ORYANTASYON
Ertesi gün—Elchea Kraliyet Sarayı’nın ucundaki küçük bir toplantı odasında. Sora ve Shiro, Steph ve Jibril, bir de Chlammy ile Elf olan Fiel oradaydı. Yüzünde alaycı bir sırıtışla Sora, her zamanki gibi gözleri yarı açık Shiro ve bakışları dingin Chlammy. Bir önceki gün avazları çıktığı kadar ağlayıp ardından kütük gibi yere yığılan bu üçlü, şimdi bundan en ufak bir iz bile taşımıyordu. Yakından bakıldığında hepsinin gözleri hafifçe kızarmıştı ama eski formlarına kavuşmuşlardı.
“… Eee, neden hepimiz buradayız?”
Herkesin birinin sormasını beklediği anlaşılan bu soruyu Steph dile getirdi. Sora da sanki bu soruyu bekliyormuşçasına cevap verdi.
“Anılar sayesinde Chlammy ile aramızda bir anlayış oluştu ama birlikte savaşacağız. Birbirimizi tanıtmamız gerekiyor, değil mi?”
Birlikte savaşmak: Chlammy’nin bir önceki gün bahsettiği şeydi—Elven Gard’a karşı çifte ajan olmak. Bunun da ötesinde bir şeylerin çıtlatıldığı bu diyalog karşısında Jibril ve Steph, Chlammy ile Fiel’i izlediler. Koyu renkli gözleri ve siyah saçlarıyla zeka dolu keskin bir bakış atan Chlammy, doğrudan konuştu:
“—Ben Chlammy Zell. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Tanıtım sanki bundan ibaretmiş gibi duruyordu. Sora devam etmek zorunda kaldı.
“Iıı, benimle aynı yaşta, on sekiz, boyu 158 santim, göğüs ölçüsü—”
“H-hey, sen?! Bu yaptığın alçakça!”
Özel bilgilerini yavaş yavaş ifşa eden Sora’yı telaşla durduran Chlammy feryat etti.
“Ayrıca destekli sütyen takıyor ama aslında—”
“T-tamam be! Tamam, dur, ben yapacağım, tamaaam!”
Chlammy dışında herkes için onun sessizce ağlamaya başladığı aşikardı ama her neyse.
“A-ama ondan önce—bir şey açıklayabilmem için önce Fi’nin tanıtılması gerekiyor…”
Chlammy’nin bakış atması üzerine Fi denilen Elf kız ağzını açtı.
“Merhabaaalarrr, ben Fiel Nirvalen!”
Dokunulduğunda yumuşacık hissettirecek şekilde hafifçe kıvrılmış sarı saçlarından dışarı uzanan, Elf’lere özgü sivri uzun kulaklarıyla—ergenliğinin ortalarında gibi görünen kız, tüm yelkenleri suya indiren tatlı bir ses tonuyla kendini tanıttı.
“Ama oradaki şeytan hariç herkes bana Fiii diyebilir!”
Bir tebessümün güneş gibi olması işte böyle bir şey olmalıydı. Yumuşak ve nazik aura sahibi Fi’ye bakarken, kendisine şeytan denilmesi üzerine Jibril “Öyle mi dersiniz” dercesine başını yana eğdi ve konuştu.
“Pekala, benden bayağı bir hoşlanmıyorsunuz anlaşılan. Acaba neden? Aklım ermiyor doğrusu.”
Bu bir şaka falan mıydı acaba? Herkes Jibril’e soğuk bakışlar fırlatırken Sora, yanağını eline yaslayıp mırıldandı.
“Başkentlerinin tepesine ‘Semavi Darbe’ mi ne halt öyle bir şey saldığını söyleyen birine göre iddialı laflar.”
Fakat Sora’nın bu tespiti sanki onu tamamen gafil avlamışçasına…
“Ne? Size daha önce de izah ettiğim üzere, bunda benim kesinlikle hiçbir kabahatim—”
“Bal gibi de vardı! Kafaya yenen bir darbeyle bir şehrin haritadan silinmesi bir mi? Cidden, bunu nasıl kıyaslayabiliyorsun ki?!”
Sora’nın bu mantıklı gözlemine Fi de neşeli bir tebessümle katıldı.
“Ben de bir ekleme yapacak olursam, o zamanlar büyü kitabımızın bütün stoğunu da yürütmüştü. Aah ah, o zaman kaybolan büyü sistemlerini yeniden kurmamız sekiz yüz yıldan fazla sürdü biliyor musunuz!”
Sora, parmaklarını masada çekiç gibi tıkırdatarak konuştu.
“—Bayan Jibril, savunmanız.”
“Savunmam mı? Yok artık… Efendim, Elf kafaları yalnızca Nadirlik 2 seviyesindedir ve o Semavi Darbe’de tüm gücümü tükettiğimi düşünürseniz, bu biraz fazla olmadı mı sizce de? Benim bile toparlanmam beş yılımı aldı biliyor musunuz?”
“Semavi Darbe”nin tam olarak ne olduğunu kim bilirdi ama her neyse, görünen o ki koskoca bir şehri haritadan silebilen türden bir saldırıydı. Bu kadar büyük bir gücü kullanmanın bir Flügel için bile bir bedeli olduğunu öğrenen insan insancıklar, içten içe rahat bir nefes aldılar.
Beş yılın buna uygun bir bedel olup olmaması ayrı bir konuydu tabii.
“Bu yüzden savaştan en azından bir kazancım olsun diye gözüme kestirdiğim kitapları alıverdim. Şimdiyse, On Yemin çağında—e-he-he, şöyle bir geriye bakıyorum da, amma iyi ganimetmiş, ge-he, e-he-he-hehh!”
“Sanık Jibril—suçlu bulundu.”
“Neden?!”
Jibril derhal karara itiraz edeceğini belirten bir yüz ifadesi takınırken Sora onu görmezden geldi. Irkdaşları katledilmiş birini, bu katliamı yapan kişiyi affetmeye nasıl ikna edebileceğini kara kara düşünüyordu.
“Iıı, şey, sana Fi diyebilirim değil mi?”
“Aah, tabii ki!”
“Birlikte savaşacaksak aradaki kin ve nefretten kurtulmak istiyorum. Jibril’i affetmeni nasıl sağlayabilirim?”
Sora doğrudan konuya girince Fi, süzgün ve tatlı sesiyle düşünerek parmağını yanağına koydu.
“Hmm, aah, bunu söylemek zor.”
Fakat Chlammy de gözleri kapalı, kolları göğsünde birleşmiş halde konuştu.
“Fi, Sora’nın planı için onun gücüne ihtiyacımız var. Ben de rica ediyorum.”
Nfff… İstemeye istemeye iç çeken Fi, bir teklifte bulundu.
“Pekaaala, aah, eğer sadece ayaklarımı yalayıp ‘Lütfen beni affedin, Fiel Leydim’ dersen seni affederiiim. ”

“Aman yarabbi, şu süslü uzun kulaklı orman kırmasının küstahlığı da gökleri aştı artık!”
İkisi de yüzlerinde kapkaranlık gülücüklerle birbirlerine bakışırken. Yine de Sora’nın kucağında ilgisizce bir mobil oyunla oynayan Shiro mırıldandı.
“… Jib-ril… suçlu… Cezalandırılsın.”
“Neeee, c-cidden bu aşağılık hayva—”
“… Cezalandırılsın.”
“Ngh, nghhhh… Mantığınızı kavrayamıyorum Efendim, ancak emrediyorsanız…”
Ve Jibril, Fiel’in ayaklarına doğru emekledi.
Yala, yala…
“—(düz bir sesle) Aah, lütfen beni affedin, Fiel Leydim.”
“Pekaaala, o zaman seni affediyoorumm!”
Aynen öyle, Fi ellerini kenetledi ve Flügel’i gerçekten affetmişçesine gülümsedi.
Bu kadar mıydı yani? Sora bu kızın geçmişi aslında hiç umursamayıp sadece Jibril’e takılmak isteyip istemediğini merak etti ama şimdilik bunu bir kenara bıraktı.
“E-E-E—Efendim, b-bir dakikanız var mı?!”
Sora’nın düşüncelerini bölen Jibril, büyük bir keşif yapmışçasına gözleri parıldayarak yanına koştu.
“B-böyle aşağılık bir hayvanın ayaklarını yalamak ve ondan özür dilemek zorunda kalmak rezilliğin dik alası, ama nasıl olabilir?! Hissediyorum—efendilerimin ricası üzerine verilmiş bir emir olduğunu düşündüğümde, bir şekilde… İçim bir tuhaf ürperiyor! Bu muazzam şeyin gerçek doğası hakkında bir fikriniz var mı—”
“Pekala, Chlammy, şimdi tanıtımlara geçelim—”
Sora, Jibril’i umursamadan sohbeti ilerletmeye çalışırken, bir kez daha…
“Afedersiniz ama, kin tutmaktan bahsedeceksek benim de hesabım var.”
“—Ne, Steph? Ne saçmalıyorsun sen?”
Parmağını soğukkanlı bir ifadeye sahip Chlammy’ye doğru doğrultarak Steph feryat etti:
“Ş-şeyden bahsediyorum—ondan! Beni yenmek için büyüyle hile yapan kişi bu değil miydi?!”
“Buna kandığın için senin suçun. Tamam Chlammy, devam et.”
“Hey—?!”
Kestirip atılan Steph’i bir kenara bırakan Chlammy konuştu.
“Fi… benim çocukluk arkadaşım. Tam konuşmak gerekirse—aslında efendim.”
Bir an için ne demek istediğini anlayamayan Shiro’ya Jibril durumu açıkladı.
“Elven Gard bir demokrasidir ama On Yemin aracılığıyla kendilerinden alt kademedeki ırkları kendilerine bağlamayı desteklerler—açıkça söylemek gerekirse, bir kölelik sistemi.”
“Ne… O zaman Chlammy…”
Bunu yumurtlayan Steph’e Chlammy başıyla onay verdi.
“Evet, büyük büyükbabamın zamanından beri Nirvalen ailesinin köleleriyiz. Elven Gard’da doğdum ve büyüdüm.”
Söyleyecek söz bulamayan Steph’e acı bir tebessümle bakan Chlammy devam etti.
“Pek de önemli bir şey değil… Herkesin katlanması gereken bir iki zorluk vardır.”
Sora’ya doğru bakışını gören Steph, Jibril ve hatta Fi bile Sora’nın geçmişinde ne olmuş olabilir ki Chlammy kendi durumuna “Pek de önemli bir şey değil” diyebilsin diye merak ettiler.
“… Yeterince sıradan bir hikaye sanırım. Ben bir köleydim ve sadece Fi bana bir arkadaş gibi davrandı.”
Ortamı sezen Chlammy, sohbetin gidişatını değiştirmek adına devam etti.
“Fakat bir köleye arkadaş gibi davranmak, ailenin itibarını lekelemenin ötesinde bir kargaşaya yol açabilirdi; bu yüzden elbette toplum içinde böyle davranamayız.”
“Şey, ben kendi adıma bundan hiç ama hiç hoşlanmıyorum.”
Fi pamuk gibi ama hafif bir öfke kırıntısıyla köpürürken Chlammy devam etti.
“Nirvalen ailesi Elven Gard’da tanınan bir ailedir. Adı nesiller boyu yasama meclisinin üst kamarasının alt sıralarını süslemiştir ve geçen yıl önceki aile reisi vefat ettiğinden beri Fi fiilen aile reisi oldu—”
O anda hikayenin arkasındaki anlamı kavrayıp tepki veren kişi başkası değildi—
“… O zaman Fiel Üst Kamara’nın vekil bir üyesi—bekle, Ü-Üst Kamara üyesi birinin köleleri özgürleştirmek için bir hareket planlaması—vatan hainliği sayılmaz mı?!”
Bu, dünyanın en büyük ülkesinde duyulmamış bir skandal olurdu. Ancak böyle önemsiz ayrıntılar yerine, herkesin bakışları şimdi şaşkınlık dolu ifadelerle Steph’in üzerine indi.
“—S-Steph, sen cidden konuşmamızı takip edebildin mi?! Yine hasta mısın yoksa? Ateşin mi var?!”
Herkesin düşündüğünü dile getiren Sora’ya karşı Steph, yakaladığı ivmeyle arkasını dönüp bağırdı:
“Üzerime yapıştırdığınız aptal etiketini söker misiniz lütfen? Bütün ülke yönetim işlerini üzerime yığan malum iki hükümdardan siyaset konusunda daha bilgili olmasaydım, bir işe yaramazdım zaten!”
Ş-şey, gözlerinin önüne serilen bu inanılmaz manzarayı bir kenara bırakırsak. Sora, Fi’nin gözlerinin içine bakarak sordu:
“… Senin için bir sakıncası yok mu, Fi?”
“Aaanlayamadııım? Ne demek istiyorsuuun?”
“Bizimle çalışmak Elven Gard’ın çöküşüne yol açabilir, biliyorsun değil mi?”
Evet, Chlammy’nin de belirttiği gibi Sora’nın planladığı şey Doğu Birliği’ni kapsıyordu ve hatta ötesini—ama.
“Aah, ama o zaman geldiğinde düşünürüüz.”
Fi yine aynı güneş gibi tebessümüyle devam etti.
“Chlammy zarar görmediği sürece pek umrumda değil… Aile falan, açıkçası beni pek ilgilendirmiyor… Hem yaşlı meclis üyelerinden öyle bıktım ki, mümkünse aile reisliğinden de kurtulmak isterim…”
Kar taneleri gibi kavranması imkansız nazik tebessümüyle.
“Hatta bazen devletin kendisi yok olsa her şeyin çok daha basit olacağını bile düşündüm, e-he-he!”
“N-ne kadar şok edici şeyleri öyle güle oynaya söylüyorsunuz…”
Steph, o tebessümün ardındaki sözler karşısında bir adım geri çekildi.
Yani sırf Chlammy uğruna vatanını yok etmekten bile çekinmeyeceğini söylüyordu. Normal şartlar altında böyle sözlerden şüphe etmek gerekirdi… fakat Sora—belki de Chlammy’nin anılarının bir kısmını aldığı için—kızın sözlerinde hiçbir yalan bulunmadığını hissetti. Bu ikisinin ilişkisini… Shiro ile olan kendi ilişkisiyle kıyasladığında—tuhaf bir empati doğdu.
“Gözlerimi Chlammy’nin üzerinden ayırırsam bir köşede ağlamaya başlıyor, bu yüzden yanında kalmak istiyorum.”
Fi sevecen bir şekilde Chlammy’nin başını okşayarak konuşurken Chlammy karşılık verdi:
“B-ben ağlamam! Ben hiç ağlamadım!”
“Iıı, hükümdar olmak için seni yendiğimizde hüngür hüngür—”
Sora’nın bu düzeltmesi, Fi’nin okşamaya devam ettiği Chlammy’den anında kem bir bakış aldı.
“Aah, tam da tahmin ettiğim gibiii; hep Chlammy’nin gaza geldiğini söylüyorum zaten.”
Elini bir kenara itmeye yeltenmeden, Chlammy sitemkar bir edayla feryat etti.
“A-ağlamadım dedim, tamam mı? B-beni bebekliğimden beri tanıyorsun diye bana sürekli çocuk muamelesi yapmaktan vazgeçer misin artık?!”
Bunu izleyen Sora, Chlammy’nin anılarından Fiel’in yaşını sessizce hatırladı. Ergenliğinin başlarında gibi görünüyordu ama bir Elf falan olmasından mütevellit, aslında—elli iki yaşındaydı. Ve Fiel’in hiç bıkıp usanmadan Chlammy’yi okşamaya devam ederkenki tebessümünü gören Sora içinden şöyle geçirdi:
(—Arkadaştan ziyade anne gibi sanki… aynen.) Böylece, bilmedikleri bir şeye tanıklık edercesine, içlerinde hafif bir kıskançlık hissiyle Sora ve Shiro izlemeye devam ettiler…

“Pekalaa! Zihinlerimizi paylaştık, şimdi tanışıklığımızı daha da derinleştirmek için—”
“Seninle banyoya falan girmem.”
“N-nasıl anladın?!”
Düşüncelerinin bu şekilde okunması karşısında Sora dehşete düştü. Chlammy ona bıkkınlıkla bakıp iç çekti.
“Bu adam bütün anılarını bana verdiğini unuttu mu?”
“Mgh—mghghh!”
Lanet olsun, bu son derece sorunlu bir durumdu. Bu dünyada—müstehcen yayınlar temin etmek en acil meselelerden biriydi! Üstelik artık bir Elf kızı, yani Fiel bile yanlarındayken—bunu nasıl kaçırabilirdi ki! Sora anında bir strateji geliştirmeye çalışırken, yardım hiç beklenmedik bir yerden geldi.
“Chlammy, birlikte savaştığın insanları yakından tanıman önemliidir.”
“Ha?!”
Dostu olduğunu düşündüğü Fi’nin bu sözleri karşısında Chlammy’nin maskesi düştü.
“Neden ki, Jibril ile iyi geçinmemi söyleyen sen değil miydiin?”
“B-bunun hepimizin banyoya girip fotoğraflanmasıyla ne ilgisi var!”
Ancak Sora, fırsat bu fırsattır diyerek gri hücrelerinin her birini harekete geçirdi. Sora’nın içindeki his, Fi’nin niyetini bilmese de bu fırsatı değerlendirmesi gerektiğini fısıldıyordu.
“Bizim geldiğimiz dünyada, dostluğu derinleştirmek için ‘çıplak iletişim’ denen geleneksel bir Japon uygulaması vardır.”
Sora cesurca konuştu, Chlammy ise hemen karşı atağa geçti.
“Bu dünyaya geldiğinden beri ne zaman banyoyu böyle bir amaçla kullandın ki!”
Sora’nın anılarına sahip olan Chlammy için bunu yüzüne vurmak çocuk oyuncağıydı. Bu gayet doğaldı; Sora böyle bir şeyi aklından bile geçirmemişti. Chlammy’nin onu sorgulaması kaçınılmazdı. Yine de—bu tartışmayı kazanmak hâlâ mümkündü!
“Bak şimdi, Steph de Jibril de On Yemin sayesinde bana bağlı durumdalar. Ama senin durumunda, bize bir güven ilişkisine dayanarak yardım etmeni istiyoruz. Artık sadece geleneksel kültürümüze sırtımızı dayayabiliriz—Jibril, zahmet olmazsa.”
“Emrinizdeyim.”
Sora parmaklarını şıklattı, Jibril süzülerek yanında diz çöktü.
“Sadık vasalım, bu tableti kullanarak kendilerine büyük Japon geleneği ‘çıplak iletişimi’ açıklar mısın?”
Sora’nın niyetini kusursuzca kavrayan Jibril, tableti kullanmaya başladı.
“Öhöm—’çıplak iletişim’, köklerini Japonya’nın Savaşan Devletler Dönemi’ne kadar uzanan kadim bir ritüelden alır. Bu ritüelde katılımcılar, gizli bir silah taşımadıklarını göstermek, vücutlarını sergileyerek yeteneklerini gözler önüne sermek, böylece kartlarını açık oynayıp birbirlerine iyi niyetlerini kanıtlamak amacıyla soyunurlardı.”
Jibril’in hiçbir yerde yazmayan bu metni çaba sarf etmeden uydurması üzerine Chlammy daha da üsteledi.
“Y-yalan söylüyorsun! Sora’nın hafızasında böyle bir hikaye yok!”
“Evet, kökenlerini ben de bilmiyordum. Ama bunun güveni derinleştirdiğine dair bir anı bulabiliyor olmalısın?”
Anlık bir duraklama. Muhtemelen Sora’nın anılarını karıştırıyordu—ve ardından.
“—Gördüğüm tek şey, bu tür şeyleri katbekat aşan edepsiz anılardan ibaret!”
Muhtemelen müstehcen bilgiler ve erotik videoların hücumuna uğrayan Chlammy, kıpkırmızı kesilerek çığlığı bastı. En nihayetinde buna seyirci kalmaya dayanamayan Fi araya girdi.
“Pekalaa, Chlammy. Senin adına konuşmama müsaade et.”
“N-ne? Şey, t-tamam—teşekkür—”
“Efendim, sizin de bunu fark ettiğinizden eminiim ama Chlammy’nin söylemeye çalıştığı şey şuu. Vücuduna hiç güvenmiyor, bu yüzden tercih eder ki—”
“B-B-B-B-Ben öyle bir şey söylemeye çalışmıyorum!!”
Fi, gözleri fal taşı gibi açık ve ifadesizdi.
“Söylemiyor musun? Ama…”
Fi’nin gözleri etrafta gezindi. Jibril’inkilere. Steph’inkilere. Ve sonra kendi göğsüne. Ve son olarak, Chlammy’nin… göğsüne. Şefkat dolu gözlerle.
“Ah, endişelenme Chlammy. Bir kadının değeri göğüslerinden ibaret değildir, biliyorsun değil mi!”
“—Şey, şey… t-tamam be, yeter! Gideceğim!”
Chlammy, öfkeyle Shiro’yu işaret etti.
“B-böyle küçük bir kızın huzurunda öyle bir sebebim olacağını mı sanıyorsun?”
İşaret edilen Shiro, gözlerini DSP’sinden kaldırıp başını yana eğdi. Ama Fi, bir annenin çocuğuna öğüt vermesi edasıyla daha da derin nazik bir tebessümle konuştu.
“Chlammy, kendini bir çocukla kıyaslamak sadece kendini fazla aşağılamaktır.”
Chlammy ellerini masaya vurarak ayağa kalktı.
Gözyaşlarının eşiğindeydi.
“Fi, senden nefret ediyorum! U-umrumda değil, banyo nerede?!”
“Öyleyse, hepinize ben eşlik edeyim!”
Anında ortaya çıkan Jibril, her biri için ne zaman topladığı belirsiz banyo malzemelerini tutuyordu.
“… Ben de giriyorum yani, öyle mi; evet, pekala, bu bildiğim bir şeydi sanırım?”
Ve böylece, Chlammy ile Steph’in Jibril tarafından götürülmesini izleyen. Sora, Shiro’yu kucağına alıp doğruldu ve takip etmek için öne çıkan Fi’ye sordu.
“—Eee, benim saçmalıklarıma neden ayak uydurdun?”
“Ne, yani doğru değil miydi? Aaa, ne kadar da korkunç.”
Fi, aynı şekilde karşılık verip saçmalamaya devam ederken gülümsüyordu. Ancak yan yana yürürlerken Sora ile Shiro’nun sorgulayıcı sessizliğine karşılık Fi cevap verdi.
“… Herkes soyunursa, bedenlerindeki ruhani hareketlilikten kişiliklerini bir dereceye kadar analiz edebilirim. Uykumda beni bıçaklama olasılıklarını kavrayabilirsem, başa çıkmam da daha kolay oluur.”
“Anlıyorum,” diye kıkırdadı Sora. “Yani tıpkı Jibril’in dediği gibi sen de çıplak iletişim istiyorsun.”
Her zamanki sevecen ve evet—ele avuca sığmaz tebessümüyle Fi devam etti.
“Chlammy’ye verdiğin anılar, sana kayıtsız şartsız güvenmesini sağladı. İçeriklerini bilmemin bir yolu yok ve canımızı almadığın için gerçekten minnettarım—ancak.”
Gülümsemesini koruyan Fi, gözlerini süzdü.
“Chlammy sana güveniyor diye benim de sana güvendiğimi varsaymamalısıın.”
Hafifçe açılan gözleri konuşuyordu—eğer bu da bir hileyse. O zaman Sora ve yanındakileri silip süpürmek için elindeki her imkanı kullanacaktı, Bütün Elchea’yı da onlarla birlikte bu topraklardan kazıyarak. Yine de bu bakışları umursamayan Sora, gülümseyerek cevap verdi.
“Tam üstüne bastın. Düzenbazın teki kalkıp da ‘Bana güven’ dediğinde ona inanacak kadar aptal olsaydın, bu benim için de bir sorun olurdu.”
Yüzlerindeki tebessümle sessizliğe bürünen Sora ve Shiro, Fi ile birlikte yürümeye devam ettiler. Birden Sora sordu.
“Hey, bir şey sorayım—bütün Elflerin kafası seninki kadar hızlı çalışıyor mu?”
Sorusuna kıkırdayarak karşılık veren Fi cevap verdi.
“Bunu bilseydim, ihanetimin ne kadar yukarılara kadar bilindiğini de bilirdim.”
Nitekim birilerinin buna göz yumuyor olma ihtimalini bile hesaba katmıştı.
“Ha-ha, desene Elven Gard nihayetinde son düşmanımız olabilir.”
“Chlammy’ye zarar vermediğiniz sürece, size var gücümle yardım edeceğiiim.”
Chlammy’ye zarar vermedikleri sürece Elven Gard’ı yerle bir etmelerinde bile sakınca görmüyordu. Fi bunu zımnen ama gayet açık bir şekilde dile getirmişti.
“Şimdi efendim, odunların hazırlanmasını göz önünde bulundurarak Chlammy’nin yanına gitme vaktim geldii.”
Yumuşak adımlarla Chlammy’ye yetişen Fi’yi izleyen Sora, fısıltıyla mırıldandı.
“—Jibril.”
“Buradayım Efendim.”
Sora’nın kısık mırıltısını duyup anında arkasında beliren Jibril konuştu.
“… Bir tür büyü mü kullandı?”
“Hayır, en ufak bir tepki dahi ölçülmedi.”
Bu yanıt üzerine Shiro hafifçe kaşlarını çattı.
Henüz kendisinin bile varamadığı, birinin ağabeyinin üç dört hamle ötesini okumuş gibi görünmesi onda bir huzursuzluk yaratmıştı. Sora da başını kaşıyarak biraz mahcup bir edayla kıkırdadı.
“Büyü falan kullanmadan gerçek niyetimi görebiliyor öyle mi? Eğer durum buysa, bu özgüvenimi biraz zedeliyor işte.”
Aşırı güçlü büyü hileleri kullanan birine kurnazlıkta ve zeka oyunlarında yenilirse, işte o zaman gerçekten hapı yutardı. Fi gerçekten de hazırladığı son hamleye kadar her şeyi okumuş muydu?
“… Ah, neyse, eninde sonunda Elven Gard ile de karşı karşıya geleceğiz; hünerlerini şimdiden görmek fena olmaz.”

Tabii ki yaş sınırına uygunluk göz önüne alınarak epey bir yakacak odun yakılmıştı. Ama tüm o ateşin yarattığı buhar perdesinin ardında, hiç şüphesiz paraíso yatıyordu. Cennet. Banyo salonunda dudak bükmüş bir Shiro oturuyordu. Jibril’in getirdiği “ruh suyuyla özel olarak formüle edilmiş” gizemli şampuan durumu bir nebze düzeltmiş olsa da, yine de banyolardan pek hoşlanmadığı ortadaydı. Steph her şeye rağmen Shiro’nun saçlarını yıkıyor, o sırada içeri giren Chlammy’yi görünce dönüp bir daha bakıyordu.
“Ne, Chlammy, senin böyle bir fiziğin mi vardı?!”
“Hmph, ben giysilerin içinde daha zayıf görünen tiplerdenim…”
Kendi fiziği hakkında bu kadar çok uğraşılan Steph, Chlammy’nin bir mankeninki kadar ideal hatlara sahip olduğunu görünce şaşkına dönmüştü. Jibril ve Fi de orada bulunuyor olmalıydı. Evet, olmalıydılar… Ve buranın bir banyo olduğu düşünülürse—üzerlerinde tek bir giysi parçası bile olmadan. Ne var ki giyinik halde duran ve arkası onlara dönük olan Sora’nın bunları doğrulamasının hiçbir yolu yoktu. (Lütfen… ey telefonlarımızdaki ve tabletimizdeki kameralar. Size güveniyorum!) Kameralar, reşit olmayan çıplak bir kızı—Shiro’yu—kaydedip ban bayrağını tetiklememek adına üç stratejik noktaya yerleştirilmişti. Arkasına dönme dürtüsünü bastırarak bu kez kameralarının mükemmel bir çekim yapması için dua eden Sora, birden kendisine seslenildiğini duydu.

“… Efendim, bunu bekliyor muydunuz?”
Arkasındaki Jibril’in sesiyle daldığı hülyalardan sıyrılan Sora, olumlu anlamda başını salladı.
“Elbette.”
Arkasını dönmesi imkansız olduğundan (neyse ki)—Sora arkasındaki kişiye doğru seslendi.
“Fi… Şey, yani Leydi Fiel?”
“Aaa? Birdenbire bu kadar resmi davranmak da neyin nesi böylee.”
Yanı başından geliyormuş gibi duran Fi’nin yanıtı üzerine Sora konuşmaya devam etti.
“Chlammy’nin göğüslerini gizlemek için kullandığın büyü bir illüzyon mu? Yoksa onları gerçekten dönüştürüyor musun?”
“Aah, dönüştürüyorum ama siz öyle deyincee—”
Fi hâlâ gülümseyerek seslendi.
“Chlammy, oyun bitti. Hem zaten çıplak iletişiimde gizlenmek biraz nezaketsizlik sayılır.”
Şişeden çıkan mantar sesine benzer bir sesle büyü bozuldu ve tahta göğüslü Chlammy eski haline döndü.
“Bunu bu kadar kolay kabul etme Fi! Madem böyle yapacaktın, baştan hiç bulaşmasaydın ya!”
Chlammy’nin bu acımasız durumuna nedense tuhaf bir şekilde empati duyan Steph araya girdi.
“… Sorun değil. Başını dik tutarsan elbet iyi şeyler de olur.”
“Bana öyle bakmayın! Büyüyecekler işte!”
Chlammy, Steph’in tesellisini göğüsleriyle ilgili sanarak yanlış anladı; Fi ise bunu umursamadan lafına devam etti.
“Pekii, arzuladığınız nasıl bir büyüydü acaba?”
“Hah—sadede gelmemize sevindim.”
Fi’nin niyetini kusursuzca kavraması üzerine Sora mağrur bir edayla başını sallayarak konuştu.
“—Beni bir kadına dönüştürmen mümkün mü?!”
Bağıran adamın sırtından yayılan o muazzam tutku, Etrafı saran buharı sanki ilahi bir rüzgar çağırmışçasına şiddetle sarstı…
“Eğer buna sahip olsaydım, arkamda uzanan o cenneti doya doya seyredebilirdim! Aynı cinsiyetten olsaydım, nereden bakılırsa bakılsın son derece masum ve nezih bir durum olurdu! Eğer bu +18 sayılsaydı, o zaman umumi banyolar ve kaplıcalar da +18 sayılırdı! Kusursuz, yenilmez bir masumiyet olurdu bu!”
“Yüreğinizde çalkalanan şehvet aynı kaldıktan sonra, bence temelde pek bir şey değişmeyecektiir.”
“Yüreğimde ne olduğunu kanıtlayabileceğin hiçbir somut delil yok!”
“İnanılmazsınız Efendim! Böylesine abes bir mantığı bu kadar gözü pek bir şekilde savunmanız karşısında duygularıma hakim olamıyorum!!”
Ve ardından Fi ona açıkça söyledi.
“Sanırım bu mümküün.”
“Ciddi misin?!”
Arkasını dönmek için omuriliğinden gelen refleksleri mantık gücüyle bastırmak için harcadığı muazzam çaba, Sora’nın beline kramp girmesine sebep olacaktı neredeyse. Ohhh… Ohh, karşısında bir tanrıça duruyordu—hayır, arkasında!
“Ancak, geri dönüşü yok. Yine de sakıncası yok mu?”
Ne?
“Cinsiyetiinizi belirleyen iki büyüsel element vardır. Aynı elementten iki tanesine sahipseniz kadın olursunuz; farklıysalar erkek olursunuz. Büyüyle elementleri aynı yaparak sizi kadın yapmam mümküün; ancak sizi eski halinize geri döndüremem.”
Bir fantastik dünyaya geldikten sonra neden hâlâ X ve Y kromozomları hakkında ders dinliyordu ki? Steph’in saçlarını yıkadığı Shiro, onun yerine cevap verdi.
“… İstemez, kalsın…”
Tavana—hayır, görünmeyen gökyüzüne bakan Sora, erkekliğe sığmayan gözyaşları döktü.
“Yapma ama fantastik dünya… Yeminlerin ve büyünün olduğu bir dünyada birinin lanet olası cinsiyetini bile değiştiremiyor musun! Kaldır şu kıçını aptal dünya, biraz çaba göster!!”
Sora feryat etse de artık yapabileceği tek şey, arkasındaki cennet diyarını zihninde canlandırmaktı. Ve her şeyi alnının teriyle çabalayan insanın gücüne—üç kameranın bilimine havale etmekti…

Elchea Kraliyet Şatosu—kütüphane. Sora ile Shiro banyodan çıkar çıkmaz doğrudan buraya gelmişlerdi anlaşılan. Islak saçları hâlâ bir havluya sarılı olan Shiro, karalama kabilinden bir şeyleri kara tahtaya büyük bir hırsla tıkır tıkır yazıyordu. Yanında duran Sora ise bir yandan tabletle uğraşırken diğer yandan sayısız kağıt parçasına çizgiler çiziyordu. Güneş batmaya başlarken odayı aydınlatan tek şey titrek mum alevleri ve Sora’nın tabletiydi. Az önce odada hakim olan o şapşal havadan—ciddi yüzlerinde artık eser yoktu.
“—…”
Eve dönmeden önce bir şeyler söylemeyi düşünen Chlammy, olduğu yerde durakladı. Odaya sayısız kağıt parçası saçılmıştı; bazılarının üstü karalanmış, bazılarında çarpılar atılmıştı. Tahtaya hızla kazınan sembol dizilerinin, Sora’nın çizdiği sayısız çizginin ne anlama geldiği, Sora’nın anılarına sahip olmasına rağmen onun için bile tam olarak anlaşılır değildi. Yine de—aklına bir şey geliyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra Chlammy odaya adım attı.
“… Doğu Birliği’ni alt etmek için hazırladığınız strateji bu mu?”
“Mm, kusura bakma, Shiro ile konuşma—gerçi konuşsan da fark etmez sanırım.”
Konuştuklarını fark etmemiş gibiydi bile. Shiro, gözünü bile kırpmadan, adeta bir makine gibi tahtaya sayısız denklem kazımaya devam ediyordu.
“Eh, açıkçası bu alan Shiro’nun uzmanlığı. Benim pek bir fikrim yok; sadece asistanlık yapıyorum.”
Sora’nın sağ eliyle çizdiği şeyler Chlammy’ye açıkça stratejik haritalar gibi görünüyordu. Ancak sol eliyle kullandığı tablette baktığı şey—
“Neden az önceki banyo görüntülerini tekrar incelediğimi mi soruyorsun?”
“… Benden Stephanie Dola gibi bir tepki bekliyorsan hayal kırıklığına uğrarsın.”
“Yüzün kızarırken ve göğüslerini kapatırken pek inandırıcı gelmiyor.”
Boş versene, bu adamla anlamlı bir sohbet edebileceğini umarak baştan hata etmişti. Chlammy bu düşüncelerle arkasını dönerken Sora’nın sesi onu durdurdu.
“Gerçekten kazanıp kazanamayacağımızı sormaya geldin, değil mi?”
Chlammy bu adamı ne kadar itici bulduğunu bir kez daha hatırladı. Başkalarının ritmini bozmayı alışkanlık haline getirmiş gibiydi. Aldığı anılardan bu zaten netti—ama tam da bu yüzden. Aklını kurcalayan tek bir şey vardı.
“—Evet, doğru.”
“Cevabı biliyorsun, değil mi? Anılarıma sahipsin sonuçta.”
“Her şeyi açıklamıyorlar.”
Evet, hâlâ anlayamıyordu. Sora ile Shiro’nun birlikte geliştirdiği strateji gerçekten de muazzam bir eser, insanı saygıyla eğilmeye zorlayan bir başarıydı. Ama—nereden bakarsa baksın, bir kusur vardı. Yine de Sora bu kusuru bildiği halde—hiçbir sorun olmadığı sonucuna varmıştı. Sora’nın anılarının neresine bakarsa baksın, onu bu kadar emin kılan özgüvenin dayanağını bulamıyordu.
“Teoride kesinlikle mümkün. Ama teori başka bir şey—”
Chlammy ile oynadıkları satranç oyunu ve Otello maçı hakkında yapabileceği ortak bir tespit vardı—hayır. Sora’nın oynadığını hatırladığı tüm oyunlar hakkında. O da şuydu:
“Yanlış tek bir adım atarsanız uçurumun dibini boylarsınız, değil mi? Buna nasıl ‘yenilmez’ diyebiliyorsun?”
Evet, Sora’nın hafızasında zaferle süslenmiş pek çok karşılaşma vardı. Ama hepsi de tehlikeli bir ip üstünde yürümekten farksızdı. Buna nasıl “yenilmez” denebilirdi ki? Ama sonra Sora, samimiyetle şaşırmış gibi dönüp Chlammy’ye bakarak konuştu.
“Yanlış bir adım atarsak yenilmez olmaz zaten. Bu yüzden yanlış tek bir adım bile atmamamız gerekiyor, değil mi?”
İşte buydu. Sora’nın anılarını ne kadar didik didik ederse etsin, bu iddianın dayanağını bir türlü bulamıyordu.
“Tek bir hata bile yapmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Chlammy ona dik dik bakarak seslenirken, Sora yine gülerek yanıt verdi.
“Ha-ha-ha, yani bu imkansız. Sadece ben olsaydım kesin elime yüzüme bulaştırırdım… ama—”
Fffft. Sora’nın bakışları kaydı ve Chlammy de onları takip etti—o ak dahiye doğru. Tahtaya hırsla daha fazla denklem kazıyan o ak pak, on bir yaşındaki kıza.
“—『 』 söz konusuysa işler değişir. Ben yanlış adım atsam bile Shiro var.”
Sora’nın anılarını dolduran o cümle—『 』 asla kaybetmez. Buraya kadar gelen Chlammy, nihayet gözden kaçırdığı bir gerçeği fark etti. Birbirlerinin varlığı için oynadıkları Otello oyunu. Ele geçirmeyi başaramadığı o son üç taş—onun kendi varlığından bile daha önemli olan üç unsur. Şimdi o üç taşın neyi temsil ettiğini anlar gibiydi.
(… Anlıyorum. Sadece tek başına Sora’nın anılarına sahip olduğum için yenilmez görünmüyor… durum bundan ibaretmiş.) Kendi varlığından daha çok değer verdiği bir kız kardeşin varlığı—Shiro. İki kişinin tek bir oyuncu olduğu o strateji, pamuk ipliği üzerinde bir uçurumun kenarında yürümek gibi görünse de onun “yenilmez” demesini sağlayan şey bu idiyse… O halde bu güveni ondan söküp almayı başaramayan Chlammy—onun bu özgüvenini asla anlayamazdı. Ancak Sora’nın Shiro’ya söylediği sayısız kelime. Ve kendi kendine söylediği sayısız kelime.
“—Sen… kanatlarını bulmuşsun, değil mi?”
“Mm?”
Ve Chlammy, Sora’yı taklit ederek sırıttı ve konuştu.
“—’Hey Shiro, insanların değişebileceğini söylerler ama bu gerçekten doğru mu’… ha.”
“Ne—?!”
İşte buydu. Yüzünün alacağı o ifadeyi görmek istemişti. Böylece Chlammy, yüzü kızaran Sora’ya tatmin olmuş bir tebessümle bakarak arkasını döndü.

“Epey utanç verici ama bu düşünce yapına saygı duyduğumu söylemeliyim. Neden bununla gurur duymuyorsun ki?”
“Kes sesini!”
“Böyle harika bir kız kardeşe sahip olmak zor olmalı. İnsanın üzerinde kendini kanıtlama arzusu yaratıyor, değil mi… se-v-gi-li… a-ğa-bey-ci-ğim.”

“Bak sen—hadi çekip git artık evine! Elchea’da çok uzun süre takılırsan insanlar şüphelenmeye başlayacak!”
Uzaklaşırken Chlammy’nin zihninden pek çok şey geçti. Ama hiçbirini söylememeye karar verdi. Bunun yerine arkasını döndü—ve tek bir kısa cümle bıraktı.
“—İnanıyorum… ‘insanoğlunun potansiyeline.’”
Karşılığında aldığı yanıt huysuz ama bir o kadar da güçlüydü.
“Herhalde yani. Sen de bir insansın.”
Bu sözler karşısında gözlerini kapatan Chlammy, Elchea Kalesi’nden ayrıldı.
