No Game No Life Cilt 5 – Bölüm 10 / Sonu gelmeyen…

Sonu gelmeyen…

“… Baksana Steph. Sence sevgi nedir?”

“—Hâlâ o konuyu mu geveliyorsun? Kapattık sanıyordum…”

“Görünüşe göre artık bir kızım var.”

“…………… Ne?”

Tamam, sakin ol, dedi Steph kendi kendine. Her zamanki gibi aşırı iş yükü altında ezilen Steph, odasında kan ter içinde çalışırken Sora, Shiro ve Jibril çıkagelmişti. Kapıdan adım atar atmaz Sora bu bombayı kucağına bırakıvermişti.

Hımm. İlginç. Sakinleşmeye çalışmak hiçbir işe yaramamıştı.

“… İyi misin sen?”

Jibril durumu detaylandırmak üzere kenardan söze girdi:

“Seirenler oldukça doğurgandır—ve mevzubahis Kraliçe olduğunda, efendimin başından kopacak birkaç tel saç bile hamile kalması için kâfidir. Kraliçe uyanık olduğu sürece ne kadar da huzurlu bir ırk olabildiklerini Sizler de görüyorsunuzdur.”

Steph başlayan baş ağrısını bastırmaya çalıştı:

“—Hayır, mesele o değil… Ne? Bir kız çocuğu mu?”

“Ama yani, benim kızım olsa bile neticede bir Seiren, bu yüzden denizden ayrılamaz, değil mi? Yani oraya gitmem gerekiyor ama bak işte… Gitmeli miyim gitmemeli miyim diye biraz endişeleniyorum… Baba sevgisi dedikleri şey bu olabilir mi acaba?”

Steph bir mucizeye tanıklık etmişti.

Görünüşe göre bakir bir adamın içinde baba sevgisi uyanmıştı.

“… Oraya gitmene… hiç gerek yok…”

“İyi de kendi öz kızımdan bahsediyoruz burada!”

“Tam olarak söylemek gerekirse, efendimin saçından alınan ufacık bir ruh parçasıyla sentezlenmiş Laila’nın bir kopyası kendisi… Ancak evet, Seirenler bu şekilde çoğalırlar.”

Bu sis perdesinin ortasından Izuna çıkageldi.

Ağzında kocaman bir balık sıkıştırmıştı—hayır, bir Seiren kızıydı bu.

“… Sora, Sora, minik sürtük bir Seiren geldi yani, bak şuna lütfen.”

Seiren kızın ağzından çıkan ilk söz mü?

“Ba… ba…?”

Adeta elektrik çarpmışa dönmüştü.

“Aaaaahh, kızım benim, evet, aynen öyle, ben senin ba-baguukh!”

Shiro’nun indirdiği bir darbe, Sora’nın kızını kucaklamak için attığı o çılgınca deparı yarıda kesti.

“Aman Allahım. Seirenlerin denizden ayrılamadıklarını sanıyordum.”

“O Plum pisliği de burada yani.”

“Ahh… Dhampir büyüsü demek, anlaşıldı… Ancak acele edip onu suya sokmazsanız ölecek.”

“Steph! Çabuk, bir akvaryum getir! Ha, dur—avludaki gölet vardı ya. O iş görür mü?!”

“Ne yapıyorsanız yapın ama gidin dışarıda yapın artık?! Ya da azıcık işin ucundan mı tutsanız artık?!”

Bu gürültülü ofisi süzünce Jibril sessizce düşündü: Burada Imanity, Flügel, Werebeast—hatta Seiren ve Dhampir bile vardı. En ufak bir çatışma emaresi olmaksızın. Azriel bile—Avant Heim bile—değişmeye başlıyordu. Dünya—her şey—yavaş ama emin adımlarla. On Yemin’den beri—hayır, daha da öncesinden beri değişmediği kadar değişiyordu. Başka bir şeye. Merkezinde iki efendisi dururken—

“Görünüşe göre efendilerimin müjdesi gerçekten de bir efsaneye dönüşecek… çok da uzak olmayan bir gelecekte.”

Sessizce başını sallayan Jibril, kutsal metinlerine—Sora ve Shiro hakkındaki gözlem günlüğüne—bir ekleme yaptı.

Yıl, Ay, Gün—Efendim mucizevi döllenme tecrübe etti.

Elven Gard başkenti, Nirvalen malikanesi.

“… Anlaşılan yine kaybettim.”

Fiel ile oyun oynamakta olan Chlammy bir iç çekip not defterini çıkardı.

“Chlammy’cik, son zamanlarda kaybetmek pek de umurunda değilmiş gibi görünüyor, değil miii?”

“… Tabii ki umurumda. Sence bunu neden yapıyorum?”

Arkadaşının bu tespitine asık bir suratla karşı çıkan Chlammy, kaybetme sebebini kaydediyordu. Hesaba katması gerekip de katmadığı kalıplar ve bunlara karşı ne yapması gerektiği üzerine aldığı notlar… Sora ile oynadığı varoluş Othello’su oyunundan bu yana geçen yaklaşık yarım ay içinde elli defter doldurmuştu bile.

Bir Immanity’nin, büyü içeren bir oyunda bir Elf’i yenmesinin mantıklı hiçbir yolu yoktu. Bu durumda—kazanmanın mantık dışı bir yolunu keşfetmekten başka çaresi yoktu. Kararlılığını gözler önüne seren not defteri yığınını gören Fiel, Chlammy’nin kaydettiği gelişme karşısında gururla doldu.

“—Oh, Chlammy’cik, minik bir kuş geldi. Hadi biraz mola vereliiiim.”

Bunu derken Fiel, alnındaki mücevhere dokundu.

Element Linkernet’ten gelen yabancı mesajların yakalanmasını “minik bir kuş” olarak nitelendirmesi epey ince bir ironiydi. Bu Chlammy’nin hafifçe sırıtmasını sağladı ama gelen bilgi— Fiel’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

“… Fi, ne oldu? Acil bir durum mu?”

“Ah, hayııır… Sadece fazla inanılmazdı…”

Haberleri hayretler içinde aktardı.

“Amanın, Bay Sora ve ekibi Oceando’yu—Seiren ve Dhampirleri—Elkia’nın Birlik Devleti’ne katmışşş…”

Bu kadar şaşırılacak bir şey mi? diye sordu Chlammy, ama Fiel devam etti—

“Avant Heim’ın On Sekiz Kanat Konseyi de Birlik Devleti’ne katılma yönünde oy kullanmışşş.”

Anlaşıldı. Bu gerçekten şaşırtıcı. Chlammy gülümsedi. Böylece, Werebeast’lerin hemen ardından—Seiren, Dhampir ve nihayetinde Flügel bile Immanity’nin ayağına gelmişti. Sora ve Shiro’nun en akıl almaz şeyi başarma konusundaki korkutucu hızına şaşıran Chlammy, Fiel’e döndü:

“… Bu beklenenden biraz daha hızlı oldu. Acele edip toparlanalım.”

“… Amanın, Chlammy’cik, sen bunu biliyor muyduuun?”

Benden bilgi mi saklıyorsun? diye sordu Fiel üzüntüyle, ama Chlammy gülümsedi.

“Öyle değil, Fi. Beklenen dedim, değil mi? Onların stratejisi her zaman şartlara göre şekillenir.”

Sadece, eğer bütün ırkları bir araya getireceklerse, er ya da geç bunun gerçekleşmesi gerekiyordu.

“Mesele sadece—fazla hızlı olması.”

“… Amanın, katılıyorummm.”

Evet, fazla hızlı—konu sadece Oceando olsaydı göz ardı edilebilirdi. Ama Doğu Birliği’nin ardından şimdi de Avant Heim’ı bünyelerine katıyor olmaları işin rengini değiştirmişti. Bu kadar kısa sürede büyük bir ülkeyi ve üstün bir ırkı ilhak etmek…

Artık Elven Gard ve Hardenfell gibi ana oyuncular durumu uzaktan soğukkanlılıkla izlemeyi bırakıp teyakkuza geçeceklerdi. Bu durum muhtemelen Elkia’ya karşı saldırgan bir tavır takınmalarına yol açacaktı—ancak bu bir sorun değildi.

“Tam zamanında. Bütün bu acele işe yaramış gibi görünüyor?”

“Amanın, aceleden ziyade ben buna çılgınca bir telaş derdiiim…”

Fiel bunu söylerken bile acı acı gülümsedi ve eşyalarını topladı—ve böylece…

“Hadi Fi, gidelim. Bir süre geri dönebileceğimizi sanmıyorum—”

“Hi-hi, eğer bunu gerçekten başarabilirlerse, dünyayı altüst edecek kadar devasa bir olay olacak. Amanın, bunu kesinlikle kaçıramazııız.”

Nirvalen malikanesini arkalarında bırakıp bir süre geri dönemeyecekleri yolda yan yana yürürken Fiel sordu:

“Chlammy’cik, aklıma gelmişken… Daha önce bahsettiğin o ‘bir şey daha’ neydi?”

Fiel kendi sonuçlarına varmıştı ama yine de sordu.

“—O yalan söylemez. Kendi kendine, asla. Bu yüzden yalan söyleyemez.”

Görünüşe göre bunu zaten biliyordu. Soru sırf usulen sorulmuştu. Fiel gülümsedi.

O asla “Sınır bu; gelebileceğimiz yer buraya kadar” diyemezdi.

Çünkü ona can veren kişi bu tür sınırları aşmıştı.

Kendi kendine yalan söylemek, kız kardeşinin insanlığını reddetmek olurdu.

Aklına gelen bu kişisel teorisine kıkırdayan Chlammy konuştu.

“Hey, Fi, hedeflere ulaşmanın—her şey için geçerli olan tek bir yöntemini biliyor musun?”

“… Efendim?”

“Tahmin edersin, öngörürsün, hazırlanır ve yüzleşirsin—sonra da başarısız olursun.”

“… Başarısız mı… olursun?”

“Evet. Sonra başarısızlığının sebebini doğrular, düzeltir, hazırlanır, yüzleşirsin—ve tekrar başarısız olursun.”

“……”

“Bunu yaparsan—sonsuz kez tekrarlarsan, bu dünyada başaramayacağın hiçbir şey yoktur.”

“… Amanın, bu epey uç bir iddiaaa…”

Chlammy, yoldaşının şaşkınlıktan etkilenmeye geçişini izlerken sırıtarak başını salladı.

“Evet, uç bir iddia—ama bu uç iddiayı beklenenden daha çok seviyorum.”

İnsanın yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Yapamadığı şey, yalnızca henüz yapmadığı şeydi—geriye kalan tek şey zamanla hesaplaşmaktı. Ancak bu hesaplaşmayı bile nesiller boyu aktarabilenler—zayıf olanlardı.

“Ne ben—ne de Sora—birer insanüstü varlık ya da dahiyiz. Ama öyle olmamıza gerek de yok.”

Sadece—

“Önemli olan öyle olmaya çalışmaktır.”

“……”

“Sonsuz başarısızlıklarımız, arkamızdan gelenlerin yolunu aydınlatacak—karanlıkta yürümeleri için bir fener olacak.”

Onunki—Shiro. Onunki ise—Fi. Eski kralın o sonu gelmeyen yenilgileri bile, bir gün… olmak zorundaydı… Imanity’nin, tüm ırkların feneri— Derken Fiel, Chlammy’ye kendisini bu kadar etkileyen kişi hakkında bir soru sordu.

“… Chlammy’cik. Senin gözünde nasıl biridir Bay Sora?”

Sorusunun onun aklına getirdiği şey—Sora’nın gördüğü dünyaydı. Ve böylece—

“O, oyuncu olmaya karar vermiş biri. Kukla olmayı bırakmış bir insan, hepsi bu.”

Ve evet, hatta şöyle bile denebilir—diye devam etti—

“Günün birinde aşacağımız biri—belki de?”

Chlammy’nin bu cüretkar beyanı karşısında Fiel gülümsedi ve onun elini tuttu.

Doğu Birliği, başkent Kannagari—Tapınak. Ay ışığının altında, altın sarısı bir tilki kız ile yaşlanan beyaz bir Werebeast adam—Miko ve Ino Hatsuse karşı karşıya duruyordu. Bahçe havuzunun üzerindeki köprünün tırabzanlarına oturmuş Miko’nun ellerinde, Werebeast Irk Taşı vardı.

Elinin içinde piyon şeklindeki hafifçe parıldayan taşla oynarken Miko konuştu.

“Pureiyaa… Anladığım kadarıyla bu kelimenin Imanity dilinde iki anlamı varmış.”

Yani—oyuncu—ve dua eden. Kendi iradesinin peşinden giderek ileriye atılan—bilinmeyeni açığa çıkaran, gelecekle yüzleşen biri. Ya da başkasının iradesine boyun eğip gözlerini yuman—bilinmeyenden yüz çeviren, geleceği başkasına emanet eden biri.

“Ino Hatsuse. Doğrusunu söylemek gerekirse, seni feda etmemiz gerektiği kanaatindeydim.”

Sözlerinde en ufak bir özür emaresi yoktu. Kararlı bir tavırla, böyle bir özür dilemeye hakkı olmadığını dile getirdi.

“Öyle yapsaydık, tek bir fedakarlıkla ve hiç risk almadan Dhampir ve Seiren’leri avucumuzun içine alabilirdik.”

“… Evet, Yüce Kutsallığınız. Tamamen anlıyorum.”

İşte Ino’nun Sora denen o adamı bir türlü anlayamamasının asıl nedeni buydu. Neden kurtarılmıştı ki? Ino Hatsuse, Miko’nun amacını çok iyi biliyordu ve hayatına orada, Oceando’da son vermeye zaten hazırdı. İşte bu yüzden anlayamıyordu—Sora denen o adamın zihnini kavramasına imkan yoktu.

“—O oyunu kazandığımız doğru. Ama o oyunu oynamamıza hiç gerek yoktu.”

Saçma sapan bir oyun. Saçma sapan bir sonuç. Ancak ellerine yüzlerine bulaştırsalardı, hem Doğu Birliği hem de Elchea için ağır sonuçlar doğurabilecek bir oyundu. En kötü ihtimalle—Imanity, Plum’ın başından beri planladığı türden telafisi imkansız bir zarara bile uğrayabilirdi.

“Gereksiz bir risk aldık. Bütün bunlara rağmen yine de o oyuna girdiler.”

Ino, kendisine anlatılanların ötesinde bir nedenleri olması gerektiğini düşündü—fakat. Miko, çan sesini andıran bir kahkahayla karşılık verdi.

“… Izuna’ya söz verdiklerini söylediler. Seni kurtaracaklarına dair.”

Ino donakaldı. Bunun için mi ırklarının varlığını bahse yatırmışlardı—?

“Pekala, sanırım bir de oyunu hükmen kaybetmek istemeyen oyunculuk gururları vardı.”

Fakat.

“Özetlemek gerekirse deli işi bir oyundu, yine de Imanity kendini Dhampir’lere yem olarak sundu. Bay Sora ve kız kardeşi durumu kendi lehlerine çevirmeyi başardılar… Ama durumu çevirdiklerini söylemek, işin riskli olduğunu en başından bildiklerini gösterir, değil mi?”

“……”

“Ino Hatsuse, Sora denen o adam hakkında ne düşünüyorsun?”

“… Dürüst olmak gerekirse bilmiyorum.”

Miko, başı önüne eğilmiş olan Ino’ya, “Bilmeyişin normal sanırım,” diye mırıldandı.

“—O adam bir sahtekar ve bir düzenbaz—ama yalan söylemez. Hayır, yalan söyleyemez.”

Belki de, diye devam etti Miko.

“Kendi kendine yalan söyleyebilseydi—belki de anlaşılması daha kolay bir alçak olurdu.”

Miko, bu dünyaya gelmeden önceki Sora hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Yine de Sora ve Shiro’yu yakından gözlemleme fırsatı bulduğu için, yaşamakta epey zorlanmış olmalılar diye düşündü. Elinde buna dair hiçbir kanıt yoktu. Bir gerekçe sunması gerekseydi, söyleyebileceği tek şey bunun bir Werebeast sezgisi ve tecrübe olduğu olurdu. Ama—nedense—emindi. Zeka oyunlarında Sora kadar usta olan bir adam, nasıl olur da gerçek hayattaki gönül işlerinde bu kadar beceriksiz olabilirdi ki—? Çünkü kendi kendine yalan söyleyemiyordu. Hal böyle olunca—sevmediği bir kadına onu sevdiğini söyleyemezdi. Bu durumda—eski dünyasına neden hiç bağlılık duymadığı ilgi çekici bir soru haline geliyordu. Ama büyük ihtimalle, sevdiği tek kızı kabul etmeyen bir dünyayı—kendisi de kabul edememişti.

Tüm dünyayı karşısına almak anlamına gelse bile—asla yapamayacağı tek şey buydu.

“Bütün bunları düşününce… Sanırım gururumu ayaklar altına alsam iyi olacak… Ino Hatsuse.”

Miko’nun küstah ve ışıl ışıl ifadesinde Ino, uzun yıllardır görmediği bir şey gördü.

“Ben seni feda edecekken, seni terk etmeyi reddedip kendine sadık kalan bir adam. Ona bir şans vermeye var mısın?”

Kendisine bu soru yöneltilen Ino, başını eğdi ve hürmetle ilan etti:

“—Eğer bu yeniden hayal kurmanızı sağlayacaksa. Eğer bana hayallerinizi bir kez daha gösterecekseniz.”

Miko bu sözler üzerine gülümsedi ve sanki ışıktan yapılmış gibi duran piyonu—Werebeast Irk Taşı’nı aldı. Ve havaya fırlattı.

“—Bay Sora, hadi görelim. Bir zamanlar gördüğüm o hayalin devamını.”

Sıradan bir taşın—tahtadan havalanıp bir oyuncuya dönüşebileceğini. Bir zamanlar gördüğü ve sonra yıkılmasına izin verdiği bu hayalin sonunda—hayalin sonunun hiç gelmeyeceğini…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla