
Plaj. Dinlenme ve eğlence denince akla gelen, tek rakibi dağlar olan iki büyük tatil adresinden biri. Yaz geldiğinde insanların, ışığa üşüşen böcekler gibi içgüdüsel olarak akın akın toplandığı bir mekan.
İşin aslı ise, ayağına yapışan kumların inatla bedenini terk etmediği, güneş yanığı cildinin günlerce tenine azap çektirdiği ve tuzlu rüzgarın her saniye saçlarını çürüttüğü bir yer. Düşününce, cazibesi tam anlamıyla akıl almaz bir manzara; sırf renkli bir hayatı olan insanlara göre bir ortam. Ancak—bu derece nefret edilen bir yer bile, farklı şartlar altında bambaşka bir anlam kazanabilir.
“Hhh… Kaza-nan… ”

Japon tarzı bir şemsiyenin altında Sora, elinde kadehiyle otlardan örülmüş bir yatağa kurulmuştu. Yanlarında, Tapınak Bakiresi’nin hizmetkârları olduğu anlaşılan birkaç hayvan kız, devasa yapraklarla onu serinletiyordu. Doğu Birliği’nin mayoları olduğu anlaşılan kısa, küçük Japon tarzı cübbelerinin önü alabildiğine açıktı; kürk kaplı kulakları ve kuyruklarıyla tezat oluşturan, kumaşın sunduğu o azıcık örtünün altından pürüzsüzce süzülen göğüsleri ile alt bedenleri, güneşten bile daha göz alıcıydı. Elindeki kadehi sallayan Sora, içinden geçirdi—cennet tam olarak burasıydı.
“… Kral Sora, bu güneşin altında pek bir keyifli görünüyorsunuz… Epey de böbürlenen bir havanız var, değil mi?”
“Aynen öyle! Jibril’in optik ruhlarla falan hazırladığı o gizemli güneş kremi sayesinde! Ama her neyse, bunu geç de—”
Sora, o tarafa bakmadan Ino’nun soğuk sesine şüpheci bir tonla karşılık verdi.
“İhtiyar, seni görüş alanımdan uzak tutuyorum tamam ama sakın bana yine peştemal dışında hiçbir şey giymediğini söyleme?”
“Efendim, ne kadar tuhaf bir laf… Bir erkek denize giderken peştemalden başka ne giyer ki?”
Tam da Sora’nın tahmin ettiği gibi sadece peştemal giymiş olan o kaslı ihtiyar, ona meraklı bir “Hmm?” bakışı attı. Hoşnutsuz bir iç çekişle Sora kendisini işaret etti ve mırıldandı:
“Bak, İhtiyar. Bana bak. Ne görüyorsun?”
“—Efendim, yoksa siz o tür eğilimleri olan bir erkek misiniz?”
“Dalga mı geçiyorsun ulan moruk?! Şort ve gömlek! Gayet mükemmel bir mayo işte bu!”
İhtiyarın birkaç adım geri çekilirken sesine yansıyan tiksintiyi hisseden Sora, bağıra çağıra doğruldu. Ama Ino sadece başını salladı, vah vah dercesine.
“Cılız bedenini göstermekten utanan bir adam görüyorum. Bu gayet basiretli bir davranış efendim. Görülmemesi gereken şeyi saklamak güzel bir nezaket kuralıdır.”
“Senin gibi maço bir pislik olmakla hiç ilgilenmiyorum! Hem ‘cılız’ deme bana! Izuna ile yaptığımız o FPS maçından sonra fiziksel kondisyonun aslında önemli olduğunu anlayıp biraz spora başladım ben, ister inan ister inanma!”
Öfkesini boşaltan Sora, sinirle bir kez dilini şaklatıp tekrar geriye uzandı.
Mekik ve şınav sınırının elli olmasına kendisinin bile ne kadar şaşırdığı hususunda ise sessiz kaldı.
“… Neyse, ne hâlin varsa gör. Diğerleri nerede?”
“Kadınların hazırlanması zaman alır efendim—bağışlayın, bu sizin için yeni bir bilgi miydi?”
“Burada oturup maço bir morukla konuşmaktan nefret ettiğimi söylemeye çalışıyorum! Laf dokundurma diye bir şey duydun mu hiç?! Duydun mu?!”
Gözlerini kısarak bağıran Sora, bakışlarını arkasına çevirdi.
“Piiişşşt, Shirooo, daha bitmedi miii?”
“… I-ıh, sadece… azıcık daha…”
Shiro’nun sesi Sora’nın arkasındaki ağaçların arasından geldi. Orada bir hışırtı falan dönüyordu ama her halükarda tek başına üstünü değiştirmekte zorlandığı anlaşılıyordu.
“Diğer hanımlarla birlikte soyunma odasında üstünüzü değiştirmenizde ne gibi bir mahzur olabilirdi ki?”
“Ağzından bal akıyor. Hatta ben de tam olarak bunu söylüyordum ki tekmeyi basıp dışarı atılana kadar… senin tarafından!”
Sora ve Shiro birbirlerinden ayrılamazdı. Üst değiştirmek de buna bir istisna değildi. Bu aşikâr gerçek doğrultusunda, her zamanki rahatlığıyla, eşyanın tabiatı gereği gayet doğal bir şekilde Sora, Shiro’nun peşinden kızlar soyunma odasına girmeye yeltenmiş—sonra da kıçına tekmeyi yeyip dışarı fırlatılmıştı, işte durum buraya gelmişti.
“Kutsal Tapınak Bakiresi’nin çıplak tenini dikizlemenize izin mi verseydim? Tet bunu affetse bile ben asla affetmem.”
“Oğlum, Tapınak Bakiresi ‘Benim için sorun değiiiil’ modundaydı ama—!”
Peştemallı kaslı bir moruğun gözdağına boyun eğdiği için aniden bir aşağılanmışlık hissi kapladı içini.
Ino’yu yarıp içeri dalmak için çok mu geçti acaba? Sora zihninde planı kurguluyordu ki—
“… Alın işte sürtükler, buyurun lütfen.”
“Hmmm… Izunam benim, ne giyersen giy çok tatlısın!”
Küçük kızın bu selamlamasıyla Ino’nun sesinin aniden sevecen bir dede tonuna bürünmesi üzerine Sora arkasını döndü. Üstünü tamamen değiştirmiş hâlde ilk ortaya çıkan Izuna olmuştu; Ino elini göğsüne koyup hafifçe iç çekti.
“Mayoların Sora tarafından seçildiğini duyduğumda—sana nasıl bir rezilliğin dayatılacağından endişelenmiştim.”
“Seni cahil moruk! Bir kere küçük bir kızın okul mayosu giymesi gerektiğini herkes bilir!”
Izuna kocaman kuyruğunu sallayarak kumların üzerinde tıpış tıpış yürüdü. Mayosu Sora ve Shiro’nun dünyasındandı… eski tip bir okul mayosu. Doğal olarak şimdiye kadar bu dünyada böyle bir şey mevcut değildi. Ayrıca polyester gibi sentetik elyafların Doğu Birliği’nde dahi bulunmadığını belirtmek gerekirdi. Ancak okul mayoları aslen, savaştan önce ipekten yapılıyordu. Tablette kayıtlı olan rahatsız edici derecede ayrıntılı bilgileri kullanan Steph, bu giysiyi son derece takdire şayan bir şekilde yeniden yaratmıştı. Steph—sana helal olsun valla.
“… Ama gerçekten de epey edepli tutmayı başarmışsınız.”
“Sana bir kez daha söylüyorum: Moruk, sen tam bir cahilsin. Kültürü hesaba katmadan yapılan bir şeyden ne tür bir romantizm beklenebilir ki?!”
Evet, Izuna okul mayosunun üzerine, etraftaki Werebeast’lerin giydikleri gibi önü açık ve kolları sarkan ceketimsi bir giysi giymişti. Hayvan kulakları. Küçük kız. Okul mayosu. Hepsini Doğu Birliği’nin kültürüyle harmanlamak—!
İşte bu—
Sora’nın “cevabıydı”—…
Sora’nın önünde duran Izuna, arkasına bakıyormuş gibi kendi etrafında döndü.
“Böyle iyi mi işte, lütfen?”
“C’est magnifique… Zaten haksızlık derecesinde tatlıydın, şimdiyse resmen lanet bir kültür mirası olmuşsun.”
Ino, Sora’nın başparmağını kaldırıp efendi bir delikanlı tebessümü sunmasını izledi.
“… Tam olarak anlayabildiğimi söyleyemem ama torunumda şehvet aramamış olduğunuz için samimi övgülerimi sunarım.”
Derken.
“Ş-şey… B-ben değiştirdim üstümü.”
“Aaa, Steph. Oooovvv, cidden harika bir iş çıkarmışsın”

Steph’in utangaç sesine dönüp onu övmeye niyetlenen Sora, olduğu yerde donakaldı. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş olan Steph, fırfırlar ve pareoyla süslenmiş bikini tarzı bir mayo giymiş; normal kıyafetlerinin o dantelli, kızsı havasını korumuş bir halde ne yapacağını bilemez gibi gözlerini kaçırıp huzursuzca kıpırdanıyordu. Sora’nın bildiği kadarıyla Elchea’da böyle bir mayo yoktu. Elchea’da mayo demek, bilirsiniz işte… On yedinci yüzyıl Avrupası’nın karanlık çağlarında mayo niyetine giyilen, tüm vücudu kaplayan şu hantal giysiler demekti. İşte bu yüzden Steph’ten adamakıllı birkaç mayo dikmesini istemişti. Yüzündeki ifadeden anlaşıldığı kadarıyla Steph, Sora ile Shiro’nun kendisi için sipariş ettiği mayo tasarımına da birebir uymuştu. Sora bir kaya gibi kaskatı kesilmişti; fakat bunun sebebi bikini değildi. Aksine, üst kısımdan neredeyse taşmak üzere olan o dolgun kavisler onu şaşkına çevirmiş, zihninde sayısız rakamın uçuşmasına yol açmıştı.
“—O… o imkansız. Seksen dokuz, elli sekiz, seksen dokuz… elli binlik bir güç seviyesi mi…?!”
“N-nasıl bildin—? Yani, hayır! Ne saçmalıyorsun sen?!”
Sora, zihnindeki sayacın gösterdiği bu beklenmedik göğüs gücü karşısında tir tir titredi. Bunu ne açıklayabilirdi ki? Bunca zamandır bunu, Bay Buhar’ın lüzumsuz işgüzarlığı yüzünden mi gözden kaçırmıştı yani?!
“… Hım, hımmgh… Steph nasıl bu kadar yüksek seviyeli olabilir?!”

“Şey, ah, ben… öyle miyim? O-o kadar da değil ama…”
Steph, durumdan pek de rahatsız değilmişçesine kıvrandı. Sora bir iki laf daha etmek için ağzını açtı fakat lafı boğazında kaldı.
“Lütfen kusuruma bakmayın, Efendim. İstediğiniz görünümü ‘dokumak’ biraz zamanımı aldı.”
“Heh-heh-heh, dert etmeyin şekerim. Bir erkeği bekletip tırnaklarını yedirtmek iyi bir kadının şanındandır, bilmiyor musun?”
Bu iki ses üzerine herkes arkasını döndü—ve o anda Sora’nın beynindeki gösterge ibresi sonuna dayandı. Sora ve Ino, düşünmeye fırsat bulamadan içgüdülerine yenik düştüler. İçgüdüleri, hemen oracıkta kendilerini yere atmanın bir görev olduğunu söylüyordu. Dönüp baktıkları yerde—gerçekten de—iki tanrıça duruyordu.
Biri Jibril olan iki tanrıça. Işığı yansıtıp renk değiştiren uzun saçları, deniz kıyısının güneşinde rüzgarla dalgalandıkça daha da göz alıcı bir hal alıyordu. Herhangi bir heykeltıraşın ilk bakışta kalbini kıracak, nihai sıfatına layık, adeta yontulmuş bir güzellik. Bu başyapıt misali vücudu örten şey, Sora’nın bizzat belirttiği mayoydu. Normalde zaten bolca tenini sergileyen Jibril için, bel kısmında ipler çaprazlanan tek parça bir mayoyu kasıtlı olarak seçmişti. Kalçalarının etrafına pareo gibi sarılmış genişçe bir şaldan, hafifçe parıldayan kanatları uzanıyordu. Başının üzerinde dönen hale, tüm bu ilahi ihtişamı alıp daha da muazzam kılıyordu. Güzelliği öyle bir seviyedeydi ki gökten indiğine dair en ufak bir şüpheye yer bırakmıyor, bu gerçeği tartışmasız kılıyordu.

*
İki tanrıça—biri Miko’ydu. Altın sarısı saçları, kulakları, kuyrukları ve güneş ışığıyla aydınlanan berrak teni ancak tek bir sözcükle özetlenebilirdi: İlahî bir hale.
Hatları biraz daha mütevazıydı ancak Jibril “nihai” olansa, Miko da ancak “yüce” olabilirdi. Normalde bir kimonoya bürünen yumuşak teni, şimdi kısa bir Japon tarzı ceket benzeri bir mayoyla çevriliydi. Ancak bir gece kulübü hostesini, adeta bir “gece kelebeğini” andıran süzgün giyim tarzının arasından omuzları esnek ve parlak bir şekilde göze çarpıyordu. Kumdaki her adımıyla yavaşça dalgalanıp ışıldayan altın sarısı saçları ile iki kuyruğu ve yüzünde beliren büyüleyici tebessüm, insanı sonsuza dek yaşayıp tanrılaşan tilki ruhlarının varlığına ikna ediyordu—sıradan bir ruh değil, hepsinin üstünde duran ilahi bir varlık. Dünyevi iki erkeğin yüzünden gözyaşları süzüldü. Nedenini bilmiyorlardı, hiçbir şey anlamamış olsalar da dua ettiler.
“… Ben, Ino Hatsuse, nihayet neden doğğğduğumu öğrendim—!”
“Aaaah, Tanrım! Kimsin ya da neredesin bilmiyorum ama bu dünyada Jibril ve Miko’yu bizim için yaratan o muazzam ilham sahibi Tanrı… ahh, beni müritlerin yap…”
Yeni bir din doğuyordu. Bu dinin temel esaslarından birine tanıklık eden Steph ve Izuna lafa girmek zorunda hissettiler.
“—Şey, bakar mısınız? Karşılaştırılmanın zor bir durum olduğunu kabul ediyorum… ama bize gerçekten bu kadar farklı davranmak zorunda mısınız?”
“…? Gözünüze kum mu kaçtı yani?”
Izuna, bir Steph’e bir de hâlâ secde eden iki adama bakarak kafası karışmış göründü.
“Ah, Efendim, beni hak ettiğimden çok daha fazla onurlandırıyorsunuz, lütfen başınızı kaldırın!!”
“Hmpf, resmiyete gerek yok delikanlılar. Sahil kıyafetimin lütfunun tadını çıkarsanız iyi edersiniz!”
Sora’nın durumunu gören Jibril başını yere eğerken, Miko kahkahayı bastı. Kadınların ısrarı üzerine Sora ve Ino çekine çekine ayağa kalktı. İkisinin ilahi ihtişamıyla bir kez daha yüzleşen Sora ve Ino, bakışlarını birlikte göğe çevirdiler.
“… Nedense, şimdiden yaşayabileceğimden fazlasını yaşamışım gibi geliyor.”
“… Katılmamak elde değil. Kalbim, üstüme düşeni fazlasıyla yaptığıma dair bir hisle dolup taşıyor.”
“… Artık geri dönelim mi?”
“… Hayatımda ilk defa fikirlerimiz birbiriyle örtüşüyor, efendim.”
Görünen o ki iki adam için felsefe yapma vakti gelmişti. Sürekli çatışsalar da sadece bu ortamda ne bir husumet vardı ne de ırklar arasında bir duvar. İki adam, sırf hemcins olmanın verdiği duygusal bağla gökyüzüne bakıp kalplerindeki aynı hisle başlarını salladılar.
Neden savaşmak gerekiyordu ki? Dünya bu kadar güzelken—
“Hey, bir dakika durun bakalım! Buraya ne için geldiğinizi sanıyorsunuz?!”
Aydınlanma yolunda yürüyen iki adamın üzerine Steph’in sesi bir borazan gibi yankılandı.
Sahi, ne için?
“… Neden gelmiştik ki biz?”
“Korkarım ki Efendim, hatırladığım kadarıyla Seiren şehrini ziyaret etmek içindi.”
Ah, doğru ya. Sora sonunda hatırladı.
Doğruya doğru. Jibril’in dediği gibi, buraya sadece yüzmeye gelmemişlerdi. Plum, onları alması için Seiren’den bir teknenin geleceğini belirttiği için gelmişlerdi. Ne de olsa Seiren şehri—Oceando—denizin dibindeydi. Jibril orayı ne ziyaret etmiş ne de görebilmiş olduğu için oraya ışınlanamıyordu. Bu yüzden rehberleri Plum olacaktı fakat—
“İyi de Plum nerede ulan?”
“B-buradayım…”
“Vay anasını?!”
Sora, ayaklarının dibinden gelen cılız sesle irkildi. Ne zamandır oradaydı ki? Neredeyse fark edilmeyecek şekilde, ayağının dibindeki sandıktan iki göz dışarı bakıyordu.
“… Şey, sen misin Plum? Ne halt ediyorsun orada? Burası plaj.”
“L-lütfen insafsızlık etmeyiiin… E-elimden gelenin en iyisi buuu?”
Plum, büyü kullandığında ortaya çıkan desenlerden birini göstererek ve bu arada gözyaşları dökerek cevap verdi.
“Efendim, doğrudan güneş ışığı Dhampir’ler için ölümcüldür. Etrafında o kutu olsa bile ışığı bükmek zorunda, yoksa—”
Jibril’in sözleri üzerine Sora “hastalığı” hatırladı. Demek kan emerek bulaştığı düşünülürse, Dhampir’in kendisi güneşe çıkamıyordu ha?
“Oceando’dan gelecek karşılama gemisi gece gelecekiiin… Neden günün ortasında buradayız ki…?”
Haklıydı. Tekne onları güneş battıktan sonra alacaktı. Plum, “Gündüz ışığı cehennem alevleri gibiyken neden buraya gelmek zorundaydık ki—?” diye inledi.
“Ama be kanka, burası plaj. Elimizde böyle bir kadro varken mayo sahnesini pas geçmemi mi istiyorsun? Çıldırdın mı sen?”
Gerçi Jibril’in gizemli güneş kremi olmasaydı Sora bile bu durumdan muaf olmak isterdi.
“Hey, aklıma gelmişken Jibril. O güneş kremi Plum’da işe yaramaz mı?”
“Ne yazık ki Efendim, Dhampir’ler için bizzat güneş ışığına maruz kalmak ölümcüldür.”
Jibril’in tüm umutları kesin bir dille kesip atması üzerine Plum bir düzeltmede bulundu.
“Şey, hayır… Daha güçlü bir ayin dokursam iyiii olurum… ama bilirsiniz, çok fazla güç harcar…”
Yanlarına ilk geldiğinde ne kadar bitkin göründüğü düşünülürse, aslında bu kavurucu güneşin altında yürümenin kendisini o derece yoracağını söylüyordu.
“G-görüyorsunuz yaaa… Seiren’lerin kanı, uh, b-büyük bir şey yapmaya yetmiyooor… yani.”
Vınnn, Plum sevimli bir gülümsemeyle kutudan dışarı baktı.
“Eğer yapabilseydim! Kraliçe Shiro’nun ayaklarını bir kez daha yalayabilsem, o ayinle hiçbir sorunum kalmazdııı… eh-heh-hehh!”
“Reddedildi. Orada çömelmeye devam et.”
Teklifini ikiye bölen bu hızlı darbe üzerine Plum, kutusunu pat diye tekrar kapatırken sadece bir inleme koyuverdi.
“… “Hey, On İkinci Sıra’da yer almasına rağmen Plum dediğin mahluk fazla zayıf değil mi ya?”
Kendi dünyasında kurgulanan vampirler hakkında da öteden beri böyle düşünürdü ama yine de…
“Dhampir’ler güçlerini emdikleri kanla—daha doğrusu o kanın ruhsal gücüyle—katlarlar,” diye yanıt verdi Jibril. “Doğuştan gelen illüzyon ve gizlilik yeteneklerinin potansiyeline yakışır bir kan tüketirlerse—örneğin bir Elf kanı—en tehlikeli suikastçılara dönüşürler. Büyük Savaş’ta gerçekten de hatırı sayılır bir tehdit oluşturuyorlardı.”
Hah, diye düşündü Sora, o ilk geceyi hatırlayarak. Gardını düşürmüş olduğu kabul edilse bile, Jibril gibi biri dahi bir süreliğine Plum’ın hilelerine kanmıştı—fakat.
“—Şimdi geldikleri hale bak bir de…”
Sora, gözlerini kısarak ayaklarının dibindeki sandığa bakıp mırıldandı. Sandığın içinde bile hâlâ tir tir titrediğini görmek insanın neredeyse gözlerini yaşartacaktı.
“—Aklıma takılıyor ne zamandır, aralarında sadece tek bir sıra olmasına rağmen Elf ile Flügel arasındaki güç farkı biraz fazla uçurum değil mi? Yani, bu bücürün Elf kanı içebileceğini söylüyorsun ama seninkini içmeye kalksa buharlaşır gider, değil mi?”
Sora bu soruyu yöneltirken ayaklarının altındaki sandığı işaret etti.
“Evet, çünkü sıralamadaki ‘ayrım çizgisi’ tam da orada çekilmiştir Efendim,” dedi Jibril.
“’Ayrım çizgisi’ mi?”
“Basitçe söylemek gerekirse, Yedinci Sıra’ya kadar olanlar ‘canlılar’, daha üst sıradakiler ise ‘varlıklardır’.”
“… Ha?”
“Yedinci Sıra’ya kadar olanları fiziksel bedenlere sahip, sıradan yöntemlerle çoğalan ve genel olarak ‘canlılar’ olarak tanımlanan türler; üst sıradakileri ise irade kazanmış enerjiler ya da kavramlar, yani başka bir deyişle ‘varlıklar’ olarak düşünürseniz daha net anlayabilirsiniz.”
Hmm, o zaman durum basitti. Akıl ve mantığın artık sökmediği sınırdı bu. Sora mevzuyu kavramıştı.
“Lafı gelmişken, senin bir üstündekiler ne alemde Jibril—Gigant mıydı onlar? Onlarla aranızdaki güç dengesi ne durumda peki?”
“… Sorduğunuza iyi ettiniz Efendim. Sıradan tek bir Gigant’ı bile tek başına katletmenin oldukça çetin bir iş olacağını söylemeliyim. İşi kesinliğe dökmek istersek, yanımda beş yoldaşın daha bulunmasını arzulardım. Hayırdır Efendim, yoksa bir tanesini katletme planları mı yapıyorsunuz? ”

“Yok öyle bir şey! Parlatıp durma şu gözlerini!”
Hevesi kursağında kalan Jibril, ‘canlıların’ en üst kademesinde yer alan Elf’i tek bir darbeyle tek başına yok edebilecek güçteydi. Fakat Beşinci Sıra’daki tek bir bireyi devirmek için onun gibi altı kişiden oluşan bir grup gerekirdi.
Yedinci Sıra ve altındaki ırkların Büyük Savaş’tan sağ çıkmayı başarmış olmaları bile takdire şayandı denebilirdi. Özellikle de Imanity’nin, yani bizlerin…
“Bizimkilerden laf açılmışken… Heyyy, Shiro, hâlâ üstünü değiştiremedin mi?”
Shiro’nun epey uzun sürdürdüğünü aniden hatırlayan Sora, arkasındaki ağaçların arasına doğru seslendi.
“…… Hım.”
Sora’nın sesine karşılık Shiro, bir ağacın gölgesinden sadece kafasını uzattı. Sora, kız kardeşinin nedense dışarı çıkmaya tereddüt ettiğini fark etti.
“Ne oldu Shiro? Yoksa güneşe dayanamıyor musun? Zor geliyorsa kendini zorlamak zorunda değilsin biliyorsun.”
Jibril marka güneş kremi sürmüş olsa da Sora’nın kendisi de güneş ışığından pek hazzetmezdi. Üstelik Sora, Shiro’nun güneşten kendisinden bile nefret ettiğini bildiği için ona hak veriyordu. Fakat Shiro başını iki yana salladı ve nihayet çekingen adımlarla ağaçların arasından dışarı çıktı.
“… Hımm, peki, bu gerçekten takdire şayan.”
“Aman tanrım, ne kadar da tatlı bir ufaklıksın sen öyle.”
“… Shiro, acayip güzel olmuşsun yani.”
Ino, Tapınak Bakiresi ve Izuna teker teker kendi yorumlarını savururken—Sora öylece donakalmıştı. Karşısında duran kız, hiç şüphesiz her zaman gördüğü kız kardeşinin ta kendisiydi.
Aynı kızdı—ve yine de.
“—… Ha?”
Ağaçların gölgesinden çekingen adımlarla çıkan kız adeta bir mücevher gibiydi. Normalde kardan bile beyaz olan uzun saçları itinayla taranmış ve arkadan toplanmıştı. Güneş ışığıyla aydınlanan saçları artık kar gibi değil—kristalleşmiş bir elmas gibi parıldıyordu. Saçlarını ve yakut gözlerini simgeliyor gibi duran beyaz bikinisi ile kırmızı hırkasının arasından teni süzülüyordu—
“…… A-ğabey…?”
ki o ten, tıpkı yanakları gibi hafifçe al bir kızıllığa bürünmüştü.
“—N-ne? Ha?”
Öz kız kardeşine tamamen büyülenmiş gibi bakmanın verdiği o anormal duyguyla Sora’nın dudaklarından soru dolu bir inleme döküldü. Fakat bu inleme üzerine Shiro’nun yüzü endişeyle gölgelendi.
“… Bana… yakışmadı mı yoksa…?”
Shiro bakışlarını yere indirip mırıldanarak ağaçlara doğru geri çekilirken Sora nihayet kendine gelebildi. Kendi kendine bile neye bu kadar telaşlandığını şaşıracak derecede bir panikle kafasını iki yana salladı.
“Y-yok, öyle değil!! Sadece ne kadar inanılmaz bir güzel olduğuna şaşıp kaldım Shiro—yani, ağabeyinin senin zaten kusursuz bir güzelliğe sahip olduğunu bildiğini biliyorsun değil mi! Zaten… biliyordum, değil mi? Ne?”
Sora kendisini bu kadar neyin şaşırttığına anlam veremeyip kafasını yana eğerken Shiro onu görmezden geldi. Yanı başındaki Jibril ve Steph de tıpkı onun gibi büyülenmiş bir halde ışıldıyordu. Yüzlerindeki ifade, göğüslerinde hoplayan kalplerini ele veriyordu.
Shiro çekingen bir edayla bakışlarını aşağı indirdi ve neredeyse belli belirsiz, rahatlamış bir tebessüm kondurdu yüzüne.
“Ah. Ne… güzel…”
……
“Efendimiz gerçekten pek hikmetliler… Gözlerimin görmeye dahi layık olmadığı adeta bir ziyafet bu. ”

“Hiç de öyle değil bir kere! Hiç de öyle değil! Şirin şeylere tepki vermek son derece normal diyorum sanaaa!”
Cildi ışıl ışıl parıldayan Jibril, sakince iç geçirdi, “Hah…” Steph ise sanki büyük bir kaosun ortasındaymış gibi yine başını iki elinin arasına almıştı.
“… Ağabey…?”
“E-evet? Mmm, şey, harika görünüyorsun! İşte benim biricik kız kardeşim!”
Yanına kadar gelen Shiro’ya yanıt veren Sora, istifini bozmamak için üstün bir çaba sarf ediyordu. Saçları ağabeyi tarafından okşanıp karıştırılan Shiro, nihayet tatmin olmuşçasına tek bir baş hareketiyle onayladı.
“—Ş-şey, doğru ya Plum, sizin şu karşılama heyeti mi her neyse tam olarak ne zaman gelecek?”
Bir şekilde tuhaf hisseden Sora, asıl geliş amaçlarını hatırlayarak sorusunu Dhampir’e yöneltti. Sora’nın bu sözleri üzerine herkes gözlerini sandığa—Plum’a çevirdi.
Yüzü sandıktan hafifçe beliren Plum cevap verdi.
“Şıııııym, gün devrulduğu sıralarda… gelmiş olacaaaklar.”
“—Hmph, bayağı bir vakit varmış daha.”
Plum, sitemkâr bir edayla mırıldandı. “İşte bu yüzden bu kadar erken gelmenize gerek yoktu demiştim yaaa… mhhh.” Güneş ışığına daha fazla dayanamadığından olsa gerek, sadece bunu söyleyip sandığına geri çekildi.
“Pek bir kayıp sayılmaz, öyle değil mi?” Hizmetçi kızlar devasa yapraklarla kendisini serinletirken, ne ara kurulduysa Sora’nın az önce uzandığı çimenlik yatağa kurulan Tapınak Bakiresi, ortadaki tüm aksiliği zarafetle savuşturarak cevap verdi. “Bunu çoktan hak edilmiş bir tatil olarak görüp beklerken kemiklerinizi dinlendirmeye ne dersiniz? Biraz keyif çatmadıktan sonra hayatın ne anlamı var ki?”
Sırıatarak başını kaşıyan Sora, Shiro ile bakıştı. Shiro tek bir baş hareketiyle onayladı.
“Şöyle bir düşününce, Shiro ile ilk defa plaja geliyoruz.”
Ardından Steph, Jibril, Izuna ve Ino’nun gözlerine tek tek bakan Sora gülümsedi.
“O zaman şu eğlence dediğiniz şeyin tadına bir bakalım, ne dersiniz?”

Göz kamaştırıcı, bembeyaz bir plaj. Gökyüzünü bir ayna gibi yansıtan bir deniz. Sanki ana renk mürekkebi dökülmüşçesine masmavi olan gökyüzünden güneş ışınları süzülüyor, uzaktaki bulutlar aheste aheste akıp gidiyordu. Yalnızca dalgaların hışırtısının ve denizin uğultusunun duyulduğu bu yerde, havada su damlacıkları süzülüyordu. İşte tam burada, bacaklarını ıslatan sığ suda neşeyle oynaşan ekipten Shiro, kumaştan deniz topuyla servisi attı.
“… Steph… Pas.”
“Yalnızca sektirmem gerekiyor, değil mi? Al bakalım, pas geliyor Izuna!”
Steph, Shiro’dan gelen pası ustalıkla havaya dikerek Izuna’ya doğru yolladı. Fakat Izuna, üzerine doğru gelen topu öylece yakalayıverdi: Pat.
“…? Kural mural anlamıyorum ben ya, lütfen,” diye mırıldandı kafasını yana eğip şaşkınlıkla. Olaya çabucak uyum sağlayan Steph’in aksine, Izuna olayın mantığını pek kavrayamamış gibiydi.
“Aaaa, aslında tam olarak bir oyun sayılmaz da… Şöyle diyelim o zaman. Topu tutmak yok. Topa sadece bir kere dokunarak sıradaki kişiye pas vermen gerekiyor, veremezsen de kaybediyorsun—tamam mı?”
“… Anlaşıldı, lütfen…”
Izuna’nın başını sallayışını sevecen bir gülümsemeyle izleyen Steph, her şeyden bihaber bir şekilde konuşmaya devam etti. “Ne kadar güzel… Arada sırada böyle kafamızı dinleyebileceğimiz bir oyun oynamak harika bir şey, değil mi?”
Evet, Sora ve Shiro’nun yanı sıra Izuna’nın da gözlerinin bir bıçak kadar keskinleştiğinden tamamen bihaberdi. Kurallar bir kez konulup açıklandıktan sonra, artık karşılarındaki şey—saf ve yalın bir oyundu.
Yani bu da demekti ki—
Canınıza okuyacağım—! Duygusal Steph dışındaki diğer üçlü, böylece hırslı savaşçı ruhlarını tamamen açığa vurmuştu…
“… Pekala, o zaman… İlk… ben… başlıyorum…”
Bu sözlerle topu alan Shiro, sessizce Sora ile bakıştı.
Shiro topu alıp çaktırmadan suya batırdı.
“… Al… Steph, pas…”
Ve böylece yalnızca alt kısmı ıslanmış olan kumaş deniz topu, hiç dönmeden Steph’e doğru fırlatıldı. Ve açık olmak gerekirse—tam o anda hiç rüzgar yoktu.
“Geldi geldi, yolluyorummm!”
Havada sessiz bir diplomasi esip gürlüyordu fakat Steph bunun farkına varmadan topu geri karşılamak için hamle yaptı. Shiro’nun hileli gönderdiği top—Steph yerinden kıpırdamadan karşılarsa—yörüngesinden biraz sapacak şekilde tasarlanmıştı. Sonuç olarak, Steph’in Izuna’ya gönderdiği top falso almıştı.
Fakat yalnızca alt tarafının emdiği suyun ağırlığıyla topun rotası düzensiz bir şekilde yalpalamaya başladı.
“!”

Izuna ise bunu anında okumuştu. Etrafa sular sıçratarak yerden fırladı, topa yetişti ve onu karşıladı. Sadece karşıladı. Izuna’nın kollarının ölçüsüne göre bu hafif bir karşılamaydı. Fakat Izuna’nın minik bedeninden geçen top, Werebeast’lerin ezici gücünü kazanmıştı.
Bu da topu korkunç bir hızla Sora’ya doğru fırlatmaya yetti. Ancak bundan hiç istifini bozmayan Sora içinden şöyle düşündü: Pekala, işlerin bu kadar kolay olacağını sanmıyordun herhalde! Izuna’nın sadece karşılamış olmasına rağmen profesyonel bir voleybolcu smacı gibi üzerine fırlayan topun rotasında Sora, bilerek tiyatral bir şekilde suya kapaklandı ve devasa bir su sütunu yükseltti. Gülle gibi gelen top su sütununu delip geçti ancak yere serilen Sora’ya ulaştığında hızı yok denecek kadar azalmıştı. Bu akıl almaz konumdan Sora, her nasılsa topu ayaklarıyla kaldırıp Shiro’ya pasladı.
İyice ıslanan top artık epey ağırlaşmıştı.
“… Hım—Steph… vur şuna…”
Shiro, ıslanıp bir anda ağırlaşan topu Steph için kaldırmayı ucu ucuna başardı.
“Ha, n-ne?!”
Evet—Steph’in ucu ucuna yetişebileceği bir noktaya, kıyaslanamaz bir hassasiyetle. Giriş ve çıkış açıları düşünüldüğünde, topa ulaşsa bile Steph’in—
“Şey, çok özür dilerim Izuna—”
topu oyunda tutmayı başarsa da kaçınılmaz olarak Izuna’dan epey uzağa savuracağı bir noktaya.
Yetişmesine imkân yoktu. Top tamamen yanlış bir yöne uçarken ulaşmasının hiçbir yolu yoktu, yine de—
Sanki “oyun bitti” dercesine dudaklarının kenarını hafifçe kıvıran Sora ve Shiro’ya bakan Izuna dişlerini gıcırdattı.
“… Benimle kafa bulmayın—yani!!!”
Yerden fırladı. Yere indi—şiddetli bir darbe. Adımının yarattığı şokla ayaklarının altındaki su patlarcasına saçıldı ve altındaki kumu açığa çıkardı—fakat sanki bu patlamayı geride bırakırcasına, okyanusun üzerinde süzülür gibi uçan Izuna topa yetişti ve o hızını hiç kesmeden kollarını savurdu. Kollarını savurmasının yarattığı şok dalgası bir dalga kaldırmaya yetti—fakat—
Pattt—
Topun içinden ince bir sis halinde sular fışkırdı ve top Izuna’nın ellerinde patladı. Sora sesini yükseltti.
“GG, kaybettin!”
“—?…! Bu-bu haksızlık—yani! Sizi pislikler—yani!”
“Topu bir sonraki kişiye paslayamazsan kaybedersin… Izzy… Bütün gücünü kullanmak… senin sonun oldu.” Shiro, Sora ile hafifçe çak yaparak cevap verdi.
Doğru ya: Bir Werebeast olan Izuna, suyla ağırlaşmış topa var gücüyle vurursa, o anda darbeye dayanamayan top patlayacak ve topu bir sonraki kişiye aktaramayacaktı. Sora ve Shiro’nun başından beri amacının bu olduğunu anlayan Izuna yine de üsteledi.
Peki ya top o zaman patlamasaydı? “… Siz var ya… Sizde sadece eğlencesine oynamak gibi bir kavram bile yok mu?” Izuna’nın adımı ve ardından savurduğu darbenin yarattığı dalgayla sırılsıklam olan Steph mırıldandı…
“Ha? Oyunlarda öyle şey olmaz, cık.”
“… Lol… o ne ki?”
“Oyunların olayı zaten milletin kıçını tekmelemek değil midir—yani?”
Her biri kendi içinde inanılmaz derecede çocukça olan bu üç anlık cevap karşısında Steph kendini dalgaya bıraktı—
Bu sırada olanları uzaktan izleyen Tapınak Bakiresi, şaşkınlıkla söze girdi.
“Vay be!… Izuna’yı sporda yendiniz ha. Büyük bir marifet, evet… Kuralların ruhunu hiçe saymanız her zamanki gibi takdire şayan ama yine de, pes doğrusu?!”

Sözleri birden kesildi. Arkasında birinin varlığını hissettiği anda Tapınak Bakiresi derhal ellerini göğsüne götürdü. Fakat Werebeast’lerin reaksiyon süreleri ne kadar akılalmaz olursa olsun, göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre bile yeterince hızlı değildi. Mayosu aniden çalınan Tapınak Bakiresi, göğüslerini örtmek için elinden geleni yaparken faile keskin bir bakış fırlattı.
“—Aman Tanrım, neyin peşindesin sen böyle, sevgili güvercin!”
Jibril, Tapınak Bakiresi’nin üstünden çekip aldığı mayoyla oynarken bu bakışı karşıladı.
“Efendilerimin literatürüne göre, böyle bir durumda ‘göğüs frikiği’ kaderin kanunudur!”
“Ooo, demek öyle… Öyleyse bu kaderi yerine getirmeni bekleyebiliriz herhalde, ha?”

Göğsünü hâlâ saklamakta olan Tapınak Bakiresi, ağırlık merkezini sakince alçalttı. Tapınak Bakiresi açıkça bir dövüş pozisyonu alırken Jibril ona sadece neşeyle güldü.
“Doğrusu, buna hiçbir itirazım yok. Ancak, yerde sürünmekten başka gücü olmayan minik bir köpeğin benden bir şey çekip alabileceğini zannediyorsanız… durumunuzu yeniden gözden geçirmenizi tavsiye ederim.”

“Heh-heh! Büyük konuşuyorsun bakıyorum. Ama yanlışın var. Tek marifetim yerde sürünmek değil.”


Hâlâ gülümsüyordu ancak etrafa saçılan düşmanlık kıvılcımları öyle şiddetliydi ki neredeyse gözle görülebiliyordu—
……

“Aaa, Shiro, sen yüzme bilmiyor musun?”
“… Ha, Steph… sen… biliyor musun?”
Steph, her şeyi başarabilecekmiş gibi duran Shiro hakkındaki bu yeni gerçek karşısında şaşkına döndü. Fakat Shiro’nun yüzebilen birine şaşkınlıkla bakması üzerine—
“… Yok artık, lütfen.”
“Bayan Stephanie’den de azı beklenemezdi zaten. Devlet yönetiminden mutfağa, dikiş nakışa kadar… Üstüne bir de yüzebildiğinizi düşünmek. Fakat masumane bir şekilde sorabilir miyim; karada yaşayan hayvanların suda yüzebilmesine ne gerek var ki?!”
“İhtiyar az önce yüzyılın tespitini yaptı! Karada yaşayan hayvanlar karada yaşamalı!!”
Görünüşe göre aralarında yüzebilen tek bir kişinin bile bulunmadığı tüm ekip, tek bir vücut hâlinde konuştu. Steph, acınası bir tebessümle Shiro’nun ellerinden tuttu.
“Hepiniz ümitsiz vakasınız. Yüzebilirseniz çok daha eğlenceli olur. Gel bakayım, sana öğreteyim.”
“… Mğğğh…”
“Hadi ama, ellerini tutuyorum; başlangıç olarak bacaklarını çırpmayı deneyelim.”
Shiro’yu ellerinden çeken Steph, bu isteksiz kızı teselli ederek ona temel hareketleri öğretmeye çalıştı.
Fakat—
“Voooaaaaaa!”
“Eeyaaaaaaaahh!”
Aniden devasa bir dalga yükseldi ve hepsini dosdoğru karaya fırlattı.
“… Öğğ… ah… A-Ağabey…”
“Vaaagh, Shiroooo!”
Dalganın karaya fırlattığı Shiro’yu gören Sora paniğe kapılarak koştu ve onu kucağına aldı. Nefes nefese kalan ağabeyine sarılan Shiro mırıldandı.
“… Ağabey… ben… yüzmeyi… öğ-re-ne-ce-ğim!”
Ancak genzine deniz suyu kaçmışçasına gözlerinde yaşlarla bu kararlılığı mırıldanan Shiro’yu gören Sora, sesini yükselterek devasa dalgadan sorumlu olanların karşısına dikildi.
“Hey, oradakiler! Biraz ölçülü olmayı—yani en azından fizik kurallarına uymayı düşünseniz diyorum… bir sakıncası yoksa tabii?”
Yine de yükselttiği ses, gözlerinin önündeki manzara karşısında kısılarak yok oldu. Bu manzara; denizin uzak ufuklarını birbirine katan iki… canavardı.
“Hi-hi, laflarınız ne kadar büyük olursa olsun, sizden beklenebilecek şey ancak bu kadarıdır, değil mi, değil mi? ”

Jibril, su yüzeyini yarıp geçerken bu sözlerle alay etti. Tam onun altında, okyanusun tabanından fırlayan Tapınak Bakiresi’nin vücudu, elini ileriye doğru uzatırken kıpkırmızı bir renge büründü.
Kan Yıkımı yeteneğini kullanacak kadar ileri giden Tapınak Bakiresi’nin eli, yine de Jibril tarafından kıl payı farkla savuşturuldu. Ama Tapınak Bakiresi durmadı; ellerini sütyen niyetine kullanarak suyun yüzeyinde sıçrayıp koşturmaya devam etti. Görünüşe göre sadece mayosunun üstünü değil, artık hantenini de kaybeden Tapınak Bakiresi, cinnet benzeri bir öfkeye o denli kapılmıştı ki saklanma isteğini tamamen yitirmişti ve mayosunu geri almak için Jibril’in peşinde koşturuyordu.
“Heh-heh-heh! Yerinizde olsam en kiiiötüsüne hazırlanırdım… Herkesin gözü önünde poponuz açıkta kalana kadar sizi soyacağım!”
Tapınak Bakiresi. Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisi—Werebeast’lerin en güçlüsüydü, öyle değil mi? Suyun üzerinde koşuyordu—suyun üzerinde! ve bazen, yalnızca bir anlığına da olsa, havanın bile üzerinde. Dala çıka denize batan, su ve rüzgarla yıkanan Tapınak Bakiresi’nin görünüşü her defasında kızılla altın rengi arasında değişiyordu—
“… B-bu… bizim Yüce Tapınak Bakiremiz, yok artık, lütfen.”
ancak Izuna bile şaşkınlıkla izlerken kesin olan tek bir şey vardı; o da kimsenin araya giremeyeceğiydi. Sora bunu doğal bir afet olarak kabul etmeye karar verip kafasını başka yöne çevirdi.
“Hmm… Ne enfes bir manzara.”
Bu sözler üzerine Sora, Ino’ya doğru döndü ve ihtiyar adamın bakışlarını takip etti; orada sadece dalgayla karaya fırlatılan Steph ile Izuna’yı değil, tüm plajı sırılsıklam eden dalga yüzünden su içinde kalmış Tapınak Bakiresi’nin hizmetçi kızlarını da gördü. Mayoları aniden şeffaflaşmışçasına birbirlerine sokulmuş hâlleri, kelimelerin ötesinde bir görsel şölen sunuyordu.
“Ha… Pekala o zaman. Shiro’yu neredeyse boğacak olmaları hâlâ affedilemez ama bu harika,” diye yorum yaptı Sora, Shiro hâlâ kucağındayken kumsala dönerek.
“Eveeeet, gözler için bir ziyafet, değil mi Haşmetlim?”
“Evet, bir de sen burada olmasaydın mükemmel olacaktı.”
Sora bunu, üzerinde peştemalden başka bir şey bulunmayan kaslı ihtiyara mırıldandı ve moruğu görüş alanının dışında tutmak için elinden gelenin en iyisini yaptı.
Herkesin dalgaların okşayışıyla neşeyle oynamasını izleyen Steph, içtenlikle gülümsedi.
“Hi-hi… Uzun zamandır çok sıkı çalışıyorduk…”
Güneşin pırıl pırıl ışınları, beyaz kumlar. Sulara geri dönüp ayağıyla hafifçe suya vurdu, şıp, şıp. Ayaklarını yalayan dalgalar, okyanustan esen rüzgar, sanki gündelik yorgunluklarını kovalıyor gibiydi—
“… Herkesin arada sırada bir molaya ihtiyacı vardır, değil mi?”
Steph derin bir rahatlama hissiyle fısıldadı. Tuzlu havanın hoş kokusu eşliğinde, en son ne zaman böyle kafa dinlediğini düşündü. Sora ve Shiro gelmeden önce olmalıydı—hayır, dedesi vefat etmeden önceydi. Yıllardır üzerindeki gerginliği atamadığını hissederek derin bir nefes aldı.
“İyi ki gelmişiz…!” Steph, özel olarak kimseden onay beklemeden bunu dile getirdi.
Bip-bip-bip-bip-bip

“Çekim bitti! Herkesin eline sağlııık!!”
Sora yarı açık gözlerle böyle seslenirken… sürüne sürüne… denizden zombi gibi sürüklenerek döndüler.
“… Iıngh… Saçlarım kaskatı olmuş… her yer kum dolmuş…”
“Off… Özür dilerim Efendim, fakat denizle arama bir türlü ısınamıyorum… Tuzlu rüzgar kanatlarıma işliyor ve yarattığı rahatsızlığı nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum.”
“Kuyruğum suyu emip ağırlaşıyor işte… Tam bir eziyet işte.”
“Pff, bana sorarsanız bu kadarı fazlasıyla yetti. Denize girip yıkanmak gibi bu akılalmaz töreni kim uydurdu ki?”
“Ey Yüce Tapınak Bakiresi, özür dilerim. Kral Sora’nın bu maskaralığına dahil olmanıza izin vermemeliydim.”
Ekibin, tıpkı gösterisini henüz bitirmiş oyuncular gibi aniden bu hâle bürünmesine rağmen, aralarında bir kişi vardı ki—
“… Ha? N-ne?”
olup biteni anlayamıyordu. Neye uğradığını şaşırmış hâlde izleyen Steph, denizin içinde tek başına kalakalmıştı.
“—Hm? Ne yapıyorsun orada Steph? Görüntüleri aldık. Tamamdır. Artık çıkabilirsin.”
Sora bunu söylerken sahil kenarındaki ağaçlara monte edilmiş telefonunu ve tabletini kapatıyordu.
“… Ha? Ne? Ne demek istiyorsun?”
“—Hm? Ha, yani sen gerçekten eğleniyor muydun?”
Kurulanmak için gölgeye çekilen herkes şaşkınlıkla baktı.
“… Şey, kusura bakma. Bak şimdi Steph… Doğrusunu söylemek gerekirse…”
Sora, onun en başından beri her şeyin farkında olduğundan eminmiş gibi, gerçeği söylemekte isteksizce konuştu.
“… Buradaki kimse aslında plajı sevmiyor…”
… Hım-hım… Gruptakiler hep birlikte derin derin başlarını salladılar. Aralarında en rahatsız görünen Tapınak Bakiresi, altın rengi kürkünü tımarlarken konuştu.
“Bay Sora’nın bahsettiği bu ‘kalıbı’ bir deneyeyim dedim ama… hâlâ bana bir gizem… Kuyruğumdaki bu kadar kumu… nasıl çıkaracağım dersiniz?”
“Leydi Shiro—vakit geldi!”
Jibril gözleri parlayarak Shiro’ya bir şey uzattı.
Shiro da aynı şekilde parıldayan gözleriyle başparmağını kaldırarak ‘harika’ dercesine karşılık verdi.
“… Tapınak… Bakiresi… şunu… dene… bu fırça… ve bu şampuan.”
“Aaa, öyle mi? Pekala, deneyelim bakalım o zaman.”
“… Yumuş yumuş… hi-hi…”
Arzularını gerçekleştirmek için ustaca bir bahaneye kavuşan Shiro, yüzünü Tapınak Bakiresi’nin altın rengi kuyruğuna gömerlen karanlık bir tebessüm kondurdu. Ve çok geçmeden, elinde aynı malzemelerle Sora da harekete geçti.
“Ooo-yoş, şimdi de Izuna’nın—”
Ancak Ino, genç adamın yolunu kesti. Anında bakışlar kesişti—iki erkek karşı karşıya geldi. “Izuna’yla ben ilgilenirim. Gel bakayım Izuna, bu tarafa.”
“… İhtiyar, neden kendi lanet kuyruğunla ilgilenmiyorsun ki?”
“Sizin tarafınızdan taranmak Izuna’yı kirletir Bayım. Ayrıca siz neden o çelimsiz bedeninizle ilgilenmiyorsunuz?”
Ancak bu ikisine hiç aldırış etmeyen Izuna, tıpış tıpış doğrudan Ino’nun önüne yürüdü ve pıt diye oturdu.
“Hallediver şunu işte.”
“…………………………………………”
“… Moruk, yüzünle yaptığın o şey, tek kelime etmesen bile beni seni öldürme isteğiyle dolduruyor. Bu da bir çeşit özel Werebeast gücü falan mı?”
Ino’nun sanki her an ‘ezdim seni!’ diye yankılanacakmış gibi duran o ifadesi karşısında Sora’nın alnında bir damar kabardı.
Şıpp, bir dalga Steph’in bacaklarına çarptı.
Görünüşe göre birilerinin onun farkında olduğu o an, geldiği gibi geçip gitmişti…

Güneş ufkun altına doğru süzülüyordu.
“… Hi-hi, çok güzel… hi-hi-hi…”
Kumsalda dizlerini kucaklayıp oturan Steph, görünüşe göre kendi küçük dünyasına sığınmış… gülümsüyordu.
Derken aniden Sora konuştu.
“Sıkıldım.”

Bu tek cümle üzerine, herkesin bakışları Sora’nın üzerinde toplandı.
“Hng, sadece pislikler kârlıyken tüyer işte.”
Izuna, Sora’nın sözlerine karşı memnuniyetsizliğini dile getirdi; ki Sora, gün batımına kadar olan tüm vakti Izuna’yla birlikte el konsolu, şogi, sos ve insana “madem öyle plaja niye geldik?” diye sordurtan diğer saçmalıklarla öldürüp durmuştu.
“Şey, hayır, seninle oyun oynamaktan sıkıldım demek istemedim.”
Ayağa kalkan Sora, yakındaki sandığa doğru seslendi.
“Hey Plum, nerede kaldı sizin şu karşılama gemisi?”
““Ah!””
Neredeyse herkesin unuttuğu asıl amaçlarının bu şekilde hatırlatılması üzerine sesler yükseldi ve Plum uysalca kafasını sandıktan dışarı uzattı. İlk karşılaştıkları andaki gibi pestili çıkmış yüzünden tüm bu süre boyunca büyüsünü çalıştırdığı anlaşılan Plum cevap verdi:

“Ufff, s-size söylemiştiim, tarih değişince sıra gelecekti, değil mi…?”
“Ama yani, DSP’min de tabletimin de şarjı neredeyse bitti. Ben artık bittim sayılır.”
“Bu yüzden bu kadar erken gelmemize gerek yok demiştiim…”
Uff… Plum, bitkinliğinin getirdiği huzursuzlukla mızmızlandı.
“Hayıır, canım sıkıldı. Hemen gitmek istiyorum. Yoksa eve döneceğim,” dedi Sora şımarık bir çocuk gibi.
“Nasıl bu kadar çocukça davranabilirsiiniz…?”
Sora, huysuzlanan Plum’ı görmezden gelerek Tapınak Bakiresi ve Shiro ile bakıştı. Sudan çıktığından beri gölgede Shiro tarafından bir güzel kabartılan Tapınak Bakiresi ve onu kabartmakla meşgul olan Shiro.
İkisi de belli belirsiz başlarını salladı ve aynı anda mırıldandı.
“Haklısın evlat… Bunun artık yorucu bir hâl aldığını söylemeliyim.”
“… Hım… Ben de… yoruldum…”
“Ne… Siz de mi? Nasıl bu kadar…?”
Kederinden kahrolmuş gibi görünen Plum’ı görmezden gelen Sora söze girdi.
“Jibril.”
“Buradayım.” Jibril, adının anıldığı ilk anda boşlukta belirdi.
“Konumu tespit ettin mi?”
“Evet, Efendim. Sizin ve Efendim Shiro’nun hesapladığı konumun doğru olduğuna inanıyorum.”
Hesapladığı mı? Sora, olayı anlamış gibi görünmeyen Plum için tabletini çıkardı. Doğu Birliği’nin komşu bölgelerinin haritasında, Shiro’nun Oceando tarafından gerçekleştirilen az miktardaki ticaret gibi etkenlerden yola çıkarak çıkarsadığı şehrin tahmini konumu görüntüleniyordu. Ufkun ötesindeki gerçek dünya konumuna bakan Sora konuştu.
“Pekala, sanırım hazırız—yap şunu.”
“Emriniz başım üstüne!”

Sora’nın sözleri karşısında gizleyemediği bir sevinçle yüzü gevşeyen Jibril, diz çökerek onun emrini yerine getirdi.
“Ha, n-ne yapacaksınızzz…?”
Plum, Ino’nun da sormak istediği aynı soruyu endişeyle dile getirdi. Ino’nun Werebeast sezgileri bas bas alarm veriyordu. Tanımla. Gerekiyorsa durdur. Bu pislikler yine bir haltlar karıştırıyor. Bu yüzden Ino, Tapınak Bakiresi’ne bir bakış attı. Onun yavaşça başını sallayarak ‘Sorun yok’ dediğini görünce rahat bir nefes aldı. Ama hemen ardından—Tapınak Bakiresi’nin ‘Ama dikkat et’ diyen sinsi ifadesini görünce Ino’nun rengi attı. Sora, Shiro’yu kucağına aldı ve öylesine bir edayla duyurdu:
“Bodoslama dalıyoruz. Herkes geride dursun.”
İkili sahilden uzaklaşırken Jibril, Sora ve Shiro’ya döndü.
“—Efendim, gerçekten sorun olmayacağından emin misiniz?” Sabırsızlıktan kıvranmasına rağmen sırf adet yerini bulsun diye son bir onay istedi.
“Tabii ki. Nasıl olsa On Yemin tarafından kısıtlanacak, değil mi?”
On Yemin’in Birinci Maddesi.
Bu dünyada her türlü silahlı çatışma ve bedensel zarar vermek yasaktır.
“Kötü niyetli veya silah kullanımı olarak değerlendirilen her eylem Yeminlerin bağlayıcı gücüyle iptal edilir—diğer bir deyişle, kötü niyet barındırmayan eylemler iptal edilmez. Bu da demek oluyor ki bir eylem gerçekleşebiliyorsa, ‘Lord Tet’ kimsenin hakkını ihlal etmediğini bizzat onaylamış demektir—yani.”
Sora bu sözlerle birlikte cüretkar bir gülümsemeyle başparmağını kaldırdı.
“Kazanmak için elinden geleni yap.”
Bu cevaba karşılık, gökten bir emri teslim alırcasına azametli bir hürmetle baş eğdi. Fakat tam aksine, sırıtarak ayağa kalktı Jibril.
“Eh-heh, eh-heh-heh-hehh, kaç yıl oldu acaba? Geh-heh-hehh, sabırsızlıktan öleceğiiim…”
Jibril sarhoş bir ifadeyle fısıldarken etrafı aniden bükülüp bozuldu. Açıkça ışık—hayır, uzay—bükülüyor ve çarpılıyordu.
On Yemin. Burası, silah kullanımının ve bedensel zararın kesin bağlayıcılığı olan Yeminlerle yasaklandığı bir dünyaydı. Ino bunu fazlasıyla iyi anladığını sanıyordu ama yine de bu manzara tüylerini ürpertti.
“Hadi, hepiniz geriye çekilin!” diye duyuldu Tapınak Bakiresi’nin sakin ama keskin sesi. Bu kısa emri duyan oradaki tüm Werebeast’ler, bilinçlerinden bağımsız bir refleksle uzağa sıçradı.
“… Ha? Ne oluyor yahu?” Steph, Tapınak Bakiresi’nin haykırışıyla nihayet gerçek dünyaya döndü.
Denize hâlâ bu kadar yakın duran tek kişinin kendisi olduğunu fark etti.
Güm—uzay, duyulabilir aralığın dışındaki bir sesle titredi. Sahildeki kumlar bile yerçekimini unutup havada süzülürken uzay daha da büküldü. Eğilip bükülen uzay, Jibril’in elinde toplandı. Orada büyüyü—ruhları—görebilen tek kişi Plum’dı. Yine de Jibril’in ne yapmaya çalıştığını anlayamayarak tamamen şaşkın bir halde izledi. Eğer Sora’ya daha önce anlatıldığı gibiyse… bu son derece doğaldı. Jibril’in yaptığı şey—etraftaki bütün ruhları iyice sıkıp suyunu çıkarmaktı. Görecek ruh kalmayınca hiçbir şey görülemezdi. Adeta bir kara delik gibiydi. Ve—Jibril’in avucunda, sıkıştırılan ruhlar derlendi, büzüldü, yoğunlaştı, odaklandı, yoğruldu ve en sonunda ışık yaymaya başladı. Ruhları göremeyen Imanity’ler olan Sora ve Shiro’nun gözlerine bile net bir şekilde parıldıyordu. Jibril’in sağ elinde, girdap gibi döndüğü izlenimi veren bir ışık sütunu oluşmaya başladı. Sora ve Shiro esasen büyü veya ruhlar gibi şeyleri kavrayamaz ya da tespit edemezlerdi—yine de. Jibril’in başının üzerindeki hare o kadar hızlı dönüyordu ki çoktan bulanık bir görüntüye dönüşmüştü. Bunun anlamına gelebileceği tek bir şey vardı—
“… Hey, ş-şey, ciddi olamazsınızzz! N-neee, yani siz—?!”
Nihayet durumu kavrayan Plum siper almak için debelendi ama kutusundan kaçamadığı için sadece çığlık atabildi. Evet, bu manzaranın anlamına gelebileceği tek bir şey vardı. En azından Sora ve Shiro’nun daha önce hiç görmediği türden bir şeydi. Jibril, alışılagelmiş beklentileri altüst eden bir seviyede büyü uygulamak üzereydi.
Jibril’in sağ eli, bir kılıç ya da mızrak denemeyecek kadar biçimsiz olmasına rağmen onu sıkıca kavradı. Ve—onu yavaşça başının üzerine kaldırarak—ışıl ışıl gülümsedi.
“Pekala, Efendim.
“Tam gücümün yaklaşık yüzde beşiyle—devam edeceğim. ”

Bu sözleri çok geride bırakan bir hızla, Jibril’in sağ kolu aşağı indi. Sora ve Shiro’nun görebildiği ancak bu kadardı. Uzaktaki bir şimşeğin görülmesi ile ardından gelen gök gürültüsü arasındaki o gecikme gibi, birkaç an sonra yeri sarsan bir gürleme koptu; dalgalar neredeyse göklere ulaşırken—adeta bir şaka gibi—deniz ikiye ayrıldı. Sonra—
“Eyyaaaaaaaaaaaaaaaah!”

“Aaaaaauuuuuuuuughhhh—”
Fırtınalı darbenin ardından Steph—ve hâlâ sandığının içinde duran Plum—Sora ile Shiro’nun ayaklarının dibine yuvarlandı.
Hemen ardından idrak edebildikleri tek şey buydu.
“Pff… Güç sergileyebilmek ne kadar büyük bir zevk.” Jibril, ferahlamış bir halde kocaman gülümsedi. “Günün birinde tüm gücümü—yüzde yüzümü—ortaya koyma fırsatıyla yeniden kutsanmak için sadece dua edebilirim. ”


Fakat bu sözler karşısında Sora ve Shiro bile soğuk terler döktü. Denizi öyle temiz bir şekilde ikiye ayırmıştı ki Musa bile görse gözlerine inanamazdı… üstelik Jibril’in zamanında “Gök Yaran” saldırısıyla Elflere karşı tüm gücünü, yani yüzde yüzünü serbest bıraktığını hatırladılar. Ve tam olarak başaramasalar da bir şekilde kendilerini savunmayı başarmışlardı—
“… Elf… Fiel’inkiler bayağı fenaymış.”
“… Baş sallar, baş sallar.”
Sora’nın şu an yanlarında olmayan o ekibi istemeden de olsa takdir etmesi üzerine Shiro başını salladı.
Jibril ise zihinlerinden geçenleri bilecek durumda değildi. “Bununla birlikte Seiren şehrini görmeyi başarmış bulunuyorum. İstediğimiz an oraya kayabiliriz.”
Werebeast’lerin duyuları fiziksel sınırları zorluyordu ama elbette Ino, Izuna ve hatta Tapınak Bakiresi bile ufuk çizgisinden başka bir şey göremiyordu. Bu noktada kimse Jibril’a tek bir laf bile edemezdi; sanki indirdiği o darbeyle ışığın kendisini bükmüş de öyle görmüş gibiydi.
Sora, Flügel’in etrafında açılan geniş boşluğa şöyle bir bakındı.
“Pekala millet, gidiyoruz. Jibril’a tutunun.”
Dehşete düşen Tapınak Bakiresi, Werebeast’lerle birlikte temkinli adımlarla sahile geri döndü.
“Farkındayım sanıyordum… ama kanlı canlı görmek… gerçekten de gaddarca bir şaka.”
“… Nggghhh… Elinizden geliyorsa, Flügel’lerle hiç ama hiç işiniz olmamalııı…” Kırık sandığından dışarı sürünen Plum da onu onayladı. Neyse ki onun şansına, güneş çoktan batmıştı.
Ino aniden panik içinde sesini yükseltti. “Efendim! Yüce Tapınak Bakiremizi lütfen o sese maruz bırakmayın!”
Uzak mesafe kaymasındaki uzamsal bükülmenin çıkaracağı sesten dehşete düşen Ino adeta kükrüyordu.
“Ha, doğru ya. Jibril.”
“Evet, durumu anladım. O halde—lütfen herkes tutunsun… ah, lütfen Dora-san, kestirmenize bir anlığına ara verip buraya gelir misiniz?”
“… Ha, ne? Neler oluyor—n-ne bu?! Deniz ikiye mi ayrılmışşş?!”
Steph’i ve yalnız çığlıklarını görmezden gelen herkes Jibril’in etrafında toplandı.
“Ve şimdi Seiren metropolisine—Oceando’ya kayacağız.”
Jibril’in kanatları bir kez daha parlamaya başladı ve halesi yeniden dönme hızını artırdı.
“Mesafe 378, 23 kilometre; ancak ayrılan deniz her an eski haline dönecektir.”
Sözlerine karşılık verircesine, deniz büyük bir gürleme ile tekrar kapandı.
“Bu nedenle, Oceando’da hava bulunmadığı tahmin edilmektedir.”
“Ah, e-endişelenmeyinnn; nefes almak için bir büyüm var—”
Fakat Plum’ın sesini duymadığından mı yoksa sadece duymazdan geldiğinden mi bilinmez—
“Bu yüzden—bizi iki yüz metrelik bir yarıçaptaki tüm havayla birlikte kaydıracağım!”
“—Ha?”
“Geri çekilin!”
Tapınak Bakiresi’nin sesi bir kez daha yankılandı. Bunun üzerine onunla birlikte sahile gelen Werebeast’ler—Ino ve Izuna hariç—birer adım gerilediler.
İşte o an. Yarılan havanın yüksek frekanslı çatlama sesini geride bırakarak gözden kayboldular.
““İiiiiiik!””
Ve toptan emilen havanın tepkimesiyle alçak basınçlı bir alan içe doğru patladı. Bu durum küçük bir kasırga yaratarak geride kalan Werebeast kızlarını rüzgardan korunmak için bir ağaca sarılmaya zorladı—fakat bu manzaraya tanıklık edebilecek herkes… çoktan gitmişti.
