No Game No Life Cilt 4 – Bölüm 22 / Joker

Joker

Mekân patladı. Öyle bir şok dalgası yankılandı ki oyunu dışarıdan izleyen Amila ancak şöyle tepki verebildi:

“… Ha?”

Rüya dünyası yarılıp uyandıklarında ekibi karşılayanlar, gözleri fal taşı gibi açılmış Plum ile Amila’ydı. Plum’ın onlarca yardımcısıyla dokuduğu, üstelik kanla beslenen o ritüel, Jibril’in iradesinin tek bir hareketiyle un ufak edilmişti—ama onları şaşkına çeviren şey bu değildi. Bu, Sora’nın ayağa kalkarken yaptığı açıklamanın bir sonucuydu.

“—Selam, şah. Görünüşe göre biz kazandık.”

“… Şey, ee, Amila burada neler olduğunu hiç anlamıyorrr! Haa?”

Sora ve Shiro, Amila’nın gergin tebessümüne—ve dinleyen diğer herkesi bilgilendirmek adına—gayet rahat ve kısa bir şekilde karşılık verdiler.

“… ‘Kaydedip çıktık’… yapamayacağımızı… söylemediniz…”

“Hepimiz reddedilmeden önce oyundan ayrılamayacağımızı kimse söylemedi. Yani oyundan sorunsuzca çıkabiliriz, değil mi…? Yemin metninin dilini dikkatli belirlemen gerektiğini unutmamalısın, bilirsin ya?”

Ayağa kalkarken etrafındakileri ilgisizce bilgilendiren Sora konuşmaya devam etti.

“Pekala Jibril, başla bakalım. Havayı geri getir.”

“—Emredersiniz.”

Jibril hiç vakit kaybetmeden, umursamaz bir tavırla parmağıyla sihirli bir hat çizdi.

Ve aniden, kraliçenin odasını şiddetli bir fırtına bastı. Birkaç saniye içinde su itildi ve kraliçenin odası—havayla doldu.

“… Ha…?”

Jibril, şaşkınlıktan donakalan Plum ile Amila’ya sırıttı. “Bağışlayın… Sadece yanımda getirdiğim, bir baloncuk gibi sıkıştırılmış havayı eski haline getirdim.”

Geniş salonda su itildikçe etrafa saçıldı ve yerini hava aldı.

“Kh-hhh… hh—… hff… hah, hah-hah…”

Rüya dışında şimdiye dek çıtını bile çıkarmayan ve buraya kadar istifini bozmayan Tapınak Bakiresi’nin yüzü çarpıldı. Nihayet nefes alabilmenin rahatlığıyla omuzları inip kalkarken kahkaha attı.

Bedeni anında kıpkırmızı kesildi ve buharlaşan kandan bir buhar yükseldi.

Ardından işin sırrını gayet rahat bir edayla açıklayıverdi.

“Yirmi atmosferlik su basıncına sırf kaba kuvvetle bu kadar uzun süre dayanmak… Benim Bloodbreak’imle bile bu kadarı fazla.”

Üzerinden kalkan o akıl almaz yükün etkisiyle her an yere yığılacakmış gibi duran ama bir şekilde inat edip bağdaş kurarak durmayı başaran Tapınak Bakiresi, çenesini eline dayayıp alaycı bir şekilde sırıttı.

“Ha?”

Plum, Amila ve Steph’in hepsi neye uğradığını şaşırmıştı. Fakat Sora, onlarla hiç ilgilenmeksizin, sanki bir maskeymiş gibi tüm duyguyu yüzünden silerek konuşmaya devam etti.

“—Ama demek o kadar su basıncı sayesinde kanın vücudundan dışarı çıkmıyor—bu da bu tiplerin çakmasına izin verecek tek bir iz bile bırakmadan dilediğince zihinlerini okumak için Bloodbreak’ini kullanmanı sağladı ha—iyi işti, Tapınak Bakiresi. Eee, ne öğrendin bakalım?”

Sora’nın yüzünü gören—

“… Caka satmayı gerçekten iyi biliyorsun, değil mi…? Pekala, neden olmasın.”

Tapınak Bakiresi, onun kendi tarafında olmasına içten içe sevinerek sırıttı.

“Şundaki Seiren’in—kraliçeyi uyandırmak gibi bir niyeti falan yok.”

Bu suçlama üzerine Amila’nın yüz ifadesi belirgin şekilde sarsıldı ve ardı sıra gelen, üstelik “sadece bu da değil…” edasıyla söylenen laflarla… bu sefer büsbütün donakaldı.

“Sizi oltaya getirmek için uydurdukları şey—kraliçenin ortaya koyduğu ‘bahis’—o da tamamen zırvalıktan ibaretmiş, aman ne büyük sürpriz.”

Amila ile Plum’ın tepkileriyle içi rahatlayan Tapınak Bakiresi, sanki mahcup olmuş gibi gülümsedi ve sevecen gözlerle Sora’ya bakarak devam etti.

“Ayrıca onun tipi olduğuna, yakışıklı olduğuna ya da o tarz şeylere dair zırvalıklar da keza tamamen yalandan ibaretmiş.”

“Yani, evet, o kadarını ben de tahmin etmiştim—. … Lanet olsun ya.”

Tapınak Bakiresi, Sora’nın bu can sıkıntısına bakıp neşeyle gülümsedi. Ve—sanki Amila ile Plum’la alay edercesine—“… Denizin altında duyularımın köreleceğini mi sandınız?”

Neredeyse mahcupmuş gibi davranıyordu ama yüzü en aşağılayıcı sırıtışla şekilden şekile girmişti.

“—Şunu bilin ki Werebeast’lerin en güçlüsü olduğum söylendiğinde bu boş bir böbürlenme ya da sarhoş zırvalaması değildir.”

Gururunun incindiğini belli etmemeye çalışan Sora, gözlerini kaçırdı.

“Evet, Efendim. Ben de bunu tereddütsüz söyleyebilirim.” Onun bakışlarını yakalayan Jibril, kralının önünde hürmetle eğilerek ilan etti:

“Plum tarafından dokunan ritüel, tam da olması gerektiği gibi, kraliçenin sevgisini kazanmak üzere kusursuzca ve isabetle harekete geçti.”

Bu kez donakalma sırası Plum’daydı.

“—Şüphesiz ki eksiksiz bir şekilde çalıştı ve kraliçe etkilerini tam anlamıyla aldı.”

Sora bunun bir hile olma ihtimalini sessizce düşündü, ancak Jibril bunu bir tebessümle yanıtladı. “Korkmayınız. Bunu ilk olarak Tapınak Bakiresi üzerinde test etmemizin asıl sebebi de bu değil miydi zaten?”

Gülümseyerek karşılık veren Sora sonunda bir şey söyledi—ve Shiro’ya döndü. Fakat daha fazla bir şey söylenmesine gerek yoktu.

“… Hm… Hepsini… kaydettim…”

Bu birkaç kelimeyle Shiro, ağabeyinin tüm beklentilerini karşılamış oldu. Her bir cevaptan memnun kalmışçasına Sora başıyla bir kez onayladı. Yüzünde her zamanki ciddiyetsiz sırıtışı vardı, fakat bu tebessümün üzerinde kâküllerinin düşürdüğü bir gölge ve gözlerindeki aşırı keskin bir ışık duruyordu. Bu ikilinin birleşimi, konuşurken sert ve korkutucu bir bakışın ikna edici bir yansımasını oluşturuyordu.

“—Hey, siz ikiniz. Gerçekten bizi çerez gibi yiyebileceğinizi mi sandınız?”

Plum ile Amila’nın gözleri bu suçlama karşısında hafifçe titredi. Dünyada başka kimse kalmamış gibi, Sora’nın bu kadar bariz bir ipucunu nokta atışı okuyamayacağını sandılarsa—bu sadece—

“Şe-Şey, ee, n-neden bahsediyorsunuz siz?”

“……?”

Steph ve Izuna neler olduğunu anlıyor gibi görünmüyordu. Şaşkın bir halde bir oraya bir buraya baktılar. Fakat daha fazla açıklama yapmaya hiç niyeti yokmuş gibi Sora ellerini birbirine vurdu ve arkasını döndü.

“Pekala, gidiyoruz Jibril. Sahile geri dönüyoruz.”

“Nasıl arzularsanız.”

Jibril kanatlarını açıp halesini döndürürken, hepsi aceleyle ona dokunmak için hamle yaptı.

“A-A pardonnn! L-Lütfen duruuun!”

Plum da aynı şekilde alelacele yanlarına koşarken—

“İyi karar, Dhampir. Zavallı kurbanı oynamaktan bıktın mı artık?”

Onu bekleyen Sora’nın ince sırıtışı, Plum’ın omurgasından aşağı soğuk bir ürperti gönderdi.

Amila söze girdi.

“Neeeee? Bay Ino ne olacak; biliyorsunuz o hâlâ elimizdeeee? Gerçekten şimdiden eve dönmeli misiniz acabaaa?”

Bakışlar, Ino’nun Amila’nın ayaklarının dibinde sere serpe yattığı noktada toplandı. Izuna’nın bakışları gergince Ino ile Sora Ekibi arasında gidip geldi.

“Gayet de döneriz,” dedi Sora gayet rahat bir edayla. “Çünkü tatlım… ona parmağının ucuyla bile dokunursan ne olacağını biliyorsun—değil mi?”

Amila’nın iyice açılan gözlerine bakan Sora, alaycı bir şekilde sırıttı.

“Benim karşımda salağa yatabileceğini mi sandın—? Korkman gereken şeyi asla hafife alma, noob.”

Ve ona arkasını dönerek:

“—Geri geleceğiz, Seiren. Bizi hafife almak sana pahalıya patlayacak.”

Derken Jibril’in ışınlanması sayesinde Amila ve Ino dışında herkes ortadan kayboldu.

Ekip kendini bir kez daha sahilde buldu. Güneş çoktan batmıştı; sahili aydınlatan tek şey kızıl ay, sayısız yıldız—ve yakılan kamp ateşiydi. Sora ve ekibi neşeyle sinsi planlar yaparken, dalgaların ve ateşten çıkan kıvılcımların sesi sahildeki tek gürültüydü.

“Ooo Shiro, bayağı pişmiş gibi görünüyor, ha?”

“… Tropikal balık… yeniyor mu ki…?”

“Bu, ‘rerité’ olarak bilinen bir deniz balığıdır. Tadının oldukça lezzetli olduğunu biliyorum.”

Jibril tarafından Oceando’dan sahile ışınlanan—ve arkalarında istemeden büyük bir deniz suyu birikintisi getiren—Sora ve ekibi, şimdi sahilde balık pişirmekle meşguldü.

“Hwaahh—. … İyi biten bir işin üzerine sake gibi gidiyor… Hazır el atmışken—” Tapınak Bakiresi kadehini kafaya dikti.

“Hazır el atmışken—birkaç dilim tofu kızartıp yesek fena olmazdı—mı demek istiyorsun?”

“—Abura-age sevdiğimi nereden bildin? Sana söylemiş miydim?”

Sora ile Shiro, Tapınak Bakiresi’nin şaşkınlığına güldüler. Bu keyifli ve huzurlu sahnenin hemen yanı başında ise—

“Ne—ne oluyor burada…? Bütün bunların anlamı ne?” Olup bitenleri hiç anlamamış gibi görünen Steph, kuşkuyla çığlığı bastı. Yanındaki Izuna sessizce yere bakıyordu. Ve biraz daha ötede duran Plum da aynı şekilde sessizdi.

Steph’e bir bakış atıp kızarmış balığından bir ısırık alan Sora, “Özel bir şey değil—sadece Plum bizi ayakta uyutmaya çalıştı. Hepsi bu,” dedi.

Steph’in Plum’a kocaman açılmış gözlerle dik dik bakışına cevap verircesine ekledi:

“Ne zaman mı anladık diye soruyorsun? Hey, Plum.”

Başını öne eğmiş olan Plum’a dönen Sora, kıkırdayarak konuşmaya devam etti. Plum korkuyla başını kaldırdı fakat Sora, rahat bir sırıtışla anlatmayı sürdürdü.

“En başından beri—hikayen tepeden tırnağa şüpheliydi.”

Onun bu lafı üzerine Shiro, Tapınak Bakiresi ve Jibril sırıttı.

Pekala, Dhampir’ler ile Seiren’ler ortak yaşamsal bir ilişki içindeydi. Kraliçe uykuya daldığında bu ilişki bozulmuştu ve şimdi felaketin eşiğindeydiler. Plum, Jibril’in bu tespitine hiç itiraz etmemişti—ama. Ucuz bir fıkra duymuş gibi sırıtan Sora hafifçe güldü.

“‘Onu kesinlikle uyandırabilecek bir büyü hazırladık; bize yardım edin’—ha-ha, he tabii, kesin.”

“… Ha? N-ne demek istiyorsun?”

Steph’in kafası tamamen karışmış görünüyordu, bu yüzden Sora ona çubuğa takılı kızarmış bir balık uzattı. “Elinde kesin bir zafer varmış gibi yalan söyleyip enayileri imkansız bir oyuna çekmek ve sonra afiyetle yemek çok daha iştah kabartıcı olmaz mıydı?”

“……”

Sora’nın bu hastalıklı düşünceyi gülümseyerek dile getirişini duyan Steph’in yüzü, kendi iradesinden bağımsız bir şekilde buruştu.

“—Bununla birlikte, aklıma takılan birkaç şey vardı.”

Ağzına balık tıkıştırmaya devam eden Sora konuşmasını sürdürdü.

“Plum yalan söylemiyormuş gibi görünmüyordu. Aynı odada Izuna bile vardı ve o da hiçbir şey fark etmedi—ah, hey, doğru ya. Izuna, sen balık istemiyor musun?”

Plum ile ilk karşılaştıkları geceyi hatırlayan Izuna, Sora’nın uzattığı çubuğu geri çevirdi—

“…… İstemem, yani.”

Biraz uzakta duran Izuna, başını hafifçe iki yana salladı. Onun karşısında, sakesini kafaya diken Miko da gözlerini kapatıp başını salladı.

“Evet, bu yüzden işimizi garantiye almak için onu Miko’nun mekanına da götürdük—ve ne olursa olsun yalan söylemiyordu.”

Jibril de tetikte olduğuna göre, yalanı gizleyecek herhangi bir büyü veya benzeri şey hemen fark edilirdi. Bu durumda, Werebeast’lerin en güçlüsü olan Miko’nun huzurunda her türlü yalanın kokusunun kesinlikle alınacağı varsayılıyordu. Fakat—diye devam etti Sora, ateşe balık tutmayı sürdürerek—”İster inan ister inanma, Plum’ın bize gösterdiği şey gerçekten de birini kesin olarak kendine aşık edebilen bir büyüydü.”

Kamp ateşinin aydınlattığı Sora, gülümsemesi ürpertici bir şekilde sallanırken bile nedense eğleniyor gibi görünerek düşünce zincirini sürdürdü.

“Yani elinde kesin bir zafer vardıysa—neden bizden yardım istedi?”

“Y-yani temel olarak yalan söylemediğini mi kastediyorsun?”

Bu, gerçekten sadece onların yardımını istediği anlamına gelmez miydi—? Elindeki şişle oynayan Sora, Steph’in sorusunu yanıtladı:

“Doğru, yalan söylemiyordu—sorun da tam olarak burada yatıyor.”

Sora bakışlarını dizlerinin dibine kıvrılmış olan Shiro’ya çevirdi; Shiro onun yerine açıklamayı devraldı:

“… 20 Haziran, 22:42 UTC… Ağabey…” Tıpkı bir ses kayıt cihazı gibi, kelimesi kelimesine—

“… ‘Peki bu oyunu kazanırsak elimize ne geçecek?’ “

Telefonuna dayanarak eski dünyalarının Evrensel Zamanı’nı takip eden—zaman akışından ses tonlamasına kadar her şeyi hatırlayan—Shiro, Sora’nın sözlerini bir kaydı yeniden oynatır gibi kusursuz bir hassasiyetle tekrarladı ve herkes ona kalakaldı.

“—Ben bunu sorduktan sonra Plum ne demişti?”

“… 20 Haziran, 22:43 UTC… Plum…” İfadesizce, sakince. “… ‘Şey… Oceando’nun deniz kaynaklarının yüzde otuzunu ve sonsuza dek dostane ilişkileri garanti edeceğiziiiz…! … V-ve ayrıca… şeey… B-benimle istediğinizi yapabilirsiniziiiz’…”

Sora, Shiro’nun Plum’ın teklifini “geriye sarmasına” utangaç bir şekilde gülümsedi.

“Doğru—işte bu. Yalan söylemiyordu—ama doğruyu da söylemiyordu.”

Sora oynadığı çubuğu alıp Steph’e doğru uzattı.

“Steph, oyunlarına her şeyimizi yatırmamız gerektiğini söylediklerinde bize itiraz edip duruyordun, değil mi?”

“Şey, evet… Çünkü yardım isteyen taraf onlardı, değil mi?”

“Evet, haklıydın.”

“—Ş-şey, ne?”

Bunu sakince dile getiren Sora, balığından bir ısırık alarak utanmazca devam etti.

“Öğrenmemiz gereken şeyleri itiraf etmelerini sağlamak için haksız olduğunu söylemiştim. Aklına takılan şeyin ne olduğunu açıklayarak bunu sana ödeyeyim.”

Aklına takılan o şey… ters giden bir şeyler olduğuna dair hissettiği kesinlik dışında ifade edemediği bir korku.

“Bu oyun, biliyorsun ya—at yarışına benziyor.”

“A—at yarışı mı? Yani, kumar gibi mi?”

Sora içinden başını salladı; bu dünyada da at yarışlarında kumar oynandığını duyduğuna sevinmişti.

“At yarışı, insanların hangi atın kazanacağı üzerine kumar oynadığı bir oyundur… Ancak asıl mücadelenin özü yarışın kendisidir—jokeyler arasındaki rekabettir.”

Basitçe söylemek gerekirse:

“At yarışı—jokeyler arasındaki bir iddiaya dayanan bir şans oyunudur—çifte bir oyundur.

“Biz Kraliçe’nin sevgisi için yarışan jokeylerdik.”

Ama—

“Bu arada Amila ve Plum’ın bahsettiği deniz kaynakları ve dostane ilişkiler vaatleri, kraliçenin uyanması üzerine yaptığımız bahsin ikramiyesinden ibaretti. Yarış ve kumar iki ayrı oyun olmalıydı, fakat bizi hem at hem de bahisçi olarak oynattılar—bunda bir bit yeniği olduğu açıktı.”

Ah. Steph şaşkınlıkla derin bir nefes aldı. Sora’nın benzetmesini takip ettiğinde, yarışçıların kendileri onlardı, yine de… Kendilerine bahis oynayarak her şeylerini ortaya koymaya teşvik edilmişlerdi—her iki oyuna da katılmaları sağlanmıştı.

Ancak Sora, Steph’in zihnini okuyormuşçasına başını salladı. “Asıl sorun bu bile değil.

“Yani buna bir at yarışı dersek, yarışçılar olarak biz ne olacağız—Bizim ödül paramız nerede?”

Şeytani bir gülümsemeyle Plum’a bir bakış fırlattı.

“Şey, k-kraliçenin sevgisi değil miydi… kraliçenin uyanması yani?”

“—Beni kendine aşık edersen sana aşık olurum mu? Aşık olduğu prens uğruna uyanacakmış, öyle mi? Birincisi, bu tamamen saçmalık; ikincisi de kraliçe her halükarda karlı çıkıyor, değil mi? Kazanan için ‘eş değerdeki bahis’e ne oldu?”

Sonunda Steph, şüphelerinin kaynağına ulaştı. Deniz kaynakları, dostane ilişkiler, Plum üzerindeki hakimiyet—bunların hiçbiri kraliçenin belirleyeceği türden şeyler gibi görünmüyordu. Bu durumda, kraliçenin uyumadan önce Yeminler üzerine ant içtiği oyundaki bahsi… Kazanan yarışçıya ödenmek üzere eş değerde olduğunu düşündüğü ödül—

yani ödül parası—

hiç dile getirilmemişti bile?!

Miko kurnazca sırıttı ve az önce yediği balığın çubuğuyla oynamaya başladı.

“Bu, iki tarafı olan bir oyunlar silsilesidir. Ancak Sora Bey oyunu kazanmaktan ne elde edeceğini sorduğunda, oradaki Dhampir bu iki taraflılığa değinmemek için kasten böyle cevap verdi. Yalan söylemedi.” Fakat—diye gülümsedi Miko. “Yalan olmayan bir şey—yine de gerçek demek değildir.”

Bu gerçek ortaya serildiğinde Plum’ın kalbinden yükselen o ‘tam isabet’ sesini duyan Miko, hınzırca sırıttı. Sora ise derin düşüncelere dalmış gibi abartılı bir gösteriyle—

“Yani, asıl sorun şu… Neden bu iki taraflılıktan hiç bahsetmedi?”

Elindeki çubukla oynayan Sora, Plum’a döndü.

“Miko’nun ve Izuna’nın algılarının kesileceğini düşündüğün su altına girene kadar bunu hiç açmadın. Neden bize sadece ‘Amila bunun risksiz olduğunu söylüyor’ gibi basit bir şey söyleyemedin?”

Sora’nın arkasında duran Jibril, hummalı bir şekilde balıkları doğramakla, şişe takmakla ve baharatlamakla meşguldü. Ona çubukta iyice tuzlanmış bir balık parçası uzatırken, “—Çünkü bu sözleri sarf etmek bir yalan teşkil ederdi… tahminimce,”

diye yanıtladı, belli belirsiz bir tebessümle. Sora, ‘bu da demek oluyor ki…’ dercesine Shiro’ya başıyla işaret etti.

“—… 20 Haziran, 04:28 UTC… Plum… ‘Lütfen ırkımızı kurtarııın!’ “

Balığından bir kemirgen gibi küçük ısırıklar alan Shiro, Plum’ın—

ilk cümlesini “kayıttan” ustalığıyla yeniden canlandırdı.

“Eğer bu bir yalan değilse, bizden kendi ırklarını—yani Dhampir’leri—kurtarmamızı istiyordu demektir.”

Bu da şu anlama geliyordu—

“Sadece Dhampir’leri kurtarmamızı istiyordu—peki o halde yöntemi neydi?”

Steph, Sora’nın bu retoriğine gözlerini cam süsler gibi açmaktan başka bir tepki veremediği için onu görmezden geldi. Oynayıp durduğu çubuğu aldı—ve Plum’ın oturduğu yerin yanındaki kuma fırlattı.

“Yani, artık bunu çözmek için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, değil mi?”

Bir tane daha—ve bir tane daha; aynı şekilde ek çubuklar fırlattı.

“Sorular üç tane. Sonuç ise tek.”

Gözlerini üç çubuğun kumdan dışarı fırladığı kumsala diken Sora, sahneyi kurdu.

“—Buna hazır mısın, Plum?”

Sora’nın bu duyurusuna yanıt verircesine; yalnızca ateşin, kızıl ayın ve yıldızların ışığında, her biri kendine has bir parıltıya sahip dört çift göz parıldadı.

İlk hareket eden Miko oldu.

“—Oyunun çifte yapısıyla ilgili konulara değinmekten neden kaçındın?”

Miko’nun fırlattığı çubuk rüzgarı yararak ilerledi ve Sora’nın ilk çubuğuna çarparak onu ikiye böldü.

“Çünkü yalan söyleyemezdi.”

Sora’nın cevabını duyan bir sonraki isim Jibril oldu.

“Elinde zaten onu kendine aşık edecek bir büyü varken neden bizden yardım istediniz ki?”

Jibril’in ahşap mermisi ses patlaması yaratarak Sora’nın ikinci şişine çarptı ve onu unufak etti.

“Çünkü Plum yalan söyleyemezdi.”

Sora’nın yanıtı üzerine son hareket eden Shiro oldu.

“… En başta… neden—yalan… söyleyemiyordu ki?”

Shiro’nun şişi havada bir kavis çizerek Sora’nın üçüncü çubuğunun tam ortasına saplandı ve orada kaldı.

“Çünkü yalan söyleseydi—anlardık.”

Kesinlikle.

“Eğer bu bir at yarışıysa, şunu unutmamalısın—herkes farklı atlara bahis oynuyor.”

Amila kraliçeye bahis oynuyordu. Plum ise Sora Takımı’na bahis oynuyordu. İki oyun. İki irade. Ve tüm bunlar hesaba katıldığında, ortada gerçekten de tek bir sonuç kalıyordu.

“Seiren, uyuyan kraliçe oyununu Imanity’yi silip süpürmek için bir yem olarak kullanıyordu.”

“Ne?!”

Bir tek Steph hâlâ şok içindeydi. Seiren, tıpkı Sora’nın en başta söylediği gibi, Imanity’nin tam yetkili temsilcileri olan Sora ve Shiro’yu kapana kıstırmak için oyunu çocuk oyuncağı gibi göstermişti. Yeni “üreme kaynakları”—yani Imanity’nin kendisini—elde ederek ırklarının yok oluşunu engellemek için. Fakat—

“Dhampir’ler işi bir adım öteye taşıyıp Seiren’e karşı kumpas kurdu—onları arkalarından bıçaklayıp Dhampir’leri özgürleştirmek için.”

Evet—Plum aslında kraliçeyi gerçekten aşık etmeye çalışıyordu. Ama Amila’nın amacı bu değildi.

“Bu yüzden Werebeast’lerin yanında yalan söyleyemiyordu ama ortada iki farklı plan olduğunu söyleyerek gerçeği de açıklayamıyordu.”

Her zamanki gibi, bir tek Steph nutku tutulmuş, donakalmıştı. Fakat—Sora “Bir dakika durun,” dercesine elini kaldırdı.

“Asıl eğlenceli kısım şimdi başlıyor,” dercesine.

“Hadi geçmişi bir hatırlayalım, olur mu? Kraliçenin oyununu kazanmanın ödül parası neydi?”

Plum’a neşeli bir gülümseme fırlatan Sora bakışlarını çevirdi. Ve—ayın altında, keskin bir parıltıyla dört çift göz ışıldadı.

“Amila’nın—yani Seiren’in—kraliçeyi uyandırmak yerine mevcut durumu korumayı tercih etmesine neden olacak bir şey var mıdır acaba?”

Miko, büyüleyici altın sarısı gözleriyle bıyık altından sırıttı.

“Plum’ın—yani Dhampir’lerin—özgürlüğün avuçlarının içinde olduğuna inanmasını sağlayacak şey ne olabilir ki?”

Ve Jibril, organik olmayan kehribar rengi gözleriyle küçümseyerek sırıttı.

“… Seiren’in varlığını tehdit eden… ve Dhampir’lerin… haklarını geri almasını sağlayacak bir şey…”

Ve Shiro, duygusuz yakut gözleriyle havalı bir şekilde gülümsedi. Ve tüm bu peş peşe gelen gözlemleri toparlayan kişi, obsidyen gözleriyle Sora’ydı. Hepsini soğukkanlılıkla bir araya getirdi.

“Kraliçenin bahsi—’sahip olduğum her şey’di… değil mi?”

Plum başını öne eğdi, Steph ise derin bir nefes aldı. Mevcut kraliçe uyuduğu sürece, tam anlamıyla kraliçe sayılmazdı—tam yetkili temsilci de değildi. Fakat şimdi işler değişmişti. Şimdi, eğer koyduğu bahsin zafer koşulları yerine getirilirse—bu, Seiren’in temsil ettiği her şey anlamına gelecekti.

Kelimenin tam anlamıyla her şey, Irk Taşı bile kazananın olacaktı. Ancak Sora, tir tir titreyen Steph’i görmezden gelerek o işveli gülümsemesini sürdürdü—ve Steph’in kulaklarına inanamamasına neden olan birkaç laf etti.

“Buraya, kumsala gelmeden önce bu kadarını zaten çözmüştük.”

“—Ha?”

“Ama yine de… elimizde kesin bir kanıt var diyemezdik. Bu yüzden Oceando’ya gitmeye karar verdik.”

Bunu doğrularcasına—ama alaycı bir tonla Sora her şeyi gözler önüne serdi.

“Nihayetinde kumsaldaydık. Tadını çıkardım işte—yani anlayacağın…”

Ardından Plum’a en aşağılık gülümsemesini fırlattıktan sonra, tek bir nefeste kalan tüm sırların cevaplarını taramalı tüfek gibi peş peşe dizdi.

“Shiro ve ben:

• Gücünü tüketmek için seni kavurucu güneşin altındaki kumsala sürükledik

• Miko’ya Jibril’le uğraşıyormuş gibi yaptırıp aslında su basıncı sayesinde Kan Yıkımı’nı gizleyip gizleyemeyeceğini teyit ettirdik

• Aynı anda Jibril’i okyanusun derinliklerine gönderip Oceando’nun yerini tespit ettirdik

• Gece olana kadar Shiro’nun Miko’yu sevmesini sağlayarak onun Kan Yıkımı’nın etkilerinden kurtulmasına zaman tanıdık

• Muhtemelen bir tuzak olan karşılama teknenizi pas geçip Jibril’in bizi içeri ışınlamasını sağladık

• Üzerimizde su altında nefes alma büyüsü yapabilmen için Seiren’den kan almak zorunda kalacağın bir durum yarattık

• Jibril getirdiği havayı sıkıştırıp depolarken seni oradan uzaklaştırdık

• Ardından Jibril’in senin su altında nefes alma büyünü bozarak Miko üzerinde çalışmasını engelledik

• Ve Amila’nın karşısına deniz tabanında bile Werebeast duyularını sonuna kadar kullanabilme yeteneğiyle çıktık

Yani, evet. Çözebildin mi bakayım?”

……

Gerek Plum gerekse Steph tamamen donakalmış, tek kelime edemez hale gelmişti. Ancak Sora, hiç umursamıyormuş gibi balığının pişip pişmediğini kontrol edip şöyle dedi:

“Yalan söylemeden oyuna kadar gelmenin hiçbir yolu yoktu. Çünkü Yeminler vasıtasıyla ‘her şeyimizi’ ortaya koymamızı sağlamak zorundaydın. Yalanını ortaya çıkarmak içinse Miko’nun senin o şüpheli büyünden bağımsız olması gerekiyordu.”

Su altında nefes almayı ve konuşmayı sağlayan bir büyü—üstelik düşmanları olduğunu bildikleri Plum tarafından yapılmışken—duyularını yanıltmaya son derece müsaitti. Tüm bunları bir bir açıklayan Sora konuşmaya devam etti.

“Seiren ve Dhampir ayrı atlara bahis oynadılar—ama unuttun mu? Bizim kendi biletlerimize her şeyimizi yatırmamızı ve hem yarışa hem de kumara katılmamızı sağlayan sizdiniz—yani bizim de elimizde biletler var.”

Aynen öyle.

“Hepinizin önüne geçip kazanacağımıza dair biletler.”

“Valla hakkını teslim etmem lazım, Plum. Zayıf bir konumda olan biri için gerçekten müthiş bir stratejiydi. Bütün gücü On Yemin’e takılmış bir ırk işte ancak böyle düşünebilir. Yani bu sayede, Amila dediğini yapıp Imanity’yi silip süpürse bile Dhampir’lerin elinde fazladan bir can kalacaktı; öte yandan kraliçeyi ve Seiren’i uyandırmayı gerçekten başarırsak da—”

Sora, hiç de alay etmeksizin, içtenlikle ellerini alkışlarcasına birbirine vurarak takdir etti.

“Kraliçe bizim yüzümüzden değil, senin büyün yüzünden aşık olacaktı, böylece bütün ganimeti sen alıp kaçacaktın.”

Plum’ın oyuna katılma nedenini kayıtsızca ortaya döken Sora, konuşmasını sürdürdü.

“Bak, ben öyle millete dalkavukluk edecek adam değilimdir; o yüzden bunu söylerken ciddiyim—gerçekten şahane bir strateji.”

Neredeyse hiçbir şey yapmayıp işi başkalarına yaptırarak ve ödülleri toplayıp tüyerek, olaylar ne şekilde gelişirse gelişsin kazanacağı bir durum yaratmak. İşte ideal kazanma yolu tam olarak buydu. Ama—

“Gözden kaçırdığın bir şey var bence.”

“—Ha?”

Bunun üzerine Plum öne eğik başını kaldırdı.

“Hâlâ anlamadın mı? Mesele senin foyanı tamamen ortaya çıkarmış olmamız değil. Irkını özgürleştirmek adına bir komplo kurup kraliçenin oyununu kazanma ödülünü gizlemiş olman da değil. İşe yarayacağından son derece emin olduğun bir büyüyle bile kraliçeyi uyandıramamış olman da değil—mesele bu bile değil.”

Ve ardından, yüzünü eğip bükerek. Olabilecek en alaycı tonla konuştu Sora.

“Mesele, Amila’nın kraliçeyi uyandırma ihtimalimizin milyonda bir bile olmadığını varsayması.”

“… Ah—”

Plum’ın nefesi kesildi. Evet, çünkü bu her şeyi açıklıyordu. Ino’nun oyunu neden bitiremediği anlaşılmıştı—Plum’ın büyüsü kusursuzca devreye girmişti. Kraliçenin üzerinde işe yaradığına şüphe yoktu, Jibril de zaten bunu doğrulamıştı. Yine de, her şeye rağmen uyanmamıştı.

Bu da demek oluyordu ki

“Kraliçeyi uyandırma şartı—ona kendinizi aşık etmek değil.”

… Gırç. Plum’ın azı dişlerinin gıcırtısı duyulsa da Sora devam etti.

“Amila bunu biliyordu. Bilmeseydi, onu ne kadar kışkırtırsanız kışkırtın, kraliçeyi uyandırma ihtimalinize asla fırsat vermezdi. Çünkü bu Seirenler için ölümcül olurdu—anladın mı?”

Sora artık alaycı gülümsemesini bile tamamen bıraktı.

“Gözünüzde bu kadar küçülttüğünüz Amila—ihanetinizi zaten hesaba katmıştı.”

“… !”

Yine de—hiç hesaba katmadığı Seirenler tarafından bile geride bırakılan Plum kumsalda çaresizce otururken, Sora üzerine bir darbe daha indirdi.

“Zayıflara göre muazzam bir strateji, cidden kurnazca bir hamle—ama gerçek olan bu değil.”

Nitekim öyleydi. Zayıfların bilgeliği, güçlüler tarafından asla tam potansiyeliyle kullanılamazdı. Çünkü onun temelini oluşturan şey…

mutlak bir zayıflıktan doğan korkaklığın ta kendisiydi.

Sora sonunda gülümsemesini yüzünden sildi ve ciddi bir edayla konuştu.

“Güçlülerin doğal düşmanı zayıflardır, ama zayıfların doğal düşmanı güçlüler değildir—daha da zayıf olanlardır.”

Zayıf—bu kelimenin vücut bulmuş hali olan adam, gözdağı veren bir tavırla Plum’ın üzerine yürüdü. Oturmakta olan Dhampir ile göz hizasına gelmek için çömeldi ve alçak ama net bir sesle bildirdi:

“Ne olduğunu bilen bir aptal, kendini zeki sanan bir aptaldan katbekat daha korkunçtur.”

Az önce kimden bahsettiğine hiç değinmeden devam etti Sora:

“Yani—şah çekildi.”

Plum’ın beti bereketi attı. Zaten en başından beri bu şartları kabul eden yegane kişiler Sora ve ekibiydi. Ama artık her şeyi ifşa edip oyundan çekildiklerine göre, Plum’ın elinde hiçbir seçenek kalmamıştı. Bu da Seirenlerin hayatta kalabilmek için yapabilecekleri tek şeyin, Dhampirlerin çaresizce sarıldığı o son erkeği yutmak olduğu anlamına geliyordu. Plum’ın ihaneti kesinleştiğine göre, Seirenlerin tam olarak bunu yapma olasılığı katbekat artmıştı.

Yani Dhampirlerin işi tam anlamıyla bitmişti. Ama sonra, eğer Dhampirler ölürse, sıra Seirenlere gelecekti. Seirenlerin—üremek için kendilerine izin verecek birini bulması gerekecekti. Ancak üremek için ölümünüzü şart koşan bu kadınlara kim evet derdi ki?

Buradan çıkan sonuç, Seirenlerin de işinin bittiğiydi. Hayatta kalabilmelerinin tek yolu kayıtsız şartsız teslim olmak—yani besi hayvanına dönüştürülmekti.

“—Plum, bir oyunu kazanmanın nihai yolunu biliyor musun?”

Dondurucu, şeytani bir gülümseme.

“—Hükmen. Bunun bizim zaferimiz olması için kraliçenin oyununu yenmemize bile gerek yok.”

Gülümseyerek Plum’ı cehennemin dibine çekiyordu.

“Zayıfların taktikleriyle en zayıfı yenebileceğinizi sanıyorsanız fena yanılıyorsunuz—sizi gidi lanet noob’lar.”

Tek bir hamle. Yalnızca tek bir hamlede, iki ırkın yaşamı ve ölümü üzerindeki tüm yetkiyi ele geçirmişti. Karanlık bir edayla gülümsedi ve konuştu.

“Yani, durumun özünü anlamışsındır umarım. Bu arada…”

Sora sanki bir şeyden rahatsız olmuş gibi huzursuzca kıpırdanmaya başladı. Üstelik dikkatli bakıldığında, kucağında oturan Shiro da kıvranıyor gibi görünüyordu—

“Aha… Efendim, neyiniz var?”

……

“—T-Tuvalet nerede?” Sora, az önceki gergin atmosferi yerle bir eden acınası bir yüz ifadesiyle sordu.

“Tuvalet mi… ha, Imanitylerin idrarını yapmak için kullandığı odaları kastediyorsunuz ve—”

“Başka neyi kastedeceğim?!”

Ardından parmağını etrafındakilere tek tek sallayan Sora çığlığı bastı.

“Yani, siz nasıl bir mesaneye sahipsiniz be?! Bütün gün sahilde durup, sonra denizin dibine inip, gece vakti tekrar sahile dönüp balık malık yedikten sonra buna kim dayanabilir ki ulan?!”

“… A-Ağabey… B-Ben de… tutamıyorum artık…!”

Tapınak Bakiresi, gözleri yaşlı bir halde yalvaran Shiro’ya kibirli bir edayla güldü. “Güzeller öyle şeyler yapmaz. Nasıl bir duygu olduğunu bildiğimi söyleyemem ama işinizi uygun bir yerde görüverin gitsin, olmaz mı?”

Jibril neyse de, sen “canlı bir varlıksın”, değil misin? diye lafı yapıştırırdı normalde. Fakat görünüşe göre böyle laf sokmalarla kaybedecek vakti bile olmayan Sora fırlayıp ayağa kalktı.

“T-Tamam, biz—yani ben tuvalete gidiyorum. Shiro da çiçek toplamaya gidiyor!”

Sora, Shiro’yu kaptığı gibi koşturmaya başladı.

“… A-Ağabey—s-sallama… beni… ooofff…”

“Aah, burası bir plaj! Şu plaj kulübelerinden bir tane olması lazım! Nerede ulan?!”

Sora ve Shiro’nun gürültülü bir şekilde uzaklaşmasıyla geriye sadece durgun sahil kaldı.

Dalgaların sesi ve ateşin çıtırtısı duyulan tek şeydi.

“Böylece bize tek kalan, onların kayıtsız şartsız teslim olmasını beklemek oldu, ha. Biraz yoruldum. Müsaadenizi isteyeyim.”

Tapınak Bakiresi bu sözlerle bitkin bir halde ayağa kalktı ve arkasını döndü—

“D-Dur bir dakika, sen! Peki ya Bay Ino!”

ancak durumu nihayet kavrayan Steph üzerine çullandı.

Pekala, Seirenlerin Imanity’yi yutmak istediğini anlamıştı. Plum’ın bunu Dhampirlerin özgürlüğü için kullanmayı planladığını da kavramıştı. Sora ile Shiro’nun her şeyin arkasını görüp bir adım öne geçtiğini de fark etmişti. Ama yine de—Seirenlerin elinde Ino Hatsuse kozu vardı. Bu hâlâ çözülmemiş bir meseleydi diye bağırdı Steph. Tapınak Bakiresi durakladı ve geriye dönüp baktı. Ayın ışığında bir tayfınki kadar ürkütücü—ama bir o kadar büyüleyici bir gülümsemeyle konuştu.

“Elden bir şey gelmez. İki ırkı birden avucumuzun içine almak yeter de artar—harika bir anlaşma, öyle değil mi?”

Tapınak Bakiresi’nin ortada hiçbir koz olmadığını iddia etmesiyle Steph nihayet her şeyi anladı. Yani—özetle: Ne Sora’nın, ne Shiro’nun, ne de Tapınak Bakiresi’nin onu kurtarmak gibi bir niyeti hiç olmamıştı—! Üçü birden kafa kafaya verip iki ırkı tuzağa düşürecek bu tek hamleyi yapmışlardı. Bunun için. Sırf bunun için. Sanki önemsiz bir şeymiş gibi.

Ino’yu feda etmişlerdi—!

“… Bunu… kabul edemem.”

“Hmm?”

Bir yırtıcı kuşunki gibi altın sarısı olan, kelimenin tam anlamıyla insandışı gözlerin baskısı altında neredeyse ezilecek gibi olsa da Steph bir şekilde etrafına bakındı ve sesini çıkarmayı başardı. Ino Hatsuse—Sora ve Shiro yokken, yalnızca iki haftalığına da olsa Elchea’da Steph’e destek olan tek Werebeast’ti. Onunla birlikte oynamış, Elchea’yı yeniden inşa etmek için onunla omuz omuza savaşmıştı. Elchea Birlik Devleti’nin temellerini atmak için o kadar çok şey yapmıştı ki; o olmasaydı Steph’in ayakları yere basamazdı. Doğu Birliği için ve Elchea için—Steph için! o, vazgeçilemez derecede değerli bir değerdi ve üstelik iki ırkı bir araya getirmeye çalışırken tek bir ırkın üyesini feda etmek… Böyle bir eylemin riski hesaplanamazdı. Bu o kadar aşikardı ki, Tapınak Bakiresi’nin bunu anlayamaması akıl alır gibi değildi—

“Ino Hatsuse. Doğu Birliği’nin ilk günlerinden beri arkamda kapı gibi duran yetenekli bir adamdı. Doğu Birliği uğruna ölme emrini ‘Nasıl emrederseniz’ diyerek kabul edecek—halkı için cidden bir gurur kaynağı—bir adamdı ve şimdi de o muazzam kudretini sonuna kadar kanıtladı. Böyle bir adama karşı ne söylenebilir ki?”

Tapınak Bakiresi, özlemle aya doğru bakarak konuştu. Eğer o bile onu sanki hiçbir şeymiş gibi kenara atacak kadar hesapçıysa—! (Bu durumda ben de her an bir kenara atılabilirim demek değil mi bu—?! Böyle birine kim güvenebilir ki?!)

Steph öfkeyle dolup taşarken, tüm bu süre boyunca kenarda tek başına oturan Izuna birden görüş alanına girdi.

Elbette ya. Izuna’nın bu durumu kabul etmesi imkansızdı. Kendi öz dedesi az önce feda edilmişti. Eğer Izuna’ya azıcık bile değer veriyorsa, Tapınak Bakiresi bile—

“B-Bayan Izuna, siz—”

bunu kabul ediyor musunuz? Steph soracaktı ama Izuna’nın bir şeye direniyormuşçasına dizlerine sarılarak kenarda oturma şekli Steph’in sözlerini boğazına tıkadı. Karanlıkta onu görmek zordu ama—Werebeast mırıldandı.

“… Dedem ne yaptığını biliyordu, pislik işte, yani…”

Ateşten uzakta, yalnızca ay ve yıldızlarla aydınlanan Izuna’nın yüz ifadesi görünmüyordu.

“… Dedemin kalp atışı, kokusu… sonuna kadar güzel geliyordu kulağa, güzel kokuyordu… pislik işte, yani.”

Yine de Izuna’nın titreyen sesi, ıslak kelimeleri—sahilin karanlığında bile—yüz ifadesini fazlasıyla net bir şekilde gözler önüne seriyordu.

“Dedemi kaybetmek istemiyorum, yani… Ama buna katlanmak zorunda olan tek pislik benim, işte. Ve—v-ve! O-O zaman daha çok pislik… kurtulacak… yani—”

Steph’in zihninin derinliklerinde sahildeki o sahne canlandı. Denizdeki o maskaralıktan sonra—Sora ve Ino onun kürkünü kimin tarayacağı konusunda karşı karşıya gelmişlerdi. Ve Ino tarafından taranmaktan nefret ettiğini söyleyen Izuna, yine de hiç tereddüt etmeden—doğrudan onun yanına gitmişti.

Bunun son kez olacağını kavrayarak… Izuna en başından beri bu sonucu kabul etmişti. Werebeast’lerin o sıra dışı duyuları sayesinde, birbirlerini çoktan anlamışlardı. Anlamayan tek kişi Steph’ti—ama yine de.

“—Yine de, üzgünsün, değil mi?”

“Üzgün falan… değilim, yani—sadece… anlamıyorum, işte.”

Dişlerini sıkarak bunu dışarı vuran Izuna, titreyen sesiyle sorusunu sormayı başardı.

“…Ç-Çünkü… Soraaaa… hiçbir pislik ölmeyecek, hiçbir pislik acı çekmeyecek demişti, yani! … Öyleyse neden, neden ben—acı çekiyorum ki, işte? Bende bir bokluk mu var yani…?!”

Tıp, tıp. Izuna’nın sesi, karanlıkta bile gözlerinden iri gözyaşlarının döküldüğünü netçe belli ediyordu. Fakat Steph, tam aksine, başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetti. Izuna Hatsuse—o henüz çok küçük bir çocuktu. Fazla itaatkar, fazla masum, fazla zeki—fazla mükemmel bir çocuktu. Bu kızın, henüz sekiz yaş gibi körpe bir yaşta, oynamak bile istemediği oyunları oynamak zorunda bırakılması… Eğlendiği için suçluluk duyması, koca bir kıtanın yükünü omuzlaması karşısında Steph bir şeyi fark etti.

Doğu Birliği’nin işleri bu şekilde yürütmesi—yeni bir gelişme değildi.

Çoğunluğun iyiliği için azınlığı feda etmeleri—öteden beri işlerin yürüyüş şekliydi.

“Demek Doğu Birliği çocuklarını böyle ağlatıyor—bu hiç ama hiç doğru değil.”

Bir zamanlar sürekli çatışma halinde olan sayısız kabileye bölündüğü söylenen Werebeast’lerin nasıl sadece yarım yüzyılda birleşip ulu bir ulus mertebesine yükseltildiğini—Steph, Tapınak Bakiresi’ni suçlarken, hatta aşağılarken görür gibi oldu. Fakat Tapınak Bakiresi onun bakışlarını dosdoğru karşıladı ve cevap verdi.

“Çoğunluğun iyiliği için azınlığın feda edilmesi—gerekli bir kötülük bile değildir. Bu kaderdir, kızım. Herkesin birlikte neşeli vakit geçirmesi, bunlar güzel sözler—ama bir devlet sadece herkesin kendi istediği şey için ağız kavgası etmesiyle yönetilmez…” …kuzum.”

Steph’in verecek bir cevabı yoktu. Aslına bakılırsa, Elchea derebeyleriyle uğraşırken de durum tam olarak böyleydi. Kimsenin kaybetmemesi için ne kadar çabalarsanız çabalayın, mükemmel bir eşitlik imkansızdı. Steph bu acı gerçek karşısında yumruklarını sıkarken, bu kez bir darbe daha indiren Jibril oldu. Steph’in itirazını bir türlü kavrayamıyormuş gibi, sanki son derece samimi bir merakla soruyordu.

“Dora, sizi hoşnut etmeyen şey nedir acaba? Yok olmanın eşiğindeki iki ırkı kurtarmak, bir ulus olarak Elchea’yı ihya etmek ve hatta Doğu Birliği ile kurulacak konfederasyonu nihayete erdirmeye bir adım daha yaklaşmak için tek bir can yeterli olacak—daha başka ne isteyebilirsiniz ki?”

Steph’in yine verecek tek bir cevabı yoktu. Üstelik—Jibril devam etti.

“Hiçbir fedakarlık ya da memnuniyetsizlik olmadan dünyayı ele geçirmenin—hayır, Elchea’nın ulusal sınırlarını geri almanın bile mümkün olduğunu mu sanıyordunuz?”

“………………!”

“Yoksa sadece—”

Jibril daha da kışkırtıcı bir gülümsemeyle sordu.

“—yakınınızdakilerin hiçbir acı çekmemesini mi istiyorsunuz—narsisizmin ve bencilliğin dibine mi batıyorsunuz yoksa?”

Steph dişlerini sıktı—biliyordu. Yalnızca tek bir kişinin fedakarlığı, iki ırkı birden kazandıracaktı. Aynı zamanda, kendi hallerine bırakılsalar yok olup gidecek iki ırkı da kurtarmak demekti bu. Ino’nun tek kişilik fedakarlığının buna değmeyeceğini düşünüyorsa, o zaman—

“O zaman ne olmuş yani, sorabilir miyim acaba…?!”

Ama Steph kararlı bir şekilde ağzını açtı ve görüş alanındaki titreyen Izuna’yla birlikte, meydan okurcasına—bağırdı: “Bencillik, narsisizm, ne derseniz deyin ama size şu kadarını söyleyebilirim! Bu yöntemle bütün ırkları birleştirmek—asla gerçekleşmeyeceeeek!!!”

Mantıksal hiçbir kanıtı yoktu. Tapınak Bakiresi ve Jibril haklıydı. Muhtemelen, şüphesiz ki öyleydiler. Gerçekçi davranıyorlardı. Yine de, her ne nedendense, onların haksız olduğuna dair duyduğu sarsılmaz inanç Steph’i sımsıkı sarmıştı. Neden mi—çünkü, evet, muhtemelen, tahmin edilebileceği üzere—söyledikleri gayet makuldü. Sözleri mantıklıydı. Yerindeydi. Tam hedeften vuruyordu.

Ama en başından beri… Tüm ırkları birleştirmek için—mevcut hedef asla yeterli olmayacaktı—

Sora ve Shiro, rahatlamış yüzlerle ellerini kurulayarak geri döndüklerinde, onları ayrılmakta olan Tapınak Bakiresi ve ağır bir atmosfer karşıladı. Ve—Steph’in delici bakışları.

“Şey… ne oluyor burada?”

“Yani, esasen kaçmayı kastediyorsunuz.”

“—Ha?”

“Şimdi çok iyi anladım. Bay Ino’yu feda ederek iki ırkı elde edeceğiniz— koca bir kurusıkıymış… Size dair kalan son inancımı da kaybettim! Bir de bu halinizle tüm ırkları birleştireceğinizi iddia ediyorsunuz!!”

Steph’in bu zehir zemberek sözleri karşısında Sora başını kaşıdı ve şaşkınlıkla kız kardeşine sordu:

“Şey, yani. Shiro, bu niye bana bağırıyor?”

“… Çünkü… çok vakit kaybettik…?”

“Çok vakit kaybetmedik bir kere. Hadi ama, küçük tuvaletten bahsediyoruz burada! Ş-şey, her neyse, neticede işimizi hallettik.”

Sora boğazını bir kez temizleyerek, “Öhöm,” diye mırıldandı. “Konumuza dönelim—

“Evet, yine o zaman geldi—gidip şu kraliçeyi uyandıracağız.”

Ne? Yokluğunda dönen tartışmadan henüz habersiz olan Sora, nutku tutulmuş kalabalığa sakince konuşmaya devam etti.

“Plum’nin büyüsünü bir kenara bırakıp o kraliçeyi gerçekten kendi başımıza uyandırabilirsek, hem Dhampir hem de Seiren kurtulur, bunu şart koşarak Ino’yu da geri alırız ve her şey hallolmuş olur. Yani, o oyundan sadece ‘çıkış’ yaptık, biliyorsunuz. Oyunu tamamen ‘bırakmak’ prensiplerimize aykırı olurdu. Bu yüzden, şimdi muhteşem dönüşümüzü yapmamız lazım—”

Sora, şaşkına dönmüş kalabalığa aldırış etmeden elini çenesine koyup düşüncelere daldı.

“Asıl mesele, kraliçeyi gerçekten nasıl uyandıracağımız—ha.”

Fft—bakışlarını keskin bir şekilde Plum’ye dikti.

“Evet, dur tahmin edeyim—şartları bilen tek bir kişi bile yok… değil mi?”

“… E-eveeeet…”

“Ne—kimse bilmiyor mu… ne demek istiyorsun?”

Steph göz ucuyla Izuna’ya baktı. Kendi adına Izuna (daha az öncesine kadar ağlamakta olan), sanki Sora’nın sözleriyle yoğun bir şekilde ilgileniyormuş gibi başını kaldırmıştı. Temkinli bir şekilde Plum’nin tepkisini kontrol etti—ve ardından Dhampir’in yalan söylemediğini belirtmek için başını iki yana salladı. Ancak Sora, zaten geleceğini tahmin ettiği bu yanıta başıyla onay verdi.

“Seiren büyü kullanamaz, Dhampir ise kullanabilir—bunu bilen birileri olsaydı, olay çoktan patlak verirdi. Amila bile muhtemelen sadece bunun kraliçeyi aşık etme oyunu olmadığını biliyordur.”

“… Nereden bu kadar eminsiniz?”

“Majesteleri uykuya daldığında henüz kraliçe değildiii… amaaa bir gün kraliçe olabilecek bir konumdaydııı… Böyle biri tüm haklarını devredeceğini söyleseydiii… siz ne yapardınızzz?”

Bunu ortaya çıkardığını düşünen Plum, iç çekerek konuştu. Sora ve Shiro sadece başlarını salladılar.

“Bu epey riskli. O zamanlar Amila gibi bir konumda bulunan biri olsaydı, bunu örtbas ederdi—peki bir şeyi örtbas etmenin nihai yolu nedir?”

“… Gerçeği… kimse… bilmezse… kimse… bilemez.”

Doğru, yani bir başka deyişle… Kraliçenin oyununu yenmek için, uyuyan kraliçenin kendisi dışında hiç kimsenin bilmediği şartları ortaya çıkarmak gerekiyordu. Bu—zafer şartı oyunuydu. Neredeyse imkansızdı. Hayal edilebilecek en zor seviyede olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Fakat

“Gerçek hayattaki aşk oyunu olmadığı sürece—『 』 asla kaybetmez!”

“… Mm…!”

İki kardeşin—güçlü mü yoksa zavallıca mı olduğuna karar vermesi zor, ama her halükarda kendinden emin—bu iddalı çıkışını duyan Steph, ürkekçe sordu:

“… Şey, yani… Sora, Ino’yu gözden çıkardığınızı sanıyordum…… Çıkarmadınız mı?”

“Neeee? Sen ne saçmalıyorsun be, seni gidi Steph?”

İsminin doğrudan bir hakaret olarak kullanılması bir yere kadar artık onu rahatsız bile etmiyordu. Sora’nın tepkisi net bir reddedişi simgeliyordu.

“Yaşayan kültürel mirasımız Izuna’yı üzecek bir şey yapmamın imkanı yok, ayrıca adam gibi adam Ino’yu da öylece terk edemezdim herhalde. … Steph, tüm bunların senin için yorucu olduğunu biliyorum ama yarı uykulu saçmalamalarını uyandıktan sonraya erteleyebilir misin acaba?”

Anlaşılan Sora, Ino hakkındaki fikrini gerçekten de stratosfere kadar çıkarmıştı. Bu bir numara değildi. Konuşmasına devam etti.

“Yani—‘Geri döneceğiz’ dedik, değil mi? Amila, Ino’ya dokunacak değil. Çünkü oyunu tekrar başlatmamızı sağlayacak elindeki tek koz o. Eğer Ino’ya dokunursa, o zaman gerçekten çiftlik hayvanı olmaya mahkum olurlar.”

Steph itiraz etti. “Y-yine de Tapınak Bakiresi Ino hakkında ‘yapılacak bir şey yok’ dedi…”

“E, yani. Tapınak Bakiresi’nin, durumu doğrulaması için Ino’yu göndermesini sağladık. Artık geri kalanı bizim işimiz.”

Sora’nın bu rahat çürütmesi karşısında Steph’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Hakikaten de Tapınak Bakiresi açısından—yapılacak bir şey yoktu. Çünkü birazdan—Sora ve Shiro her şeyi ele geçirecekti.

“Tapınak Bakiresi, kendi canını tehdit eden bir güç olan Kan Yıkımı’nı iliğine kadar kullandı, hatta bize en değerli görevlilerinden birini verdi. Şimdi sıra bizim ölesiye mücadele etmemizde—kelimenin tam anlamıyla hayatımızı ortaya koyma vaktimiz geldi, anlarsın ya.”

Sora bunu kaygısızca söyledi, Shiro da aynı şekilde başını salladı. Fakat—onların hafifçe tüyler ürperten kararlılığı ve ardından gelen sözleri Steph’in nefesini kesti.

“Birlikte savaşmak tam olarak bu demek, değil mi?”

Şaşkına dönmüş Steph’in yanından süzülen küçük bir gölge, iki kardeşe doğru yaklaştı. Gözleri kızarmış ve şişmiş olan Izuna, bakışları hâlâ tedirginlikle titreyerek başını kaldırıp Sora ile Shiro’ya baktı.

“… Dede’yi kurtarmaya gideceksiniz, değil mi işte?”

Sora ve Shiro, Izuna’nın neden ağladığını bilmiyorlardı. Yine de—Sora elini Izuna’nın başının üzerine koydu, güven verircesine okşadı ve gülümsedi.

“Tabii ki. Dedenizi geri alacağız—söz veriyorum.”

Izuna’nın hâlâ durulmamış gözleri ardından Shiro’ya yöneldi ve orada sarsılmaz bir inançla karşılaştı.

“… Izuna… Ağabeyime güven…”

Izuna bilemezdi. Sadece Shiro’nun bildiği şeyi. Ağabeyi—yani Sora—‘söz veriyorum’ dediğinde bunun, yanında On Yemin’in bile değersiz kaldığı mutlak bağlayıcılığa sahip bir antlaşma anlamına geldiğini yalnızca Shiro biliyordu. Fakat—

“… Ağabeyim asla… sözünden dönmez…”

Shiro’nun bu kesin iddiası üzerine Izuna bir kez daha başını kaldırıp Sora’ya baktı. Kokusunu içine çekerken başını okşayan o güçlü el… ve ardından—ıslak gözlerini sildi.

“Tamam, size güveniyorum pislikler, işte.”

“Pekala, bize güveniyormuş pislikler, işte.”

Steph, az ötede maskaralık yapan Sora’yı izledi. Jibril onun yanında duruyordu.

“Özür dilerim, Dora. Takılmamız biraz ölçüsüz kaçtı.”

“… Ne?”

“Nasıl tepki vereceğinizi o kadar merak ediyordum ki kendimi tutamadım… Ama haklısınız, küçük Dora.”

dedi merak bağımlısı flügel, yüzünde adeta “Ehehe! =P” der gibi bir ifadeyle. Ancak Steph alaycı bir bakış atmaya bile fırsat bulamadan Jibril kendini toparlayarak konuştu:

“Efendilerimin bu dünyayı yeniden şekillendireceğinden hiç şüphe yok.” Ancak yöntemlerine gelince—diye devam etti Jibril, “Mevcut hiçbir yöntemin bu amaca hizmet etmesi mümkün değil zaten.”

“…………”

“Şimdi, kraliçeyi uyandırma koşullarını nasıl ortaya çıkaracağımıza gelirsek—” Sora yeniden planlarını kurmaya başlarken Steph onu yarım kulak dinliyordu.

Daha önce Tapınak Bakiresi ile Jibril’in söyledikleri ona yanlış gelmişti. Steph bunun nedenini sorgularken—şimdi gözünün önündeki ikiliye bakınca—nihayet sebebini anladı. Sora… Shiro… bu ikisi tek bir kez bile makul bir yöntem kullanmamıştı.

Ne de olsa yerleşik bilgelik dedikleri, yalnızca alay edilecek bir şeydi. Ne de olsa sağduyu denilen şey, kenara atılmak içindi. Bu ikisi… tek bir can kaybı olmadan, kan dökmeden tüm ırkları fethedeceklerini söylemişti. Böylesine hayal ürünü—böylesine gerçek dışı—bir iddiada zaten geleneksel akla yer olamazdı.

Ama o gün—taç giyme töreninin olduğu gün—bunu gerçekten başarabileceklerine kendisini inandıran o duruşlarında Steph, bunu gerçekten gördüğünü hissetmişti. Belki de yanında duran Jibril’in gördüğü şeyle aynıydı bu—

Öngördüğü şey bu dünyanın geleceğiydi ve bu düşüncenin kalbini küt küt attırdığını fark etti.

“Ayrıca, Steph. Az önce geçiştiremeyeceğim bir şey söyledin.”

“Ha?” Sora’nın sözleri, derin düşüncelere dalmış olan Steph’i gerçekliğe döndürdü.

“Ino’yu feda ederek iki ırkı alma konusuna gelirsek… Öncelikle Ino’yu feda etme kısmı yanlış. Ve ayrıca—”

ve Steph tam bu noktada yeniden bir şaşkınlığa gömüldü.

“İki ırk değil—üç ırk!”

……

Nasıl yani?

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla