No Game No Life Cilt 5 – Bölüm 3 / Duruşma

Duruşma

“Fahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh!!”

Elchea Krallığı: Başkent Elchea. Ixseed’lerin en alt sırasındaki Imanity’nin son kalesi. Elchea, henüz birkaç ay öncesine kadar yıkımın eşiğinde olan, elinde kalan tek bir şehre sıkışıp kalmış bir ülkeydi. Şimdiyse görülmemiş bir hızla topraklarını genişletmiş, Doğu Birliği adındaki büyük deniz ulusunu yutup bünyesine katmıştı. Krallıktan konfederasyona geçiş reformlarının baş döndürücü bir hızla sürdüğü bu ülkenin sarayından, kulakları tırmalayan bir çığlık yükseldi.

Bir anlığına, canı burnunda saray çalışanları zaman bile durmuşçasına donakaldı. Ancak bu durum göz açıp kapayıncaya kadar geçti; devasa makine, sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi hemen eski çarklarını döndürmeye başladı. Evet—sıradan bir gündü işte. Artık herkes bu duruma alışkındı. Yine çığlık atıyor olmalıydı—ve çok büyük ihtimalle son derece haklı bir sebebi vardı. Sessiz bir empati dalgası sarayı sarıp sarmalarken, herkes işinin başına döndü.

“Fahhhhhhh!! Bu tam bir aptallık! Aptallık değil de nedir bu? Bayağı aptallık işte, değil mi?!”

Kızıl saçlı kız, muazzam ifade yeteneğini bir kez daha sergiliyordu.

Stephanie Dola, namıdiğer Steph. Dola Hanesi’nin başı, düşes unvanına sahip ve önceki kralın torunu. Kelimenin tam anlamıyla bir prenses. Bir zamanlar zarafet dolu olan bu genç hanımın bünyesinde—hiç şüphesiz—artık zarafetten eser kalmamıştı. Sandalyesinde tünemiş, saçını başını yoluyor, göğe bakıp feryat ediyordu.

“… Kim aptalmış acaba?”

Steph’in yanında yerde bağdaş kurmuş, kitap okuyan bir Werebeast oturuyordu—Izuna Hatsuse. Tahmini yaşı: Tek haneli. Geleneksel Japon tarzı giysiler içinde, fennek tilkisininkiler gibi kocaman kulakları ve kuyruğu olan küçük bir kız. Elindeki kitap baş aşağı duruyordu fakat Steph’in bunu belirtecek vakti yoktu.

“Sora aptal, Shiro aptal—hayır, ben aptalım!! ‘Tabii ki efendim. Hiç endişelenmeyin.’ ne demekti ki bu?! Zırbalıktı! Zırbalayan bir aptalım ben!!” Kolları iki yana açılmış, veriştirip duruyordu. “‘Büyükbabanın kütüphanesine git ve Seiren kraliçesinin neden uyuduğunun gerçek sebebini bul’!! Tabii ki efendim!! Bir aptaldan başka kim böyle söyler ki?! Kaç tane kitap olduğunu sanıyordum ki ben orada?! En başta zaten…!”

Duvarları dolduran rafları süzdü. Tiradı bir anlığına sekteye uğradı.

“Var olup olmadığı bile belli olmayan bir kitabı bulmak mı? Ben tam olarak neye onay verdiğimi sanıyordum ki?!”

İki genç kız, önceki kralın bıraktığı gizli odadaydı—onun gizli çalışma odasında. Eski hükümdar; diğer ülkelerin, yani büyüye ve doğaüstü güçlere sahip diğer ırkların oyunlarının arkasındaki gerçekleri ve sıradan bir insanın onları alt etmesini sağlayacak stratejileri açığa çıkarmak için daima aptalı oynamıştı. Hayatını ortaya koyduğu kayıtlar—büyük bir adamın mirası—bu duvarlar boyunca dizilmişti. Başarıları, çalışma odasını dolduran ve bin cildi rahatlıkla aşan devasa bir külliyatta kronolojik olarak kayıt altına alınmıştı. Kitaplar tarih sırasına göre dizilmiş olsa da eski kralın Seiren’lerle ne zaman temas kurduğuna dair en ufak bir ipucu bulunmadığından, kızların tek çaresi tüm kitapları kaba kuvvetle taramaktı. Bu gerçeğin sonradan farkına varmış olması, Steph’in az önceki çığlığı atmasına sebep olmuştu. Ama hepsinden önemlisi— Steph neredeyse ağlayarak, kitabını ters tutan küçük Werebeast kızı Izuna’ya parmağını doğrulttu.

“Sora senin bana nasıl yardım edebileceğini düşündü ki? Sen Imanity dilini okuyamıyorsun bile!”

“Düş… sesini kes, yani. Şu an neyle uğraştığımı sanıyorsun, yani?”

Afedersin?

“B-bir dakika, biraz geriye sarabilir miyiz? Sen az önce bana ne dedin?”

“…? İhtiyar Moruk ‘Steph bir düşestir’ dedi, yani?”

“Neden onu daha da kısaltmak zorundasın ki?! Kulağa korkunç derecede aşağılayıcı geliyor!”

“… Nasıl öyle geliyor ki, yani Düş?” Izuna kafasını yana eğip gözlerini Steph’e dikti.

“A-aaaaaaahh, lütfen bana öyle masum masum bakarak hakaret etme! Uykusuzluğum başıma vurup da bana başka bir gizli kapı daha açtırırsa bunu nasıl ödeyeceksin?!”

Steph, kafasını masanın köşesine vurarak kıvranıyordu ama Izuna gayet sakin bir şekilde yanıt verdi.

“Düş, kapa çeneni de çalış, yani. İhtiyar bekliyor, yani.”

“… Mğ-ğhh…… E-evet, haklısın sanırım. Sızlanmak hiçbir şeyi çözmeyecek.”

Gerçekten de öyleydi. Seiren, Izuna’nın büyükbabası Ino Hatsuse’yi rehin almıştı. Izuna da yorulmuş olmalıydı. Izuna alışık olmadığı bir yazı sistemini öğrenmek için çabalarken, Steph’in feryat ederek vakit kaybetmeye hakkı yoktu. Evet, derin bir nefes al. Steph toparlanıp kendine gelince nihayet haberi verdi.

“Bu arada, Izuna… kitabın ters duruyor.”

“……! B-biliyorum onu, yani. B-bunu yanlışlıkla yapacağımı mı sanıyorsun, yani?!”

Izuna telaşla kitabını düzeltirken, Steph de ona nutuk çekmeye başladı.

“Ayrıca, belki zaten biliyorsundur ama Imanity dili, Werebeast dilinin aksine yatay yazılır.”

“—? Yatay yazılan diller de mi var, yani?” Izuna’nın “O da ne demek?” der gibi bakan yüzü, kocaman açılmış gözlerden ibaretti.

“… Izuna, aklıma gelmişken sorayım, henüz duymadım da: Kaç yaşındasın sen?”

Bunun üzerine Izuna parmaklarıyla saymaya başladı, ardından huzursuzca sordu:

“Sıfırdan mı… sıfırdan mı saymaya başlıyorum, yani?”

Steph durumu kavramıştı. Hakikaten de Izuna’nın Sora ve Shiro’yu neden bu kadar çok sevdiğine şaşmamak gerekiyordu. Tamamen aynı hamurdan yapılmışlardı. Diğer her şeye gözünü kulağını kapatmış dahi oyunculardı. Steph iç çekerek başka bir kitabı işaret etti.

“Izuna, oradan başlamanı öneririm.”

“Bu da neyin nesi böyle, yani?”

“O, okuldayken Werebeast dilini öğrenmek için kullandığım ders kitabı. İki dilli bir oyun—”

“—Mmph. Anlaşıldı, yani.”

‘Oyun’ kelimesini duyduğu anda Izuna kitabı kaptığı gibi sayfalarını karıştırmaya başladı. Steph kızın çabasını takdir etmek durumunda kaldı. Elinden geleni yaptığı apaçık ortadaydı. Ama o hızda ne okuyabilirdi ki—? Steph tavana bakarak iç geçirdi.

“Ben… her halükarda bütün kitapları tek tek taramaktan başka çare yok sanırım—”

Steph tam bu trajik sonuca varmıştı ki—gurrrrıııııılll—çıkan bir ses (ve ardından gelen kelimeler) kararlılığını duman edip uçurdu.

“—Düş, felaket acıktım ben, yani. Doyur beni, yani.”

Sanki bir şaltere basılmış gibi Izuna pat diye kitabı kapattı. İsteği ve motivasyonu tavan yapmış durumdaydı—ve tabii ki büyükbabasını kurtarmak için elinden geleni yapacaktı. Ama bunları bir kenara bırakırsak, Izuna’nın kocaman gözleri içinde zerre art niyet olmaksızın şunu talep ediyordu: Doyur beni. Küçük kız, büyük kuyruğu bir sağa bir sola sallanırken ayağıyla büyük hayvan kulaklarını kaşıdı. Bu sevimli manzara Steph’i bir karar vermeye zorladı:

1. Her şeyi unutup şuracıkta bayılmak.

2. Bu dayanılmaz derecede tatlı canavara bir yemek hazırlamak.

Düşünce sürecinin sonunda, uyku ihtiyacı tatlılığın gücü karşısında boyun eğdi.

“P-Peki madem… Acıktıysan acıktın işte… Elimizdekilerle hızlıca bir şeyler hazırlayayım.”

“Hımm, balık istiyordum ama idare edip seni azat edeceğim, yani.”

Ve böylece Steph, ayaklarını arkasından sürürmüşçesine omuzları düşmüş bir halde uzaklaştı.

Bu arada, hâlâ Elchea Sarayı’nda olduklarını hatırlıyorsunuz, değil mi? Steph; şuracıkta bayılıp Izuna’ya yemek hazırlama işini aşçılara bırakma seçeneğine sahip olduğunu muhteşem bir şekilde unutuyordu. Ancak Steph bir hayalet gibi sendeleyerek ilerlerken ve arkasında kocaman kuyruğunu sallayan Izuna onu takip ederken, bunu onlara hatırlatacak kimse yoktu.

Bu sırada—deniz seviyesinden yirmi bin metre yüksekte. Himalayalar’ın üç katı yükseklikte rastlanacak türden rüzgarların hışmına uğrayan Sora, önünde uzanan manzarayı nasıl tarif edebileceğini düşünüyordu.

Öncelikle, zihninizde bir Rubik Küpü canlandırmaya çalışın. Bu zeka bulmacasını alın ve zihinsel kapasitesi son derece sınırlı birine verin. Çok geçmeden—penseyle parçalanmış, bir zamanlar Rubik Küpü olan şeyin sayısız parçası yere saçılacaktır. Şimdi, lütfen bir yorumda bulunma isteğinizi bastırın ve bu işlemi yaklaşık bin kez daha tekrarlayın. Nasıl? Gözünüzün önüne getirebildiniz mi? Bu pratikten doğacak manzara—temelde Sora’nın gördüğü şeyin ta kendisiydi.

“Bir Phantasma’nın sırtında inşa edilmiş memleketime hoş geldiniz. Gökyüzü şehri—Avant Heim!”

Parçalanmış Rubik Küplerinden oluşan o dağ tam orada yükseliyordu. Jibril neşeyle gülümseyerek burayı bir “şehir” olarak nitelendirirken, Sora gözlerini devirip mırıldandı.

“Hey, doğru hatırlıyorsam bizim bildiğimiz şehirlerde en azından yollar olur.”

Üst üste gelişigüzel yığılmış sayısız devasa küpten dokunmuş bir manzara. Avangart bir sanatçı tarafından bakılsaydı, belki de yüce bir tema ortaya çıkabilirdi. Ne yazık ki, bakir ve sıradan bir on sekiz yaş genci olan Sora’dan burayı tarif etmesi istenseydi, aklına tek bir kelime gelirdi. Yani—kaos.

“Tamam Jibril—şimdilik Flügel’e önereceğimiz tek bir şey var.”

“… Yapılar… erişilebilir olmalı…”

Steph ve Izuna ile yollarını ayıran Sora ve diğerleri, Seiren kraliçesini uyandırmanın gerçek koşullarını kesinleştirmek için yola çıkmışlardı. Geçmişteki oyunların kayıtlarını incelemek için, dünyanın en büyük bilgi deposu olan Flügel şehri Avant Heim’a başvurmuşlardı.

“Ah, Efendim. Lütfen yakınımdan ayrılmayın. Burada hava biraz ince.”

Sora ve Shiro, Jibril’in uyarısı karşısında başlarıyla onayladılar. Zaten Sora’nın ne şekilde hareket edebileceklerine dair en ufak bir fikri yoktu.

“… Eh, yani burada sadece Flügel’ler yaşıyorsa altyapıya ihtiyaç duymamaları normal…”

Altlarında uzanan şehirde ne bir yol, ne bir kapı, ne de bir pencere vardı. Neredeyse sınırsızca hareket edebilen bir ırkın böyle şeylere ihtiyaç duymaması mantıklıydı, ancak sonsuz küplerden oluşan bir şehir manzarası perspektife meydan okuyordu. Referans alınacak bir nokta olmadığından, hiçbir şeyin ölçeği yok gibiydi.

“… Şehir gibi değil… daha çok bir bulmaca gibi…”

Bu açık sözlü değerlendirmeyi yapan Shiro, başını kaldırıp fısıldadı:

“… Gökyüzü… mavi mi?”

Yirmi bin metrede, çoktan uzayın eşiğinde olmaları gerekirdi. Gökyüzünün mavi olmaması gerekirdi…

“Avant Heim, Ixseed İkinci Sıra’daki Phantasma’nın bir üyesidir. Üçüncü Sıra olan Elemental’den, yani bu dünyanın dokunduğu koridorları besleyen ruhlardan bile daha üstündür. Sıradan ekosistemlerden bağımsız, canlı bir varlıktır. Basitçe söylemek gerekirse… Avant Heim’ı ayrık bir dünya olarak düşünebilirsiniz.”

Her ne kadar atmosfer basıncı siz efendilerim için yetersiz görünse de, diye açıklamaya devam etti Jibril.

““Hımm… Anladık—yani anlamadık.””

Sora ve Shiro, yüzlerinde boş bir ifadeyle birlikte başlarını salladılar.

“Flügel’lerin de Phantasma’nın da kavranmaya direnmek konusunda bu kadar kararlı olmaları bir bakıma ferahlatıcı.”

Sora alaycı bir laf çarptı. Bakışlarını uzaklara, sıra dışı derecede uzun bir ağacın dibine kaydırdı—bu… bu o şeydi, değil mi? Düpedüz bir ejderha kafatasına benzeyen, kurdeleli düzgün süslemelerle kutsanmış bir şey—

“… Jibril. Bu şehrin tasarım konseptini kesinlikle anlamıyorum.”

“Ne?! Efendilerimi tahta çıkaracak olan bu diyarın onların zevkine hitap edememesi ne kadar da üzücü…”

Sora, biraz boynu bükük görünen Jibril’in bu yanıtı karşısında başını ellerinin arasına alıp inledi.

“Bu arada, artık şu bücürü kurtarsak mı diyorum?” Sora parmağıyla gösterdi—

“Eeyauuuuugh, güneş, güneeeş! Eriyorum! Dumanlarım çıkıyor, kızarıyorum, eriyorummm!”

Pelerinini üzerine çekmiş, büzülüp küçücük bir top haline gelmiş ve avazı çıktığı kadar çığlık atan Plum’ı.

“Ah, ne kadar üzücü… Seni tamamen unutmuşum. Hâlâ hayatta mısın?”

“Birkaç saniyeye ölmüş olacağım! Gücümün çekildiğini hissediyorum!”

Plum, güneş ışığının ölümcül olduğu bir Dhampir’di. Görünüşe göre büyü kullanarak bir şekilde idare edebilmişti ama görünüşe bakılırsa büyü beklenmedik derecede hızlı tükeniyordu.

“Yani anlayacağın Jibril. Izuna’yı sonsuza kadar bekletmek istemiyoruz, bu yüzden bizi en çok bilginin olduğu yere çabucak götür. Ayrıca Plum’ı da hesaba katarsak kapalı bir mekan olması şahane olur—”

“Emriniz benim için bir buyruktur. Lütfen ellerinizi bir kez daha üzerime koyun. Ve ayrıca…”

Bir şekilde mahcup ve karmaşık bir ifadeyle Sora ve Shiro’nun ellerini tuttu.

“… Efendilerim. Haddim olmadığını gayet iyi biliyorum—ancak sizden sadece iki şey rica edebilir miyim?”

“… Bu da ne şimdi? Öyle fazla mütevazı olmana gerek yok ki…”

“—Lütfen benden ümidinizi kesmeyin. Ve lütfen bana inanın.” … Bu oldukça gizemliydi. Ancak Jibril konuyu orada bırakıp devam etti, “Sen, oradaki.”

“E-eveeett?!”

Yanıt olarak, artık adı “Sen Oradaki”ye çıkan Plum, kan çanağına dönmüş gözleriyle pelerininin altından dik dik baktı.

“Seni arkada bırakmak umurumda olmazdı… ama lütfen acele edip bana tutunur musun?”

“Aah, tamam, geliyorum. Bensiz git—” Plum apar topar ayağa kalktı ve Jibril’e dokunduğu anda—manzara değişti.

Muhtemelen uzaktan gördükleri küplerden birinin içiydi. Bir kütüphane—Jibril’in şahsileştirdiği Elchea Ulusal Büyük Kütüphanesi’nden bile daha devasa ve daha görkemli. Tavanı yüksekti; yapısı, on katlı bir binanın içinin oyulmasıyla oluşturulmuş bir havalandırma boşluğunu andırıyordu. İçerisi antik bir kentin kalıntıları gibiydi: En ufak bir çatlak bile olmadan üst üste yığılmış taş merdivenler ve sütunlar, karmaşık geçitler ve yüzeylerine sarmaşıklar tutunmuş kemerli köprüler.

Ama—taş sütun gibi görünen şeyler, aslında kitaplıklardı.

Etrafta ne olduğu belirsiz muhtelif ıvır zıvır da saçılmıştı. Merdivenler ve asma köprüler, Escher’in illüzyonlu çizimlerini andıran akıl almaz desenler çiziyordu—hepsi de dışarıdan görünmesi imkânsız olan devasa tavan pencereleri ve havada desteksizce süzülen sayısız fenerle aydınlatılmıştı.

İnsan aklına meydan okusa da fantastik ve büyüleyiciydi—kutsala saygısızlık kütüphanesi (ya da her neyse). Fakat şimdilik Sora’nın zihnini meşgul eden başka bir şey vardı ve bunu parmağıyla işaret ederek gösterdi.

“… Jibril, bunun senin başının altından çıktığını tahmin ediyorum?”

Muhtemelen Jibril onları ihtiyaç duydukları havayla birlikte ışınladığı içindi. Kütüphane (ya da her neyse), mağaramsı yapının içinde deste deste kitabı helezonlar çizerek savuran şiddetli rüzgârlarla çalkalanıyordu. Yine de Jibril, yol açtığı bu yıkımı resmi bir tebessümle izledi.

“Hiç endişelenmeyin, Efendim. Buranın sahibi, Kitap Paylaşım Yasası’nı onaylayan kişinin ta kendisidir.”

Sora, kitapların havada savruluşunu izlerken Jibril’in neden Elchea Ulusal Büyük Kütüphanesi’ni eline geçirdiğini—hayır, Avant Heim’dan kaçtığını hatırladı. Avant Heim’daki kitaplar neredeyse taşacak kadar birikmişti ve bunu çözmek adına, gereksiz fazlalıkları ortadan kaldırma bahanesiyle Kitap Paylaşım Yasası çıkarılmıştı.

“Onun kitapları Flügel’lerin kitaplarıdır. Ben de bir Flügel’im. Dolayısıyla onun kitapları benim kitaplarımdır.”

Doraemon’daki zorbalığı bile haklı çıkaracak kadar kusursuz bir mantık yürütmeyle sırıttı.

“Böylesine cömert bir yasayı çıkarırken benim böylesi dikkatsiz bir gaf yapabileceğimin—belki de bunu kasten yapabileceğimin—farkında olan birinin… …bu küçük aksiliği görmezden gelecek kadar yüce bir gönle sahip olduğu aşikârdır. Bu sayfaların arasında çoğaltılamayan ya da kopyalanamayan büyü kitapları ve yasaklı eserler—yahut dünyada eşi benzeri bulunmayan orijinal nüshalar yer alsa dahi. Evet, eminim. ♥”

Ha. Demek kitaplar onunkilerse, onları mahvetmesinde sorun yoktu.

Asıl mesele, Jibril’in daha önce isyan ettiği o Kitap Paylaşım Yasası’nı hâlâ hazmedememiş olması gibi görünüyordu. Derken—

“Nyaaaahhhh! Kitaplarım! Henüz okumayı bitirmediğim kitaplarııım!!”

Gözler bu feryadın geldiği yöne çevrildi. Ve orada—

“… Vay be…”

Shiro’nun bile hafifçe hayranlık bildirdiği, harfiyen insanüstü bir güzelliğe sahip bir kızla karşılaştılar. Başının üzerinde dönen hale ve kalçasından çıkan kanatlar, tıpkı Jibril gibi onun da bir Flügel olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Fakat halesi, Jibril’inkinden epey daha karmaşık bir desende dönüyordu. En göze çarpanı ise, yeşim yeşili saçlarının arasından tek bir boynuzun çıkıntı yapmasıydı. Işıktan yapılmış gibi görünen kanatlarının süzülüşüyle havada uçuşan figürü, kıyaslanamayacak derecede ilahiydi. Ancak neredeyse ağlamak üzereyken kitaplarını toplayarak etrafta uçuşan çehresi, Jibril ile ilk karşılaştıklarında hissettikleri o inorganik soğukluktan yoksundu—hatta bu kızın sevimli olduğu bile söylenebilirdi.

Hff, hff. Yapmacık bir tavırla nefes nefese kalarak Jibril’in yanına süzüldü.

“Ngghh, Jibs, çok kötüsün!”

Yüzünü suratsızca astı ama ifadesi hızla melek gibi bir tebessüme dönüştü.

“Yoksa, bir dakika! Hani derler ya—insan sevdiğine takılırmış, öyle mi? Ngmm, Jibs! Hoş geldiiiin, hi-hi!”

Sarılmak için ileri atılan kız, Jibril’in kenara çekilmesiyle kendini muazzam bir şekilde boşa çıkmış buldu. Sora ile Shiro’nun arkasında duran ve hayranının bir kitap dağına çakılmasını izleyen Jibril, tarafsız bir tonla konuştu.

“… Efendim, sizi tanıştırayım. Bu Flügel, Avant Heim yönetiminin başı olup gökkubbe altındaki en iğrenç yasayı, yani Kitap Paylaşım Yasası’nı onaylayan kişinin ta kendisidir. Kendisi Tam Yetkili Kanat, nihai karar vericidir—”

Ve Jibril derin bir iç çekti.

“—büyük ablam Azriel.”

Gövdesi bir kitap yığınına gömülmüş halde hareketsiz yatan kızın takdimi işte böyleydi.

“…… Nasıl desem ki…?”

“… Siz Flügel’ler… ilginçsiniz…”

Altıncı Sıra buydu işte. Bir zamanlar tanrıları katletmek için kullanılan, gittikleri her yere ölüm saçan bir ırk—ve bu da onların vekil tam yetkili temsilcisi miydi? Sora ile Shiro, bu gerçek karşısında oldukça zoraki tepkiler mırıldandılar.

Belki de benzer şekilde yer değiştirerek, kısmen kitaplara gömülmüş olan kız, Sora ve yanındakilerin göremediği bir geçiş yaptı ve şimdi yoldaşlarına sarılmış, yanağını Jibril’inkine sürtüyordu.

“Eee, Jibs, çok yaramazsan! Ben de nihayet tekrar çıkageldin diye o kadar heyecanlanmışken bana böıııyle davranıyorsun— Ah, ama! Sen de böyle tatlısın işte!!”

“Sizin de hiç değişmediğinizi görüyorum, Büyük Abla Azriel. Her zamanki gibi tiksinçsiniz.”

Yanağı ovuşturulurken Jibril, istifini bozmadan bu cevabı yapıştırdı.

Alışılagelmiş alaycı iğnelemelerinden biri değil, doğrudan bir hakaretti. Ancak.

“Nyaa, ben senin kıdemlin değilim, senin ablanım! Kaç defa söylemem gerekiyor, nya-haaa?!”

Azril havada sekiz çizerek uçtu ve vakit kaybetmeden Jibril’in üzerine atlayıp sarılmaya devam etti.

“Jibril yine neyse de, bu Flügel’ler bu kızın vekil tam yetkili temsilcileri olmasına gerçekten razı mı?”

“… Bunu diyecek… en son kişi misin…?” Shiro iğneleyici bir şekilde lafı gediğine koydu ama kimse aldırış etmedi.

Bu sırada, yanakları hırpalanan Jibril kararlı bir şekilde söze devam etti. “Kıdemli Azriel, bugün sizden efendilerimin şurayı incelemesine izin vermeniz ricasıyla geldim—”

“Reddediyorum! Bana ‘Abla’ diyene kadar reddediyorum!”

Yüreğinin derinliklerinden bıkkınlık geçiren Jibril geri adım attı.

“… Neden yanağımı okşamaya devam ettiğinizi açıklayıp efendilerimin materyallerinizi incelemesine izin verirseniz, bunu düşüneceğim.”

“Çünkü çok tatlısın Jibs! Açıklama yapıldı, izin verildi!! Şimdi söyle bakayım: Abla! ♥”

Azril kollarıyla ona sarılmak için hamle yaparken, Jibril ustaca kenara sıyrıldı.

“Evet Efendilerim, izni aldık, bu yüzden lütfen evinizdeymiş gibi davranın. Burası Tam Yetkili Kanat’ın koleksiyonudur. O iğrenç yasanın suistimal edilmesiyle el konulmuş sayısız kitabı içermektedir. Bundan daha büyük bir bilgi birikiminin mevcut olmadığını tahmin ediyorum.”

“N-nasıl yaparsın?! Jibs, ablana verdiğin sözü bozdun mu yani?!”

Azril’in çenesi abartılı bir çaresizlikle düşerken, Jibril tebessümlerin en güzeliyle cevap verdi: “Düşüneceğimi söylemiştim. Düşündüm ve yapmamaya karar verdim!”

“Nggh, bu kadar kurnaz bir bücür olduğunu düşünmemiştim Jibs. Aklını kim çeliyor acaba senin?”

Baaaaaakışlar. Gözyaşlarının arasından fırlatılan hançerler Sora ve yanındakileri delip geçti. Adeta bir bedendeki yaşamı ezebilecek güçteki o bakışların baskısı altında—

“Selam, ben Sora. Bu da kız kardeşim Shiro. Tanıştığımıza memnun olduk.”

“… Selam…”

Jibril yüzünden bu tarz şeylere zaten alışkın olan kardeşler, ilgisizce karşılık verdiler.

Azril meraklı bir “Hmm?” nidası çıkarırken onu işaret eden Sora, konuyu değiştirdi. “Her neyse. ‘Abla’ mı? Yani Jibril, Flügel’lerin vekil tam yetkili temsilcisinin küçük kardeşi mi oluyor?”

“Aynen öyle! ♥”

“Tam aksine! ”

Anında—ve tıpkı öz kardeşlerin ifadelerini taşıyarak—ikisi aynı anda ve birbirine tamamen zıt iki yanıt verdi. Jibril derin bir iç çekerek soğukkanlılıkla açıkladı:

“Flügel’ler üremez. Ne kardeşlerimiz vardır ne de ebeveynlerimiz. Bu sadece doğum önceliği meselesidir.”

“… Ha, demek ‘kıdemli’ derken bunu kastediyordun.”

Başka bir deyişle, Jibril’den önce yaratılmıştı.

“Bu arada Kıdemli Azriel, vekil tam yetkili temsilci değil, Tam Yetkili Kanat’tır.”

“… Farkı ne?”

“Kendisi, kendisi de dahil dokuz Flügel’den oluşan On Sekiz Kanat Konseyi’nin yalnızca başkanıdır.”

Jibril dile getirince Sora hatırladı. Jibril, kendisinin ve Shiro’nun mülkü olmadan önce o Konsey’in bir üyesiydi, değil mi?

“Neyse ki, öyle gerektiren olağanüstü durumlarda nihai kararı verme hakkına ve belirli başka ayrıcalıklara sahiptir, ancak—”

Özetlemek gerekirse—hff. Jibril başını salladı ve bıyık altından güldü.

“Kendisi ne üstündür ne de yücedir, dolayısıyla ona hürmet etmeye özel bir gerek yoktur.”

“… Kendi ırkına bile acımasızsın. Bu işi gerçekten oturtmuşsun…”

Fakat bu değerlendirmeden hoşnut kalmamış gibi Azril yanaklarını şişirip itiraz etti. “Hayııır!! Hepimiz Lord Artosh tarafından yaratıldık, yani babamız Lord Artosh ve önce ben yaratıldığım için senin ablanım! En son sen yaratıldın Jibs, yani benim küçük kardeşimsin! Çok açık değil mi?!”

Bıyık altından gülmenin ötesine geçip sırıtan Jibril itiraz etti: “—Söz konusu argümanı Konsey’e taşıyan zihni talihsiz bu şahsın önerisi, oy birliğiyle reddedilmişti.”

“Amaa! Bana ‘Abla’ demeni sağlamamın başka yolu yoktu!”

“Ve Konsey, bu niyetinizin dehşet vericiliğini fark ederek önerinizi reddetti. Duymuş olmalısınız, değil mi?”

Jibril daha da soğuk bir tonla konuşmaya devam ederken Azril bir kez daha ona sarıldı ve gülümseyerek kız kardeş övgülerine başladı.

“Biliyor musun, Savaş’ın sonlarına doğru yapılan bir sürü çocuk vardı ama Jibs nihai olandı, Kapanış Numarası’ydı.”

Nya-ha-ha-ha diye kıkırdadı; Jibril ise son derece rahatsız olmuş gibi iç çekti.

“Ve o sonlarda yapılan çocuklar… inan bana, Lord Artosh’un gücünün zirvesinde olduğu zamandı, bu yüzden onları daha önce yapılan bizlerle kıyaslamak bile komik kalır!! Ama sonra ne oldu tahmin et? O güçlü çocukların hepsi ön saflara sürüldü—ve hepsi Son Savaş’ta öldü…”

Morali bozulan Azril, hayatta kalan tek kız kardeşine yanaştı ve bir Imanity’yi muhtemelen balon gibi patlatacak bir güçle ona sarıldı.

“Yani Jibs, Son Savaş’tan sağ çıkan tek geç dönem Flügel’i, üstelik bir de Kapanış Numarası! Hepimizin en küçüğü, tatlı mı tatlı bir küçük kardeş! Bunun yasalarla açıkça belirtilmesi gerekirdi! Neden anlamıyorlar ki?”

Azril neşeyle bir kez daha sekiz çizerek havalandı. Jibril de görülmeye değerdi, alışılmadık bir hoşnutsuzlukla gözlerini süzüyordu, ama—

“… Jibril’in… bu çaresiz… ifadesi… Nadir bulunan bir görüntü…”

Shiro, meleklerin bu şebekliklerini telefonuyla kaydetti. Bu sırada Sora ise farklı bir düşünce zincirinin peşindeydi.

Azril’in masum, parıldayan gülümsemesini pürdikkat izleyerek: “… Ah, kahretsin. Sanırım planlarımızı değiştirmemiz gerekecek… ” diye mırıldandı, yapmacık bir hayal kırıklığıyla.

Dik dik bakışlar. Azril bu kısık sesli sözler üzerine bir tebessümle döndü—ancak gözleri şiddetli bir güçle doluydu.

“—Demek bizim sevimli Jibs’imizle takılan sensin?”

“Heh, bakir bir adama takılmaktan mı bahsediyorsun? Zor bir soru attın ortaya.”

Sora trajik bir kararlılıkla göğsünü kabarttı. Azril öne doğru bir adım attı.

“Oha—…”

“… Ng?”

Tepki vermenin imkânı yoktu. Attığı adım mesafeyi hiçe saymıştı. Yanlarına yaklaşıldığını fark etmeleri bile birkaç saniye süren Sora ile Shiro, hafifçe inlediler.

Tam o sırada Jibril’den yayılan sessiz bir darbe tüm kütüphaneyi sarstı. Büyü kullanıldığından şüphelenen Sora, iki Flügel arasındaki şu diyaloğu dinlerken birden bir şeyi fark etti.

“… Kıdemlim, efendilerime dokunmayı planlıyorsanız—bunu dikkatlice tekrar düşünmenizi rica ederim.”

“Aman Jibs, beni böyle uyarmana gerek yok. On Yemin var, biliyorsun değil mi?”

Bu, ince bir düşmanlık gösterisiydi. Jibril’in normal şartlarda gücünü ne kadar dizginlediğine dair bu ufak çıtlatma—Jibril’in gerçek potansiyeline dair bu ufacık çıtlatma bile—Sora ile Shiro’nun yanaklarından soğuk terler dökülmesine yetti. Bu “ince” gösteriyi duymazdan gelen Azril, tekrar Sora’ya döndü. Yeşim yeşili gözleri—tuhaf bir şekilde Jibril’inkinden tamamen farklı bir nitelikteydi—adamı delip geçiyordu.

“Netleştirmek istediğim tek bir şey var.”

“—Mm, nedir?”

Bu dik dik bakışın az önce fırlattığıyla kıyaslanacak yanı yoktu. Ağırlığı kütüphanenin havasını pıhtılaştırmaya, uzayın kendisini gıcırdatmaya yetecek düzeydeydi. Yanlış bir şey söylersen—öldün demekti.

Bu dünyada On Yemin vardı. Jibril yanında duruyordu. Yine de hiçbirinin faydası yoktu. Gözlerinin uyandırdığı illüzyon işte buydu. Azril konuştu.

“… Emredersen Jibs bana ‘Abla ♥’ der mi?”

…………?

Beklentilerin boşa çıkması—hayır, sıkıca tutunmazsanız ruhunuzun uçup gideceği hissini veren o kadar muazzam bir hüsran. Sora, yalnızca Shiro’nun titreyen elinin kendisininkini kavraması sayesinde ayakta kalabildi. Fakat Azril hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi voltajı artırmaya devam etti.

“B-bir de ona bir E-E-Elf’in ayaklarını yalatmışsın! B-benimkileri de yalamasını sağlayabilir misin… Y-ya da b-benimle banyo yapmasını? H-hayır, o kadarrr da çok şey istemiyorum! “Sadece bana gösterirsen—”

Bu kadarını nereden biliyordu? Sora bunu merak etti ama şimdilik telefonunu çıkarıp kendisi görmesini söyledi.

“… Jibril’in banyo sahnesi mi? Bende bir klip filan var ama—”

“Flügel Taşını ortaya koyuyorum! Ver onu banaaaa!”

Yirmi bin metre yükseklikte, beklenmedik bir gürleme yankılandı.

“Bayan Azriel, lütfen sakin olun. Hanımım, böyle bir yetkiniz yok. Irk Taşını bahse koymak istiyorsanız, ilk adım bunu Konsey’de oylamaya sunmak olmaz mıydı? Gerçi böyle bir öneri kesinlikle oy birliğiyle reddedilirdi. ♥”

Jibril, Sora ve Shiro’nun daha önce hiç görmediği kadar aşağılayıcı bir tebessüm kondurdu yüzüne.

“Ngh, nghhhh…! Nyah?”

Jibril’in sesinde gizli bir gülüş sezen Azriel haykırdı:

“Bekle… Beynim kükrercesine tam gaz çalışmaya başladı! Azriel’in yirmi altı bin yıllık tarihinde daha önce hiç görülmemiş bir seviyede harekete geçiyor! Işık hızında dönüyor!”

İnanılmaz yaşını öylesine ortaya döken Azriel, anlaşılan derin bir düşünceye daldı. Sonunda adeta bir aydınlanma yaşamışçasına başını çılgınca kaldırdı.

“—Buldum! Sen… Sora’sın, değil mi?!”

“Ih, evet.”

“Ben de senin malın olacağım! O zaman Jibs ile banyoya girebilirim herhalde!!”

“Hiçbir yere varamadan yirmi altı bin yıldır görülmemiş bir hızla döndüğünüz için tebrik ederim Bayan Azriel.”

Jibril, soğuktan da soğuk, hatta içinde hafif bir hayal kırıklığı barındıran bir sırıtışla alay etti. Ancak—Shiro sessizce ağabeyine baktı. Azriel kendini öylece teklif etmişti—fakat Jibril’in dediği gibi, vekil tam yetkili temsilci değildi. Onu elde etmek, onlara Flügel’i kazandırmazdı. Yine de Flügel’i bir oyunda karşısına almak basit bir mesele olmayacaktı. Azriel bilerek kaybetmeye niyetliyken onu ele geçirmek hiç de fena bir hamle olmazdı. Özellikle Sora’nın amacının bir parçası Flügel’i yutmakken. Bu düşüncelerle Shiro, onay almak için ağabeyinin yüzüne baktı—

“…?”

Ancak Sora’nın ilgisiz ve mesafeli ifadesini görünce başını yana eğdi ve Azriel’i tekrar değerlendirdi. O gülümseme, her zamanki gibi büyüleyici—fazlasıyla kusursuzdu—

“… Ahh…” Shiro, Sora’nın duruşunun ne anlattığını anlayarak hafifçe başını salladı. Ve tabii ki Sora o anda omuz silkip arkasını döndü.

“… Şimdilik çekildiğim için üzgünüm ama bu konuya daha sonra dönelim…”

“Neeeeee…? Ben Jibs’i çıplak görmek istiyordum—”

Onlara öfkeyle köpüren Azriel’i görmezden gelen Sora, Shiro’nun elini tuttu ve derin bir iç çekti.

“… Ah be, Steph’e üç ırkı birden nasıl ele geçireceğimiz konusunda o kadar caka satmıştım, sanırım şimdi ondan özür dilemem gerekecek.” Derin bir hayal kırıklığı dolu gözlerle Azriel’e bir bakış fırlattı. “Bu sürtük hiçbir işe yaramaz. Jibril yeterli.”

Kendilerine doğru kısılan Azriel’in bakışlarını görmezden gelen Sora ile Shiro, dağ gibi yığılmış kitaplıklara doğru yöneldiler.

“Peki Jibril. Bütün bu kitaplara bakabiliriz, değil mi?”

“… Evet. Ne de olsa az önce bizzat Kıdemli Azriel’in kendisinden izin aldık.”

Başını sallayan Sora etrafına bakındı. Kitaplar, kitaplar, kitaplar… Sadece kitaplardan oluşmuş devasa bir kasaba gibiydi. Şu anki görüş alanında—kitap sırtlarını, okuyamadığı birden fazla dil süslüyordu.

“İstediğimizi elde edemediğimize göre işimiz zor olacak gibi görünüyor… Neyse, elimizden geleni yapacağız, değil mi Shiro?”

“… Hım.”

İki kardeş kitap yığınlarının arasında gözden kaybolurken, iki Flügel onları sessizlik içinde izledi.

Kitap dağlarından birinin tepesinde bağdaş kurmuş, çenesi elinde oturarak:

“Mmm, kendimi yem olarak kullanıp seni geri kazanabileceğimi düşünmüştüm Jibs. Ama sanırım oltam fazla büyüktü?”

Azriel, soğuk bir tebessümle Sora’nın istediğini alamamasının nedenini mırıldandı. Gerçekten de sergilediği tavrın aksine, Sora ve Shiro’ya en ufak bir güven ya da saygı duymuyordu. Tek düşündüğü, Jibril’i geri almak için onları nasıl tuzağa düşüreceğiydi.

Jibril’in neden onlara efendisi olarak hürmet ettiğiyle hiç ilgilenmeksizin.

“… Hiç değişmiyorsun, değil mi Azriel?”

Azriel sadece ismiyle hitap edilince irkildi ama cevabı sakindi.

“Bana ve hatta Lord Artosh’a karşı bile her zaman bu kadar küstah olan senin, sıradan Imanity’lerin önünde el pençe divan durman hiç mantıklı değil. Yeminleri kullanman yeterli; iradelerini etkisiz kılmak, hatta onları birer kuklaya çevirmek çok kolay olmalı. Yani, bir talihsizlik sonucu onlara yenildiğini ve hizmet etmeye zorlandığını biliyorum. Görebiliyorum—”

Jibril’in gözlerinin derinliklerine baktı—

“—değişmişsin, Jibs.”

Azriel’in bu sözleri üzerine Jibril soğuk bir şekilde gülümsedi.

“Gerçekten de öyle. Ben değişebildim… …asla değişemeyen sizin aksinize.”

“……”

“Meydan okunduğumu ve ardından kaybettiğimi düşünme olasılığını bile hesaba katmıyorsunuz—sanırım daha fazlasını beklememeliydim.” Jibril, buz gibi ve mesafeli, ihanete uğramışçasına bir tebessümle devam etti. “… İzlemeye katlanamadığım için hem size hem de merhum efendimize sırtımı döndüm. Fazla dik kafalısınız. Ve bu yüzdendir ki…”

Bir anlık tereddüt. Söylemeli miydi, yoksa—? Ancak Jibril, Azriel’in bunun farkında olduğunu herkesten daha acı bir şekilde bildiğini anlayarak kararını verdi ve ağzını açtı. Yine de söylenmesi gerektiğine kanaat getirerek o kelimeleri serbest bıraktı.

“İşte bu yüzden başarısız olduk ve işte bu yüzden—siz hâlâ değişemiyorsunuz.”

Bu sade iddia, Azriel’in yapmacık tebessümünü söküp atmaya yetti. Hakikatten ve sıcaklıktan yoksun bir kuklanın yüzüyle Azriel—hayır, Azriel’e benzeyen bir şey—sordu:

“—Jibril, Yanıt’ı bulduğunu mu söylemek istersin?”

Karşısındaki o şeyden tiksinen Jibril cevabını tükürürcesine verdi.

“—Evet. Tam olarak söylemek gerekirse, onu uzun zaman önce buldum. Sadece kanıtım eksikti.”

“……”

“Şimdi efendilerime arayışlarında yardımcı olmam gerekiyor—bu yüzden müsaadenizle.”

Onu sessizliğiyle baş başa bırakan Jibril, topuklarının üzerinde döndü.

……

“Ne düşünüyorsun?”

Bu bir soru.

“… Hmmm, ya yanılıyorsa?”

Bu soru bile değil.

“… Yani, evet…”

Azriel, ilkimiz, kararı sana bırakıyorum. Sadece ben değil, hepimiz sana bıraktık.

“… Biliyorum, tamam mı?”

Biliyordu. Kendine bunu bir kez daha hatırlattı. Azriel, içindeki Avant Heim’ın iradesine karşılık verdi. Kitapları altüst eden figürleri izledi—yeniden saldırmaları için sabırla doğru zamanı beklemesi gerekecek olsa da—ve o zaman gelince soracaktı.

“… Lanet olsun, buna ayıracak vaktimiz yok.”

Üzerlerine çöken o devasa kitap dağlarının gölgesinde geçen henüz otuz dakikanın ardından Sora, bunun beyhude bir çaba olduğunu anladı.

“Shiro, bu dünyanın dillerinden kaçını öğrendin?”

“… Imanity, Elf, Werebeast… hepsi bu.”

Shiro mahcup bir tavırla mırıldandı ama Sora sevecenlikle başını okşadı. Bildiği tek dil Imanity dili olan Sora için “Hepsi bu” lafı asla söyleyemeyeceği bir şeydi. Shiro’nun bilgiyi özümseme hızı baş döndürücüydü. Ama yine de—

“Jibril, bunlar hangi diller?”

“Bunlar Cüce ve Demonia dilleri efendim. Onları okuyabiliyorum ama—”

Evet, tüm bu kitapları okuyabilen tek kişi Jibril’di. Shiro yeni dilleri akılalmaz bir hızla öğrenebiliyor olabilirdi ancak karşılarında kaç milyon kitap olduğunu hayal etmek bile imkansızdı. Bu kadarlık bir iş gücüyle ihtiyaç duydukları bilgiyi kazıp çıkarmak imkansızdı; zaten bunu en başından beri çok iyi biliyorlardı.

“… Jibril.”

“Buyurun efendim?”

“Zaman yok. Burada böyle oyalanmaya devam edersek Ino tehlikeye girecek. Kendimize biraz zaman kazandırmış olabiliriz ama o hatunlar gerçekten kaçtığımızı düşünmeye başlarsa bu hiç iyi olmaz— Biraz iş gücü toplayabilir misin?”

Sonsuza dek burada oturup bilgi toplayamazlardı. Er ya da geç kraliçeyle yeniden yüzleşmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden asıl planları Azriel’i kullanarak malzeme toplamaktı—fakat Azriel’in böyle bir niyetinin kesinlikle olmadığını anladıklarında istediklerini elde edemeyeceklerini görmüşlerdi. Sora, Azriel’in yüz ifadesini görmüştü. Bildiklerine dayanarak hayal ettiği Flügel’e hiç benzemiyordu; Jibril’in o entelektüel merakından ve savaşçı ruhundan tamamen yoksundu. Sadece—şeydi—

“… Yapabilirim efendim, ancak tahmin ettiğiniz gibi sonuçlanacağını düşünüyorum.”

Evet, tam da Azriel’in istediği şeydi—ama.

“Boş ver, mecburuz. Kem küm edecek vaktimiz yok—Shiro.”

“… Hım.”

Gergin olduğunda bile pek yapmadığı sıra dışı bir alışkanlıkla tırnaklarını yiyen Sora, mırıldanmayı bir kenara bıraktı ve Shiro’nun dikkatini çekip harekete geçti.

“—Hedefimizi ıskaladığımıza göre artık doğaçlama yapmak zorundayız. Bana ayak uyduracağına güveniyorum.”

“… Tamam…”

“Hey, Az… riel?”

Sora konuşmadan önce iradesini çelikleştirmişti ama yine de bir anlığına kekeledi.

Azriel, okuduğu kitaplardan yola çıkarak Doğu Birliği’nden bazı manzaraları cisimleştirmiş olmalıydı. Sora’nın bildiği Japon hikikomori’leri gibi (yani Shiro ve kendisi), tepesinde bir battaniyeyle ısıtmalı bir kotatsu masasının içine iyice kurulmuş, sadece karıncalanan ekranı izliyordu—

“… Ne istiyorsunuz…? Benim gibi işe yaramaz bir çocuğa ihtiyacınız mı var?”

Çabalarının heba olmasına bak… Azriel etrafını karanlıkla kaplamıştı ve varını yoğunu duygusal bir sömürüye yatırıyordu. Sergilediği oyunculuğun leş kokusunu bir bakıma etkileyici bulan Sora’nın yüzü gerilmişti.

“Şey… ee… Seiren’lerin hani şu bilincini yitirmiş bir kraliçeleri var ya?”

Azriel hâlâ battaniyesine sarınmış hâlde cevap verdi. “Nya-ha… Aptal bir masaldan ilham alıp kendi ırkı da dâhil iki koca ırkı tek bir nesilde yok oluşun eşiğine getiren şu salak çocuk. O kadar aptal ki kabuklu deniz canlıları bile çenesini kapar. Onu herkes tanır…”

Azriel’in battaniyesinin üzerinde dönen halesini izlerken kapıldığı hissi tarif edemeyen Sora devam etti: “E-evet, o hatun. Oyunu için koyduğu yeminin kayıtlarını arıyoruz.”

“… Onu Jibby bile biliyor. ‘Beni kendine aşık edene kadar uyuyacağım’ gibi bir şey işte.”

“Evet ama—o aslında tamamen zırvalıktan ibaretmiş.”

Sora’nın sözleri üzerine, gözyaşı döktürme çabalarını unutmuşa benzeyen Azriel’in gözleri parıldadı.

“Haah! Herkes bu yüzden mi başarısız oldu yani? Peki işin aslı neymiş?”

Her şeye rağmen, ne de olsa o bir Flügel’di.

“Biz de tam olarak bunu öğrenmek istiyoruz. O yüzden kraliçenin oyununa dair geçmişte tutulmuş kayıtları, oyunculara söylenen şeyleri olabildiğince toplamak istiyoruz. Sonra hepsini karşılaştıracağız.”

“Hmmm…”

Azriel bir süre boşluğa baktıktan sonra kestirip atan bir edayla cevap verdi:

“Yani, sadece kayıtlar lazımsa bir yerlerdedir işte, tepe tepe kullanın. Çözdüğünüzde bana da haber verirsiniz.”

Flügel olabilirdi ama gerçekten de Jibril’den çok farklıydı.

“Evet ama çok fazla var. Hepsini inceleyecek vaktimiz yok. Nerede olduklarını bilmiyor musun—?”

“Hiçbir fikrim yok! Ah-ha-ha-ha-ha!”

……

“Paylaşım Yasası işte, bilirsin ya! O kadar ödünç alma ve verme turundan sonra şu an nerede olduklarını tahmin bile edemem.”

“Gördünüz mü Efendim? Vatanımdan işte bu yüzden kaçtım.”

Azriel o duygusal ajitasyonunu bir kenara bırakıp ışıldarken, Jibril ters ters bakıyordu.

“… Siz var ya, hayatınız kitap toplamaksa en azından onları düzenleyin biraz…”

“Hı? Yok canım, yanlış anladın. Biz bilgi toplarız. Kitaplar kimin umurunda? Birini ezberledim mi fırlatıp atsam da umurumda olmaz ama sonra okumamış çocuklar deliye dönüyor.”

Neredeyse birine saldırmak üzereymiş gibi gülümseyen Jibril, durumu bir kez daha açıkça dile getirdi. “Gördünüz mü Efendim? Vatanımdan işte bu yüzden kaçtım.”

Hmm, diye düşündü Sora, tabloyu kavrayarak. Asıl önemli olan tek şey bilgiydi—bu da demek oluyordu ki… Tam bir komediydi ama üstünü kapattı. “Peki ne yapmalıyız?”

“Şey, sanırım kitapların nerede olduğunu bilen çocukları bulmaya gitseniz iyi olur? Jibby gibi ciddi takılan bazıları var. Hevesliyseniz hepsini kazıp çıkarabilirsiniz yani.”

“Hmm, o zaman bize—”

“Canım hiç istemiyor.”

Azriel yeniden hesaplı öz acıma haline bürünerek battaniyeyi tekrar başının üzerine çekti.

“Sadece Jibby’nin favori oyuncaklarının etrafta dolanmasıysa görmezden gelebilirim ama size yardım etmek zorunda olduğumu kim söyledi? Sizinle dost olmaktan hiçbir kazancım yok, üstelik Jibby bana aptal deyip duruyor. Şu an acayip depresyondayım. O kadar kırıldım ki canım hiçbir şey yapmak istemiyor.”

Sora yavaşça telefonunu çıkardı. “Sana Jibril’in banyodaki görüntülerini göstereceğimi söylesem bile mi?”

“Unut bunu.”

“Şimdi kabul edersen, üstüne bir de ‘abla’ diye çağrılma hakkını hediye ediyorum.”

“U-unut… bunu.”

Azriel, sanki çetin bir savaştan henüz çıkmış gibi ecel terleri dökmeye başladı. Omuzları acımasızca sınanıyormuşçasına inip kalkarken bir ses çıkardı.

“B-bak, şu an gerçekten çok kırıldım— Ve sen böyle bir şeyin— Dur, Jibby’nin videosuna ‘böyle bir şey’ demek istemedim. Sadece demek istediğim, yaralarım daha da derin— yani, bilirsin ya… ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi?”

Cık— Sora içinden dilini şaklattı. Tüm bu yalanların ve sergilenen tiyatronun arasında en azından Jibril’e olan takıntısının gerçek olduğunu düşünmüştü ama kozu işe yaramamıştı. Şimdi kontrol tamamen rakibinin elindeydi. Flügel’lerle oyun oynamak mı? Üstelik avantaj onlardayken ve bilmedikleri bir oyunda mı—? Şaka yapıyor olmalıydınız.

“—Açıkçası, siz önemsiz sineklerin, uyuz köpeklerin ve tüysüz maymunların alayı mahvolup gitse, bu benim için sadece konu hakkında yazılacak birkaç yeni kitap anlamına gelir. Hatta bana kalırsa bu çok daha iyi.”

Sora’ya dik dik baktı.

“Sonsuza dek yaşayan bizler için… göz açıp kapayıncaya kadar ölüp giden siz ezikler, aptal bir masaldan fazlası değilsiniz. Size yardım etmek mi? Neden böyle bir zahmete gireceğimi düşünüyorsunuz ki?”

Ama Azriel ve Flügel’lerin ipleri eline almasına izin veremezdi. Eğer verirlerse Sora ve Shiro için her şey biterdi. Eğer Azriel akıl oyunları oynamak istiyorsa—harika.

“Evet, sanırım durum böyle. Bu yüzden işe yaramaz olduğunu söyledim ama sanırım iğnelemeyi anlamıyorsun, seni yürüyen ceset?”

Sora’nın bu yüzsüzce cevabı karşısında—Azriel’in yüz ifadesi değişti.

“Kullanacak kimsesi kalmamış bir alet. Efendisiz bir kukla. Nasıl da eğlenceli bir sonsuzluk ama.”

“—…”

“Aman neyse. Sizin gibi pislikler biz dünyayı ele geçirene kadar bekler, sonra da ‘Bizi de aranıza alın’ diye zırlamaya gelirsiniz, değil mi? Tüm bildiğiniz rüzgâra göre hareket etmek. İşi Jibril ile halledeceğiz. Senin halkını tek tek kafalayıp—”

Sora arkasını dönüp gitmeye yeltendi.

“… Bana sataşıp sonra da kaçabileceğini mi sanıyorsun?” diye çıkıştı Azriel.

Oltaya geldi, diye içten içe kıkırdadı Sora.

“Sataşmak mı? Ha, aynı seviyede bile değilsek buna sataşmak denmez.”

“Ha… bunu bilmene sevindim.”

“—Kuş kafalı, burada açıkça ezik olan sensin. Kafanı o gömdüğün yerden çıkar da bir etrafına bak.”

“… Harika. Hadi yapalım şu işi.”

Ellerini kaldıran Azriel, Sora ve Shiro’ya doğru gürledi.

“Dile ve senin olsun—yeter ki sahibini katlet!”

… Shiro ve Sora’nın gözleri bu destansı zırvalık karşısında kısıldı.

“… Bu da nereden çıktı…?”

“Ah, Efendim, bu bir Flügel atasözüdür. Bilmemeniz son derece anlaşılır bir durum.”

“Hey, sorun bu değil ki!”

“Savaşmayacağız—oyun oynayacağız. Ama—”

Sora ile Jibril’in atışmasını görmezden gelen Azriel parmaklarını şıklattı.

“Jibby’nin tanıdığı herkesin yardımını istiyorsanız, hepinizle birden yüzleşmek zorundasınız.”

O anda, orada bulunan herkes Jibril’in bile karşı koyamadığı zorlayıcı bir güçle başka bir yere ışınlandı. Ve yeni bulundukları yerin üstünde…

şöyle yazan bir pankart asılıydı: “ ” İMZA VE EL SIKIŞMA ETKİNLİĞİ. Sayısız Flügel orada hummalı bir çalışma içindeydi, etkinlik hazırlıkları için canla başla çalışıyordu—

“… Lanet olsun—!!”

Hepsi birden kendisine dönen yüzlerce bakıştan Sora her şeyi anında kavradı.

Sora’nın oltasına gelmesi tamamen bir oyundu—yani şey, onu kendi oyununda mat etmişti. Ancak şu an üzerlerinde olan tüm o gözlerin yanında bu şok sönük kalıyordu; bu durum Sora ve Shiro’nun bir anlığına bayılacak gibi olmasına yol açtı. Ama—Sora’nın kafasını kurcalayan bir soru, bilincine zorlukla da olsa tutunmasını sağladı. Bu kozun geleceğini hiç tahmin etmemişti. Sora bilincini kaybetmiş gibi dururken hiçbir şeyi duyamıyordu. Kulaklarını çoktan tıkamıştı ama etrafında çığlıkların patlak verdiğine şüphe yoktu. Sayısız bakış üzerlerine çökerken Sora titreyen bir sesle sordu:

“Hey, Jibril. Bu da… ne? Bu da neyin nesi böyle?”

Gözleri geriye kayan Shiro’yu koruyan Sora çığlık attı ama Jibril sadece ellerini çırptı—

“Ah, tamamen unutmuşum. Doğu Birliği üzerinde baskı kurmak adına, gözlemleyip kaleme aldığım müjdeli haberleri yayıyordum. Tebliğ etmenin en verimli yöntemi bu olduğu için—”

ve ışıldadı.

“İmza biletleri, randevu biletleri, yanınızda yatma biletleri dağıttım. Her türlü harika promosyon ve içerik—”

“Bırak şu kirli ticareti!! Bu sadece kaçıkları çeker, bütün biletleri onlar kapatır, başka kimse de alamaz!”

“… Anlıyorum. Dağıtılan bilet sayısına kıyasla katılımın neden bu kadar az olduğunu merak ediyordum. Ama sanırım bu durumu açıklıyor. Bir dahaki sefere daha verimli bir tanıtım—bağışlayın, tebliğ yöntemi geliştireceğim.”

Jibril ciddi bir ifadeyle bir kitaba notlar alırken Sora çıkıştı:

“Bana bak Jibril! Böyle bir halt yiyeceksen en azından bana da haber ver!!”

Ve bu da Azriel’in onlar hakkında garip bir şekilde nasıl bu kadar çok şey bildiğini açıklıyordu. Ama kendi adamlarının bile göremediği bir kör noktada rakibinden daha yüksek bir bahisle oyunu nasıl kazanabilirdin ki?! Her neyse, etraflarını saran yüze yakın Flügel sanki onların hayranıymış gibi görünüyordu. Sora bu ilgi karşısında bir kez daha fenalaşırken Jibril gülümseyerek devam etti—

“Korkmayın efendim. Bu el sizindir.”

“Ne… şey, ne?”

ve bu sözlerin ardından keskin bakışlarını Azriel’e çevirdi.

Flügel dili mi acaba? Jibril ile Azriel, Sora ve Shiro’nun anlayamadığı kelimeler sarf ettiler. Fakat her ne hikmetse, az önce çığlıklarla çınlayan salon, birdenbire gergin bir sessizliğe büründü.

“… Bağışlayın, Jibril Hanım? İçimde hiç iyi bir his yok ama az önce ne dediniz siz?”

“Ah, bağışlayın efendim. Mesele hallolduğuna göre hemen açıklayayım.”

Jibril geriye dönüp devam etti: “Büyük Azriel’in önerisini kabul edelim ve arayışımızda bu hizmetçilerin bize yardım etmesine izin verelim.” Tir tir titreyen Sora ve Shiro’ya gülümsedi. “Yapmamız gereken tek şey bir oyunda hepsini birden yenmek!”

“Jibril, sadece seni yenmenin ne kadar zor olduğunun farkında mısın? Hepsini birden alt edebileceğimizi mi sanıyorsun?”

“… Tıkır tıkır titir titir…”

Sora ve Shiro zaten kalabalıklardan ve ilgi odağı olmaktan ölesiye korkuyorlardı. Üstüne bir de neredeyse yüz Flügel ile Somutlaştırma Şiritorisi oynamak zorunda kalırlarsa işleri biterdi. Bunu hayal edince Sora ve Shiro’nun kireç gibi yüzü sarardı.

“Hayır, bakın, hepsini tek bir hamlede bozguna uğratmanız yeterli. Bu son derece merhametli bir istek.”

“Çok doğru. Hepsine karşı oynayacaksınız.”

“Anlaştığımız üzere, eğer kazanırsanız aradığınız bilgileri içeren tüm kitapları sizin için toplayacaklar. Ama kaybederseniz imza, el sıkışma ve… işte, istedikleri diğer şeyleri alacaklar.”

Kyaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa! Çığlıklar salonda yankılanırken, kireç gibi olan Sora ve Shiro’nun kolları kanatları kırıldı.

“Jibril… ölmemizi mi istiyorsun…?”

“… Jibril… ben… sana… güvenmiştim…”

“Lütfen müsterih olun. Ne de olsa efendilerimin kaybetmesi imkansız bir şeydir. Bu arada…” Jibril, yeni doğmuş ceylanlar gibi titreyen kardeşleri teselli etti.

Ve ellerini çırpan Azriel’e dönerek…

“Şiritori oynamak için fazla kalabalıklar, ebelemeç oynayalım.”

“—Jibril, tekrar soruyorum—ölmemizi mi istiyorsun?”

“… Titir titir titir titir…”

Flügel’lere karşı ebelemeç oynamak mı? Özgürce uçabilen ve ışınlanabilen bu psikopatlardan kaçabilecekleri bir yer varmış gibi! Resmen üstü kapalı bir şekilde ‘Siz önden öbür dünyaya gidin’ diyordu. Fakat Azriel düşüncelerini yarıda kesti.

“Ama sadece ebelemeç oynamak hiç eğlenceli olmazdı—oynayacaksak…”

“Gerçek Flügel’ler gibi işin içine kelime oyunları katmalıyız.”

Böyle ilan eden Jibril elini uzattı. Ve elinin üzerinde—dönerek—ışıkla yıkanmış kırk altı hece belirdi. Tanıdık heceler—kendi dillerinden türetilmiş kırk altı hece. Jibril bunları Azriel’e fırlattı.

“Hmmm? Bunlar sizin dünyanızdan mı? Kendi ana dilinizin hecelerinden mi koparıldı?”

Azriel, elini karmaşık hareketlerle oynatarak heceleri inceledi.

Sora ve Shiro bunu hissedemeseler de altlarındaki zeminin sarsılmasından devasa bir ritüelin uğultuyla devreye girdiğini anlayabiliyorlardı.

“Hımm, tamamdır. Hadi başlayalım, olur mu?”

Bununla birlikte heceler Azriel’in elinden kayboldu.

Hepsi bir anda dağılarak yüze yakın Flügel kızının üzerine rastgele birer birer yerleşti. Bunu doğrulayan Azriel şöyle dedi:

“Kurallar basit. Her bir hece artık farklı bir kızın vücudunun bir yerine kazındı.”

Kırk altı hece. Neredeyse yüz katılımcı. Kimde hangisinin olduğunu anlamanın hiçbir yolu yoktu.

“Oyun ebelemeç. Kıyak geçip handikap olarak ışınlanamayacaklarını söyleyeyim.”

Ve.

“Eğer ikiniz bu kızlara yakalanırsanız kaybedersiniz. Bir saat boyunca yakalanmadan dayanabilirseniz kazanırsınız.”

“Kazınmış hecelerden birine dokunursanız—yani yakalanmadan dokunabilirseniz—o hece size geçecek, Efendilerim.”

Jibril, Azriel’in açıklamasını devralarak gülümsedi. Bunun üzerine Azriel’e iki hece fırlattı.

“Heceleri birleştirerek bir Sözcük oluşturabilirsiniz.”

Azriel örnek olsun diye aldığı iki heceyi kaldırdı—’cher’ ve ‘kree’. Heceler bileğinin etrafında dönerken açıkladı:

“Oluşturduğunuz Sözcük’ün anlamı—ister bir kavram, ister bir nesne, ister ne olursa olsun—dokunduğunuz yerde somutlaşacaktır.”

““Ah!””

Bunu duydukları anda Sora ve Shiro—geleceği gördüler. Azriel’in gösterisindeki iki hece avucunun üzerinde birleşti—ve ardından—

“Nyaaaaaaaah, bu da ne?? Çok iğrenç—nyaaaaaaah!! Nyaaah!”

dev bir ahtapot belirip kollarını onun etrafına doladı… Sora ve Shiro’nun öngördüğü geleceği somutlaştırarak. Azriel çığlıklar atarak çırpındı.

“Aman aman. İnsanları güldürmeyi gerçekten biliyorsunuz abla—tam olarak ne yaptığınızı biliyormuş gibi okuyamadığınız kelimeleri somutlaştırmaya kadar vardırıyorsunuz üstelik.”

Jibril’in soğuk tebessümü, Azriel’in umurunda bile görünmüyordu. Anında—havayı titreten bir gürlemeyle—Flügel ahtapotu uçurup yok etti.

“İ-işte böyle, gördünüz mü?” dedi Azriel, Sora ve Shiro’nun kısılan gözlerini tamamen görmezden gelerek. “Tamamlanan Sözcük’ün anlamı somutlaşır. İster bir nesne, ister bir doğa olayı, isterse bir kavram olsun, tıpkı hayal ettiğiniz gibi.”

“Unutmayın ki ablam birleştirdiği heceleri okuyamadığı için, heceleri ona veren ben olduğumdan benim zihnimdeki imge somutlaştı. Asıl oyunda yalnızca sizler, Efendilerim, Sözcükleri kullanabileceksiniz.”

“……”

Jibril, hiç pişmanlık duymadan pişkin pişkin Azriel’e tacizde bulunduğunu itiraf etmişti. Yine de Azriel bunu hiç umursamadı, boğazını temizleyip konuşmasına devam etti. “Ancak—her hece bir kullanımın ardından yok olacak. Dikkatli kullansanız iyi edersiniz, tamam mı?”

“Açıklama bu kadar, sormak istediğiniz bir şey var mı acaba, Efendilerim?”

“Olmaz mı ulan—nasıl kaçacağız biz? Bilmiyorsan söyleyeyim, insanların uçma yeteneği yok.”

“Tıkır tıkır titir titir…”

“… Gerçekten çok özür dilerim, Efendim. Aslında yanınızda olmam gerekirdi—lakin bu oyuna katılmama izin verilmiyor.”

Şüpheyle bakan iki efendiye Azriel kahkahalarla yanıt verdi.

“Cici Jibril sizin tarafınızda olsaydı bunun adı oyun olmazdı ki. Kimse sizi yakalayamazdı. Yine de size acıdım da en azından Sözcüklerinizi kullanmanıza izin verdim. O zaman şöyle yapalım—”

Yüzü aydınlandı.

“Orada saklanan Dhampir—şunlara kanatlarını ver.” Azriel başını çevirdi.

Ve bu kadarı bile, başından beri orada saklanan Plum’un gizlenme ritüelini cam gibi tuzla buz ederek onu açığa çıkarmaya yetti.

“… Hım? Ne… haaaaaaaa?! N-nasıl bildinnn?!”

“… Gerçekten de varlığınızın bu derece silik olması taktire şayan.”

Sora ve Shiro’nun bile unutmak üzere olduğu bu yoldaşlarına hayranlıkla fısıldadı Jibril.

Hemen yanlarında duran Azriel gülümseyerek Plum’a sordu: “Hey, sen. Bir sivrisinekten bile aşağı bir yaşam formu olabilirsin ama kendini öldürecek kadar zorlarsan kanat yapacak bir büyü dokuyabilirsin herhalde, değil mi?”

Azriel bu soruyu bir tanrıdan bile yüksek bir tepeden bakarak sormuştu. Bu sırada ölüm korkusuyla titreyen Plum, cesaretini toplayıp yanıt verdi.

“Şe-şeyyy? Onları bir Flügel hızında uçurmamın im-imkanı yok ki… Onları geçtim, sırf şok dalgası bile beni parça pinçik eder… Zaten benim de özüm tükenmek üzere—”

Fakat Azriel gülümsemesini hiç bozmadan sözünü kesti: “Yorulduğunda vücut sıvılarıyla beslenirsin, olur biter.”

“Şerefim üzerine söz veriyorum! Bütün kalbimle kanat dokumak için var gücümle çalışacağım!”

İlkelerine ses hızında ihanet eden Plum, ok gibi dikilip selam durdu. Ama—

“Hey, bir dakika be! Kabul etmek zorunda olduğumuzu kim söyledi—?” diye sormaya yeltendi Sora. Fakat Jibril’in tavrı onu yarıda kesti.

Lütfen benden ümidinizi kesmeyin. Ve lütfen bana güvenin—

Gözlerinde umutla karışık bir huzursuzluk ve samimiyet taşıyan kıza, ardından da bir cesedinki gibi boş ve ruhsuz bir sırıtışa sahip muhatabına baktı.

“… İste, senin olsun—yeter ki sahibini katlet. Bu oyun böyle oynanır, tamam mı?”

“……”

Bir ruhun tedirgin bakışı ve bir kuklanın boş tebessümü. Sora bu meydan okumada daha önce de gördüğü bir şey sezdi, yine de…

Oyun. Bu tek bir sözcükle Sora ve Shiro’nun gözleri parladı, zihinleri hızla buz kesti. Kurallar, zafer koşulları ve hatta Azriel’in niyetleri beyinlerinde şimşek hızıyla bir araya geldi.

“… Ağabey.”

Aynı şeyi yapmakta olan Shiro gergindi ama Sora başını salladı—Biliyorum.

Bu, daha önce oynadıkları oyunlardan bariz bir şekilde farklıydı. Bir oyun daha başlamadan biterdi. Bu 『 』’ın ilkesiydi; ama bu—bu kabul etmeye zorlandıkları bir oyundu. Öngörmedikleri bir oyun. Karşı tarafın üstünlük sahibi olduğu bir oyun. Flügel dilinde konuşulan, kendilerinden gizlenmiş bilgilerin pusuda beklediği bir oyundu. Kuralların Flügel’lerin lehine olacak şekilde doğal olmayan bir biçimde belirlendiği bir oyun. Fazla tehlikeliydi. Fazla şüpheliydi. Bilgiler fazla belirsizdi. Bu oyunu kabul etmelerinin beklenmesine imkan yoktu.

“… Efendilerim… Yalvarırım. Lütfen bana inanın.”

Fakat ceza beklentisiyle bocalayan ama yine de Sora ve Shiro’nun zaferine yürekten inandığını belli eden o gözler, bu oyunu kuran Jibril’e aitti.

“—Belli şartları bir soralım bakalım.”

Suç ortağı Flügel’e bir göz atan Sora, zihni buz gibi soğuk bir halde mırıldandı. Shiro daha önce endişeyle yukarı bakıyordu ama madem Sora kararını vermişti—yüzündeki tüm kaygıyı silip tamamen düşüncelerini keskinleştirmeye odaklandı. Jibril’in minnetle gözlerini kapattığının farkında olan ama bunu umursamayan iki kardeş, öngörmedikleri bu oyunu ifşa etmek, tahmin edilemeyecek etkenleri kestirebilmek için her türlü sorunu çözüme kavuşturmaya çalışarak beyinlerinin motorunu çalıştırdılar.

“—Shiro ve ben tüm süre boyunca el ele tutuşacağız. Bundan kesinlikle taviz vermeyiz.”

“… Kanatlar… Plum’un bize yapacağı kanatlar.”

“Aynen. İkimizin de birer kanadı olmasını ve onları istediğimiz gibi hareket ettirebilmeyi şart koşuyoruz.”

“… Plum… hallet.”

Shiro’nun soru sorma nezaketini bile umursamayan mantıksız talebi karşısında Plum yarı ağlamaklı bir halde yanıt verdi.

“Şe-şeyyy…? Bu-bu gerçekten karmaşık bir büyü gerektirir, o yüzden müsaade etseniz de—”

“Nasıl göründükleri umurumuzda değil. Bu süreçte istediğin kadar terimizi yalamana izin veriyoruz.”

“Bana bırakınnn!! Bir Dhampir’in neler yapabileceğini size göstereceğimm—ııgh, böööhh!!”

Gereksiz derecede şiddetli bir nidayla Plum, kanatları anında kan kırmızıya boyanırken gözlerinde karmaşık bir desen çağırdı. Karmaşık bir ritüeli dokuyan Plum kendisini dönüştürdü—

bir atkıya. Havada süzülerek şak diye Sora ve Shiro’nun boyunlarına sarıldı ve ikiliyi tek bir uzun fular gibi birbirine bağladı.

“Hah, hah… Fiziksel düzlemdeki varlığımı… gizledim! Şi-şimdi… f-fuların uçları… k-kanat işlevi görmeli. Galiba—!”

Sora ile ilk karşılaştığında kendini bir bagaj olarak gizlediği gibi, Plum şimdi de uçan bir fular biçimini almıştı. Flügel’ler bile hayretle izlerken, Fular Plum zayıf göğsünü kabartıyormuş izlenimi veriyordu.

Nefes nefese kalmış fular, Sora ve Shiro’yu boyunlarından birbirine bağlayarak uçlarını şişirdi. Damarımsı bir desen çizip kanatlara dönüştüğünü gören Sora başıyla onayladı. Ve ardından son meseleleri dile getirdi.

“—Ayrıca… Avant Heim’ın ortamını Shiro, Plum ve benim burada tam manasıyla işlev görebileceğimiz bir hale dönüştürmelisiniz. Ayrıca bunun kanatlarını kullanacağımızı söylüyorsunuz ama nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Oyunun başından itibaren bize beş dakikalık bir avans vermeniz gerekiyor… Sana da uygun mu, Shiro?”

“… Hıhı, sorun değil.”

Herkes sessizce nefesini tuttu. Az öncesine kadar birer titrek yığın olan bu ikilinin geçirdiği değişim yüzünden değil. Hayır, sırf beş dakikalık bir avansın kendilerine yeteceğini ilan etmeleri yüzündendi.

“Bu kadarı… sorun olmaz, değil mi?”

Jibril arkasına dönüp bu soruyu Azriel ile orada toplanan yüze yakın Flügel’e yöneltti. Imanity’ler, silah olarak ellerindeki sadece kırk altı heceyle, daha önce hiç kullanmadıkları bir gücü devreye sokarak yüz Flügel’den kaçacaklardı. Eğer bunu gerçekten başarabilirlerse—herkes yutkundu.

“… Hımm. Tamamdır. Biraz fazla yumuşak davranıyoruz gibi hissediyorum amaaa…”

Görünüşe göre durumu anlamayan tek kişi olan Azriel mızmızlandı ama parmağını hafifçe oynattı—bunun üzerine bir kükreme ve sarsıntı meydana geldi.

“—Av’n dileğinizi yerine getirdi—o halde başlayalım mı?”

Bir dünyanın ortamını umursamazca yeniden biçimlendiren Azriel bir kez daha parmaklarını şıklattı. Ses çıkarmadan biçim değiştiren duvarda devasa bir delik açıldı.

Duvardaki ardına kadar açık delikten Avant Heim’ın tamamı görülebiliyordu. Dışarıda, Azriel herkesi taşıdığı için mi yoksa sadece zaman geçtiği için mi bilinmez, gece olmuştu. Güneş ışığı olmadığı için Plum adına mükemmel bir ortamdı. Atmosferi kontrol etmek için delikten dışarı sarkan Sora ve Shiro kenetledikleri ellerini sıktılar. Boyunlarından sarkan fuların—Plum’un—çırpınırken sessiz kalmak için ecel terleri döktüğünü tahmin edebiliyorlardı. Altlarında ne olduğunu göremiyorlardı. Yalnızca üzerlerine esen rüzgarın onları sürükleyip götüreceği hissi ne kadar yüksekte olduklarını hatırlatıyordu.

Sora ve Shiro’nun arkasından Jibril hürmetle ilan etti: “Şimdi—iki efendim ile buradaki tüm Flügel’ler arasındaki oyun birazdan başlayacaktır.”

Onun arkasında yüz çift göz. Ama—Sora ve Shiro bir oyuna odaklandıklarında düşüncelerinin içine sızmak imkansızdı.

“Bu Avant Heim’ın haritası.”

Rüzgarda savrulan kağıdı alan Shiro ona bir göz atıp başıyla onayladı. Jibril bir adım geri çekilip başını derin bir saygıyla eğdi.

“… Efendilerim, teşekkür ederim.”

“Endişeli olduğumu söylemeliyim ama… Size inanıyorum. Beni hayal kırıklığına uğratmasanız iyi edersiniz.”

“… Aile… korunmalıdır… bunu herkes bilir.”

Jibril, Sora ve Shiro yalnızca kendilerinin anladığı kelimeleri sarf ettiler ve ardından—

““—Aschente—!!””

Jibril hariç herkes ellerini kaldırıp bunu haykırdı. Sora ve Shiro duvardaki delikten fırlayıp açık havaya süzüldüler. Anında yerçekimi devreye girdi. İnsan yeteneğinin savaşamayacağı bir güç. Rüzgar yüzlerini döverken, yavaşça—gitgide—aşağı doğru hızlandılar. Kendilerine doğru neyin hızla yaklaştığını göremiyorlardı. Ama her neyse, tek bir anlama gelebilirdi—ölüm. Garip bir şekilde tüm korku ya da endişeden arınmış halde— Ha. Sora kendi kendine kıkırdadı.

“… Ağabey…”

Sora kız kardeşine bakmak için döndüğünde fuların ucu çırpınma sesi çıkardı—ve bir kanat gibi açıldı. Kız kardeşinin ifadesinden kendisinin de sırtında bir tane olduğunu doğrulayarak—

“… Gidiyoruz…?”

Evet—neden endişelensin ya da korksundu ki? Sora güldü. Elleri sıkıca kenetli, kanat çırparak, iki beden tek bir bütün halinde. Tek kanatlı kuşlar, yerçekiminin kendisine heybetle meydan okudular.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla