

Sabahın kızıllığı gökyüzünü boyuyordu. Aydınlatılmış kapının önünde, yere kaynamış, bir deri bir kemik kalmış ve deniz kabuklarıyla kaplanmış bir heykel duruyordu. Bir tür kutsal ayin izlenimi veren bu abide—
“… Y-yok artık… Bu, Dede mi?”
uzun bir aradan sonra okula dönen ekibin nefesini tutmasına sebep oldu.
Ino’nun bu sergilediği tablo karşısında zamanında utançtan kıvranan Sora ve diğerleri bile… şimdi söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordu. Başının etrafında adeta bir hale belirmek üzere gibi duran bu figür—şüpheye yer bırakmayacak şekilde ve her şeyin ötesinde—tam bir erkekti.
Oyunun başladığı günden beri bu sarsılmaz figür, her gün önünden sessizce geçip giden kraliçenin huzurunda diz çökerek nöbet tutmaya devam etmişti. Tıpkı bir heykel gibi, tek bir kası bile kıpırdamadan. Ve sonunda iş bu noktaya gelmişti. Bunu anlatmaya kelimeler yetmezdi. Hayır, daha doğrusu, bu duruşun kendisi her şeyi açık ve net bir şekilde, bağıra bağıra söylüyordu. Yani—
V e r b a n a , b e b e ğ i m ! !

Önündeki soylu figür karşısında Sora, bir erkek olarak hakikati saygıyla kabul etmekten başka bir seçenek bulamıyordu. “Şimdi anlıyorum… Romantizm bir akıl oyunu değil.
O, sevginin bir dışa vurumu. Yaşlı adam, kendi sözlerinin canlı bir tecellisiydi. Bu durumda—Sora, kendisinin gerçek aşktan zerre kadar anlamadığına tamamen ikna olmuştu. Sora—heykele—hayır, adama doğru sendeleyerek yaklaştı ve titredi.
“Ne kadar küçük… ne kadar da sığ kalmışım,” diye fısıldadı Sora, kendini bu erdem timsaliyle kıyaslarken. Zira kendi aşkı uğruna—ne kadar önemsiz olduğu söylenmeliydi—kırk gün boyunca toprağa çakılı kalabilir miydi? Sora’nın verebileceği tek cevap “hayır”dı. Fakat bu adam, Ino, tam olarak bunu başarmıştı. Kim olduğunu saklamadan, utanmaktan korkmadan, herkesin gözleri önünde sergilenen bir yüreğe tutunmuştu. Bundan daha gerçek bir aşk olabilir miydi—? Olamazdı!
“Anlıyorum… Bu, işte gerçek aşk bu…”
“… Rüyanda… görürsün…”
Shiro, Sora’nın mırıltılarından süzülen o neredeyse gözyaşartıcı aydınlanmayı anında yerin dibine soktu. Fakat—ansızın. O kutsal heykelin üzerine. Sabah güneşini kesen—bir gölge düştü. Gölgeyi sahibine doğru takip edince, okula giderken suda zarifçe süzülen—bizzat kraliçenin kendisi—görüldü. Kraliçenin bakışları doğrudan Sora’yı geçip kutsal tasvire—hayır, Ino’ya dikildi.
Yoksa?
“… Şaka yapıyor olmalısın—yoksa gerçekten de…?” Uzaktan izlemekte olan Tapınak Bakiresi, fısıldamaktan kendini alamadı. Ancak kraliçe öne doğru ilerledi, Ino’ya daha da yaklaştı ve ellerini yumuşakça adamın yanaklarına koydu. O anda… heykel, nihayet canlı olduğunu hatırlamışçasına kımıldadı. Deniz kabukları, toprak ve kabuk bağlamış taşlar dökülüp gitti. Kraliçenin yumuşakça değen ellerinin rehberliğinde Ino’nun yüzü yukarı kalktı. Ve—duyan herkesi büyüleyen o sesiyle, dünyadaki tüm hazinelerden daha güzel bir tebessümle—konuştu.
“… İmkânsız.”
Ah, elbette… Herkesin kalbi aynı uyumla yankılandı.
“—Ngh…”
Fakat Ino, henüz bitmedi dercesine dişlerini sıktı. Doğruydu—aşkı reddedilmişti. Kahramanca aşınmış, toza dönüşmüştü. Fakat—tam da bu anda, tek bir seçeneği vardı—! Tapınak Bakiresi’nin kendisine yüklediği görevi yerine getirmek adına—Ino, kullanıcı arayüzünden bir komut seçti.
Artı işaretli kalp simgesi. Başka bir deyişle—Plum’ın hile komutu. Ve—
“—Beni bağışlayın, Ey Kraliçe! Hrm, nghhhhhhrrrrrr!!”
Tam bir sumo güreşçisinin kavrayış gücüyle…
kraliçenin göğsünü sıktı. Evet—Plum’ın ritüelini tamamlamak için komutu çalıştırdı.
“Ne?!”

Anında kraliçenin etrafında kırmızı bir ışık girdap gibi döndü ve gözleri ardına kadar açıldı.
Tam o anda…
“—Ah, ghk—!”
Plum’ın göz bebeklerine karmaşık bir desen kazındı ve boğuk bir çığlık koyuverdi. Belki de gücü tek seferde çekilip alındığı için siyah kanatları bir anlığına kan rengine büründü, ardından yere yığılıp kaldı.
“… Ah, ahh…”
Fakat göğsü hâlâ Ino’nun avcunun içinde olan kraliçe, cılız bir ses çıkardı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti—ve kalbinin güm güm attığı Sora ve diğerlerinin bulunduğu yerden bile görülebiliyordu.
“Ba—başardık—Şimdi—!”
Plum bile özgüvenle duyurdu: “Ş-şimdi, Bay Ino uçkurunun dikine giden ne kadar büyük bir sapık olursa olsun, kraliçe bunun sonucunda hangi duyguyu yaşarsa yaşasssın… bunu—âââşık olmak olarak yorumlayacak!” Plum kaostan yararlanıp içini dökmüştü ama sesi hâlâ yorgun geliyordu.
Sora bile bunun gerçekten ne kadar çarpık bir büyü olduğunu düşündü. Fakat hangi yolla olursa olsun, en nihayetinde kraliçe “âşıktı”. Bu da oyunun bittiği anlamına geliyordu.
Ve ardından.
“—Hayır, ha-ha-hayır. Ona âşık olmak mı? Hadi oradan. Asla olmaz. Üzgünüm!!”
Ino’yu böylece kesin bir dille reddeden kraliçe—sanki uçuyormuşçasına—kuyruğunu bir çırpışta okulun yolunu tuttu.
…
……

H ü z ü n n n… Sora’nın zihninde aşağı yukarı bu tarz bir fon müziği çalıyordu. Adam tamamen tükenmişti. Bembeyaz olmuştu—gerçi zaten her zaman beyaz bir kürk yumağıydı ama—bembeyaz bir küle dönüşmüştü. Kullanıcı arayüzünde şu sözler belirdi: Ino Hatsuse: Yenildi. Fakat kapının önünde, yıkılmış halde—hâlâ, hâlâ—tükenmişti, ama yine de…
Kraliçenin göğsünü sıktığı duruşu aynen koruyan Ino Hatsuse—küle dönüşmüştü. Sendeleyerek… Sora yaklaştı. Söyleyecek kelime bulamıyordu.
Ama yine de bir şeyler söylemek zorundaydı.
“İhtiyar ka—yani… Ino Hatsuse. Seni yanlış tanımışım.” Sesi titreyen Sora, ona yakışır bir ağıt cümlesi aradı. “Sen gerçek bir… büyük—adamsın. Onun gibi… gözü kör bir kadına fazlasın…”
Ancak Ino, tamamen küle dönüp yok olmanın eşiğindeyken bile bir cevap vermeyi başardı.
“—Hayır, Kral Sora… Sadece benim sevgim yetersizdi. Sevginin suçu yoktur.”
Bu sözlerle birlikte—reddedilen, oyundan atıldığı için hakları elinden alınan—Ino’nun rengi kül tonundan yavaşça şeffafa doğru kaydı—ve ardından—
“Ino…? Ino, hey, dur bir dakika! Yok artık?!”
Imanity kralının kolunu Ino’nun omuzlarına dolayarak attığı feryada aldırış etmeyen ihtiyar adamın bedeni oyundan silindi.
Böylece Ino Hatsuse’nin lise hayatının perdesi kapandı—dışarıdan son derece dolu görünen ama aslında tamamen diz çökmekten ibaret olan bir hayat. Bir kez daha fırsatı olsaydı… bu sefer hiç…
Sona doğru böyle ezikçe laflar etmek sıradan bir davranış olurdu.
“Heh… Hiç pişmanlığım yok… Bir daha yapacak olsam yine aynısını yapardım—” Kendinden memnun bir tebessümle Ino, böylesi bir özeleştiriyi kararlılıkla reddederek Sora’nın kollarının arasından yok olup gitti.
Geriye kalan derin sessizlikte Sora gökyüzüne baktı. Erkeksi yanaklarını gözyaşlarıyla ıslatarak.
“Ino Hatsuse—nasıl bu kadar—ngkh!”
Sora’nın bu tek kişilik gösterisine rağmen diğer herkes ona buz gibi bakıyordu.
Tüylerin ürpermesine bile değmezdi. Ino ölmemişti; gerçek anlamda yok bile olmamıştı. Sadece oyunun dışına geri gönderilmişti. Ama Sora, yeri doldurulamaz bir silah arkadaşını kaybetmişçesine titriyordu.
“Bu… da ne böyle—?!”
Sora, tıpkı diğerleri gibi ilgisiz gözlerle bakan Plum’a adeta kan kusacakmışçasına haykırdı.
“Bu ne demek oluyor?! Hani kesin zaferdi?! O adam kendi mantığını, haysiyetini bile feda etti!! Sizin için bir ‘hile’ kullanacak kadar ileri gitti, öyleyse neden…?! Neden—kraliçe içeri girmesine izin vermediii?!!”
“—Şey, yannni… büyüyle bile olsa, gerçekten bekliyor muydunuzuuu…?”
Plum’ın mırıldandığı cevap aslında oldukça makuldü. Aynı düşünce Tapınak Bakiresi’nin de aklından geçmişti. Biriyle değil de bir kayayla aşk yaşamak bile bundan daha gerçekçi görünüyordu. Yine de—… diye düşündü. Tapınak Bakiresi’nin o belirsiz tebessümüne aldırış etmeyen Sora, dizlerinin üzerinde yeri yumruklayarak öfkeyle haykırdı.
“Benimle dalga geçmeyin! Ondan daha adam bir adam olabilir miydi—?! Haklıyım, değil mi? Shiro, Tapınak Bakiresi, Jibril?!”
Kendilerine seslenen bu feryada yanıt olarak, adı sayılan üç kişi yalnızca—
başlarını salladı.
“… N-neeee?”
Steph ürkerek bir adım geriledi.
Bu sırada Sora’nın dayanılmaz bakışları altında ezilen ve telaşlanan Plum, ikna etmeye çalıştı: “L-lütfen sakin oluııın… B-bu sadece aşırı bir durumduuu… Bay Ino’yu Altesleri Amila’nın elinden geri alabiliriz ve siz sadece bir kez daha normal bir şekilde oynarsanız, Efendimmm…”
Bu sözlerle Sora’nın yüzüne bakan Plum—
“—…?!”
kalbinin sökülüp ezildiğini hissetti. Ya da daha doğrusu, bunun illüzyonunu. Karşısında—az önceki Sora’dan eser kalmamıştı. Az önce öfkeyle bağıran, sesini yükselten, kollarını savuran adam gitmişti. Plum’ın isteğini dinlerken hafifmeşrep bir edayla gülümseyen o zampara artık yoktu. Orada çömelmiş duran adam—Plum’ın tanımadığı biriydi. Yüzünde alaycı, incecik bir tebessüm… Tuzağına düşen avına acıyarak bakan bir avcının gözlerine sahip bir adam. Bu adam, iliklere kadar işleyen buz gibi bir sesle sadece şunları söyledi:
“Bir kez daha mı? Ne için?”
Çünkü…
“Biz, çoktan… kazandık…”
“—Ha…?”
Gözlerinde en ufak bir sıcaklık emaresi dahi olmadan yavaşça ayağa kalkan adamın cümlesini tamamlayan kişi Shiro oldu. Ve Shiro da… Plum için tam bir yabancıya dönüşmüştü. Gözleri mutlak sıfır noktasındaydı. Plum bu değişim karşısında bir adım geriledi. Bu ikisini tanımıyordu. Fakat Steph, Jibril, Tapınak Bakiresi ve Izuna… tanıyordu. Sora ve Shiro kardeşleri trajik bir şekilde tanımayan yegâne kişiler, kalkıp onları kendilerine düşman eden Plum ve yoldaşlarıydı. Kaçışa zerre kadar pay bırakmayan bir tuzak kurduklarında büründükleri o edayla karşısında duran—
en berbat düşmandı: 『 』.
“—Bu kadarı yeterlidir herhalde, değil mi Tapınak Bakiresi, Jibril?” Sora, yüzünü onlara dönerek sordu.
“Evet, ben eğlencemi fazlasıyla aldım. Artık yapabilirsin.”
“Teyidi almış bulunuyorum. Hazırım—emirlerinize amadeyim.”
İkisinin de onaylaması üzerine Sora, ifadesiz bir sesle emretti:
“Keyfine bak, Jibril.”
“—Nasıl emrederseniz.”
Böylece bir kez saygıyla eğilen Jibril, kanatlarını açtı.
Ve bununla birlikte, onlarca Dhampir’in iş birliğiyle hazırlanan ritüel—kraliçenin bizzat rüyalarına müdahale eden o oyun—grubun etrafı paramparça olurken bir karahindibanın tohumları kadar kolayca dağılıp gitti.
