
Bir RPG oynuyorsun diyelim ve derken açamadığın bir kapıyla karşılaştın. İçinden aynen şöyle geçmez mi? Büyü yapabiliyorsam, neden şu lanet kapıyı havaya uçuramıyorum ki? Ama yapamazsın. Neden mi? Çünkü kurallar böyledir.
Oyunlar ve gerçek hayat birbirinden farklıdır. İnsanlar bunu sanki aradaki farkı ayırt edemiyormuşsun gibi söylemeye bayılır. Peki nasıl farklı oldukları üzerine hiç kafayı yormuşlar mıdır? Muhtemelen sadece “gerçek mi değil mi?” sığlığında düşünüyorlardır. Şimdi, sporun gerçeklik mi yoksa bir oyun mu olduğunu tartışmak ne kadar eğlenceli olsa da o konuya girmeyeceğiz. Benim bahsetmek istediğim, oyunlar ve gerçeklik arasındaki çok daha temel bir fark: Mutlak kurallar.
Bir önceki örneğe kuralları yok sayıp gerçekçi açıdan bakarsak, bir kapı için endişelenmene hiç gerek yoktur. Onu kırıp yoluna devam edebilirsin. Dünyanın kaderi söz konusuyken kim anahtar aramakla uğraşır ki? İçindeki her neyse sahiplenmek için tek ihtiyacın olan şey bir anahtarsa, sandığı kırıp açsan bile mal zarar vermekten dava edilecek halin yok ya. Başka bir açıdan bakarsak, kapı İblis’i yok edebilecek güçteki bir büyüyle bile kırılamayacak kadar sağlamsa, bunun yerine duvarı yıkıp geçemez misin? Hatta o acayip dayanıklı kapıyı söküp İblis’le savaşırken kalkan olarak bile kullanabilirsin. Taştaki efsanevi kılıç için de geçerli bu: Kılıcı çekip çıkarmak zorunda değilsin—sadece taşı kır yeter. Ama bunu yapmazlar. Neden mi?
Çünkü o zaman hiçbir eğlencesi kalmazdı.
Aynen öyle: Kurallar, sona ulaşma sürecini eğlenceli kılmak için vardır. Şogide şahı devirmek, futbolda daha fazla gol atmak, bir RPG’de ise son patronu alt etmek için. Kurallara uymadan sona ulaşmanın havalı hiçbir yanı yoktur. Bu yüzden, oyunların kuralları ortak bir mutlaklığa sahiptir.
Hala anlamadın mı? Gerçeklikte—bir son yoktur. Belirli şartlar yerine getirildiğinde zafer garanti edilmez ve birini yenmek huzur getirmez. Aşıklar sonsuza dek mutlu yaşamazlar. İyi günde kötü günde, varlıkta yoklukta, kurulan her bir ilişki eninde sonunda çıkmaz bir sokağa saplanır. Bu yüzden insanlar kendi kafalarına göre sonlar belirler ve bunlara eşlik edecek kendi keyfi kurallarını uydururlar. Daha çok para kazanırsam ben kazanırım. Daha çok eğlenirsem ben kazanırım. Zaten en baştan kazanmak veya kaybetmek odaklı düşünmek seni kaybeden yapar ya, neyse…
Küçük bir düşünce deneyi yapalım. Hayal et; şogi oynuyorsun ve bir anda rakibin mantık sınırlarını hiçe sayarak taşları kafasına göre oynatmaya başlıyor. Sonra da şahını bile almadan, sana sanki “Nasıl koydum ama?” der gibi bakıyor. Ben kazandım.
Tepkin ne olurdu? Suratının ortasına bir tane patlatmak istemiş olabilir misin? Peki herkesin aynen bu şekilde oynadığı bir oyun düşünebiliyor musun? Aynen öyle—işte buna gerçeklik denir.
Oyunlar ve gerçek hayat farklı mıdır? Hadi oradan, hadi. Malumu ilam eden bu kibirli insanlara söyleyecek birkaç kelimemiz var: Karşılaştırmaya bile kalkışma, seni ezik n00b.

Sekiz adet yirmi üç inçlik geniş ekran monitör. Dünyalarının tamamı bundan ibaretti.
Ekvatorunda on üç bin kilometre çapında küçücük bir gezegen. Yüzeyi fiber optik ağlarla kaplı bir dünya… Dünya. Bu gezegende mesafe kavramı unutulmuştu. İnternete bağlanmak, düşünceleri saniyede dünyayı yedi kez turlayacak kadar hızlı iletmeyi sağlıyordu. Gezegenin öbür ucundaki biriyle, sanki hemen yanı başındaymış gibi iletişim kurmak mümkündü.
İnsanlar dünyanın sınırsızca genişlediğini söylerlerdi.
Ama onlar, dünyanın nefes kesici bir şekilde küçüldüğünü düşünüyorlardı.
Yaşam için gerekli olan her şey tek bir tıkla ayağına gelebiliyordu. Atılmış koliler, bu daracık odanın özgün genişliğini elinden alıp götürmüştü. Ekranların yapay ışığının üzerlerinde parıldadığı o kapalı alanda—hayır, daha doğrusu o monitörlerin diğer tarafındaki, on altılık tabanda inşa edilmiş ağ evreninde—dünyalarının tamamı işte burasıydı.
Odayı daha da daraltan şey ise sayısız bilgisayar ve konsoldu. Onları birbirine bağlayan kablolar ve sürüyle kontrolcü, odalarında yürüyecek kadar bile alan bırakmamıştı. Bu dekorun ortasında aydınlanan, ifadeden yoksun iki yüz vardı. Bunlar, şu anda kürenin öteki tarafındaki tanımadıkları oyunculara karşı çetin bir savaş veren iki kardeşe aitti. Ağabey, siyah saçlı ve siyah gözlü genç bir adamdı. Kız kardeş ise beyaz saçlı ve kırmızı gözlü bir kız çocuğuydu. Ekrandaki içerik kaos doluyken, odanın içindekiler tamamen hareketsizdi. Kardeşlerin kulaklıkları, gerçek dünyalarının seslerini bile tekellerine almıştı. Odanın içinde duyulabilen tek şey organik olmayan, mekanik sesler ve ikilinin tuş tıkırtılarıydı.
Dünyanın küçüldüğünü düşünüyorlardı. Elektronik veri ağları, yerinden bile kımıldamadan gezegenin diğer ucunu görmeyi mümkün kılmıştı. Ancak bu durum, bireysel algının sınırlarını fersah fersah aşan bir veri tsunamisine yol açmıştı. Veri patlaması sınırsız bir bağ kurmak yerine, tam tersini yaratmıştı. Bilgi fazlalığı, insanları sadece duymak istedikleri şeylerle şekillenen kendi küçük dünyalarına çekilmeye zorlayan bir zehirdi. Sayısız, küçük, kapalı topluluklar. Soyutlanmış, giderek küçülen, sığ bireysel ideolojiler. Ve başka bir yerde, gerçeklikten ayrı başka bir diyar: oyunların sınırsız evreni. Monitörün ötesindeki dünyalara diktikleri gözleri… Bazen öyle bir odaklanırlardı ki kendilerini gerçekten o diğer dünyalardaymış gibi bir illüzyonun içinde bulurlardı. On altı tatami minderi büyüklüğündeki bu kafese tıkılmış, toplumun artıkları olmadıkları bir dünya. Bazen ülkeleri kurtarmak için ayağa kalkan kahramanlardı. Bazen diyardaki en büyük klanların liderleriydiler. Bazen büyücü, bazen seçkin bir komando, bazense suikastçı oluyorlardı. Ortak nokta ise dünyanın her zaman onların etrafında dönmesiydi. Net zafer koşulları önlerine serilmişti.
Genç adam derin bir iç çekti. Sekiz adet yirmi üç inçlik geniş ekran monitör. Bütün dünyası haline geleli ne kadar olmuştu?
İkili, her türlü oyunda yenilgisiz hüküm sürüyordu. Monitörün ötesindeki o küçük dünyada, adeta şehir efsanesine dönüşmüşlerdi. Ait oldukları o küçük oyun alanında, tıpkı oyunların kendisindeki gibi gerçek birer kahramandılar. Ama ne zaman gözlerini başka tarafa çevirseler, manzara her zamankiyle aynıydı. Yapay, sessiz, kasvetli. Küçük, soyutlanmış bir dünya… Toplumun artıklarına ait bir dünya. Böyle anlarda genç adam kendisini bir yabancılaşma hissinin, “jamais vu” duygusunun altında ezilirken bulurdu: Burası gerçekten benim odam mı? Düşünceyi daha da ileri götürerek, hiçbir gerçeklik temeli olmadan öylesine merak ederdi—Burası gerçekten yaşamak için doğduğum dünya mı?
“Evet, çok haklısın.”
Bir ses, onun iç monoloğuna yanıt verdi. Sora, kız kardeşiyle birlikte defalarca baktığı aynı dünyayı süzdü ama ansızın karşısında beliren—masumca gülümseyen, tanımadığı bir çocuktu.
Bir dakika. Sora onu daha önce görmüş müydü? Hafızasını yokladı ama tek bir kelime bile edemeden çocuk konuşmaya devam etti.
“Ait olduğun yer burası değil. Bu yüzden…”
Ve—
“… işte bu yüzden sana yeni bir hayat verdim.”
Geçmiş ve gelecek, kurgu ve gerçeklik. Sora’nın tüm anıları bulutlandı. Giderek bulanıklaşan bilinci, dünyanın gerçekliğini üzerinden sıyırmaya başladı. İşte tam o anda, aniden fark etti—klasik bir durumdu.
“…… Ah, anladım. Bu bir rüya.”
Sonra, tıpkı tüm rüyalar gibi… bitti. Tam olarak ne zaman olduğunu kestirmek imkansızdı, bilinci yerine geldi…

Elchea Krallığı: Başkent Elchea. Art arda yaşanan başarısız egemenlik mücadelelerinde birbiri ardına toprak kaybeden Imanity’nin elinde kalan son kale, işte bu şehirdi. Kraliyet Sarayı’nın koridorunda bir kız yalpalayarak yürüyordu. Stephanie Dola. Eski kralın torunu, en asil soydan gelen, kızıl saçlı ve mavi gözlü genç bir hanımefendi.
Ancak gözlerinin altındaki morlukların ve ağır adımlarının ele verdiği derin yorgunluk, bu genç hanımefendinin doğuştan gelen zarafetini söküp almıştı. Yüzünde ürkütücü bir gülümsemeyle oyun kartlarını sıkıca kavrayıp kralın yatak odasına doğru sendelerken, asil bir hanımefendiden ziyade… bir hayaleti andırıyordu.
“Hehe, he-he-he… Gününü göreceğin gün geldi işte.”
Yeni doğan güneş, bütün gece uykusuz kalan bilincini çekip alırken, Stephanie—namıdiğer Steph—huzursuzca kıkırdadı.
“—Sora, uyandın değil mi?! Sabah oldu!”
Güm, güm. Elleri kartlarla dolu olan Steph, kapıyı tekmeleyerek krala küstahça ismiyle hitap etti. Fakat…
“Biiip. Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor süsü verilmektedir.”
“—Ha?”
Odanın içinden cevap veren ses krala ait değildi. Daha çok, bir kadının sersemleşmiş ve monoton bir taklidi gibiydi.
“Lütfen derhal kapıdan uzaklaşın ve sakın içeri dalmaya kalkışmayın.”
“—Sora, bu bir çeşit şaka mı?”
“Yok kanka, gayet ciddiyim.”
“Tanrı aşkına! Giriyorum, haberin olsun?!”
Nasılsa yine oyun oynuyordur—dur bir dakika, lafımı geri alıyorum, kesinlikle oyun oynuyordur. Yorgunluğun getirdiği sinirle kışkırtılan Steph, kapıyı kıracakmışçasına—daha doğrusu bizzat tekmeyle kırarak—kraliyet yatak odasına daldı ve karşılaştığı manzara…
“Özür dilerim çok özür dilerim gerçekten şaka yapmıyordum vallahi şu an hiç sırası değil kötü bir niyetim yoktu valla bak ciddiyim lütfen özür dilerim özür dilerim…”
Yatağın üzerinde büzülmüş, başını ellerinin arasına almış, kudurmuşçasına özür dileyen kral oldu. Gözle görülür titremesi, insanın içini sızlatacak kadar acınasıydı. Ancak Steph, daha önce de benzer bir şeye şahit olduğu için konuşurken odaya şöyle bir göz gezdirdi. Oda, adım atacak yer kalmayacak kadar çok kitapla dolup taşmıştı. Kitaplar ve sayısız oyun. Fakat Steph’i kendi kendine söylenmeye iten şey, orada olması gerekip de olmayan o şeyin yokluğuydu.
“… Hım? Sora, yalnız mısın?”
“Evet yalnızım tek başımayım artık yaşamak için bir sebebim kalmadı muhtemelen en başından beri hiç doğmamalıydım özür dilerim sen gittikten sonra uslu bir çocuk olup kendimi asacağım o yüzden lütfen—”
“… Ağabey…? Çok patırtı yapıyorsun…”
Kral nefessiz kalacak gibi mırıldanırken, bitkin bir ses şikayet ederek araya girdi. Sesi anında tanıyan Steph iç çekerek mırıldandı:
“Demek Shiro buradaymış. Siz ne yapıyorsunuz ya?”
“—Ha?”
Bu gerçekle karşılaşan Sora, kafasını hızla Shiro’nun olduğu tarafa çevirdi. Uyurken düşmüş olmalıydı. Kar gibi beyaz bir kız çocuğu, yatağın kenarından yukarı doğru tırmandı. Sora büyük bir patırtıyla onu kucaklamak için hamle yaptı.
“Ahhhhhhh, o kadaaaar rahatladım ki! Tanrım, kız kardeşim! Sen düzgün uyumadın diye az kalsın yanlışlıkla kendimi asıyordum. Kendini savunmak için söyleyecek bir şeyin var mı?!”
Ağabey, yanağını kız kardeşi Shiro’ya sürterek hüngür hüngür ağlıyordu. Kız kardeş ise uykululuğun getirdiği soğuk bir bakışla ona baktı… ama muhtemelen tek sebep uykusuzluk değildi.
“… Ağabey… bu kadarı da… fazla…”
“Ne?! Ağabeyinin duygularını anlamadığını mı söylüyorsun yani?!”
Sora anında ayağa fırladı ve abartılı bir edayla nutuk çekmeye başladı.
“O zaman bu gece! Sen uyurken seni gardıroba kapatacağım! Ve uyandığında ben olmayacağım—”
“………!… I-ıhh… Nhg…”
Cümlesini bitirmesine fırsat kalmadan, Shiro bunu gözünün önüne getirmiş olacak ki gözleri dolmuştu bile.
“Gördün mü?! Şimdi ne hissettiğimi anladın mı?”
“… Özür di-lerim… Düzgün… uyumadığım için özür di-lerim…”
Shiro hıçkırıkları arasında samimi bir özür dilerken, Sora onun başını okşadı.
“Hayır, ben özür dilerim. Çok ileri gittim. Sana böyle bir felaketi hayal ettirdiğim için kötü bir ağabeyim ben.”
“… I-ıhh… Evet…”
İşte tam o anda—daha birkaç saniye önce yeni doğmuş bir ceylan gibi titreyip af dileyen adam—muazzam bir özgüven ve gururla Steph’e dönerek beyanatta bulundu.

“Öyleyse kabahat yatakta olmalı! Steph, at şu yatağı buradan, yerine bir futon ser!”
“H-hıı?!”
Kardeşlerin maskaralıklarını zaten her şeyi görmüş geçirmiş bir edayla izleyen Steph, şimdi karşı karşıya kaldığı bu ikilem karşısında panikle tuhaf bir ses çıkardı.
“B-b-bu kraliyet odasının yatağı! Ne kadar köklü bir geçmişi var, haberin var mı—?”
“Her neyse ne. Uyurken ya da uyanıkken, Shiro’nun yanımdan ayrılması için sebebin yatak olması şart. Belki de yamuktur?”
Shiro hiç vakit kaybetmeden onaylarca başını salladı. Steph ise içinden geçirdi—Ne saçmalık ama.
“B-bilmiş ol ki o yatak bütün bir aileyi doyuracak kadar servet değerinde!”
“O zaman sat da bir aileyi doyur. Sevaba girersin. Mutlu bir ailemiz olur işte.”
“… S-s-sen var ya…”
Steph, Sora’nın bu zorbalığı karşısında nutku tutulup titrerken, kralın aklına bir şey geldi.
“Ha, doğru ya. Bu odadaki eşyalar eski krala—yani senin büyükbabana aitti.”
Steph’in tepkisi Sora’nın içinde bir şeyleri ateşlemiş gibiydi. Elleriyle şak diye bir çırpıda ilham gelmişçesine konuştu.
“O zaman şöyle yapıyoruz: Steph, bugünden itibaren burası senin odan.”
“Ne—! … B-burası kralın yatak odası!”
“Kral da benim. Uyumak için seçtiğim her yer, köpek kulübesi bile olsa, kralın yatak odasına dönüşür.”
Kral, bir şekilde istifini bozmadan, sanki nefes alıp vermek kadar doğal bir şeymiş gibi safsatalar savurmaya devam etti.
“O yüzden bana saray hizmetçilerinin kullandığı binadan bir oda ayarla. Yatak olarak da yere bir şilte atsan yeter tabii ki.”
Bir an için Steph, bir futonun katbekat daha iyi olacağını iddia eden Sora’nın hızına yetişemedi. Birkaç saniye sonra tepki verebildi.
“H-hizmetçi odası mı…? Saray arazisinin uç noktasındaki o kulübeden bahsediyoruz! Ahşap orası, bilmiyor musun?!”
“Ha? Bak bunu görmezden gelemem işte. Sen ahşabı mı aşağılıyorsun?”
Sora boğazını temizleyerek “Öhöm” dedi ve başladı anlatmaya.
“Havalandırma, nem emme, yalıtım, deprem dayanıklılığı, rüzgar direnci ve her konuda üstündür. Bir ev kuşu için tam anlamıyla bir kaledir. Yangına dikkat ettiğin sürece, Japon mimarisiyle yarışabilecek hiçbir—”
Tiradının ortasında Sora’nın aklına bir şey gelmiş gibiydi. Pencere kenarındaki güneş enerjili şarj cihazının üzerinde duran tabletine uzanarak…
“Ha, biliyordum işte. Yanımda Japon mimarisi üzerine bir kitap varmış.”
“… Ne?”
“Harika, saray arazisine bir ev inşa edelim!”
“Ha…?”
Onu takip etmekte tamamen çaresiz kalan Steph’i arkasında bırakan Sora, heyecanla devam etti.
“Ne dersin Shiro? Bizim hayalimiz, değil mi?! Harika bir fikir değil mi ama?!”
“… Nereye… inşa edeceğiz?”
“Hehe, tam olarak neyi dert ettiğini biliyorum tatlı kız kardeşim!!”
“You think your brother wouldn’t think of that?” dercesine, pat diye sarayın avlusunu işaret etti. “Şuraya! Hizmetçilerin kaldığı dış avluya daha yakın, böylece erzak temin etmekte hiç zorlanmayız.
Saray mutfağına da yakın, yani her zamanki gibi kendimizi içeri kapatabiliriz! Yeşilliği de bol, tatlı bir rüzgar esiyor ve oradan neredeyse hiç kimse geçmiyor! Üstelik saray duvarı sayesinde sabahları neredeyse hiç güneş ışığı vurmayacak! Bundan daha iyi bir yer düşünebiliyor musun?!”
Shiro, Sora’nın bu övünmeleri karşısında elini kaldırdı.
“… İtirazım yok…”
“Harika! O zaman, Steph.”
“Iı, şey, e-evet?”
Steph, yaşanan bu gelişmeler karşısında dona kalmış, ağzı açık bir şekilde dikiliyordu.
“Bize ahşap mimarisi üzerine uzman birkaç kişi bul. Ha, bu muhtemelen bu dünyada bilinmeyen bir mimari tarz olduğu için birkaç tane ultra üst düzey zanaatkar ve yirmi kadar da çalışan gerekecek sanırım? Odunun nasıl seçileceğini anlattığımız sürece gerisini hallederler herhalde.”
Gecikmiş bir tanıtım yapmak gerekirse, bu iki kardeş Sora ve Shiro—insan ırkının, yani “Immanity”nin son ülkesi olan Elchea’nın kralı ve kraliçesidir. Günlerini odalarından dışarı adım atmadan geçiren. Mantıksız taleplerde bulunurken gece gündüz kitap okuyup oyun oynayan iki kişi.
Zorbalık dedikleri şey tam olarak budur işte.
“~~~~~~~Sora! Oyuna hazır ol!!”
Steph’in bu zorbalara karşı sabrı tükenmiş gibiydi. Ellerinde kartları sıkıca kavramış, Sora’ya öfke dolu bakışlar fırlatarak bağırdı. Bugün—üzerlerine ilahi azabı yağdıracaktı.
Ama.
“—… Ha?”
“Oyun” kelimesinin telaffuz edilmesiyle birlikte, Sora’nın gözleri kısıldı ve tüm duyguları bir anda yok oldu. Steph bu anlık dönüşümü daha önce defalarca görmüş olsa da yine de ürpermeden edemedi. Az önce titreyen o acınası adam, ansızın kibirli ve şapşal bir ağabeye dönüşmüştü. Ardından tek bir şalterin inmesiyle kalbindekiler öyle bir bütünüyle ortaya serildi ki ne yaparsa yapsın adamın avucunun içinde kalacakmış hissiyatı verdi—Sora’nın o mekanik sakinliği bu illüzyonu yaratıyordu. Bir askerin cesaretiyle, yüzü adeta bir oyun ustasının çehresine büründü.
Vereceği yanıtı daha eleştirel bir gözle değerlendirirken, adam doğrudan gözlerinin içine baktığında Steph’in yüzü alev alev yandı ve kalbi bir anlığına durakladı. Daha önce onunla oynadığı oyunun mirası… Mutlak yenilgisinden kalan faturanın unutulmadığının kanıtı… Bu durum, Steph’in buraya gelirken kuşandığı kararlılığı köreltiyor gibiydi. Kulakları kızarıp gözlerini kaçırırken Sora sordu:
“Bu durum, beni Aschente altında bir oyuna davet ettiğin anlamına mı geliyor?”
“Şey, evet… Aynen öyle demek oluyor.”
“… On Yemin’in Beşincisi… Meydan okunan taraf… oyunu belirleme hakkına… sahiptir.”
Shiro ezberlediği Yemin’i mırıldandı.
Bu, Tanrı’nın bu dünya için koyduğu kesin olarak bağlayıcı bir Yemin’di. Hangi gerekçeyle olursa olsun karşı gelinemez, değiştirilemez bir kanun.
“Hmmm… Yine de… bana meydan okuyorsun, öyle mi? Üstelik benim seçeceğim bir oyunda?”
Oyun çoktan başlamıştı. Steph, Sora’nın psikolojik hamlelerine karşı koyacağı cevabı hazırlamıştı.
“Aman tanrım… Yoksa insanlığın en büyük oyuncusu olan sizin, uzmanlık alanınız dışındaki bir oyunda ben-beni eğlendiremeyeceğinizi mi ima ediyorsunuz?”
Steph bu cümleyi çaresizce planlayıp defalarca pratik yapmıştı yapmasına. Ama sesi hafifçe çatlamış, sanki elindeki senaryoyu okuyormuş gibi bir izlenim vermişti. Sora hafifçe güldü ve ona bilmiş bir edayla sırıttı.
“Anlaşıldı. Demek önceden ufak bir savunma hazırladın—peki neyine bahse giriyorsun?”
On Yemin altında mutlak bağlayıcılığı olan bir oyun oynarken, bahse neyin konulacağı da pazarlığın bir parçasıydı.
“Heh-heh-heh… Eğer ben kazanırsam—”
Steph tam da bu soruyu bekliyormuş gibi o da Sora’ya sırıttı.
“Sora, sen adam gibi biri olacaksın!”
Küt!… Steph’in parmağı doğrudan Sora’yı gösterdi. Sonra—derin bir sessizlik.

“Şey… şey…?”
“Ha, demek öyle.” “Beni tam yerimden vurdun.” Steph’in beklediği tepkiler tam olarak bunlardı. Ancak bunların yerine Sora, gözlerinde çakan pırıltılarla haykırdı:
“Doğru ya—eğer On Yemin mutlak bir bağlayıcılığa sahipse, bu tarz şeyleri hayli hayli mümkün kılar değil mi?!”
“Ha?!”
Sora beklenmedik bir coşkuyla Steph’e doğru atılınca, Steph kıpkırmızı kesilen yüzünü öte tarafa çevirdi.
“I-I-Yani, bana sana aşık olmamı emrettin… bu da demek oluyor ki—”
Aynen öyleydi. Bir önceki oyunlarının sonunda Sora, bir şekilde hile hurdalarla Steph’in kendisine aşık olmasını talep etmişti. Kızın kendi iradesi dışında ona aşık olmaya zorlandığı besbelliydi. Dolayısıyla…
“A-Anlıyorum… Ben bunu tamamen gözden kaçırmışım—!!”
İşte buna gözündeki perdenin kalkması denirdi. Sora coşkuyla göğe baktı, ardından birden nefesi kesildi ve yeniden bağırdı.
“O-O zaman ‘adam gibi biri’ deme—bahse ‘sosyalleşip gerçek bir hayat kurmamı’ koy!”
“—Gerçek bir… hayat mı? O da ne demek şimdi?”
“Bir deyim işte. Aşağı yukarı adam gibi biri olmakla aynı şey… Hadi! Koy bahse, oynayalım… Bileyerek yenileceğim!!”
“Şey, ş-şey…”
Steph bu çılgınca tepki karşısında ne yapacağını bilemeyip şaşkınca kalakalmışken, hiç beklenmedik bir yönden aniden frene basıldı.
“… Ağabey, benden başkasına… yenilemezsin… imkanı yok…”
“Ne—?! K-Kız kardeşim, öz ağabeyinin adam gibi bir hayat kurmasına engel mi olacaksın?”
“… 『 』… yenilemez…”
“Iğkk—!”
Doğru ya: Sora (Gökyüzü) ve Shiro (Beyaz). İsimlerinin yazıldığı kanji karakterleri birleştiğinde Kuuhaku’yu, yani “Boşluk”u oluşturuyordu. Ve 『 』 asla yenilmezdi. Bu, ikisinin eski dünyalarında birbirlerine verdikleri bir sözdü—. Kuralların olmadığı bir dünyada, kendi kendilerine koydukları mutlak ve değiştirilemez tek kural buydu. Fakat şimdi Sora, sanki cennetten cehenneme düşürülmüşçesine çaresizlikle arkasına baktı.
“Orası… Ama! Yani cidden oynasam Steph’e yenilmeme imkan yok ki!”
“Ne—?!”
İki kardeş Steph’in suratının aldığı hali tamamen görmezden gelip atışmaya devam ettiler.
“… Umrumda değil…”
“H-Hadi ama, bir düşün! Gerçek bir hayat; çiçekler, ışıltılar falan filan! Sh-Shiro, hadi yapalım şunu! Şartı sen koş. Sensen sorun olmaz, değil mi? Varımı yoğumu koyup yenileceğim! Hadi, belki santranç…?”
“… Ama… reddediyorum…”
“Aah, Tanrım, lanet olsun! Steph!!”
“E-Evet?!”
Sora ellerini yalvarır gibi birleştirdi ve tüm kalbiyle kızın ayaklarına kapandı.
“Beni gerçekten yenebileceğin bir oyun olma ihtimaline—milyonda bir değil, sanal sayılarla bile ifade edilemeyecek o küçücük şansa tüm varlığımı yatırıyorum! Yalvarırım Steph!! Bir kuantumdan bile küçük olan bu umuduma karşılık ver!”
“Heh, heh-heh… hi-hi-hi… hi-hi-hi-hi-hi-hi-hi… S-Sen kaşındın, ukala!!”
Sözlü taciz yağmuruyla yüzü buruşan Steph, sinirden kahkaha attı.
“Oyunumuz—blackjack!”
……
“—… Offff…”
“… Hff…”
İki kardeş kendilerine göre farklı anlamlar taşıyan birer derin iç çekerken, ikisinin de ne demek istediğini kavrayamayan Steph bocaladı.
“Şey, ne? O ne demek öyle?! Bu oyunda şansım var, değil mi?!”
Sora sadece bir kez daha iç çekerken ve Shiro da tüm ilgisini kaybetmiş gibi görünürken Steph avazı çıktığı kadar bağırdı:
“Dağıtıcı benim! Sora da oyuncu! Bu sayede Sora hile yapamayacak, yapsa bile onu yakalayıp kazanacağım! Tamamen şansa dayalı bir oyunda yeteneğin hiçbir önemi yoktur, değil mi?!”
Sora pencereden dışarı bakıyordu, yanağında tek bir gözyaşı damlası parıldadı.
“’Geçici’ anlamına gelen karakterin solunda ‘insan’, sağında ise ‘rüyalar’ yazar… Neyse, her neyse. Steph, umudunu kaybetme. Eminim bir dahakine falan filan fış mekan.”
Sora tırnaklarıyla oynayıp umursamazca farazi zafer konuşmasına başlarken Steph ona dişlerini gıcırdattı.
“N-Nasıl cüret edersin…?! S-Sen sadece bekle! Aschente!”
Bu kelime, On Yemin altında insanı mutlak bağlayıcılığı olan bir bahse sokan antlaşmaydı—ama.
“Evet, evet… Aschente.”
“Ah, aklıma gelmişken, neyine bahse girdiğimi söylemeyi unuttum…”
“Aman… Fark etmez, ne olursa olsun işte… Hff…”
“S-Sen—!”
Sora’nın kıl payı bile şüphe duymadığı mutlak zafer eminliği karşısında Steph, kendine hakim olması gerektiğini sessizce hatırlattı.
Aynen öyle, sakin ol. Fırsat ayağına geldi. Steph içten içe sinsice sırıttı, zafer çığlıkları atıyordu. Tamamen şansa dayalı bir oyun mu? Nah öyle. Başını kaşıyacak vakti olmamasına rağmen, bütün gece bu hileye çalıştığı ve yüzünün akıyla çıkacağından emin olduğu ortadaydı. Kartları karıştırma yetkisi dağıtıcıdaydı. Yani karıştırırken kartları nizamı bozmayacak şekilde dizebilirse, zafer kaçınılmazdı. Dışarıdan deste çaktığı falan da yoktu hani. Bunu kanıtlamalarının imkanı dahi yoktu. On Yemin’in Sekizincisi: “Bir oyunda hile yapıldığı tespit edilirse, hile yapan taraf hükmen mağlup sayılır”—yani yakalanmadığın sürece hile yapmak serbestti! (“Heh-heh-heh-heh… Beni küçük gördüğün o güne lanet edeceksin!”)
Fakat Steph henüz farkında değildi… Böyle basit bir numaranın Sora karşısında zafer kazanmaya yetmeyeceğinin…

Ufkun ötesinde. Satranç taşları, uzaktaki yüce dağlar sanki onlar için yalnızca birer kaideden ibaretmişçesine, insanın derinlik algısını bozacak kadar devasa boyutlarda yükseliyordu. Şah taşının tepesinde tünemiş, bacaklarını sallayarak oturan bir erkek çocuğu vardı. Neşeyle ıslık çalarak elinde boş bir kitap ve bir tüy kalem tutuyordu.
“Hmm… Nereden başlayacağımı kestirmek zor.”
Görünüşe göre yazacağı hikayeye nasıl başlayacağını düşünen çocuk, en sonunda bir şey akıl etmiş gibi tüy kalemi oynatmaya başladı.
“‘—Bir zamanlar, her türlü silahlı kuvvet kullanımının yasaklandığı ve tüm anlaşmazlıkların mutlak bir kural olarak oyunlarla çözülmek zorunda olduğu bir dünya varmış…’ Evet. Sanırım bu fena olmadı, aşağı yukarı böyle herhalde?”
Göğün bile üstündeki devasa taşın tepesinden başıyla onaylayan çocuk, uzaklara doğru bakıp mırıldandı:
“… Yakında hareket etmeye başlar mı acaba… ilk taş.”
Çocuğun adı Tet’ti. Her şeyin oyunlarla kararlaştırıldığı bu yerin—Disboard’un yüce yaratıcısıydı. Tanrıların çok eski Zamanlardaki Büyük Savaşı onu Tek Gerçek Tanrı tahtına oturtmadan önce, oyun tanrısı olarak bilinirdi. Ve şimdi bu Tek Gerçek Tanrı, uzaklardaki bir sevgiliye düşüncelerini ulaştırır gibi ufku süzüyordu.
Soru: Bu durum, Imanity’nin çöküşünün bir işareti midir?
Bu kibirli ses birdenbire yok yerden yankılandı.
Veya: Nihayet hamleni yapacağının bir işareti midir?
Bu izinsiz müdahaleden biraz rahatsız olmuş gibi görünse de Tet yine de gülümsedi.
“Kendi kendime konuşmamı mı dinliyorsun? Pek takdir edilesi bir hobi olduğunu söyleyemeyeceğim.”
Tek Gerçek Tanrı olan Tet’i gözetleyen bu varlık, kopuk kopuk da olsa onunla iletişim kurabiliyordu. Hiç şüphesiz, ırklar arasında bir sırada yer alan Kadim Tanrılar’dan biriydi—ve yine de gücü sınırlıydı. Elbette Tek Gerçek Tanrı için bu yaratığın kim olduğu gayet açıktı, fakat pek de ilgisini çekmiyordu.
Soru: Yeni Imanity hükümdarı belirlenmeden önce uzay-zaman kırılması gözlemlendi. Müdahale edeceğine dair çıkarım: Doğru, yanlış?
Bu soruya karşılık Tet, yalnızca umursamazca cevap verdi:
“Siz çocuklar gerçekten çok sıkıcısınız.”
Sevgilisiyle yeniden buluşacakmışçasına, Tet sabırsızlıkla sırıttı.
“Kimseden yana değilim. Anlamak zorunda da değilsiniz. Sadece anlamsız oyunlarınızı oynamaya devam edin.”
Ve ardından büyük bir çaresizliğin ortasında büyük bir umudu kucaklayan bir tebessümle:
“Geliyorlar. Kapımın eşiğine—ve siz çocuklar onları durduramazsınız.”
Etrafında yankılanan bu bedensiz sesi (kelimenin tam anlamıyla) göremiyormuş gibi, bakışlarını bunun yerine Imanity’nin son şehrine—Elchea’ya çevirdi. Tek Gerçek Tanrı için yüzlerce yıl bile göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibi görünmeliydi ama gözleri, ailesinin hazırlanması için beş dakika bile bekleyemeyen, lunaparka gitme heyecanıyla kapıda dikilen bir çocuğunkiler gibiydi. Havada yankılanan sesin ardındaki varlığın bir puf sesiyle yok olduğunu doğrulayan Tet mırıldandı:
“Lütfen beni çok fazla bekletmeyin, 『 』.”
Oturduğu taşın kenarına topuklarıyla vurdu.
“Dayanacak gücüm kalmadı artık. Eğer beni çok bekletirseniz—sizi ziyaret etmek zorunda kalacağım, değil mi?”
Yüzünü küstahça bir sırıtışla buruşturarak fısıldadı:
“Ah, doğru ya. Sıradaki—”
Hikayesine nasıl devam edeceğini düşünmüş olacak ki Tet tüy kalemini parmaklarında çevirdi.
“‘Bir gün, iki oyuncu başka bir dünyadan, Exceed’ler arasındaki en alt sırada yer alan Imanity krallığına davet edilmiş. Zor durumdaki Imanity’nin son kalesine—Elchea’ya gelip—onu diğer ırklardan korumuşlar, kral ile kraliçesi olmuşlar—ve her şey işte burada başlamış’… Bayıldım buna!”
Şimdi bir hikayeye dönüşen bu karalamalar, çok geçmeden ozanlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan bir destan olacaktı. Tanrı’nın kendi eliyle kaleme alınan, gelecek tanrıları müjdeleyen bir destan. Başka bir deyişle: En yeni mitolojinin başlangıcı—.

