No Game No Life Cilt 3 – Bölüm 1 / Yükleniyor…

Yükleniyor...

Kendini ilk fark ettiği o an. Tam olarak ne anlama geliyordu ki bu? Yine de en eski anılardan bahsedilecek olursa, onunki henüz bir yaşına bile basmadan kayıtlara geçmişti. Doğrusu, söylediği ilk kelimeleri hatırlamıyordu. Fakat o kelimeleri duyan anne edasındaki kadın, kendisine yukarıdan bakan o solgun yüz… en eski anısı işte buydu.

……

Çok geçmeden beyaz bir kuruma terk edildi. Beyaz duvarlı bir binada doğmuş, fazla beyaz bir kız çocuğu. Orada başka çocuklar da olmasına rağmen, arka planda kaybolup göze batmamaya çalışıyordu. O tuhaf, yakut kırmızısı gözlerini daima yere dikerek. Henüz iki yaşına bile basmamış küçük bir Japon kızıyla hiç bağdaşmayan Batı kitaplarından bir yığının önünde oturuyordu hep.

Oyunlarla tanışması işte o zamanlara rastlıyordu.

Beyazlar içindeki yetişkinler, “zekâ testi” adını verdikleri bir sürü oyun getirmişlerdi. Fakat hepsi son derece basit, aşırı sıkıcıydı. Kimseyle oynaması zevkli değildi—bu oyunların. Geriye yalnızca “ölçülemez” sözcüğü kaldıktan sonra, bir süre sonra onunla oynayacak kimse kalmamıştı. Kurumda geçen bir yıldan sonra, kendi kendine oynamanın daha katlanılabilir olduğunu fark etti. Küçük kız satrançta, shogide, goda iki tarafı da kendisi oynamaya devam ederken, arka planda iyice kaybolup gitti. En sonunda beyaz giysili yetişkinler bile onunla konuşmaya çalışmaz oldu.

Sessiz, bambeyaz anılar.

Sadece “sıkıcı” etiketi yapıştırılmış bir anı silsilesi—

İki yılın ardından, annesi olduğu anlaşılan kadın tekrar çıkageldi. Kızın anılarında kadın, heyecanla yeni bir babası olacağını söylüyordu; ancak kıza bakan gözleri, beyaz kurumdaki beyaz giysili yetişkinlerinkiyle aynıydı—içinde hiçbir şeyin sezilemediği bomboş bir bakış. O zamanlar üç yaşındaydı. Kız, “yeni babası” denen bir adamla ve onun oğluyla—kendinden yedi yaş büyük bir erkek çocukla—tanıştı. Yetişkinler konuşurken hesaplanmış cevaplar veren, hesaplı gülücükler sunan bir çocuk. Yapayalnız olan çocuk, kendisine ne verildiyse aynen onu geri yansıtıyordu. Etrafa böyle boş, inorganik gülücükler saçan bu çocuğa, uzun süredir kapalı duran ağzını açtı.

“… Gerçekten de… ‘boşsun’…”

Kendisini, Gökyüzü ya da Boşluk anlamına gelen Sora adıyla tanıtan çocuk, kızın mırıldandığı bu sözlerle gözlerini ardına kadar açtı. Kimsenin göz teması kurmak istemediği kızın kırmızı gözlerine dik dik baktı. Bir şey arıyor, sessizce bir şeyi doğrulamaya çalışıyor gibiydi… ve sonra hatırladı—yüzünde daha önce hiç görmediği bir renk belirmişti. O sırada, o rengin arkasındaki anlamı kavramasının hiçbir yolu yoktu. Çocuk—Sora—konuştu.

“Hadi gel, bir oyun oynayalım.”

O gün, ilk kez, bir oyun kıza eğlenceli geldi.

Yirmi kez oynadılar. İlk birkaç oyunda kız onu tam anlamıyla darmadağın etti. Ancak oynadıkça, hamlelerini okumak giderek zorlaştı. Sağduyuyla alay eden hamlelerle onu tuzağa düşürüp kandırarak, asla hayal bile edemeyeceği kadar akıl dışı hamleler yapmaya başlayan Sora, kızın kavrayışının çok ötesine uçarak zafere ulaştı ve sonunda 10-10’luk bir beraberlik elde etti. Onu ilk kez mağlup eden, ama buna rağmen böbürlenmeyen veya caka satmayan çocuk. Aksine, sanki kaybeden kendisiymiş ve bundan inanılmaz bir sevinç duyuyormuş gibiydi. Yüzünde artık o boşluktan eser yoktu. Gerçek anlamını hâlâ anlayamadığı renklere bürünmüş yüzüyle çocuk—Sora—yani ağabeyi konuştu.

“Sadece kurnazca hilelerle kazanabilen işe yaramaz bir ağabey olduğum için üzgünüm, ama umarım iyi anlaşırız—Shiro [Beyaz].”

Yüzündeki o renk—isminin ilk kez telaffuz edildiğini hisseden kız, bunun bir aile sevgisi olduğunu ve ilk defa istendiğini fark etti. Burada olmasında bir sakınca olmadığını, tanındığını ve kabul gördüğünü anladı.

İnorganik, tek renkli anıları tam da bu anda gözle görülür bir şekilde renklendi. Yüreğinde sıcak bir şeylerin kabardığını hissetti, ama bunun ne olduğunu henüz bilmiyordu. Yapabildiği tek şey, gözlerini öne eğip hafifçe başını sallamak oldu.

……

Zaman aktı geçti ve iki kardeş en sonunda baş başa yaşamaya başladılar. Kendilerine ebeveyn diyen o iki kişi çoktan çekip gitmişti.

“Eh, sanırım bu bundan sonra da birlikte kalacağımız anlamına geliyor.”

Ağabeyinin dudaklarından dökülen bu tek bir cümle, kızın tüm istediği şeydi. Tek bir isim altında çevrim içi oyunlar oynamaya başlamaları da işte bu zamanlara rastlıyordu. İsimlerinin yan yana yazılışından türeyen, yan yana iki boşluktan ibaret kayıtlı bir hesap: Kuuhaku 『 』. Ağabeyi, kızın aklının ucundan bile geçmeyecek o tuhaf, sıra dışı stratejileri kurgularken; kız ise hassas bir makinenin doğruluğu ve hesaplama gücüyle bu taktikleri ağabeyinin hayal gücünün çok ötesine taşıyarak hayata geçiriyordu.

İşte bu, “iki bedende tek oyuncu” kavramının net bir şekilde ortaya çıktığı dönemdi. Bu oyuncunun inanılamaz zaferler üstüne zaferler kazandığı ve internette bir şehir efsanesi olarak fısıldanmaya başladığı dönem.

*

Ardından kendisinin bile inanmakta güçlük çektiği anıları başladı. Çevrim içi satrançta kendine tanrı diyen birini yenmek ve hemen ardından—başka bir dünyaya fırlatılmak. Şiddetin On Yemin ile yasaklandığı ve her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bir dünyaya: Disboard’a.

Aniden başka bir dünyaya savrulduğunuzda normalde ne hissederdiniz? Tedirgin, yalnız, yersiz yurtsuz…? Fakat onun anıları bu duyguların tek birini bile kaydetmemişti. En başından beri, onun ait olduğu yer yalnızca ağabeyinin kolları olabilirdi. Ağabeyiyle birlikte, her şeyin oyunlarla belirlendiği bu dünyaya meydan okudu.

Ah, ne kadar da mükemmel. İnsan daha başka ne isteyebilirdi ki—?

“Buldum… Tek yapmam gereken kadın olmak!”

Bu haykırış, Elchea Krallığı’nın başkenti Elchea’daki Kraliyet Sarayı’nın Taht Odası’nda yankılandı. Sesin sahibi, tahtta oturan dağınık siyah saçlı genç adam, yani Sora’ydı. Üzerinde “I ♥ PPL” yazan bir tişört vardı; kraliçenin tacını ise bu dünyada, yani Disboard’da Elchea’nın… …ve Imanity’nin kralı olduğunu göstermek istercesine pazu bandı gibi koluna dolamıştı. Kralın bu ansızın gelen beyanına şüphe dolu gözlerle bakan üç kişi vardı.

“… Hazretleri yine ne saçmalıyor acaba?”

Buz mavisi bakışlarıyla tezat oluşturan kızıl saçlara sahip biri. Stephanie Dola, yani Steph. Elchea Krallığı’nın önceki kralının torunu, aldığı terbiyenin kalitesini hissettiren bir kız. Ancak bu defa Sora’ya çevirdiği yüz ifadesi beklenmedikti.

“—Anlıyorum, Efendim gerçekten de pek bilge; ne kadar da derin bir kavrayış.”

Bir diğeri, Sora’nın beyanını sıcak kehribar bakışlarıyla överek konuşuyordu. Jibril—ışığı kırıp rengini değiştiren uzun saçlarıyla bir fantastik diyar kadar güzel bir kız. Kalçasından çıkan kanatları ve başının üzerinde dönen halesi, onun bir insan değil, bir Flügel olduğunu gösteriyordu. Bu dünyadaki akıllı ırklardan, Exceed’lerin altıncı sırasında yer alan bu kız, en alt sıradaki On Altıncı Irk Imanity’den olan Efendisi’nin bu bilgeliğini sanki ilahi bir kelamı süzüyormuşçasına ellerini birleştirerek kabul etti ve onun asıl niyetini çıkardı.

“Yani demek istiyorsunuz ki Efendim, siz kendiniz kadın olsaydınız, tüm yetişkin durumları aynı cinsiyetten yakın üyeler arasında sadece basit bir ‘Çığlık! Hi-hi-hi!’ gülüşmesi sayılarak geçiştirilebilirdi… Bu derin kavrayışınız karşısında duygulanmamak elde değil.”

Sora, memnun bir edayla “hı-hı, hı-hı” diye başını sallayarak sonuncusuyla göz göze geldi.

“Hadi ama—kardeşim! Aschente altında bir oyun oynayalım! Ve lütfen beni yen!”

Sora’nın kardeşi dediği kız, kucağında oturan yakut gözlü kız—Shiro’ydu. Kar gibi beyaz uzun saçları kralın tacı ile toplanmış on bir yaşındaki kız. Kral Sora’nın kız kardeşi—yani Kraliçe Shiro—ağabeyinin gözlerinin içine bakıp mırıldandı.

“… Bence… yapamazsın.”

“Ha, nedenmiş o? On Yemin üzerine edilen bahisler kesinlikle bağlayıcıdır, değil mi? Steph’i bana aşık olmaya zorladım ve Jibril’i de mülküm yaptım. O zaman kadın da olabilmem gerekir, değil mi?”

“Yaptığın bütün o korkunç şeyleri sanki önemsizmiş gibi geçiştirmeyi keser misin lütfen?!”

Steph acıklı bir şekilde çığlık atsa da—ona dikkat edecek kadar nazik bir ruh ortalıkta yoktu.

“—Yine de Efendim, korkarım ki Hazretleri’nin haklı bir noktası var.”

“Ha, neden?”

“Çünkü teorik olarak imkansız olan talepler yerine getirilemez.”

Jibril’in bu sözlerine Shiro başıyla onay verince, Sora nihayet anladı.

Ha. Düşününce çok mantıklıydı aslında.

“Yani mesela Steph’i ‘Yüz metreyi bir saniyede koş’ şartıyla yensem bile, bu fiziksel olarak imkansız olduğu için bu talebe uymak adına elinden gelen en hızlı şekilde koşmaktan fazlasını yapamaz.”

“Kesinlikle öyle, Efendim.”

“—Şey… Neden beni örnek olarak kullanıyorsunuz?”

Yüz metreyi bir saniyede koşmak gibi intiharvari bir çabayla deli gibi koşmaya zorlandığını hayal eden… Steph, Sora’nın bunu gerçekten denemesinden duyduğu açık bir endişeyle araya girdi.

“Bekle bir dakika, o zaman sosyal bir hayata kavuşmamı gerektiren bir oyun oynasam bile yine de bunu başaramayacağım anlamına mı geliyor bu?!”

Sora kendisini sosyal bir hayata sahip biri olarak hayal etti.

Nasıl olurdu acaba? Gerçeklikten fersah fersah uzak hayallerden başka bir şey düşünemiyordu.

“Sizin deyiminizle ‘sosyal bir hayata’ gerçekten kavuşup kavuşamayacağınız bir yana, büyük olasılıkla kavuşmuş gibi hissedebilmelisiniz. Sonuçta bahsettiğiniz şey kişiliğinize dair bir mesele ki bu da nihayetinde soyut bir kavramdan ibaret.”

“Gerçek bir hayatı olduğunu sanan evden çıkmaz ezik bir oyun bağımlısı—bu düşünmesi bile çok korkunç bir şey!!” Sora bunu gözünün önüne getirmeye çalışırken çaresizlik içinde feryat etti.

“… Yemin kısıtlamalarının sınırlarını kontrol etsem iyi olacak sanki…”

Sora her zamankinden daha ciddi bir şekilde düşünmeye başlayınca, Steph ona gözlerini süzerek “Çalış artık!” der gibi baktı. Bu sırada, tıpkı ağabeyi gibi düşüncelere dalmış olan Shiro bir deney teklif etti.

“… Bir… kişilik değişimini… bazı şartlarla… denesek?”

“Hmm, bu anlamayı kolaylaştırır. Tamamdır Steph, yapıyoruz bunu.”

“—Şey, bir kez daha sorabilir miyim? Neden illa ben olmak zorundayım?”

“Çünkü ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorsak en uygun kişi sensin.”

Açıklama niyetine öylesine söylenmiş bu sözün ardından Sora’nın amacı Steph için hâlâ anlaşılmazdı.

“Hadi, oyuna başlayalım. Bahis de Steph’in ben olması.”

“…… Peki, tamam.”

Steph, patlamak üzere olduğu duygularını bastırıp kabullenmiş bir edayla cevap verdi.

Evet, ne yaparsa yapsın büyük ihtimalle Sora’ya kaybedecekti. Zaten şimdiye kadar hep öyle olmuştu—hatta ona karşı bir oyunu nasıl kazanabileceğine dair en ufak bir fikri bile yoktu. Dahası, bu bir deneydi, dolayısıyla kasten kaybetmesi gerekecekti. Ama sonuç, şartlı da olsa Sora olabilmesini sağlarsa—? (Bu yoksa… onu yenmek için tek ve tek şansım mı?!) Kalbinden taşmak üzere olan o karanlık “he-he-he-he” kıkırdamasını umutsuzca saklamaya çalışarak…

“Seninle tartışılmıyor zaten… Tek yapmam gereken kasten kaybetmek, değil mi?”

“Yani, çabalasan da çabalamasan da kaybedeceksin zaten. Neyse, bu bir deney, o yüzden şartları netleştirelim… Oyunumuz satranç. Ben kazanırsam Steph otuz dakikalığına Sora olacak. Söz gelimi Steph kazanırsa, ona bir şeker vereceğimi varsayalım. Bir şeyi değiştireceğinden değil ya. O halde—Aschente.”

“Evet, Aschente… hfff.”

Kaybettikten sonra gelebilecek şeyleri düşündüğünde, laf bombardımanı bile Steph için katlanılabilirdi.

Aschente yemini etmek: Tanrı tarafından koyulan On Yemin altında kesinlikle bağlayıcı olan bir bahse boyun eğildiğinin beyanıydı—

Kırk saniye sonra.

“… Steph, gerçekten bu kadar berbat olabilir misin? Kasten yapsan bile bunu başarmak zor…”

Steph sadece beş hamlede kaybetmiş olmasına rağmen, Sora’nın bu lafına yine de bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“He-he-he… İşte şimdii, bu da Imanity arasında en büyük oyunculardan bir tane daha var demek oluyor—”

Gözleri aniden keskinleşip yüzüne eğreti, alaycı bir sırıtış yerleşen Steph, neşeyle meydan okudu.

“Hadi bakalım, bir oyun oynayalım ‘Sora’—kendi kendinle yüzleşme zamanın geldi ezik, hani şu Tanrı’nın kendisini devireceğini iddia eden herif!”

Kızın tepeden bakan üslubu, üzerindeki süslü ve şık kıyafetlerle hiç bağdaşmıyordu.

“He-he, ne oldu? Kendi kazdığın kuyuya atlamaktan mı korkuyorsun? Bahis de sonsuza dek adam gibi biri olman üzerine ezik. Gel de şu ‘Aschente’ işini bitirelim!”

Steph (belli bir hata payıyla da olsa Sora tarzında) işte böyle kasıntı bir edayla davranıyordu.

Her noktalama işaretinde ayrı bir poza girerek. Bu manzara karşısında:

“Hey Shiro, ben böyle bir tip miyim ya?”

“… Bayağı… alakasız.”

“Dora Efendi’m, sizin hakkınızdaki algısına dayanarak yemini yerine getirmek için muhtemelen elinden gelenin en iyisini yapıyor.”

Vay be, sosyal bir hayatı varmış gibi değil de Sora’ymış gibi davranmaya çalışıyordu.

“… Beni gözünde çok mu büyütüyor yoksa benimle dalga mı geçiyor kestirmek zor…”

Steph’in kasıntı bir edayla perçemlerini geriye atışını izleyen ve “Ben gerçekten hiç böyle bir şey yaptım mı ki?” diye düşünen… Sora, yüzünde zoraki bir ifadeyle onun meydan okumasına isteksizce karşılık verdi.

“… Öf, peki, her neyse. Düşündüğümden daha ürkütücüymüş, bu yüzden hemen Steph’e geri dönmeni talep edeceğim—Aschente.”

Bir kırk saniye daha sonra.

“Neden amaaa?! Seninle yetenekçe eşit olacağımı sanıyordum?!”

Her zamanki gibi yenilen Steph’e Jibril, bir nehrin akışı kadar doğal bir edayla cevap verdi.

“Ne? Fiziksel olarak imkansız olan şeylerin yerine getirilemeyeceğini açıkladığımı sanıyordum.”

“Sora’yı yenmem fiziksel olarak imkansız mı yani?!”

Dünya tarafından ihanete uğramış birinin yüz ifadesi: Gerçekten de Steph’in şu anki çehresi tıpkı böyle olmalıydı.

“Bakın küçük Dora, Efendim olmaya niyetlenseniz bile onun düşüncelerini veya anılarını paylaşamazsınız.”

“B-bunu maça razı gelmeden önce biliyordun, değil mi?!”

“Elbette biliyordum! Kendinize bir dönüp bakın. Eşit görünmüş olabileceğinizi düşündüren nedir?!”

En başta, gerçekten Sora’ya dönüşmüş olsaydı bile Shiro olmadan tek başına, insanlığın en büyüğü unvanıyla övünmesi mümkün değildi.

“Hngg… Ama benim kafam hâlâ netleşmedi. Sadece Steph’in yetersiz özellikleri yüzünden de olabilir.”

“Özelliklerimin yetersiz olduğunu söylemeseniz olmaz mı?!”

“Jibril, bir de seninle deneyelim. Bir Flügel beni taklit edebilir, değil mi?”

Flügel’lerin fiziksel özellikleri, kelimenin tam anlamıyla Imanity’ninkilerden bambaşka bir boyuttaydı. Yoksa—? Sora içinden dua ediyordu ama beklenmedik bir şekilde Jibril şaşırmış görünüyordu.

“Benim siz olmamı mı teklif ediyorsunuz? Korkarım ki bu da imkansız olabilir.”

“Ha, neden?”

“… Şey, eğer arzunuz buysa Efendim, bunu denemek için bütün ruhlarımı riske atacağım.”

Ürkütücü bir kararlılık ifadesiyle Jibril başını eğdi.

Anlaşıldığı üzere kasten kaybeden Jibril… Yeminler tarafından kesin bir şekilde bağlanarak—dönüşmeye başladı.

“Oha?! Dönüşüyorsun!”

“… Anla-dım… Jib-ril… ruh-lar-dan… olu-şu-yor…”

Sora ve Shiro aynı anda gözlerini belertip seslerini yükselttiler. Ha. Demek bir Flügel için dış görünüşünü değiştirmek teorik olarak imkansız değildi! Neredeyse çaresizliğe gömülmüş olan Sora’nın Cinsiyet Değiştirme Projesi için bu sonuç bir umut ışığı yakmıştı—Sora’nın yüzü neşeyle gevşedi ama ardından yavaş yavaş sertleşti. Jibril’in tıpkı bir ayna gibi Sora’ya benzeyecek şekilde dönüşmesinde sorun yoktu. Ancak yavaş yavaş—sekiz kanat çıkarmaya başladı.

“… E-ee?”

Jibril’in orijinal halininkinden bile daha karmaşık, devasa bir hale başının üzerinde belirdi. Ve narin bir şekilde açılan ağzından—şu sözler döküldü.

“—Ben: en güçlüyüm.”

Sadece Sora değil, Shiro ve Steph de dahil herkes dona kalmıştı.

“Ş-şeyy…?!”

“En zayıf ve yine de en güçlü: Ben, Tanrı’ya karşı bayrak açacak ve Exceed’leri birleştirecek olan kişiyim. Ben, eski bilgiyi cehalet olarak yeniden tanımlayanım—ve bu yüzden dünyanın reformuna hükmedecek olanım… Ey güçsüz yaratıklar, benimle ne işiniz var?”

Ve aralarına uzun bir sessizlik çöktü.

“Şşşeyyyyy—”

Olay bundan ibaretti demek.

“Yani Jibril beni gökleri delecek bir güçle gözünde büyütüyor…”

Ne de olsa Jibril’in dediği gibiydi: Anılarını paylaşamıyor olmak, ister istemez işin içine öznel algıların gireceği anlamına geliyordu.

Her neyse, Jibril onu yaratıcısıyla aynı hizada, hizmet etmesi gereken yeni efendisi olarak benimsemişti. Jibril’in Sora’yı bir nevi tanrı olarak görmesi mantıklıydı—ama.

“Hey, ben gerçekten bu kadar kasıntı bir tip miyim?”

“… Ha? Bi’ nevi…”

“Biraz karikatürize edilmiş ama aşağı yukarı Sora’nın davranışlarını doğru yansıtıyor, değil mi?”

Shiro ve Steph, onun sorusuna Jibril’in dönüşümünden bile daha şaşırtıcı bir şeymiş gibi yanıt verince Sora düşündü.

“… Belki de kendimi ciddi ciddi yeniden değerlendirmeliyim.”

Kelimenin tam anlamıyla yerin dibine girmek istiyormuş gibi görünüyordu. Sora yüzünü elleriyle kapatmaya ve Jibril’in kendisini bu öznel tasvir edişini görüş alanından silmeye karar verdi.

……

“… Yani temel olarak Yeminler’in o mutlak bağlayıcı gücü bile insanları sınırlarının ötesine geçmeye zorlayamıyor.”

Sora derin bir iç çekerek bu sonuca varırken, yeniden eski haline dönmüş olan Jibril cevap verdi:

“Korkarım ki öyle Efendim. Dolayısıyla kadına dönüşmeniz—”

“—ah… ne yazık ki imkansız.”

Ama bu son derece doğaldı.

“Evet… Oyuna dahil olan kişilerin sınırlarını ve yeteneklerini aşan şeyleri zorla yaptırabilseydik, dolaylı yoldan Imanity’ye büyü gibi güçler vermek mümkün olurdu.”

Fakat Sora, “Aslında—” diye devam etti.

“Umut ettiğim şey tam olarak buydu… Ama sanırım kurallarda bir açık bulmak o kadar da kolay değil.”

“—!”

Bu açıklaması Steph’e, hatta Jibril’e bile nefeslerini tutturtmuştu. Tek Gerçek Tanrı tarafından koyulan dünyanın mutlak ve değişmez kurallarında (ne kadar ciddiyetsiz görünse de) bir açık arıyordu.

İşte Sora buydu; Imanity’nin kralı. Jibril’in hizmet etmeye karar verdiği kişi. Ancak Sora’nın kendisi bunun farkında değil gibiydi. Steph ve Jibril şaşkınlıktan donakalmışken, sadece Shiro bunu “ağabeyinin her zamanki hali” olarak kabullenmiş görünüyordu. Shiro sanki konuyu çoktan kapatmış gibi dururken, Sora yavaşça farklı bir teklif sundu.

“Pekala, demek ki hiçbir şeyi zorlayamıyoruz, ama Shiro—beni ‘Shiro’ yapabilir misin?”

Shiro başını yana eğdi.

“… Ne, için?”

“Şey, dünyayı nasıl gördüğünü her zaman merak etmişimdir.”

“… Sadece, senin… algıladığın, Shiro… olacaksın, tıpkı, diğer, ikisi gibi.”

“Tabii, ama yine de Yeminler’in bağlayıcı gücü benim tarafımda olacak. Sadece bu taklidi normalde ulaşılamayacak bir seviyeye çıkarabilirsem belki yeni bir şeyler görebilirim diye düşünmüştüm.”

Fakat ağabeyinin bu sözleri Shiro’yu düşündürdü.

Ağabeyi kesinlikle kendisini zannettiği kadar aptal değildi. Aksine, Shiro’nun aklının ucundan bile geçmeyecek kurnazca hilelerle onu defalarca yenmişti. Shiro, ağabeyinin kendisine neden aptal dediğini hayal bile edemiyordu. Söylenebilecek tek şey… onun garip bir şekilde, şey—biraz anlayışsız olduğuydu. Ya Yeminler’in gücü Sora’nın bu anlayışsızlığı aşmasını sağlarsa? Sora’nın, karşılaştıkları o günden beri Shiro ile aynı zamanı aynı şekilde yaşadığı ve ikisinin de hemen hemen aynı anıları paylaştığı düşünülürse. Yine de fark edemez miydi? Shiro’nun hislerini.

Kalbinde sakladığı, ağabeyine karşı bir ağabeyden fazlası olan o hisleri.

Shiro bunları düşünürken, söylediği şey ağabeyinin ricasını tamamen engelleyecek bir hamleydi. Gerçek niyetinden sapan; yumuşak ama yolu nakavt edici bir güçle kapatan bir bahane.

“… Ağabey… ne, düşünürdün… ben, sen… olsaydım?”

“—Oh. Evet, bu berbat olurdu. Beni gerçekten nasıl gördüğünü öğrenmek, en kötü senaryoda beni öldürebilir.”

Sonuçta bu sözler ağabeyinin durumu fark etmesini engellemişti. Kız kardeşinin yanakları hafifçe kızarmış olsa da… bunun anlamı gözünden kaçmıştı.

“Hmm… Tamam o zaman, Jibril, Steph olmak ister misin?”

“İtiraz etmek istemem Efendim, ama komedi unsuru karakterlerin sayısını artırmanın amacını anlayamıyorum.”

“Kime komedi unsuru diyorsun sen?!”

Shiro’nun monokrom başlayan hayatı. Shiro o zamanlar kalbinde filizlenen şeyin ne olduğunu artık anlıyordu, ama bunu ifade etmeye henüz alışamamıştı. Çoğu insanın fark edemeyeceği kadar hafifçe gülümsedi. Ama ağabeyinin gözünden kaçması imkansızdı. Sora da aynı şekilde hafifçe gülümsedi ve gözlerindeki anlam kelimelerden çok daha netti.

“Bu çok eğlenceli.” Bu dünya—gülümseyerek oyun oynayabildikleri bu durum. Ya da Shiro’nun gülümsüyor oluşu. Hangisi olduğunu netleştirmeye gerek yoktu; ağabeyinin gözleri her ikisi birden olduğunu söylerken, Shiro hafifçe başını salladı—

ve ardından her şey karardı.

Göz kapakları ağırlaşmıştı. Uykusunda ağlamışçasına son derece kuru olan gözleri, açılmayı reddedecek kadar ağırdı. Hayır, belki de kurudukları içindi… Düşünmek bile istemediği, hayal etmeye dahi tahammül edemediği bir kâbusu hatırladı. Gerçek mi yoksa kâbus mu diye kontrol etme, karşında neyin yattığını görmek için gözlerini açma—Shiro’ya zihninin bir yerindeki biri tam da bu şekilde buna karşı çıkıyormuş gibi geldi. Fakat, bunu reddetmek için. Bunun imkânsız olduğunu kanıtlamak için. Durmasını emreden düşünceleri susturdu ve canı gerçekten acıyarak gözlerini araladı. Burası Elchea Sarayı’nın kraliyet yatak odasıydı. Kaç kişinin uyuması için yapıldığını merak ettirecek kadar devasa bir yatakta Shiro tek başınaydı. Odada etrafa saçılmış sayısız oyun ve bir kitap dağı vardı—hepsi bundan ibaretti. Etrafına kaç kez bakarsa baksın, orada olması gereken kişi… yoktu. Onu “günaydın” diyerek karşılayacak ve ona bugün de yaşamak için bir neden verecek olan kişi.

Sora o yalnız odada—yoktu. Bunun taşıdığı anlam… Bunu reddetmeye çalışan düşünceleri sanki fısıldıyordu.

“Sana söylemiştim.”

“… Lütfen… eğer, bu bir rüyaysa—bitsin!”

Neredeyse hiç çıkarmadığı, canını acıtacak kadar tiz ve tırmalayıcı bir sesle çığlık attı.

Tüm bu anıların yalnızca bir illüzyondan ibaret olduğunu söyleyen boş oda. Hıçkırığını boğarak yalnızca çığlık attı.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla