Faytonda yaklaşık bir saat kadar sallandıktan sonra karşılarına Elchea Büyük Millî Kütüphanesi çıktı. Elchea şehir merkezinin biraz ilerisinde, yathanesi olan bir eğitim kurumuna benzeyen bir yerin ardından gelen varoşlardaydı. Sora faytondan inip yukarı bakarken dudaklarından tek bir kelime döküldü.
“… Devasa…”
Akla ilk getirdiği şey Washington, D.C.’deki Kongre Kütüphanesi’ydi. Sora ile Shiro’nun eski dünyasındaki yüz milyon kitaplık koleksiyonuyla övünen en büyük kütüphaneydi o ama buranın dış görünüşü de ondan geri kalmıyordu. Elchea Kraliyet Sarayı’na rakip olabilecek kadar zarif ve ihtişamlıydı. Hatta o kadar harikuladeydi ki insanın bu dünyadaki Imanity hakkındaki değerlendirmesini biraz olsun gözden geçiresi geliyordu. Gerçekten harikulade bir kütüphaneydi—yine de.
“… Buranın bile… elinizden alınmasına izin verdiniz demek…”
“Iı-mıhh…”
Steph’in külodunu hâlâ şapka gibi takmaya devam eden Shiro’nun tespiti bu yöndeydi. Bu laf, hâlâ iç çamaşırı olmayan bir köpek konumundaki Steph’in utançla sessizce başını eğmesine yetti.
“A-ayrıca! Bir sorum var!” dedi Steph, yıpranmış bir ses tonuyla. İçinde bulunduğu çaresiz duruma rağmen iki kardeşe laf sokmak için can atıyor gibi bir hali vardı.
“Evet, Bayan Stephanie, neymiş o?”
“Daha az önce hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir ırkla savaşmamamız gerektiğini söyleyen siz değil miydiniz? Hiçbir plan yapmadan Flügel gibi altıncı sıradaki canavarlarla kapışmak gerçekten akıl kârı mı?!”
Mantıklı bir soru sorduğunu mu sanıyordu yani? Anlatsa iyi olacaktı. Ne de olsa alt tarafı Steph’ti işte.
“… Sıkıntı yok.”
“—Ha? N-neden?”
“Bak… Kelime oyununda (shiritori) kazanmanın ne kadar çok şey bildiğinle bir alakası yoktur.”
“Ha?”
“Boş ver. Hadi yolumuza bakalım.”
Devasa kapıyı açıp kütüphaneye adım attıklarında, sadece duvarlarda değil, yer çekimine meydan okurcasına tavanlarda bile raflarla dolu bir mekânla karşılaştılar. Raflar, havada süzülen sayısız cılız ışığın arasında muhtemelen onlarca metre yüksekliğe ulaşıyordu. Tüm bu unsurları adeta bir labirente dönüştüren fantastik bir mekândı.
“Oha… kusura bakma, biraz özür dilemem lazım. Bu dünyadaki insanların harbi meziyeti varmış.”
“… Evet…”
Sora burada barındırılan kitapların sayısını hayal ederken bile başının döndüğünü hissediyordu. Shiro bile etkilenmişti. Bu kadar çok kitabı toplamak az buz iş değildi. Eski dünyalarında bile bu büyüklükte bir koleksiyona sahip bir kütüphane bulmak imkânsıza yakındı. Ancak Steph özür diler bir edayla açıklama yaptı:
“Şey… Bunu söylediğim için üzgünüm ama bunları Elchea toplamadı.”
“… Ne dedin?”
“Burası elimizden alındıktan sonra bu seviyeye getirildi sanırım. Yani… öğrenciyken buraya geldiğimde bu rafların yüzde biri bile yoktu.”
“… Bir anlığına bile olsa hakkınızda iyi şeyler düşündüğüme yazıklar olsun.”
Ama bir düşününce bu gün gibi ortadaydı zaten. Imanity’nin tavanlara yer çekimine meydan okuyan raflar koymasına imkân yoktu.
“Öf… Ee, nerede bizim şu kutsanmış melek?”
Düzgünce dizilmiş kitapların oluşturduğu kütüphanede yürürken birden bir ışık huzmesi belirdi. Işığı kaynağına kadar takip eden tüm gözler—donakaldı.
Bir melekti bu. Doğrudan bakmaya bile çekinilen ezici bir varlığa, başının üzerinde geometrik desenler çizen bir hareye ve kalçasından çıkan, aerodinamik olarak bir insanı havada tutmak için fazla küçük ama hafifçe parıldayan kanatlara sahip bir kız. Rüzgâr olmamasına rağmen kapalı mekânda bile salınan uzun, ahenkli saçları vardı ve her an, ışık bir prizmadan geçer gibi bir telden diğerine yansıyarak gökkuşağı görüntüsü sunuyordu. Gözleri hafifçe aralanıp onunkiyle buluştuğunda, Sora bu dünyaya adım attığından beri ilk kez ölüm hissiyle sarsıldı. Bakışlarını kaplayan öldürme arzusu sanki fiziksel bir ağırlığa sahipmiş gibi hissettiriyordu; bu da Sora’ya bu kızın, bu ilahi güzelliğin küçücük bir dokunuşla hayatına son verebileceğini hissettirmeye yetmişti. Kaçsa da hayatı için yalvarsa da tüm bunların hiçbir anlam ifade etmeyeceğini haykırıyordu sanki. (Bir Flügel mi bu? Bu—Altıncı Sıra mı?)
Tanrılar tarafından diğer tanrıları yok etmek için—katletmek ve yerle bir etmek için—yaratılmış bir silah. Sora üzerine bir makineli tüfek doğrultulmuş gibi hissetmenin böyle bir şey olması gerektiğini düşünürken, genelde duygusuz olan Shiro bile gerileyip Sora’nın koluna yapıştı. Steph ise yere çökmüş, dişleri birbirine vurarak kendini ağlamamak için zor tutuyordu.
Huşu uyandıran bu varlık, en ufak bir ses çıkarmadan, ağırlık hissi bile vermeden yakınlarındaki bir kitaplığın üzerine kondu.
“……”

Onların donup kalmasına hiç aldırış etmeksizin. Melek—yani Flügel kızı—kehribar rengi gözlerini süzerek açtı ve konuştu.
“Affedersiniz? Siz değerli şahsiyetleri kütüphaneme getiren vesile nedir acaba?”
… Sadece bu tek lafıyla.
“Haydaaa… Bütün havayı mahvettin…” dedi tüm enerjisi çekilen Sora, hemen yanlarında baygın yatan Steph’e bir göz atarak.

“Şey, kem küm, tanışmayla başlasak nasıl olur? Ben—” dedi Sora, kendini toparlayıp inisiyatifi ele alarak ritmini yeniden yakalamaya çalışırken.
Ama.
“Sizler Elchea’nın yeni kral ve kraliçesisiniz, Sora-sama ve Shiro-sama, oui?”
Flügel kızı lafı ağzından almıştı.
“… E yani, bu işleri hızlandırır.”
“Imanity’nin gazetesini okumayı severim. Tebri—yani, tahta çıkışınız dolayısıyla en içten tebriklerimi sunarım.”
“… Lafını düzeltti…”
Shiro (kafasında külotla) böyle laf sokarken bile Sora’nın koluna sıkıca tutunmaya devam ediyordu.
Bu dünyada şiddetin hiçbir anlamının olmadığı hatırlanabilirdi ama yine de. Buradaki psikoloji, uyutucu ilaçla uyutulduğu söylense bile bir kaplanın yanına yaklaşmak istememek gibi bir şeydi muhtemelen. Ancak Sora bu durumdan muaf gibi görünüyordu.
“Şey, aslında bizim bildiğimiz aynen böyle konuşan bir ünlü var, o yüzden eğer normal konuşma tarzın bu değilse keser misin şunları?”
Sora’nın bu lafı kızı derinden sarsmış gibiydi. Ne… der gibiydi Flügel kızının hayal kırıklığıyla düşen omuzları.
“O benim marjinal, bana özel özgün dilimdi; benden önce davranan biri mi oldu yani…”
Ancak ifadesi hızla eski haline döndü.
“Eee, cancağızlarım, sizi bugün buralara hangi rüzgâr attı bakalım?”
“… Şey, az önce konuştuğun senin normal konuşmandı, değil mi? Şimdi niye Kyoto’lu şivesiyle konuşuyorsun?”
“Kyoto diye bir yer hiç duymadım ama bu, Imanity’nin eski topraklarının kadim şivesidir; hoşunuza gitmedi mi yoksa?”
“Tamam, burada sürekli senin saçmalıklarına laf yetiştirmek zorunda kalırsak hiçbir yere varamayacağız.”
“Mngh, kapımı çalan neredeyse hiç olmuyor; ben de bilgi birikimimi sergileme fırsatı bulduğum için çok heyecanlanmıştım.”
Gözleri yaşaran ve memnuniyetsizlikle omuzları düşen Flügel kızında, daha bir an önce sergilediği ihtişamdan eser bile kalmamıştı.
“Yani, şey, neyse işte, normal konuş. Tamam mı?”
“4n14d1m, k4nk4.”
“Tamam, biz kaçar.” Sora arkasını dönüp giderken Flügel kızı onun pantolonuna yapıştı ve gözyaşları içinde konuştu.
“Aah! Özür dilerim! Gerçekten çok özür dilerim! Buraya neredeyse hiç ziyaretçi gelmiyor, lütfen hemen gitmeyin! Çay demlerim! Tatlılar getiririm!”

Kütüphane, mistik ışıklar ve kitap raflarıyla dokunmuş bir sanat eseri gibiydi. Bir köşede, hakikaten de çay ve tatlıların hazır edildiği bir masanın etrafındaydılar. Steph hâlâ kendine gelemediği için, onu hemen yakındaki zemine yuvarlayıp bırakmışlardı. Ve şimdi, resmî bir edayla boğazını temizledi: öhöm.
“—Pekala, Imanity hükümdarları; sadece Flügel diline değil, Exceed’lerin tüm dillerine, üstelik bunlara ait arka plan bilgileri bir yana, başka dünyaların ve antik çağların dilleri de dahil yedi yüzden fazla dile hakim olan benden ne maksatla talepte bulunmaktasınız?”
“… Ha, evet. Bakalım bir.”
Sora pes etmenin en doğrusu olduğuna karar verip lafa girdi.
“Lafı hiç dolandırmayacağım. Bu kütüphaneyi bize ver.”
…
Bir anlık sessizlik. Sora’nın bu sözleri üzerine kız, çay fincanını kaldırdı.
“Sıradan bir insan tarafından bir oyuna davet edildiğimi mi ima etmektesiniz yoksa?”
“Aynen öyle.”
Gözleri sıcacıktı. Gerçekten de insana bir tanrıçayı hatırlatıyordu.
“Öyle mi? Şunu bilmenizi isterim ki bu kütüphane, bizzat topladığım kitaplarla dolup taşmaktadır. Bilgiyi her şeyin üstünde tutan biz Flügel’ler için, bilgimin hazinesi olan bu kitapların ve dolayısıyla onları barındıran bu rafların kendi hayatımın değerine denk olduğu rahatlıkla söylenebilir—”
O gözler hafifçe kısıldı.
“Bana kendi hayatımı bahse koymamı teklif ediyorsunuz. Karşılığında siz neyi bahse koyuyorsunuz?”
Bu sözlerle birlikte ağzını çayla doldurdu ve gözlerinde anlık beliren bir öldürme arzusuyla Sora’yı keskin bakışlarla süzdü. Bu bakış, baygın olduğu sanılan Steph’ten cılız bir ses çıkardı: İik.
Ama On Yemin’i, daha yeni yaptıkları konuşmayı saymıyorum bile, hatırlayınca… Sora hiçbir tasası kalmamış bir edayla konuştu.
“Başka bir dünyaya ait kitaplar—toplamda kırk binden fazla cilt.”

“Pfffffffffffffffffhhhhhhhhhhhhhhhhhhbt?!”
Kız çayını her yere püskürterek az önce binbir güçlükle oluşturduğu o ağırbaşlı havayı yine yerle bir etti.
“L-lütfen kusuruma bakmayın… B-beni böyle yakışıksız bir halde görmenize izin verdiğim için.”
“… İğrenç…”
Çay içinde kalan Shiro protesto ederken, Sora başparmağını kaldırarak onay işareti verdi. “Hiç sorun değil. Bizim meslekte buna ödül derler,” diye yanıtladı genişçe gülümseyerek.
“K-yani, k-kırk bin… Şakalarınız da bir harika, n-nerede muhafaza ediyor olabilirsiniz ki—”
Flügel kızı kendi üslubunun dışına çıkan şüpheli tavırlar sergilemeye devam ederken, Sora tabletini çıkardı:
“Bunun içinde elektronik veri var—hm, ne olduğunu biliyor musun? Neyse, başka bir dünyadan tam kırk bin kitap.”
“—Ne…?”
Kız, Sora’nın çıkardığı tablette delik açacakmışçasına gözlerini kocaman açtı.
“Bunu bilgi yarışması oyunlarına çalışmak için yanımda bulunduruyordum. Ama içinde ansiklopediler, tıp, felsefe, bilim ve matematik var—temelde eski dünyamızdaki insanların genel olarak bildiği her şey oldukça yüksek bir oranda burada yer alıyor.”
Sora’nın açıklaması üzerine kız şüphe dolu gözlerle baktı:
“… Efendim, başka bir dünyadan geldiğinizi mi iddia ediyorsunuz?”
“Evet.”
“Kuşkusuz efendim—yalan söylüyorsunuz.”
“Ha, ne?”
Neden ki? Steph daha en başından onlara inanmış olsa da—
“Elf’lerin başka dünyalardan yaratık çağırma büyülerinde usta oldukları doğrudur. Az sayıda da olsa bende de başka dünyalara ait bazı kitaplar var. Ancak başka bir dünyadan canlı bir varlık çağrıldığında, onu bu dünyada tutabilmek muazzam bir güç gerektirir. Başka bir dünyadan insanların burada bulunabilmesi, Kadim Tanrı’nın gücüyle bile aşırı derecede zor bir iş olurdu.”
Bunu duyduktan sonra. Sora, gözlerini süzerek yerde uzanan Steph’e seslendi.
“… Steph, baygınlık numarasını kes artık. Sana bir sorum var.”
“Mm-mmghh… a-anladın mı…?”
“Bu az önce söylediğin şeyle hiç uyuşmuyor. Başka bir dünyadan insanların olmasının o kadar da tuhaf bir şey olmadığını söylemiştin.”
“Ü-üst düzey büyüler hakkında pek bir şey bilmem ki… Demek normalde başka dünyalardan insanlar olmuyormuş, öyle mi?”
Sora, Steph’in söylediği hiçbir şeyi dinlememenin vaktinin geldiğine karar verdi. Kızın kendisine nasıl inanmasını sağlayabileceğini düşünmeye başladı.
“—Diğer yandan bu durum, Imanity’nin Elf oyununun üstesinden nasıl geldiğini açıklar…”
Sora düşüncesini bitiremeden kız ona kendini kanıtlama fırsatı sundu.
“Kanıt olarak sunabileceğiniz bir şey var mıdır acaba?”
“Kanıt… Pekala, önce şuna bir bak.”
Tabletı kızın önünde kullanarak kitaplık uygulamasını açtı ve ardından bir e-kitap başlattı.
“Anlıyorum. Bu daha önce hiç görmediğim bir dil… Ve görünüşe göre düzmece de değil.”
Yedi yüz dil bildiğini iddia eden biri olarak kendini kanıtlıyordu. Görünüşe göre karakterlerin net kurallara uyduğunu anında anlayabilmişti.
“—Benzer bir şey görmüştüm… Ama bilmediğim bir dil, bilmediğim bir dünya… ansiklopedileri… akademik literatürü… bilgisi, h-h-hepsi bu incecik kutunun içinde, k-k-kırk bin—eh-heh, eh-heh-hehh!”
“Vay! Hey, salyan akıyor! Ağzının suyu akıyor!”
Kız, ağzından şelale gibi sarkan salyalarla ekrana dik dik baktı ve soluğu kesilerek ağzını sildi. “—B-bağışlayın. Ne kadar da rezil bir durum.”
“Eee, bu bahis koşulları hakkında ne düşünüyorsun?”
Kız biraz düşündükten sonra konuştu.
“—Eh, asıl mesele söylediklerinizin doğru olup olmadığı.”
“Evet, tabii. Sanırım bu hiçbir şeyi kanıtlamaya yetmedi, ha?”
Bu özel kitabın yapay bir dille yazılmış bir düzmece olma ihtimali hala vardı. Bu tabletteki tüm bilgilerin gerçek olduğunu kanıtlamanın tek yolu—
“İkiniz başka bir dünyanın sakinleri olduğunuzu kanıtlayabilir misiniz?”
Olayın buraya varacağı belliydi. Ancak.
“Dürüst olmak gerekirse bilmiyorum. Ben bakirim! Kız kardeşimse gördüğünüz gibi bir çocuk! Eski dünyamızdaki insanların kendi arasındaki bireysel farklılıkları bile tam anlamamışken, bu adamlarla aramızdaki farkları bilmemizi nasıl bekleyebilirsin ki!”
Bir bakıma, her şeyi yüksek sesle ve açıkça ortaya dökerken daha erkeksi görünmesini sağladı.
“Aslında daha çok şey bilmesi gereken sensin bence. Beni bu dünyanın Imanity’sinden ayırt edemiyor musun?”
Bu soru üzerine kız, Shiro ve Sora’yı dikkatle inceledi, onları Steph ile karşılaştırdı.
“Hm—şey, Kral Sora, Elchea’nın Imanity’sine kıyasla biraz farklı bir ten renginiz var. Diğer yandan, Kraliçe Shiro’nun cildi biraz fazla beyaz görünüyor… Kontrol etmek için vücudunuza biraz dokunmamın bir sakıncası var mıdır acaba?”
“Hmm… Neresi olduğuna bağlı,” dedi Sora temkinli bir şekilde.
“Hassas bölgenize.”
“Lütfen tatmin olana kadar devam et, hatta tatmin olduktan sonra bile devam et.”
Sora’nın hiç tereddüt etmeden, kararlı bir şekilde verdiği bu cevaba rağmen Shiro frene bastı.
“Ağabey, +18…”
“Ngh, ghgh… Haklısın… Oysa ne kadar da cazip bir teklifti…”
Ancak, hastanın vücudunu muayene eden bir doktor gibi. Flügel kız, görünüşe göre hiçbir art niyet taşımadan sakince konuştu.
“Bu dünyadaki tüm canlıların vücutlarında az miktarda ruh yaşar. Şey, açıkça söylemek gerekirse, sinirlerin yoğun olduğu bölgeleri kontrol etmek sizde bunların bulunup bulunmadığını tespit etmemi sağlayacak, bu yüzden…?”
Dik dik bakar.
Dik dik bakarlar…
Steph ve Shiro, Sora’ya yarı kısık ve buz gibi gözlerle bakıyorlardı.
“Hngg… Ş-şey—tamam ama iç çamaşırım üstümde kalacak! Bir de—” Sora kendi uzlaşma şartlarını sundu. “Bana dokunacaksan, ben de senin hassas bölgene dokunurum!”
“Aaa, bu gayet tatmin edici.”
“Ne, gerçekten mi?!”
……

Mıncık mıncık mıncık…
“Hey…”
“Evet? Bu dokunuşun hissi hoşunuza gitmedi mi?”
“Şey, yani. İyi hissettiriyor evet, şaşırtıcı şekilde hem de.”
Gerçekten de Steph’in göğüslerini ellediği zamankinden oldukça farklı bir şekilde etkilenmişti. Hatta bu gizemli hissiyat onu o kadar etkilemişti ki sonsuza kadar sürmesini istiyordu. Yine de…
“Ama bu ihanet duygusu da neyin nesi—bir türlü mantığıma oturtamıyorum…” dedi Sora, kız onun meme ucuna dokunurken kendisi de Flügel kızının kanadını okşayarak.
“Aaa, efendim, burası sizde hassas bir bölge değil miydi yoksa?”
“Buranın hassas bir bölge olduğunu kabullenmek bir erkeğin gururunu tehdit ediyor diyelim. Ayrıca nasıl desem, bilirsin ya, bana başka bir yerimden dokunacağını umuyordum diye de ekleyeyim.”
Mıncık mıncık mıncık…
“Mm, lütfen oraya tam olarak öyle nokta atışı dokunmayın. Garip sesler çıkarmaya başlayacağım.”
“…… Hmm.” Sora, kızın bu halini görünce Shiro’ya bir göz attı.
“Kız kardeşim, ben sadece kanadına dokunuyorum. Öyle değil mi?”
“… Mm, son derece masum…”
İki kardeşin bu uyumu adeta kusursuz bir ahenk sergiliyordu. Sora daha tek kelime etmek zorunda kalmadan, Shiro akıllı telefonunu çıkarıp kamerasını doğrultmuştu bile.
“Pekala, madem öyle dokunmatik erotik oyunlardaki üstün yeteneklerimi sergilemenin vakti geldi sanırım.”
Bu sözlerin ardından Sora, parmaklarını kızın kanadının dibinden aşağıya doğru hışır hışır kaydırdı. Bu hareketin tam ortasında, kanat bir anlığına hafifçe irkildi. Sora hemen bu tek noktaya odaklanarak, iki elini de kullanıp farklı basınç seviyelerini birden fazla noktada denemeye başladı.
“Yaağ! Ah—ngh… Öz-özür dilerim ama ben, şey, odak… lanamıyorum; lütfen… ahh… biraz naz—!… ik davranın, mümkünse…”
“Şey, evet… Hmm, sanırım bu da fena sayılmaz.”
“… Ağabey, açı… yakın çekim… lütfen.”
“Ooo, anlaşıldı yönetmenim. Hop şöyle.”
“Ungh—!”
“Bu iki kardeş bir Flügel’e ne yapıyor böyle…?”
Tanrı katleden bir silaha bile cinsel tacizde bulunacakları fikri, dehşete düşmüş bir halde söylenirken Steph’in gözünde neredeyse bir tür saygıya dönüşmeye başlıyordu. Böylece bu doğrulama süreci, Flügel kızı yere yığılana dek devam etti…

“Öhöm, şimdi, her şeyden önce—” Sandalyesine tekrar otururken kıyafetlerini düzeltti ve kızarmış yüzüne yeniden ciddi bir ifade verdi. “Kendimi tanıtma nezaketini bile göstermeden sizleri o aşağılık Imanity’lerle bir tuttuğum için alçakgönüllülükle affınıza sığınıyorum. Adım Jibril. Sizinle tanışmak benim için bir şereftir.”
Kendine “Jibril” diyen Flügel kızı, başını hürmetle öne eğdi.
“… Steph.”
“Ha, evet. Ne oldu?”
“… Imanity’nin bu dünyadaki statüsü tam olarak ne kadar düşük?”
“… İnsaflı davranacak olursak… en dipte sanırım.”
Bunun üzerine Flügel kızı —Jibril— kusursuz bir gülümsemeyle ekledi:
“İzninizle. Onları en iyi ‘konuşabilen sevimli maymunlar’ olarak tanımlayabilirim!”
Jibril bunu zerre kötü niyet barındırmayan, mükemmel bir tebessümle söylemişti.
“Ah, ayrıca belirtmek isterim ki sıradan Imanity’lere hiç ilgim yoktur. Onlar hakkındaki her şeyi zaten öğrendim ve edebiyatlarını doyana kadar okudum. Ah… siz… adınız Zepef’ti, değil mi?”
“Steph! Bekle, hayır, Stephanie Dola!”
“Pek bir önemi yok ya, ben size kısaca küçük Dora diyeyim.”
“Ne?!”
“Dora, bana hiç ilgi çekici gelmiyorsunuz, bu yüzden lütfen gidip kendinizi oyalayacak bir yer bulur musunuz?” Jibril bunu da en ufak bir art niyet taşımadan dile getirmişti.
“… Şimdi ağlayabilirim, değil mi?” Bir köpek gibi giyinmeye (ve iç çamaşırı giymemeye) zorlanan Steph, gözyaşlarını tutan bentleri yıkmanın eşiğindeydi.
“… Yani, Imanity’nin bu dünyadaki mevcut durumuna bakınca hak vermemek elde değil doğrusu…”
Yine de Jibril’in özür dileme biçimi Sora’nın şüpheye düşmesine neden oldu.
“Ama az önce bizim Imanity olmadığımızı mı ima ediyordun?”
“Hayır, şey… Bedenlerinizde en ufak bir ruh bile hissedemiyorum.”
Onlara bir “ruh” ya da benzeri bir şeyi göstermek için parmağının ucunda küçük bir ışık yaktı.
“Eğer ruhlara sahipseniz bile, bunlar benim bildiğim hiçbir yöntemle algılanamıyor olmalı… Başka bir deyişle siz ikiniz bu dünyadaki ‘canlı varlıklar’ tanımına bile uymuyorsunuz — fakat yapısal olarak açıkça birer Imanity gibi görünüyorsunuz.”
Yani… ne olmuş yani?
“… O zaman ne…?”
Jibril, kendi kendine mırıldanan Shiro’ya gözleri parıldayarak baktı ve haykırdı:
“Sizler bilinmeyensiniz!!”
“Ah, bu dünyada bilinmeyenden daha yüce bir şey olabilir mi!” Ellerini kenetleyip dua eder gibi tavana baktı ve coşkuyla devam etti: “Bilinmeyen — henüz bilinmeyen şey! Mevcut bilgiyi değil, bu dünyada henüz var olmayan bilginin doğacağı ham cevheri oluşturur! Bunu sıradan bir Imanity ile bir tutma saygısızlığında bulunduğum için en içten dileklerimle özür dilerim!”
Teoride Sora bir insandı ama durum son derece karmaşıktı. “— Pekala, her neyse, yani sana başka bir dünyadan geldiğimizi kanıtlamış olduk, değil mi?”
“Ah, evet. Bununla birlikte… bir oyun talep ediyorsunuz, değil mi?”
“Aynen.”
“Elbette kabul ediyorum. Bahis —” dedi Jibril, ardından kısa bir duraksamanın ardından ekledi: “— Ha? Ne hakkındaydı acaba?”
“…… Dinlemiyordun bile, değil mi?”
“B-beni bağışlayın… Ödül o kadar büyüktü ki öncesinde söylenen her şeyi unuttum sanırım—”
Jibril, gözlerini kısıp sessizce kendisine bakan Sora’ya panik içinde konuştu.
“L-lütfen kusuruma bakmayın! Benim bahsim olarak… ‘sahip olduğum her şey’e ne dersiniz?!”
“Ne?!” Sadece “Kütüphaneyi devret” talebinden buraya sıçranması Steph’in çığlığı basmasına neden oldu.
Sora da içinden düşünmeden edemedi… Ne, ciddi mi bu? Beklediğinden bile fazlasını kazanacak gibi göründüğü için sesini çıkarmadan izlemeye karar verdi.
“T-tahmin etmezsiniz belki ama ben aslında Avant Heim’ın liderlerinden biriyim. Birkaç düzine Flügel’in tam yetkili temsilcisiyim. Bütün ülkeyi bahse koyamamak beni üzüyor elbette ama… şey, ne dersiniz?”
İşte bu… beklenmedikti. Sora az önce sadece kütüphanedeki her şeyi teslim etmesini istemişti. Jibril’in kendisini de ele geçirmeyi planlamıştı ama—
“Y-yetersiz mi geldi? Elbette, elbette yetersiz. Sonuçta burada bahsettiğimiz şey başka bir dünyaya ait kırk bin kitap. Biraz bekleyebilir misiniz? Gidip Avant Heim hükümetinin kontrolünü ele geçireyim ve bütün Flügel’leri avucumun içine alıp geri döneyim! Bu sırada lütfen verm—”
“Şey, bu ne kadar sürecek?”
“Ş-şey, sormanız çok doğal… E-en geç yüz yıl içinde bitirmek için elimden geleni yaparım!”
“Biz yaşlılıktan ölürüz o zamana kadar!”
“Ah… Imanity ne kadar da fani…”
Ama bu… tahmin ettiğinden bile fazlasıydı. Son derece memnuniyet verici bir hesap hatası. Planlarımı güncellesem iyi olacak…
Sora kendi kendine mırıldandı; gözleri, ne zaman şeytani bir hesap peşinde olsa büründüğü o bakışa bürünmüştü.
“— Yok ya, o kadarına gerek yok. Benim tek istediğim senin şahsi olarak sahip olduğun tüm hakların.”
“Ne… B-böylesine önemsiz bir şeyle yetinecek misiniz yani?!”
Jibril, gözleri sanki üzerine uçacakmışçasına parıldayarak…
“Elbette, memnuniyetle kabul ediyorum! Ah, ayrıca kazandığım zaman geçerli olacak ek bir istekte daha bulunabilir miyim?”
“Ha?”
“Arada sırada da olsa bir çayımı içmeye gelebilir misiniz? Siz ikiniz hakkında daha çok şey öğrenmeyi çok ama çok isterim. Bilirsiniz ya—en gizli kalmış, en uç noktalarınıza kadar… Ge-heh, e-heh-heh-heh…”
Jibril’in yüzündeki o taze tebessüm… Yavaş yavaş sapık, ihtiyar bir adamın sırıtışına dönüştü. Bu manzara, Sora’ya dürüstçe bunu telefonuna kaydetmiş olması gerektiğini düşündürdü. Ama her neyse.
“—Sanki çoktan kazanmışsın gibi konuşuyorsun.”
“Evet, kusura bakmayın ama kazanacağım.”
Ha, demek kesinlikle kazanacağından emin olduğu için her şeyi bahse koyabileceğini düşünüyordu. Sora bir tebessümle karşılık verdi.
“Hımm. O zaman biz kazandığımızda biz de ek bir istekte bulunacağız, tamam mı?”
“Elbette! Gerçi kazanma ihtimaliniz yok ama lütfen ne diliyorsanız isteyin.”
Yaniii. Şimdi hayal bile edilemeyecek kadar büyük bir açık doğmuştu. Evet, dünyayı ele geçirmek için epey büyük bir açık hem de. Sora’nın dudağındaki o belli belirsiz sırıtışı fark eden tek kişi yine Shiro’ydu.

Ekip oyun alanına, yani kütüphanenin merkezine doğru ilerledi; muazzam raf labirentlerinin arasındaki kitap denizinden geçiyorlardı. Yolda Sora’nın aklına bir soru takıldı ve bunu dile getirdi.
“Hey, bu kütüphaneyi neden ele geçirdin ki? Alt tarafı Imanity’nin bilgileri, değil mi?”
“Ah, evet, şey, benim memleketim Avant Heim bir Phantasma’nın sırtında yer alır—”
Sora, Lapu—hayır, başlarının üzerinden geçip giden o gökyüzü şehrini hatırladı.
“Yiyeceğe ihtiyaç duymayız ve neredeyse sonsuza dek yaşarız, bu yüzden toprak bizim için pek dert değildir. Fakat binlerce yıldır bilgi topladığımız için, anlayacağınız, kitapları saklayacak yerimiz kalmıyor.”
“…… Hı-hım.”
“Bu yüzden Konsey’de ‘Kitap Fazlalığını Eleme Yasası’ adında bir yasa tasarısı ortaya çıktı.”
Jibril’in bahsettiği bu yönetim, hafızası onu yanıltmıyorsa On Sekiz Kanat Konseyi olarak biliniyordu: Sekiz temsilci ve bir tam yetkili temsilciden oluşan, Flügel’lerin merkezi otoritesi.
“Fikir, bilgiyi paylaşmaktı — ki bu gayet güzel bir şey. Ama işin özü, her Flügel’i birbirine kitap ödünç vermek zorunda bırakmaya dayanıyordu. Tam bir çılgınlık!”
Yumruğunu sıkıp hırsla dolan Jibril, anlatmaya devam etti:
“Elbette karşı çıktım! Ben de dahil dört konsey üyesi şiddetle itiraz ettik ama yine de Konsey dört dörde bölündü. Bunun üzerine son karar hakkını elinde tutan Alipotentiary, bu iğrenç teklifin geçmesine izin verdi.”
Hayal kırıklığıyla omuzları çöktü, ama sonra—devam etti.
“Böyle bir şeyi asla kabul edemeyeceğim için tek başıma uçup kendi kütüphanemi kurdum.”
“—Ve Imanity’nin bilgi ve birikiminin belkemiği sırf bu yüzden elinden alındı yani…”
Sora’nın bu hafif alaycı lafına karşılık Jibril hiddetle haykırdı:
“Ama kitaplarım! Kitaplarımı düzenli ve kusursuz durumda tutmak, hatta ortamın sıcaklığını ve nemini kontrol edecek kadar ileri gitmek benim tutkumken, şimdi onların bükülmesine, katlanmasına ve kirletilmesine izin mi verecektim?! İmkânsız! Kabul edilemez!! O küçük bücür Tet ve onun güç kullanımını yasaklayan kuralı olmasaydı, hepsinin kellesi uç— Ah, geldik işte. Burası!”
“Ooo, bu kız korkunç.”
“—Haberin olsun diye söylüyorum Sora…” dedi aklından geçeni bodoslama söyleyen Sora’ya Steph.
“Flügel’lerin bugünkü yaşam gayesi bilgi toplamak üzerine kurulu ama eski günlerde—”
Ancak Jibril onun lafını kesip cevabı kendisi verdi: “Evet, On Yemin’den önce kelle toplamayı severdik.”
Sanki eski, tatlı anıları yad ediyormuş gibi masum bir tebessümle devam etti:
“Ah, o zamanlar ne kadar da gençtim— Gigant’ların, Dragonia’ların kafalarını kesmeye fırlatır, kellerini nereye asacağımız konusunda devasa kavgalar ederdik. Ah, endişelenmeyin; Imanity kelleleri o kadar çoktu ki nadirlik seviyeleri sıfırdı.”
Gayriihtiyari boynunu kapatan Sora konuştu:
“—Flügel kafa karıştırıcı bir isim. Değiştirseniz iyi edersiniz.”
Kulağa melek gibi gelmelerini sağlıyordu. Bu ise resmen şeytan işiydi.
Kütüphanenin merkezinde, etrafı kitaplıklarla çevrili dairesel devasa bir alan vardı. Ortadaki yuvarlak masanın üzerinde karmaşık geometrik bir desen kazınmıştı ve iki yanında birer sandalye duruyordu.
“Oyun, bileceğiniz üzere shiritori… Ancak—biz bunları kullanıyoruz.”
Jibril elini nazikçe yuvarlak masanın üzerine doğru uzattı. Masadaki geometrik desen bir ışık yaydı; merkeze doğru toplanan sayısız sihirli çember havaya süzüldü ve karşı karşıya duran iki sandalyenin önünde, havada asılı duran birer kristal oluştu.
“… Bu da ne?”
“Somutlaştırma Shiritori’sinin oyun düzeneği.”
Lütfen oturun, diyerek sandalyeyi işaret etti. Sora oturdu, Jibril de karşısına geçti.
“Flügel bir savaş ırkıdır — sıradan oyunlar uzmanlık alanımız değildir, hatta eklemeliyim ki ilgimizi de çekmez.”
“—On Yemin’e rağmen mi?”
“Evet, bilirsiniz ya, böylesine küçük oyunlar oynarken ‘Ah, keşke şu aşağılık herifin kafasını kesip bu işi kestirmeden bitirebilseydik’ diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz… Bu hantal kuralların hepsi o sinsice davranan küçük bücür yüzünden; bir gün onun a— Ah, ilahi, neredeyse çok avam bir laf edecektim. Lütfen kusuruma bakmayın!”
“””Ooo, bu ırk korkunç!”””
Üçünün de yüzü gerilirken Jibril sevimli bir kıkırdamayla “Hi-hi-hi” diye güldü.
“Yine de Flügel’ler arasında görüş ayrılıkları yaşadığımız zamanlar olur. Böyle durumlarda başvurduğumuz oyun işte budur.” Jibril havada asılı duran kristale dokundu. “Kurallar basit. Sırayla, bir önceki kelimenin son harfiyle başlayan kelimeler söylüyoruz.”
Bu gerçekten de bildiğimiz shiritori’ydi — ama.
“Daha önce kullanılmış bir kelimeyi tekrarlayan, otuz saniye içinde cevap veremeyen veya devam edemeyecek duruma gelen taraf kaybeder.”
Gülümseyerek açıklamaya devam etti Jibril:
“‘Daha bilgili olan kazansın’ — bilgi toplamak için yaşayan bizlerin vardığı çözüm işte budur!”
“… Hımm, peki kelimelerin herhangi bir dilde olmasına izin var mı?”
“Evet; ancak var olmayan, uydurulan veya zihinde bir imgesi bulunmayan şeyler somutlaştırılamaz. Başka bir deyişle, saçma kelimeler ve anlamsız fikirler kabul edilmeyecektir, bu yüzden lütfen dikkat edin.”
Ancak bu kuralları duyan Sora’nın… Kaybetme şartları konusunda kafasına takılan bir şey olmuştu.
“—’Devam edemeyecek duruma gelmek’ derken ne demek istiyorsun?”
“Şey, bu Somutlaştırma Shiritori’si—” dedi Jibril, yüzünde beliren bir sırıtışla. “Söylediğiniz şey ortamda zaten varsa yok olur, yoksa var olur— sanırım böyle bir shiritori oyununun… nasıl görüneceğini hayal edebilirsiniz?”
Ha. Yani goril desen goril belirecekti. Zaten beklediği şey bu olsa da kulağa gerçekten epey eğlenceli bir oyun gibi geliyordu.
“Bu arada, ‘kadın’ dersem ne olur?”
Jibril’in yüz ifadesi “Güzel soru” der gibiydi; şöyle cevap verdi:
“Oyuncu olmayan tüm kadınlar — örneğin kız kardeşiniz ve şuradaki küçük Dora — yok olur.”
“Dünyadaki bütün kadınların yok olacağını mı söylüyorsun?”
“Endişelenmeyin. Bu oyun o derece büyük bir güce sahip değildir,” diyerek utangaç bir neşeyle açıkladı Jibril. “Sadece geçici olarak kelimelerin somutlaştığı veya yok olduğu sanal bir alana geçiş yapıyoruz.”
Sadece mi? Kulağa epey büyük bir olay gibi geliyordu. Her neyse, Jibril devam etti: “Diğer oyuncuya doğrudan müdahale ederek oyuna devam edemeyecek hale getirmek mümkün değildir.”
“Diğer oyuncuya, değil mi?”
“Kesinlikle doğru.”
“Tamamdır Shiro. Gel bakalım, gel.”
Pıt pıt pıt, Shiro her zamanki yerini aldı — Sora’nın kucağını.
“Her zamanki gibi birlikte oynayacağız. Bu durumda ‘kadın’ demek sadece Steph’i yok edecek, değil mi?”
“Ihh.”
Steph’in yüzünde adeta bir ses efekti belirecek kadar şoke olmuş bir ifade vardı.
“Ayrıca, ‘doğrudan değil’ derken? Kalp ne olacak ya da en azından bedenimizin çoğunu oluşturan su?”
Jibril, Sora’nın kuralların ince noktalarını kavrama konusundaki titizliğine hayran kalarak hafifçe gülümsedi ve cevap verdi:
“Bu kural yalnızca o anda oyuncunun bizzat sahip olmadığı şeyler için geçerlidir. Dolayısıyla ‘su’ durumunda, vücut dışındaki tüm sular yok olur. Aynı şey ‘kalp’ için de geçerli. Bir Flügel olarak ruh koridorları varlığımın temel bileşenidir; ancak onların yok edilmesi varlığımı sürdürmemi doğrudan etkilemez.”
Hımm… peki o halde.
“Lütfen oyun bittiğinde her şeyin eski haline döneceğini de unutmayın; bu yüzden bilginizin tüm enginliğini sergilemekten çekinmeyin.”
Gerçekten bir melek gibi ışıl ışıl parıldayan Jibril konuştu:
“Elbette, güçsüz varlıklar olduğunuza göre, ölmeden ne kadar keyif alabiliyorsanız o kadar keyif çıkarmanızı tavsiye ederim.”
“…… Ha?!”
Olayı ancak şimdi kavrayan Steph, dehşet içinde haykırdı.
“N-ne? Ölebilir miyiz?!”
“Oyun sırasında gerçekleşen olaylar gerçek hayata yansımayacaktır. Oyun sona erdikten sonra her şey eski haline dönecek!”
“Hayır, bekle, dur bir dakika!”
Ölmek mi? Şey. Hey.
“Düşününce, burada olmama hiç gerek yok ki benim, değil mi?! Tek yapacağım şey… maruz kalmak—”
Ancak Steph’i zerre önemsemiyor gibi görünen Jibril, elini yanında süzülen kristale koydu.
“Başlayalım mı—?”
Onu taklit eden Sora ve Shiro da ellerini kristale koyarak karşılık verdi:
“Evet—oyun başlasın.”
“… Gelsin bakalım…”
“Beni bir dinleyin artıkkkkkkkkkkkkkkkkkkk!”
“… Steph, otur…”
On Yemin’in hikmetiyle Steph, sadık bir köpek gibi derhal oturma pozisyonuna getirildi.
“Gaaaaah! Şimdi kaçamıyorum bileee! Nefret ediyorum bundaaan!”
Sihirli çemberler genleşerek tüm dairesel alanı kaplayana kadar büyüdü.
O anda, etten kemikten dünyadan tamamen yalıtılmış bir evrene ışınlandılar. Bu da oyunun başladığı anlamına geliyordu.

“Ve şimdi, böylelikle ilk hamleyi size bırakıyorum. Lütfen dilediğiniz kelimeyi seçin!”
“Hımm. Bakalım…” “o zaman…”
Telefonuyla oynayan Sora, elini kristale koyup kelimeyi söyledi.
“Madem öyle, başlangıç olarak… ‘H-bombası.'”
O kelimeyi söylediği an, başlarının üstünde gerçekten de tam yirmi yedi ton ağırlığında devasa bir demir kütlesi somutlaştı. Kafalarını kaldırıp bakan Jibril’in (ve elbette Steph’in) bunun ne olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Bilseler bile, şimdi bu şeyin adını zikretmenin amacını anlamalarına imkân yoktu. Nihayetinde bu şey, Sora ile Shiro’nun dünyasındaki insanların ürettiği en büyük, en aşağılık hata sayılabilecek tam bir kitle imha silahıydı.
Jibril yukarı bakıp ağzı açık kalmışken, yüksek teknolojili fünye nükleer füzyon için gereken birincil nükleer bölünmeyi —yani patlamayı— çoktan başlatmıştı. Açığa çıkan nükleer ısı, taşıdığı lityum döterürü füzyona sokarak muazzam bir ışık yaydı.
Jibril bunun ne olduğunu bilmiyordu. Fakat tanrıları katletmek için tanrılar tarafından yaratılmış bir Flügel’in içgüdüleri ona gerçeği fısıldadı: “Kül etmedik yer bırakmayacak bir ışık fırtınası geliyor.”
“—!”
İkincil patlamaya kadar zihninde yaşanan tereddüt birkaç yüz milisaniyeden daha az sürdü. Jibril elini kristale koydu ve adeta haykırırcasına kelimeleri döküverdi:
“—’Bú Li Anses’!”
Haykırışının sonuyla füzyonun nihai süreci neredeyse aynı anda gerçekleşti.
Işık, devasa bir ısıyla genleşti. Kütüphanenin bu küçük odasında doğan “ikinci güneş”, aşırı yüksek sıcaklığıyla her şeyi göz açıp kapayıncaya kadar buharlaştırdı. Anında ölüm getiren bir ısı ve ardından gelen şok dalgasıyla bina kelimenin tam anlamıyla “soyutlaştı” — ezici bir şiddet kasırgasıyla bir kilometrelik yarıçaptaki her şeyi kül tarlasına çevirdi.
Kütüphane stratosfere ulaşan bir mantar bulutuna dönüşmüştü ve felaketin mirası olan kraterin tam ortasında—
Jibril, üzerinde en ufak bir çizik dahi olmadan duruyordu.
“—Tatmin oldunuz mu? Beni öldürmenize imkân yok.”
Jibril’in yorgun gözlerinin önünde sırıtan bir Sora, umursamaz bir Shiro ve ağzı açık kalmış, şaşkınlıktan ruhu çekilmiş bir Steph duruyordu. Onlar da tamamen burnu bile kanamadan kurtulmuştu.
“Daha ilk hamlenizde kendinizi patlatmayı mı amaçladınız? Eğer benim bu ‘iyiliğim’ olmasaydı oyun çoktan bitmişti.”
Gerçekten de öyleydi. Jibril’in çağırdığı büyü kendini korumak için değildi. Bú Li Anses, yani “Sonsuz Dördüncü Muhafız” — Elf’lerin yarattığı en üst düzey mühür büyüsüydü. Onları korumak için bu büyüyü somutlaştırıp yapmıştı. Kendisi ise… patlamayı doğrudan göğüslemiş ve yine de çizik bile almamıştı.
“İyilik mi? Hadi ama, yapma gözünü seveyim,” diye cevap verdi Sora, dudaklarını bükerek. “Bizim bilgimizi ele geçirecek olsan bile oyunun tek bir hamlede bitmesinin aşırı sıkıcı olacağını düşündün ve buna izin veremeyeceğini söyleyen mantığına uyup bir kumar oynadın, değil mi?”
Diğer bir deyişle — o bilinmeyen yumak kendisini hayrete düşürecek bir şeyi somutlaştırmadan önce, ya oyunu daha ileri gitmeden bitirecek ya da onları koruyarak oyuna devam edecekti. Jibril’in yüz milisaniyelik sürede yaşadığı bu iç çatışma tamamen çözülmüştü; bu yüzden mahcup bir tebessüm kondurdu yüzüne.
“Yine de, yani tahmin ettiğim gibi oldu ama ‘devam edemeyecek duruma gelmek’ şartıyla kazanmamız pek mümkün görünmüyor.”
Çorak bir küle dönmüş bu manzarada Sora, aynı şiddete maruz kalmış olması gereken Jibril’e bakarak iç çekti.
“Anlamış olmanıza sevindim.”
“Bu yüzden diğer zafer şartlarından birine oynayacağız. Shiritori’de kazanmanın pek çok yolu vardır.”
“… Heh-heh, ne kadar da büyüleyici birisiniz böyle…” Sanki ikinci aşamaya geçiyormuşçasına konuştu Jibril. “O halde— ilgimi canlı tutmaya devam edeceğinizi umut ediyorum!”
Sözlerinin arkasındaki alt metin Steph için bile gayet açıktı. O denli yıkıcı bir güce rağmen Jibril’i oyuna devam edemeyecek hale getirmeyi başaramamışlardı. Buna karşılık Jibril, ne zaman canı isterse onları oyundan düşürebilirdi. Zorlanmadan. Cam gibi kırıp atarak.
Rütbe farkı tam olarak bu anlama geliyordu. Irklar arasındaki uçurum gibi yetenek farkı: göklerden bile yüksek bir duvar. Bu gerçek kendisine hatırlatılınca Steph derin bir nefes çekti.
Sora her şeyi tek bir darbede bitirmeye çalışıyor olmalıydı. Başka bir dünyanın bilgisini kullanarak, muhtemelen aklına gelebilecek en güçlü saldırıyı yapmıştı. Ölmeyi göze alarak. İşi bitirmeye çalışarak. Ve şimdi bu işe yaramadığına göre—
“Endişelenme. Eğlenceni eksik etmeyeceğim— ‘Ruh Sütunu.'”
Steph’in endişesini zerre umursamayan Sora, rahat bir tavırla elini kristale koyup konuştu. İnsanlar tarafından algılanamasa da büyü kullanabilen tüm ırkların güç kaynağı yok oldu. Jibril bu hamle karşısında bir kez daha şaşkınlığa uğradı.
“Siz de yani— hemen konunun özüne girdiniz.”
“E, bu terimi daha yeni öğrendim; üstelik bir Flügel’in büyüyle zihin okuyamayacağının bir garantisi var mı bende?”
Sora’nın gevezelik eden, sırıtan yüzünde Steph’in korkusundan eser yoktu. Bunun yerine, zaten işe yarayacağını hiç düşünmediği bir taktiği öylesine denemiş birinin rahatlığı ve özgüveni hakimdi. İşe yaramadığında ise zihnini doğrudan büyük planının geri kalanına kaydırmıştı.
“Ne yani, bir sorun mu var?”
Sora laf atmaya devam ederken Jibril sadece omuz silkmekle yetindi.
“Hayır… Bu sadece ruhlarımı tazeleyemeyeceğim anlamına geliyor; yani fiziksel yeteneklerime belirli kısıtlamalar getirilecek ve uçamayacağım. Fakat shiritori oyunu için böyle şeylere ihtiyaç olmadığından… pek önemi yok sanırım.”
Yine de Jibril, hafif huzursuz bir kıpırdanmayla devam etti:
“Eğer bir benzetme yapmam gerekirse… evet, biraz rahatsız edici bir his.”
“Ah… Telefonun çekmediği anlar gibi yani.”
Sözleri zihninde bir ampul yakmış gibi Jibril başını kaldırdı.
“‘Telefon’ da ne demek?! Elinizde tuttuğunuz o ince kutuyla mı ilgili?! Nasıl bir çekim gücü bu?!”
“Kazandığında sorarsın — çok yakın, çok yakın, yüzün fazla yakın! Şu akan salyalarına bir sahip çık hanımefendi!”
“Hıh! Ç-çok özür dilerim… ge-heh-heh… başka bir dünyadan kırk bin kitap… e-hehh…”
Jibril, leziz bir pastanın hayalini kuran genç bir kız gibi hülyalara dalıp gitmişti.
“… Abi, bu kız…
“Aynen, biliyorum. O kadar tuhaflaştı ki dönüp dolaşıp gözüme yeniden havalı görünmeye başladı—Hey, Jibril. Acele et biraz.”
“Hık! D-doğru ya. O halde risksiz bir şeyle devam edeyim—’at’.”
Tam o anda odada bir at belirdi.
“İik?!”
Pffrrtt… Steph, hayvanın dibinde çıkardığı bu ses üzerine aniden geriye sıçradı. Fakat hiç duraksamadan, en ufak bir tereddüt bile etmeden…
Sora cevabı yapıştırdı.
“Hıp, ‘yarık’.”
“—…?”
Kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyorlarmışçasına, hem Jibril hem de Steph’in kafasında soru işaretleri belirdi. Fakat bir sonraki an, bilinmeyen bir sebeple aniden kıyafetlerini bastırıp tutan, kıpkırmızı kesilmiş bir Steph bağırdı:
“—N-n-n-ne yapmaya çalışıyorsun sen?!”
Ama Sora sırıttı.
“Ne var? Shiritori’nin bütün olayı edepsiz kelimeler söylemektir, değil mi? Sakin ol.”
“… Hff.” Shiro ise pek endişeli görünmüyordu.
“Imanity argosu… Hayır, Dola bile bilmiyor gibi göründüğüne göre bu, Imanity diline son derece benzeyen başka bir dünyanın dilinde vajinayı ifade eden gizli bir jargon olmalı—! Ah, bilgimin genişlediğini hissediyorum…!” Jibril, nedense aşikar bir vecit içinde göklere seslenerek sevinçle çığlık attı.
“… Yani, kendine has özel bir kafası var, evet,” dedi Sora.
Elini nazikçe Shiro’nun kalçasına koydu.
Eee? demek istiyordu ki Shiro bunu tam olarak kavradı. Başını bir kez salladı—evet, gitmişti.
Eğer oyuncuları doğrudan oyuna devam edemez hale getirmiyorsa, diğer oyuncular üzerinde de eylemde bulunulabiliyordu.
“Bu… bize oldukça ilgi çekici imkanlar sunuyor.”
Sora içten içe bıyık altından güldü, bunu bir tek Steph görmüştü…

……

Oyun yaklaşık on dakikadır devam ediyordu. Jibril, sürüp giden kelime düellosunun son hamlesini yaptı.
“Bu tozlu mekandan artık sıkılmaya başladım—biraz eğlenelim mi: ‘plaj’.”
Yıkımın harap ettiği krater anında değişti; yerini güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bir tatil beldesi plajına bıraktı. Sora ve Shiro’nun eski dünyasındaki tüm turistik mekanları gölgede bırakacak güzellikte beyaz kumlar ve karmaşık falezler… Ancak lacivert taşı olarak tanımlanabilecek bir maviliğe sahip ışıl ışıl bir sahil… Jibril’in zihnindeki ‘plaj’ imajı bu olmalıydı.
Ne var ki Sora, Shiro’yu güneşten korumak istercesine önünü siper etti.
“Ngaah! Gerçekten çok güzel ama bu güneş bir ev kuşunun kaldıramayacağı kadar fazla! ‘Farlar’.”
“Şurada sığınabileceğiniz gölgelikler var Efendim, ayrıca yine o gündelik argolardan birini kullandınız… Amacınızın ne olduğundan emin değilim ama görmek için sabırsızlanıyorum! ‘İpli bikini’.”
Anında—söylediği kelime somutlaştı. Kızların hepsine bikini giydirmek…
Yani… teknik olarak… Ama Sora kükredi:
“Jibril, sen hiçbir şeyden anlamıyorsun! Herkese bikini giydireceksen önce kıyafetlerini yok etmen gerekir, bu çok açık! Bu saatten sonra üzerlerindeki bikiniler hariç tüm kıyafetleri çıkaracak bir kelime bulmanın ne kadar zor olduğunu bilmiyor musun?!”
Evet, gerçekten de hepsi bikini giyiyordu.
Yani, kıyafetlerinin altında.
“A-anladım… Gerçekten çok özür dilerim. Niyetinizi okumayı başaramadım—!”
“B-bana bakın sizi aptallar! Sadece şaklabanlık mı yapacaksınız yoksa bu işi gerçekten ciddiye alacak mısınız?!”
Jibril, Sora’nın sözleri sanki çok derin bir anlam taşıyormuş gibi en içten özürlerini dilerken Steph patladı. Fakat onu duymamış gibi davranan Sora, sinirli bir cıkklamayla konuşmaya devam etti.
“Ah, neyse… Madem öyle—’Heybe’.”
Sora, Steph’i yanlışlıkla yok etmediğinden emin olmak için konuşmadan önce zihnindeki imgeyi dikkatle seçti. Yanı başında ağır görünen bir çanta küt diye yere düştü.
“O halde… evet, ‘fırtına’ya ne dersiniz.”
“İşte bu Jibril! Aradığım şey tam olarak bu!”
Jibril kelimeyi söylediği anda—Vınn, mucizevi bir hızla iki kardeş telefonlarını çıkarıp pozisyon aldılar.
Kelime somutlaşarak bir hortuma—yükselen, dönen bir rüzgara dönüştü.
Bu da Steph’in eteğini havaya kaldırdı.
“Hey! N-ne oluyor beee!”
Sora ve Shiro aynı anda seri çekim modunda Steph’in fotoğraflarını çekmeye başladılar.
“Jibril, bu harikaydı! Bikiniler olmasaydı, Steph’in iç çamaşırı olmadığı için doğrudan +18 olacaktı! Ama bikini olsa bile eteğin altından bakınca nedense acayip seksi duruyor!”
“Onur duydum Efendim.”
Jibril’in eğlenen bir tebessümle verdiği cevabı da Steph’in eteğini aşağıda tutmak için çaresizce çırpınışını da görmezden gelen Sora konuştu.
“Ve şimdi—”
Sora sırıttı.
“Bununla birlikte tamamlanacak—’kadın kıyafetleri’!”
Anında kelimesi somutlaştı—ya da daha doğru bir ifadeyle, halihazırda var olan şeyi soyutlaştırdı. Sonuç olarak kızların bikinileri de dahil tüm kıyafetleri ortadan kayboldu—! Elbette buna Steph’inki, Jibril’inki ve hatta Shiro’nunki de dahildi… Yaşananları idrak edememekten kaynaklanan kısa bir duraksamanın ardından bir çığlık koptu.
“İik—aaaaaaah!”
Steph yüzü kıpkırmızı bir halde elleriyle vücudunu kapatmaya çalışıyordu.
Bu durum size +18 gibi mi geldi? Ama aslında hiçbir sorun yoktu. Sebebi ise—!
“Haaaa-ha-ha! Ne düşünüyorsun, kız kardeşim? Üç boyutlu dünyadayız ve yine de cinsel organlar yok! Üstelik ‘kadın kıyafeti’ sayılmayan ayakkabıları ve dizaltı çorapları hâlâ duruyor—bu da olayı tamamen çıplak olmaktan bile daha harika kılıyor!”
Kollarını iki yana açıp gökyüzüne bakarak Şeytan pozunu alan Sora mağrur bir edayla ilan etti:
“Şüphe yok ki bu her yaş grubuna uygundur! Sağlıklı ve tertemiz! Zevkle işlenmiş bir erotizm! Ama müstehcen değil! Çünkü bu—bundan böyle ‘Muazzam Masumiyet Alanı’ olarak adlandıracağım şeydir!”
“… Abi, sonsuz saygılar.”
Birbirlerine başparmaklarını kaldırıp onay veren iki kardeş, kıyameti koparan Steph’in fotoğraflarını çekmeye başladı.
“N-ne yapmaya çalışıyorsunuz siz beee?!”
“İlgi çekici imkanlar var demiştim, değil mi? Sen de bunun ilgi çekici olduğunu düşünmüyor musun?”
“Benim tanımlamam hiiiiç de böyle olmazdı!”
Steph, gerçekten Jibril’i yenmeyi planladıklarını umduğu için kendini aptal gibi hissederek bağırdı. Onlardan beklenen tepki tam olarak buydu ancak ardından Jibril—
“… Af-affedersiniz Efendim.”
“Ha?”
“S-sanki sizin dünyanızda karşı cinsin çıplak bedeninin ‘sağlıksız’ kabul edildiği kuralı varmış gibi bir ima seziyorum?”
“Hm, çıkarım yeteneğin takdire şayan.”
“F-fakat ırkın üreme yöntemi bu dünyadaki ırklarla aynı, değil mi?!”
“… ‘Imanity’ diye özellikle belirtmediğine göre Flügelların da aynı olduğunu varsayabilir miyiz?”
Sora gayet rahat bir şekilde cinsel taciz içeren ifadeler savururken Jibril bunu tamamen görmezden geldi ve heyecanı giderek tırmandı.
“F-fakat bu—Irkın devamlılığını sağlama arzusunun ‘sağlıksız’ olduğunu söylemek, canlıların temel varoluş amacı olan üremeyle çelişmiyor mu? Ah, bir de ‘üçgül’.”
Jibril çıplak vaziyette ve hızlı hızlı nefes alarak merakla onları sorguluyordu, otuz saniye kuralını neredeyse unutuyordu ki alelacele hamlesini yaptı.
Jibril’in bu iddiası karşısında Sora sadece alkış tuttu. “Mükemmel. Ama bunu bizim eski dünyamızda söyleseydin sana direkt sapık damgası vururlardı.”
“Türü koruma içgüdüsü ‘sapıklık’ mı?!”
Gökten bir yıldırım düşmüşçesine şoke olan Jibril, ardından vecitle dolu bir ifadeyle ellerini birbirine kenetledi.
“Ah—ne kadar çekici. Bunu görmek istiyorum! Bu mantıksız dünyayı ziyaret etmek istiyorum!”
“… Hmmm, sana pek katılabileceğimi söyleyemeyeceğim.” Sora onun bu cevabı karşısında omuzlarını düşürdü. “Aslına bakarsan tepkin bir bakıma sıkıcı…”
Jibril’in o ukala yüzünü utançla bükmeyi umuyordu… tabir caizse—içinde utanç barındırmayan bir seksilik, pek de seksilik sayılmazdı. Dahası Jibril’in bir sanat eserini andıran vücudu, hani bilirsin ya, fazla mükemmel çizimlerden tahrik olamamaya benziyordu—.
“Abi, Steph daha… eğlenceli…”
“Aynen. Ben videoya alacağım. Sen fotoğraflarını çek.”
“… An-laşıldı…”
“Hey—ne çeeekiyorsunuz siz?!”
“Sakin ol. Unutma ki ortada mahrem yerler olmadığı için utanılacak bir şey de yok. Ama utanç duymayı da ihmal etme!”
“Siz neden bahsediyorsunuz?!”

…….

Ve böylece aradan birkaç saat geçti. Sonrasında oyun sahaları, kelimelerin tarif etmekte yetersiz kaldığı bir mekana dönüşmüştü. Balta girmemiş bir cengeli andıran ilkel bir ormanın içinde Moai heykelleri ve bir piramit dikiliyordu. Tam ortada Sora, çırılçıplak bir halde ama kafasında geniş kenarlı bir kovboy şapkasıyla oturmuş, afiyetle köri yiyordu. Kucağında oturan Shiro ise kedi kulakları ve atkısı dışında çırılçıplak bir halde, ağzına mantar şeklinde atıştırmalıklar tıkıştırıyordu. Bir de ne zaman üzerine bir şey geçirse kıyafetleri anında soyulup alınan ve hâlâ çırılçıplak kalan Jibril vardı. Ve son olarak Steph vardı ki—
“Eegya#%$≠†∂@+§&~#↓Ψ∞Ŷ!”

Tuhaf, çakma Cthulhu’lardan oluşan bir sürü tarafından kovalanan Steph’in akıl sağlığı tükenmek üzere gibi görünüyordu. Ağzını köriyle dolduran Sora konuştu.
“Ham hum, nam nam… Hey, Jibril, sen hiç acıkmaz mısın? ‘Manto.’”
“Endişelenmenize gerek yok. Güçsüz Imanity’lerin aksine, Flügel’lerin yiyeceğe ihtiyacı yoktur. ‘Eko.’”
“Ha, anladım… Ama uykun da mı gelmiyor? Güneş neredeyse doğmak üzere. Çekilmek istemiyor musun?”
“—Heh-heh… Flügel’lerin dinlenmeye de ihtiyacı yoktur, bu yüzden lütfen endişelenmeyin—
“Hâlâ sonsuz bir kelime haznem var. Sizden alabildiğim kadar çok bilgi söküp almak istediğim için, bana günler, hatta aylar boyunca eşlik etmenizden memnuniyet duyarım!”
Jibril bu kan dondurucu sözleri tatlı bir dille söylese de bunu gerçekten yapmaya niyetli olduğunu açıkça belli ediyordu. Steph için bu sözler umutsuzluktan başka bir şey ifade etmiyordu—ama. Her zamanki gibi, Sora takılarak yanıt verdi.
“Ahh, sabahı kendi odamda karşılamayı gerçekten çok isterim, bu yüzden pas geçmem gerekecek—‘Dış çekirdek.’”
“Öyle mi? Eğer yorulduysanız, bilerek kaybetmenize gücenmem. ‘Ergonomik zaman ölçer,’” diye mırıldandı Jibril ve devam etti, “Ne de olsa çelimsiz bir Imanity’ye göre bana şimdiden epey eğlence sundunuz.”
Jibril bunu gülümseyerek söylese de Sora kaşlarını çattı.
“… İkide bir bize güçsüz, çelimsiz deyip duruyorsun… Canımı sıkmaya başladı—‘Varlıklar.’”
Bu kelimeyle birlikte Steph’i kovalayan o tuhaf mahluk sürüsü bir anda yok oldu.
Hff! Hff—hff—!!… Te-teşekkürler, beni kurtardın…
“N-neredeyse beni öldürüyorlardı,” diye soludu Steph yere yığılırken. Bu sahneyi gözünün ucuyla izleyen Sora konuştu:
“Şey, evet, bilirsin ya, Altıncı Sıra’dan aşağıya bakınca? Biz insan evlatları tıpkı karınca gibi görünüyor olmalıyız, değil mi? Ama karıncaları biııırrazcık hafife alıyorsun gibi hissetmekten kendimi alamıyorum.”
“Kendinizi… zayıf olmadığını düşündüğünüz için özür dilerim, ilahi ben… ‘Sandalet.’”
Jibril’in gerçekten şaşırmış gibi verdiği bu tepki, Sora’nın yüzünde öfke kırıntıları taşıyan bir tebessüme sebep oldu.
“Dayanıklı ve uzun ömürlü olmayı güç sanıyorsan, aptal olan sensin—ta kendisin.”
Bu kelime Jibril’in irkilmesine neden oldu.
“Benim… Imanity’lerden aşağı olduğumu mu düşünüyorsunuz?”
Jibril’in Sora ve grubuna karşı hissettiği şey saygının yanından bile geçmiyordu. Bu daha çok ilgi çekici bir kitaba karşı duyulan histi: Bir başka deyişle, katıksız bir merak. O kitaptan daha aşağıda olduğunun söylenmesi, beklentilerinin tamamen ötesindeydi. Yine de Sora, tüm bu süre boyunca Jibril’e sırıtarak devam etti.
“‘Zayıflık’, güce sahip olup olmamak demek değildir. Hiçbir şey yapamamak demektir—mesela, şiddet yasaklandığında dövüşmekten başka hiçbir şey yapamayan bazı tipler gibi, değil mi?”
“—… Konumunuzun farkında değilsiniz galiba.” Jibril fısıldarken gözleri, insanları ilk karşılaştıklarında selamlayan o duyguyla parıldadı—cinayet arzusuyla.
Evet. Jibril, ne zaman isterse Sora’yı etkisiz hale getirebilirdi. Şimdiye kadar yapmamış olması tamamen bir oyundu—aptalca bir hevesten fazlası değildi. “Haddinizi unutmuyor musunuz?” diye soruyordu bakışları. Ama Sora yine de doğrudan gözlerinin içine bakarak konuştu.
“Peki, sanırım sana zayıflığını… öğretme vaktim geldi. Hazırlan, seni sürtük.”
Ve elini kristalin üzerine koyan Sora—
“Shiro, hazır mısın?”
“… Hım…”
Başını sallayan Shiro’ya seslendikten sonra Sora, Steph’e döndü.
“Stephy, nefesin yerine geldi mi?”
“Ha? Şey… E-evet, ucu ucuna… te-teşekkür ederim…”
“Aynen, her şey için teşekkürler. Bütün yaratıkları üzerine çekip oyalamanı sağlamasaydık kazanamazdık.”
Jibril, Sora’nın bu rahat zafer ilanına kaşlarını çattı. Şaşkın Steph ona bakarken Sora kocaman bir gülümsemeyle, “—Öyleyse Steph!” dedi.
“E-evet?”
“Bu biraz canını yakacak—o yüzden hazırlan! Otur.”
“Efendim?”

Apar topar yere serilen Steph’in, Sora’nın ne demek istediğini anlamasına imkan yoktu. Bu sırada Sora ve Shiro—büyük bir sıçrayış yapıp konuştular: “Litosfer.”
Anında yer kayboldu.
Manto, dış çekirdek. Jibril’in muhtemelen bilmediği bu terimler, gezegenin içini çoktan oymuştu. Ve üst katmanın tamamını ifade eden kelime, yani litosfer—yeryüzünün tüm yüzeyini yok etmiş ve hepsini birden geride kalan çekirdeğe doğru düşmeye mahkum etmişti. Yine de Jibril bunu hiç istifini bozmadan karşıladı.
“… Anlıyorum. Demek bu yüzden ruh koridorlarının dengi olan ruh sütunları dediniz—kanatlarımı elimden almak için.”
Kelimelerin ne anlama geldiğini bilmese de Jibril, Sora’nın amacını anlamıştı—hepsini gezegenin çekirdeğine düşürmek. Gezegenin çekirdeğini daha önce hiç görmemişti ama—şöyle bir göz attı.
Merkez sıcaklığı altı bin derece… yüzey sıcaklığı üç bin derece… muhtemelen. En dibe kadar düşerse, basınç muhtemelen kendisini “devam edemez” hale getirecekti ama bundan önce—Sora ve kız kardeşi ölecekti. Jibril, planlarının ne kadar büyük açıklarla dolu olduğuna içten içe güldü. Evet—ne de olsa bu, şu anlama geliyordu.
“—Siz… hâlâ beni öldürmeye mi çalışıyorsunuz?”
Hayal kırıklığını gizlemeyen Jibril, tepe taklak düşerken gülümsedi. Gezegenin çekirdeğinden yayılan ısı dalgalarının o ikisini “devam edemez” hale getirmesi an meselesiydi ama—kalan azıcık zamanı kendisi için eğlenceli kılmalarına izin verebilirdi.
“Sabahın olmasına hâlâ izin vermeyeceğim—‘Havva.’”
Jibril’in bu fısıltısıyla—güneş yok oldu. Ama—Sora ve Shiro düşerken derin bir nefes aldılar ve ellerini kristale koyarak son nefesleriyle konuştular:
“… Sekizinci element!”
Nefes alma yetilerini kaybettiklerinde hepsini şiddetli bir baş ağrısı sardı. Elbette buna Jibril de dahildi… ama sonra—
Nefes almamı engellemek… ne kadar da manasız. Gerçekten de—Jibril bir Flügel’di. Yurdu, yirmi bin metrenin üzerindeki irtifasıyla Avant Heim’dı. Nefes almaya ihtiyacı yok değildi ancak ruhlardan müteşekkil Jibril için bu pek de acil bir sorun sayılmazdı. Ancak—tamamen insan olan Sora ve Shiro için bu ölümcüldü. Boğulup anında “devam edemez” hale geleceklerdi.
“—Bunun beyhude olduğunu artık anlamışsınızdır. Beni biraz daha eğlendirin—Tetratonon.”
Jibril, onu boğarak öldürmenin imkansız olduğunu öne sürerek, her ikisinin de iyiliği için belirli bir kelime talep ediyordu. Sora onun niyetini kavramış gibiydi.
“… Lanet olsun… ‘Natura.’”
Amacı karambole gelen Sora, isteksizce onun talebine karşılık verdi. Beklediğimden daha söz dinleyen biri çıktı; oyuna devam etmek için altımıza tekrar kara parçası koymayı kesinlikle isterdim ama… Jibril gülümsedi ve bir sonraki hamlesine karar verdi.
“Öyleyse ben de söylüyorum: ‘Aria.’”
Fakat bu kelime üzerine Sora, isteksiz tavırlarını bir kenara bırakıp ağzını büktü. Jibril, tam da beklediği gibi “aria”nın (yani havanın) bileşenlerinden habersizdi.
Anında hepsinin bilincini kaybettirme tehdidi taşıyan bir basınç düşüşü oyunculara saldırdı. Havayı geri getirdiğini sanırken nefes alamadığını fark eden Jibril gayriihtiyari çığlık attı—
“—Ne—neden—hng?!”
Ve ardından pişmanlık geldi. O anda Flügel içgüdüleri Jibril’e zehirli bir gaz soluduğunu söyledi. Zehrin adı, periyodik tablonun sekizinci elementi olan oksijenden başkası değildi. Ani basınç kaybıyla bilinci bulanıklaşırken Sora güldü. Ne de olsa Jibril bilmiyordu—atom teorisinden habersizdi. Oksijenin ne olduğunu bilmiyordu… bu da demekti ki…
Nefes alamıyorsa, doğal olarak “sekizinci element”in havanın bir diğer adı olduğunu varsayardı, değil mi? Ancak Sora’nın teriminin yok ettiği şey yalnızca oksijendi—hava değil.
Kural: Var olan yok olur, var olmayan var olur. Öyleyse, oksijenin yok olduğu bir atmosferde birisi hava derse ne olurdu?
Yanıt gözlerinin önündeydi. Diğer tüm gazlar yok olurken, havanın tek bir bileşeni olan oksijen geriye kalmıştı. Bunun bir sonucu, %80 gibi bilinci kaybettirmeye yetecek şiddette bir basınç düşüşüydü; diğer bir sonucu ise tek başına solunduğunda Sora ve Shiro’yu anında öldürecek ölümcül bir zehirden farksız olan oksijenle dolu bir alandı—ama sonra.
Yavaşça, Sora Shiro’yu öptü.
“… Mm!”
Dairesel solunum. Oyunun oyuncuların bedenlerine müdahale edemeyeceği kuralından yararlanan ikili, ciğerlerinde kalan havayı kendi aralarında dolaştırabiliyorlardı. Keskin basınç düşüşünden tüm bedenleri patlayacakmış gibi hissetseler ve bilinçleri bulansa da hâlâ dayanabilirlerdi—kısa bir süre daha shiritori oynamaya devam edebilirlerdi.
Ne yaşanan olaylar ne de Sora’nın yaptıkları Jibril için bir anlam ifade etmiyordu. Ama yine de, en nihayetinde her şey hâlâ beyhudeydi.

“… Böyle bir ‘zehrin’… beni durdurabileceğini mi sanıyorsunuz?”
Jibril, hâlâ nafile yere çabalamakta olan Sora ve Shiro’yla alay ediyordu. Nefes almanın bir Flügel için o kadar da önemli olmadığını zaten kanıtladığını düşünüyordu. Yani bu durumda yapması gereken tek şey nefes almamaktı.
En başından beri bir Flügel’i öldürmeleri imkansızdı. Oyun bitmişti. Sora ve kız kardeşinin tüm o boş çabalarına rağmen, çok geçmeden gezegenin çekirdeğinden yükselen ısı dalgaları ikisine de ulaşacaktı. Sanırım bekleyeceklerim bundan ibaret—ne de olsa altı üstü birer Imanity’ler… Jibril, sıkıldığı bir oyuncağa bakan bir çocuğun gözleriyle Sora’yı süzdü. Ama o sırada—Sora, Jibril’e dönüp baktığında yüzünde…
“—!”
adeta ona tepeden bakıyormuşçasına bir sırıtış belirdi.
“Shiro, başlıyoruz!!”
“… Hım!!”
Bu defa var güçlerini kullandılar—ciğerlerindeki kalan havayı dışarı üflemek için.
Bir sonraki hamleleri. Tüketilen oksijen dışındaki havanın bedenlerinden atıldığından ve geriye yalnızca “yaratılan” o azıcık şeyin kaldığından emin olup vücutlarındaki son buhar kırıntısını da sıkıp çıkarmak için ikisi birden haykırdı:
““—Atmosfer!””
Bu kelimeyle birlikte, en sonunda tüm gazlar yok oldu—.
“—?!”
Jibril’in içinde bir şeyler patladı. Vücudunda depoladığı gazlar—atmosferin kaybolmasıyla oluşan sıfır basınçlı ortam, ciğerlerini yırtmak istercesine içeriden vurarak felakete yol açtı. Sora ve Shiro bundan kaçınmak için nefeslerini dışarı vermişlerdi… Ama buna rağmen Jibril öldürülemezdi. Yine mi bu cehalet… Boğulma mı? Zehirlenme mi? Ani basınç değişiminden kaynaklanan iç patlama mı? Ne olmuş yani? Tanrılar tarafından tanrıları öldürmek için yaratılmış bir savaş ırkının—yani bir Flügel’in—böyle zırvalıklara yenik düşeceğini sanıyorlarsa, aptallıklarının sınırı yok demekti. Kusursuz bir vakum ortamında—önce o iki Imanity ölecekti. Durumun saçmalığı karşısında tam bir espri patlatacağını düşünerek ağzını açan Jibril—fark ettiği şeyle donakaldı:
Ses iletilemiyordu.
Ses, madde aracılığıyla iletilen titreşim dalgalarından oluşur. Şu anda bir vakumun içindeydiler—aslında uzaydaydılar. Hava ortamı olmadığından, sözleri rakibine ulaşamıyordu. Yenilgi koşullarından biri Jibril’in zihninden geçti:
Otuz saniye içinde cevap veremezseniz kaybedersiniz.
Ve… bir insanın vakumda hayatta kalabileceği süre—yaklaşık otuz saniyeydi. Onu buna mı hazırlıyorlardı yani?! Jibril tüylerinin ürpermesine engel olamadı. Hakikaten de—onu “devam edemez” hale getirmeleri mümkün değilse, otuz saniyelik hayatta kalma süresi üzerine kumar oynayıp işini otuz saniye kuralıyla bitirebilirlerdi—. Jibril bu sonuca vardığı anda Sora’nın yüzü görüş alanına girdi. Basınçsızlık yüzünden her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bilincine tutunurken, adeta basınç uygulamak istercesine kız kardeşine var gücüyle sarılan Sora, zoraki bir gülümseme takındı. Yüz ifadesi adeta “Nasılmış?” der gibiydi.
Şimdi anlıyorum: Gerçekten de muazzam bir numune… Olaylar bu noktaya geldikten sonra Jibril, nihayet Sora ve Shiro’yu yeniden değerlendirdi. Bunları sıradan Imanity’ler diyerek kestirip atmak gerçekten bir hataydı—ancak.
Jibril büyü kullanamıyordu. Bunun sebebi kendisinin bir Flügel olması ve bedeninin en başından beri büyü ruhlarından müteşekkil olmasıydı. Ve aynı zamanda, “ruh sütunu” teriminin söylenmesiyle ruh koridorlarının yok edildiği mevcut durum yüzündendi, fakat—. Tam da bu yüzden—şimdi tüm takdirim ve saygımla cevap vermeliyim. Ruhlarını parçalayarak—uzayda ışıkla tek bir kelime yazmayı başardı.
“Düzensiz.”
İşlerin gerçekte nasıl yürüdüğünü gördünüz mü? Jibril, Imanity dilinde uzaya kazıdığı kelimeyle meydan okudu. İradelerini zorlamış, bilgeliklerine başvurmuş, kurnazlıklarını bileyip ölümlü varlıklarını feda etmişlerdi—ama yine de yetersizdi. Imanity asla bir Flügel’e karşı kazanamazdı. İnsanların göklere ulaşmasının hiçbir yolu yoktu—bu ebedi, çiğnenemez bir kuraldı.
Bu cevap karşısında, Shiro’ya sarılan kollarındaki güç eriyen bir kar gibi çekilirken Sora, bilincinin karardığını hissetti. Ama yine de—bu çaresiz koşullara rağmen, her ne hikmetse ikili kurnazca sırıttı, ellerini kristale koydu ve önceden hazırladıkları notu çıkardı.
Üzerinde “Coulomb kuvveti” yazan bir not.
Bu—an bile denemeyecek kadar kısa bir zaman aralığıydı. Hava, yer kabuğu ve dış çekirdek yok olduğu için tek bir atomun dahi bulunmadığı uzay boşluğunda aşağı doğru düşerlerken, gözlerinin altında geriye kalan tek şey gezegenin demir çekirdeğiydi. Bembeyaz parıldayan, yüksek basınçlı ve yüksek sıcaklıktaki sıvı metal küre, Jibril’in ağtabakasını yaktı.
Gezegenin çekirdeği… demir atomlarından oluşan çekirdeği. Coulomb kuvveti, atomları bir arada tutan ve karşı koyduğu nükleer kuvveti aştığında; bu durum normalde yalnızca devasa bir gök cisminin ölümü sırasında, kütleçekimsel çökmeyle meydana gelen astronomik bir olaydı. Ancak şimdi, Coulomb kuvvetinin yok olmasıyla, küçücük bir gezegen çekirdeği anında füzyonu başlattı. Oluşan nihai sonuca, Sora ve Shiro’nun dünyasında demirin fotopozunumuyla meydana gelen bir gama ışını patlaması—veya.
Birden fazla ışık yılı uzaklıktaki yıldız sistemlerini buharlaştıran bir hipernova adı verilmişti.
Tanrıları öldürmek için tanrılar tarafından yaratılan savaş ırkı, bir hidrojen bombasının doğrudan isabetine dayanabilirdi— yani— güneşin tacını aşan sıcaklığa, toplam elli megatonluk basınca, havanın buharlaşması nedeniyle oluşan oksijen kaybı ile ani basınç düşüşüne ve bunlardan geriye kalan zehirli kalıntılara—Altıncı Sıra, Flügel. Yetenekler arasındaki umutsuz fark, Imanity’nin tepesinde sonsuzca yükselen bir duvardı. Fakat sonlu bir duvar—
ve şu önemsiz insanların aşmak üzere olduğu bir duvar.
Havasız, sessiz uzayda, her nasılsa Sora zayıfça işaret parmağını kaldırırken Jibril onun sözlerini duyduğunu hissetti.
“50 milyar santigrat derecede, evrenin başlangıcıyla eşdeğer bir kuvvete dayanabileceğini mi sanıyorsun? Görelim bakalım, Flügel.”
Jibril ne olduğunu ya da Coulomb kuvvetinin ne olduğunu bilmiyordu. Ancak bir Flügel olarak içgüdüleri, düellolarının başında atlattığı patlamayla kıyaslanamayacak bir şeyin gerçekleşmekte olduğunu avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Engin bilgi hazinesindeki hiçbir kavramın durduramayacağı bir şeydi bu. Gökleri ve yeri hiçe çevirecek bir ışık, saniyenin onda birinden daha kısa bir sürede üzerine çullanacaktı.
Bu—imkansız—nasıl yapabilirim—? Ama en nihayetinde Jibril, Sora ve Shiro’nun eylemlerinin arkasındaki stratejiyi nihayet kavradı. Yeryüzünü yok etmeden hemen önce hafifçe yukarı sıçramışlardı… yani Jibril onların biraz altındaydı. Nasıl bir ısı gelirse gelsin—fark etmezdi. İster saniyenin trilyonda, katrilyonda, kentilyonda biri olsun. İlk ölen kaybedecekti—ve o anda fark etti: Demek… gerçek niyeti… kanatlarımı elimden alırken buydu. İlk patlama—ikisinin de bilmediği kavramları somutlaştırıp somutlaştıramayacağının bir testiydi. Tek bir hamleden sonra bu adam, ihtiyacı olan tüm bilgiyi çoktan çıkarmıştı. Onu ısı ile, basınç ile ya da zehir ile öldürmeye çalışmak beyhudeydi ama o bunu en başından beri biliyordu. Bu karşılıklı hamle silsilesi yalnızca bir aldatmacadan ibaretti. Her şeyini otuz saniyeye yatırıyormuş gibi görünmek için tezgahlanmış bir tiyatroydu. Her şey, ama her şey bir tuzaktı. Sora’nın işaret parmağının gösterdiği gibi—oyun daha ilk hamlede bitmişti zaten.
Bir yıldızın parlaklığının katbekat fazlasını yayan ve artık doğrudan bakılması imkansız hale gelen gezegen çekirdeğinden gözlerini çeviren Jibril’in yüreğinden tek bir düşünce geçti.
Öteki dünyalılar… hayır, Imanity—gerçekten de korkunç bir ırk.
Sıralamanın mutlak olduğu bu dünyada—çatışmanın yasaklandığı ve her şeyin oyunlarla belirlendiği bu dünyada, kendisinden tam on sıra aşağıda olan Imanity’nin onu gerçekten de… öldürebileceğini düşünmek. Jibril’in zihninin derinliklerinden yükselen kahkaha, kendisine aktarılmış olan Kral Sora’nın nutkuyla kesişti.
“… Hiçbir şeyle doğmayan, bu yüzden her şey olabilen ve dolayısıyla en güçlü ırk—ha?”
Elleri Tanrı’ya bile ulaşabilir miydi yoksa…?
Görüş alanının kıyısında, oyuncu olmadığı için tüm bu kayıplar silsilesinin bütün yükünü çekmiş, bilincini kaybetmiş halde serbest düşüşte olan Steph dikkatini çekti.
“—Gerçekten de pek çok açıdan korkunç bir ırk.”
İçten içe onları sonuna kadar izleyebilmeyi dilerken, gezegenin son anlarının parıltısı uzayı kaplayıp ölümü kükredi ve hepsi için her şey bembeyaz kesildi.

“… Beni öldürdün.”
“Selam. Hoş geldin.”
“Anlıyor musun?! Bir kez daha söyleyeceğim! Beni öldürdün!! ‘Beni az kalsın öldürüyordun’ demedim. ‘Beni öldürdün’ dedim!! Çok önemli olduğu için tam üç kere söyledim, anladın mı?!”
“Ama hayattasın. Dövüş oyunlarında ne derler bilirsin, değil mi? Hayatta kaldığın sürece can barının nerede olduğunun ne önemi var?”
“Hayatta falan kalmadım! Beni bildiğin öldürdün!!”
Yakasından tutacakmış gibi Sora’nın üzerine atılan Steph avazı çıktığı kadar bağırdı.
“S-s-sen—Beni yem olarak kullanman yetmiyormuş gibi bir de ölmeme izin verdin, hiç umurunda bile olmadı!!”
“Gerçekten ölmüş sayılmazsın ya. Takılma böyle şeylere.”
“Ah—ah—”
Bardaktan taşan son damlaydı bu. Bu adama karşı içinde biriktirdiği bütün öfkeyi nihayet kusma vakti gelmişti. Ve tam ağzını açtığı anda Sora söze girdi.
“Ama sen olmasaydın kaybederdik.”
“Ih…”
Eğer Steph, malum kişinin peşine taktığı düşman birliklerine yem olmasaydı, tam da Jibril’in belirttiği gibi, Sora ve Shiro yola devam edemeyecek hale çoktan gelmiş olurlardı.

*
“Ayrıca senin sayende Jibril’i de kazandık. Elchea’yı kurtarmamıza yardım ettin.”
“… Şey… ııı……”
“Teşekkürler Steph. Her seferinde zor işleri sana yüklediğim için kusura bakma.”
Sora başını okşayıp pat patlarken, az önce yanardağ gibi patlamaya hazır olan öfkesi bir anda buharlaşıp gitti.
“Ş-şey… yani, hani, şey, ııı… E-evet… kesinlikle.”
Yüzü öfkeden farklı bir sebeple kızaran Steph, parmaklarını birbirine kenetleyip başını öne eğdi.
“Evet… öyle ya. Elchea’yı kurtarmak adına birazcık sıkıntı çekmemin lafı mı olur… Z-zaten siz ikiniz de… psiko-savaş falan derken az zorlanmadınız… yani. Hım-hım…”
Steph ortamı yumuşatmaya çalışarak gevelerken ve yüzü gevşerken Shiro sordu.
“… Ağabey… meslek mi değiştireceksin… Krallıktan… Çapkınlığa mı geçeceksin?”
“Çamur atma hemen. Herkes Steph kadar kolay kandırılmıyor.”
“DUYABİLİYORUM SENİİİİİİİ!!! Aaaaaaaah, nefret ediyorum bundan! Senden nefret, nefret, nefret, nefret ediyorum!!”
Steph Tanrı’ya isyan etti. Ey Tek Gerçek Tanrı, şiddeti neden yasakladın ki?! Şu an karşımda, suratına bir yumruk indirmek için canımı verebileceğim bir adam duruyor!
“… Bendeniz mutlak bir yenilgiye uğramış bulunmaktayım.”
Az önce yaşanan o dehşet anları hiç yaşanmamışçasına neşeyle başını eğdi. Kütüphanenin ortasında, tam da oyundan önceki gibi dinleniyormuşçasına çayını yudumlayan Jibril oturuyordu.
“… Sizlere bir soru sorabilir miyim?”
“Sor bakayım?”
“Beni ‘düzensiz’ köküyle cevap vermeye yönlendirdiğinizi anlayabiliyorum… lakin.”
Sora’nın sergilediği öfke gösterisi, Jibril’e beceriksizliği çağrıştıran bir kelime düşündürtmek için yaptığı başka bir rolden ibaretti. Yine de—
“Önünüzde sonsuz sayıda başka ihtimal olmalıydı… Ya başka bir kelime seçseydim ne yapmayı planlıyordunuz?”
“Yaklaşık yirmi ihtimale hazırlanmıştık. Ama evet, onların dışında bir şey seçseydin bayağı ayvayı yemiş olacaktık.”
Sora bunu şakacı bir neşeyle söylemiş olsa da Jibril gerçeği biliyordu. Bu adam—o kısacık süre zarfında onun kişiliğini çözmüş ve ihtimalleri yirmiye kadar indirmişti. Yine de bu, feci şekilde riskli bir kumardı. Oyun bittiğinde her şeyin eski haline döneceğine dair elinde sadece Jibril’in sözü olan bir oyunda hem de. Hatta hayatta kalma süresinin sınırını bile bir blöf olarak kullanan bu adama karşı, Jibril ancak derin bir hürmetle söyleyebilirdi ki:
“Siz gerçekten de zırdelisiniz, değil mi?”
Sora bu sözleri kısık bir kahkahayla karşıladı. Hayatı başladığından beri, yaklaşık altı bin yıldır beklediği o sözler Sora’nın dudaklarından dökülünce Jibril’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve nefesi kesildi.
“‘Tanrı’ya meydan okuyoruz—delice yeteneklerimiz olsun bir zahmet, değil mi?”
Bu sözler Jibril’in kulaklarında ilahi bir müjde gibi çınladı ve kalbini titretti.
Meydan okumak—Tanrı’ya. Oklarını—Tet’e doğrultmak. Jibril, umutla yanıp tutuşsa da bir reddedilmeye karşı kendini hazırlayarak sormak zorunda kaldı.
“Acaba… ciddi misiniz?”
Gerçeğin farkına varan Sora, “Elbette ciddiyiz,” diye karşılık verdi. “Yani, bu dünyaya nasıl geldiğimizi hiç merak etmedin mi?” Sürprizi açıklar gibi devam etti: “Sana cevabı baştan söyleyeyim. Bizi bu dünyaya çağıran kişi—Tet’in ta kendisi.”
Bu söz Jibril’in nutkunun tutulmasına yetti.
“Onu bir oyunda yendik, o da hırslanıp bizi bu dünyaya fırlattı ve ‘Sıkıysa beni buradaki kurallarla yenin’ dedi. Bu oyunu kuran o. Onu devirmekten başka çaremiz var mı?”
Bütün mesele bundan ibaretti. Tek Gerçek Tanrı’yı tahtından etmek işte bu kadar basit ve aşikardı.
“Yani Jibril, bugünden itibaren On Yemin’in lütfuyla sahip olduğun her şey benimdir.”
Sora konuşurken Jibril, gözleri kamaşmış bir halde ona bakmaktan başka bir şey yapamadı.
“Tanrı’yı devirmek için yapılması gereken çok şey var ama Imanity’nin şu anki konumuyla yapabilecekleri sınırlı. Güç, bilgi ve bahse koyacak fişler elde etmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Senin bilgin ve varlığın işimize yarayacak.”
Sanki Tanrı’nın kelamını müjde alan Meryem gibiydi.
“Ha, bir de tabletimdeki o kitaplar var ya? Onlar sadece yemdi. İstediğin kadar inceleyebilirsin. Başka bir dünyadan gelen kişiler olarak, bu dünyayı ele geçirmek için en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bilgi sahibi birisi. Eğer daha da bilgili olmana yardımcı olacaksa, doya doya okuyup onlardan tepe tepe faydalanmanı istiyoruz.”
Jibril’in gözleri sarhoş olmuşçasına nemlenmişti, fakat Sora devam etti:
“Ayrıca kitaplarını muhafaza etmek için bu kütüphaneyi eskisi gibi kullanmakta özgürsün. Ancak Imanity’nin de buraya ihtiyacı var, bu yüzden akademinin tekrar kullanmasına izin vereceksin. Kitapların sorumluluğu sende olacak. Buna ne dersin?”
Peş peşe gelen bu sözlerin karşısında. Jibril nihayet Sora’nın önünde diz çöktü. Gözünden tek bir damla yaş süzülürken, ellerini dua edercesine kenetledi. Hayır, gerçekten de dua ederek başını eğdi.
“Ey merhum Efendim. Bizlere yaşam bahşeden, şimdiyse artık var olmayan Artosh… Nihayet ben—bizler, hizmetimize, itaatimize layık yeni bir Efendi bulma yolundaki o coşkulu arzumuzu gerçekleştirdik…”
“Şey, vereceğin tepki gerçekten bu mu…?” Olayların bu şekilde gelişmesinden hiç memnun kalmayan Steph, omuzlarını düşürüp mırıldandı. “B-baştan söyleyeyim, bu kardeşler tam birer sapık, tamam mı?! Bana utanç verici kılıklar giydiriyorlar, köpek gibi davranmaya zorluyorlar; ağızları bozuk, aşağılık, sapkın, insan pisliğinin tekiler, tamam mı?!”
“… Steph… yalvar…”
“B-bak işte! Bir de üstüne böyle şeyler yaptırıyorlar!!”
Fakat zihnen çoktan uzaklara dalıp gitmiş olan Jibril, boş gözlerle karşılık verdi:
“… Bunun bir sorun teşkil ettiğini mi ima etmek istiyorsunuz?”
“Ha…?”

“Hiç savaşmadan Tek Gerçek Tanrı’nın tahtına kurulan Tet’i devirecekler. Başka bir dünyadan muazzam zenginlikler getirdiler. Sadece birer Imanity olmalarına rağmen bir Elfi ve hatta bendenizi bile mağlup ettiler. Onlar, bilinen tüm ezberleri altüst eden kişilerdir.”
Kanatlarını topladı, halesini geriye çekip başını öne eğdi. Bu, bir Flügel’in yalnızca efendisine sunduğu mutlak sadakatin yegane nişanesiydi.
“Ulu Efendim, Sahibim, Efendimiz.”
“Tamam, tamam.”
“—Bendeniz Exceed Altıncı Sıra, Flügel, On Sekiz Kanat Konseyi üyesi Jibril.” Bir tanrının huzurunda yemin ediyormuşçasına, hürmet ve ciddiyetle ona biat etti. “Bana ait olan her şey sizindir, Efendim. Artık zihnim, haklarım ve bedenim tamamen size ait olduğuna göre Efendim, o yüce planınızı üzerine inşa edeceğiniz bir temel olarak onları sonuna kadar kullanmanız bendeniz için en büyük saadet olacaktır.”
“Tabii ki, bize bırak. Değil mi, Shiro?”
“… Hım, hallederiz…”
“Bu kadarı da fazla ama! Ayrıca beni daha ne kadar köpek gibi oynatmaya niyetlisiniz?!”
Hâlâ son verilen emrin duruşundaydı—yalvar. Steph’in çığlığı kütüphanenin dört bir yanında yankılanıp durdu…

Kappoon… Mangalardaki banyo sahnelerinin ses efekti—aynen, tabii. Her neyse, banyo vakti gelmişti. Bugün için—daha doğrusu, Shiro’nun bu dünyaya gelişinden beri sadece ikinci kez.
“… Yani yine sen elbiselerinle dikilirken onu ben mi yıkamak zorundayım?”
“Endişelenme. Bu sefer kamera falan yok. Hem Shiro, artık banyo yapmaya alış biraz.”
“Saçımı… keçe gibi yapıyor… sevmiyorum…” diye şikayet etti Shiro bir kez daha, somurtup dudak bükerek.
“Hadi ama Shiro. Bugün o kadar koşturduk, banyo yapman şart.”
Shiro daha önce—aslında hiçbir insan—bugünkü kadar olaylı bir gün yaşamamıştı.
“Madem öyle,” Jibril yok yerden bitercesine ortaya çıkıp Sora’ya seslendi.
“Oha! Jibril, nereden çıktın sen?”
“Yanı başınızda olabilmek adına her yerden çıkagelirim, Efendim. Asıl konumuza dönecek olursak: Saç hususunda endişeleriniz varsa neden bu şampuanı denemiyorsunuz?”
Onu çıkarıp gösterdi.
“Flügel lütfuyla sunulan, ruh suyuyla özel olarak formüle edilmiş bir şampuan. Saçlarınız ışıldayacak; hiç zarar görmeden yumuşacık, pürüzsüz ve yepyeni bir görünüme kavuşacaksınız. Güvenebileceğiniz bir kalite.”
Reklam filmlerinden fırlamış gibi laflar eden Flügel’in sözünü kesti Sora:
“Dur, ondan önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum—neden çıplaksın sen?!”
“… Hım.” Shiro bu sözler üzerine başını çevirmeye başladı.
“Steph, Shiro’nun bu tarafa bakmasına izin verme! Reşit olmayanlar için hiç uygun değil!”
“Müsterih olunuz. Bahsettiğiniz o ‘ahlak kurallarını’ ihlal etmeyecek düzeyde buhar bulunduğuna kanaat getirmiş bulunmaktayım, Efendim.”
“… Hım… Jibril işini biliyor…”
Shiro’nun bu mırıltısıyla Sora içten içe hak verdi. Fakat.
“Hayır yani, en başta, sadece şampuan getirmek için neden çıplak olman gerekiyor ki?!”
Bu soru üzerine Jibril diz çöküp başını eğdi.
“Zira bendeniz Jibril, sizlerin naçizane kölesiyim, Efendim. Efendisinin sırtını yıkamak bir kölenin en doğal vazifesidir ve ehe-he… ehe-he! Ehe-he-heh…”
“O surat ifadesini takınırken kendine köle mi diyorsun bir de?! Seni gidi metin sapığı!”
Niyetinin, shiritori oyunundan önce inceleme fırsatı bulamadığı tüm detayları gözden geçirmek olduğu tahmin edilebilirdi. Fakat—.
“… Jibril… ‘Bekle’…”

*
“Ha—?!”
Jibril, Shiro’nun emriyle yere oturmak zorunda kalmıştı.
“N-Ne? Ne… ne anlama geliyor bu?”
Sora’nın mülkü haline gelip Sora ile Shiro’ya sadakat yemini etmiş olsa da On Yemin uyarınca bağlı olduğu tek kişi Sora değil miydi? Ama sonra.
“… Ha, anladım. Çünkü Shiro ile ben her şeyimizi paylaşırız…”
Jibril Sora’nın olduysa, bu otomatikman Shiro’nun da olduğu anlamına geliyordu. Sora bu sonuca Shiro’dan sonra varmıştı.
“… Şampuanını… kullanırım… ama +18 gelişmelere… izin yok.”
“İ-İşte benim Shiro’m… Abin senin bu havalı duruşuna hayran. Tüylerim ürperdi valla…”
Sora yutkunurken Shiro gayet soğukkanlıydı.
“… Jibril… izleyebilirsin… ama burada kal.”
“Aaaaa, yapmayın amaaa! Bu kadar buharın ortasında beni meraktan çatlatıyorsunuzzzz!”
Steph’in Shiro’nun saçını yıkamasını göremeyen ve görünüşe göre Jibril’i idare etme yöntemini Shiro’dan öğrenen Sora, hayranlığını hiç sakınmadan dile getirdi.
“Vay canına Shiro, inanılmazsın. Jibril’i idare edişin cidden şey, yani vaov… İdolümsün valla.”
Ve böylece—
“… Böyle yıkanmaya alışmaya başladığıma inanamıyorum. Kendimden nefret ediyorum…”
Steph bunları dile getirirken insanlığının gıdım gıdım yitip gittiğini hissediyordu. Yüzünde bir tebessümle, gözünden tek bir damla yaş süzüldü…
