No Game No Life Cilt 3 – Bölüm 3 / Sky Walk

Sky Walk

AYRIŞMA

Üç hamle kaldı.

Ne bir farkındalığım var, ne bir anım, ne de duyularım. Neredeyim. Kimim. Artık böyle sorular zihnimde belirmiyor bile. Hiçbir şey hissetmiyorum. Bizzat kendi tanımım bile belirsizleşmişken ne sorabilirim ki? Hiçbir şey soramam. Bir şey sormak için hiçbir dayanağım yok. En fazla ne soracağımı sorabilirim sanırım. Bilincim kararıyor, hiçliğe yaklaşıyor; yine de o bilinç cılız ama güçlü bir şekilde diretiyor. Hiçbir kanıt olmaksızın, sadece: “Her şey yolunda.” Tek yapmam gerekenin burada zaferi beklemek olduğuna dair bu ısrar, akıl sağlığımdan geriye kalanlarla beni bağlayan tek şey.

Zafer mi? Neyin zaferi?

Bilmiyorum… Hiçbir şey bilmiyorum.

“… Durumu… nasıl?”

Kraliyet yatak odasının önünde Steph bu soruyu Jibril’e yöneltti. Ancak Jibril sadece tekrar iç çekip başını iki yana salladı.

“—Hiç. Beni içeri almayı reddediyor; ne yapacağımı şaşırdım.”

“Hâlâ sadece durmadan ‘Sora’ mı diyor?”

“Evet… ya siz, ne yaptınız?”

“Saraydaki görevlilerden bulabildiğim herkesle konuştum. Hepsi aynı cevabı verdi—”

“Sora adında birini tanımadıklarını; Elchea’nın tek hükümdarının Efendim olduğunu—tahmin ediyorum ki?”

“Evet… bu ne anlama geliyor?”

“Ben de tam olarak bunu bilmek istiyorum,” diyerek bir kez daha iç çekti Jibril.

“En doğal sonuç Efendim’in anılarının yeniden yazılmış olması olurdu, fakat…”

“Fakat bu—”

“Evet. Efendim’in—kaybettiği anlamına gelirdi.”

Bir şeyler son derece yanlış hissettiriyordu. Shiro’nun aniden kendisini kaybetmesi ve ne idüğü belirsiz Sora isimli birini sersemlemiş bir halde defalarca çağırması. Durumun kendisi kafa karıştırıcı olmaktan öteydi, fakat kaşlarını çatmalarına sebep olan şey bundan bile daha yanlış hissettiren bir şeydi.

Belki de konuşmalarını duymuştu. Kapının altından ince, düz bir nesne kaydı.

“…? Bu da ne…?”

“Evet, Efendim’in tableti.”

Yerden alan Jibril ve Steph, ekrana birlikte baktılar.

“Efendim’in eski dünyasının dilinde yazıyor—‘Sorular’ yazıyor.”

Puk, diye bir ses geldi. Yeni bir mesaj belirdi.

“Anlıyorum. Bu bir mektuplaşma değil, bir sohbet ekranı.”

Efendisinin başka bir dünyadan getirdiği muazzam bilgi birikimi. Jibril bile henüz bunun tamamını kavrayamamıştı ama olayı anlamıştı.

“Şimdi ne yazıyor?”

Steph ekrana dik dik baktı ama en nihayetinde hiçbir şey anlayamadı.

“—‘1. Jibril ile oynayan kişinin adı neydi?’”

“… Şey… Shiro, değil mi?”

“Kesinlikle. Öyleyse… nasıl cevap vereceğiz—?”

Jibril teknolojiyi nasıl işleteceğini anlayamasa da hemen ardından bir puk sesi daha geldi.

“Anlıyorum, yani sözlü olarak cevap verebiliriz—‘2. Steph’in aşık olmasını emreden kimdi?’” “S-Shiro’ydu diyorum.”

Hemen ardından sonraki mesaj geldi.

“…

Şey, şöyle yazıyor… ‘3. On bir yaşında bir kız çocuğu sana kendisine aşık olmanı mı emretti?’” “E-evet…

B-ben de bu yüzden sana sapık ve canavar diye azarlayıp durmuyor muyum…?” Verdiği gergin cevap ile bir sonraki mesaj aynı anda ulaştı.

“—Şöyle diyor…

‘4. Detaylıca anlat, nasıl kaybettin?’” Steph, Shiro’nun durumunu düşününce baştan savma bir cevap veremeyeceğini anladı.

Hatırlayabildiği kadar çok detayı anımsamaya çalışarak parmaklarını alnına koydu ve derin derin düşündü. “Şey, taş-kağıt-makastı.

Beraberliği hedefleyerek benimle psikolojik bir savaşa girdin. Ama anahtar nokta şartlardı; beraberlik durumunda muğlak koşullar sunup bundan yararlandın. Bunun dolandırıcılık olduğunu söyleyerek itiraz ettim ama beni duymazdan geldin ve bana… sana aşık olmamı emrettin.” Steph lafını bitirdiği anda bir sonraki mesaj ulaştı.

“—‘5.

Benim malım olman yerine neden sana bana aşık olmanı emrettim?’” “B-bana diz çöktürmek için.

Ama sonra bir hata yaptığını anlayıp sızlanmaya ve yakınmaya başladın—Shiro.” Bu sefer bir sonraki mesajın belirmesi biraz zaman aldı.

“—‘6.

Doğu Birliği’nin oyununu kim açığa çıkardı?’” Bu konuda hem Steph hem de Jibril aynı fikirdeydi.

“Büyükbabamın mirasıyla sensin, Shiro.”

“Bu benim hatırladıklarımla da uyuşuyor.”

Ve ardından bir sonraki mesaj gelmedi.

Sessizce beklemekten başka çaresi olmayan Steph ve Jibril, kraliyet yatak odasının önünde dikilmeye devam ettiler. Belki de birkaç dakika geçmişti. Ama gelen artık bir soru bile değildi—bir tespitti. Daha doğrusu… bir yalvarış, inançtan yoksun gibi görünen bir beyandı. Anılarınız silinmiş olmalı.

Bu mesaja Jibril cevap verdi.

“Efendim, müsaadenizle, anıların hak sahibi onlara sahip olan kişidir.

Bu ‘Sora’ denilen şahıs kendi anıları üzerine bir oyun oynamış olabilir ama başkasının anılarını silmek imkansızdır.” Ancak karşı argüman duraksamadan geldi.

“Herkes bahse onay verdi.”

“—Böyle bir durumda, neden sadece siz Efendim’in anılarınızı koruduğunu açıklamak zor olurdu.”

Bir kez daha hiçbir yanıt gelmedi.

Kapının arkasında Shiro, elinde telefon, yüzü kucağına gömülü halde cevap veremez bir durumda oturuyordu. Biliyordu.

Ağabeyi yanında o olmadan bir oyun oynar mıydı? Böyle bir sonuç doğurma potansiyeli olan bir oyun, üstelik kaybetmiş olmak— “Ah, şey, evet.

Getirdiğiniz haber için teşekkürler… Hayır, mühim bir şey değil.” Dışarıdan Steph’in cılız sesi duyuldu.

Kapının dışından Steph’in cılız sesi geldi.

“… Shiro, bunu söylemek zor ama gönderdiğim elçi az önce döndü. Imanity Irk Taşı’nı tek başına bahse yatırmanla ilgili protestolar devam ediyordu ve sarayın içinden ne dediklerini tam duyamıyorduk ama görünüşe göre kalabalığın azarladığı kişilerin arasında… Sora adı geçmiyor.”

Bu haber karşısında Shiro’nun görüşü bir kez daha karardı. Bilincini kaybetmemek için dişlerini sıkarak düşündü: Bir şeyler olmalıydı. Hafızalarında bir çelişki olmalıydı. Olmak zorundaydı. Çünkü ne de olsa—

eğer aksi geçerliyse, bu bütün hafızasının sahte olduğu anlamına gelirdi. (İm-kânsız… bu… ka-bul edilemez!) Shiro, reddediş içinde çaresizce başını sallayarak kendi kendine direndi. Bir oyunda kaybetmişti ve zihnine sahte anılar yerleştirilmişti—varsayalım ki, sadece varsayalım ki öyleydi. Fakat bu dünyadan biri, eskiden yaşadığı dünyaya ait tüm o anıları uydurmayı başarabilir miydi gerçekten? Bu kadarı fazlaydı; bunu hiç kimse yapamıyor olmalıydı. Kendini ikna etmeye çalıştı fakat yine de Shiro biliyordu—bu tartışmaya açıktı. Bu dünyada On Yemin ve büyü vardı. Hafızasını doğrudan değiştirmemiş olabilirlerdi, ama mesela… Belki de tüm anılarını ikiye bölmüşlerdi.

Hayır, daha kesin konuşmak gerekirse. Şu anda ağabeyinin varlığına dair elinde hiçbir kanıt bulunmadığı düşünülürse. Akıl sağlığının yerinde olduğunu kim söyleyebilirdi ki? Bu Sora adındaki kişinin varlığının kendisi için ne kadar elverişli bir teselli olduğu düşünüldüğünde… Bu olasılık—kabul edilmesi en imkânsız olan bu olasılık—korkutucu derecede ikna edici bir netlik kazandı. Yani—Sora’nın sadece kendisinin uydurduğu elverişli bir hayal ürünü olduğu olasılığı. (—Ka-bul… et-meyeceğim… bunu kabul edemem!) Bunu kabul etmesinin imkânı yoktu. Kabul ederse, ona dair her şey—en temelinden itibaren—

Tablet tamamen tepki vermeyi kesti. Shiro’nun çökmüş hali kapının ardından bile hissediliyordu; Steph ve Jibril birbirlerine baktılar.

“N-ne anlama geliyor bu? Ne yapmalıyız?!”

“… Düşüncelerimizi toparlayalım.”

Jibril sanki kendini sakinleştirmek ister gibi konuştu.

“Şu anda, Doğu Birliği ile Imanity Irk Taşı’nın—Imanity’nin tüm haklarının—bahse yatırıldığı bir oyunun arifesindeyken, Efendimizi işlevsiz kılmaktan en çok kim kazanç sağlar?”

“Bunu ben bile görebiliyorum—fail Doğu Birliği, değil mi?!”

Gerçekten de: Oyunu ifşa olan Doğu Birliği’nin, resmi maçtan önce Shiro’ya gizlice meydan okuduğu, onu toparlanamaz hale getirip hafızasını sildiği—en doğal sonuç buydu. Fakat Shiro’dan gelen mesajların dökümüne bakan Jibril düşündü.

6. Doğu Birliği’nin oyununu kim ifşa etmişti?

“… Eğer Doğu Birliği olsaydı, öncelikle bu hafızayı silmiş olmaları gerekirdi.”

Doğu Birliği, uzun yıllar boyunca oyuna dair hafızaların silinmesini talep ederek oyunlarını gizlemişti. Maçı kabul etmek zorunda kalmalarının tek nedeni sırlarının ifşa olmasıydı—şunu söylemeye gerek bile yoktu:

“Efendimizin bu meydan okumayı kabul etmek için hiçbir nedeni olamazdı.”

On Yemin: Meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahiptir. Tabii buna bir meydan okumayı kabul edip etmemek de dahildi. Doğu Birliği tarafından teklif edilen bir maçı kabul etmek için mantıklı bir sebep bulmak zordu…

“—Ne yazık ki bu bir çıkmaz sokak… Bu durumu açıklamak için elimizde yeterli bilgi yok.”

Jibril başını sallayarak kederden kararmış bir ifadeyle iç geçirdi. Odanın içinden sadece Shiro’nun kan öksürecekmişçesine attığı hıçkırıklar geliyordu. Sadece ağabeyini—Sora adında bir adamı—çağırıp duran efendisi karşısında Jibril harekete geçmek zorunda hissetti.

Elbette efendisinden şüphe duyamazdı. Efendisi kargaların beyaz olduğunu söylese, üç bin dünyayı dolaşıp her kargayı beyaza boyamak onun görevi olurdu. Bu yüzden, efendisi Sora adında birinin var olduğunu söylediyse, o şüphesiz vardı. Ancak kapının ardından duyulan ses—

“H-hiçbir şey yapamaz mıyız?! Bu gidişle Shiro daha fazla dayanamayacak!”

Steph’in çaresizlikten tırnaklarını kapıya geçirmesine ve çığlık atmasına yetip artıyordu.

Exceed Altıncı Sıra, Flügel: Muazzam bir ruhani-büyülü güce sahip savaş ırkı. Özleri, tanrılar tarafından dokunmuş bir tür “eksiksiz büyü”den ibaretti ve sonuç olarak karmaşık büyüler kullanamıyorlardı. Dahası, Imanity kalbinin inceliklerini tamamen kavrayabilecek karmaşık duygulardan da yoksundular. Fakat.

“… Durum… gerçekten de… öyle görünüyor.”

Büyü gibi şeylere başvurmaya gerek kalmadan bile, efendisinin ruh halinin çöküşün eşiğinde olduğu açıkça görülüyordu. Elbette efendisinden şüphe duyamazdı. Bunu yapmak on bin ölümü hak etmek demekti. Yine de—

“—Efendim. Bir oyun oynayalım.”

“… Ha?”

Steph, Jibril’in bu teklifi karşısında irkildi—tıpkı kapının arkasındaki Shiro gibi.

“Benimle Aschente diyerek bir oyun oynar mısınız? Ve—bunun son derece küstahça olduğunun farkındayım ama—lütfen kaybetmeyi kabul eder misiniz?”

Hıçkırıklar durmadı. Ancak Shiro’nun amacını anlamaya çalıştığını hisseden Jibril sözlerine açıklık getirdi.

“Sora ile ilgili tüm hafızanızın mühürlenmesini talep edeceğim.”

Flügel’in bu bildirisi karşısında Steph’in gözleri yuvalarından fırladı. Bakışlarındaki anlam Jibril için bile açık ve netti. O da bir şeylerin ters gittiği hissine kapılmış olmalıydı. Jibril de Shiro’nun iddialarını kestirip atmanın doğru olmadığına dair belirsiz bir his taşıyordu—ancak.

“Bu gidişle Efendim… zihnen çökecek.”

On bin ölümü göze almak anlamına gelse bile, ne pahasına olursa olsun bundan kaçınılmalıydı. Normal şartlar altında yapmaları gereken şey, yapılmış olan yemini çözüp onu etkisiz hale getirmek için harekete geçmekti. Fakat böyle önlemler için zaman harcarlarsa Shiro’nun daha önce pes edip kırılacağı aşikârdı. Önce hafızasını mühürleyecekler, sonra onu sakinleştirip failin izini süreceklerdi ve ardından—ant olsun ki o kellelerini anında uçurup tozlarını çıkaracağım. Jibril her zamanki ılımlı tebessümünden tamamen sıyrılarak etrafa delici, ağır bir kötülük saçmaya başlayınca, adeta taş kesilen Steph zayıfça onu azarlamaya çalıştı.

“Ji-Jibril, l-lütfen sakin—”

Fakat Jibril’in aurası daha fazla tartışmaya müsaade etmiyordu.

On Yemin şiddeti yasaklıyordu… E ne olmuş yani? Faillerin izini sürer, onlara bir oyunda meydan okur, kendilerini öldürme izni vermeye zorlar ve ardından kendi elleriyle onları katlederdi. Sonrasında da efendisinden şüphe duyduğu için her türlü cezaya boyun eğebilirdi. Jibril’in ellerindeki tablette bir uygulama açılırken bip diye bir bildirim sesi yankılandı. Shiro, kendi telefonundan uzaktan bir uygulama başlatmıştı—bir şogi uygulaması. Mükemmel bilgiye sahip, iki kişilik, sonlu ve sıfır toplamlı bir oyun… Shiro’nun kaybetme ihtimalinin milyonda bir bile olmadığı türden bir oyundu. Dolayısıyla—eğer kaybetmeye niyeti varsa, bunu kesin olarak başarabilirdi. Hıçkırıkların arasından güçlükle seçilen, kâğıt inceliğindeki bir ses Jibril’in kulaklarına ulaştı.

“… As-che… n… te…”

Flügel derin bir baş eğmeyle karşılık verdi.

“Size teşekkür ederim, efendim… Aschente.”

Dört hamle kaldı.

Hafızam yok; kim olduğumu bile bilmiyorum. Kollarım çoktan tüm hissini kaybetti. Sesler duyuyorum ama kime ait olduklarını bilmiyorum. Sahi ben kimim ve neden buradayım? Neden bu oyunu oynuyorum? Her şey bulanık, ama yine de… Başka her şey unutuluşa gömülse bile, tek bir temel ilke beni hâlâ ileri itiyor. Kesinlikle kaybedemem. Kollarımın halinden ötürü, ağzımla bir taş alıyorum. Taşların üzerindeki sayıları dilimle çözerek birini seçiyorum. Ne anlama geldiğini düşünme. Ne anlama geldiğinin hiçbir önemi yok. Biz kaybetmeyiz. Doğru ya—… …kaybetmez.

Kim kaybetmez?

Hayır, bunu düşünme; önemi yok! Omuzumda—birinin elinin sıcaklığı. Bunun her şeyin cevabı olduğunu söyleyen, geriye kalmış o azıcık histen şüphe etme. Zihnim gitmeye başlarken, deliliği söküp atarak—ya da belki kendimi ona teslim ederek—ağzımdaki taşı tahtaya koyuyorum.

Saf, katıksız bir şogi. Shiro’nun kolayca zafere ulaşabileceği bir oyun… ya da aynı şekilde yenilgiye. Gerçekten de basitti. Tek yapması gereken, Jibril’in Altın Komutanı’nı almasına izin vermekti; her şey bitecekti. Bu onun sessiz sedasız yenilgisi anlamına gelecek ve her şey mühürlenecekti. Ağabeyiyle paylaştığı tüm anılar. Ona yaşadığını hissettiren ilk kişiyle, onunla geçirdiği zamanlar. Okul üniformasını ilk kez giydiğinde ona sevimli göründüğünü söyleyen kişi. Bir daha asla gitmeyeceği okulun açılış töreninden eve döndüğünde, ona sarılıp onunla birlikte ağlayan kişi. Kendi başına hiçbir şey yapamayan bir kızın elinden nazikçe tutup ona rehberlik eden kişi. Ağabeyi… Her şeyden ve herkesten çok değer verdiği ağabeyi—Becerikli tek bir hamleyle, birlikte geçirdikleri zaman sanki hiç yaşanmamış gibi olacaktı. …! Zihninde, belki de bir uydurmadan ibaret olan bir ağabeyin anıları, sözleri sel gibi çağladı. Düşünmeden elini hareket ettirdi Shiro.

Jibril gözlerini kapattı ve fısıldadı.

“… Efendim, neden… kazanmak zorundasınız?”

Evet—rakibini öyle ustaca sıkıştıran bir hamleydi ki, komik bir yenilmezlik bile denemezdi buna. Jibril’in sorusuna cevap veren ses son derece cılızdı. Yine de Jibril ve Steph’i kapıdan bir adım geriye itmeye yetecek bir güçle yankılandı:

“… 『 』… asla—kaybetmez!”

Karanlık, yalıtılmış odada Shiro’nun göğsü inip kalkıyordu. Yüzü gözyaşlarıyla kaplı bir halde battaniyesine tırnaklarını geçirmiş, aklında sadece ağabeyi vardı. Okuldaki o tek ve tek gününün ardından eve hıçkıra hıçkıra ağlayarak geldiği gün, ağabeyinin ona söylediği sözler.

Hey, Shiro. İnsanların değişebileceğini söylerler, ama bu gerçekten doğru mu? Var gücünle uçabilmeyi dilersen kanatların çıkar mı? Sanmıyorum. Belki de değişmesi gereken sen değilsin, yaklaşımındır. Olduğun gibi uçmanın bir yolunu yaratmalısın. Bir yol bulmalısın. Kendim uçamazken neyden bahsettiğimi merak ediyorsun herhalde ama seni uçuracak kanatlar bulmaya çalışalım… Acelemiz yok, zamana yayarız. İşe yaramaz bir ağabey olduğumu biliyorum ama bir şeyler düşünmene yardım edeceğim, tamam mı?

Bunu unutursa nasıl yaşayabilirdi? Ağabeyine dair anılarını—zaten yaşayabilmesinin yegâne sebebini—mühürlerse geriye ne kalırdı ki? Eğer bunlar ekilmiş anılarsa, nasıl bir acımasız maçı kabul etmişti böyle? Çünkü bu—bu kadarı—çok fazlaydı!

“… Ağabeeey… hayııır… Ağabeyimi unutmak istemiyorum—ölmeyi tercih ederim!!”

Efendilerinin boğazını yırtarcasına çıkan bu ses karşısında, ne Jibril ne de Steph nefeslerini tutmaktan başka bir şey yapabildi.

On bin ölümü göze alan bir teklif. Teklifi reddedilen Jibril’in artık söyleyebileceği bir şey kalmamıştı. Gözleri yere çivilenmiş mağlup Flügel’in yanından geçen Steph, isteksizce ağzını açtı.

“Ş-şey… D-durumu tam olarak anladığımı söyleyemem ama…”

Steph’i konuşturan şey mantık değildi. Bunlar yalnızca Shiro’yu teselli etmek için duyduğu o belirsiz ama yürekten gelen arzunun dile dökülüşüydü.

“Senin için, Shiro… Sora kesinlikle vardı, değil mi? Yani o olmayınca bu hale geliyorsun. Hiç şüpheye yerin yok—öylesine kesin.”

Fakat Steph’in sözleri…

“Eğer durum buysa, o zaman bu Sora denilen kişinin bu durumu yaratmak için bir sebebi olmalı, değil mi?”

Steph’in sözleri varsayımları yerle bir etti ve bir umut ışığı getirdi. Ancak orada toplanan üç kişi arasında bunu fark etmeyen tek kişi kendisiydi. Zaman durmuşçasına hem Jibril’in hem de Shiro’nun gözleri fal taşı gibi açıldı ve donakaldılar.

“F-fakat bu durumun On Yemin ile hafızanın silinmesiyle açıklanamayacağı doğru değil mi—”

“Ah, o… Yani, şey değil—bakın…”

Steph’in bir sonraki tahmini nefeslerini kesen şey oldu.

“—Acaba… oyun henüz sona ermemiş olabilir mi?”

Jibril’in gözleri cam bilyeler gibi yuvarlandı. Bakışlarındaki anlamı kavrayamayan Steph kekeledi.

“B-bakın—hafızalarımızı yeniden yazan şey On Yemin değil de oyunun kendisi olamaz mı? Ve eğer Shiro’nun dediği gibi yeniden yazılan hafıza kendisininki değil de bizimkiyse… o zaman, şey… bu ‘Sora’ denilen kişi b-böyle bir oyun için rızamızı almış demektir ve oyun… hâlâ… bitmedi… falan…”

Steph’in özgüveni tükenip sözleri cılızlaşırken Shiro ıslak yüzünü kaldırdı.

“—N-neye dayanarak söylüyorsun bunu…?”

Jibril, mevcut kanıtları absürt bir şekilde göz ardı ederek aniden ortaya atılan bu hipotezle boğuşurken ellerini ouşturdu.

“D-dayanak mı…? Ben—sadece yanlış olduğunu hissediyorum.”

Hayır, Steph’in hiçbir kanıtı yoktu—ve sırf bu yüzdendi. Zihinden ziyade duyguların söylettiği sözler döküldü ağzından.

“O kişi—asla kaybedebilecek biri değil.”

O kişi—ne Shiro’yu ne de Sora’yı açıkça belirten tarafsız bir tanımlama—Jibril’in ağzını kapatmasına neden oldu.

Steph’in hipotezi delik deşikti. On Yemin olmadan gerçekliğin böyle bir değişime uğramasının nasıl mümkün olacağı belirsizdi. Hem sadece tam yetkili temsilcinin—Shiro’nun—o kişiye dair anılarını koruyup diğer herkesinkini silmenin ne amacı olabilirdi ki? Yine de Steph’in varsayımı doğru çıkarsa, şu anda canlarını sıkan pek çok çetrefilli konuyu açıklayacağına şüphe yoktu.

Elchea’nın hükümdarı, Imanity’nin hükümdarı, kendisinin efendisi. Bir tanrıyı dize getiren, bir Flügel’i alt eden—Doğu Birliği’ni yutmayı kafaya koyan kişi! Bu kişinin kaybetmesi mi? Bu düşüncenin kendisi bile… doğru gelmiyordu.

Ya Steph’in hipotezi doğruysa ve bu anlaşılmaz durum düşman tarafından tezgâhlanmamış, aksine zafere ulaşmak için tasarlanmış bir senaryoysa—?

“O halde, bunu doğrulamanın bir yolu var.”

Jibril başını sallayarak detaylandırdı.

“On Yemin kullanılarak bile belirli bir nesnenin veya bireyin var olduğu gerçeğini dünyadaki tüm anılardan ve kayıtlardan silmenin imkânsız olduğu doğru. Ancak, farz edersek ki—”

Bu varsayımsal senaryonun gerektirdiği koşullar oldukça ağırdı. Bunu On Yemin’in gücü olmadan başarmak gizemi daha da derinleştiriyordu—yine de.

“—Sora adında bir kişinin Efendimizin ağabeyi olduğunu ve Imanity’nin tam yetkili temsilcisi olarak bir maçı kabul ettiğini varsayarsak, o zaman belki de ona dair tüm anılar Imanity’den silinebilirdi. Ve benden de—ama öyle olsa bile…”

Steph, Jibril’in sözlerine nefesini tutarak tepki verdi.

“Onun mülkü ya da tebaası olmayan kişilerin hafızasından ona dair anılar kaybolmazdı—yani başka bir ırka sorabiliriz!”

“Kesinlikle. Bunu doğrulamak için derhal Doğu Birliği elçiliğine ışınlanacağım—ayrıca…”

Kapının önünde diz çökerek başını eğdi:

“… Efendilerimin mağlup olduğu varsayımıyla hareket edip gösterdiğim bu çirkin saygısızlık yüzünden her türlü cezayı kabul edeceğim—ancak lütfen öncesinde bana biraz zaman tanıyın.”

Jibril bu beyanda bulunur bulunmaz boşlukta eriyip kayboldu. Maddenin yer değiştirmesinin ardından kalan boşluğu dolduran hafif bir esinti bırakarak gözden kayboldu. Yalnız kalan Steph ne yapacağını bilemez halde kaldı ama şimdilik kapının ardından seslendi:

“Ş-şey… Sh-Shiro… iyi misin?”

Ancak o sırada Shiro’nun zihni çoktan başka bir yerdeydi.

Ağabeyinin var olduğu yönündeki kesin olasılık. Bundan bir parçaya dokunmasıyla birlikte, donup kalmış olan düşünceleri hızla yeniden harekete geçti. Sora’ya—ağabeyine—dair umudunun belirmesi ve bu umudu kesinliğe dönüştürecek kanıtlar. Ağırlaşmış bedenini yataktan kaldırıp ayağa kalkarak sürünürcesine odanın merkezine doğru ilerledi. Her zaman yarı kapalı olan ıslak, yakut rengi gözleri. Onları ardına kadar açtı ve tek bir toz tanesini bile kaçırmamak için bakışlarını gezdirerek odayı taradı, düşünceleri daha da hızlandı.

(… Ağabeyim gerçekten… var idiyse, o zaman neden… bu durumu yarattı?) Steph’in hipotezini kabul edecek olursa, bu durum ağabeyi tarafından hazırlanmıştı. Yapabileceği tek şey bunu neden yapmış olabileceğini—ağabeyinin ne düşündüğünü çözmekti… ama.

Nefes almak kadar kolay bir şekilde yerleşik akla bıyık altından gülen oyun tarzları sunan ağabeyinin düşünceleri. Bir sonsuzluk boyunca bile asla yetişemeyeceğini hissettiği birinin dolaplarını tahmin etmek mi?

Bu imkânsızdı. En ufak bir şansı bile yoktu. Ancak ağabeyi ona kesin ipuçları ve belirleyici bilgiler bırakmıştı.

“… İmkânı yok… Ağabeyim—kaybetmez…”

Hayır, 『 』 kaybetmezdi. Bu da demekti ki—kabul etmişti. Ağabeyi ona inanmıştı, o da ağabeyine inanmıştı. En başından beri bu kadarı insanı çıldırtacak bir durumun sonuç olacağını biliyordu. Neden—bunu fark edememişti? Shiro saçlarını çekiştirdi.

(—Öyle… aptalım ki! Çok, salağım!) Ağabeyinin o kadar gurur duyduğu kız kardeşi olarak şimdi onun gözlerinin içine nasıl bakabilirdi?

Sırf bazı anılarını kaybetti diye.

“… Nasıl… Ağabeyimden—şüphe duyabildim?”

Ama şimdi sırası değildi; kendini toparladı. Ağabeyinin ona emanet ettiği bu oyunu—bitirmek zorundaydı.

Shiro düşünce devrelerini iradesine boyun eğmeye zorladı—yanıp kül olsalar bile umurunda değildi. Küçük kalbi, beyninin daha fazla oksijene ihtiyacı olduğuna dair çığlığına yanıt vererek dayanabileceği en hızlı ritimle çarpmaya başladı. Vücut ısısının dik bir şekilde yükseldiğini hisseden Shiro, tüm anılarını gözden geçirdi. Sora’ya dair her kaynağı—her kelimeyi, her hamleyi sessiz bir film gibi zihninde canlandırdı. İçinde bocaladığı şu an ağabeyinin kurgusu sayesinde var olduysa, ona mutlaka bir ipucu bırakmış olmalıydı. Ağabeyine dair son anısı: Anlamını bir türlü kavrayamadığı o sözler su yüzüne çıktı.

Shiro, biz her zaman tek bir bütünüz.

“… Tek bir, bütün… Ağabeyim… beni asla… yalnız… bırakmazdı…”

Neden—neden şimdi Steph’in yatak odası olması gereken bir yerde uyanmıştı? Neden bunu düşünmemişti? Neden hemen fark edememişti?! Shiro dişlerini sıktı. İşte tam da bu yüzden ağabeyinin eline su bile dökemezdi. Cevap o kadar basitti ki—Sora, ağabeyi—Ağabeyi—

(… O burada—her zaman buradaydı!) Shiro’nun kraliyet yatak odasını keskin bakışlarla süzen gözlerinde artık tek bir damla gözyaşı bile kalmamıştı.

Beş hamle kaldı.

Ben… Sora… Yaşım… Şimdiyse unuttum.

Canım kız kardeşimse—Shiro; on bir yaşında, bembeyaz saçları ve kırmızı gözleriyle güzeller güzeli bir kız. Sorun değil; bunu hâlâ hatırlıyorum.

“Shiro, orada mısın?”

Başını salladığı hissi. Bilincim, bedenim, hafızam… hepsi birbirine karıştı artık. Ama bu baş sallamanın Shiro’dan geldiğini hâlâ ucu ucuna da olsa ayırt edebiliyorum.

“—Shiro, hâlâ oradasın, değil mi?”

Yine, başını salladığı hissi. Şu an beni ayakta tutan tek şey bu. Hafızamın çoğunu kaybetmiş olsam bile, en azından bu kadarını biliyorum.

Bunun, hayal ettiğimin çok ötesinde olduğunu. Görme yetimi kaybedeli çok oldu. Uzuvlarımda hiçbir his kalmadı. Sesler duyuyorum—ama kime ait olduklarını ya da nerede olduğumu hatırlayamıyorum. Her şeyin yavaş yavaş silinip gitmesinin bu kadar korkunç olabileceğini asla hayal edemezdim.

“Shiro… sanırım vakit geldi… o yüzden sen—”

Çaresiz bir kabulleniş hissiyle gelen üçüncü bir baş sallama.

Bi… liyorum… dedi cılız bir ses. Bu sözler karşısında Sora, adeta yalvarırcasına, acı bir tebessümle konuşur:

“Bana bir iyilik yapar mısın? Elim… şey, artık hiçbir şey hissetmiyor… ha-ha.”

Çaresizlikle dolup taşan bir kahkahayla devam eder.

“Neresi olursa. Sadece, hissedebileceğim bir yerden tut beni—aklımı kaçırmayayım.”

Omzu sıkıca kavranan Sora, biraz olsun rahatlayarak derin bir iç çeker. Ahh. Ve ağzındaki taşı tahtaya koyar.

Boşluğa dik dik bakan Shiro’nun kalp atışları daha da hızlandı.

Tüm bilgileri düzenle. Ağabeyinin hatırlatması: Biz iki kişi tek bir bütünüz. Demek kendisi de oyunun bir parçasıydı—hayır, henüz bitmemişti—yani hâlâ oyunun içindeydi. Ağabeyinin inancı: Biz daha oyun başlamadan önce her zaman galibizdir. Yani tüm bunlar beklendiği gibi, tam da planlandığı şekilde gerçekleşiyordu. Ağabeyinin iddiası: Biz bir shounen mangasındaki başkarakter değiliz. Shounen mangasındaki başkarakter—gelişir. Eğer bu bir shounen mangası olsaydı, Shiro’nun bir birey olarak gelişme zamanı gelmiş demekti. Sora olmadan da idare edebileceğini fark ederdi, falan falan—ama ağabeyi bunu kesin bir dille reddetmişti. Ağabeyinin inancı: Biz bir sözle birbirimize bağlıyız. İkisi… iki kişi tek bir bütündü. İkisi birleşince tamamlanmış bir ürün oluşturuyordu.

(… Tamamlanmış… bir ürünün—gelişmeye… ihtiyacı yoktur!) Küçük başı zonklayıp acıyla isyan etmeye başlasa da Shiro buna aldırış etmedi ve kendisini daha da zorladı: Daha çok düşün, daha çok düşün—! Bu durumu yaratmak neden gerekliydi? Ağabeyi şöyle demişti: Gidip son taşı alalım. Doğu Birliği ile oynayacakları oyunda onlara daha büyük bir avantaj sağlayacak bir taşı kazanmak için bir maçı kabul etmişti—

(… Öyleyse—düşman… kim?) Ağabeyiyle olan son anısı. Arkasında gizemli sözler bırakan ağabeyi. O sırada tahtından bakıyor, birisiyle konuşuyordu—Ama Shiro hafızasını kaç kez tararsa tarasın—görünmezdi. Neden görünmez? Neden sadece ağabeyine görünüyordu? Görünmezlik büyüsü kullanan biri mi—belki Jibril—hafızasında—bir şey—sadece—yani—

(… Daha çok düşün… daha çok düşün, daha da çok, daha çok düşün!!) Shiro’nun nabzı, düşünceleri—öyle bir hıza ulaştı ki, kıyaslandığında duvardaki saatin yelkovanı durmuş gibiydi.

Bu, ağabeyinin düşüncelerinin izini sürmek için asla yeterli değildi. Ağabeyinin eylemlerinin her zaman iki veya üç—bazen on veya yirmi—anlamı olurdu. Hayal bile edemeyeceği yöntemler kullanarak, sonuçlardan geriye doğru hesaplayan stratejiler üretirdi. Kendisinde o yaratıcılık, alışılagelmişin dışındaki o düşünce tarzı, kestirme yolları bulma yeteneği yoktu. (Öyleyse… ben de… bunu… kendi yöntemimle yapmalıyım!) Vücut ısısı daha da yükseliyor, başı bir mengeneyle sıkıştırılıyormuş gibi hissettiren acı onu terletiyordu.

Bu son derece verimsiz, hatta deyim yerindeyse gaddarca bir düşünme yöntemiydi. Kalan hafıza kırıntıları, durumun unsurları, ipuçları, senaryolar, bilgiler. Binlerce, milyonlarca olasılık. Her birinden yola çıkarak milyarlarca, trilyonlarca mantıksal sonucu simüle etti.

Ve her birini kaba kuvvetle doğruladı. Bir bilgisayarınki gibi, gücünün son sınırlarını kullanan bir çıkarım yöntemi. Bütün bunlara olanak sağlayan Shiro’nun küçük başı soğuk soğuk terliyor, ortadan ikiye ayrılacakmış gibi zonkluyordu.

Sonunda—Shiro’ya saatler gibi gelen ama aslında saatin saniyesinin iki kez tıkırdaması kadar süren bir zaman diliminde—zihninin derinliklerinde… biri—bir yanıt belirdi. Hafızasında son derece parça pürçük olan o birinin—yüzü, görünüşü, sesi… kendisi bile hatırlayamıyordu. Ama puslu bir izlenim vardı.

“… Hükümdar olmak… için… oynadığımız kişi…”

Imanity uğruna—Elven Gard’ı bile kullanmaya çalışan kişi. Ya öyle biri, ağabeyinin Imanity Irk Taşı’nı bahse yatırdığını duyduysa?

Doğu Birliği, yenilmez taş, Elf desteği—seyirciler.

“… Chla… mmy…!”

Ağabeyinin rakibinin adını telaffuz ettiği ve her şeyin yerine oturduğunu hissettiği an. Aşırı dönen bir dişli milinden fırlayıp çıkmışçasına—Shiro bayıldı.

Sekiz hamle kaldı.

Şunları bir baştan ele alalım… Ben Sora. Shiro’nun ağabeyi; on sekiz yaşında, bakir, sosyal özürlü, oyun bağımlısı bir ot. Başka bir dünyadan—dur bir dakika. Bir tanrıyla oyun oynadım, kazandım ve Shiro’yla birlikte bu dünyaya geldim… peki ya sonra?

Anlaşılan bu dünyaya geldiğimden beri yaşadıklarıma dair hafızam alınmış. Ama asıl mesele bundan sonrasında… bu oyunun amacı ne? Eğer o da alınırsa—her şey biter.

Sorun değil. Hatırlayabiliyorum… o hâlâ bende. Görünüşe göre önemi tam da tahmin ettiğim gibiymiş.

“… Amacın tam olarak ne senin?”

Genç bir kız sesi keskin bir edayla soruyor. Görme yetim gitti. Bu yüzden onu göremiyorum—ama sesini duydum. Adı… Chlammy Zell. Elflerin ülkesi Elven Gard’ın bir ajanı. Bu oyundaki rakibim.

“Hmm, ne konuda?”

Güzel, görünüşe göre hâlâ konuşabiliyorum da.

“Aptala yatma. Sen—kaybetmek için oynuyorsun, değil mi?”

Gözlerim görmediği için, oyunu taşların tahtada çıkardığı seslere göre oynuyordum. Ama görünüşe göre yanlış bir şey yapmamışım… Her şey yolunda gidiyor.

“Yoo? Bu kazanmak için yapılmış bir hamle.”

Yani, sanırım. İnancımın temelinde yatan şey her neyse artık o kadar zayıfladı ki. Benden bir kanıt istersen, sana net bir cevap veremem.

“—Anladım, demek amacın senin hafızanı almamı sağlamaktı.”

Evet—bu öyle bir oyundu. Neyi kaybedersen rakibine geçer. Bu dünyaya geldikten sonrasına dair hafızam bende olmadığına göre, onlara Chlammy sahip demektir.

“… Hiçbir ülkenin casusu değilsin—evet, en azından bunu artık anladım.”

Bunun tam olarak neyle ilgili olduğunu bilmiyorum ama anlaşılan beni anladı. Genç kız devam etti.

“—Bu gidişle kaybedeceksin. Varlığın elinden alınacak ve hatta var olmuş olduğun gerçeği bile silinip gidecek. Bunun ötesinde nasıl bir niyetin var?”

İşte bunu ona söyleyemem. Çünkü bu oyundaki asıl amacım tam olarak bu.

“Neden soruyorsun ki? Tek yapman gereken onu benden almak.”

Evet—çünkü bu tam olarak böyle bir oyun.

“… Çok güzel. Öyleyse dileğini yerine getirecek ve her şeyini elinden alacağım.”

Chlammy tahtaya tak diye bir taş koyar. Çıkan sesi kullanarak hamleyi zihnimde canlandırıyor—ve sessizce sırıtıyorum.

“Ne… bu da ne?!”

Tiz—hayır—neredeyse çığlık atan bir sesle Chlammy kaskatı kesilir.

Aynı anda, içimden bir şey sel gibi fışkırıp kayboluyor.

“N-ne… neyin nesisin… sen?!”

Bana sorduğu şey, tam da az önce çığlık çığlığa sorduğu şeyin ta kendisi—sen kimsin?

Pekala, üstünden bir kez daha geçelim. Ben… Sora. Shiro’nun ağabeyiyim ve……… ve neyiyim?

“?!”

Tarif edilemez bir soğukluk, bütün bedenimi dondurup paramparça etmekle tehdit eden bir his beni ele geçiriyor. Ben kimim? Neredeyim? Nereden geldim? Nerelerdeydim ben?! Kendim olmaktan çıkmak—tarif edilemez bir korku. Dayanacak gücüm kalmadığı için dişlerim zangırdayarak titriyorum; bunu ancak elimden alınanların ardından geriye kalan kof duyularımla hissedebiliyorum. Zihnimin bir yerlerinde bir ses haykırıyor: Bunu biliyordun! Her şey planlandığı gibi. Her şey yolunda.

Yavaş yavaş yok olurken hissettiğim bu korku mu planlandığı gibi yani? Saçmalık! Bu dehşeti planladıysam, ben kendimi ne sanıyordum ki?! Bunların ortasında aklımı başımda tutabileceğimi mi sanıyordum—?

“… Ağabey…”

Ama. Mutlak sıfırın sızlatan soğukluğu.

“… Ben, buradayım… senin için.”

Bu birkaç kelimeyle birlikte, ayaz idrak edilemeyecek bir hızla eriyip geri çekildi.

“—Evet… buradasın, değil mi?”

Ben… Sora’yım. Canım kız kardeşim Shiro’nun gururlu ağabeyi. Şu an ben—bir oyun oynuyorum. Şimdilik kaybediyorum, ama nihayetinde kazanmak için. Hepsi bu. Bunu bildiğim sürece, bu kadarı fazlasıyla yeterli. Kesinlikle hiçbir sorun yok. Bunu kalbimde fısıldayarak, zangırdayan dişlerimi susturmak için sıkıca birbirine bastırıyorum. Sıradaki taşı elime almak için—ağzımı yavaşça açıyorum.

“Efendim?!”

“Shiro!! İyi misin?!”

Jibril ve Steph’in endişeyle kendisine seslenen seslerini duyan Shiro’nun bilinci yeniden su yüzüne çıktı.

Görünüşe göre bayılmıştı. Kendini Steph’in kollarında bulup durumu değerlendirirken—

“…!”

bakışlarını nereye çevirirse çevirsin ağabeyini hiçbir yerde göremeyince neredeyse yeniden kendinden geçecekti. Fakat bir şekilde düşünceleriyle kendini toparlamayı başardı.

Ağabeyi bu odadaydı. Bu da demektir ki—korkacak hiçbir şey yoktu.

“İ, yi… yim…”

Shiro, zonklayan başını tutarak tere batmış bedenini doğrultmaya çalışırken Steph onu engelledi.

“İyi falan değilsin! Aniden susup sonra da böyle yere yığılman—ne kadar endişelendiğimi biliyor musun?!”

Bağırırken Steph’in gözlerinin hafifçe kızardığı fark ediliyordu.

“… Özür, dilerim…”

Shiro sessizce mırıldandı. Bu sırada, Shiro’dan alışılmadık derecede uzak duran Jibril, kararını vermişçesine konuştu—

“Efendim, size söylemem gereken bir şey var. Sora hakkında kontrol etmeye gitmiştim—Efendim…”

Jibril, Doğu Birliği elçiliğinden aldığı doğrulama raporunu vermeye çalışırken—

“… Gerek, yok…”

Shiro onun sözünü kesti.

“… Ağabeyim… var…”

“—Evet, tam da dediğiniz gibi. Lütfen bana istediğiniz cezayı verin—”

Doğu Birliği elçiliğini—Ino Hatsuse’yi—dürtükleyen Jibril, “Sora”nın var olduğunu kesin olarak doğrulayabilmişti. Efendilerinin iddialarından şüphe duyan, hatta onların yenilgiye uğramış olabileceğini aklından geçiren kendisi için—

“… Pekala… bir, emir.”

“Buyurun Efendim, emrinizi söyleyin.”

Efendisi oracıkta canını istese bile tereddüt etmeden itaat etmeye hazır olan Jibril. Fakat Shiro’nun cevabı, yalnızca hafifçe aceleci bir tona sahip yumuşak bir sesti.

“… Yardım, edin… bulmama… Ağabeyimi…”

Jibril bu sözleri adeta tanrısal bir vahiy gibi karşıladı. Ve sanki “Artık gerçekten sorun yok,” dercesine, Shiro yavaşça Steph’in kolunu bıraktı ve titrek adımlarla ayağa kalktı. Gözlerindeki ışıltı yeniden normale dönen Shiro, bakışlarını hizmetkarlarına çevirdi ve sordu:

“—Siz, ikiniz… ne, yapıyordunuz… dün?”

Yanıtlarını önceden zaten biliyormuş gibi, bu bir sorudan ziyade bir doğrulamaydı. Birbirlerine bakan Steph ve Jibril cevap verdi.

“Dün—protestolarla başım tamamen doluydu ama gözümün ucuyla tahtta oyun oynadığını gördüm.”

“Evet, ben de onun yanındaydım.”

Fakat Shiro otoriter bir edayla bunun yanlış olduğunu bildirdi.

“… O… evvelki, gündü… ayın, on dokuzuydu…”

İkisi birbirlerine bakış atarken, Shiro üstelemeye devam etti.

“… Başka bir, soru… neredeydiniz… o… gece?”

Bu soru kendilerine doğrudan yöneltilince, Steph ve Jibril hafızalarını taradılar. Ama.

“……”

Tek bir şey bile hatırlayamıyorlardı. Bunun son derece doğal olduğunu ima eder gibi görünen Shiro’nun ifadesini fark eden Jibril sordu—

“Efendim, yoksa siz geçen… hayır, evvelki geceyi hatırlıyor musunuz?”

“… Hayır, yani… sorun, yok.”

Hepsinden silinen hafızalar olduğu gerçeğini doğruluyordu. Başka bir deyişle—

“O zaman demek istediğiniz—oyun evvelki geceden düne kadar mı sürdü?”

Yardım etme yemininin verdiği şevkle Jibril, yetişebilmek için beynini tam kapasite çalıştırdı ve Shiro başıyla onayladı.

“Affedersiniz ama bu ne demek oluyor?”

Steph, sonuçta hiçbir şey anlamamış gibi şaşkın görünüyordu; bu da Jibril’i açıklama yapmaya yöneltti.

“Efendim Shiro bizde olmayan hafızaya sahipti, biz de Efendim Shiro’da olmayan hafızaya sahiptik. Bu durum kafa karışıklığına yol açmıştı—ancak hepimizin zihninden silinmiş hafızalar varsa, bu işleri değiştirir.”

Steph’in kafası iyice karışmış gibi görünüyordu. Jibril konuyu daha da netleştirdi—

“Bu, hepimizin oyuna katıldığının ve oyuncunun tüm Imanity üzerinde etkisi olan tek kişi—yani Tam Yetkili Temsilci olduğunun kanıtıdır.”

Evet. Ve şimdi geriye kalan tek şey—

“… Sıradaki… Steph… kontrol edelim.”

“E-evet Majesteleri, lütfen emrinizi buyurun.”

Shiro, Steph’in daha önce gördüğünü hatırlamadığı kadar ciddi bir ifadeyle ona bakıyordu. On bir yaşındaki bir kız çocuğu karşısında afallayan Steph’in cevabı oldukça ciddiydi; kendini hazırlarken sesi titriyordu.

Durumu kavraması birkaç saniyesini aldı.

“……… Af-affedersiniz… ne yapıyorsunuz?”

Eğer Steph yanlış anlamıyor ya da halüsinasyon görmüyorsa, hâlâ aynı ciddi ifadeyi takınan Shiro’yu izliyordu… o iki küçük eli… o eller kendisini elliyordu—

“… Ben… mıncıklıyorum… göğüslerini…”

Shiro, “mıncık mıncık, bıngıl bıngıl” gibi sevimli ses taklitlerine yakışır hareketlerle hız kesmeden devam etti.

“—… Şey, kem küm, buna nasıl bir tepki vermem gerekiyor ki?”

Sorusu karşısında zerre istifini bozmayan Shiro, yalnızca bir kez başını salladı ve meraklı bir edayla sordu:

“… Tahrik, etmiyor, mu?”

“T-tabii ki etmiyor! Etseydi, bu beni pek çok açıdan insan olmaktan çıkarırdı!”

İhtiyacı olan doğrulamayı almışçasına Shiro ellerini çekti.

“… Sana… bana aşık, olmanı… söylemiş, olmama, rağmen mi?”

“Ah…”

Doğruydu. Eğer Yeminler gereği aşık olması gereken kişi Shiro olsaydı, Steph’in bir şeyler hissetmesi gerekirdi. Yani bir başka deyişle, kendisine aşık olunmasını emreden kişi Sora’ydı… Steph durumu nihayet kavramaya başladığı sırada, Jibril mahcup bir edayla araya girdi.

“Efendim, sorabilir miyim… bunu doğrulamaya gerek yoktu, değil mi?”

“… Doğru…”

Shiro hiç ilgilenmiyormuş gibi umursamazca başını salladı.

“—Pardon?”

“… Zaten, bildiğim, için… Ağabeyimin, burada olduğunu…”

“… O zaman beni ne amaçla ellediğinizi sorabilir miyim acaba?”

Steph, sanki “Senin için o kadar endişelendikten sonra bunu mu yapıyorsun Shiro—!” der gibi yıkılmış görünüyordu.

“… Teşekkür, olarak.”

“Bunun neresi teşekkür?! Göğüslerimin ellenmesinden ne kazanmış—”

Ama Shiro’nun bir sonraki sözleri söylenmesini yarıda kesti.

“… Çünkü… sen, olmasaydın… farkına, varamazdım—”

Sonra—tam Shiro sonraki kelimelerini sarf etmek üzereyken—aklına bir şey geldi. Bu kelimeleri ağabeyinden başka birine söylemiş miydi hiç? Düşündü.

Hayır, sonucuna vardı. Belki de bu yüzden Shiro beceriksizce, utangaç bir şekilde bakışlarını kaçırdı ve kızararak devam etti…

“… Teşekkür, ederim… Steph…”

Sözleri ve ifadesindeki samimiyet Steph’in nefesini kesti. Sonraki birkaç gün boyunca kafasını ellerinin arasına alacak olsa da, on bir yaşında bir kız çocuğu yüzünden kalbinin teklemesinin anormal bir şey olup olmadığı konusundaki Steph’in yaşadığı bu iç çatışmayı Shiro fark etmeyecekti. Steph’in bu ikilemini göz ardı eden Jibril kısık sesle sordu.

“Bununla birlikte Efendim… durumun tamamen kavrandığını varsayabilir miyim?”

“… Hıhı.”

Ağabeyi, Imanity Irk Taşı’nı ortaya koyarsa Chlammy’nin—Elven Gard’ın—ayağına geleceğini hesaplamıştı… Chlammy’yi bu şekilde çağıran ağabeyi, onu kendi tarafına çekmeye çalışıyor olmalıydı.

“… Sadece, bir… şey, daha var.”

Geride tek bir soru kalmıştı ama işin düğüm noktası da oydu. O da—oyunun kendisiydi. Fakat bunun için bile yanıtların neredeyse tamamı Shiro’nun zihninde çoktan şekillenmişti.

Ağabeyi kendisine meydan okunacağını biliyordu. Ve rakibinin Chlammy, dolayısıyla da Elf, Elven Gard olacağını. Ancak yemin mühürlenmeden önce hafızalarının yeniden yazıldığı düşünülürse işin içinde büyü olmak zorundaydı. Bir Elf tarafından hazırlanan bir oyun mu? Hayır. Yedinci Irk olan Elf’i karşısına alan ağabeyi, işin içine büyünün karışacağını öngörmüş olmalıydı.

“… Ağabeyim, kabul etti… Jibril’in yaptığı… bir oyunu.”

Şüphesiz ki Elf büyüsüyle hile yapılmasını engelleyebilecek güçte bir oyunla karşılık vermişti. Aralarında bunu başarabilecek tek bir kişi vardı.

“—Benim tarafımdan mı dediniz?”

Evet, Altıncı Irk. Bütün bir sanal dünya inşa etme gücüne sahip Flügel Jibril.

“… Jibril… kurabilir misin? Hafızaları, silen, bir oyunu…”

Bu soru üzerine Jibril derin düşüncelere daldı. Eğer Efendisi şimdi ondan böyle bir oyun kurmasını istediyse…?

“Somutlaştırma Shiritori’sindekine benzer bir sanal dünya inşa edebilirim… fakat burası gerçek dünya…”

“… Bir Elf’le… birlikte olsa?”

“B-birlikte mi—?! O orman hödükleriyle mi?!”

Sesine yürekten gelen bir dehşet sinmişti. Böyle bir fikir muhtemelen hayal gücünün kıyısından bile geçmemişti. Ancak Shiro’nun gözleri üzerinde kilitlenmişken Jibril konuyu ciddiyetle değerlendirdi ve şu sonuca vardı:

“—Elf büyücüsünün yeteneğine bağlı olurdu… Ama mümkün olabilir. Kullanılabilir mutlak güç miktarı açısından biz Altıncı Irk daha üstünüz. Ancak karmaşık bir ritüel dokumaya gelince… Yedinci Irk Elf—bizden katbekat daha iyidir.”

Kendi konumunu düşüren bir itirafta bulunması imkansız olan Jibril. Ama şimdi, efendisine şüphe duymak gibi büyük bir alçaklık işlemişken… efendisinin bakışları altında ezilirken… hangi bahaneye sığınabilirdi ki?

“Örneğin—Somutlaştırma Shiritori tahtasının çekirdeğini ben sağlasaydım ve bir Elf büyücüsü oyunu bunun etrafında örseydi… o zaman bu ölçekte bir uzay-zaman bükülmesi büyüsü dokumak mümkün olabilirdi.”

Fakat hâlâ eksik bir şeyler vardı. Shiro hâlâ gerekli bir bileşenin var olduğunu tahmin etti.

“… Ayrıca… içine, hile… katamazlar. Emin, misin?”

“Evet.”

Shiro’nun endişesi Jibril tarafından net bir şekilde savuşturuldu.

“Bu büyüklükte bir uzay-zaman bükülmesine yol açan bir ritüeli gerçekleştirmek için, herhangi bir Elf’in sınırlarını katbekat aşan miktarda ruh gerekirdi. Nihayetinde oyunu başlatan kişi ben olurdum. Ritüelde bir usulsüzlük olsaydı, bunu anında fark ederdim.”

“… Emin, misin?”

“Evet, eğer bu olaylar silsilesi büyüyle meydana getirildiyse, bunun için ne kadar güç gerekeceğini az çok tahmin edebiliyorum.”

Etrafına bakınan Jibril devam etti.

“Açıkçası—Büyük Savaş’ta Elf başkentine indirdiğim İlahi Darbe seviyesinde bir güç bu.”

Önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi rahatça konuşmayı sürdürdü.

“Şehrin tüm izlerini yeryüzünden silmek kastıyla tek bir darbe savurduğumda, Elfler bunu üç bin Elf büyücüsünün ruh koridoru bağlantılı sinirlerini ve canlarını feda ederek hazırladıkları bir büyüyle engellemeye çalışmışlardı da yine de durduramamışlardı, dün gibi hatırlarım.”

Artık Jibril’in söylediği hiçbir şeye şaşırmanın bir anlamı kalmadığına karar veren Shiro, düşüncelerine dalmaya devam etti. Ancak buna dayanamayan Steph, karşısındaki nihai silaha laf atmadan duramadı.

“S-sen… nelerin peşindeydin öyle?!”

“Elfler savaştan bu yana büyü sanatlarını geliştirdiler ama yönlendirebilecekleri mutlak güç miktarı değişmedi. Bu uzay-zaman bükülmesinin, Efendilerimin direktifleri doğrultusunda oyunun bir parçası olduğunu varsayarsak, onu harekete geçiren kişi benim. Bir usulsüzlüğü gözden kaçırmam mümkün olamaz.”

Jibril inancı tam bir şekilde, istifini bozmadan konuşmaya devam etti.

Yani başka bir deyişle, cevap başından beri bu odadaydı. Sayısız oyunla dolup taşan bu yaşam alanının bir yerinde temel dayanak duruyordu. Devam eden oyunun—tahtası. Fakat etrafa baktığında öyle bir nesne göze çarpmıyordu. Sonra—

“… Jibril… bu, odada… bir, büyü… tepkisi, olmalı…”

Ağabeyi odadaydı—fakat algılanamaz hale getirilmişti. Bu da oyun tahtasının kendisinin de Shiro’nun algısının dışında bırakıldığı anlamına gelebilirdi.

“… Kaybettiğimiz, bir buçuk gün… oyuna dair, hafızamız… o zaman, oyunu da… algılayamıyoruz, demektir…”

Fakat algılarının dışında bırakılmış olsa bile, oyun devam ediyorsa kullanılan bir büyü olmak zorundaydı—

“… İzin verin araştırayım.”

Flügel orada herhangi bir büyü hissedemiyordu. Yine de—efendisine bir kez daha şüpheyle yaklaşmak istemeyen Jibril, kanatlarını açtı ve kehribar rengi gözlerini araladı.

“Iyy—bu… da ne?”

Herhangi bir büyüyü tespit edememeleri gereken Shiro ve Steph bile hissettikleri baskıyla neredeyse ezilecek gibi oldular. Jibril, büyünün kaynağı olan muazzam miktarda ruhu harekete geçirmişti. Başının üzerindeki haresi çılgınca dönüyor, odanın kendisi sallanıyormuş gibi bir halüsinasyon yaratıyordu—

“—Yerini tespit ettim.”

Bu söz Shiro ile Steph’in yüzlerinin kendiliğinden rahatlamasına yetti, fakat Jibril odanın bir köşesini işaret etti.

“… Ancak özür dilemek zorundayım. Yapabileceğimin en iyisi, oraya algıyı engelleyen bir alan kurulduğunu hissetmekten ibaret. Eğer Efendimin çıkarımında bulunduğu gibi bu, benim sağladığım oyun tahtası çekirdeğini kullanan bir Elf ritüeliyse, bu algı engelini aşmanın—imkansız olduğunu düşünüyorum.”

“…!”

Tırnaklarını ısıran Shiro inledi.

Tek bir adım kalmıştı. Cevap hemen gözlerinin önünde yatıyordu ama yine de—

“B-buralarda mı? Bakayım bir şey bulabilecek miyim.”

Steph, Jibril’in gösterdiği bölgenin etrafında yürüyüp gözlerini yere indirdi—ancak aniden, sanki bir şeye takılmış gibi muazzam bir şekilde yere kapaklandı.

“… Dora, takılacak hiçbir şey yokken düşmek, senin karakterin için bile biraz abartı oluyor.”

Fakat Steph ayağa kalkıp arkasına döndüğünde bakışları bomboştu.

“… Ne? Düştüm mü? Ben düştüm mü?”

Bu sözler üzerine Shiro ve Jibril aynı anda durumu fark ettiler.

“…!”

“Algılanamıyor olsa bile orada. Dokunulduğunda bile fark edilmeyi engelliyor, öyle değil mi?”

Jibril’in sözlerine başıyla onay veren Shiro öne doğru yürüdü. Algılayamasanız bile oradaydı—ona dokunabiliyordunuz. Tamamen görünmez, dokunma duyusuyla bile hissedilemez bir oyun tahtası oradaydı. Derken Shiro, Steph’in düştüğü yerin yakınında bir şey fark etti. Bir yüzü beyaz, diğer yüzü siyah—üzerine Çin rakamları kazınmış küçük bir taş kutusu. Ve üzerinde Elf rakamları kazınmış benzer taşların olduğu başka bir kutu. Bu taşların gerçek niteliğini tahmin etmek son derece basitti.

“… Othello… taşları.”

“Bu da ne anlama geliyor acaba? Bunlar oyunun taşları mı?”

Taşları görebildikleri halde tahtayı neden göremediklerini merak eden Jibril’e Shiro yanıt verdi.

“… Çün-kü… henüz, kullanılmadılar.”

Henüz kullanılmamış olan, bu yüzden hâlâ algılayabildikleri taşlar. Hafızalarını ve oyunun algısını bile ellerinden alan bir oyun—henüz bitmemiş bir oyun. Shiro zihninde her şeyi tek bir iplikle birbirine bağladı. Kurallar muhtemelen—

“Anılarınızı… ve, varlığınızı… taşlar, arasında… paylaştırıp… birbirinizden, aldığınız bir oyun.”

Shiro’nun fısıltısına ilk tepki veren Jibril oldu, ardından bir duraklamayla Steph katıldı.

“E-Efendim, haddimi aşmayarak sormak isterim ki…”

“N-ne tür bir kaçık böyle bir şey oynar ki?!”

Evet—eğer Shiro’nun tahmini doğruysa, hiç şüphesiz bu tam bir delilik oyunuydu. Ama kurallar tahmin edildiği gibiyse, ne de olsa—

“… Ağabey, sen… muazzamsın…”

Shiro, nihayet—ağabeyinin amacını kavradığını fark edince soğuk bir ter damlasının süzüldüğünü hissetti.

İlk hamleden önce

“—Hadi bakalım, oyunun kurallarının üzerinden bir geçelim.”

Sora, masanın karşı tarafındaki sandalyede oturan Chlammy ile konuşuyor. Arkasında Shiro, Steph ve Jibril duruyor. Chlammy’nin arkasında ise Elf kız var.

“Bizi oluşturan kavramları otuz ikişer taşa böleceğiz—ve Othello oynayacağız.”

Bir tarafı beyaz, diğer tarafı siyah, üzerinde bir rakam kazınmış taşla elinde oynayan Sora devam ediyor.

“Taşların üzerinde rakamlar kazılı, rakam ne kadar düşükse kavram o kadar önemli demek. Anıların, kişiliğin, bedenin ve benzeri şeyler işte, sanırım? Bunun dışında bildiğimiz normal Othello. Rakibin taşlarını çevirip—rakibin varlığını elinden alıyorsun.”

Sora’nın akıl ettiği, güç kaynağını Jibril’in sağladığı ve Elf kızın dokuduğu oyun. Sora kuralları sıradan bir şeymiş gibi açıklasa da kesinlikle sıradan değillerdi; herkes gerginlikten yutkundu.

“Ayrıca önem derecesinin, bilincinizin altındaki önemine göre oyunun büyüsü tarafından belirlendiğini de unutmayın. Yani hangi taşın neyi yönettiğini kendiniz seçemezsiniz.”

Sora gayet memnun görünüyordu ama—

“… Hangi taşlar alındığında neyi kaybedeceğini bilmiyorsun—ne büyük bir heyecan ama, değil mi?”

Gözlerinde delilik kıvılcımları çakan Sora’ya—Chlammy sakince ve soğuk bakışlarla karşılık veriyor.

“Gerçek kimliğini ve arkandakileri ortaya çıkarmak istiyorum. Sen de Elven Gard’ın kozlarını olabildiğince ifşa etmek istiyorsun. Çıkarlarımızın örtüştüğü bir oyun gibi görünüyor.”

“Doğru. Ve sonunda, kazanan kendine ait olan her şeyi geri alır—kaybeden ise hiçbir şey alamaz.”

Bu sözlerin anlamı Steph’in sırtından aşağı buz gibi bir ürperti geçirdi.

“—Kişiliğini kaybedip ardından oyunu da kaybedersen—ha-ha, bak işte bu harika bir şey olur, değil mi?

“Aa, bir şey daha var. Normal Othello’nun aksine, pas geçmek yok. Taş çevirebileceğiniz bir yer olmasa bile yine de taş koymak zorundasınız. Böyle bir durumda, düşük numaralı taşları koymak zorunda kalacağınız oyun sonunu gözünüzde canlandırabilirsiniz sanırım… değil mi?”

Fakat gözü korkmuş gibi görünmeyen Chlammy, kurallardaki bir açığı keskin bir şekilde dile getirir.

“Peki—fiziksel olarak devam edemeyecek hale geldiğinde ne olacak?”

Duyularını, bizzat bedenlerini, oyuna dair hafızalarını vb. kaybedeceklerdi.

“Her ikimiz için de… Benim durumumda, yerime Shiro veya diğer ikisinden biri oynayacak. Senin için de şu tatlı küçük Elf kızı oynayacak. Dolayısıyla buradaki herkes birer katılımcı—hep birlikte Aschente altında bir oyun başlatacağız.”

Ancak bu durum hâlâ çözülmemiş bir soruyu geride bırakıyor—şöyle ki:

“Fakat rakibin her şeyini elinden alma sürecinde, kişinin tüm anılarının müttefiklerinden de silinmesi gayet olası, işte o zaman gerçekten devam edemezsiniz. Oyun biter. En çok taşı olan kazanır.

“Zaferin tarafsız bir hakeme ihtiyacı olacağından, bu işi oyun tahtasının kendisine bırakacağız. Değil mi?”

“Neden olmasın, aynen öyle. Ne de olsa ritüeli çoktan bu şekilde dokudum.”

“Ben de bunu doğruladım. Lütfen içiniz rahat olsun, Efendim.”

Chlammy’nin ortağı olan Elf kız ve Jibril başlarıyla onaylarlar. Jibril’in gözleri en tehditkar olasılığı—bir hile olabileceğini—reddeder. Hm, Sora başıyla onaylayıp devam eder.

“—Ama oyun bittikten sonra her şeyin eski haline dönmesi… sıkıcı olurdu, değil mi?”

Evet, bu bir büyü. Ancak Jibril tarafından sağlanan muazzam güce rağmen sonuçları kalıcı kılmak mümkün değildir. Chlammy’nin Sora’nın varlığını tamamen silme yönündeki içsel arzusunu okuyan Sora sırıtır.

“Oyun bittikten sonra sonuçların kalıcı olması için ortaya iki şey koyacağız.”

Bir parmağını kaldıran Sora, ilk olarak dedi.

“Birincisi, oyun sonuçlarının kalıcı hale getirilmesi— yani birbirimizden alıp verdiğimiz varlık izlerimizin silinmesi, takas edilmesi ve elde tutulması. Ve bunun dışında, başka bir talepte daha bulunacağız.”

Niyetini öngören Chlammy devam eder.

“… Ve asıl talebin de bu, öyle mi?”

“Şüphesiz. O olmadan, benim varlığımı silmeyi başarsan bile Shiro’ya hiçbir şey yapamazdın.”

Ne de olsa Imanity’nin tam yetkili temsilcisi rolünü ele geçirmeyi hedefleyen Chlammy’nin amacı da bu, diye imada bulunur.

“Aynı şekilde ben de senin Elf’ini ele geçiremezdim. Buradan çıkan sonuç, ikinci talebimiz—”

“—birbirimizin ortağını almak, anlıyorum.”

Bir başka deyişle, Chlammy kazanırsa Sora’ya dair anıları silinmiş Shiro’yu—Imanity’nin tam yetkili temsilcisini—alacak. Ve eğer Sora kazanırsa, Elven Gard’ın en büyük büyücüsünü alacak.

“Ama yine de kazandıktan sonra talebini değiştirebileceğini kabul edelim.”

Bunun üzerine Chlammy kibirli bir şekilde gülümsedi.

“… Sana acıyıp var olmana izin vereceğimi mi sanıyorsun?”

“Ha-ha, iyiydi bu; tabii ki hayır.”

Aynı şekilde gülümseyerek bu düşünceyi savuşturan Sora, Chlammy’nin gözlerinin içine bakar.

“Ben yok olursam, Shiro’yu Yeminlerle bağlasan bile muhtemelen bir işine yaramaz. Seninki için de aynı şeyin geçerli olduğunu varsayabilirim. Yani yanımızda tutmak yetmeyebilir—intihar veya kişilik değişimi yemini gerekebilir, bilirsin ya?”

Shiro ve Sora dışındaki herkesin sırtından bir titreme geçer.

“Özetlemek gerekirse—birbirimizin varlığını ve ortaklarımızı katletme hakkını ortaya koyarak birbirimizden alacağız.”

Evet—ortaklarını bile kapsayan, ya hepsi ya hiç oyunu bu. Bu delilik—böyle düşünen sadece Steph mi? Bahsin bir parçası yapılan Shiro, belki de ağabeyinin yenilme senaryosunu aklından bile geçirmiyordur. Ya da belki de stratejisi hakkında bilgilendirilmiş ve bunu kavramıştır—her halükarda, gözleri her zamanki gibi yarı açıktır.

“Taraf birini devam edemez hale getiren son hamleye, kişinin varlığı bütünüyle elinden alınana kadar—bu kurallarla, hadi bakalım—herkes oyuna başlamak için kendini hazırladı mı?”

Palyaçoluk yapıp etrafındakilere bakan Sora’nın üzerinde bakışlar toplanır. Akli dengesi şüpheli bu oyunu düşünen ve ortaya koyan Sora. Bir şekilde soğukkanlılığını koruyan bu adamın karşısında Chlammy düşünür. Evet, bu—Sora’nın düşündüğü bir oyun. Kurallar ilk bakışta adil görünüyor—ve işte tam da bu yüzden Chlammy onlardan şüphelenmek zorunda. Çünkü kendisine meydan okunacak bir oyunda, işleri kendi lehine olacak şekilde ayarlamış olmalıydı. Bir yerlerde bir açık olmalı, ya da—Chlammy bakışlarını onun ortağı olan kıza çevirir. Ancak kız sadece başını iki yana sallar.

Hiçbir şey okunamıyor. Anlamı kavranamıyor. Ama oyunda hiçbir hile olmadığını söylemişti. Oyun ritüelini bizzat dokuyan Elf kız bile oyuna bir hile katamayacağını söylemişti. Aksine, Jibril’in de bir hile katmış olması düşünülemezdi.

“—… Pekala.”

O halde tek çaresi, onun asıl niyetini oyunun içinde açığa çıkarmaktı. Sora’nın niyeti ne olursa olsun bir önemi yoktu; ne de olsa kendi tarafında Elf’lerin gücü vardı, diye karar verdi. Shiro, Steph, Jibril ve Sora. Ve Chlammy ile Elf kız, ellerini hafifçe yukarı kaldırır—ve söylerler.

“—Aschente!”

Shiro, bir yüzü beyaz diğer yüzü siyah, her iki tarafına da [III] kazınmış bir taşı elinde tutuyordu. Boşluğa bakıyordu—hayır, orada var olan ama bir türlü görülemeyen bir tahtaya. Bu; kişinin varlığının, anılarının otuz iki parçaya bölündüğü ve oyuncuların bunları birbirinden ele geçirdiği bir Othello oyunu olmalıydı. Ellerinde kalan taşların hepsinin üzerinde küçük sayılar vardı—bu da muhtemelen önemli oldukları anlamına geliyordu. Ele geçirilmeleri durumunda oyunu tek bir hamlede bitirebilecek taşlardı bunlar ve sırf bu yüzden geriye bırakılmışlardı. Fakat bu kuralları belirleyen kişi—meydan okunan taraf, yani ağabeyiydi. Yani bu oyunu oynamanın, hatta ortadan kaybolmanın bile bir anlamı vardı. Öyleyse mesele şuydu—Shiro gözlerini kapattı ve düşündü.

Ağabeyinin onu neden tek başına bıraktığı bir muammaydı. Ancak cevap belirginleştiğinde, her şey gün gibi ortaya çıktı. İlk neden son derece basitti. Geçici olarak yenilmeyi kabul ederken, anılarını kasten ona devretme niyeti.

(… Ben… bunu… asla yapamazdım.) Bunu düşünen Shiro, kendi kendine hüzünlü bir şekilde gülümsedi ve şu sonuca vardı. Ağabeyinin yaptığını kendi yapmaya kalksaydı… aklını başında tutabileceğini sanmıyordu. Sadece onun yanında olmadığını görmek bile, bir süreliğine ağabeyinin varlığından şüphe etmesine yetmişti.

Unutulmak ayrı bir şeydi.

Ama onu unutmak—işte o zaman aklını koruyamayacağından emindi. Shiro görünmez tahtaya, dokunarak bile algılayamadığı o tahtaya dikti gözlerini. Gerçekten de tahtayı göremiyordu. Fakat—ağabeyi güneş ışığından nefret ederdi. Pencere kenarına oturmazdı. Birlikte uyurlarken—hatta yan yana otururlarken bile—ağabeyi Shiro’yu daima duvar tarafına alan tarafa geçerdi. Ağabeyi, açık alanların insana yalnız hissettirdiğini bilir ve açık alanla Shiro’nun arasına her zaman kendisini koyardı. Tahtayı göremiyordu. Fakat ağabeyine dair tüm anıları; takıntıları, alışkanlıkları, inceliği… Oturduğu sandalyenin yerini, hatta ona ayırdığı noktayı bile, sanki görüyormuşçasına gözler önüne seriyordu.

(… Ağabeyim… tam… burada…) Hiçliğin ortasındaydı ama ağabeyinin nerede olduğunu kesinlikle hissedebiliyordu. Gözlerinin dolduğunu hisseden Shiro, yine de kendini tuttu ve düşünmeye devam etti.

(… Ve bu da… ikinci… ve… en büyük… neden!) Shiro üzerinde [III] yazan taşı aldı, beyaz yüzü yukarı bakacak şekilde çevirdi ve parmaklarının arasına sıkıştırdı. Hiçbir şüpheye yer yoktu. Ağabeyinin beyaz mı yoksa siyah mı olduğu konusunda. Son hamleleri Shiro’ya bıraktığına göre—bu zaten cevabın kendisiydi. Hâlâ göremediği, varlığını bile algılayamadığı o karşılaşma. İlk safhalarını bile hatırlamadığı tahta düzeni. Oyun ortasını bilmesi ise imkânsızdı. Ağabeyinin kasten kaybetmek, ardından da Shiro’nun kazanmasını sağlamak için yaptığı hamleler. Ağabeyinin rakibi yönlendirerek tam da kendi tuzağına düşürmesini sağlayan hamleler. Ve devranı tersine çevirebilmesi için ağabeyinin onun adına hazırladığı tüm o konumlar.

Hepsini okudu—ve sadece üç hamlede devranı tersine çevirecekti.

Bunu… sadece Shiro yapabilirdi! Shiro tam bir kararlılıkla elini indirdi—tık, üçünün kulak zarına duyulmayan bir ses çarptı.

Bir an sonra.

“Ah—ğh—!”

“Ayy—… n-ne oluyor böyle!”

Shiro, Jibril ve Steph, aniden bastıran sancıyla başlarını tuttular. Shiro’nun yaptığı hamleye yanıt verircesine zihinlerinde bir parazit yankılandı. Algılayamadıkları Othello tahtası gözlerinin önünde belirdi ve çat, çat, siyah tahta beyaza döndü. Ve—bir buçuk günlük kayıp anıları—çağlayarak geri döndü—

On dokuzuncu gün: Gündüz……

Burası, hiç şüphesiz ağabeyiyle oyun oynadığı taht odasının ta kendisiydi.

“Oo, sonunda gelebildiniz. Zamanlama diye bir şey duymuş muydunuz hiç?”

Ağabeyinin baktığı yerde iki kız vardı. Siyah peçeli, siyah saçlı kız, Chlammy. Ve saçlarının arasından süzülen iki uzun Elf kulağını gizlemeye bile çalışmadığı anlaşılan bir Elf kızı.

“… Geleceğimizi biliyormuş gibi konuşuyorsun, o zaman, tabii ki…”

Sora, Chlammy’ye gülümseyerek yanıt verdi.

“Aynen, neden burada olduğunuzu biliyorum. Tabii ki her an hazırım.”

“Öyleyse acele et. Imanity Irk Taşı teslim edilmeden önce ortadan kaybolman şart.”

“Shiro, beni iyi dinle.”

“… Mmh?”

“Sana inanıyorum.”

On dokuzuncu gün: Akşam……

“—İşte plan böyle. Peki Jibril, halledebilir misin?”

Aklı başında bir zihnin ürünü olması imkânsız bu oyun kurallarına karşı Jibril yine de itirafta bulundu.

“—En içten dileklerimle özür dilerim, ancak bu benim yeteneklerimin ötesinde. Oyunu bu denli radikal şekilde değiştirmek—”

“Bunu tek başına yapman gerektiğini söylemedim ki. Chlammy’nin getirdiği şu Elf’le birlikte yapacaksınız, tamam mı?”

Sora, adını kendi isteğiyle asla dile getirmeyen Elf kıza döndü.

“… Bir Flügel ile birlikte büyü tasarlamak mı? Efendim, korkarım ki bunu reddetmek zorundayım. ”

“Ne büyük bir tesadüf. Bendeniz de bunu kabul etmeye pek hevesli sayılmam. ”

Aralarında kıvılcımlar uçuşan ikiliye bakan Sora, ilgisiz bir tavırla kestirip attı.

“Ha, öyle mi? O zaman oynamıyorum ben. Siz de toplanıp evinize dönün, oldu mu?”

Sora onları böyle kestirip atarken Chlammy yine de Elf kıza seslendi.

“… Bana yardım edeceğini söylediğini sanıyordum.”

“Şey, elbette edeceğim ama şu iblisle birlikte çalışmak… nghh… Pekala, taaamam.”

“… Ağabey.”

Sora’nın belirttiği kuralları duyan Shiro, endişeyle başını kaldırıp Sora’ya baktı.

“Shiro, biz her zaman ikimiz tek bir bütünüz.”

On dokuzuncu gün: Gece……

Jibril’in Varlık Bulan Shiritori tahtasının “çekirdeğini” elinde tutan Elf kız mırıldandı:

“İnsanın kendi ruh koridorlarını bile mahvedebilecek böylesi patlayıcı bir yöntemle ruhları kullanmak tek kelimeyle delilik.”

“Kusura bakmayın. Görünüşe göre, ruh devrelerini besleyen akıntıdan yalnızca birazcık çekmekle, sadece uzun kulaklara sahip olan kişilerde bunun bir bomba olduğu izlenimini yaratmışım. Gelecekte üzerine ‘APTALLAR İÇİN DEĞİLDİR’ yazan bir açıklama eklemeyi düşüneceğim.”

“Siz ikiniz… Cidden, anlaşabildiğiniz tek bir kişi bile var mı acaba?”

“Ama yani, Savaş sırasında bir Flügel vardı ve tek bir darbeyle kaçımızın kurban edildiğini düşündükçe… Her zaman böyle üstün havalara girmeler, sonra bir Göksel Darbe, aman ne kadar da çocukça.”

“Haddinizi bilip gökyüzüne uçuş engelleme büyüsü yapmaktan kaçınsaydınız, varlığınızı fark etmezdim bile; bu yüzden hak ettiğinizi bulduğunuzu söylemeliyim. Düşmeme ve kafamda bir şişlik oluşmasına neden oldunuz. Hal böyleyken kendimi kaybedip hepinizi kılıçtan geçirdiğim için kim beni suçlayabilir ki?”

“Baksanıza, her neyse, ikiniz de çenenizi kapatın ve şunu tasarlayın artık! Gün değişmek üzere!!”

Yirminci gün: Gündüz……

“… Gördüğünüz üzere, artık gün değişti.”

Sora, soğukkanlılıkla gözlerini süzerek Jibril’e baktı. Ve Chlammy de aynı şekilde gözlerini süzerek ortaklarına baktı.

“Ç-Çok ama çok özür dilerim. Görüyorsunuz ya, bu sivri kulaklı devreyi sürekli kontrolden çıkma noktasına getirip durdu.”

“V-Ve sen ne zaman kontrolden çıkmayı kaba kuvvetle durdurmaya çalışsan, büyüyü en baştan derlemek zorunda kaldım, biliyor muusun?”

Derin bir iç çeken Sora, yanağını eline dayayarak mırıldandı.

“Tamam, her neyse, öhöm—Pekala, kuralların üzerinden bir kez daha geçelim mi?”

“… Ağabey.”

“Shiro, ağabeyin kendisi için endişelenmene minnettar ama rahat ol. Biliyorsun, değil mi?

“Shiro, biz verdiğimiz sözle birbirimize bağlıyız.

“Shiro, biz daha oyun başlamadan her zaman galibizdir.

“—Hadi Doğu Birliği’ni yutmak için ihtiyacımız olan son parçayı kapmaya gidelim.”

“… Hım!”

Shiro kararlılıkla başını salladı, Sora ise onun başını okşayarak konuştu.

“Gelin, oyun başlasın!”

Yirminci gün: Gece……

“……”

Shiro’nun sağ eli Sora’nın omzunu sıkıca kavrıyordu. Çok daha büyük bir güçle, hatta fazlasıyla sıkan sol eli ise tırnaklarını etine geçirip kanatmıştı. Gözlerinin önünde ağabeyinin anıları, kolları, bacakları ve duyuları elinden alınırken tek yapabildiği izlemekti.

Ağabeyine inanmak buydu işte. Ona inanacağını söyleyen ağabeyinin sözlerinin karşılığını vermekti. Şimdilik yalnızca katlanmak zorundaydı. Yüzündeki ifade Steph’in oyunu durdurup durdurmama konusunda tereddüt etmesine yol açacak raddeye gelmişti; fakat Steph daha fazla izlemeye dayanamamış olacak ki elleriyle yüzünü kapattı ve ağlamaklı bir halde inledi. Aynı şekilde Jibril de iki efendisinin kararlılığı karşısında artık tek bir kelime dahi edemiyordu. Yalnızca gözlerini ardına kadar açıp her bir hareketlerini pürdikkat izliyordu.

“—Hadi ama, neredeyse bitti.”

Chlammy, elindeki taşla bunu söyledi. Kendisinin de pek sapasağlam kaldığı söylenemezdi. Oradaki herkes bazı anılarını kaybetmişti ve kendisi de bunu anlayabilecek kadar çok anısını yitirmişti. Ancak tahta, ezici bir üstünlükle siyahın—yani Chlammy’nin hakimiyeti altındaydı.

“… Gerçekten de oldukça ilgi çekici anılara sahipsin. Ama yine de, her zamanki gibi niyetini bir türlü kavrayamıyorum.”

Sora’nın anılarının neredeyse tamamını elinden almış olmalıydı. Yine de onun asıl amacını bir türlü çözemiyordu. Sora’nın anıları—zihninde beliren geçmişe dönüşler karşısında irkilen Chlammy konuştu:

“Geriye yalnızca üç taşın kaldı. Asıl amacına dair anılarının seni oluşturan temel kavramlar arasında yer alması karşısında şapka çıkarmalıyım… fakat bunlarla—tam olarak ne yapmayı hedefliyorsun?”

Şak diye, Chlammy taşını oynadı.

“Sanırım bu kadar.”

Onun bu sözlerine yanıt verircesine, Sora gözlerinin önünde yok oldu. Az öncesine kadar maçı tüm duygularını açığa vurarak izleyen üç kişi ise… Şimdi birer oyuncak bebek gibi, bilinçten ve ışıktan yoksun gözlerle bakıyorlardı. Ne Chlammy’yi ne de oyunu görüyorlarmışçasına, odadan dışarı adımladılar. Katılımcılar olan bu kişiler, oyunun gerçekleştiği gerçeği de dahil olmak üzere anılarını kaybetmiş olmalıydılar. Yalnızca Shiro doğruca yatağa gidip uykunun sessiz nefes alışverişlerine başladı.

“… Artık kimse onun yerine oynamayacak. Sora gitti. Devam edemezler—sanırım ben kazandım.”

Sonuna kadar Sora’nın gerçek niyetini okuyamamıştı. Üzerine midesini bulandıran sayısız anı bocalayıp durmuştu, ama ne—

“Chlammy… bir şeyler garip.”

Oyun tahtasının zaferi ilan etmesi gerekiyordu.

Ancak oyunun bittiğine dair en ufak bir işaret bile yoktu.

“Bu da ne? Hile falan olmadığını söylememiş miydin!”

“O-olmadığına eminim! Neticede ritüeli ören bendim, değil mi?”

“O zaman bunu nasıl açıklıyorsun—hâlâ devam edebileceklerini mi söylemeye çalışıyorsun?!”

Chlammy’nin gözlerinin önünde çakan, Sora’nın geriye kalan üç taşıydı. Üzerinde (I), (II) ve (III) yazan, onu oluşturan en önemli taşlar.

“—Bekle. Varlığı çoktan yok olup gittiğine göre, bu üç taş da neyin nesi böyle?”

Yoksa—yoksa kendi varlığı bile… Oyunu kazanma stratejisi kadar önemli değil miydi onun için? Bu saçmalıktı—ama eğer doğruysa, o anıyı neden ele geçiremediğini açıklıyordu—

“Chlammy, ne yapacaksın?”

“Ne yapabilirim ki?!”

Bu oyunu zorla bitirebilecek biri varsa, o da ancak şu Flügel olabilirdi.

“Anılarımız delik deşik edilmiş halde burada oturup beklemekten başka yapacak ne var ki!”

Görünüşe göre hâlâ devam edemeyecek durumda olduklarına karar vermemiş olan oyun tahtasına öfke kusarcasına sızlandı Chlammy:

“… Bu da ne böyle? Ne yaptı o adam—?!”

Apar topar yenilip yok olup giden adam. Yine de anılarının neredeyse tamamı Chlammy tarafından alınmışken, o boşluğun ortasında gördü. Hayalinde onun zaferle sırıttığını gördü—ve bacaklarının titremesine engel olamadı.

Evet, Sora gerçekten de bir “hile” katmıştı işin içine. Tam da Chlammy’nin şüphelendiği gibi, bu oyun en başından beri Sora’nın lehine olacak şekilde yapılmıştı. Fakat—bunu yapma yöntemi… Hiç kimse tarafından kavranamazdı. Elf büyüsünü kullanarak oyunu hazırlayan kişi bile—bunu açığa çıkaramazdı. Çünkü bu numara, hiçbir hileye başvurmadan çalışan bir hileydi.

Zira bu oyunda taşların önemi, bilinçaltının bir yansıması olarak belirlenmişti. Ve normal şartlar altında, kişiyi oluşturan en önemli kavramları hiç kimse bilemezdi.

Evet.

“…” “…Ağabeyim…” “…ve benim dışımda.”

Shiro belli belirsiz gülümsedi ve kendini açığa çıkaran oyun tahtasına dikti gözlerini. Demek buydu—ağabeyinin kurduğu tuzağın gerçek yüzü.

“Şimdi hatırlıyorum. Oyunun kuralları gerektirmiş olsa bile, efendimi unutmak…”

Rıza gösterdiği oyunun tasarımı gereği bu kaçınılmaz bir durum olsa bile. Jibril, efendisinden şüphe duyduğu ve onun varlığını silmeye kalkıştığı için kendi acizliği karşısında başını öne eğdi.

“A-ama Sora neden yok oldu ki; bu kasti yapılan bir şeydi, değil mi?!”

Kaybettiği anıların çoğunu geri kazanan Steph de sesini yükseltti. Ama yine de Shiro’nun bile elinde Sora’nın asıl amacını ele verecek tek bir anı yoktu.

Hayır, muhtemelen en başından beri böyle bir anıya hiç sahip olmamıştı. Ağabeyi ona asıl amacını anlatmamış olmalıydı, diye düşündü Shiro. Çünkü o anı elinden alınsaydı, bütün plan mahvolurdu. Ama bunun bir önemi yoktu—çünkü Shiro artık biliyordu.

Othello; sonlu, sıfır toplamlı, tam bilgiye dayalı iki kişilik bir oyundu. Hamle olasılıkları şogi veya satrançtan çok daha basitti ve kusursuz oynama stratejisi kesin olarak kanıtlanmıştı. Normal yöntemlerle kazanmak için Sora’nın tek yapması gereken, Shiro’nun kendi yerine oynamasına izin vermekti. Muhtemelen bunu yapmayıp oyunu Othello seçmesinin sebebi—Shiro’nun durumu okumasını kolaylaştırmaktı.

Derken, boşluğun içinden bir şey kendiliğinden siyah bir taş koydu. Tereddütle, bocalayarak… Evet—Sora’nın belirttiği gibi, bu oyunda pas geçmek imkansızdı. Vekil—yani Shiro—tek bir hamle yapmıştı. Chlammy’nin önünü tamamen kesen bu hamle, Sora’nın hazırladığı kusursuz ve çatlaksız bir hamleydi. Bu da Chlammy’nin önemli bir taşı boşu boşuna oynamak zorunda kalacağı anlamına geliyordu—tereddüt etmesi son derece doğaldı.

Ağabeyinin stratejisi karşısında büyülenen Shiro, üzerinde (II) yazan taşı eline aldı. Shiro artık biliyordu. Elinde tuttuğu, (II) simgesini gösteren taşın temsil ettiği kavramı ve ağabeyinin asıl amacını.

İşte bu yüzden, rakibine adeta acıyarak konuştu.

“… Hayır, kimse… okuyamazdı… böyle bir şeyi… Ağabey… harikasın.”

Shiro böylece gülümsedi ve ikinci hamlesini yaptı. Bu kez ters dönen taşlar, tahtanın neredeyse tamamını beyaza bürüdü. Hayal meyal, Chlammy ve Elf kız—ve. Gözleri hayretle açılan Jibril ile Steph’in önünde ağabeyinin çehresi yeniden belirmeye başladı. Tüm bu esnada Shiro, gözlerinden dökülmek üzere olan yaşları bastırmaya çalışıyordu. Telefonundan, Imanity’nin ve Jibril’in anılarından yok olup giden ağabeyi tarafından kurulan bu oyun. Bu oyundan okunabiliyordu—geriye kalan üç taşın anlamları. Şunlardı—

[III]—Oyunu kazanmanın yolu

[II]—Shiro’ya olan mutlak güveni

Ve [I]—

“… Her şeyim, benim, Shiro’nun… kendimin…”

Sora’yı kendi benliğinden bile daha özde bir insan kılan unsurların kimliğiydi bunlar. Nasıl bu kadar emin olabiliyordu? Cevap basitti. Çünkü roller tersine dönmüş olsaydı—Shiro kendininkinin de aynı olacağından emindi. Ağabeyi olmadan, kendisi de Shiro olamazdı. Riske atılan şeylerin—ağabeyinin kendisinin ve yenilgi ihtimalinin—kendisinden çok daha önemli olduğu aşikârdı. Bunu anlayan Sora, en başından beri kendisinin ortadan kaybolacağını ve ardından durumu tersine çevirmek için Shiro’nun devreye gireceğini biliyordu—böyle bir numarayı fark etseniz bile elinizden ne gelebilirdi ki? Bembeyaz kesilen tahtanın üzerine, titreyerek, tedirginlikle… siyah bir taş kondu.

“… Hadi, Ağabey…”

Ve sanki tam da beklediği an buymuş gibi.

“… Geri… dön—!”

Shiro’nun gözleri önünde, etiketli taşı tahtaya sertçe indirdiği anda Sora net bir şekilde yeniden belirdi.

Sadece dört taşlık bir galibiyet farkıyla, tahtadan bir ses yükseldi ve ilan etti: “Kazanan: Sora.” Kazananın ilan edilmesiyle birlikte Shiro aynı anda ileri atıldı. Sora’nın söylediği ilk şey şuydu:

“Tamam Shiro, artık bana vurabilirsin. Hazı—”

Ama hiç tereddüt etmeden yüzünü Sora’nın göğsüne gömen Shiro, ondan daha hızlı davranmıştı. Yüzü ağabeyinin göğsüne gizlenmiş, gözlerinden iri damlalar süzülürken sadece şöyle dedi:

“… Özür, dilerim… Özür di-lerim… Anlamalıydım—fark etmeliydim…!”

Durumu kavrayamayan Jibril ile Steph, sadece bakakalabildiler. Derken beklemedik bir yönden bir ses geldi.

“Chlammy! Lütfen, Chlammy! Beni duymuyor musun?!”

Gözlerini sese doğru çevirdiklerinde gördükleri şey. Çaresiz bir ifadeyle defalarca Chlammy’ye seslenen Elf kızı ve…

Steph gayriihtiyari elini ağzına götürdü ve nefesi kesildi. Sandalyede yığılı duran o kabuğa—hayır, normal her göz için Chlammy’nin cesedine bakarak.

Steph, Sora’nın nasıl kazandığını hâlâ bilmiyordu. Ancak, Sora’nın bizzat teklif ettiği bu oyunda kaybetmiş olsaydı karşılaşacağı sonu. Tek bir yanlış hamleyle… Sora’nın kaderini gözünün önüne getirdi ve bacakları titredi. Neyi kaybetmiş olursa olsun—ya da belki de bedeni hariç her şeyini kaybetmiş olarak. Artık Chlammy olarak bilinen o varlık, o kişilik—yok olup gitmişti. (N-ne tür bir insan ağır kayıpları göze alma niyetiyle böyle bir oyunu oynayabilir ki?!)

Anlayışının sınırlarını fersah fersah aşan bu oyunun içine saldığı dehşetle dolan Steph, Sora’ya baktı. Kendi gözleriyle görmeden önce bu kadar feci sonuçlar doğuracağını hayal bile edemeyeceği o oyuna. Bu sonuçlar karşısında Shiro hâlâ ağlamaya devam ederken Sora, onu kendine çekerek buz gibi bir sesle konuştu.

“—Demek ki biz kazandık. İlk talebimi isteme vakti geldi, değil mi?”

Bu sözler üzerine Elf kızı, feryat edercesine yalvardı.

“Du—ne isterseniz yaparım! Chlammy’ye kıymayın—lütfen, o hariç ne isterseniz!!”

Ancak Sora, tüm sıcaklığını yitirmiş gözlerle ona baktı.

“… Ben kaybetseydim ve Shiro aynı ricada bulunsaydı, siz kabul eder miydiniz?”

Evet—bu, Aschente ilkesiyle karşılıklı rıza altında oynanmış bir oyundu. Sora’nın dediği gibi, aynı konumda olsaydı dönüp yüzüne bile bakmazdı… ama—

“B-böyle bir şey istemeye hakkım olmadığını biliyorum! A-ama taleplerin değiştirilebileceğini belirten sensin! B-bana ne yapmak istiyorsan yap—yeter ki… Chlammy’yi böyle bırakma—!”

Sora, adeta celladın baltasını indirircesine, iblisane bir sadist gülüşle cevap verdi:

“Iı-ııh! Taleplerimi tam da planlandığı gibi yerine getirteceğim. Başlıyoruz öyleyse—”

“Hayııııııııııııııııııııır!!!”

“Birinci Talep: Birbirimizden aldığımız tüm hafızalar korunacak—ve aldığımız her şey geri verilecek.”

“—Ha…?”

Bu söz üzerine oradaki herkes hep birlikte aynı sesi çıkardı.

“—Guh! Hh… hh…”

Aynı anda Chlammy, adeta nefes almayı henüz hatırlamışçasına kendine geldi. Fakat Chlammy uyandıktan sonra bile boşluğa dik dik bakmaya devam edince, kız ona doğru koştu.

“Chlammy! Chlammy, iyi misin?! Kim olduğunu biliyor musun?!”

Kızın çaresiz çığlığına rağmen Chlammy’nin gözleri hâlâ boş bakıyor, ifadesizliğini koruyordu. Ardından bedeninin defalarca sarsılmasının ardından nihayet bilincinin yerine geldiğine dair belirtiler gösterdi.

“Evet… Doğru, ben iyiyim… Dahası…”

Chlammy titreyen omuzlarını tuttu ve Sora’ya bir karabasana bakıyormuş gibi baktı.

“Sadece o adamın—Sora’nın—neden hiçbir şey olmamış gibi iyi olduğunu kavrayamadığımdan sersemlemiştim.”

Bir anda, yeminin yürürlüğe girmesiyle birlikte Jibril ve Elf tarafından oluşturulan oyun tahtasından gürültülü bir patlama sesi yükseldi. Bunun üzerine en çok soğuk ter döken kişi, beklenmedik bir şekilde—Sora oldu.

“O-oğlum, yandık… Jibril’in çekirdeğiyle bile bu talep sınırları biraz zorladı galiba…”

Teorik olarak imkânsız olan bir yemin gerçekleştirilemezdi. Sora’nın talebini yerine getirmek, oyun tahtasının büyü gücü kapasitesini zorlamış gibi görünüyordu. Sora’yı bu halde gören Jibril sessizce öne çıktı.

“… Efendim. Bir dahaki sefere lütfen kulunuz olarak sizi böyle bir oyuna girmekten alıkoymama izin verin.”

“Reddedildi. İleride yüzleşmek zorunda kalacağımız tipleri düşününce, sadece şu deli saçmasıyla kurtulduğumuza şükretmeliyiz.”

Yine de—diye devam etti Sora. Yüzünü göğsüne gömmüş ağlamakta olan Shiro’nun başını okşayarak konuştu.

“Tamam tamam, bir dahaki sefere neyi nasıl yapacağıma biraz daha dikkat ederim. Dürüst olmak gerekirse—tahmin ettiğimin ötesine geçti.”

“—Tahmin ettiğinin ötesine mi geçti? O benim lafım.”

Sora’nın hafızası zihnine kazınmış olan Chlammy, hâlâ gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu. Sıradan insan insancıklar gerçekten bir tanrıyı alt etmiş ve bir Flügel’i devirmişti—fakat tüm bunlardan beteri, daha öncesinde yaşananlardı. Sora ve Shiro’nun geçmişine dokunmuş biri olarak bunu söylemek zorundaydı. Sora’dan aldığı ve yeminle birlikte zihnine kazınan sayısız hafıza parçası… Aklına gelen her bir anıyla yüzü korkuyla buruşan Chlammy çığlığı bastı.

“Nasıl—tüm bunları yaşadıktan sonra aklınızı başınızda tutabildiniz?”

Chlammy’den bu feryadı koparan neydi? Oyun sırasındaki Sora’nın ruh hali bile en sonunda alındıysa, onu görmüş olmalıydı. O da olabilir, ya da—Shiro’nun bile bilmediği bir şey de olabilirdi. Ancak tüm bunlar hakkında fikri olan tek kişi, yani Sora, şaşırmış gibi herkese sordu.

“Ha? Aklım başımdaymış gibi mi duruyorum?”

Hayır. Oradaki herkes başını iki yana salladı.

Normal sınırları aşan karşılıklı bir güven ilişkisi mi? Hayır. Başka bir insanı, kendini oluşturan unsurlar listesinin en başına koymaya güven denmezdi. Bu aşamada artık bir varoluş şartıydı. Bu ikisi, tüm mecazlar ve abartılar bir yana, gerçekten de—iki bedende tek bir candı. Çarpık. Kırık. Fakat bir araya getirdiğinizde, sanki öyle tasarlanmışlar gibi birleşip eksiksiz bir bütün oluşturuyorlardı. Akıl sır erdirilemezdi. Ancak Sora’nın geçmişine dokunmuş olan Chlammy biliyordu. Artık biliyordu. Kader—bu anılar böyle ucuz bir kelime için fazla ağırdı ama yine de akla başka hiçbir şey gelmiyordu. Bu ikisi—eğer karşılaşmamış olsalardı—

“… Şimdi, İkinci Talep.”

Gerçekten de, yeminin sağladığı taleplerden—hâlâ geriye bir tane kalmıştı. Elf kız kendini hazırladı, ancak Sora’nın niyetini öğrenmiş olan Chlammy onu durdurdu. “Sorun yok.”

“Oradaki Elf—’Fiel.’ Anılarından birini değiştirme hakkını alıyorum. Yumruklarla değil oyunlarla konuştuğumuz şu günlerde, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi Chlammy?”

Chlammy iç çekip başını salladı.

“… Evet, ne demek istediğini biliyorum—çifte ajan olmamızı istiyorsun, değil mi?”

Sora çevresindekilerin şaşkınlığına gülümsedi. Chlammy mahcup bir tavırla konuştu.

“Hafızanı bana devredersen On Yemin’i kullanmadan bile beni kendi tarafına çekebileceğini varsaydın; ne kadar da safça.”

Ancak yüz ifadesi, büyüleyici bir bulmacadan ilham almış bir çocuğunki gibiydi ve gülümsedi.

“—Pekala. Oyuna ayak uyduracağım; oldukça ilgi çekici—şu planın.”

Onu gören Fiel de durumu kavramıştı. Sora’nın niyeti—tüm anılarını paylaşmak, Chlammy’nin anılarına göz atmak ve bunları sabitlemekti. On Yemin’in hiçbir bağlayıcı gücü olmadan, zamanı geldiğinde hafızasını değiştirmek üzere kendisine sadece tek bir talep hakkı bırakmak… Doğu Birliği ile yapılacak maçı—ve ilerisinde devreye girecek diğer her şeyi—düşünerek bu sonuca ulaşan Elf kız, yalnızca şunu söyleyebildi:

“Anlıyorum… Şey, dürüst olacağım—bizi resmen yerle bir ettiniz.”

Jibril ve Steph her zamanki gibi yalnızca boş boş bakabiliyorlardı. Sadece Shiro bu sözlerin anlamını kavradı, gözlerini kocaman açtı ve mırıldandı.

“… Abi… harikasın…”

“Değil mi? Havalı ağabeyini biraz daha övebilirsin, biliyorsun değil mi?”

Yüzü hâlâ Sora’nın göğsüne iyice gömülü halde, sarılan ellerinin kuvvetini artırarak Shiro, Sora’nın takılmasına yanıt verdi.

“… Hı-hım… Benim, havalı… ağabeyim…”

“Mmnph—Laf sokmadan söyleyince ağabeyin utanıyor ama… huuh.”

Anın gerginliği dağılınca, Sora şiddetli yorgunluğuna yenik düşerek yere yığıldı; Shiro hâlâ ona sarılmaktaydı. Endişeyle ileri atılan Steph ve Jibril’i eliyle durduran Sora konuştu.

“—Shiro… Artık söyleyebilirim, değil mi?”

“… Hı-hım, hazı-rım… ne zaman istersen.”

Chlammy de Elf kız Fiel’in elini tutarak konuştu.

“Üzgünüm, Fi… ama ben de şey yapsam sorun olur mu…?”

“Şey, ah, ne demek, elbette, lütfen nasıl isterseniz öyle yapın!”

Sora, Shiro ve Chlammy hepsi birlikte derin bir nefes aldılar.

“Oofff, bu çooook korkunçtuuu, bir daha asla böyle bir bok yemeyeceğiiiim! Özür dilerim Shiroooo!”

“Mm-mghhh… H-hık… Hmghh…”

“Vaaaaaaaah! İnanaaamıyoruuuum bu adama! Nesi varrr bunun böyle?!”

Şaşkına dönen arkadaşlarını umursamayan bu üçlü, içlerindeki tüm duyguları çocuklar gibi dışarı döktüler ve yorgunluktan sızıp kalana kadar ağlamaya devam ettiler—

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla