No Game No Life Cilt 3 – Bölüm 7 / Dev Devirenler

Dev Devirenler

GİRİŞ

Elchea Kraliyet Kalesi—Taht Odası. Tahtta kurulan iki Imanity hükümdarı, adeta eriyip akıyormuşçasına yayılmıştı.

“Öff, harbiden çok tırt ya… Doğu Birliği oyunun ne zaman yapılacağını bize ne zaman söylemeyi düşünüyor ulan?”

“… Çok… sıkıcı…”

Chlammy ve Fiel ile olan o kapışmalarının üzerinden neredeyse beş gün geçmişti bile. O kadar gaza geldikten sonra, şimdi bütün havaları sönene kadar bekletiliyorlardı. Normalde onları azarlayan konumda olan Steph bile tek bir kelime edemiyordu. Endişeli görünen Steph’in zihninin bir köşesinde belirsiz bir ihtimal çaktı.

“A-acaba unutmuş olabilirler mi… ya da mektupları bize ulaşmamış olabilir mi… acaba?”

Daha önce gönderdikleri mektupların hiçbir zaman ulaşmadığını hatırlayarak konuşan Steph’e, Erimiş haldeki Sora doğruldu ve her zamankinden daha sadistçe bir sırıtış takındı.

“… Haa? Eğer durum buysa, birilerine küçük bir ders vermek gerekecek demektir, değil mi?”

Zihninde, son kozu olarak sakladığı tarihin en büyük eşek şakasını evirip çevirirken—

“Efendim, böldüğüm için bağışlayın.”

Jibril, yoktan var olarak özür diledi. Bakışları, kızın elindeki silindire kilitlendi. Sora ve Shiro bir anda dikleştiler.

“Vay, Jibril! O yoksa benim…?”

“Evet, Doğu Birliği’nden gelen, oyunu kabul ettiklerini ve belirlenen tarihi bildiren bir mektup.”

Yüzü ışıldayan Jibril devam etti.

“Doğu Birliği ile oynanacak oyunu engellemek amacıyla Elchea Kraliyet Kalesi dâhilinde saklanıyor gibi görünüyordu. Biliyorsunuz ya, beni her gördüğünde şüpheli hareketler sergilemeye başlayan bir adam vardı—”

“Şey… Yapmadın, değil mi…”

Karşılarındaki Jibril’di. Öldürmüş olamazdı—

“Lütfen müsterih olunuz. Kendisini son derece nazik ve barışçıl bir yöntemle ikna ettim. Yalnızca gözlerinin içine yumuşakça bakıp kendisini hafifçe ikaz etmem; altını ıslatması, hıçkıra hıçkıra ağlaması, bilmem gereken her şeyi anlatması ve mektubu bana teslim etmesi için yetti.”

“A-anladım…”

On Yemin gözdağı vermeyi kapsamıyordu, değil mi? Dur bir dakika, mektubu onlardan saklamak gasp sayılmaz mıydı yoksa—Ama Steph başını tutarak konuştu:

“… Tahmin etmeliydim… Ne de olsa işin ucunda Imanity’nin geleceği var… Yalan beyanda bulunmama yeminine katılmamış hükümetten biri, mektubu teslim etme hakkını bir başkasından almak için yine de bir oyun kullanmış olabilir ve—”

Vay be, demek Steph’in kafası siyasete gerçekten çalışıyordu. Steph hakkındaki kanaatini biraz yükseltmesi gerektiğini içinden geçiren Sora devam etti.

“—Mektubu ne zaman teslim etmeleri gerektiği belirtilmemişti herhalde. Hey gidi Imanity, böyle işlere gelince amma kurnazsınız ha. Keşke bu saksıyı ülkeye daha faydalı işler için çalıştırsanız.”

“Şu an için Imanity’nin düşmanı sizsiniz. Zekalarını tam da gereken yere çalıştırıyorlar bence?”

Steph’in bu iğneleyici cevabı Sora’nın kulağından bile girmedi.

“Bakalııım, ne yazıyor—Hey Shiro, bugün ayın kaçı?”

“… Yirmi yedi.”

Yüzü gerilen Sora’nın sorusu Shiro tarafından anında yanıtlandı.

“—Oğlum bugünmüş lan; oyun bugün oynanacakmış!”

“Ha?! Şey, ııı, saat kaçta—”

Sora, eli ayağına dolanan Steph’e doğru haykırdı.

“Akşam başlıyor—yarım günümüz bile yok! Hadi, herkes çabuk hazırlansın!”

“T-tamam—”

“Hizmetkârınız Jibril her an hazırdır.”

“… Ben… hazırım…”

“Ağabeyi Sora da her an gitmeye hazır! Hadi bakalım, gidiyoruz!”

Sora ve ekibinin sadece ayağa kalkarak yola hazır hale gelmesi Steph’i strese soktu.

“Ş-şey, bakar mısınız! Baksanıza, bu resmî bir uluslararası savaş! En azından üstünüzü başınızı—”

“Ne var? Benim resmî tören kıyafetim bu. Bir itirazın mı var?”

Belki de dünyanın düzeni böyleydi; gariplerin arasındaki normal bir insan her zaman asıl garip olarak görülürdü. Üçü, sanki “Sen ne kafası yaşıyorsun?” der gibi Steph’e dik dik baktı. Steph de buna karşılık verdi—

“—İ-iyi be! Pekala, böyle gidiyoruz o zaman!”

“O halde Efendilerim ve küçük Dora, lütfen bana sıkıca tutununuz. Elçiliğe ışınlanacağız—”

“Aa, Jibril, cık.”

Jibril’in sunduğu en yüksek hızlı ulaşım yöntemini reddedip Steph’e dönen Sora emretti:

“Steph, kalenin önüne bir at arabası hazırlat—öyle gizli saklı değil, bayağı bildiğin ana kapıdan çıkacağız.”

Jibril bu teklifin anlamını kavrayamazken Steph ise dona kalmıştı.

“Ne… D-dışarıda isyan çıktığının farkında mısın sen?!”

“İşte tam da bu yüzden—bak. Ben bu isyanı neden çıkardım sanıyorsun?”

Elchea Kraliyet Kalesi’nin önündeki görkemli meydan göstericilerin istilasına uğramış, adeta bir hakaret kasırgasıyla çalkalanıyordu. Meydanın karşısındaki Elchea Kraliyet Kalesi’nin devasa ana kapısı, gürleyen bir gürültüyle yavaşça açıldı. Kalabalık, ortaya çıkacak her kim olursa olsun üzerine kin ve nefret yağdırmaya hazırdı—fakat. Dışarı adım atan dört kişiyi gördüklerinde ortalığı derin bir sessizlik kapladı.

O dört kişinin adımlarıyla birlikte, sessizliğe bürünen meydandaki kalabalık ikiye ayrılıp yol verdi. Siyah saçları ve gecenin kendisi kadar derin, soğuk gözleriyle tam ortada yürüyen kişi kraldı—Sora. Onun sağında, gözleri her zamankinden daha büyüleyici bir yakut kırmızısıyla parıldayan kraliçe duruyordu—Shiro. Bir adım arkalarından yürüyen, kehribar gözleri sessizce ışıldayan hizmetkârlarıydı—Jibril. Her birinin gözünde kendine has bir ışıltı, olağanüstü bir kararlılık ve mutlak görünen bir özgüven vardı—öyle ki halkın tek bir kelime bile etmesine izin vermiyordu.

Şey, gerçi olayı biraz fazla romantikleştirdik sanırım. Asıl etken, Jibril’in o sakin tebessümü ve adeta şunu söyleyen bakışlarıydı: Efendimi aşağılamak istiyorsanız lütfen hayatınız karşılığında çekinmeden buyurun. Kızın ezici varlığı insanların nefes almasını bile engelliyor, kalabalığın tüm kelimelerini boğazına tıkıyordu. Çok gerilerinde ise akuamarin gözlü Steph, onlara yetişmek için sakarca koşturup duruyordu.

Nihayetinde Sora ve yoldaşlarının attığı adımlar, tek bir hakaret sözünün bile yükselmesine müsaade etmedi.

Nefes nefese at arabasına tırmanan Steph, soluk soluğa Sora’yı sorgulamaya başladı.

“İ-isyanı sen mi çıkardın… ne demek istiyorsun?”

Ama Sora, sanki bu soru hiç beklemediği bir şeymiş gibi Shiro’ya döndü.

“Aaa, Shiro anlatmadı mı?”

“…?”

Shiro başını yana eğerken Sora söyler söylemez hatasını anladı.

Saçma bir soruydu. Shiro’nun Sora dışındaki birine durduk yere bir şey açıklamak için inisiyatif almasına imkân yoktu.

“Haa, şey gibi yani. Imanity Taşını bahse yatırırken üç şeyi hedefliyordum.”

Sora üç parmağını kaldırıp Steph’e döndü.

“Birincisi, söylemeye bile gerek yok, Doğu Birliği’ni oyuna çekmekti. Bir diğeri, muhtemelen senin de bildiğin gibi, Chlammy’yi yemleyip bizim tarafımıza çekmekti. Ve üçüncüsü ise—”

Son parmağına kadar sayan Sora, hınzırca gülümsedi.

“—halkın o güvensiz bakışlarıydı.”

“Ha…?”

“Kazanacağımıza saflar gibi inanan bir sürü enayiyi kim ne yapsın? Bize lazım olan şey, ‘Acaba maçı satacaklar mı?’ diye kan bürümüş gözlerle maçı izleyecek bir sürü pislik. Bu da fiilen Doğu Birliği’nin göstere göstere hile yapmasını engelleyecek. Sana güvenmeyen bir seyirciden daha güvenilir bir seyirci yoktur.”

Sora keyifle sırıttı. Steph’in şaşkınlığını hiç umursamadan arabacıya doğru bağırdı.

“Sür bakalım arabayı! İstikamet—Izzy’nin evi!

“… İleri!”

Başkent Elchea’nın eteklerinde, tam sınırın bu tarafında yer alan devasa, heybetli bir bina. Doğu Birliği’nin Elchea Büyükelçiliği. Sora ve yanındakiler arabadan indiğinde, kendilerini Japon resmi kıyafetlerini andıran giysiler içinde, ak saçlı, yaşlıca bir Werebeast karşıladı. Doğu Birliği’nin Elchea Büyükelçi Yardımcısı—Ino Hatsuse.

“… Gelişinizi bekliyorduk.”

“Hadi ama ihtiyar, bizi bekleten sizdiniz. Eee, hazır mısınız bakalım?”

Sora arabadan iner inmez laf atsa da Ino temkinli duruşunu bozmayarak kısa bir yanıt verdi.

“… Lütfen, bu taraftan.”

Binaya—büyükelçiliğe—doğru yönlendirilen Sora ve beraberindekiler, tek kelime etmeyen Ino’nun arkasından yürüdü.

“Hey, bu ihtiyar pek bir ketum, değil mi? Nesi var bunun?”

Sora böyle mırıldanıyordu ama adam daha önce kendilerine karşı gayet bilmişlik taslamayı biliyordu. Steph yorgun bir ifadeyle cevap verdi.

“Doğu Birliği’nin tüm kıta topraklarını bahse yatırması için adamı kandırdıktan sonra söyleyeceğin şey bu mu?

“Tanrı aşkına—,” dedi Steph başını tutarak. “İşin ucunda Imanity Irk Taşı’nın olduğu bir oyundan hemen önce bu kadar tasasız olabildiğinize göre asıl sizin kafanızda bir sorun var sanırım?”

Jibril (buraya ikinci gelişleri olmasına rağmen) gördüğü her şeye adeta ağzının suyu akarak, hayranlıktan başı dönmüş halde etrafı süzüyordu. Aksine Shiro telefonuyla oynarken hafifçe esniyor, Sora ise ellerini başının arkasında birleştirmiş lakayıt lakayıt gevezelik ediyordu. Bu sırada Steph ise midesindeki ağrıyı bastırmak için çaresizce çabalıyordu.

“İyi misin Steph? Omuzlarını serbest bırak biraz. Böyle kasılırsan sona kadar dayanamazsın.”

“Düşünceliliğiniz için teşekkür ederim. Ancak mide ağrılarımın nedeni yüz yüz ihtimalle siz ikinizsiniz…”

Daha önce geldikleri aynı kabul odasına alındılar.

“… Müsaadenizle, oyun için belirlenen vakte kadar lütfen burada biraz bekleyin.”

“Olur. Ve söylediğimiz gibi tüm seyircilerimizi içeri aldığınızdan da emin olun, tamam mı?”

Ino’nun tek bir baş eğip sessizce çıkması üzerine Sora hiç tereddüt etmeden kanepeye uzanırken konuştu.

“Pekala Jibril, vakit geldiğinde beni uyandır.”

“Nasıl emrederseniz Efendim. Lütfen istirahat buyurun.”

“… Ben de.”

Ve sırtüstü yatan Sora’nın karnının üzerine hiç tereddüt etmeden kıvrılan Shiro gözlerini kapattı. Sadece birkaç saniye içinde iki kardeş derin bir uykunun huzurlu soluklarını alıp vermeye başlamıştı.

“… İnanamıyorum. Bunlar nasıl bir kafada yaşıyor böyle?”

Birkaç kısa saat sonra tüm insanlığın kaderini belirleyecek bir karşılaşma başlayacaktı. Steph’e oyun takvimi bildirildiği andan itibaren mide bulantısı ve mide ağrılarıyla boğuştuğu göz önüne alınırsa, en az Sora ve Shiro kadar rahat görünen Jibril şöyle bir teklifte bulundu:

“Dora, siz de biraz dinlenmeye ne dersiniz? Efendilerimin literatürüne göre, Imanity beyni uyandıktan sonraki birkaç saat içinde en yüksek veriminde çalışıyormuş?”

“Bu durumdayken uyuyabilecek çelik gibi sinirlere sahip olsaydım ben de—”

“Anlıyorum. Efendilerim bunu yapmayı gerekli gördüklerine göre durum gerçekten zor olmalı.”

“……!”

Bu sözler Steph’in yüzünü buruşturmaya yetti.

“Anlaşılan bu oyun Efendilerimin bile tüm potansiyelini kullanmasını gerektiriyor. Durum böyleyse sanırım benim de bunu birazcık ciddiye almam gerekecek.”

Steph mide ağrısının daha da şiddetlendiğini hissetti. Ve böylece—Steph için oyunun başlamasına kadar geçen o birkaç saat, tuvalet ile kabul odası arasında mekik dokumakla geçti.

“… Esneme… A, Steph. Bakıyorum da şu birkaç saat içinde zayıflamışsın sanki?

“Buna çökmek dense daha doğru olur sanırım…”

Oyun için belirlenen vakit yaklaşırken, tükenmiş haldeki Steph, uykusunu henüz almış Sora’ya yanıt verdi.

“Harika. Shiro, sen nasıl hissediyorsun?”

“… Her şey, yolunda.”

Shiro, Sora’nın sorusunu gözleri her zamankinden birkaç kat daha parlak bir ışıkla parıldayarak yanıtladı.

“Ya sen, Jibril?”

“Bir Flügel’in durumunda değişkenlik olmaz Efendim. Buyruğunuzla tüm ruhumu adamaya her daim hazırım.”

Yine de Jibril bile her zamanki gevşekliğinden eser kalmamış, sabırsız bir ifadeyle yanıt vermişti.

“Steph’e gelirsek—şey… evet, sanırım senden yana hiç umut yok.”

Bunları söyledikten sonra Sora ağır ağır konuştu.

“Bu arada Steph, geçen gün oynadığımız oyunu hatırlıyor musun?”

“… Hangi oyundan bahsediyorsunuz?”

“Güvercinin ne zaman uçup gideceğini tahmin ettiğimiz oyunu.”

“A, evet… beni köpeğe çevirdiğiniz gün; ne olmuş ona?”

“O zaman bir iddiaya girdiğimizi ve benim hâlâ… ne istediğimi belirtmediğimi hatırlıyorsun, değil mi?”

“—Ha?”

“Jibril, Werebeast’lerin bizi burada duyamayacağı bir şey yapabilir misin?”

“Kesinlikle Efendim; sesin dışarı sızmaması için sizi ve küçük Dora’yı ruhlarla sarmalayayım.”

Jibril başıyla onaylayarak haresini döndürdü. Sora yeniden Steph’e döndü.

“Pekii Steph, şimdi sana çok özel bir tılsım yapacağım…”

Çok ama çok tatlı bir tebessümle, fakat oldukça ürpertici bir şekilde yaklaşan Sora, Steph’te yalnızca en kötü beklentileri uyandırdı—

Oyun için belirlenen başlama vakti. Ino’nun rehberliğinde ekibimiz büyükelçiliğin katlarından birine ulaştı. Dik açılı, muazzam büyüklükteki salon, sanki bu devasa binanın bütün bir katını tek başına kaplıyormuş izlenimi veriyordu. Katın dört bir yanındaki her bir duvarı tek parça devasa birer ekran kaplamıştı. Bütün bunların ortasında, insan ırkının kaderini belirleyecek oyunu izlemek üzere toplanmış birkaç yüz—hayır, belki de bine yakın Imanity, kuşku dolu bakışlarla sahneyi süzüyordu. Ön ekrandaki sahnenin üzerinde siyah bir kutu yer alıyordu—ve üzerine beş sandalye yerleştirilmişti.

“……”

Rakipleri, o sandalyelerden birinde uysalca oturmuş bekliyordu. Doğu Birliği’nin Elchea Büyükelçisi. Çöl tilkisininkiler kadar uzun kulaklara ve siyah saçlara sahip bir Werebeast—Izuna Hatsuse. Zihnini toplarmışçasına gözleri kapalı duran küçük kızda, geçen gün sergilediği o cana yakınlıktan eser yoktu.

“… Lütfen şöyle buyurun.”

Ino’nun yönlendirmesiyle Sora, Izuna’nın yanına oturdu. Ardından sağa doğru sırasıyla Shiro, Jibril ve Steph dizildi. Herkesin kurulduğundan emin olan Ino, Izuna’nın yanında durarak elindeki belgeden okumaya başladı.

“Şimdi—müsaadenizle, yeminin gözden geçirilmesine geçilecektir.”

Birinin yutkunduğu duyulabiliyordu.

“Doğu Birliği, Lucia kıtasında sahip olduğu her şeyi bahse yatırır. Elchea Krallığı ise Irk Taşı’nı—yani Imanity’nin sahip olduğu tüm hakları, tüm toprakları ve diğer her şeyi bahse yatırır. Bu şartlar altında, Doğu Birliği tarafından belirlenen oyun; Doğu Birliği temsilcisi ile Elchea Krallığı’nın iki hükümdarı ve onların iki refakatçisinden oluşan toplam beş oyuncu arasında, bire karşı dört şeklinde oynanacaktır.”

Bire karşı dört olma şartı da dahil olmak üzere tüm taleplerinin kabul edildiğini gören Sora sırıttı.

Elbette kabul edeceklerdi. Onlara başka bir seçenek bırakmamışlardı ki.

“Ayrıca Doğu Birliği’nin standart uygulaması gereğince, oyuna dair tüm hafızanın silinmesi yönünde eşzamanlı bir talepte bulunulacaktır. Bu talep, oyuncular ve seyirciler dahil olmak üzere tüm Imanity’ler için geçerlidir.”

Ino gayet hissiz bir edayla devam etti.

“Ayrıca kurallar oyun başladıktan sonra açıklanacaktır. Dolayısıyla kuralları dinledikten sonra oyun reddedilirse karşılaşma geçersiz sayılacak ve yalnızca kurallarla ilgili hafıza silinecektir—bu sizin için gerçekten uygun mudur?”

Tam bir saçmalıktı. Bahse girene kadar oyunun ne olduğunu öğrenemeyecek miydin yani? Üstelik bunun ne kadar ağır bir talep olduğunu açık açık belirtip bir de zahmet edip “Bu sizin için gerçekten uygun mudur?” diye soruyordu. Uygununuz batsın, diye geçirdi seyircilerin tamamı içinden. Fakat son derece tasasız bir şekilde yanıt veren biri vardı:

“Tabii, sıkıntı yok. Ama sadece iki şeyi netleştirmek istiyorum.”

İştahla konuşan kişi Imanity’nin kralı—Sora’ydı.

“Çekilsek bile tek kaybedeceğimiz şey bugünkü oyuna dair anılarımız olacak. Bize imkansız bir oyun dayatıp çekilmemizi sağlayarak tüm hafızamızı silmeyi umuyorsanız, onu unutun. Boşuna vakit kaybetmeyin.”

Ardından Ino’nun gözlerinin içine daha da derin bakarak ekledi.

“İkincisi de şu: ‘Bir oyunda hile tespit edilirse bu yenilgi sayılır’—On Yemin’in bu temel esasını unutmadığınız sürece sorun yok. Hadi bakalım, başlayalım o zaman.”

Doğu Birliği üst kademesinin kurduğu tuzaklardan birini böylesine kolayca—hem de fazlasıyla kolayca—çökerten Sora’ya baktılar. Kaybetme ihtimalini aklının ucundan bile geçirmiyor gibi görünen Sora’ya. Dışarıdan bakanlara son derece düşüncesizce gelen bu hareketlerine. Oyunun açık edildiğini bilen Ino ve Izuna bile. Belli nedenlerden ötürü hepsinin yüzü asıldı.

“… O halde bunu bir kabul işareti sayarak—yemini ilan edelim.”

Ino’nun duyurusuyla Sora ve Shiro ellerini kaldırdı. Jibril hiç tereddüt etmeden, Steph ise tereddütle elini kaldırdı.

“Aschente.”

“Aschente… işte.”

Imanity’nin tam yetkili temsilcileri Sora ve Shiro ile tüm oyuncular. Ve Doğu Birliği’nin tam yetkili temsilcisi Izuna Hatsuse.

Her biri On Yemin altındaki yemin sözünü birbirlerine karşı dile getirdi.

“Pekala Shiro, elimi sakın bırakma, tamam mı?”

“… Sen de, Abi.”

Birbirlerinin ellerini sıkıca tutarken Sora sandalyesine yaslandı ve şöyle dedi:

“Gelin bakalım—başlasın oyun.”

“… Pekala, başlatıyorum öyleyse.”

Ino böyle mırıldanarak siyah kutuyu kurcaladı—muhtemelen gücü açıyordu. Duvarları kaplayan devasa ekranlar aydınlandı.

İşte buydu: İnsan ırkının varlığı için oynanan oyun. Ve dünyanın en büyük üçüncü ülkesinin tüm kıtasal toprakları için. Sayısız duygunun birleştiği bir girdabın ortasında: gerilim, kuşku, çaresizlik. Bine yakın seyirciyle dolup taşan salon, denizin dibi kadar derin bir sessizliğe büründü. Ekrana bakan Izuna’nın yanında duran Sora konuştu.

“Hey, Izuna.”

“—Ne var… yani?”

Oyunun başlamasından hemen önce düşmandan gelen sözler. Bir an için bu sözlere yanıt verip vermemesi gerektiğini sorguladı. Ancak çocuğun özel bir heyecan ya da duygu barındırmadan, ekrana bakarak sorduğu soru—

Izuna’nın sonradan karşılık verdiğine pişman olacağı türden kelimelerdi.

“En son ne zaman bir oyunun eğlenceli olduğunu hissettin?”

Izuna soruyu idrak edemeden ekran karardı ve—

bilinçleri ekranın içine yutuldu.

Bilinci derinliklere çekilirken bile Sora sakince düşünmeyi sürdürüyordu. (Eski kralın bıraktığı bilgiler ve topladığımız istihbarat sayesinde oyunun ne olduğunu çözmüştük.) Gerçekten de tam Sora’nın ortaya çıkardığı gibi, bir video oyunuydu bu. Aradaki tek fark, bu oyunun tam bilinç dalışıyla sanal bir ortamda gerçekleşiyor oluşuydu. Önceki kral “başka bir dünyada geçiyor” diye yazmıştı ama onun anlayabildiği kadarı ancak bu kadardı demek ki.

(O zamanlar Ino Hatsuse’yle oynuyordu. Yani şu ihtiyar adamla.) Oyundan bir “nişancılık oyunu”—başka bir deyişle FPS—diye bahsedilmişti. Fakat o son oyundan bu yana zaman geçtiğinden, oyuncu rolü Izuna Hatsuse’ye devredilmişti. Oyunun kendisinin de değiştiğini varsaymak muhtemelen en doğrusuydu… ama—(Werebeast’lerin özelliklerini, başvurabilecekleri muhtemel hileleri ve seyircilerin gözü önünde gerçekleşen aleni bir maç olduğu gerçeğini hesaba katarsak, oyunun temel türünü değiştirmeyeceklerini de varsayabiliriz.) Hakikaten de bu koşullar altında, Werebeast’lere “kesin zafer” sunabilecek başka bir tür düşünülemezdi. (Ama detaylı kurallarla oynayacaklar, haritayı kesinlikle değiştireceklerdir. Bu durum, beklediğimiz ve beklemediğimiz şeylere ne kadar hızlı tepki vereceğimizin ve stratejimizi nasıl uyarlayacağımızın oyunu—) Fakat yükleme tamamlanıp dünya gözlerinin önünde şekillendikçe Sora’nın zihnindeki düşünceler durma noktasına geldi ve gözleri fal taşı gibi açıldı. Çünkü bu—

“Yok artık.”

“……”

Kardeşler kendi aptallıklarına lanet etti. Sayısız kural setini, sayısız haritayı öngörmüş ve sayısız strateji hazırlamışlardı. Ama—akıllarının ucundan bile geçmeyen tek harita tam olarak buydu. Şüpheye yer yoktu. Biliyorlardı… burayı bir daha göreceklerini hiç düşünmemişlerdi. Ah, travmalarıyla dolup taşan o sevgili ve bir o kadar da dehşet verici yer—

Yanılmalarına imkân yoktu—burası Tokyo, Japonya’ydı.

“… Kusura bakmayın Steph, Jibril.”

“Ha, ne?”

“Hıh! Ah, şey, bana mı seslendiniz efendim?!”

Sora, boş gözlerle bakınan Steph’e ve alışılmadık manzara karşısında ağzının suyu akan Jibril’e seslendi.

“Biz bunu yapamayız. Kusura bakmayın, Imanity’nin işi bitti.”

“Tıkır tıkır tir tir”

“Ha… n-ne oldu şimdi?! O kadar laf ettikten sonra—”

“Kusura bakmayın affedin Tokyo’da olabileceği hiç aklıma gelmemişti yapamayız biz kendi sahamız avantajımıza değil artık bir işe yaramayız bu yüzden gerçekten özür dilerim ama başınızın çaresine bakmanız gerekecek—”

“Tıkır tıkır tir tir”

Ağabey gözleri kaymış hâlde abuk subuk konuşup dururken ve kız kardeş başını ellerinin arasına almış büzülmüş hâlde titrerken, Jibril kekeledi.

“—Y-yani buranın sizin dünyanız olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?”

Derken anlatıcının—daha doğrusu Ino’nun—sesi yankılandı.

“Şoke mi oldunuz? Oyun dünyasına hoş geldiniz.”

“… Oyun… dünyası.”

“Aynen öyle. Burası oyunun sahnesi. Oyun bu kurgusal—”

“Dur.”

“—Efendim?”

“Bir teyit edeyim. Kurgusal dedin—gerçekte var olmayan bir yer, değil mi?”

“Evet. Bir sorun mu var?”

Etraftaki tabelalara bakan Sora, durumu nesnel bir şekilde tarttı. Cam kaplı sayısız bina ile dolup taşan, asfalt ve betondan inşa edilmiş bir dünya.

Gerçekten de Tokyo şehir merkezine bayağı benziyordu—fakat. Etrafa serpiştirilmiş tabelalar açıkça Japonca değildi, ayrıca şurada burada tapınak kapıları göze çarpıyordu ve daha baskın bir doğa hissi vardı… Dikkatli bakılınca, tam olarak Sora’nın bildiği Tokyo sayılmazdı.

“—Yani buranın sizin hayal edip yarattığınız yapay bir sanal dünya olduğunu mu söylüyorsun?”

“Evet. Ne kadar da hızlı kavradınız.”

“Siiiiiiiiiiiiiiiiiiktir, şöyle trollemeyin lan insanı!”

Sora’nın heybetli kükremesi oyunun “Tokyo”sunda yankılandı.

“—Aaaah, hassiktir! Lanet olası travmalarımı depreştirdin! Az kalsın damarlarımı sökecektim… Kafamı karıştıran böyle saçmalıklar yapma seni lanet bunak!”

Çılgınca öfkelenen Sora karşısında Ino’nun kafa karışıklığı daha da arttı.

“… Sizi bu kadar öfkelendiren nedir ki…? Bu haritayı beğenmediniz mi?”

“Beğenmemek ne kelime, nefret ettim! Hangi akla hizmet bu haritayı seçtiniz lan?! Bu ne şimdi, psikolojik savaş mı yoksa gıcıklık olsun diye mi?”

“Efendim… Son zamanlarda gençler böyle bilim kurgu haritalarına merak sardı diye yaptık. Arkasında derin bir niyet yok.”

“Hım… hıı? Bilim… kurgu mu?”

H-ha. Sakin ol. Sakin olmalısın Sora; bakir, on sekiz yaşında. Burası elflerin ve ejderhaların olduğu bir dünya—tam da eski dünyamızda hayal ettiğimiz gibi. Tıpkı bizim dünyamız için Disboard’un fantezi olması gibi. Bu adamlar için de günümüz Dünyası gibi bir yer fantezi ürünü—hepsi bundan ibaret. Bu sadece bilincimizin daldığı bir oyun; kurgusal bir dünya, Tokyo falan değil. Sora kendine telkin vererek derin bir nefes aldı.

“Pff… Pff… Tamam, iyiyim. Sakinleştim.”

“… Tıkır tıkır tir tir”

“Shiro, sakin ol. Burası Tokyo değil. Sadece benziyor. Onların uydurduğu hayal ürünü bir yer.”

“…… Hık… ha?”

Belki de yaşadığı travma yüzünden çok sarsılmıştı. Shiro, Sora ona tekrar edene kadar Ino’nun dediklerini duymamıştı bile anlaşılan.

“Evet ya, altı üstü bir oyun işte. Oyunun içindeyken rahatça gezebiliyoruz, değil mi; Pesona, Stens;Gate ya da Akiba’s *rip’teki gibi. Oyunun içindeyiz. Oyunun içindeyken sorun yok. Hem çevrimdışıyken hâlâ birbirimizin elini sıkıca tutuyoruz. Değil mi, evet?”

“… Bir… oyunun… içinde… hım… hım, ta… mam…”

Gözlerinde hâlâ hafif bir boşlukla Shiro ayağa kalktı.

“Eee, madem öyle—oyuna devam edelim mi?”

Düşününce, bu oyun insan ırkı tarafından izleniyordu. Sora onları göremiyordu ama buzullardan soğuk bakışların üzerine dikildiğini hissederek boğazını temizledi.

“Pekala. Biz hazırız. Başlayalım.”

“Öhöm, o hâlde açılış videosuyla başlayalım.”

“Efendim? O da ne?”

“Gerekli bir şey mi ki?”

Çoktan diz çökmüş olan Sora ve Shiro, şüpheyle bakan Steph ve Jibril’e yanıt verdi.

“Açılış videosunu geçerseniz oyuncu sayılmazsınız. Zahmet olmazsa hanımlar, çenenizi kapatın, sakince oturun ve izleyin.”

“… Kafa sallar, kafa sallar.”

Bu uyarıyla Steph ve Jibril de isteksizce efendilerine katılarak diz çöktü. Ve “Tokyo” göklerinde devasa bir ekran belirdi.

“Siz—kızlar arasında çok popülersiniz.”

Açılışın daha ilk saniyesinde Sora bunun bir oyun olarak patlayacağından emin olmuştu. Ama bir oyuncu olarak gururu, dilini tutmasını sağladı.

“Dünyanın dört bir yanından kızlar size öyle hayran ki, sürekli kovalandığınız bir hayat sürüyorsunuz… Fakat sizin kalbinizin derinliklerinde tek bir kız—hayalini kurduğunuz tek bir aşk var.”

Bu saçma sapan dış ses eşliğinde ekrana yansıtıldı. Zaten yeterince melek gibi değilmiş gibi bir de sevimli, süslü giysiler giydirilmiş Izuna’nın görüntüsü.

“Yine de etrafınız bu kadar büyük bir cazibe sürüsüyle çevriliyken duygularınız ancak bir yere kadar masum kalabilir—”

Hayvan-kız sürüsü tarafından kovalanan ve yakalandığında sarılıp sarmalanan bir figürün grafiği.

“Bu cazibe sürüsünün arasından sıyrılıp aşkınızı tek ve biricik sevdiğinize ulaştırabilecek misiniz?!”

Living or Dead Gaiden

Love or Loved 2: Aşk Kurşununla Onu Kap

Açılış bitti. Ya da bitti denirse. Sora bir şeyi bastırmaya çalışırcasına başını tutuyordu. Shiro konuşmuyordu. Hayranlıkla ağzının suyu akan Jibril’in yanında Steph şaşkınlıkla bakıyordu.

“D-Dede, bakar mısın?”

Ülkenin ve insan ırkının kaderinin bağlı olduğu bir yarışma için seçtikleri oyuna bak hele. Ağzından laf sokucu bir cümle (hatta dokuz cümle) kaçırmak üzere olan Sora’ya, Ino mahcupça yalvardı…

“… Lütfen, bir şey demeyebilir misiniz? Izuna kanlı içeriklerden hoşlanmadığı için bu oyunu bize o yaptırdı.”

Sonuçta bayağı masalsı bir kafadasın, değil mi Izzy?

“Daha da önemlisi, herkes lütfen ayaklarının dibindeki kutulara baksın.”

Herkes ayaklarının dibine baktığında, her birinin önünde küçük birer kutu duruyordu. Hani FPS oyunlarında mühimmat bulduğunuz türden bir kutu. Açınca—

“Bu da ne, silah mı?”

“… Garip bir… şekli var.”

“Şekli gerçekten de edebiyatınızda geçen ‘silahlardan’ oldukça farklı görünüyor.”

“Bu da ne böyle? Bunu nasıl tutmamız gerekiyor ki?”

Silahın tuhaf şekli karşısında kafası karışan kardeşlere ve daha önce hiç silah görmemiş olan diğer ikiliye dönen İno konuşmasına devam etti.

“Şimdi, lütfen kuralları açıklamama izin verin.”

İno sanki bir kullanım kılavuzunu okur gibi monoton bir ses tonuyla anlatmaya başladı.

“Lütfen size sağlanan silahı kullanarak… peşinizden koşan NPC kızları vurun.”

“Onları vuracak mıyız?!”

“Yeri geldiğinde onları vuracak, yeri geldiğinde bombalayacaksınız—böylece size sırılsıklam aşık olmalarını sağlayacaksınız.”

“Bu da ne böyle, Ga*Gun falan mı?!”

“Size sırılsıklam aşık olduklarında, sevginizin gücünü kavrayıp ortadan kaybolacak ve arkalarında kendi aşk güçlerini bırakacaklar.”

“… Ha, peki.”

“‘Cıvık Aşk Silahı’ aşkın gücünü ateşler—teknik adıyla Aşk Gücü.”

Sora elindeki garip silaha baktı.

“—Buna Cıvık Aşk Silahı mı deniyor?”

“… Ezikçe.”

“Gerçekten de üzerine hiç düşünülmemiş bir isim. Bu oyunun çocukça duygusu her halinden belli oluyor.”

“Araya girdiğim için bağışlayın ama silah da nedir?”

“Tek ve tek aşkınızı, yani İzuna’yı Cıvık Aşk Silahı’yla—kısaca Aşk Silahı’yla—vurursanız takımınız kazanır.”

“… Aannnlaşıldı.”

“Ancak içinizden biri İzuna tarafından vurulursa, kurbanı onun ‘aşk kölesi’ haline gelecektir.”

“—Şey… doğrudan ‘bize düşman olacak’ diyemez misin?”

“Yalnızca gerçek aşkınız hariç, tüm kızların size taptığı bir dünyada bu oyunun amacı, aşkın gücüyle ona ulaşıp cıvık aşk duygularıyla başını döndürmektir—kılavuzda aynen böyle açıklanıyor.”

İno’nun üstü kapalı bir şekilde Bu fikir benden çıkmadı mesajı vermesi, Sora’dan bir —Hmm, peki— mırıltısı kopardı. Kuralları kafasında toparlayan Sora, gözlerini kısarak konuştu.

“… Bu kurgu canımı sıkıyor. Yani kısacası, etrafta gördüğümüz her kızı reddederek gezeceğiz öyle mi? Nasıl bir pislik olmamız bekleniyor ki?”

Yani hepsinin karizması şu an milyona mı katlanmıştı ne? Geberin gidin. İşin özü, herkes aşırı derecede popülerdi ama Sora’nın ekibindeki dört kişi için İzuna onların “tek ve tek aşkı”ydı. Ancak İzuna için, onların dördü de onun “dördü bir arada aşkı”ydı.

“Yani temel olarak, biz dördümüz de yalnızca İzuna’nın peşinde koşarken, İzuna dördümüzün de kendisine aşık olduğu harem finaline oynuyor.”

“Şey, evet, kurgu tam olarak bu şekilde.”

“… Bu da ne böyle. Bu resmen…”

Sora bir duygu karmaşası içinde kelimeleri toparlamaya çalıştı.

“İzzy sevimli bir hayvan-kız olduğu için bunu sineye çekebilirim ama diyelim ki onun yerinde sen olsaydın, İhtiyar? Şu an oyundan çıkış yapıp, gerilerek koşup parmaklarımı gözlerine sapladığımı hayal ederdim.”

“Nasıl hissettiğinizi gayet iyi anlıyorum ancak oyunu bire karşı dört şeklinde talep edenin siz olduğunuzu lütfen unutmayın.”

İno, bu gıcık kurgudan kendilerinin sorumlu olduğunu vurguladı. Ancak devam ederken Sora’ya acır gibi bir hali vardı.

“Bu devirde sadece böyle şirin oyunlar rağbet görüyor… Benim gençliğimde biz ciddiydik—”

Sora her dünyada retro özentilerinin olduğunu görmekten garip bir şekilde duygulandı.

“… Peki, tamam. Kuralları netleştirmek istiyorum, o yüzden sana birkaç soru sorayım, İhtiyar.”

“Lütfen dilediğinizi sorun.”

1. Aşk Silahınızı veya Aşk Bombalarınızı ateşlemek Aşk Gücü tüketir.

2. Kızları vurarak Aşk Gücünüzü doldurabilirsiniz.

3. Kızlar Aşk Gücü ile çekilir ve size dokunduklarında Aşk Gücünüz azalır.

4. Aşk Gücünüz biterse kızlar artık size gelmez ve fiilen nakavt olursunuz.

5. İzuna tarafından vurulursanız karakterinizin kontrolünü kaybeder ve İzuna’nın “aşk kölesi”—yani bir düşman—olursunuz.

6. İzuna’nın vurarak düşmana dönüştürdüğü müttefikler, bir müttefik tarafından tekrar vurularak eski haline döndürülebilir.

7. 6. maddedeki yöntem, Aşk Gücü tükenen bir oyuncuyu geri getirmek için de kullanılabilir.

8. Büyünün kullanılamaması dışında, tüm karakter istatistikleri oyuncuların gerçek hayattaki yeteneklerini yansıtır.

“—İşte böyle, değil mi?”

“Kuralları bu kadar hızlı kavramanız memnuniyet verici.”

Sora elini çenesine koyup düşündü. Öngörülebilen sorunlar ve endişeler sayılamayacak kadar çoktu ama engel teşkil etmiyordu. Sadece—gerçekten ama gerçekten ucu ucuna da olsa—beklenen parametreler dahilindeydi.

“Pah, temel olarak Let 4 Dead ile Galun kırması bir şey işte.”

Kuralları kafasında toparlamış olsa da Sora yine de lafını esirgemedi.

“Ama bu gerçekten aptalca bir oyun… hani şu domuz gibi otakulardan başkasının almayacağı türden…”

“… Tıpkı… senin gibi yani.”

“Evet. Bu harita da başrol de beş para etmez ama egemenlik savaşı için böyle salakça bir oyunu kullanmak harbiden cesaret ister. Ayrıca etrafımda hayvan-kızların koşturmasına da pek itirazım yok açıkçası.”

Sora, pis pis sırıtmaya ve solumaya başlayarak aniden sordu:

“İhtiyar, bu ‘Aşk Silahı’—müttefikini vurunca nasıl dolum yapıyor?”

“Son derece basit. Çünkü Aşk Gücü ateşliyor.”

“… Yani İzuna tarafından vurulmakla aynı etkiye mi sahip?”

“Evet, her ne kadar geçici olsa da vurulan kişi bir ‘aşk köles—’”

Güüüüm!

İno daha cümlesini bile bitiremeden Shiro tereddütsüz bir şekilde tetiği Sora’ya doğru çekti. Fırlayan pembe mermi ses hızında Sora’nın koluna çarptı ve etrafa sayısız küçük kalp saçtı—

“Ah, kız kardeşim—canım kız kardeşim! Bunca zamandır bu kadar sevimli ve tatlı bir kadının yanı başımda olduğunu fark edememişim ya… Ah, bu gözler! Kör olsun bu gözler, söküp atasım geliyor!”

“… Şey… Abi, olmaz… biz, kardeşiz…”

Shiro, onun bu tiyatral hareketleri karşısında kızararak kıvrandı.

“Ah! Ama ne çıkar bundan?! Dünyanın bunu onaylamayacağı konusunda haklısın ama dünyamız ne hale geldi ki zaten! Burası Disboard; burası bir oyun! Her şeyin oyunlarla belirlendiği bir dünya—millet ne derse desin, hadi gidelim—sansür kurullarının ötesindeki o yere!”

“Hey—benim de diyecek bir şeyim var!! İnsanların bizi izlediğini unuttunuz mu siz?!”

Neler döndüğünü anlayamasa da paniğe kapılan Steph lafa atılırken, bu defa Jibril araya girdi.

“O halde, izin verirseniz ben de konuşayım.”

Güüüüm. Jibril lafını, Shiro’ya doğru kalpler saçan bir mermiyle söyledi.

“… Jibril… seni seviyorum… ”

“Aaaaaah, Shirooo! Öz ağabeyinin aşkını reddetmeye mi kalkışıyorsun?!”

“Ahaaugh! Bu, efendilerimin edebiyatında açıklanan bir ‘aşk üçgeni’ yahut ‘netorare’ örneği! Anlıyorum—aşk duygusundan yoksun olan bana bile bir şeyler hissettiriyor bu—!”

“—Hh!”

Sora birden kendine geldi.

“Iııgh… Demek ‘aşk kölesi’ durumundayken bile bilincin yerinde kalıyor… Sanal olarak oyunun içindeyken karakterinin kontrolünü kaybetmek oldukça korkunç bir şeymiş… Az kalsın Shiro’ya el uzatıp yasağın ötesine geçiyordum…”

Az sonra kendine gelen Shiro, gözlerini yarım kısarak Jibril’e dikti ve konuştu:

“… Jib-ril… seni, cezalandıracağım… sonra…”

“Ayyy! Bağışlayın beni, Efendi Shiro! Merakıma engel olamadım!”

Kuralların ince detaylarını kavrayan Sora, zihninde bir strateji kurmaya başladı. Akla takılan ilk endişe şuydu—

“Şeyyy… Steph, kuralları az önce açıkladık ama bir şey anladın mı?”

“Heh, beni küçümsemenize izin vermeyeceğim—tek bir zerre bile anlamadım!”

Daa-DUMM. Steph başını dik, gururlu ve meydan okuyan bir edayla havada tutarken iş Sora’nın açıklamasına kaldı.

“Hmm. Pekala, o zaman önce şu silah; bak böyle tutuluyor.”

“Hım, böyle mi?”

“Aynen, aynen. İşaret parmağını da şu deliğe sokuyorsun.”

“Evet, sonra?”

“Sonra tam aşağı doğru doğrultup işaret parmağınla tetiği kavrayarak sıkmayı dene.”

“Böyle mi?”

Steph denildiği gibi yere doğrultup tetiği çekti. Güüüüm diye bir ses çıktı. Kaldırımı vurdu—ve sekti.

“… O-ohh… Ne kadar da harikasın, Ste-pha-nie—eh-heh-heh, seni asla bırakmayacağım!”

Artık kendisinin aşk kölesi haline gelen Steph, kendi kendine sarılıp kıvranmaya başladı.

“Hmm, demek sekmeli çalışıyor. Kilit nokta bu olmalı, Shiro.”

“… Hım, ben… biliyorum… o işi, bana bırak.”

Ciddi gözlerle kıvranan Steph’i süzen kardeşler, yalnızca kendilerinin anlayacağı ayarlamaları yaparak stratejilerini dillendirdiler.

“Pekala, şimdilik buraya Alfa Noktası diyeceğiz. Oyun dengesini çözene kadar tek sıra halinde kalacağız. Kurallara göre Jibril dışında hiçbirimizin fiziksel statları beş para etmez. Eğer kızlar Werebeast statlarına sahipse, onları izimizi kaybettirmekte bile zorlanabiliriz. Jibril, sen arkayı kolla. Peşimizdekilerin hepsini biç geç.”

“… Emredersiniz, efendim…”

“Anlaşıldı efendim—ama küçük Dora’yı böyle bırakmak sorun olmaz mı?”

Steph’in kıvranışlarını izleyen Sora şöyle dedi:

“Yok ya, İzuna bunu vursa da dert değil. Nasıl olsa alt tarafı Steph.”

“Haklısınız Efendim. Nasıl olsa alt tarafı küçük Dora.”

Sora’nın bu kestirip atan tavrıyla Jibril, Steph’i hevesle arkasında bıraktı.

“Şimdi siz ikiniz, gidiyoruz! İnsan ırkının kaderi bu savaşa bağlı!”

““Emredersiniz efendim!!””

“Eh-heh-heh, ne kadar da harikasın, Ste-pha-nie… Ohhh, neden bu kadar soğuksun?”

Bir cam paneldeki yansımasına karşı kıvranan Steph’i geride bırakan üçlü koşmaya başladı.

GÖZLEM KATI

Oyun başlamıştı. Oyunun saçmalığı karşısında dehşete düşmüş kalabalığın ortasında. Siyah bir peçenin koyu renk gözlerine gölge düşürdüğü, etrafına temkin saçan bir kız duruyordu.

Chlammy oradaydı.

(… Fi, görebiliyor musun?)

[Evet, seni gayet iyi duyuyorum Chlammy; gözlerinden her şeyi müüükemmel bir şekilde görebiliyorum.]

Binanın dışındaki Elf—Fi—Chlammy ile zihinsel olarak haberleşirken bir yandan da onun görüşünü senkronize ediyordu. Elven Gard’da doğmuş olan Chlammy için bu son derece doğaldı ama… (Diğer ırklar için bu tür bir büyü gerçekten de katlanılmaz olmalı.)

İno’nun göz kapağı seğirdi.

(—Bu… büyünün varlığı mı?) Tıpkı Imanity gibi ruh koridorlarına bağlanacak sinirlerden yoksun olan Werebeast’ler büyü kullanamazdı. Ancak insanüstü duyularının yakaladığı bu varlık hissi üzerine İno yan gözle o tarafa baktı.

(… Chlammy Zell! Onun burada ne işi var…?!) O, hükümdarı belirleyecek turnuvaya Elfler tarafından gönderilmiş bir Elven Gard casusu değil miydi—?

(—Demek onu… başka bir ırktan gözlemci olarak davet ettiler.)

Yeminin şartları yalnızca oyuncuların ve Imanity’nin hafızaları için geçerliydi. Eğer Chlammy buradaysa ve büyü vasıtasıyla uzaktaki bir ırka—Elflere—rapor veriyorsa, bu bütün oyunun Elven Gard’ın gözleri önüne serildiği anlamına gelirdi. Sanal dünyada cirit atan Sora’ya dik dik bakan İno içinden geçirdi. (Bu adam—daha ne kadar sonrasını hesaba katıp hazırlık yapıyor böyle…?!)

Açıkça bir hile yapmayı deneyin de görelim. O zaman tüm o şaibeli oyun numaralarınız ifşa olur. Gözlerini kapatan adamın yüzündeki ince tebessüm tam olarak bunu söylüyordu.

[Hi-hi, hiç fark etmiyormuş gibi davranıyor… Ama bak sen, kulakları büyü kokusunu alır almaz dikleşti bile.]

Fi, belli ki dikkatini o tarafa kaydıran ancak önüne bakmaya devam eden İno’nun bu haline kıkırdadı.

Görünüşe göre her şey tam da Sora’nın planladığı gibi gidiyordu.

(Fi, oynadıkları oyun tıpkı Sora’nın öngördüğü gibi. Siber alan denen, büyünün müdahale edemediği kurgusal bir dünya. Yapabileceğimiz bir şey var gibi görünmüyor—)

[Aman, gayet farkındayım; önemli olan bizim izliiyor olmamız.]

Fi işte, ne beklerdiniz ki. Sora’nın talebini duyduğu gün bunu zaten anlamış olmalıydı.

(Artık Doğu Birliği öyle göze batan hilelere kalkışamayacak…)

Oyunu bir kenara bırakın—sahtekarlıklarının gerçeği Elven Gard tarafından öğrenilirse, Werebeast’ler bundan sonra ne yapmaya çalışırsa çalışsın… bu Doğu Birliği’nin çöküşü olurdu. İşte bu yüzden yemindeki bir açıktan yararlanan Fi, kaybetseler bile hafızası silinmeyecek bir gözlemci olarak görevlendirilmişti.

(… Hani, hiçbir hileyi gözden kaçırmamak niyetinde değilim desem yalan olur. Fi, bana yardım et.)

[Mmm, şey, bu ayini sürdürmek oldukça zordur bilirsin. Ama neyse, senin için yapıvereyim.]

Sora’nın hafızasında yer alan, bu oyunu yenme stratejisini zihninde bir kez daha gözden geçirdi. Kaç defa düşünürse düşünsün, birbiriyle çarpışan hayati parçaların çözümü oluşturduğu son derece tehlikeli bir ip üstünde yürüme oyunuydu bu. Yine de tıpkı Sora’nın hafızasındaki gibi, kesin zafer kelimeleriyle göz alıcı bir şekilde parıldıyordu. Ona bu özgüveni veren şey neydi—Sora’nın insan potansiyeline inanmasını sağlayan neydi? Chlammy, bu oyun sayesinde kendisinin de buna dokunup dokunamayacağını merak etti.

“… Hadi göster bakalım marifetini—Sora.”

Evet, Chlammy’nin peçenin arkasındaki gözlerinde, ekranda koşturan Sora vardı.

OYUN İÇİ

Kurgusal Tokyo’nun beton ormanındaki binaların arasında depar atan ekip.

Sora, etrafını saran hayvan kulaklı NPC kızları ustalıkla atlatıyordu. Zihnindeki düşünceleri sıralarken gözleri keskindi. Kızların Werebeast olduğu varsayıldığı için koşma hızları ve diğer fiziksel statları aşırı yüksekti—ama. Hareketleri Sora’nın bir şekilde idare edebileceği türdendi. Belki de Werebeast’lerin bile fiziksel yeteneklerinde bireysel farklılıklar olmasındandı ve hareketleri tahmin edilebilirdi, her seferinde doğrudan sarılmaya koşuyorlardı. Ama böyle şeyler önemli değildi—asıl kritik olan, bir hard-core gamer alışkanlığıyla kafadan vuruşlarla avladığı bu NPC’lerde garip bir şeylerin olmasıydı.

“Sanırım anlık bir gecikme var—kızların kaybolmasıyla kıyafetlerinin kaybolması arasında!”

Tek bir kareyi bile kaçırmayan takıntılı gamer gözleri bunu yakalamıştı. Sonuçta münferit parçaları—yok etmek mümkündü! Sora silahını doğrultup ateşledi. Namlu alevi ve ardından gelen patlama sesiyle birlikte pembe mermisi fırlayıp peşindekilerden birinin eteğini teğet geçti—ve kız küçük kalp yağmuru içinde yok olmasa da eteği rüzgarda savrularak parçalandı!

“Gerçekten de—gerçekten yapılabiliyormuş!!” “İşte bu!” “Bu oyunun asıl zevki işte bu!”

O halde yapılabilir miydi? Hayır, yapacaktı. Vücuda olabildiğince yakın olan parçayı yok etmek—yani. Yalnızca iç çamaşırını vurmak—bu mümkün olmalıydı!!

“Kumaş kalınlığı—pamuklu iç çamaşırı varsayarsak ortalama 1,” “5 milimetre.”

Sora, eteğini kaybetmiş olmasına rağmen insan sınırlarını aşan bir hızla kucaklamak için üzerine doğru atılan hedefine kilitlendi.

“İzin verilen isabet hatası bir milimetrenin altında… ama yapabilirim—!”

Sora’yı kucaklamaya gelen NPC’nin kolları, yarılan havanın kükremesiyle başının üzerinden sıyrılıp geçti. Saldırganının kollarının geçip gitmesi için hafifçe çömelen Sora, sağ ayağıyla adım atarken ağırlık merkezini öne kaydırdı. Gerekli olan en az hareketle, yalnızca iki adımda kızın arkasını hedef aldı. Sıfır mesafeden Sora’nın namlusu—çizgili iç çamaşırına kilitlendi!

“—İşte bu!”

Ateşlediği mermi iç çamaşırına daldı—ve kayboldu. Ancak aynı anda kızın kendisi de pembe kalpler saçarak ortadan kayboldu ve Aşk Gücü’ne dönüştü…

“Laneeet olsuuun! Ne yani, onları donsuz bırakamıyor muyuz?! Kahretsinnn!!”

GÖZLEM KATI

Sora’nın iç çamaşırlarını yok etmeyi başaramaması karşısında, odayı dolduran kalabalık… Hep birlikte hoşnutsuzlukla inledi: Ooooooo…… Buna tanıklık etmek zorunda kalan Chlammy, gözlerini kaçırmamak için çabalarken çaresizce bileklerini sıktı.

(Bu bir taktik, bir taktik; arkasında mutlaka bir anlam olmalı; öğrenmeye çalıştığı bir şey var; dayan, Fi!)

[Aaa, ben gayet iyiyim… sadece senin gözlerin fır fır dönüp duruyor; ay, midemi bulandıracaksın.]

“Evetttt, sütyen imha edildi! Ellerinle kapat şunları; ne yapacağını biliyorsun!”

Ekrandan Sora’nın bu sözleri duyulunca, bu kez coşku dolu bir çığlık yükseldi: Oooooooohhhhh!

(… Unut şu aptal yarışı; ne hali varsa görsün…)

Chlammy artık bu konu üzerinde kafa yormayı bıraktı.

[Ah, Chlammy-cik, kapatma gözlerini; aç gözlerini, Chlammy-cik!]

OYUN İÇİ

(—Harika, şimdi son şeyi kontrol etme zamanı.) Hayvan kızlar tarafından kovalanırken, derin bir tatmin içinde ara sokaklardan sıyrılan Sora yan tarafa göz attı. Acelesi olmadan, küçük adımlarla yürüyen ama Sora’ya adeta bir zamk gibi yapışmış olan Shiro. Binaların arasında süzülen, Sora ve Shiro’nun arkasındaki kızları eğlenerek savuşturan Jibril. İkisiyle bakışan Sora, başıyla tek bir onay işareti verdi.

“Shiro, silah performans raporu.”

“… Tüm… yaklaşık… birimler… metre…”

Bu ön bilgiyle birlikte Shiro derin bir nefes aldı.

“Mermi hızı saniyede üç yüz, menzil yaklaşık dört yüz, rüzgar veya yerçekimi etkisi yok, doğrusal, esnek çarpışma, sekme sayısı yalnızca menzille sınırlı, sekme açısı giriş açısıyla orantılı, basit—”

Bu uzun listeyi tamamlayan Shiro, pff diye iç çekip yorumunu yaptı.

“… Çok… yor-u-cu…”

Kız kardeşinin ölçümleri yapmaktan değil de konuşmaktan yorulduğunu anlayan Sora, onun saçlarını karıştırdı.

“Aferin sana, harika iş çıkardın, işte benim Shiro’m!”

Shiro’nun keyfinin biraz yerine geldiğini görünce dikkatini diğer tarafa çevirdi.

“Jibril, senin için nasıl fiziksel statlar belirlemişler?”

Açıklamada denildiği gibi, Sora ve Shiro’nun bedenleri tamamen normaldi. Koşmak soluk soluğa kalmalarına yetiyordu. Peki Jibril’e ne tür kısıtlamalar getirmişlerdi?

“Büyü kullanamamak nihayetinde bana kendim değilmişim gibi hissettiriyor, Efendim. Görünüşe göre yeteneklerim fiziksel sınır seviyesine sabitlenmiş. Ayy, fiziksel bir bedene sahip olmak ne kadar da zahmetliymiş.”

Binalar arasında duvardan duvara zıplarken neyi zahmetliyse artık… Fakat Sora daha da büyük bir temkinle sordu.

“Werebeast’lerin fiziksel yeteneklerinin fiziksel sınırlara yaklaştığını söylemiştin. Yani şu an eşit şartlarda mısınız?”

“Bunun makul bir varsayım olduğunu kabul etmek beni derinden yaralıyor.”

Ancak konuşmasına devam etti.

“Daha önce de belirttiğim gibi, bazı Werebeast bireyleri ‘bloodbreak’ kullanabiliyor. Eğer bu yetenek oyuna dahil edildiyse—bir anlığına benim bile geride bırakılabileceğimi varsaymak en doğrusu olabilir.”

Bloodbreak’ler… Fiziksel yetenekleri zaten sınırlara dayanan Werebeast’ler arasında, hatta onların da özel bir alt grubunda bulunan ve bir anlığına fiziksel sınırları bile aşmayı sağlayan bir güç. Bu, Werebeast’ler tarafından hazırlanmış bir oyundu; elbette bunu da oyuna dahil edeceklerdi.

“Yahu bir sen varsın, bir de Werebeast’ler… Bu dünyadaki tipler gerçekten kafayı yemiş.”

Pff, diye iç çekti Sora—ama her neyse. İhtiyaçları olan bilgileri toplamışlardı.

“Yani özetle düşman bizi sanal bir alana hapsedip büyüden mahrum bırakmayı, sonra da en iyi oldukları şeyle, yani fiziksel yeteneklerin zirvesini sergileyen bir dövüşle bizi haşat etmeyi amaçlıyor—ve bunun bize bir ders vereceğini mi sanıyorlar?”

Sora gayriihtiyari kıkırdadı.

Eski dünyalarında 280’den fazla oyunun zirvesinde yer alan 『 』. Tüm bu oyunlar için geçerli olduğunu kanıtladıkları tek bir gerçek vardı, o da—

“Oyun ne kadar karmaşık görünürse görsün, en nihayetinde yapabileceğin yalnızca iki şey vardır.”

“Nedir onlar?”

Jibril’in sorusuna Sora hınzır bir tebessümle yanıt verdi.

“—Taktiksel eylem ve başa çıkma eylemi. Temelde ya sen oynarsın ya da seninle oynarlar.”

Başka bir deyişle—inisiyatifi ele geçiren kazanırdı. Bu, her türlü oyun için geçerli olan bir gerçekti. Ve—

“Farkında değiller. Bu, insanoğlunun antik çağlardan beri en başarılı olduğu oyun.”

Oyunun adı—avlanmaktı.

“Shiro, durumun iyi, değil mi? Koşma işini olabildiğince az tutmaya bak, tamam mı?”

“… Anlaşıldı…”

“Peki o zaman, başlayalım mı?”

Sora ve ekibinden birkaç yüz metre ötedeki bir binanın sekizinci katında, Izuna tek pencereli bir depoda saklanıyordu. Güneşin yansıması nedeniyle Sora’gilin tarafından bakılınca içi görünmeyen pencereden, Werebeast görüşünü kullanarak onları izliyordu. Düşman dört kişiydi, kendisi ise tek başınaydı. Oyun ne kadar açık vermez olursa olsun, bir anlık hatası her şeyin sonunu getirirdi. Özellikle de düşmanın yanında bir Flügel olduğu düşünüldüğünde. Izuna, saldırmadan önce düşmanın yeteneklerini iyice analiz etmesinin en doğrusu olacağına karar verdi, yani. Bu sırada, kızların kıyafetlerini neşeyle parçalayarak şebeklik eden üçlüye bakarken, hoşnutsuzlukla kaşlarını çattı.

En son ne zaman bir oyunun eğlenceli olduğunu hissetmiştin? Sora’nın bu sözleri karşısında Izuna dişlerini sıktı. (Böyle bir saçmalığın eğlenceli olduğunu kim düşünür ki, yani.) Oyunlar bir mücadeleden ibaretti. Birbirini dolaylı yoldan katletmenin bir yoluydu.

Kaybederse, pek çok kişi acı çekecekti. Onların uğruna, ne pahasına olursa olsun kazanmak zorundaydı. Ama kazanırsa da yenilen rakibini alçaltacak, hatta belki de canını alacaktı. Buna “eğlence” mi deniyordu yani? Hissedebileceğin tek şey—kaybedenlere karşı duyulan suçluluk duygusuydu. (O pislik neye gülüyor böyle, yani?) Giderek sinirlenen Izuna’nın Sora’ya diktiği gözleri daha da keskinleşti.

Ve derken Sora’nın elinde beliren bir “bomba” fark etti. Fırlatılan bomba pembe bir ışık saçtı. Anlık bir gecikmeyle gelen gürleme ve vınnn—şok dalgalarının yarattığı etki.

“—?!”

Izuna’nın saklandığı bina sarsıldı. Ürkek bir kedi gibi yerinden sıçrayan Izuna, kulaklarını dikip çevresini pürdikkat izlemeye başladı.

(… Yerimi tespit mi ettiler yani?! Benimle dalga geçmeyin, yani!) Oyun başladıktan hemen sonra Izuna, Sora ekibiyle arasına mesafe koymuş ve onları dikkatle izlemişti. Werebeast duyuları olmadan—hayır, bu duyulara sahip olsalar bile yerini bulamamaları gerekirdi. Ama Izuna’nın işitme yetisi—yüz metrelik yarıçaptaki her şeyi bir radar gibi algılayan kulakları. Gerçekten de bu binadan yukarı doğru yavaşça çıkan ayak seslerini yakalamıştı. (Bu ayak sesleri—Shiro’ya ait, yani.) Sabit bir tempo, küçük adımlar, hafif bir ağırlık. Izuna’nın en önemsiz gördüğü oyuncu. Hayır—sadece Shiro da değil. Sora ve Steph de dâhil—bu Imanity’ler onun savaş tablosunda birer etken bile sayılmazdı. Izuna’nın en başta saldırmamasının tek sebebi, Flügel olan Jibril’e karşı duyduğu tedbirdi. Oyunlarda ne kadar usta olurlarsa olsunlar, oyun hakkında ne kadar şey çözerlerse çözsünler, bir Imanity’nin ona yaklaşması veya yaklaştığını sezmesi imkânsızdı—tepkilerinin yeterince hızlı olmasının hiçbir yolu yoktu.

Yine de. O bomba ve yaklaşan bu ayak sesleri neden tüylerini ürpertiyordu ki? Aniden, ters bir şeylerin olduğunu hissetti. Çıkardıkları sesten bu binanın kızlarla kaynadığını biliyordu. Bu esnada ayak sesleri, onların arasından sakin ve istikrarlı bir tempoyla mı ilerliyordu yani…?

“—!”

Izuna kimonosunu savurarak irkildi ve silahının namlusunu bu dar, tozlu odanın kapısına doğru çevirdi. Izuna’nın saklandığı deponun tek girişi ve çıkışıydı. Hafifçe aralık duran kapının dışında kalabalık bir kız grubu dolanıyordu. Doğruca sekizinci kata yönelen o küçük, hafif ayak sesleri buraya kadar ulaştı ve ardından. Pat—durdu.

(—?) Izuna şüpheyle kulaklarını kabartıp durumu anlamaya çalıştı—ve tam o anda. Ayak sesleri birdenbire hızlandı. Bir Imanity çocuğunun koşma hızı hiçbir tehdit oluşturmamalıydı—oluşturmamalıydı ama—

(—Neler oluyor böyle, yani?!) Dışarıda, kendi katında dolanan kızlar. İstisnasız her bir el silah sesinde birer birer ortadan kayboluyordu. Sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi. En ufak bir tereddüt ya da düzensizlik göstermeksizin, muazzam bir hassasiyetle defalarca ateş eden ayak sesleri. Hızını hiç düşürmeden, sadece sayısız kızı yere sererek doğruca ilerliyordu—(Bu kaltak buraya geliyor, yani?!)

Artık hiç şüphe kalmamıştı: Yer deşifre olmuştu—! Bunu nasıl anlamışlardı—bu saatten sonra kimin umurundaydı ki? Werebeast duyularını son sınırına kadar çalıştırıp deponun dışındaki, görüş alanının ötesinde koridorda koşan Shiro’ya doğru. Tetiği çekti. Bir patlama ve ışık hüzmesiyle namludan çıkan mermi, muazzam bir isabetle aralık kapının çatlağından süzüldü, duvara çarparak kalpler saçtı ve sekti. Shiro’nun alnını sektirmeden delmek üzere—Evet, Shiro’nun hareketini bile hesaba katarak, görmediği bir noktadan sekme etkisini kullanan akrobatik bir atıştı bu. Ancak—bu muazzam derecede isabetli mermi. Shiro’nun sadece bir adım yana kaymasıyla yanağının hemen yanından vızz diye geçip gitti.

(—Bu tam bir saçmalık, yani!) Evet, tam bir saçmalıktı. Saniyede üç yüz metrelik ses altı hızla fırlatılan bir mermiden kaçabilmek. Bir Imanity için, zihinsel farkındalığı yetişebilse bile, bedeni—hareket kabiliyeti asla bu kadar hızlı olamazdı. Bahsedilen kişinin henüz on bir yaşında bir kız çocuğunun fiziksel yeteneklerine sahip olduğu gerçeğine değinmeye bile gerek yoktu—ama. Bu dediği, kaçınmakla ilgiliydi. Shiro’nun tempo bozmadan sayısız kızın arasından koşarak gelen ayak sesleri. Izuna’yı cevaba ulaştırdı. (Yoksa—!) Emin olmak için Shiro’ya doğru bu kez iki kez seken başka bir mermi ateşledi—ancak.

“… Fayda… sız…”

Shiro’nun çoktan ateşlemiş olduğu bir mermi—dört kez sektikten sonra o mermiyi havada vurdu. (Bu gerçekten—doğru mu, yani?!) İş işten geçtikten sonra Izuna’nın olaya dair kavrayışı baştan şekillendi.

Kesin bir gerçeklikle.

Bu Imanity—bu on bir yaşındaki kız çocuğu. Çevresindeki tüm nesnelerin tam bir kavrayışına sahip olarak hareket ediyordu.

Ne mermiler ne de NPC kızlar bir anda yoktan var oluyordu. Mermi söz konusu olduğunda, hedefinizin konumunu kontrol eder, kolunuzu uzatır, nişan alır ve tetiği çekerdiniz. Bir kız söz konusu olduğunda ise sizi görür, ardından harekete geçer ve size sarılmaya çalışırdı. Sayısız adımlık bir süreç dâhilinde—deterministik bir adımlar dizisiyle saldırıyorlardı. Bu da demek oluyordu ki—kaçınmanıza gerek yoktu. Yapmanız gereken tek şey orada olmamaktı.

Nitekim eski dünyalarında bir şehir efsanesine dönüşen oyuncu 『 』—yani Sora ve Shiro—FPS türünde dünyanın dört bir yanından gelen en sıkı oyuncuları silip süpürmüştü. Kırılamayan rekorları kıran kişi—Sora değil, Shiro’ydu. Şeytani hesaplama yeteneği sayesinde düşman hareketlerini kavraması, buradan çıkardığı hareket kalıpları ve ateş etme fırsatlarına dair çıkarımlarıyla birleştiğinde, ona neredeyse geleceği görme düzeyinde nişan alma ve saldırılardan kaçınma yeteneği kazandırıyordu. Rakiplerine adeta mermilerin Shiro’dan kaçıp kendilerini kovaladığı illüzyonunu yaşatıyordu.

(—Böyle bir saçmalığa inanamıyorum, yani!!) Elbette Izuna’nın Sora ve Shiro’nun eski dünyasındaki bu hikâyeleri bilmesine imkân yoktu. Izuna’yı bu sonuca ulaştıran şey Werebeast duyularıydı—yani, tabii ki hayır. Ona “Bu kız o Flügel’den bile daha tehlikeli” diyen şey, oyun sezgileriydi. Panik içinde etrafına bakındı. Malzemelerle dolu daracık bir alanda saklanıyordu. Izuna’nın görüş alanı dışından gönderdiği seken mermiyi—yine seken bir mermiyle karşılayan bir rakiple yüz yüzeydi. Bu konum—kötüydü.

(—Tüymem lazım, yani!) Kaçış yolunu açmak için Izuna kapının aralığından dışarı bir bomba fırlattı.

Fakat daha bomba dışarı bile fırlayamadan. Dışarıdan giren bir mermi—bombayı patlattı! (Ne—?!)

Güüüüüüm—diye patladı. Odada gürleyen patlamadan korunmak için hızla malzemelerin arkasına saklandı ve bu tehlikeli anı kıl payı atlattı. Fakat bu müdahale—bombayı atacağının önceden bilindiği anlamına geliyordu. Shiro’nun koşan ayak sesleri buna bile istifini bozmayarak nihayet depoya yaklaşırken, Izuna’nın tüyleri diken diken oldu. (Kaltak geliyor, yani!!) Koşmaya devam ederek sıçradı—ve kapıya tekmeyi bastı. Dumanı yararak Shiro depoya daldı. Ancak içeri girerken aynı anda devirdiği rafın gürültüsü, Shiro’nun yere iniş sesini Izuna’nın kulaklarından gizledi. Nefesini dinledi—hiç ses yoktu.

(—Mermi yağmuruna tutmaktan başka çare yok, yani!) Hâlâ malzemelerin arkasında saklanırken rastgele nişan alıp çılgınlar gibi ateş etti. Sayısız mermi havada uçuştu. Her taraftan seken mermiler odayı bir mermi cehennemine çevirdi. Fakat—kısa bir süre sonra.

Shiro’nun sakince nefes verdiğini duydu—ve sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi. Izuna hemen sıçradı. Zemini ezici bir kuvvetle teperek küçük pencereyi paramparça etti ve binanın dışına, havaya fırladı. Geriye dönüp baktığında, bomba dumanından göz gözü görmeyen odada Izuna bir şey sezdi. Yağdırdığı tüm o mermi cehenneminin engellenme sesini. Ve bunun da ötesinde, geri sekip Izuna’nın saklandığı yere doğru üşüşen mermilerin sesini.

(—W. T. F. , yani?!) Kaçmak için bir an daha—tek bir saniye bile—beklemiş olsaydı, mermiler doğrudan bedenini delik deşik edecekti. Fakat Izuna’nın gözleri daha da büyüdü. Tüm bu olan biteni başaran Shiro yüzünden değil.

Tepesinden yaklaşan bir şey yüzünden.

“Ooooh, sizinle karşılaşmak ne büyük bir şeref.”

(Flügel—Jibril mi yani?!) Izuna’nın atlayacağını kesinlikle bildiğini kanıtlarcasına zamanlanmış, havadan bir pusu.

Çatıya ne zaman çıktı ki?! Şaşkınlıkla nefesi kesildi. Her ne kadar bir Flügel olsa da, bu oyunda fiziksel sınırlarla bağlıydı. Büyü gibi hileler kullanamazdı ve uçabilmesi de mümkün olmamalıydı. Ama kendi iki ayağıyla yürümüş olsaydı, bunu duymamış olmasına imkân yoktu—! Izuna şaşkınlık içinde olsa da zihnini ve duyularını çalıştırmaya devam etti. Jibril’in elinden bir bombanın aşağı süzüldüğünü yakaladı.

(—Siper almak için! Yani!) Anında kararını verdi. Bombayı havada vursa bile, patlamanın siperinden üzerine mermiler yağacaktı. Bu da demek oluyordu ki—bombayı boş ver. Önce Jibril’i vur, bombayı ikinci planda hallet! An bile denemeyecek kadar kilit bir salisede kararını verip tetiği çekti. Ancak.

“Nişan almanız biraz geliştirilebilir.”

Büyüsü mühürlenmiş olsa da, bir Flügel’in fiziksel kabiliyeti hâlâ bir Werebeast ile kafa kafayaydı. Mermiler yakın mesafeden havada ateşlenmişti ama Jibril bedenini burkarak göz kararıyla kaçındı. Mermiler Jibril’in kemerini teğet geçti ve kıyafetlerini yırtıp buharlaştırırken etrafa kalpler saçıldı. Ardından vurulan bomba bir ışık ve gürültüyle patladı. Jibril’in dumanın içinden mermi sıkmak için nişan alan gözleri—

Yaklaşan üçüncü bir mermiyi fark edip büyüdü. Izuna’nın sıktığı mermiler—üç taneydi. Duyulan silah sesi ikiydi—fakat birincisi Jibril’i kaçınma hareketine zorlamak içindi. İkincisi, Jibril’in siper amacıyla attığı bombayı vurup patlatarak o dumanı kendi lehine siper olarak kullanmaktı. Üçüncüsü ise asıl darbeydi—

“Demek—ha? Aah, doğru ya, ben uçamıyordum değil mi?!”

Kaçınmak için aniden kanat çırpan Jibril’in kanatları boşa çırpındı. Duruşunu düzeltemeyerek alnından kaçınılmaz bir darbe aldı—

Ama hemen öncesinde. Jibril bunu kesinlikle gördü. Izuna’nın panik içinde gözlerini uzaklardaki bir binaya çevirişini.

Birdenbire—Izuna vücudunu burktu ve olabilecek en keskin şekilde kaçınma hamlesi yaptı. Dalgalanan kimono kolu uzaktan gelen bir mermiyle delindi ve yok oldu. Salise farkıyla, aynı yönden gelen ikinci bir mermi tam da Izuna tarafından vurulmuş olan Jibril’e saplandı.

Bu gerçek, Izuna’nın hayvani sezgilerini tetikledi. Jibril tam vurulduğu anda onu saf dışı bırakan bir darbe. (Tüm bunları en başından planladılarsa yani?!) Başını yukarı kaldırdı. Izuna’nın dışarı fırladığı binanın penceresinden silahını doğrultmuş Shiro’yu gördü. Ama—(Bu pozisyonda saldıramaz ki, yani!) Az önceki Jibril gibi, ilk atışla kaçınmaya zorlanan Izuna’nın da karşı koyma şansı yoktu.

Werebeast’lerin fiziksel yetenekleri ne kadar üstün olursa olsun, uçamazdı. Bastığı tek bir yer bile olmadan havada mermiden kaçmak—bu imkânsız başarıyı elde etmek için ağırlık merkezini adeta kaydırmıştı. Yapabileceğinin hepsi buydu—duruşunu düzeltmek için artık çok geçti. O serbest düşüşle tepetaklak inerken, Shiro’nun namlusu soğukkanlılıkla nişan aldı. Karşı saldırı: imkânsız. Kaçınma: imkânsız. O halde—! Patlama. Kaçınılmaz bir yörüngede hızla ilerleyen mermi karşısında Izuna (—!!) dişlerini gıcırdatarak kolunu yukarı savurdu. Shiro’nun mermisinin önüne siper etmek için yukarı kaldırdığı ikinci uzun kolu sertçe delindi ve yok oldu. Fakat giriş noktasında mermi kalpler saçarak—kayboldu.

“… Kıyafetler… kalkan olarak… kullanılabiliyormuş…”

“Böyle bir kural olduğunu hiç duymamıştım,” diye mırıldandı Shiro etkilenmiş bir halde. Kızı görmezden gelen Izuna, dört uzvunu da kullanarak nihayet yere değdi. Aynı hareketle, gerçek bir dört ayaklı hayvan gibi dörtnala fırladı. Art arda vurulan Jibril ise kafa üstü asfalta çakıldı.

Bir anlık sessizlik. Ama sanki hiçbir şey olmamış gibi yerinden fırladı. Gözleri kalplere dönmüş olan Jibril uzaklara baktı.

“Efendim… Ahh, lordum… lütfen yanımda olun! ”

Ardından, arkasında bıraktığı asfaltı paramparça ederek ileri atıldı. Atıldı—Sora’nın kendisini vurduğu yere doğru, üç yüz metrelik mesafeyi yararak koşturdu.

Bu karşılıklı hamleler, Shiro’nun ilk saldırısından itibaren sadece on bir saniye sürmüştü.

“… Haah… haah…”

Hâlâ dumanla kaplı olan depoda Shiro’nun nefesi kesilmiş, fena halde bitkin düşmüştü.

Hassas bir makine gibi hareket etse de, hesaplamalarıyla bir bilgisayarı utandırsa da bedeni nihayetinde henüz on bir yaşında sıradan bir Imanity kızından fazlası değildi. Dayanıklılığı da dâhil olmak üzere, gerçek dünyadaki tüm özellikleri bu oyuna aynen yansıyordu. Üstelik tıpkı ağabeyi gibi o da evden dışarı adımını atmayan bir odakuşuydu. Müzmin hareketsizliğinin laneti yüzünden… dayanıklılığı felaket derecede zayıftı. Bir nebze olsun toparlanabilmek için kendini serbest bıraktı, öylece bekleşirken fısıldadı.

“… İşini… haah… bitire… medim…”

“Senin suçun değil. Zaten—”

Yanıt veren kişi, daha bir dakika önce üç yüz metre ötede duran Sora’ydı. Sora’nın mermisi Jibril’e isabet edeli tam on beş saniye olmuştu. Kendine gelen Jibril, Sora’yı kucakladığı gibi Shiro’nun beklediği binanın sekizinci katındaki depoya getirmişti.

“Anlaşılan kontrolü tekrar eline alman on beş saniye sürüyor… ayrıca…”

Shiro’nun yanına inen Sora sordu.

“… Jibril, doğrulayabildin mi?”

“Evet, bizzat kendi gözlerimle gördüm.”

Hışır— Jibril, Sora’nın yanına doğru eğilip konuştu.

“Siz tetiği çekmeden hemen önce, hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam sizin olduğunuz yöne döndü.”

Sora bu rapora başka bir soruyla karşılık verdi.

“Hmm. Nefesimi tutup pusuda öylece bekliyordum, tetiği de bombanın patlama sesine denk getirip çektim. Yine de sıvışmayı başardı. Şaşırtmaca esnasında kör noktadan gelen, tamamen gafil avlayacak ses altı bir mermiydi bu—”

“Jibril—sen bunu savuşturabilir miydin?”

Neredeyse Zen felsefesinden çıkma bir soruydu: Bilinmesi imkânsız bir saldırıyı tespit edebilir misin?

“—Bu imkânsız olurdu. Acaba Vahşi Irk’ın altıncı hissi olabilir mi?”

Fakat Sora buna sırıtarak karşılık verdi.

“Saçmalama. Bunu yapabiliyor olsalardı buna altıncı his değil, geleceği görmek denirdi.”

Altıncı his dedikleri şey, beş duyunun birleşimiyle sağlanan gelişmiş bir sezgiden ibaretti. Hakkında en ufak bir ön bilgiye sahip olmadıkları şeyleri sezebilselerdi, zihin okuyabildiklerine dair yalan söylemelerine gerek kalmazdı. Böyle oyunlara girişmeden de Elven Gard ile başa baş mücadele edebilirlerdi.

“—O hâlde…”

“Aynen öyle, hiç şüphesiz—hile.”

Sora başını kaşıdı.

“Pah, buraya entegre ettikleri de uyduruktan bir hileymiş. Bizi çerez sanıp küçümserken işini tek darbede bitirebilseydik harika olurdu ama… neyse. Tüm birlikler Gama Noktasına. Jibril, Shiro’yu kucağına al da dinlensin. Ben farklı bir rotadan gideceğim.”

“Emredersiniz, lordum.”

SEYİR KATI

“—Ne…”

Ekranda gördükleri manzara karşısında Ino ve Chlammy nutukları tutulmuş halde kalakaldı. Sayısı bini aşan kalabalık, Sora ile Shiro’ya duydukları şüpheyi bile unutup coşkulu bir tezahürat patlattı. Kızın işini bitiremedikleri bir gerçekti. Ancak her şey ortadaydı—Sora Takımı, Doğu Birliği’nin kızını adeta avucunun içine almıştı.

(Ne… oldu—az önce?)

Fakat Chlammy şaşkınlığın ötesine geçmiş, gözlerinin önündeki bu gösteriden şüphe duyar hale gelmişti. Rakibin sunduğu oyunu alıp sanki kendi oyunlarıymış gibi evirip çeviriyorlardı. Akıl almaz derecede derin hesaplanmış hamleler ve taktiklerle, rakibi tamamen istedikleri gibi yönlendirmişlerdi.

(Düşmanın en az çekindiği kişi olan Shiro, doğrudan bir dövüşte onu darmadağın etti. Onu acil durum kaçışına zorladılar, ardından en çok çekindiği Jibril’i bir şaşırtmaca olarak kullandılar ve basacak bir yeri olmayan kızın havadaki dengesini bozduktan sonra keskin nişancı atışıyla—)

[… Vay canına… İnanılır gibi değil…]

Chlammy’nin görüşünü paylaşan Fi bile derinden etkilenmişçesine söze girdi.

Evet, korkutucu derecede kusursuz taktiklerdi. Ancak bu durum sayısız soruyu doğuruyordu. Cevaplar belki de Sora’nın hafızasında yer alan fakat anlamı gözünden kaçan sayısız ipucunda gizliydi—

(—Düşmanın yerini nasıl tespit ettiler? Shiro çatışmada nasıl bu kadar ezici bir üstünlük kurabiliyor? Üstelik her şey planlarına uygun ilerliyormuş gibi davrandılar. Durumu nasıl bu kadar kavrayıp—hayır, nasıl bu kadar kontrol edebildiler…?)

Ama daha da önemlisi, en önemlisi—

(—O Vahşi Irk o saldırıdan nasıl kaçabildi…)

[Tam da Sora’nın dediği gibi, bilinesi imkânsız bir saldırı olmalıydı o.]

Evet, o anda saldırıya uğrayacağını tahmin etmiş olsa bile konumu bilmesi—Jibril’in Sora’ya söylediği sözler akla geliyordu.

(Atıştan önce mi tepki verdi… gerçekten de öyle mi yaptı?)

[—Bu bir “hile”. Bir hile—resmen kural dışı oynuyorlar.]

(Anlıyorum, kanıtlayamayacağın türden bir hile… Buna basitçe “altıncı his” der geçerler, olur biter.)

[Demek Elven Gard’ı dört kez mağlup eden şey bu tarz bir hileydi… Anlıyorum.]

Fi’nin sözleri ne kadar etkilendiğini ortaya koyarken, Chlammy içindeki ufak bir düşmanlık kırıntısıyla sessizce Ino’yu süzdü. Adamın yüzünden hiçbir ifade okunmuyordu—ancak sarsılmış olduğu kaçınılmazdı. Yine de kural dışı oynadığına dair en ufak bir belirti yoktu.

(Biliyordum—bu oyunu biliyorlardı. Bizden bile daha iyi!) Yüz ifadesini bozmayan Ino, içten içe haykırıyordu. Nasıl bu kadar iyi bilebilirlerdi? Nasıl bu kadar önceden strateji geliştirebilmişlerdi? Doğu Birliği’nin oyununu Doğu Birliği’nden daha iyi bilecek birinin bulunması mümkün olmamalıydı—soruların sonu gelmiyordu—fakat.

(… Sakin ol… Yine de bir faydası yok.) Evet, öyle olsa bile. Şansları varmış gibi görünmüyordu.

OYUN İÇİ

“… Yine de söylemeden edemeyeceğim.”

diye lafa girdi Jibril.

“—Düşmanı matematikle köşeye sıkıştırmak… Epey yenilikçi bir yaklaşım.”

Gama Noktası—yani Sora’nın bulduğu, görüş açısı kötü olan park. Binalarla çevrili, gökyüzü ve ön cephesi hariç her tarafı engellerle kapatılmış olan bu park onların yeni karargâhıydı; Shiro ise parkın zeminini adeta bir yazı tahtası gibi kullanarak hırsla denklemler döktürüyordu. Sora’nın tespit ettiği, Izuna’nın saklanması muhtemel konumları taradı; Izuna’nın nerede olabileceğini olasılıksal olarak hesaplamak için takip eğrilerini ve geri yayılımı uyguladı, Dirac delta fonksiyonuyla yayılımı tahmin etti ve ardından beklenen hareketlerini bile çıkarabilmek için parçacık filtreleri ile lineer diskriminant fonksiyonlarından bolca yararlandı. Jibril’in yorumu, Izuna’yı köşeye sıkıştıran Shiro’nun denklemlerine ve Sora’nın taktiklerine yürekten gelen bir övgüydü. Fakat Sora kaşlarını çatarak başını salladı.

“… Öyle havalı bir numara falan değil. Zorunluluk.”

“Açar mısınız lütfen?”

“… Izuna’nın en başından beri üzerimize süper güçlerle saldırmamasının sebebi muhtemelen senden çekinmesiydi. Durum böyleyse, sadece temel statları hesaba kattığımızda Izuna aşağı yukarı senin seviyende olmalı.”

diye söze girdi Sora, derin bir iç çekerek.

“Bilgin olsun diye söylüyorum, yüz metreyi koşmam yaklaşık on beş saniye sürüyor. Shiro’dan bunu yirmi saniyede yapmasını istersen muhtemelen nefesi kesilir. Yani Jibril, şu anki halinle yüz metreyi katetmen kaç saniyeni alırdı?”

Ayağıyla hafifçe yere vurup düşünür gibi boynunu büken Jibril şöyle yanıt verdi:

“… İki adım sanırım?”

“Birim ölçün de pek tuhafmış!”

“Açıkçası bu hantal bedenle elimden gelen ancak bu kadarı… Efendilerim, her gün böylesine büyük bir elverişsizliğe rağmen yaşamaya devam ediyorsunuz… Öyle azimlisiniz ki… Gerçekten hayranlıkla eğilmekten başka bir şey gelmiyor elimden.”

“… Bizim statlarımızın seninkinden hâlâ elli kat falan düşük olduğunu lütfen unutma.”

Sora’nın alaycı bir tavırla sarf ettiği bu sözler karşısında Jibril, trajedi oyuncusu edasıyla göğe baktı.

“—B-böyle camdan yapılma gibi narin bir canla bile Efendilerim bana, Vahşi Irk’a ve hatta Tanrı’ya meydan okuyorlar ha! Ah, ne büyük bir cesaret, ne yüce ruhlar!”

“Kapa şu çeneni Tanrı aşkına.”

Sora ve Shiro’nun ne kadar aciz olduğunu idrak ettikçe saygısı daha da katlanan Jibril’e bakıp iç çekti Sora.

“Yani—özelliklerimiz arasındaki fark bu kadar uçurum işte. Shiro o cehennemde tek bir mermiyi bile yanlış hesaplasaydı elenmişti. Benim açıma gelirsek, kız dibime yaklaşsa ayayı yerim—matematik kullanmazsak dövüş bile sayılmaz bu.”

Evet, seyircilerin gözünde Sora ile Shiro ezici bir üstünlüğe sahip gibi görünmüş olmalıydı. Fakat işin aslı—Izuna’nın yaklaşmasına zerre izin verselerdi bu onlar için şah mat demekti. Shiro’nun şeytani nişancılığına rağmen, biriken yorgunluk yüzünden nişangâhı azıcık bile şaşsa her şey biterdi.

Böyle bir durumda da geriye Jibril’den başka dişe dokunur hiçbir güç kalmazdı.

İleri düzey taktikler, tek bir hatanın her şeyi yok edebileceği anlamına gelirdi. İnce elenip sık dokunmuş bir stratejiye bel bağlamak zorunda kalmak—tersten bakıldığında, ona bel bağlamaktan başka çarenizin kalmadığı anlamına geliyordu.

“Ancak düşmanın nasıl bir hile kullandığını tahmin ettikten sonra, bir dahakine yeni bir strateji geliştirip… işini bitiremez misiniz?”

Jibril bunu pişkin bir edayla sordu ama yüzünde en ufak bir rahatlama ibaresi olmayan Sora kestirip attı:

“Hayır.”

“—Efendim?”

Yere formüller döktürmeye kendini tamamen kaptırmış olan Shiro’nun yerine Sora açıklamaya başladı.

“Belirsizlik ilkesi… Ah, yok ya, pek anlamadığım konulara girmeyeyim en iyisi.”

Saçlarını karıştıran Sora, durumu kendi tarzıyla ifade etti.

“… Bak, kabaca söylemek gerekirse bir oyunu kazanmanın iki yolu vardır. Ya tek hamlede ezer geçersin ya da sürekli kaybedip en sonunda her şeyi tersine çevirerek zafere konarsın. İki yol bundan ibaret.”

Parmağını kaldırarak açıklayan Sora, yine de başını sallayıp parmağını indirdi.

“Ancak ikinciyi uygulayabilmenin şartı, aptalı oynamaya devam edip düşmanın gardını düşürmektir.”

Evet, tıpkı önceki kralın yaptığı gibi mesela.

“Rakibimiz kendisini alt edebilecek güçte olduğumuzu bildiğinde ikinci yol artık işe yaramaz. Bu durumda rakip de bize ayak uydurmak için elini değiştirecektir. Öyle olunca da kesin bir matematiksel tahminde bulunmak neredeyse imkânsız hale gelir…”

Bunu söyledikten sonra Sora, Shiro’nun yanına paldır küldür oturup iç çekti.

“Artık oyunu kurallarına göre oynamak zorunda kalacağız.”

Tırnaklarını ısıra ısıra denklemler çıkaran Shiro’nun yanında duran Sora’nın kendisi de huzursuz görünüyordu.

“—Sana güveniyorum Shiro. İlk baskında işini bitiremediğimize göre bundan sonrası—doğaçlama artık.”

“… Hı-hı!”

Oyunu kurallarına göre oynamak mı? Oyunu avucunun içi gibi bilen ve ezici bir fiziksel güce sahip bir hileciye karşı mı? Yani temelde söylediği şey—bunun az çok umutsuz bir—

“… Jibril, gözcülük etmeme yardım et lütfen. Dayanıklılık kavramının olduğu böyle bir oyunda Shiro hassas bir makine gibi hareket edebilse de yorulursa nişanını sabit tutamaz—az önce gördüğünüz gibi atışlar yapabilecek kadar kurşunu yok artık. Hesaplamalarına odaklanabilmesi için onu koruyalım.”

Jibril’in düşüncelerini emirleriyle bölen Sora’ya, Jibril büyük bir hürmetle karşılık verdi.

“Emredersiniz lordum, derhal halledilecektir.”

“… Kahretsin, belki de günlük hayatta biraz daha spor yapmalıydım…”

Bu esprili lafın ardından Sora ayağa kalktı ve alnından bir damla ter süzülürken, yaklaşmakta olan NPC kızlara cesurca meydan okudu.

SEYİR KATI

Ekrana bakmakta olan Ino, işitme duyusunu keskinleştirdi. Sahnede Izuna’nın yanında uyumakta olan Sora ve arkadaşlarının kalp atışlarını kusursuzca duyabiliyordu. Nabızları, ekrandan duyulan Sora’nın sözlerinde yalan olmadığını söylüyordu. Yine de kazanma şansı tamamen yok olmuş birinin kalp atışları da değildi bu.

Hâlâ ellerinde bir şeyler var, diye mırıldandı Ino; gözünü dört açan Chlammy’ye yakalanmamak için yalnızca Vahşi Irk’ın duyabileceği bir frekansta konuşuyordu.

Evet, tıpkı Sora’nın keskin nişancı atışını bildirdiği yöntemle.

OYUN İÇİ

[Izuna, batı parkındalar. Hâlâ kozları var. Dikkatli ol.]

Evet—Doğu Birliği’nin ilk hilesi buydu işte. Herkese açık bir maçta doğrudan oyunun içine bariz bir hile koyup ifşa olsalardı işleri biterdi. Fakat sahnede durup oyundaki her şeyi görmek—esasen bir Tanrı gözüne sahip olmak—yalnızca çıkardığı frekansları duyabilenler… yani Vahşi Irk tarafından fark edilebilirdi.

“… Haah, haah…”

Sora Takımı’ndan birkaç yüz metre ötedeki çok amaçlı bir binada saklanan Izuna’nın kulakları Ino’nun raporunu yakaladı.

(—Bunu bana söylemene gerek yok yani.)

Böylesi bir stratejik dehaya sahip bir grubun bütün kozlarını tek bir baskına yatırmasına imkân yoktu.

(Hâlâ sadece keşif yapıyorlar ama ben de bir şeyler hazırladım işte.)

Bununla nasıl başa çıkacaklarını… görmek epey keyifli olacaktı.

[Izuna, iyi misin?]

Izuna, adamın neyden bahsettiğini zerre anlayamadı. İyi mi? Tabii ki iyiydi. Onu biraz irkiltmiş oldukları doğruydu ama onu gerçekten alt etmek bambaşka bir—

[… Ah, boş ver. Sanırım sadece epeyce irkildin.]

Bak—sen ne—

[Yüzün gergin. Gevşe biraz.]

Bu söylenince elini yüzüne götürdü. Haklıydı; yüzü gergindi. Fakat neydi bu—

(… Gülümsüyorum yani?)

Neydi bu şimdi? Neden gülümsüyordu ki? Bu kadar komik olan neydi? Bu yüz de neyin nesiydi böyle?!

(… Hem, demin beri—şu kalbim bir sussun artık lütfen!)

Daha ne kadar böyle güm güm atmaya niyeti vardı? Kalbinin böyle atmasını gerektirecek kadar egzersiz de yapmamıştı. Neden böyle içi içine sığmıyordu ki? Neden bu kadar mutluydu ki?!

En son ne zaman bir oyunun eğlenceli olduğunu hissettin?

(!!)

Sora’nın sözleri zihninden şimşek gibi geçerken yumruğunu duvara geçirdi. Bina sarsıldı; Izuna yumruğunu kırılan duvardan çekip ayağa kalktı.

(… Hff… hff…)

[Izuna.]

(Kes sesini lütfen!)

Bu eğlenceli olamazdı; bu lanet şeyin eğlenceli olduğu hissini kabul edemezdi.

O pisliklerin işini çabucak, hemencecik bitirmeliydi. Bu işi bir an önce bitirmeliydi—

……

“Offf, hayvan kulaklı kızlar olmaları harika ama onlara dokunamamak çok kötü ya.”

Sora bir yandan konuşurken bir yandan da öfkeyle kendisini kucaklamaya koşan kızların her birini avlıyordu.

“Neden olmasın ki Efendim? O kadar büyük bir Aşk Gücü rezervine sahipsiniz ki, birazcık enerji kaybının dokunma arzunuza ve diğer isteklerinize engel olmayacağını varsaymıştım.”

Shiro’yu koruyan Jibril, bir kız sürüsünün arasından kıl payı sıyrılan Sora ile sanki sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına sakince sohbet ediyordu.

“Doğru, yani Vahşi Irk olmasalardı öyle olurdu! Demek istediğim, beni bir yakalarlarsa geri kurtulabilir miyim emin değilim, hem—”

Sarılmak için üzerine uçan bir kızın ellerinden sıyrıldı. Kaçındığı pençeler—yere saplanıp zemini paramparça etti.

“Hey, hop, ihtiyar moruk! Bu oyunda Shiro veya ben bir binadan düşersek ya da bu kaltağın teki bize sarılırsa ölmeyecek miyiz? O zaman ne olacak ha?!”

Sora’nın bu feryadına sunucunun—Ino’nun—sesi yanıt verdi.

“Ah, bu bir sorun değil. Bu oyunda ölemezsiniz.”

“Öyle mi? İyi o zaman, ben de gidip biraz—”

“Ancak, hissedeceğiniz acının adeta ölüyormuş gibi olacağını lütfen unutmayın.”

“Gaaaaaaağğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğğ, Jibril! Y-yardım et bana!”

Birazcık tacizde bulunabilme umuduyla kendisini sarılmaya bırakan Sora, kemikleri orada burada çatırdayıp kırılırken acı içinde çığlık attı. Jibril vakit kaybetmeden Sora’ya sarılan kızı etkisiz hale getirdi ve endişeyle bağırdı:

“Efendim! İ-iyi misiniz!”

“Hff… hff… İ-iyiyim… Sorun yok…”

Sora şiddetli acıya dayanarak yerde sere serpe yatıyor, hatta başparmağını kaldırıp gülümsüyordu.

“Başardım… Sıkıca sarılabildim… Dürüst olmak gerekirse acı diğer tüm hislerimi uyuşturdu ama fena değildi yani…”

“Demir gibi iradeniz karşısında Efendim—kulunuz ancak hayranlıkla eğilebilir…!”

Derken. Aniden, NPC olan kızlara hiç uymayan aykırı bir şey belirdi; Jibril ve Sora aynı anda silahlarını ona çevirdiler. Gözlerinde tek bir ışık bile olmadan onlara bakan bu şey—

“…… Ha, Steph’miş sadece.”

Bunu dedikten sonra Sora hiç tereddüt etmeden sekiz el ateş etti. Mermilerin her biri tam hedefi vurmuştu. Ve Steph’in giysileri—iç çamaşırları hariç hepsi—uçup gitti.

“… Jibril.”

“Evet.”

“Handikapı sen al.”

“Anlaşıldı.”

Efendisinin emrini ciddiyetle yerine getiren Jibril, Steph’i alnının ortasından vurdu.

“Aaaaaaaaah, Jibril, haksızlık buuuuuuu! Neredeydiniz siz, herkesi alıp beni geride bıraktınız, bir daha sizi asla bırakmayacağııım! “

“… Sanırım onu yanımıza getirmekle hata ettik…”

İZLEME KATI

[I-Izuna…]

Izuna bir sonraki saldırısı için fırsat kollamaya başlarken, Ino’nun raporu kulaklarında yankılandı.

[Eee… nasıl desem ki…? Müttefiklerine bile hiç merhamet göstermiyor gibi görünüyorlar.]

Ino’nun rapor edebildiği tek şey buydu. Bir müttefike yapılan bu inanılmayacak derecede inanılmaz muamele karşısında, hem kalabalık hem de Chlammy şaşkınlıkla gözlerini açtı.

(… Bu kız, fazla… İşi cidden zor olmalı.)

Sora’nın anılarında Steph’e yapılan muameleye tanık olan ve ona yürekten acıma hissi duyan Chlammy’ye, Fi şöyle dedi:

[Chlammy… Seninle Stephanie’nin çok iyi anlaşacağını hissediyorummm.]

Chlammy onun ne demek istediğini kurcalamamaya karar verdi.

OYUN İÇİ

Oyunun başlamasının üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Sora Takımı’nın dördüncü baskını da bir kez daha hüsranla sonuçlanmıştı, bu yüzden yine Gamma Noktası’na dönmüşlerdi. Ama bu sefer—

“… Sonunda savunmaya geçmek zorunda kaldık desene, öf ya.”

Gömleklerinden birini çoktan kaybetmiş olan Sora, söylenerek çevresini keskin gözlerle süzdü. Şimdiye kadar sadece tek bir kurşun yemiş olması, üstün kavrama yeteneği sayesinde miydi? Yoksa kimsenin çıplak bir adam görmek istemediği inancının bir eseri miydi? Shiro, üniformasının ceketini ve elbisesini çoktan kaybetmiş, geriye sadece gömleği, diz üstü çorapları ve ayakkabıları kalmıştı. Zaten baştan beri üstünde pek bir şey olmayan Jibril ise kıyafetinin birkaç kopçasını kaybetmişti. Biraz daha hasar alacak olurlarsa, takım iyice açıkta kalacaktı.

Şu an kelimenin tam anlamıyla “hapı yutmuş” durumdaydılar. Izuna, kendilerine saldıran NPC’lerin arasına zaman zaman sızıp dururken, diken üstünde olmaktan başka çareleri yoktu.

“… Saldırılarımız da artık işe yaramıyor gibi… Artık sadece an meselesi mi?”

“Shiro-sama, bir sonraki—”

“… Jibril… kapa, çeneni…!”

Jibril de benzer şekilde stres gösteriyordu; yine de Shiro, parkın zeminini kaplayacak kadar yayılmış olan denklemlerin karşısında, huzursuzca saçlarını çekiştirerek tırnaklarını kemiriyordu.

İşe yaramıyordu. Ne kadar hesaplarsa hesaplasın, ihtiyacı olan son şeyi bulamıyordu. Hesaplamaları kusursuzdu ama resmi tamamlamaya yetmiyordu—Shiro’nun öfkeyle bulutlanmış yüz ifadesini gören Jibril, soğuk terler dökerek Sora’ya fısıldadı.

“… Efendim… yoksa bu nafile mi? Shiro-sama için bile…”

“Hayır, o yapabilir.”

En ufak bir şüphe kırıntısı barındırmayan güçlü bir sesle, pürdikkat etrafı süzen Sora onu kestirip attı.

“Oyunlarda Shiro, benim yapamadıklarımı yapabilir. Bu her zaman böyleydi ve her zaman da böyle kalacak.”

Bu sözlerle birlikte. Shiro’nun zihninde formülü tamamlayacak bir yöntem çaktı. Ama bu—fazlasıyla. Cılız bir sesle mırıldandı Shiro.

“… Ağabey, sen… bana, güveniyor musun?”

“Ha? Ağabeyinin senden hiç şüphe duyduğunu gördün mü ki?”

Üstüne uçan bir hayrandan sıyrılıp onu akıcı bir hareketle vururken konuştu Sora.

Evet, düşününce. Shiro hatırladı, şu Othello oyununda—Chlammy ile oynadıkları o oyunda. Sora’ya henüz söylemediği bir şey vardı.

“… O zaman, Ağabey… Bu, sefer… sıra sende… tamam mı.”

“Ha, ne?”

Shiro belirsizce dudaklarının kenarını kıvırdı. Ve parkı kaplayan denklemin içine, elini sertçe kaldırarak—son değişkeni indirdi.

B. Ve bir sonraki an—güneş ışığının içinden anlık bir karaltı geçti. Parkı çevreleyen binaların duvarları arasında seken Izuna’nın kurşunu, Sora’nın üzerine doğru süzüldü.

“Ah, kahrets—! Jibril, peşinden vur—!”

Kaçmak imkansızdı. Sora darbeyi göğüslemeye hazırlanırken, derhal Jibril’e kendisini vurmasını emretti. Fakat üzerine gelen kurşun Sora’ya çarpmadan hemen önce—

“Ne—”

Sora’yı delip geçmek üzere olan kurşunun yörüngesine—Shiro atladı.

Güneş ışığıyla perdelenmiş, binadan binaya atlarken havadan fırlatılmış bir kurşundu bu. Zoraki bir saldırı. Ama isabet ettiğini net bir şekilde hissettiren bir atıştı. Kurşunun hedefe ulaşmasını izleyemeyen Izuna, bir binanın çatısına inerek çatıyı çatlattı ve kulaklarını kabarttı.

“Sekme sesi yok—vurdum, değil mi?”

Ino’dan üstü kapalı şekilde onay isteyen—yani Sora’nın nabzını kontrol etmesini talep eden—bu sözlerine Ino’nun sesi hiç gecikmeden yanıt verdi.

[Shiro’nun nabzı durdu… tamamen kendini salmış bir halde. Artık kontrol onda değil. Onu hakladın, Izuna.]

Ve Shiro’nun, cansız gözlerle namlusunu Sora’ya çevirdiğini gören— Sora, Jibril ve ekranın ötesinden izleyen tüm kalabalık, herkes aynı şeyi düşündü.

İşte karşılarında bir düşman duruyordu… Izuna’dan bile beteri. İçgüdüsel bir refleksle Shiro’dan hızla uzaklaşmak istese de bu dürtüyü bastıran Sora, olduğu yerde çakılı kaldı. Shiro’nun namlusundan çıkan aleve doğru bileğini uzattı ve kurşun bilekliğine çarptı.

“Jibril! Yukarıda!”

Izuna böyle bir fırsatı kaçırır mıydı hiç? Yeniden saldırıya geçme zamanının geldiği besbelliydi—! Tahminini kesin bir gerçekmiş gibi dile getiren Sora havaya bir bomba fırlattı, Jibril de ona ateş etti. Patlamanın parıltısı. Anlık olarak gördüğü gölgeye doğru Jibril, yuvarlanırken seri halde ateş etti. Ama dönüp bakacak lüksü yoktu. Shiro’nun namlusu bir kez daha parladı. Fakat bu kez Sora, sol ayağını namluya doğru uzattı. Kalp yağmuru eşliğinde sol ayakkabısı parçalandı—ve kurşunla birlikte yok oldu. (Ateş ederse—kaçmamın imkanı yok! Ateş etmesine izin verme!!)

Fakat. Shiro vücudunu yarım adım yana kaydırdı ve namlusunu yere doğru indirdi.

“Hay lanet—?!”

Bunun ne anlama geldiğini bir anda kavrayan Sora, hafifçe kükredi. Yana adım atmıştı—Sora’nın siper olamayacağı bir açıdan saldırmak için. Yere sıktığı kurşunun üç kez, belki sekiz kez, belki de daha fazla sekerek—kesin ve hatasız bir şekilde yön değiştireceğini, Sora’nın karşı saldırı için seçeceği her türlü zamanlamayı anlamsız kılacağını ve onu delip geçeceğini, kaçınılmaz bir saldırı olacağını gösteren sarsılmaz kararlılığı Sora’nın yüzündeki kanı çekmeye yetti. Dengesi bozulurken kalan tek ayakkabısını çıkarıp yere fırlattı ve tekmeledi. Kurşun Sora’nın ayakkabısına çarptı, etrafa kalpler saçıldı ve ikisi de yok oldu.

Engellemişti. Ama. Dengesini ve ayakkabılarını kaybetmişti. Peş peşe atılacak ikinci bir mermiyi engellemek—artık harcı değildi.

“Jibriiiil!”

Sora’nın çağrısına anında yanıt veren Jibril, on metrelik mesafeyi tek adımda katetti ve efendisini kucağına aldı. Ardından ikinci adımıyla onları tek seferde elli metre öteye fırlattı. Ancak Shiro’nun fırlattığı seken kurşun, muhtemelen Jibril’in olaya dahil oluşunu ve uçuşunu bile hesaba katmıştı. Jibril’in koluna taktığı metal aksesuarlardan birinin küçük bir parçasını koparıp götürdü.

Izuna’nın da deneyimlemiş olması gereken bu şeytani hesaplamalara dayalı saldırı, Exceed’ler arasındaki en üstün savaş yeteneklerine sahip olan Jibril’i bile ürpertti. İnmeyi ve Sora’yı yere bırakmayı başardı ama bu sırada Shiro, bir sonraki saldırısını başlatmak üzere sakince arkasını dönmüştü bile.

“… İşimiz bitti gibi görünüyor.”

Shiro’nun nişancılığını ilk kez bizzat tecrübe ediyordu… Şimdi birisi bunun hile olduğunu söylese Jibril buna itiraz edemezdi; Flügel tir tir titreyerek mırıldandı. Ne de olsa Shiro’nun denklemleri olmadan bu oyunu kazanma umutları yoktu.

“… Efendim. Shiro-sama’nın sizi koruma kararına akıl sır erdiremiyorum—”

“Evet—ben anladım, o yüzden takılma ona.”

Ama parka baştan başa kazınmış denklemlere pürdikkat bakan Sora’nın yüz ifadesi…

“B değişkeni—Ağabey, yani. yani. ben.”

sadece soğuk terlerden ve zoraki bir gülümsemeden ibaretti.

“Başka bir deyişle, Shiro’nun düşmanımız olmasını hesaba katsak bile, benim değişkenim denklemi—bizi zafer vaadine götürecek bu sihirli formülü tamamlıyor… bunu söylemek istiyorsun, değil mi Shiro?”

Sora bu gerçek karşısında kuru bir kahkaha atarken kendisini bir kez daha Shiro’nun namlusunun hedefinde buldu.

Shiro’nun mekânı kontrol ederek her yerden sekip vurabilen hayalet kurşunu Sora’ya nişan almıştı. Ondan kaçınmanın tek bir yolu vardı. Shiro’nun saldırısını tamamen okumak—zaten Shiro’nun saldırısının öngöreceği bir şeydi, bu yüzden bunun da ötesine geçmesi gerekiyordu—kısacası, en ideal çözümü okuma yarışını kazanmak zorundaydı. Şaka yapıyor olmalısın—imkansız demek kadar basit bir şey bu. Shiro’ya kendi alanında meydan okuyup kazanmak, bir elmanın yukarı doğru düşme olasılığıyla aynıydı.

“… Jibril, benim yerime Izuna’yı oyala.”

Sora yutkunarak cevap verdi. Bu durumda, en ufak bir muhakeme hatasına bile müsamaha gösterilemezdi. En güçlü kozları olan Jibril’den ayrılması gerektiğine karar vermişti.

“… Emin misiniz?”

“Benim başım zaten Shiro ile belada olacak. Bir de Izuna araya girerse hapı yutarız. Onunla kafa kafaya yarışabilecek tek kişi sensin—bize kazanabildiğin kadar zaman kazan.”

Tabii ki bu, Jibril’in de Izuna’nın kölesi—yani bir düşman—olma riskini taşıyordu. Eğer bu gerçekleşirse, her şey gerçekten biterdi. Ama—

“Eğer arzunuz buysa—”

Ve Jibril gülümsedi.

“—ama gidip şu şeyi yok etmemin bir mahzuru yoktur… değil mi?”

“… Lanet olsun, bizim dünyamızın kurnazlıklarını ne çabuk öğreniyorsun sen öyle? Yapabiliyorsan elbette harika olur ama söylenmesi gerekeni söyleyeyim. Orada ölürsün.”

“Aman tanrım… Pekala, o zaman gidip onu normal yoldan yok edeyim.”

Vakit kaybetmeden, Jibril yere sertçe basarak havalandı.

Tek adımda onuncu katın duvar yüzeyine çıktı, ikincisinde gökyüzünde yüz metre yukarı süzüldü. Aynı anda, Jibril’in sırtına doğru keskin bir atış fırladı—ama Jibril kaçındı.

“Beklendiği gibi saldırıyorsunuz—beni arama zahmetinden kurtardığınız için minnettarım.”

Merminin yörüngesinin diğer ucundaki düşmanı—Izuna’yı—fark eden Jibril bıyık altından güldü. On beş katlı bir binanın çatısına inip huzursuzca silahını doğrultan Izuna ile Jibril karşı karşıya geldi. Jibril, zarafetle eğilerek konuştu.

“Tünaydın, köpekçik.”

“……”

“Aaa, içimi bir déjà vu hissi kaplıyor… Doğu Birliği’ne meydan okuyup kaybettiğimde karşılaştığım kişi—siz miydiniz yoksa?”

Izuna’nın sessizliğini bir kabul olarak alan Jibril gözlerini süzdü.

“Anlıyorum; alt tarafı bir Werebeast’e nasıl kaybettiğime hep şaşırırdım ama şimdi anlıyorum.”

Jibril. Gerçekten de bir meleğinki gibi gülümsüyordu.

“Siz mahlukların o aklınızla varabildiğiniz tek sonuç, ‘Onları sadece bizim dilediğimizce hile yapabileceğimiz bir yere davet edelim’ mi oldu? Efendim bunun son derece geçerli bir strateji olduğunu söylediği için çenemi tutuyordum ama aramızda kalması kaydıyla şunları söyleyebilirim sanırım.”

Berrak ve yüce sesi—ölümcül bir düşmanlıkla lekelenmişti.

“Sizin gibi itlerden utanç veya gurur beklemenin yersiz olduğunu kabul etmek gerek, değil mi?”

Izuna’nın yüzünden bir damla ter süzüldü ve hafifçe geriledi.

Altıncı Sıra, Flügel. On Yemin’den önce varlıkları bile yıkım getiren, bulutların ötesindeki mahluklar. Izuna, o Imanity’ler—Sora ve Shiro—yüzünden gafil avlanmıştı ancak en başından beri en çok çekindiği kişi işte tam karşısındaydı. Werebeast kanında saklı kalan içgüdüler çığlık atıyordu. Silahını bırak. Ağla, feryat et ve canın için yalvar. Karşında duran şey—ölümün ta kendisi, diyorlardı. Bu içgüdüleri mantığıyla bastıran Izuna, silahını daha da sıkı kavradı.

“Pekala, efendim bana zaman kazanmamı söyledi ama hazır fırsat bulmuşken biraz eğlenebiliriz de.”

Jibril bu lafları, güneş gibi bir gülümsemeyle ama adeta bir pisliğe bakıyormuşçasına gözlerle söyledi.

“Lütfen elinizdeki tüm hileleri dilediğinizce kullanın ve doyasıya kendinizi rezil etmeye devam edin.”

İkisi de betonu havaya saçarak bulundukları yerden fırladı. Tanrısal bir hızla ateşleniyordu—Aşk Silahları. Exceed’ler arasında en yüksek fiziksel güce sahip iki ırkın ölüm kalım mücadelesi.

SEV ya da SEVİL: Çarpışıyorlar—!!

Sokaktan aşağı koşmakta olan Sora’nın şakaklarının hemen yanından bir mermi vızıldayarak geçti. Mermiden sıyrıldığını söylemek durumu fazla hafife almak olurdu. Çünkü ateşi eden Shiro’ydu. Bir kez sıyrılmış olsa bile, merminin defalarca sekip yeniden üzerine gelmesi kaçınılmazdı! Düşün. Çoklu sekmeleri hesaba katarak nişan alan peşindeki avcı, nasıl bir hamleyi hesaba katmamış olabilirdi?! Vakit yok, hata payı yok, ama saniyenin onda birinde cevabı ver!

“Hrrrrg, işte bu!!”

Sora kükreyerek merminin geldiği yöne, yani Shiro’ya doğru geri adım atmaya cesaret etti. Bir sonraki an. Geri seken mermi Sora’nın gözlerinin tam önünden sııyırıp geçti.

“—Kahretsin, bunu bile okudun demek!”

Ondan kaçmayı başarabilmesinin tek sebebi, karar verme hızının ve sıçrama mesafesinin Shiro’nun beklentisini kıl payı aşmış olmasıydı… ya da ona benzer bir şeydi işte. Ama bir dahaki sefere bu farkı düzelten bir saldırı gelecekti. Biliyordu: Bu tür şeyleri okuma konusunda kız kardeşine karşı zerre şansı yoktu.

“Aaaah, ne yapmamı istiyorsun benden Shiro?!”

Sora böyle çığlık atarak koşmaya devam etti. Buraya kadar Shiro’nun saldırılarından kurtulabilmesini yalnızca üstün fiziksel kapasitesine borçluydu. Shiro’nun hiç dayanıklılığı yoktu. Bu yüzden koşamıyordu. Koşarsa yorulur ve atışlarının isabet oranı düşerdi. Mesafe ve dayanıklılık avantajı Sora’ya düşünecek ufacık bir pay bırakıyordu.

(Blöf yapamazsın; gözdağı vermek faydasız; rakibinin hamlelerini mekanik ve matematiksel olarak öngörüp yollarını tıkıyor… Böyle bir yapay zekaya sahip bir oyun çıksaydı, imkansız yaptığı için geliştiricilerin ana avrat sövülmedik yeri kalmazdı!) Çok amaçlı binalarla dolu sokaktan kaçarak gördüğü ilk binanın içine atladı. Ne tür bir bina olduğu, onu tasarlayan Doğu Birliği’ne sormadan bilinemezdi ama—(Tuhaf bir giriş, bir sürü kavisli yüzey—kavis ne kadar çoksa hesaplaması o kadar zorlaşır—) Yine de sezgileri onu uyardı. Koşarak yanındaki bir masayı devirdi. Tak—mermi masaya çarptı. Shiro’nun saldırısını engellemişti ama rahatlamadan önce içinde bir korku hissetti.

“—?!”

Alçalarak ileri doğru yuvarlanıp sıçradı. Bir sonraki an, mermi tavandaki kavisli bir lambaya çarpıp arkasına düşmüştü.

“Kavisli yüzeylerden sekme açılarını zahmetsizce hesaplayabiliyor musun yani? İyi olduğunu biliyordum da, insaf be Shiro!”

“Kız kardeşim olabilirsin ama bu kadarı da fazla artık!” diye bağırmamak için kendini zor tuttu.

“Kahretsin, bu imkansız. Oyun alanını değiştirmekle çözülecek şey değil bu…”

Koş. Hızlı ama küçük adımlarla, düzensizce! Beklenen kalıpları ele, sonra o durumda beklenecek kalıpları da ele ve tekrar ele! Çatıya ulaş! Çatıya çıkarsan mermilerin gelebileceği yerleri bir nebze olsun daraltabilirsin—

(—Ve o da kesinlikle bunu bekliyordur. Kontrolsüz bir halde, sürekli olarak en optimum çözümü uygulayarak hareket ediyorsa—) Çaresizlik duygularının gezinmekte olduğu Sora’nın yüreğinde birden bir soru belirdi. (Bir dakika, bu işte bir tuhaflık yok mu…?) Buraya kadar Shiro hiç koşmamıştı. Sora onun menzilinden çıkmak üzereyken, Shiro çıkışını kapatarak mesafeyi daraltmıştı. Dayanıklılığını harcamadan, yorulmadan nokta atışlarına devam etmişti ama—

(… Gerçekten işimi bitirmeye çalışıyor olsaydı, koşsa beni yakalayabileceği bir an mutlaka olurdu…) Shiro’ya koşmamasını emreden—kendisinden başkası değildi, değil mi? Çünkü Izuna ile yüzleşebilmek için atış hassasiyetini koruması gerekiyordu. Ama amacı sadece onun işini bitirmek olsaydı, nefessiz kalmasının ne önemi olurdu ki? Hele ki karşısındaki Jibril olsaydı, bu hayli hayli böyle olurdu—

(… Bu konuda yanılıyorsam canım fena yanacak… ama neyse ne.) Sora kararını verdi: Yapmaktan başka çare yoktu.

Kapıyı kırarak çatıya çıktı.

“Hff, hff… Eee, Shiro? Ağabeyin sınırlarına geldi sayılır. Eve kapanık birine nasıl böyle davranabilirsin ki… hff…?”

Onu takip eden Shiro çatıya çıktı. Gözlerinde hâlâ en ufak bir ışık yoktu. Sallanarak yürüyüp silahın namlusunu yavaşça Sora’ya doğrulttu. (Yerden onuncu kat. Yakında yüksek bina yok—)

“Şey, Shiro… Bu konuda yanılıyorsam—”

Özür dilerim demek üzereydi ki fikrini değiştirdi. Bu konuda yanılma lüksü yoktu. Yanılmıyordu. Doğru cevap buydu. Chlammy ile oynadıklarında o denli büyük bir takibi Shiro’nun halletmesine güvenmişti. Ağabeyinin çuvallayacağı yer ve zaman kesinlikle burası değildi!

“Rrrraaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!!”

Beton zemini tekmeleyerek ileri atıldı. Shiro’nun parmağı tetiği çekti. Üstünde kalan tek gömleğinin uzun kolunu savurdu. Shiro hiç şüphesiz alnını hedef alıyordu—kolunu merminin yörüngesine siper etti. Çarpışma. Son gömleği de kalpler ve mermilerle takas edilerek uçup gitti. Ancak alnına gelen mermiyi engellemek görüşünü bir anlığına kapatmıştı. O kısacık anda yapması gereken şey belliydi. Birkaç el ateş sesi yankılandı. Göremiyordu. Ama içindeki inanç ona ne olduğunu söylüyordu. Shiro, mermileri kenarlardan ve çatı girişinden sektirerek yatay bir mermi cehennemi kuvvet alanı oluşturmayı hedefliyordu…! Eğer güvenli bir bölge varsa—bu ancak Shiro’nun beklemeyeceği bir hamlenin sonucu olabilirdi. Shiro’nun aklına gelmeyecek bir şey varsa, o da şuydu:

“—Kaçmaya hiç çalışmamak, değil mi?”

Bununla birlikte. Sora doğrudan Shiro’nun bedenine doğru fırladı. Anlık olarak Shiro’nun gözleri fal taşı gibi açıldı. Sırtının yanından sayısız mermi vızıldayıp geçerken Shiro’ya sarıldı, çitlerin üzerinden aşıp çatıdan aşağı uçtu. Ve düşerlerken Sora silahını Shiro’ya doğru dayadı.

“—Endişelenme. Düşünce ölmezsin derler. Senin için en altta ben olacağım.”

Sıfır mesafeden. Tetiği çeken Sora sırıttı. Atış sesi bina kümesinin içinde yankılandı—ve hedefini buldu.

“… Ağabey… Seni seviyorum. ”

Sımsıkı! Shiro, karşılık veren Sora’ya sarıldı.

“Evet, ağabeyin de seni seviyor.”

[Izuna, şimdi.]

Kulağındaki fısıltıya yanıt olarak. Izuna pencereyi kırarak caddenin karşısındaki binadan fırladı. Bakışları ve silahının namlusu, düşmekte olan Sora ile Shiro’ya kilitlenmişti. Bu, ilk baskında Izuna’nın maruz bırakıldığı sahnenin birebir aynısıydı. Sora, oyuncu tarafından kontrol edilmeyen Shiro’yu tutarak on katlı bir binanın çatısından serbest düşüş yapıyordu. Yönünü değiştirecek halde değildi. Kaçacak… durumda da değildi.

(—Siz pislikler bana yeterince sorun çıkardınız yani.)

Fakat Sora, onları karşılamaya gelen Izuna’ya bakmıyordu bile.

“… Ha-ha, cidden acınası bir hal.”

Kalbinin derinliklerinden gelen bir keyifle gülümsüyordu ve elinde bir—bomba vardı.

“—?!”

Gelişigüzel fırlatılan bomba, Izuna tarafından refleks olarak vurulup patlatıldı—ki Izuna anında pişman oldu. (Hayır—batırdım işte!) Hemen ardından çakan ışık patlaması Izuna’nın retinalarını dağladı. Ardından hücum eden patlama sesiyle kulak zarları uyuştu. İşitme duyusu tamamen kapandı. Titreşen görüş alanında, dumanı yararak geçen mermilerden kıl payı kurtulabildi—Izuna, bunun tamamen kör talih sayesinde olduğunu hayretle kabul etti. (Anladı bu pislik… yok, mesele bu değil yani.) Saldırısının geleceğini nasıl öngördüğü önemli değildi. Asıl soru şuydu—(Bu pislik nasıl bu kadar lanet olasıca hassas ateş edebildi yani!) Oyuncu tarafından kontrol edilmeyen Shiro’yu tutarak, önünü göremeden, üstelik havada süzülürken tam isabetle ateş etmek. Sora muazzam bir oyuncu olabilirdi ama bir Imanity nasıl olur da—Fakat Izuna’nın düşünceleri aniden kesildi. Bombanın patlamasıyla hâlâ sarsılmış olan duyuları, yine de bunu kesin olarak algıladı. Düşmekte olan Sora’nın kollarında. Sözde oyuncu tarafından kontrol edilmeyen Shiro; sakince, mekanik bir şekilde ve kusursuz bir isabetle—silahını Izuna’ya doğrultmuştu. Shiro’nun tam bir akıl sağlığı timsali olduğu apaçık ortada olan gözleri doğrudan bu tarafa kilitlenmişti—

“Bu yüzdendi—koşmayıp enerjini sakladın, değil mi Shiro?”

“… Ağabey… Seni seviyorum.”

Shiro sırıttı. Az öncekiyle aynı cümleydi ama bu kez tepkisizce söylenmişti.

İZLEME KATI

“İmkânsız bu—?!”

Bu manzara karşısında sonunda Ino da haykırdı. Ino, başından beri Sora ve arkadaşlarının arasındaki konuşmaları Izuna’ya aktarıyordu. Baskınların zamanlamasını ve talimatlarını kusursuz bir şekilde verdiğini sanıyordu. Ve elbette, kaçan Sora ile onu kovalayan Shiro’nun kalp atışlarını en başından beri dinliyordu. Kurala göre Aşk Silahı tarafından vurulmak, kişinin kontrolünü on beş saniyeliğine elinden alıyordu. Ama Shiro, Sora tarafından vurulalı iki saniye bile olmamıştı. Sora’nın atışı Shiro’ya kesinlikle isabet etmişti. Sesi bile duymuştu. Ama öyleyse… nasıl?! Derken—o anda, hem Ino hem de Izuna aynı ihtimali aynı anda fark ettiler.

OYUN İÇİ

(Bu pislik mermiyi kıyafetine getirip vurulmuş gibi mi yaptı yani?!) Shiro, Sora’nın kollarında düşüyordu. Eğer darbeyi sahteden yapmış olsalardı, kıyafetinden bir parçanın eksilmiş olması gerekirdi—ama öyle görünmüyordu… Fakat derken, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede düşüş sırasında dalgalanan kıyafetlerde bir tuhaflık hissetti. Shiro’nun kalçasından bacağına doğru inen hat Izuna’nın gözlerine çarptı. Ve Sora’nın daha önce yaptığı pisliği hatırladı—(Yok artık—gerçekten mi—) Imanity’nin kaderinin bağlı olduğu bu belirleyici hesaplaşmanın eşiğinde.

(—Bu pislik gerçekten sadece külotunu mu hedef aldı yani?!)

Saçma sapan bir sonuçtu bu—ama yine de durumu açıklamaya yetmiyordu. Sora’nın az önce yaptığı atış bir aldatmacadan ibaretse, Shiro’nun hâlâ Izuna’nın kölesi olması gerekirdi. Fakat Shiro’nun aklının başında olması ve silahını ona doğrultması—tek bir sonuca çıkıyordu. Izuna’nın düşünceleriyle alay edercesine Sora konuştu.

“Nihayet anladın mı? En başından beri—Shiro hiçbir zaman sizin lanet tarafınızda olmadı.”

Sora’ya siper olduğu zamanki atış—gerçekten harika bir oyunculuktu; Sora’yı bile kandırmıştı. Shiro’nun rüzgarda dalgalanan gömleğine bakıldığında, bir… Farkı bulun: Sadece tek bir düğme eksikti. O zaman Shiro, Izuna’nın saldırısını sadece tek bir düğme pahasına engellemişti. Merminin yörüngesini milimetrik olarak okuyabilen Shiro’dan başkası—böyle tanrısal bir performans sergileyemezdi.

İZLEME KATI

(Bu—bu imkânsız!) Bu gerçeği bir türlü kabullenemeyen Ino, içinden çığlığı bastı. (Sora gerçekten de paniklemişti! Shiro’nun kalp atışlarında ise gizli bir plan kurduğuna dair en ufak bir gerginlik yoktu!) Shiro’nun nabzı, Izuna tarafından vurulduğu andan itibaren—ve hatta şu an bile. Bedenen ve ruhen tamamen rahattı. Kalp atışları olabilecek en sakin ritimde seyrediyordu. Fakat o zaman bu demek oluyordu ki—

(Ağabeyini bile mi kandırmıştı?!) En ufak bir gerginlik, endişe ya da heyecan duymadan—huzursuzluğun kırıntısı dahi olmadan ağabeyini aldatmıştı. Önceden hiçbir plan yapmadan, tamamen doğaçlama bir şekilde uyum sağlamışlardı…!

OYUN İÇİ

Fakat sahadaki Izuna bunu bile umursamıyordu. Nasıl bir numara çevirmiş olurlarsa olsunlar, bu durum tek bir anlama geliyordu. (Pislikler beni tuzağa düşürdü işte.) İnce ince örülmüş bir entrika ağına bir kez daha yakalandığı anlamına geliyordu. İlk mermi yağmurundan kaçarken dengesini kaybetmişti—hedef aldığı kişi ise o “Shiro”ydu. Karavananın imkânı yoktu ve önceden kalkan görevi gören giysilerden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştı.

(Ama—hepsi bu kadar işte.) Izuna’nın fırlayıp çıktığı binanın penceresi—onun da ötesinde. Karanlığın içinden, elinde ateşli silah tutan bir figür namlu aleviyle aydınlandı. Izuna’nın yendiği kişi—düşman tarafına geçen Jibril’di. Namludan çıkan mermi, Sora ve Shiro’ya saldırmak üzere gökyüzünde keskin bir hızla süzüldü. (Fena bir tuzak kurmuşlar gibi görünüyor—ama buraya kadardı işte.) Izuna onlardan bir adım öndeydi. Hepsi buydu ve artık bitecekti—Izuna bu şekilde zaferinden emin olurken, bedeni—

şimdi tüm vücudunu saran şiddetli, karşı konulmaz bir sarsıntıyla sarsıldı. Shiro tetiği çekti ve namlusundan ışık saçıldı. Aynı anda Izuna fark etti—kız çocuğu ona nişan almıyordu. Bütün teninin ürperdiğini hissetti. Bu… Werebeast’lerin o şaşmaz—”altıncı hissiydi.” Shiro’nun namlusu da gözleri de en başından beri onun ötesine kilitlenmişti. Jibril’e.

Fakat bunu kavrasa bile, kim tahmin edebilirdi ki? Jibril kendi mermisini ateşlediğinde—

Shiro’nun mermisinin o mermiden sekerek Izuna’yı vurmasının hedeflendiğini—ne kadar da saçma bir düşünce.

Tahmin üstüne tahmin, plan üstüne plan, kat kat ve karmaşık. Karşı hamlenin karşı hamlesinin karşı hamlesinin karşı hamlesini öngörmek imkânsızdı—hayır, hayal etmesi bile imkânsızdı. Mermi Izuna’nın arkasına düştü—ve sekti. Izuna’ya kör noktasından saldırmak için. Tepki vermesi, hatta geldiğini görmesi bile imkânsız olan ölümcül bir darbe. Shiro’nun ağabeyini kandırarak, Ino’yu kandırarak, Izuna’yı kandırarak ve hatta Jibril’in yenilgisini bile hesaba katarak başlattığı o saldırı. Böyle tanrısal—hayır, şeytani bir hesaplamayla atılan bu mermiden kaçmanın hiçbir yolu yoktu. Hayır, kesinlikle imkânı yoktu.

Normal şartlar altında.

“—Şimdi eğlenceli olmaya başladı işte!!”

Zafer narası atıyordu. Izuna dişlerini gösterip sırıttı. Aynı anda kan, tüm bedenine kontrolden çıkmışçasına pompalandı. Kılcal damarları patlıyor, gözleri ve kürkü kandan kıpkırmızı bir renge bürünüyordu. Sinirleri ısındı, hücreleri kaynadı, kasları patlak verdi, fizik kuralları gürledi.

Kan Yıkımı. Fizik kurallarının sınırlarını aştığı söylenen o al renkli biçim—

Izuna’nın kandan ıslanmış kolları—ses bile çıkarmadan ortadan kayboldu. Bu, iki Imanity olan Sora ve Shiro’nun idrak edebileceği kapasitenin çok ötesindeydi. Izuna’nın kimsenin algılayamayacağı bir hızla aşağı indirdiği kolları—havayı yakaladı. Sesi aşan elleri, sıkışan havaya karşı düşen bedenini bir anlığına tutacak kadar sürtünme üretti. Ve ardından gelen bir “tekmeyle” sıçradı. Izuna eylemsizliği ve yerçekimini kaba kuvvetle boyunduruk altına alırken, altındaki tek atan mermi—kayıp… gitti.

Bu nasıl bir saçmalıktı böyle? Herkesin kavrayışına meydan okuyan bu başarımın imkânsızlığı. Ancak oyunlara derinden aşina olanlar için bu fenomen tek bir ifadeyle açıklanabilirdi. Izuna’nın yeni bir konumdan hedefine kilitlenen namlusu, kıpkırmızı renge bürünmüş vahşi gözleri. Bunların doğrudan kendi alnına doğrulduğunu hisseden Sora, sadece—kıkırdayabildi.

“—Çift zıplama mı? Hadi oradan be, seni gidi hileci.”

İşte Jibril’in bahsettiği o “Kan Yıkımı” olayı buydu. Fiziksel sınırlara yaklaşan Werebeast’ler arasında, bu sınırları aşabilen biri.

Tek bir silah sesi duyuldu. Fakat aynı an içinde ateşlenen iki mermi, düşmekte olan ikiliye doğru fırladı. Yollarını tıkayan hiçbir şey yokken—hayalet mermiler hedeflerinin alınlarını neredeyse eşzamanlı olarak delip geçti. Hareketsiz ve çaresiz kalan Sora ile Shiro, bir kenara atılmış kırık oyuncaklar gibi yere çakıldılar. Ardından Izuna dört ayaklı bir hayvan pozisyonunda yere indi ve asfalt devasa bir şekilde çatladı.

“Hhhhhhhhhhhhhh… Hhhhhhhhhhhhhh…”

Bir canavarın görünüşü, şiddetin ete kemiğe bürünmüş hali; soluğu şiddetli, savaşa susamış. Kandan kızarmış o yüce varlığı, havada yavaş yavaş kararırken—

İZLEME KATI

“… ”

Derin bir sessizlik. Ekrandan izleyen kalabalık çıt çıkarmıyordu. Aynı sahneyi izliyor olması gereken Chlammy’nin de, Fi’nin de diyecek tek bir sözü dahi yoktu.

İşte bu, Exceed’in On Dördüncü Sırası olan Werebeast’ti. Chlammy nihayet şimdi idrak edebilmişti. Hiçbir mazeret sunamayacak kadar geç kalmıştı ama—Doğu Birliği’nin bu oyunu neden kabul ettiğini. Neden hemen hemen tüm hileleri etkisiz kılacak açık bir karşılaşma çağrısına yanıt verdiklerini. Sora’nın sayısız tuzak kurduğu bir gerçekti. Fakat bunun üstesinden gelmenin başka yolları da olmalıydı. Yine de Doğu Birliği bu oyunu gayet açık ve basit bir nedenden ötürü kabul etmişti. Karşılarına ne tür bir hesaplama ya da strateji çıkarılırsa çıkarılsın—tüm yapmaları gereken, aralarındaki ezici güç farkının getirdiği o akıl almaz absürtlükle bunu silip süpürmekti. Imanity’den yalnızca iki sıra yukarıda olmalarına rağmen—kavranamayacak kadar aşırı güçlü canavarlardı. Bu manzara karşısında Chlammy’nin kendisi bile yutkunarak çaresizliğe kapıldı.

Kazanmalarının hiçbir yolu yoktu. Fi’nin sessizliği ve Jibril’in yenilgisi her şeyi anlatıyordu. Büyünün mühürlendiği bir arenada bu canavarları yenmek, muhtemelen hiçbir Exceed’in başarabileceği bir şey değildi. Izuna’nın kendisi—bizzat Werebeast ırkı, bu alanda mümkün olan en kötü hilenin ta kendisiydi. (Yani bu… Doğu Birliği’nin oyununun asıl iç yüzü bu mu?) Akla mantığa meydan okuyan imkânsız bir oyun. Doğu Birliği’nin oyununun arkasındaki gerçek işte buydu.

Sakinleşen Ino’nun anlık şoku yatışıyordu. Titizlikle Sora ve Shiro’nun kalp atışlarını kontrol ediyordu.

İki kardeşin de kalp atışları tamamen durmuştu. Sahtesi yapılamayacak derecede kusursuz kafadan vuruşlar. Fakat hemen yanlarındaki Izuna’nın kalp atışları… Bedeninden fırlayıp salonda yankılanacakmışçasına patlamayla çarpan o ses…

[İşlerini bitirdin Izuna; bitti artık; kanını sakinleştir!]

Ino, soğuk terler dökerek Izuna’ya seslendi.

OYUN İÇİ

Hhh! Hhh! Hhhhhhhhhh…”

Ino’nun sesi Izuna’nın kulaklarına ulaşmadı. Fakat bir rapora ihtiyacı yoktu; işlerini kesinlikle bitirdiğini biliyordu. Onları hakladığına karar veren şey yerde hareketsizce uzanan iki beden değil, kendi sezgileriydi. Werebeast sınırlarını zorlayıp aşan bir eyleme girişen Izuna, bizzat fizik kurallarını dize getirmişti. Bunu mümkün kılmak için çılgınca çalışan kalbi, yavaş yavaş ritmini düşürdü. Sanki fizik kuralları daha yeni aklına gelmiş gibi, dayanılmaz bir acı vücudunun her bir zerresini sardı.

Bedeni korkunç derecede ağırdı. Nefesini düzene sokmak için çabalasa da bir türlü yatışmıyordu. Kasları parçalanmış, damarları patlamış, sinirleri erimişti—kelimenin tam anlamıyla harap olan Izuna için ayakta durmak bile ağır bir külfete dönüşmüştü. Ama bunun bir önemi yoktu. Buna değmişti. Yapmak zorundaydı. Şimdi—

“… Ben kazandım işte…”

Acıyla mırıldanan Izuna iki ayağı üzerinde doğruldu. Bakışlarını serilmiş öylece yatan Sora ve Shiro’ya çevirip bir şey söylemek üzere ağzını açtı,

ve, puf.

Son derece tantanasız bir şekilde. Son derece aniden—Izuna’nın kolu… bir mermiyle vurulmuştu.

“… Ha?”

Izuna’yı geçin. İzleyen herkes… Ino bile, Chlammy bile, Fi bile. Hepsi şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyip bakışlarını Izuna’nın kalakaldığı yöne—daha yeni vurulduğu tarafa çevirdi. Ve gördüler ki…

bir NPC kızın sırtına yapışmış, gözleri kapalı, kolu, eli ve silahı ileri uzanmış durumda—

“So-Sora, oldu mu? Artık gözlerimi açabilir miyim?”

Steph’ti. Evet, Izuna kaçınılması imkânsız bir saldırıdan sıyrılmak için gerçekten de “altıncı hissini” kullanmıştı. Ama—bu bile yeterli değildi. Sora’nın belirttiği gibi, önceden bilmediği şeyleri öngörme yeteneği sahip olunan bir şey değildi. Böyle bir hileyi gerçekleştirmek ancak büyüyle ya da süper güçlerle mümkündü.

Shiro’nun parkın ortasında deli gibi hesapladığı şey—kesinlikle Izuna’yı devirme stratejisi falan değildi. Bu—NPC’lerin gezinme algoritmasıydı, ancak bunu bilmenin bir yolu yoktu. Gerçekte—hepsi, Aşk Gücü arayışıyla gezinen kızları bir yandan etkilerken bir yandan da onları nasıl yönlendireceklerini çözmek için yazılmış tek bir formüldü. Imanity takımının sergilediği tüm taktikler—ilk salvo ateşinden onları köşeye sıkıştırdıkları ana kadar. Hepsi Shiro’nun oyundan önce sayısız senaryo hazırlayarak ince ince hesapladığı taktiklerdi. Maç boyunca yaşanan her şey, Shiro’nun kurgusuna birebir uygun şekilde gerçekleşmişti.

*

Her şey sırf bu anı inşa etmek için hazırlanmış bir formülden ibaretti.

“… İstediğin kadar ‘altıncı hisse’ sahip ol…”

Izuna’nın görüş alanında beliren YENİLGİ yazısı, oyunun bittiğini simgeliyordu. Her şey sona erdiğinde, Sora ile Shiro ayağa kalkıp konuşmaya başladılar.

“Shiro mermiyi Jibril’inkine çarptırıp sektirirken hedefinde sen bile yoktun—”

“… A-şağıda…”

“Gözleri kapalı bir NPC kızın sırtında taşınan biriydi—bunun Steph olacağını hayatta tahmin edemezdin, değil mi?”

Bu sözler üzerine Izuna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kendisine saldırmak için görüş alanının dışından sektirilen mermi—Jibril’inkiydi. Görüş alanının dışında sekmesinin sebebi kaçınılmaz bir saldırı yapmak değil—merminin hedefinin… belli olmaması içindi!

Oyundan önce Steph, Sora tarafından “çok özel bir büyüye” maruz bırakılmıştı. Yani—

“Shiro’nun yere yazacağı emre uy. Ama bunu unut—onu bağladığım yemin buydu.”

Sora alaycı bir şekilde sırıttı.

“Enerjisi tükenmiş, bir NPC kızın sırtına binmiş ve tek talimatı ‘Love Power takviyesi aldıktan on saniye sonra ateş et’ olan gezgin bir Steph’in Izuna’yı hedef alıp ateş etmesini sağlayan bir formül… Shiro’nun zorlanmış olmasına şaşmamalı.”

Izuna’nın tarafına geçmiş gibi yapıp Sora’yı yönlendirmesi. Ardından Sora’nın Shiro’yu vurmuş gibi yapması. Sonra da Izuna’nın Jibril’den siper ateşi alarak saldırması. Bütün bunları öngören ve kullanan bir saldırıdan kaçılması—ve vurulması: Stratejileri tüm bunları hesaba katmıştı.

“Sırtta taşındığı için ayak sesi yok. Hatırlamadığı için düşmanlık hissi yok. Bilinci bile yok çünkü zaten devre dışı ama Yeminler sayesinde eylemleri hâlâ gerçekleştirebiliyor. Oyunun başından beri herkesin radarından çıkan Steph’in, Izuna’nın tüm gücünü tükettiği tek an ateş etmesi…”

Sora gülümseyerek, bunu öngörebiliyorsan görelim bakalım, dercesine imada bulundu.

“—Bu, ‘altıncı hisse’ sahip olsan bile bilinemeyecek bir şeydir, değil mi?”

Ino ekrana dik dik baktı, düşünceleri zihninde adeta haykırırcasına yankılanıyordu.

(İmkânsız! Bu ‘hesaplama’ seviyesinde bile değil! Bu—)

Ancak Sora, Werebeast’in iç diyaloğuyla alay edercesine dudaklarını kıvırdı.

“’Bu bildiğin geleceği görmek’—içinden geçen şey bu, değil mi Moruk?”

(Ne—?!)

Sora kulaklarına varan bir sırıtış içindeydi, Shiro da aynı şekilde gülümsüyordu.

“Büüütün bu süre boyunca kalp atışlarımızı izliyor ve Izuna’ya rapor veriyordun, değil mi?”

Yakalamışlardı: Hayır. O kadar basit bir şey bile değildi. Evet, bu her şeyi açıklıyordu.

“… Anlıyorum, demek bunu kullandınız…”

Ino’nun kavrayışı o noktaya varıyordu: Başka bir deyişle, tam da Sora’nın dediği gibi—

“Doğru—bir oyunda nihayetinde yapabileceğin iki şey vardır.”

Yani taktiksel eylem ve tepkisel eylem. Özüne indiğinde her türlü oyun, yalnızca inisiyatifi ele geçirme meselesiydi.

“İnisiyatif başından beri bizim elimizdeydi. Bütün olay bundan ibaret. Oynadığınızı sanıyordunuz ama sadece oynatılıyordunuz—sonuç geleceği görmek değil, kader.

“Bu arada, Shiro.”

“… Hım.”

“Yerinize koyduğun o B değişkeni neydi ki? Baştan sona bilincin yerindeyse, oyunun sonunu bütünüyle gördün, değil mi?”

“…… Onlar… fark etmesin… diye…”

Kalp atışları izlenirken, vurulmuş gibi yapabilse bile ruh halini gizleyemezdi. Bu yüzden—Shiro var gücünü ortaya koyarken rahat bir durumu korumak zorundaydı. Gerçekten savaşsa bile yenemeyeceğini bildiği biri. Amacını anlayacağına güvenebileceği biri.

“… Aklıma… gelmedi…”

Bu parametreleri karşılayabilecek bir değişken. Bebekliğinin bittiği o günden bugüne kadar. Bildiği kadarıyla bu kadar elverişli tek bir “sihirli sayı” vardı.

“… senden… başka… hiç kimse…”

Sora’nın yapamadıklarını Shiro her zaman yapabilirdi. Ve doğal olarak—bunun tersi de geçerliydi. Bu yüzden Sora alaycı bir gülümsemeyle konuştu.

“Evet, dövüşle uğraşmak gibi bir zorunluluğumuz yok.

“Zayıfların kendilerine özgü bir yapış tarzı vardır. Aslanlarla çıplak elle dövüşmeyi aslanlara bırakacağız.”

Seyirciler tezahüratlarla inlerken, oyundaki tüm oyuncular sahnede kendilerine geliyordu. İki kardeş sıkıca el ele tutuşuyordu ve Shiro gözlerini açar açmaz konuştu.

“… Her neyse, Ağabey.”

“Hım? Ne oldu kız kardeşim?”

Sora, elini bırakmak istemiyormuş gibi cevap verdi.

İçten içe, sanal gerçeklikte bile olsa Shiro’dan ayrı hareket etmek zorunda kalmanın kendisini ürperttiğini fark etmişti.

“… Neden, zahmete girip, tişörtümü bırakıp… ve, külodumu… vurdun…?”

“Ne?! Böyle bariz bir şeyi sorma kız kardeşim! Bu devasa kalabalığın seni çıplak görmesine izin vereceğimi mi sanıyorsun?!”

“Sanki benim hiç önemim yokmuş gibi konuşuyorsunuz!”

Bir adım geriden uyanan günün en değerli oyuncusu—Steph—feryat etti.

“Sakin ol, Küçük Dora. Harika oyununun günü kurtardığını kimse inkâr edemez. Elchea’nın kaderi için böylesine belirleyici bir anın sana emanet edilmesinin nasıl bir his olduğu hakkında yorum yapmak ister misin?”

“Dürüstçe cevap verebilir miyim? Bunu bir kez daha yaşamaya hiç niyetim yok!!”

Imanity’nin kaderinden sorumlu olmanın baskısı. Eğer Sora hafızasını silme inceliğini göstermemiş olsaydı, bunu kabul etmesine imkân olmadığını çığlık atarak belirtti. Bu sırada onun yanında, birlikte ayağa kalkan Sora ve Shiro.

“Eee, hâlâ zafer ilanını mı bekliyoruz, Moruk?”

Sora, Ino’yu dürttü.

“—Kazanan: Elchea… Yeminler kanununa göre, Doğu Birliği Lucia kıtasındaki tüm haklarını Elchea Krallığı’na devredecektir…”

Ino’nun ağzında kum çiğner gibi yaptığı bu açıklamayla birlikte kalabalığın tezahüratları daha da yükseldi.

Werebeastleri dize getiren ve tek bir hamleyle topraklarını iki katına çıkaran bir kral ve kraliçeden kim şikayet edebilirdi ki? Ancak kalabalığın dizginlenemez coşkusuna rağmen, bir sonraki sözler herkesi susturmaya yetti.

“Aynı şekilde, Yeminler kanununa göre… Izuna Hatsuse… ve ben, Ino Hatsuse, tüm haklarımızdan feragat edip—bu ikisine, Elchea’nın hükümdarlarına devrediyoruz…”

“Evet, çok güzel.”

Sora kararlı bir şekilde başını sallarken, Steph ve seyirciler gözleri fal taşı gibi açılmış halde bakakaldı. Evet—talepleri Doğu Birliği’nin kıtada sahip olduğu her şeydi. Buna tüm kaynaklar ve topraklar dahil olduğu gibi—tüm insanlar ve teknoloji de dahildi.

“Yani şimdi tek hamlede bir sürü Doğu Birliği teknolojisini ele geçirdik, üstüne Izuna’yı ve kıtadaki tüm Werebeastleri de aldık—haaah. Vay be… verdiğimiz emeğe değdi doğrusu.”

Steph, efendisinin gerinirken takındığı bu umursamaz ve keyifli tona ürperdi. Sora’nın geçen gün söylediği şey: “Dünyayı fethedeceğiz. Hepsini—çat diye—bunun başka yolu yok.” Ne demek istediğini biraz olsun kavramıştı—ama aynı anda Steph, göz ucuyla Izuna’yı fark etti.

“……”

Başı öne eğik, kıpırtısızdı. Ino, dikkatle seçtiği kelimeleri güçlükle dile getirerek ama yine de elinden geleni yaparak onu teselli etmeye çalıştı.

“Izuna… Hiçbir sorumluluğun yok… Bu vatanımızın bir emriydi ve sana emreden bendim…”

Buranın gelmesiyle Steph nihayet Sora’nın ne demek istediğini anladı. Izuna yere dik dik bakarken titreyen o küçük (fazlasıyla küçük) omuzlarında yatan şey…

Doğu Birliği’nin kıtadaki tüm haklarının o devasa, ezici yüküydü. Bunları kaybettikten sonra, kimbilir kaç tane… Izuna’nın ırkdaşı evini, işini kaybedecek, sokaklara atılacak—hatta belki de canından olacaktı? Steph kendi suçlamasını hatırladı.

“Bunun sorumluluğunu nasıl almayı düşünüyorsunuz?!”

Sorumluluk almanın hiçbir yolu yoktu.

Tam yetkili temsilciye yüz binlerce insanın hayatı emanet edilmişti. Bu makamın getirdiği tüm sorumluluğu üstlenebilecek tek bir kişi bile var olamazdı. Bu unvanı hafife alan kişi… Sora değil, aksine… (Bendim… galiba.) Steph başını öne eğdi ama Sora hiç etkilenmemiş gibi devam etti.

“Öyle değil, değil mi Izuna?”

“Ha?”

“—O kadar eğlenceliydi ki ne yapacağını bilemiyorsun, değil mi?”

Ino ve Steph’in nefesi kesildi. En sonunda, Izuna Kan Yıkımı’nı serbest bıraktığında… Açıkça—tam olarak—bunu söylemişti.

Kendi kelimeleriyle: “Şimdi eğlenceli olmaya başladı işte.”

“… Bu, saçmalık yani…”

Ama.

“Ben kaybettiğim için bir sürü pislik acı çekecek yani.”

Izuna bunu kabullenemiyordu.

“Ama—neden yani?”

Kabullenmemeliydi—yine de…

“Neden—neden lanet suratım gülümsedi ki yani?!”

Izuna’nın zihni havadaki o son karşılaşmalarına gitti. Bunun eğlenceli olduğunu açıkça hissettiği o ana.

“O zaman o saçmalığa kafamı takmasaydım kazanabilir miydim yani?! Şimdi insanlar benim yüzümden mi ölecek yani?! Çünkü ben—eğlenceli olduğunu düşündüm!!”

“I-Izuna, sakin ol—sen—”

Izuna’nın kontrolsüz feryadı—başka nasıl tepki vereceğini bilmiyordu—sahneyi sessizliğe bürüdü. Ino da ne yapacağını bilemez haldeydi, sadece omuzlarından tutup onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama Sora hâlâ oradaydı.

“Sakin ol, Izuna.”

Çılgına dönmüş Werebeast’e yaklaşan Sora, yavaşça konuştu.

“Neyi farklı yapmış olursan ol, biz seni zaten çoktan yenmiştik.”

Bunu söylemesine rağmen gün ışığı gibi gülümseyen Sora, tüm kalabalığı buz kestirdi. Bu adamın teselli olarak sunabileceği en iyi şey bu mu?! diye düşündü Steph, dehşet içinde. Yine de titreyen Izuna’nın yanına diz çöken Sora, onun başını okşadı.

“Ayrıca kafan karışmış gibi görünüyor—kimse ölmeyecek ve kimse acı çekmeyecek.”

“… Ha?”

“Bu dünya bir oyun. Hepiniz olayı en temelinden yanlış anlıyorsunuz.”

Bu sözler—Sora’nın geçmişte hem Steph’e hem de Jibril’e mırıldandığı sözlerin tıpatıp aynısıydı. Ama bugüne kadar, bu sözlerin gerçek anlamı gizemini korumuştu.

“Pek ikna olmuş gibi görünmüyorsun. O zaman şöyle yapalım.”

Ardından Sora, zamanlaması oldukça ilginç bir teklifte bulundu.

“Hile yok. Sahtekarlık yok. Seninle ben, düello edelim.”

Bir çocuğunkini andıran yaramaz bir gülümsemeyle böyle bir teklifte bulundu.

“Ben kazanırsam, bunu nereden bildiğimi sana anlatırım. Kaybedersem de—arkadaş olalım, olur mu?”

Seyircilerin izleme keyfi için ekranda binaların karşılıklı dizildiği bir sokağın ortası gösteriliyordu. Tıpkı bir Vahşi Batı filminde olduğu gibi rüzgârın kâğıt parçalarını etrafa savurmasını seyirciler büyülenmiş bir şekilde izliyordu. Karşı karşıya gelen rakiplerin gölgeleri seçiliyordu. Imanity’nin kralı, Sora. Ve Doğu Birliği’nin temsilcisi, Izuna.

Shiro, Steph ve Ino ekrandaki görüntülerine dikkat kesilmişlerdi. Fi onunla görüşünü paylaşırken, Chlammy gözlerini kısarak ekrana odaklanmıştı. Ve—tıpkı Imanity’nin kaderinin ortaya konduğu o destansı savaşta olduğu gibi, binlerce kişilik kalabalık, aptalca bir iddiadan öteye gitmeyen bu maça büyülenmiş bir şekilde bakıyordu.

Sora’nın teklif ettiği oyun basitti. Sora ile Izuna, gerçek fiziksel yeteneklerini kullanarak doğrudan karşı karşıya geleceklerdi.

Kazanmasına imkân yoktu. Izuna’nın o kızıla bürünmüş hâlini gören herkesin ortak fikri buydu. Sora ve ekibinin o hâli bile alt etmeyi başardığı bir gerçekti. Ama bunu kesinlikle doğrudan bir yüzleşmeyle yapmamışlardı. Onu kurnazlıklar, taktikler ve üst üste kurdukları sayısız yoğun tuzakla ancak zar zor dize getirebilmişlerdi. Saf refleks ve hareket hızı söz konusu olduğunda, bir Imanity’nin o kızıl şeytana karşı en ufak bir şansı olamazdı. Artık Doğu Birliği’nin kıtada sahip olduğu her şeye el konulduğuna göre, Izuna ve Ino da doğal olarak bu pakete dâhildi. Sora’nın Izuna’ya sahip olması kesinleşmiş bir gerçekti. Bu yüzden bu meydan okuma, onu üstü kapalı bir şekilde teselli etmek için uydurulmuş, ukalaca bir “Arkadaş olalım” hamlesi olarak yorumlanabilirdi. Ancak aynı anda, oradaki herkes şunu merak ediyordu. Imanity’nin en harika oyuncusunun yarısı olan bu adam, bu kral—bu sahtekâr—hiç ağzından çıktığı gibi dümdüz bir şey yapmış mıydı ki?

“Tamam, hazır mıyız? Bu madeni parayı havaya atacağım ve para yere düştüğü andan itibaren kimin silahını daha hızlı çekeceğine dair bir kapışma olacak.”

“… ”

Sora, Izuna’nın bu sessizliğini bir kabul olarak gördü. Tiz bir çınlamayla birlikte madeni para havada süzüldü. Izuna’nın hiçbir duygu belirtisi göstermeyen karanlık gözlerine Sora’nın yüzü yansıyordu.

Onu mağlup eden tek kişi. Tek bir hamleyle Doğu Birliği’nin kıtadaki tüm topraklarını elinden alan ve sayısız Werebeast’i köşeye sıkıştıran kişi. Tüm bunları “Kimse ölmeyecek” diyerek kestirip atan ve gözünün önünde buna dair bir kanıt vaadi sallandıran kişi.

Madeni para yere çarparak tok bir ses çıkardı. Fakat… Izuna silahını çekmek için en ufak bir hamle bile yapmadan öylece bakışlarını yere indirdi.

“Hım… Demek böyle bir seçim yapacaktın.”

Bunu söylerken Sora silahını ağır ağır çekip Izuna’ya doğrulttu.

Evet, eğer Izuna bilerek kaybederse, Sora kimsenin ölmeyeceğine dair o kanıtı ona gösterecekti. Eğer gösterdiği şey mantıklıysa, Izuna o taşıdığı sorumluluğun ezici yükünden kurtulmuş olacaktı. Hiçbir mantığı olmasa bile, onu alt eden bu pislikle arkadaş olma zorunluluğundan kurtulacaktı. Nereden bakarsanız bakın, bu senaryo Izuna’nın bilerek kaybetmesi üzerine kurulmuştu.

Sorun yoktu. Tek yapması gereken kaybetmeyi kabullenmek ve ardından ondan o lanet güvencesini istemekti. Ve sonra—sonra da—

“… Hım, sana karşı dürüst olayım mı?”

Sora iç çekti. Derin bir hayal kırıklığıyla işaret parmağını sıkan Sora, tetiği çekti.

“Beni hayal kırıklığına uğrattın, Izuna.”

!

“—Benimle dalga geçme yani!”

O anda Sora’nın namlusundan bir ışık çaktı ve mermi fırladı. Izuna, kızıla bürünmüş gözleriyle başını kaldırdı.

Kan Yıkımı. Kızıl canavarın hareketleri, bir merminin hızından bile daha süratliydi. Silahı, bir Imanity’nin—Sora’nın gözlerinin—takip etmesinin imkânsız olduğu bir hızla çekildi. Fiziğin prangalarını kırıp atacak kadar güçlüydü. Tanrısal denecek mertebede bir silah çekişti. Sora’nınkinden sonra ateşlenmiş olmasına rağmen, Izuna’nın mermisi ikisinin tam ortasında Sora’nınkiyle çarpıştı ve her ikisinin de yörüngesini değiştirdi. Izuna’nın ikinci atışı anındaydı. Dosdoğru hedefe—Sora’nın alnına gidiyordu. İş işten geçtikten—tetik çekildikten—sonra kendi kendine sordu:

(—Ben ne, yapıyorum yani?) Neden kazanmaya çalışıyordu ki? Werebeastler uğruna, Doğu Birliği uğruna—Sora’ya kimsenin ölmeyeceğini nereden bildiğini sorması gereken an tam da bu andı. Yine de… nasıl oluyordu da—

Izuna’nın içsel karmaşasından bağımsız olarak, mermisi hızla ilerlemeye devam etti. Ve Sora başını hafifçe yana eğdiğinde… mermi hiç zarar vermeden yanından sıyırıp geçti.

“Ha?”

Tıpkı— Hayır. Kesinlikle, tam da öngördüğü gibi. Ama o an geldiğinde… çoktan iş işten geçmişti. Sora’nın ikinci mermisi. Izuna’nın—Kan Salınımı avantajına sahip—Werebeast gözleri için bile mermi göğsüne o kadar yakındı ki, sadece durumun farkına varmak bile sınırının son noktasıydı.

Izuna’nın ikinci bir mermi sıkacağı bilinerek yapılmış bir atış. Izuna’nın namlu parlamasıyla aynı ana zamanlanmış. Başka bir deyişle, Werebeast’in duyularının perdelendiği o saliseler içinde ateşlenmiş. Izuna, merminin göğsüne saplandığını hissederken kulaklarında Sora’nın sesini duyduğundan emindi.

“Bak işte, bahsettiğim şey tam olarak buydu… Gerçek sen busun.”

Izuna yere düşerken görüş alanını sonsuzluğa uzanan bir gölgelik kapladı.

“Doğu Birliği kaybettiğinde acı çekecek olan diğer Werebeast’leri önemsediğine eminim. Ama ağlamanın ardında, özünün ta en derininde yatan çok daha basit bir neden var.”

Izuna alt edildiğini idrak edemeyerek sürüklenirken, Sora konuşmaya devam etti.

“—İlk defa kaybettiğin için üzüldün, değil mi?”

……

“Kaybettiğinde üzülmüyorsan, bir oyuncu olarak sınıfta kalmışsın demektir. Ama—

“—işte sırf bu yüzden sonunda zevkliydi ya.

“Kesin kazanacağını bilerek girdiğin bir oyun sadece işten ibarettir. Böylesine manasız bir şeyde değer bulmanın imkanı yok; üstelik böylesine anlamsız bir şey uğruna insanların hayatları riske atılıyorken, bunu angarya gibi hissetmen son derece doğal—baştan beri haklıydın.”

Fakat—

“… Nasıl bir duyguymuş? Tüm aklınla, bedeninle ve ruhunla meydan okuyup yine de yenemediğin birinin var olduğunu bilmek.”

Ufak bir kız çocuğunun görüntüsü Sora’nın zihninden bir anlığına gelip geçti.

“Bu umutsuzca aşırı güçlü rakibine nasıl göğüs gereceğini, onu nasıl yere sereceğini, nasıl kazanacağını, onu yenmek için ne yapacağını düşünmek.”

Beyaz saçlı, kırmızı gözlü ve insanlığın hayalleri aşan potansiyelini içinde barındıran o kız. O zamanki şaşkınlığını hatırlarcasına, Sora tutkulu bir tebessümle sözlerini tamamladı.

“Hafif bir tabirle söylemek gerekirse—bulutların üzerindesin, değil mi?”

Görünüşe göre öyleydi. Izuna’yı dürtükleyen o dürtünün asıl kimliği belki de buydu. Onu yenen kişi tam da oydu ve sırf bu yüzden… kendisiyle dalga geçmesine izin vermek istemiyordu. Bir dahaki sefere kazanmak istiyordu. İşte tam olarak bu dürtüydi… şüphesiz…

“Bunu anladıysan, çoktan arkadaşız demektir. Tarafımıza hoş geldin, Izuna.”

Şüphesiz, Izuna için bu, hayatında oynadığı ilk oyundu, diye düşündü.

“Hadi, söz verdiğim gibi sana o sebebi söyleyeyim. Uzat bakalım şu sevimli kulağını.”

Sora’nın diz çöküp Izuna’nın yatışmış kulağına fısıldadığı şey, muzip bir hınzırlık tasarlayan bir çocuğun edasıyla doluydu. Ama bir kez hayal edildiğinde, insanı da heyecanlandırmaya başlayan türden bir hınzırlık. Aynı zamanda, akıl sağlığı bakımından bir o kadar şüpheli, ölçek olarak imkansız derecede muazzam bir çılgınlık—ama kulağa bir o kadar da eğlenceli geliyordu. Nedeni duyan Izuna, sanki sonunda rahatlamış, sanki tatmin olmuş gibi, tazelenmiş bir hisle gözlerini kapattı ve gülümseyerek konuştu.

“Bir dahaki sefere… İşim bitti senin, lütfen…”

Ekranda sergilenen bu sahne karşısında salona derin bir sessizlik çöktü. Kalabalıktan tek bir çıt dahi çıkmazken, yalnızca Steph kendi kendine mırıldandı:

“İnanılır gibi değil…”

Tepki hızında, fiziksel yeteneklerde ve hatta duyularda bu denli üstün bir rakibe karşı teke tek bir akıl oyununda zafer kazanmak. Izuna’nın kişiliğini okuyup doğrudan kafadan vurmaya çalışacağını öngörmek. Bütün o sorumluluk ve baskının altında magma gibi biriken yenilgi nefretini okumak. Bir mermiyi savuşturduktan sonra ikincisini yollayacağını öngörmek. Ve buna karşılık olarak, tam ateş ettiği anda… kendi ikinci mermisini sıkmak… kaçışı olmayan bir mermi. Bu, Sora’nın daha önce yaptığı konuşmada ilan ettiği şeyin kanıtıydı.

Chlammy, Sora’nın hafızasından özümsediği kelimeleri zihninde tekrar evirip çevirdi.

“—Imanity, öğrenme ve deneyim yoluyla geleceği görmeye yakın bir bilgeliğe ulaşır, öyle mi?”

Bunu mırıldanarak arkasını döndü ve salondan yürüyüp gitti.

[Aman Tanrım, Chlammy. Neden, şimdiden gidiyor musun?]

(Gerekli olan her şeyi gördüm zaten. Gerisi—onların işi.)

İnsanlara inanma ama potansiyellerine inan… ne kadar da eğlenceli.

“Çok iyi. Sanırım buna bir şans verebilirim.”

Siyah peçesini çıkarıp atan Chlammy, yüzü açıkta bir şekilde gülümsedi.

“Fi, Sora hafızamızı bizim için değiştirdikten sonra doğruca eve dönüyoruz. Yapacak çok iş var.”

Kameralar tamam, hafıza kontrolü tamam, buhar tamam.

“… Onaylandı. Müstehcenliği örtecek seviyede buhar mevcut, onaylandı… harika!”

Sora’nın sırtını dönüp arkasındakileri karşıladığı bir başka gün daha.

“Pekalaaa kızlar, çekinmeyin; gelin bakalım.”

“… Niye lanet bir banyo yapmak zorundayım ki, lütfen?”

“Çünkü efendim, yeni yoldaşlarımızı karşılarken karşılıklı anlayışa ulaşmak adına bunun bir ritüel olmasına karar verdi. Efendim ‘Işık olsun’ dediğinde, ışık olur. Bu ritüel, onur adına yerine getirilecektir.”

“Her neyse, Shiro, bugün keyfin yerinde gibi. Banyodan nefret etme huyunu yendin mi?”

“… Heyecanlıyım… Izu’nun… kuyruğunu… yıkayacağım için.”

Ortamda bir sürü ses yankılansa da kimse görünmüyordu—Hayır, kimsenin görünmesine imkan yoktu. Ancak çelik gibi temperlediği özdenetimi sayesinde Sora’da geriye dönüp bakma arzusu bile kalmamıştı. Chlammy ve Fiel’in ziyareti sırasında her şeyi videoya kusursuzca kaydetmeyi başardığı için!

“Heh, kamera açılarından merceğin buğulanma ihtimaline, herkesin girişinden nerede durup oturacağına kadar her şeyi bir tablet uygulamasıyla çözdüm—Shiro gibi hesap yapamasam da burada hiçbir kör noktam olmadığını biliyorum!”

Evet, acele etmeye gerek yoktu, diye düşündü Sora. Ütopik bir cennete ulaşamasaydı bile, en azından kırıntılarından faydalanabilirdi! Steph’in Shiro’nun saçlarını yıkadığını, o sırada Shiro’nun da Izuna’nın kuyruğunu yıkadığını hayal etti…

Yalnızca seslerle idare etmek zorunda kalsa bile.

“Banyolar yerin dibine batsın, lütfen.”

“… Çok doğru… Ama, şu an… reddedildi.”

“Bu banyo bittiğinde, siz sürtükler benimle kapışmak zorundasınız, lütfen. Yan çizmeseniz iyi edersiniz, lütfen.”

“… Merak, etme; Ağabeyim… sözlerini, tutar…”

“Acaba. Nefes almaktan çok yalan söylemekte usta olan bir adamdan bahsediyoruz.”

“Oh, küçük Dora, buna kanmanın senin suçun olduğunu söyleyen o kutsal metinden haberin yok mu yoksa?”

“Hangi sahtekar tarikat böyle bir metne sahip ki?”

“Efendilerimi gözlemlediğim günlerde derlediğim, bizzat bana ait bir metindir. Yakın zamanda kutsal bir metin statüsü kazanacağı şüphe götürmez olduğundan, şimdiden ona bu unvanı vermemek için hiçbir neden göremiyorum.”

“Ben bir neden görebiliyorum! O ikisini gözlemlemek sadece bir sapığın seyir defteridir!”

“……!”

Dayan. Dayan, Sora.

“Bu arada efendim, acaba ne yaptığınızı sorabilir miyim?”

“Neeeeeeeeeee—aaaaaaaaaargggggggghhhhhh!!”

Sora’nın gözleri önünde bitiveren—yalnızca bir peştemala bürünmüş, olağanüstü kaslı yaşlı bir beden—Ino, Sora’nın çığlığı basmasına neden oldu.

“N-ne cüretle ütopik cennetimi anadan doğma halinle kirletirsin! Çıplak moruklara talep yok!”

Tanrım… Kamera yerleşimini kusursuzca hesaplamıştım, yoksa bu moruk—? Tam önümde bu kadar cüretkar bir şekilde duruyor olamazdı herhalde… Kadraja böyle bir şey girerse, her türlü zil zurna eğlence klibi bir anda dehşet kasedine dönerdi.

“Hmm, bunun loncanıza katılan yeni üyeler için koyduğunuz bir geçiş ritüeli olduğunu duymuştum.”

“Erkekler için geçerli değil! Kaslı moruklar için hiç değil! Bu söz konusu bile olamaz! Yani, ne hakla buraya çırılçıplak dalıyorsun ki?! R-18 olduğunu söylemedim mi ben?!”

“Şey, bilgilendirildim ancak bu yıl itibarıyla doksan sekiz yaşındayım, yani yaş sınırından seksen yıl büyüğüm.”

“—Eh, şey, hmng? Bekle, ne—?”

Bir dakika—onyedi yıllık bakir Sora’nın göz ardı edemeyeceği bir mesele bulmuştuk. Belli bir mesele, dünyayı değiştirecek kadar büyük ama dokunulamayacak kadar sıcak—

“Bu arada, saygıdeğer Jibril bana bağlı kaldığınız ‘ahlak kurallarını’ anlattı da, efendim…”

“Şey, evet…”

Sora, içinden ‘bu haşmetli ve kaslı bedeni benden uzak tutsaydı keşke’ diye geçirdi. Yanıtını ancak sıkıştırıp çıkarabildi.

“Anladığım kadarıyla on sekiz yaşındasınız.”

“E-evet, sanırım.”

“O halde bu, on sekiz yaşından küçüklere yasak olan materyalleri izleme hakkına sahip olduğunuz anlamına gelir.”

“Evet, elbette. Ee?”

Düşüncelere dalmış gibi görünen Ino, sakalını sıvazlayarak huımm diye bir ses çıkardı.

“Şey, aklıma geldi de, eğer endişeniz Majesteleri Kraliçe Shiro’nun size eşlik ediyor olmasıysa, Kraliçe Shiro’nun üstünü giydirip gözlerini bağlasanız, Majestelerinin bu sahneye özgürce girmesinde bir sakınca kalmaz değil mi?”

Dünya dönmeyi bıraktı.

“Ah, aha-ha, aha-ha-ha-ha… Şimdi yani, şimdi yani, ş-ş-şimdi bir dakika bekle bakalım, moruk.”

“Evet efendim, sorun nedir?”

“B-b-böyle bariz bir şeyi g-g-gözden kaçırmış olamam; b-b-bu işte bir yanlışlık, bir hata olmalı.”

“Hmm, aslında tam da danışmak istediğim konu buydu… Ama sizin de mi kafanızı karıştırdı efendim?”

Cık. Sora’nın kulağına hafif ama net bir dille şıklatma sesi geldi. Hayır, imkanı yok, böyle bir şey olmuş olamazdı. Ama yanlış duymuş olmasına imkan yoktu, kesinlikle imkansızdı.

“A-affedersiniz, Bayan Shiro. Az önce ‘Kendi işine bak, piç kurusu’ der gibi bir cık sesi duydum da, acaba bir açıklık getirmek ister misiniz?”

Ona bakamıyordu. Ancak Shiro’nun orada olduğuna dair kesin bir hisle ona seslenen Sora’ya, kısa bir duraksamanın ardından yanıt geldi:

“…… Ben, bir şey, demedim…”

“Üzgünüm Üstat, ama dünyadaki herkesi karıştırsam bile senin sesini karıştırmayacağıma inancım tam. Yani hadi ama, o cık sesi tamamen sendin! Cidden, lütfen bir açıklama alabilir miyim—bunu sen mi akıl ettin?!”

“Hah-hah-hah… Destansı kavga dedikleri şey bu mu oluyor?”

“Hey, bir dakika bekle ulan moruk! Şok üstüne şok yaşattığın için az kalsın gözden kaçırıyordum, sen kimin kız kardeşine çıplak bakıyorsun ulan kahpe evladı! Gözlerinin oyulmasını mı istiyorsun?”

“Aha, endişelenmeyin.” “Reşit olmayanların çıplak görülmesinin yasaklanması gerektiği yönündeki şartınıza yürekten katılıyorum.” “Bunun Izuna’nın ahlaki eğitimi açısından da son derece önemli olduğuna inanıyorum, bu yüzden gözlerimi sımsıkı kapattım,” dedi ihtiyar.

Yani sadece işitme duyusuyla bile çevresini mükemmel bir şekilde algılayabiliyordu öyle mi? Tanrı belasını versin bu mutant pisliklerin!

“… Imı, Izzy, sen de… diğerlerine bakamazsın. Tamam mı…?”

“? Anlamadım ama anlaşıldı yani.”

“Bir dakika, Bayan Shiro, lütfen konuyu değiştirmeyin—Ne—? Sayısız Şeftali Çiçeği Pınarı’nı harcayıp lağıma mı attım yani?!” Sora’nın yanına diz çökerek kayan Jibril konuştu.

“Efendim, rica ederim içinizi ferah tutun.

Kesinlikle henüz çok geç kalmış değiliz.” “G-gerçekten mi?”

“Evet ve bu bilgiyle çözüm oldukça basit.”

Parmağını havada daireler çizerek çevirdi, belki de bir büyü yapmak üzere bir ışık çemberi oluşturdu.

“Değersiz köleniz Jibril, sizi ve kendimi ruhlarla sarmalayarak ses akışını engelleyebilir.

Leydi Shiro’nun bu tarafa bakmamasını sağlarsak, bu bedenin en uç noktasına kadar size ait olduğu düşünülürse Efendim, onunla dilediğiniz gibi—” “…

Jibril… kapa, çeneni.” Flügel üzerindeki mülkiyet hakkını Sora ile paylaşan Shiro’nun bu kısa emriyle Jibril’in ağzı kapandı.

Hemen ardından Shiro üzgün bir edayla konuştu. “—Ağabey…

gözlerimi… bağlayıp… ayıp şeyler mi… yapacaksın… tam da, burada?”

……

“Haaaa-ha-ha-ha-ha-ha-ha! Kız kardeşimin ahlaki eğitimine bu kadar zarar verecek bir şey yapar mıyım hiç aaah-hah-hah-hah-hah Allah belasını versiiiin lanet olsuuun yakın her yeriii yakııın aaaaaaaaaah!”

Sonunda akıl sağlığını yitiren Sora’nın çığlığı tüm banyoda yankılandı.

“… Bu arada efendim.”

“Ne var lan moruk?! Akıl sağlığımdaki çatlağı biraz daha derinleştirirsen—”

“Şey, an itibarıyla size ait durumdayım.”

“—Evet. Yine de peştemallı kaslı bir moruktan duymak isteyeceğim bir laf değil bu.”

Bir an için tüyleri ürpermiş gibi görünen Sora, oldukça kasvetli bir karşılık verdi. Buna rağmen Ino’nun yüzündeki gülümseme hiç bozulmadı.

“Ve Izuna da size ait—tüm bunları kabul ettiğime göre, bir yorumda bulunabilir miyim?”

Gözleri hâlâ kapalı, yüzünde aydınlık bir tebessümle, sadece ses tonunu alçaltarak sordu Ino.

“—O tüysüz maymun beyninle Izuna’ya tam olarak ne dedin ulan sen?”

Sora’nın Izuna’nın kulağına fısıldadığı “kimsenin ölmeyeceği yol”. Böyle işine geldiği gibi bir yolun bulunmasına imkân yoktu. Kendi canından bile çok değer verdiği torununun önüne içi boş bir teselli atan bu dolandırıcıya karşı—bütün haklarını kaybetmiş, hiçbir direniş göstermesine izin verilmeyen biri olarak—ihtiyarın tek küçük başkaldırısı buydu. Sora arkasını bile dönmeden, küçümseyici bir edayla—

“… Kes sesini, otur oturduğun yerde ve izle moruk. Zaten elinden bir şey geldiği de yok.”

ihtiyarı çileden çıkaracak en mükemmel cevabı seçip onunla dalga geçti. Bunun üzerine Ino’nun zaten sıkılmış olan yumrukları daha da sıkılaştı, ancak Sora’nın ardından gelen sözleriyle öfkenin yerini—

“Rahat ol—en sonunda hâlâ bir sürpriz var. Onu gördüğünde cevabı öğrenmiş olacaksın.”

Sora cesur, hatta Ino’ya göre tüyler ürpertici bir gülümsemeyle takıldı. Şimdiye kadar yaşananların da ötesinde bir planın imasını taşıyan bu sözler karşısında Ino, öfkeden ziyade dehşete kapılarak söyleyecek söz bulamadı…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla