Orada Elementaller, Lunamana ve onları yaratan Kadim Tanrı bulunuyor.”
Sora’nın defalarca gördüğü, eski dünyasındaki aydan ya daha büyük ya da daha yakın olan o devasa kızıl ay. Orada bir Exceed’in yaşadığını hayal etmek hâlâ zordu.
“Kızıl ay göründüğünde Avant Heim, Kadim Tanrı’nın varlığıyla irtifasını artırır. Ancak—”
Jibril, karmaşık ve bir nebze hüzünlü bir tebessümle itiraf etti:
“—Avant Heim ona ulaşamıyor.”
“… Ulaşamıyor mu?”
“Avant Heim gökyüzünde uçmuyor, gezegenin etrafında dönüyor—Imanity’nin göremediği ruh koridorlarının akıntılarında yüzüyor. Bunlardan yoksun olan uzayda yüzemiyor—ve bu yüzden de.”
Sora farkında olmadan Jibril’in bakışlarını takip etti—ve nutku tutuldu.
Samanyolu’na daha önce hiç kendi gözleriyle bakmamıştı. Fakat internette gördüğü görsellere taş çıkartacak güzellikte bir yıldız nehri, o boşluğun ortasında süzülüyordu. Işık, kızıl ayı gölgede bırakmak istercesine akıp gidiyordu.
“Kızıl aya doğru bakıyor… ve ağlıyor.”
Işık seli bir kutup ışığı gibi hafifçe dalgalanarak akıyordu. Az önce duyduğu o balinamsı inilti tekrar yükseldi. Bu defa—korkunç derecede yalnız hissettirmişti.
“… Yani Phantasma’ların da duyguları var mı?”
Exceed İkinci Sıra: Phantasma. Sora, Exceed’ler arasında listelendiklerini ve Azriel’in ‘biz’ dediğini düşününce bunun son derece mantıklı olduğunu fark etti. Yine de gökyüzünde süzülen bu devasa kara parçasının duygulara sahip olduğunu düşünmek tuhaftı. Ve sonra—pat diye zihnine dank etti ve tiksintiyle söylenmeye başladı.
“… Avant Heim bile romantik aşkı anlıyor da ben anlayamıyorum yani…”
“Affedersiniz? Onu anladığını neden düşünüyorsunuz ki?”
“Artosh’a karşı romantik bir bağlılık duyuyor ve onu efendisi olarak seviyor—yani hem romantizmi hem de sevgiyi anlıyor, değil mi?”
“…………”
Bunun üzerine Jibril bir şeye takılmış gibi sordu:
“Efendim, onsuz kaybolacağınız biri var mı?”
“Shiro.”
“Peki aşık olduğunuz biri var mı—?”
“Shiro—ahh, yani romantizmden ve sevgiden anlıyor olman, romantik aşkı anladığın anlamına gelmiyor.”
Sevgi herkes için farklı biçimler alıyordu—lanet olsun, bu kavram tam bir baş belasıydı. Kraliçenin uykuya daldığındaki dileği gerçekten romantik aşkla ilgiliyse ayayı yemişti—Sora pes etmişti ama Jibril tamamen başka bir şey düşünüyordu.
“… Gerçekten öyle midir acaba.”
Artosh katledildiğinde, Jibril de diğer tüm Flügel’ler gibi büyük bir kayıp hissetmişti. Ondan sonra Flügel’ler bilgi topladı. Ne olduğunu bilmeden bir şeyler aradılar: yaşamın bir anlamı, var oluşun bir gerekçesi, ölmeyip hayatta kalmak için bir sebep—asla var olamayacak bir yanıt—ama Jibril onu bulmuştu. Evrensel bir yanıtın olmadığı, yine de kendisinin—var olmayı isteyebileceği yanıtını.
“…? Ne oldu Jibril?”
Kafasını şüpheyle eğmesine sebep olan şey bilgi değil, karşısındaki bilinmezlikti. Ya öyleyse—?
“E-Efendim, hadsizliğimi bağışlayın lütfen ama sizden bir ricada bulunabilir miyim?”
“Ha, ne oldu?”
“Bana, ‘İşe yaramazın tekisin Jibril. Seninle işim bitti’ der misiniz?”
“—… Şey, sadece belirtmek isterim ki ne yapmaya çalıştığın hakkında en ufak bir fikrim yok.”
“Lütfen. Hiçbir şey sormayın—lütfen hatırım için söyleyiverin.”
Jibril alnını yere kadar koyarak yalvarınca Sora istemeye istemeye dediğini yaptı.
“—’İşe yaramazın tekisin Jibril. Seninle işim bitti.’ Oldu mu?”
.

“E-E—E-E-E—Efendim!!”
“—E—e-e-e-e-e-evet?!”
Yönünü değiştirip yüzünü neredeyse ona değecek kadar yaklaştırdı, Sora çığlığı bastı.
“N-neden geçen gün o uzun kulağın ayaklarını yalamamı emrettiğinizde ya da Doğu Birliği ile oynadığımız FPS’de Lord Shiro’yu elinizden çaldığımda hissettiklerimin tıpkısının aynısını hissediyorum? Titreten bir heyecan—sanki kalbim avuç içinde sıkılıyormuş gibi! N-n-nedir bu bilinmeyen duygu?!”
“Nereden bileyim ben! Ayrıca kızım, sende zaten yeterince garip kişilik özelliği yok mu?!”
Jibril nefes nefese kalır, yüzü kızarır ve neredeyse ağzının suyu akarken, Sora tiksintiyle geriledi. Ancak sanki derin bir aydınlanma yaşamış gibi—Jibril başını salladı ve ilan etti:
“Efendim, doğduğumdan bu yana geçen 6.407 yıl içinde ilk kez—romantik aşkın doğasını kavradım.”
“… Ne? Ciddi misin?”
“Evet. Sonunda size değerimi kanıtlayacağım, Efendim. Öyleyse, aşk nedir?”
Bu retorik soruyla birlikte Jibril, Sora’nın önünde diz çöktü, başını öne eğdi ve açıklamasına başladı.
“Efendim, On Yemin vasıtasıyla küçük Dora’ya size aşık olmasını emrettiniz, ardından da onu sistematik olarak ihmal edilme aşağılanmasına maruz bıraktınız. Ve yine de içine bu duyguyu ektiğiniz Dora’nın kendisi, bunun romantik aşk olduğuna tanıklık ediyor! Kendimi adadığım efendimin bana ‘Seninle işim bitti’ dediğinde ortaya çıkan bu bilinmeyen duygu—bu şefkat, acı, güven ve diğer her türlü heyecan verici hissin karışımı— Aşk işte budur—!!”
“Jibril, bir sakin ol, pek çok açıdan kontrolden çıkıyorsun—”
Sora, artık besbelli bir şekilde yüzünü buruşturarak mırıldanırken— Güüm!! Aniden Shiro fırlayıp ayağa kalktı.
“Oha?! N-ne oldu, Shiro? Yüreğim ağzıma geldi!”
Sora’nın bu konudaki duygularını zerre umursamıyor gibi görünerek:
“… Bilinmeyen duygu… bilmiyor… ulaşamıyor… ona özeniyor… Azriel bulamadı… Jibril buldu… Steph hissediyor… bilinmeyen… henüz gelmemiş olan… umut.”
Belki de uyur numarası yaparken konuşmaya kulak misafiri olan Shiro, bir dizi veri noktasını bir bir saydı ve hırsla kitapları karıştırmaya başladı.
“… Herkesi büyüleyen kraliçe—… Zafer koşulları… tahrif edilmedi.”

Bunları mırıldanarak, hırsla çıkardığı kitabı pat diye kapattı—ve ilan etti:
“… Ağabey… Çözdüm… kraliçeyi uyandırma… koşulunu.”
Bu sade ifade karşısında Sora, Jibril ve hatta Plum yerlerinden fırlayıp bir şekilde mutlu görünen Shiro’ya bakakaldılar— Hayır…
“… Ağabey, sen bile… bazı şeyleri… yanlış okuyabiliyormuşsun.”
Gülümsemesi, her zamanki halinin aksine son derece coşkulu olduğunu açıkça gösteriyordu.
“… Ağabey, Ağabeeey, hi-hi… Ağabey, çuvalladııın…!”
Omuzları sallanıyor, ayakları kıpır kıpır ediyordu— Nispet yaparmışçasına ışıl ışıl gülümsüyordu. Ne demek istediği anlaşılamıyordu. Sora dehşet içinde inledi—
“Hey—dur bir dakika. Ne—ben yanlış mı okumuşum? A-ama insanları okumak benim—”
“… Doğru. Senin… uzmanlık alanın… ama bu sefer… ben kazandım!”
İçten gelen bir sevinçle sarhoş olmuşçasına Shiro, bu oyunda ilk kez ağabeyini okumakta üstün geldiğiyle övündü; Sora’nın ise başı döndü.
“Y-yok artık… İnsanları okumada, mantıkta ve stratejide kaybedersem, benim ne amacım kalır ki…?”
『 』—insanlığın çıkarabildiği en güçlü ikisi bir arada oyuncu. Beyinlerinden biri artık insanları okuyamıyorsa— Gözyaşlarına boğulan Sora’yı görmezden gelen Plum, ısrarla üsteledi:
“N-ne demek istiyorsun?! Kraliçeyi nasıl uyandırabiliriiiz?!”
Herkesin umutlarını—ve Sora’nın gözlerindeki o acınası gözyaşlarını içine çekerek—
Shiro konuştu.
