No Game No Life Cilt 11 – Bölüm 5 / Yatay Düşünme

Yatay Düşünme

Sekizinci Gün—Gece.

Steph, yıldızlı gökyüzüne uzanıyormuş gibi görünen uzun, taş merdivenleri tırmandı.

Üzerinde Doğu Birliği’nin o hantal festival kıyafeti vardı—bir yukata ve merdivenleri sakarca tırmanırken gürültüyle takırdayan ahşap sandaletler.

Yolda birkaç kez tökezlese de sonunda tepeye ulaşmayı başardı.

Önünde beliren manzara nefesini kesmeye yetti.

Sadece birkaç saat önce burası çiçeklerle dolup taşan bir bahçeydi.

Muhtemelen Foeniculum bu alanı adeta yeniden resmetmişti—şimdi sayısız ışık ve insan kalabalığı, medeniyetle dolup taşan engin ve canlı bir şehre dönüşen manzarayı süslüyordu.

Doğu Birliği her yıl üç büyük festival düzenlerdi.

Werebeast’ler tek bir ülke olarak birleştiğinde, çeşitli klan ve kabilelerin düzenlediği münferit festivaller kademeli olarak bir araya gelmiş ve en sonunda geriye yalnızca üçü kalmıştı.

Bu üç festivalden biri, ülkenin başkenti Kannagari’de düzenlenen bir yaz festivaliydi.

Steph, dünyanın en ünlü festivallerinden biri tam gözlerinin önünde sergilenirken hayranlıkla izledi: Yıldız Festivali…

Kannagari’nin her köşesini aydınlatan sayısız kâğıt feneri hayranlıkla seyretti.

Özellikle ana meydandan yavaşça geçen tahtırevan gözüne çarptı—adeta hareket eden bir hazine salonu gibiydi.

Tapınağa giden yol boyunca Doğu Birliği mutfağının birbirinden leziz yemeklerinin sunulduğu yiyecek tezgâhları sıralanmıştı. Bazı stantlarda oyunlar kurulmuştu ve buralar oyun oynamak için toplanan çocuklarla dolup taşıyordu.

Fakat hepsinden daha muazzam olanı, gece gökyüzünü kızıla bürüyen havai fişeklerdi.

Doğu Birliği’nin ustalık işi barut teknolojisinin yarattığı akkor ışık zerreleri, gökyüzünde adeta birer çiçek gibi açıyordu…

Bu inanılmaz manzara, Steph’in hayal etmesini bir kenara bırakın, duyduklarından bile çok daha görkemliydi. Derin bir iç çekti.

Irk gerilimlerinin dorukta olduğu Disboard’un çalkantılı dünyasında bile bu festival, diyarın en güzel etkinliklerinden biri olarak övülürdü.

Steph küçüklüğünden beri burayı ziyaret etmenin özlemini çekerdi.

Hatta Doğu Birliği artık Elkia Federasyonu’nun bir parçası olduğuna göre, devlet yetkilerini kullanarak festival sırasında Kannagari’ye uğramayı niyetlemişti—gerekli seyahat planlarını çoktan yapmıştı bile. Ve işte oradaydı; Peri büyüsüyle yaratılmış bir şey olsa bile, tam da o festivalle yüz yüzeydi.

Gerçekten de oradaydı ama yine de—

“Festivali düşünecek halde değilim!! Elkia’nın kaderi pamuk ipliğine bağlıyken nasıl eğlenmem beklenir ki?! Böyle miskin miskin oturacak vaktimiz yok!!”

Normalde bu manzara Steph’in gözlerini büyülemeye yeterdi ancak önceki gece aldığı haberin şokunu hâlâ üzerinden atamamıştı.

Sora’ya göre Elkia—ve birden fazla ırk—Disboard üzerinden silinme riskiyle karşı karşıyaydı.

Tüm bu duruma rağmen—

“Sakin ol Steph. Dünyanın ne kadar büyük bir belada olduğunu henüz tam olarak bilmiyoruz.”

Panik içindeki Steph’in arkasından, her adımda taş yolda takırdayan birkaç çift ahşap sandalet sesinin daha yaklaştığı duyuluyordu.

Sora’nın bu umursamaz yorumunu duyan Steph dişlerini sıktı ve soluklandı. “… S—Sanırım haklısın. Bunu durdurmak için buradayız zaten, hem—”

“[Kabul] Mevcut kanıtlar ve geçen süreye dayalı hesaplama yapılıyor. Elkia’nın çoktan yıkıma uğramış olma olasılığı yüzde elli iki nokta üç olarak tahmin edilmektedir.”

“Bana kalırsa dışarıdaki eğlence neredeyse bitmek üzere. O halde buradaki eğlencenin tadını çıkarmasak mı?”

“Hayııııırr!! Biri beni buradan çıkarsın lütfen!! Ülkeme yardım etmem gerek!! Ah, zavallı Imanity’m!!”

Grubun bu acımasız tahmini karşısında Steph feryat figan ederek alnını taş yola vurmaya başladı.

Gerçekten de miskin miskin oturacak vakitleri yoktu.

Steph, oradan çıkmanın en hızlı yolunu bulup Elkia’yı kurtarmaya gidip gitmemesi gerektiğini düşündü.

Bu oyunda—aslında hiçbir oyunda—pek bir işe yaramayacağını biliyordu. Ne kadar üzücü olursa olsun Steph, oyun yeteneği hiyerarşisindeki yerini gayet iyi biliyordu.

Sora ve diğerlerine herhangi bir faydası dokunacaksa bu oyun kazanarak değil, ülkesini yöneterek olacaktı.

Belki Elkia’nın çöküşünü yavaşlatıp gruba biraz zaman kazandırabilirdi?

Öyleyse birisiyle eşleşip buradan tüymesi daha akıllıca olmaz mıydı?

Neyse ki—tıpkı Sora’nın dediği gibi—gruptaki dört kişi bu uzamdan kolayca kaçabilirdi.

Ancak bunu yapmalarına engel olan şey, beşinci üyelerinin tek başına dışarı çıkamayacak olmasıydı.

Yine de sadece iki kişi kaçsa bile geride hâlâ üç kişi kalacaktı—ki bu da aşk belgeseli yayınını devam ettirmek için yeterli olmalıydı, değil mi?

Elkia—Imanity’nin hayatta kalan tek ulusu—varoluşsal bir krizle karşı karşıyaydı. Genç bir hanımın romantizmi ya da kendi kişisel yetersizliklerini dert etmesinin sırası değildi.

Gerekirse Aschente diyerek zorla olsa bile birine âşık olması gerekiyordu!!

İçten içe bu çaresiz kararlılığa tutunan Steph, arkasını dönüp gruba baktı.

“Vay be, sınırları zorlamışlar resmen. Harika olmuş bu.”

“… A-Ağabey… e-elimi… b-bırakma… o-olur mu…?”

“”

Sora ile Shiro’yu—hayır, tam olarak söylemek gerekirse Sora’yı—gördüğü anda olduğu yerde kalakaldı, nefesi kesildi.

Üzerinde bir Doğu Birliği yukatası vardı ve küçük kız kardeşiyle el ele tutuşuyordu.

Her zamanki salaş kıyafetlerinden sıyrılmış olması, ona normalden çok daha vakur bir hava katmıştı.

İnce uzun bedeninin iri yarı olduğu pek söylenemezdi; yine de Steph, yukatasının aralığından görünen sert göğsünü bir anlığına fark etmeden edemedi…

İçinde aniden bir farkındalık belirdi: Ah… Sora gerçekten de yetişkin bir adammış…

Güm-güm…

Zihninin derinliklerinden fısıldayan kısık bir sesle birlikte Steph, göğsünün sıkıştığını hissetti:

Belki de artık kendine karşı daha dürüst olmanın vakti gelmiştir.

Buradan çıkabilmek için Sora ile çift olman gerekiyor.

Ülkeni kurtarmak için onunla eşleşmek zorundasın.

Bu senin görevin, Stephanie Dola.

Onunla yakınlaşmak için bundan daha mükemmel bir bahane olamaz—bunu sen de biliyorsun, değil mi?

Aranızdaki bu romantizmin yapay bir şekilde ortaya çıkmış olmasının hiçbir önemi yok; şu küçücük kıvılcım son derece gerçek—

“Şimdi hislere kapılmanın zamanı değil!! Buradan kurtulman gerek, Stephanie Dola!! Bunlar kişisel duygular—hem de sahte olanlarından!!”

Ya kendini girdiği bu transtan çıkarmaya çalışıyordu ya da kendine bir kaçış yolu kazıyordu. Steph’in alnı taş yolu dövmeye devam ediyordu.

“[Öneri]: Leydi Dola’nın akıl sağlığının (SAN) kritik derecede düşük olduğu teyit edildi. En kısa sürede uygun bir şekilde dinlenmesi tavsiye edilmektedir. Önerilen eylem planı—Düzensiz Numara ile eşleşilmesi ve kendisinin oyundan elenmesi. Şiddetle tavsiye edilir. Harika bir fikir. Gute idee.”

“Efendim, izin verin ben de bir öneride bulunayım. Önümüzdeki engelleri şimdiden olabildiğince temizlemeliyiz—yani küçük Dora’yı ve şu hurda yığınını bu alandan eleyerek.”

İki kadın birbirini harcamaya çalıştığı sırada Steph birden bir şey fark etti.

İş-işte bu, diye düşündü. Sora ile çift olmak zorunda değilim—Jibril ya da Emir-Eins de gayet işimi görür.

İkisinin ne peşinde olduğu önemli değildi; Steph onlardan biriyle eşleşip kaçabileceğini biliyordu.

“”

Ancak gözleri onlara iliştiği anda, kendini bir kez daha büyülenmiş buldu.

Rengârenk yukatalar giymiş güzel bir melek ve sevimli bir bebek…

İncecik kumaş, cazibelerini adeta bu dünyaya ait değilmişçesine öne çıkarıyordu.

Ve Steph çok iyi biliyordu—o aynı incecik kumaşın altında gizlenen tenlerin hissini.

Yalnızca bir günlük bir aşktan—üstelik zoraki bir aşktan—ibaret olmasına rağmen, hissettiği o tutku zihnine kazınmıştı.

Güm-güm…

Ah… Kiminle birlikte olmalıyım ki…?

Tek bir kişiyi seçersem, diğerlerine karşı hislerimi bastırmam gerekecek. Yapamam—

“Ne düşünüyorsun sen?! Bu mekân hislerini etkiliyor—ayrıca bu ‘Ah, acaba kimi seçsem ki?’ tavrı da ne böyle!! Kendine gel, Stephanie Dola!! Argh!! Bunca farklı kişiyle aşk yaşamak seni önüne gelene atlayan ucuz bir kadından başka bir şey yapmaz!!”

GÜM, GÜM, GÜM, GÜM, GÜM!

Steph kafasını taş kaldırıma vururken Shiro acıyan gözlerle onu izledi.

“… Ağabey… galiba Steph’in… biraz dinlenmesine… izin vermeliyiz… ,” diye fısıldadı.

“Üzgünüm ama o iş olmaz. Steph bu aşk oyunu için ihtiyacımız olan en önemli üyelerden biri. Nereden baktığına bağlı olarak, şu an aramızdaki en normal kişi de o. Bir şeyi kalmaz—hem zaten, hepsi komedi malzemesi olsun diye.”

Sora, Steph’in kafasını yere vurmasının yalnızca her zamanki hallerinden biri olduğunu öne sürdü.

Bu da ona duyduğu derin güvenin bir kanıtıydı. Garip bir şekilde, grubun geri kalanı da onunla aynı fikirdeydi.

Şenlikler devam ederken Jibril gökyüzüne doğru bir bakış fırlattı. “… Ve? Bahçeyi neden Yıldız Festivali’ne göre yeniden dekore ettiğinize dair ne zaman bir açıklama alacağız?” diye sordu, ardından öfkeyle ekledi, “Bu kıyafetlerden bahsetmiyorum bile.”

Bir cevap beklemesine gerek yoktu: Bugünkü oyunun sahnesi burasıydı.

Foeniculum’un bu kadar ileri gitmiş olması, bu oyunun önceki üçü kadar kolay olmayacağı anlamına geliyordu.

Emir-Eins de Jibril’e katılarak temkinli gözlerle gökyüzünü süzüyordu ki—

“Bwa-ha-ha—HA-HA-HAAA!! Şuna bir bakın!! Eskiden bana dip seviye bir yayıncı derlerdi, ama şunların haline bakın! Bir sürü aptal gibi gösterinin başlamasını bekliyorlar!! Kanalım hakkında sallamak yok artık, çünkü çok yakında süperstar bir yayıncı olacağım!! Siz cahil avamlar, ekranlarınızın karşısında bana taparken önümde secde edeceksiniz!! Diz çökün, sürtükler! Mwa-ha-ha-ha-haaa!! GYAAA-HA-HAAA!!”

Foeniculum sonunda arzıendam etmişti: bir ekranın önünde yuvarlanıp kahkahalar atıyordu.

Günlük izleyici sayısının artış hızı karşısında coşkudan havaya uçuyor gibiydi.

Sora, yorum bölümüne benzeyen bir şey fark ettiği ekrana şöyle bir göz attı ve ona seslendi:

“Şey… Peri Dili bilmiyorum, o yüzden ne dediklerinden pek emin değilim ama—”

“Ne dediiin?! Kendimi övme seansımı bölmeye değecek kadar önemli ne söyleyeceksin ki?!”

“Sadece yorumlar… o kadar hızlı akıyorlar ki—şu an seni duymadıklarına emin misin?”

“Meeerhabalaaar millet! Herkesin en sevdiği süper ezik yayıncısı Foeniculum karşınızdaa! İlahi Sora, değerli izleyicilerimize aptal diyemezsin; bu büyük bir ayıp!! ‘Cahil’ kelimesini cahiller kraliçesine sakla—yani bana!! Ah hayır, izleyicilerim! Çizmeleriniz çok kirlenmiş görünüyor—en iyisi onları yalayarak temizleyeyim!! Yala, yala, yala, yala— Gahhh!! Yayın tamamen nefret mesajlarına boğuldu!! Buralar alev alev yanıyor!!” Neredeyse ışık hızında izleyicilerine yalakalık yapmaya geçti. “Vay, ne oluyoruz ya—?! Bütün bu tepki de nereden çıktı?! Daha başlamadık bile!! Biri yangın tüpünü getirsin!! Buldum—bugün yayını beş dakika erken başlatıyoruz!! Bu onları sakinleştirir!!”

Grubun aklından aynı düşünce geçti: Kapat şu mikrofonunu artık…

Jibril’in sorusu —kafasını kaldırıma vurup duran Steph’le birlikte— yanıtsız kaldı ve sekizinci yayın tam bir karmaşa içinde başladı……

“Heeeey! Kanal Foeniculum sıradaki yayınıyla karşınızda!! Bugün ‘Yalnızca Çiftlerin Çıkabileceği Bir Alan’ın sekizinci bölümündeyiz!! Ve yayın bendeniz tarafından sizlere canlı olarak sunuluyor—”

Grup, bu noktada Foeniculum’un yapmacık sunucu sesine artık alışmıştı.

Sohbetin havasını değiştirmek için elinden geldiğince neşeli davranmaya çalışıyordu ama nafileydi.

“Bir dakika; siz onları bekleme odasının sohbet geçmişinden mi getirdiniz?! O ekran görüntülerini kim paylaşıyorsa engelleyeceğim!! Ne—?! Bunlar benim kliplerim mi?! Onu söyleyeli daha iki dakika falan oldu!! O videoyu nasıl bu kadar çabuk editlediniz?! Hepinizin elinde fazlasıyla boş vakit var sanırım!!!”

Ekran öfkeli yorumcularla dolup taşarken Foeniculum çığlığı bastı.

Ama bu beklenen bir sonuçtu. Nerede olursanız olun ya da kiminle uğraşırsanız uğraşın, hatalarınızı halının altına süpürmeye ne kadar çalışırsanız, internet linç çetesi o kadar öfkelenir.

“Şey, ııııh… N-neyse!! Linkernet’teki en berbat yayıncı olabilirim, a-ama bugün sizin için harika bir şovum var!! Bu sefer işleri biraz değiştiriyoruz!!”

Kitlelerin öfkesini dindirmenin bir yolu vardı elbette: onlara daha da sansasyonel bir şey sunmak. Ve o şey de şuydu:

“Gözlerinizi bayram ettirin!! Bugünün oyunu nerede mi geçecek—ta-daaa!! Doğru bildiniz, Yıldız Festivali’nde!! Üstelik sadece bu da değil, oyuncu ikilisi 『 』 da yayına yardımcı olacak!!”

“…’ Naber…”

“Selamlar Peri seyircilerim!! Kendimi tanıtmama izin verin!! Bugünün oyununun baş yapımcısı—『 』’un ağabey olan yarısı: Sora, bakir, on sekiz yaşında!! İnsanları kafaya aldıktan sonra yüzlerinde oluşan o aptalca ifadeyi görmeye bayılırım—ki bu benim hobim ve en büyük yeteneğimdir!! Sonsuza dek bekarım, sonsuza dek takılmaya hazırım. ”

“Yaaay!!” “İşte takdim dediğin böyle olur!” “Hadi onlara kocaman bir alkış alalım!!”

“Neeey?!”

Sunuş tam da Foeniculum’un istediği gibi gitmişti.

Sadece izleyicilerinin değil, Steph, Jibril ve Emir-Eins’ın da ağızları açık kalmıştı.

İşte bööyle, tam da bu—görmek istediğim yüz ifadesi tam olarak bu, diye düşündü Sora, anın tadını doya doya çıkararak.

Artık bunu saklamanın bir anlamı yoktu.

Bu kadar büyük ölçekli bir sahnede nasıl bir oyun oynayacaklardı ki…?

Jibril’in en baştaki sorusunun cevabı, başından beri Sora ile Shiro’da saklıydı.

Bu, ikilinin daha o sabah Foeniculum’a sunduğu bir plandı!!

“Kardeşler bugünkü sahnenin masrafını herkesin bahşişleriyle karşıladı—yani toplamda tamı tamına yüz otuz dört milyon puan!! Cömert yürekleri ve koca cüzdanları için onlara daha da güçlü bir alkış tufanı koparalım!!”

“N-Neeee?! Ne diyor bu kadın—? AAAAAHHH!! Bütün puanlarımız gitmiş!!”

Foeniculum’un sunduğu bu yorum üzerine paniğe kapılan Steph, alelacele grubun tabletini kontrol etmeye koyuldu. Bir kez daha çığlığı bastı.

Yine, bunu da saklamanın bir anlamı yoktu tabii.

Yıldız Festivali, kıyafetleri, kalabalık, stantlar—akla gelebilecek her şey.

Bunların hiçbiri Foeniculum’un başının altından çıkmamıştı.

Tıpkı Steph’in grup için bir kuyu ve mutfak inşa ettiği gibi oluşturulmuştu.

Sora bütün bunları almak için bahşişlerinin tamamını harcamıştı!

Birikimleri kelimenin tam anlamıyla sıfırlanmıştı… O akşam yiyecek yemekleri bile kalmamıştı ama ne olursa olsun—

“Şimdi, hepinizin aklında aynı sorunun olduğuna bahse girerim: Bütün bunları bir araya getirmekle neyi hedefliyor olabilirler ki? Eh, cevabı bende saklı!! Bugünkü oyunların detaylarına hazır olun!!”

Sohbet kanalı, Foeniculum’un peş peşe patlattığı sürpriz duyurular karşısında pürdikkat kesilmişti.

Yalnız da değillerdi; Steph ve diğerleri de Peri’nin açıklamasını sessizlik içinde bekliyordu.

Ardından, heyecanı tırmandıran on saniyelik bir trampet solosunun ardından…

“Huzurlarınızda, tarihte bir ilk olan… İki Saatlik Aşksız Yaz Festivali!!”

Bu duyuruyla birlikte özellikle devasa boyutta havai fişekler peş peşe patladı.

Sora, Shiro ve Foeniculum dışındaki herkes bunun ne anlama geldiğini merak ederken Peri, cıvıl cıvıl festival müziği eşliğinde tiyatral bir edayla açıklamasına devam etti.

“Kurallar çok basit!! Beş yarışmacımız Yıldız Festivali’nde iki saat geçirecek—hepsi bu!!”

Bu arada, Foeniculum’un anlatımını süsleyen her bir havai fişeğin tam on bin puana mal olduğunu belirtmek gerek.

Sora ise Steph’in makbuzları inceledikten sonra takınacağı yüz ifadesini görmek için can atıyordu.

“Ancak!! Yarışmacıların bu iki saatlik süre boyunca kimseye aşık olmalarına izin yok!!”

Foeniculum konuşurken, Sora ve diğerlerinin sağ kollarında saat benzeri cihazlar belirdi.

“Beşinin de bileğinde birer kıvılcım sensörü olacak! İbrenin çizgiyi geçmesi için tek bir aşk kıvılcımı yeterli, geçtiği an elenirler! Derhal bir cezaya çarptırılacaklar!!”

Yarışmacıların karşılaşacağı ceza oyununu detaylandırmaya devam etti.

“Nasıl bir ceza mı dediniz? Bedenlerinin kontrolünü doksan saniyeliğine bana devredecekler!! Oh, elbette onlara hiçbir şekilde zarar veremem—Yeminler falan sağ olsun, o konuda endişelenmenize hiç gerek yok. ”

Yani en ufak bir romantik kıvılcım hissettiklerinde Foeniculum onların bedenlerinin kontrolünü ele geçirecekti ve—

“Ayrıca!! Yarışmacılarımızdan biri başka bir oyuncuya karşı hiçbir kıvılcım hissetmeden iki saati tamamlamayı başarırsa kazanır! Birden fazla kazanan olabilir ve hepsi de ödülünü alır! Bir de—en çok ve ikinci en çok kıvılcımı hissedenler her zamanki ödülümüzü kazanacak: Tam bir gün boyunca sevgili olacaklar!! Kurallar aynen böyle!!”

Foeniculum böylece açıklamasını bitirdi ama—

Hepsi bu mu yani?

Sora, izleyicilerin ekran başında şaşkınlıktan kafalarını kaşıyıp kaldıklarını görebiliyordu.

Demek yarışmacılar her aşk kıvılcımında bedenlerinin kontrolünü doksan saniyeliğine Foeniculum’a kaptırarak cezalandırılacaktı. Pekala, insanın kendi bedenini hareket ettirememesi başlı başına büyük bir cezaydı—kızın onlara ne yaptıracağını kim bilebilirdi ki.

Yine de—insan bu oyunun hepsi bundan mı ibaret diye düşünmeden edemiyordu.

En azından izleyiciler kesinlikle öyle hissetmiş olmalıydı.

“…………”

Öte yandan Steph, Jibril ve Emir-Eins bu düşünceyi paylaşmıyordu.

Bu oyunu tasarlayan Sora ile Shiro’ydu—ekip bu işin arkasında daha fazlası olduğunu biliyordu.

Jibril ve Emir-Eins hiç istiflerini bozmadan gülümsediler. Efendilerine inançları tamdı.

Bu sırada Steph ise Sora ve Shiro’ya öfkeyle dik dik bakıyordu. İkilinin kesinlikle yine bir hinlik peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu.

Sora onların yüz ifadelerini gördü ve ağzı kulaklarında, bakışlarına sessizce karşılık verdi:

Teşekkürler millet. Bana inandığınız için teşekkürler. Aynen öyle: Bu iş göründüğünden çok ama çok daha fazlası.

“Neyse!! Beş dakika içinde başlıyoruz! O zamana kadar yorumları alacağım! … Hey!! Ne oluyor be size?! Anladık tamam; bekleme odasında söylediğim şeyi duydunuz, artık bunu geçelim— Tamam, tamam, tabii ki yere kapanıp ayaklarınıza kapanacağım.”

Steph gözünün ucuyla Foeniculum’un diz çökmüş af dilediğini gördü, ardından Sora’ya sitem dolu bir bakış attı.

“… Sanırım bana bir açıklama yapman gerekiyor?”

“Hmm? Ha, evet… Werebeast yukataları hakkında… benim dünyamdakilerle tamamen aynı. Hani içlerine iç çamaşırı giymediklerini söylemiştim ya? Yalan o. Meğer yukatanın içine öteden beri iç çamaşırı giyiyorlarmış. Bugün bile giyiyorlar yani.”

“Neeee?! B-bekle, gidip üstümü değiştireyim— Hayır, bahsettiğim şey bu değil!!” Steph bacaklarını birbirine bastırıp yüzü kızarırken başını hızla iki yana salladı. “Yayıncılık yapmak için neden Foeniculum ile takım olduğunuzu soruyorum!!”

“Soracak ne var ki? Foeniculum bizim tarafımızda—yani birlikte çalışmamız gerek.” Bununla demek istediği aslında şuydu: “Beş milyar puana ulaşmamız lazım. Tek yaptığım, bunu başarmasını sağlayacak sistemi ona sunmaktı.”

Evet—Foeniculum bu oyunu onlara karşı değil, onlarla aynı safta oynuyordu.

Oyunu kazanmak için her iki tarafın da beş milyar puana ihtiyacı vardı—bu da esasen her şeyi değiştiriyordu.

Sora ilk başta bu oyunun amacının yarışmacıları birbirine aşık etmek olduğunu, bütün meselenin romantizmden ibaret sayıldığını düşünmüştü… yani tamamen yabancısı olduğu bir konudan. Böyle şartları nasıl kabul edebilmiş olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu. Bu yüzden, ne kadar utanç verici olsa da Sora bu oyunun başka bir oyunu kaybettikleri için verilen bir tür ceza olduğu çıkarımını yapmış ve derin bir umutsuzluğa sürüklenmişti— Fakat…

Eğer aşk onların amacı değil de amaca giden bir araçsa—bu, her şeyi tepetaklak ediyordu.

Başka bir deyişle, eğer amaç bahşiş şeklinde muazzam miktarda ruh toplamaksa, seyircileri olan Perilerden bahşiş kazanmanın bir yolunu bulmaları gerekiyordu—ve bu yol… aşktı!

Sora’nın en baştan böyle bir oyunu kabul etmesinin tek açıklaması buydu—sebebi ise—!!

“Aşk ve romantizm hakkında zerre kadar bir şey bildiğim yok!! Benden, tüm bakirelerin yüce kralından bahsediyoruz burada— Fakat!! Eğer amacımız parayı kırmaksa—belki biraz kurnazlık ve hile hurda sayesinde—işte o alanda tam bir uzman sayılırım!!”

Sora mantığını Steph’e açıkladı, Steph de ikna olmuş gibi görünüyordu.

“… Şimdi anlıyorum,” diye yanıtladı başıyla onaylayarak. “Hiçbirimize sormadan bir milyon üç yüz kırk bin puan harcaman hakkında söylenecek pek bir şey yok sanırım. Bunlar senin her zamanki saçmalıkların işte. Söyleyeceğim tek şey, eğer paramızı sokağa atmamıza izin varsa, odalarımıza döner dönmez bir banyo satın almak istediğim.”

“Aynen öyle. Beni anlayan insanlarla çevrili olmaya bayılıyorum.”

“Ama en önemli detayı atladın, Sora.”

“Ha? Açıklamayı unuttuğum başka bir şey mi vardı?”

“Bu oyunun asıl amacından bahsediyorum!! Aşksız Yaz Festivali olduğunu söyledi!! Bu ne demek oluyor ki şimdi?!”

Hayatında bir kez olsun Steph, Sora’nın bu hayati meseleyi geçiştirdiğini gerçekten fark etmiş gibi görünüyordu.

“Elchea—hatta çoğu ırk—yok oluşun eşiğinde!! Şimdi aptalca oyunlar oynayacak vakit değil!! Zaten böyle bir durumdayken nasıl aşk kıvılcımları hissetmemiz beklenebilir ki?!”

Kendi aşk hayatı yüzünden kafasını kaldırımlara vuran kız söylüyor bunu da…

Shiro, Jibril ve Emir-Eins, Steph’e bakıp utançla yüzlerini buruşturdular.

“Böyle hissetmek zorunda değilsin,” diye karşılık verdi Sora umursamazca. “Tek bir kıvılcım bile hissetmemeyi başarırsak Foeniculum bizi ödüllendirecek—böylece beş bedava soru hakkımız olacak. O kadar soruyla ondan ne kadar bilgi söküp alabileceğimi biliyorsun, değil mi? Yani tek yapmamız gereken önümüzdeki iki saati atlatmak.”

“Âh… Ş-şey? B—haklısın galiba…”

Tek bir kıvılcım bile hissetmeden geçecek iki saat.

Şu anki haliyle Steph için imkansıza yakın bir başarıydı bu, her ne kadar o an kendisi bunun farkında görünmese de.

Ancak Jibril ve Emir-Eins durumun farkına varmışlardı; bu yüzden de Sora’nın hiç kimsede kıvılcım çakmaması gibi bir amacının kesinlikle olmadığını anlamışlardı… Dolayısıyla:

“Bak, endişelenecek hiçbir şey yok. Paramızı kaşla göz arasında geri kazanacağız.”

Sora’nın mantığını kavrayamayan tek kişi Steph’ti. Tam o sırada:

“Peeeekala, madem öyle! Şovu başlatma vakti, ahali!!”

Ve böylece beş dakika geçmişti. Foeniculum oyunun başladığını ilan etti ve grup aynı anda baloncukların içine hapsedilerek tek bir ‘puf’ sesiyle gözden kayboldu.

“Âh… Düşününce, aynı noktada başlayacağımıza dair hiçbir şey söylememişti…”

Foeniculum oyunun başladığını ilan eder etmez Steph yakındaki başka bir yere ışınlanmıştı.

Kendini çabucak toparlamayı başaran Steph, düşüncelere dalmış bir halde kalabalık caddede yavaşça yürümeye başladı.

Sora kulağa çok basitmiş gibi anlatmıştı ama—gerçekten burada sadece iki saat mi geçireceğiz…?

Bu, Sora ve Shiro tarafından tasarlanmış bir oyundu—Steph işin bu kadar kolay olmayacağını çok iyi biliyordu.

Steph, zihnini festivalden ve içinde bir aşk kıvılcımı çaktırabilecek her türlü düşünceden uzak tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.

Disboard’un en görkemli etkinliklerinden biri olan Yıldız Festivali tüm coşkusuyla devam ediyordu.

Bu muazzam manzara Steph’i heyecanlandırmaya fazlasıyla yeterdi, fakat sadece o kokular bile insanı aklından edecek kadar baştan çıkarıcıydı.

Festival güzergahı, Doğu Birliği’nin sunduğu en leziz yiyecekleri ikram eden stantlarla donatılmıştı…

Bütün bunlar Sora ve Shiro tarafından Peri ruhu tüyoları kullanılarak kurgulanmış olsa da yiyecekler şüphesiz gerçekti ve adeta yenmeyi bekliyordu. Steph, bu aşırı çekici kokulara karşı koyabilmek adına elinden gelen her şeyi yaptı.

Çünkü bileğine bağlanmış olan kıvılcım sensörünü neyin tetikleyeceğine dair en ufak bir fikri yoktu!!

Ne de olsa heyecan belirtisi göstermek, hatta bu nefis kokular karşısında dudaklarını yalanmak bile yasak sayılabilirdi!

O ikisiyle işler hep böyleydi zaten… Bu resmen bir işkence…! diye düşündü.

Hayır! Bu ülkem için! Önüme ne çıkartırlarsa çıkartsınlar katlanacağım, gerçek bir işkenceye bile!!

Evet—işin ucunda Elchea ve tüm Imanity vardı.

Steph’in böyle bir durumda ufacık bir aşk kıvılcımı bile hissetmesi mümkün değildi!

Sadece iki saat boyunca hiçbir şey düşünmeden ortalıkta gezinmesi gerekiyordu.

Bu Elchea için—şu an ülkeme yardım edebilmemin tek yolu bu!!

Steph çelikten bir iradeyle planına sadık kaldı, ancak—

“… Püff~~! ”

“İyk?!”

hiç yoktan kulağına hafif bir nefes çarptığını hissetti. Çelikten iradesi binbir parçaya bölündü.

“N-neydi bu şimdi, Jibril?!”

Steph, Jibril’e çıkışmak için hızla arkasını döndü.

Ancak Flügel, özür dilemekten ziyade şaşkın görünüyordu.

“Aaa…?” “Kalp atışınızın hızlandığını anlayabiliyorum ancak görünüşe göre sensörünüzü tetiklemeye yetmedi.” “Anlaşılan bu oyundaki aşk tanımı tamamen duygusal bir boyuta dayanıyor.” “Bu durumda…” “Hmm, sizde nasıl kıvılcım çaktırabilirim acaba…?” “Bu iş biraz zor olabilir.”

Jibril, Steph’i aşık etme niyetini dile getirirken gülümsedi.

“Ne dediğinin farkında mısın sen?!” “Hiç kıvılcım hissetmeden bu oyunu atlatmaya çalışmamız gerekmiyor mu?!” “Eğer böyle yaparsak beş soru daha sorabileceğiz—”

“Aa, ne yazık ki hayır, küçük Dora. Bunu yapmamız mümkün değil—bunun iki nedeni var.”

Kafası karışan Steph itiraz etmeye çalıştı, ancak Jibril iki parmağını kaldırarak karşılık verdi.

“Birincisi: Efendim bu oyunun amacının bahşiş toplamak olduğunu açıklamıştı. İki saatin tamamını hiç kıvılcım hissetmeden geçirecek olursak harcadığımız bahşişleri asla geri toplayamayız.”

B-bu doğru ama…

“İkincisi: Sizin tek bir kıvılcım bile hissetmeden iki saat geçirmeniz imkansız, küçük Dora. Bırakın Efendim’i, sadece beni yukata içinde görmek bile heyecanlanmanıza yetiyor. Bu oyunu hiçbir şey hissetmeden atlatabilmenizin tek yolu… bilincinizin kapalı olması olurdu.”

Jibril, Steph’in konuşmasına fırsat vermeden sakince devam etti.

“Başka bir deyişle—Efendim’in karmaşık planını tamamen kavrayacak ferasetten yoksun olsam da bir şey aşikardan da öte: En çok kıvılcımı hisseden ve bu yüzden sonuncu olan kişi siz olacaksınız.”

A-aşikardan da öte mi diyorsun…?

“Şey, belki aşikardan ziyade… en kesin mi demeli? Kaçınılmaz mı? … Bunu ifade edecek tam uygun bir kelime bulamıyorum… Tarihin kendisi kadar değiştirilemez, önceden belirlenmiş bir gerçek diyelim.”

Onca kişinin arasında J-Jibril bile bunu tarif edecek bir kelime bulamıyor mu…?!

Steph inanamayarak az daha bayılacaktı. “Ancak,” diye ekledi Jibril hüzünlü bir ifadeyle, “eğer bu oyunun doğası böyleyse, o zaman işleri yürütmek oldukça zorlaşacak—öyle değil mi?”

“… Ne-ne demek istiyorsun işleri yürütmek derken?”

“Herkes aynı şeyin peşinde—bu oyun boyunca kendisinin ve Efendim’in en çok kıvılcımı hissetmesini sağlayıp ikisinin bir günlüğüne çift olmasını garantilemek. Bu durum temelden imkansız hale gelecek.”

“Endişelendiğin şey bu mu yani?!”

Aslında Jibril haklıydı. Mantığına bakılırsa, Steph gerçekten sonuncu olmaya mahkumsa—bu demektir ki oluşabilecek tek çift Steph ve başka birisi olacaktı…!!

“Dolayısıyla, geri kalanımız B planına başvurmak zorunda kalacağız—başka birinin sondan ikinci olmasını sağlamak. Başka bir deyişle, sizi ve bir başka kişiyi Efendim’in kalbini kazanma savaşının dışına iteceğim. ”

Demek Jibril’in bahsettiği kılavuzluk—

“Sizin ve şu hurda yığınının her köşe başında aşkı bulmanızı sağlayacağım—Efendim’in bu oyunun arkasındaki niyetinin en ideal yorumu budur. Siz ne dersiniz? ”

Jibril’in akıl yürütmesi tam olarak şuydu; yani:

Önümüzdeki iki saat boyunca bana asılacak.

Zarif bir baş eğmeyle Jibril, Steph’e resmen savaş ilan etti; Steph ise hemen ardından iliklerine kadar buz gibi bir ürpertinin işlediğini hissetti.

Bu durum hiç iyi değildi.

Steph, Jibril’in tespitinin doğru olduğundan emindi.

Daha önce kulağına üfleyenin Jibril olduğunu bilmiş olsaydı, kesinlikle bir kıvılcım hissetmiş olurdu—hatta kural ihlali sayılacak kadar yoğun bir kıvılcım! Steph bu oyun için olabilecek en berbat konumdaydı!

Dahası—Steph, Jibril’in onun kalbini nasıl güm güm attıracağını neşeyle kafasında evirip çevirdiğini anlayabiliyordu ve bunun getireceklerinin yarattığı katıksız beklenti bile Steph’in kıvılcım sensörünü kural ihlalinin kıl payı eşiğine getirdi!!

Olamaz, hayır, hayır, hayır!! Bu gerçekten çok kötü!!

Jibril’in sezgisi doğru olsa ve Sora ile Shiro’nun gerçek niyeti bu olsa bile Steph, oyun boyunca en ufak bir kıvılcım hissetmeye izin veremeyeceğini biliyordu!

Eğer hisseder de Foeniculum’a soru sorma hakkını kaybederse—bu, Elchea’nın kaderini kendi romantik duygularıyla teraziye koymak ve terazinin duygular tarafına ağır basması demekti!

Böyle bir şeyin yaşanmasına kesinlikle izin veremem!!

Jibril’in pençelerinden kaçmanın bir yolunu bulmalıydı.

Ama nasıl…?

Jibril Spratul’da büyü kullanamıyordu fakat daha önce büyü kullanamadığı bir oyunda neredeyse Werebeast’ler kadar yüksek fiziksel kabiliyete sahip olduğunu kanıtlamıştı. Steph, festival kalabalığının arkasına saklansa bile Jibril’in onu ayıklayıp bulmasının uzun sürmeyeceğini biliyordu—kaçamayacağının farkındaydı.

Öyleyse tek seçeneğim kalıyor… Jibril’e bir kıvılcım hissettirmek!!

“Sevmek Yok” oyununun bir kuralı daha vardı.

Elenen her oyuncu, doksan saniye boyunca beden kontrolünü Foeniculum’a kaptıracaktı!!

Ve o doksan saniye, Steph’in Jibril’den kaçabilmesi için yeterli olabilirdi!

Tek yapması gereken iki saat boyunca bir yere saklanmaktı!!

Ancak Jibril, Steph’in bu planının arkasını çoktan görmüştü. Flügel’in ağzından dökülen bir sonraki sözler, Steph’i amansız bir umutsuzluk girdabına sürükledi.

“Dola, beni heyecanlandırmak adına yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Kaderinize razı olun. ”

Steph mahvolmuş durumdaydı—ancak canını daha da çok sıkan şey, Jibril’in ona karşı en ufak bir his bile beslediğini reddetmesiydi.

Bu şok Steph’in gözlerini yaşarttı, fakat tam o sırada—

“[İyi Haber] Düzensiz Numara’nın planı başarısızlıkla sonuçlanacak. [Soru] Neden? [Cevap] Çünkü bu birim onu engelleyecek.”

Emir-Eins onu korumak adına yiğitçe araya girdiği anda Steph’in gözleri yeniden umutla doldu.

Evet, doğru ya! Jibril beni Emir-Eins ile yakınlaştırmaya çalışacak!! Ve Emir-Eins da buna seyirci kalıp öylece izin vermeyecek!!

Bu da Emir-Eins ile beni aynı takıma koyuyor—ona güvenebileceğimi biliyordum!!

Ancak durumun o gün gibi ortada olan gerçeğinin yüzüne çarpması uzun sürmedi.

Doğru, Emir-Eins, Jibril’in düşmanıydı ama… bu durum onu illaki Steph ile aynı tarafta kılmıyordu, nitekim—

“[İlan] Düzensiz Numara’nın planı, Efendim ile bir çift olmaktır. Onun çarpık arzusu, Efendim’in metresi olmaktır—Efendim’in yalnızca cinsel ilişkiye girmek istediğinde çağıracağı ve işi bittiğinde yataktan kovacağı birisi. Bu birim, her iki tarafın da böyle bir ilişkiye girmesini engelleyecektir.”

Ne?

Hem Steph hem de Jibril, ağızları açık bir hâlde Emir-Eins’e bakakalmışlardı ki—

“Bzzzt!! Jibril ve Stephanie!! Elendiniz!!”

Foeniculum’un duyurusu festivalde yankılandı.

“Şunu da belirtmekte fayda var, Stephanie daha Emir-Eins sahneye kasıla kasıla çıktığı an elenmişti. Olaylar iyice kızışıp kıvamını bulana kadar ortamı biraz marine olmaya bıraktım sadece. Nasıl buldunuz bakayım sunuculuk becerilerimi?!”

Bunu duyan Steph de Jibril de telaşla sensörlerini kontrol etmeye koyuldu, fakat ibrenin çoktan geri dönülemez noktayı geçtiğini gördüler.

“AĞĞĞ! Soru sorma hakkımı kaybettim!! H-hayır, bu hiçbir şekilde Elchea yerine Emir-Eins’i seçtiğim anlamına gelmiyor—! Dur bir dakika Jibril, Emir-Eins’in senin hakkında söyledikleri doğru mu?!”

“A-asla öyle bir şey yok!! B—B—Ben sadece gözümde canlandırmadan edemedim… Seni gidi… hantal hurda demir yığını—!!”

“[Onay] Düzensiz Numara’nın çıkarımı bu biriminkiyle örtüşmektedir. Bu oyunun amacı başka bir oyuncuyu Leydi Dol ile eşleştirmektir—ancak onun vardığı sonuç yanlıştır. Leydi Dol ile yakınlaşacak olan kişi, sensin Düzensiz Numara.”

Emir-Eins ne Steph’in ne de Jibril’in tarafındaydı; nitekim amacı bu ikisini birbirine aşık etmekti. Kendisinin herhangi bir kıvılcımın hedefi olmasına gerek olmadığını bildiğinden içten içe alay ediyordu.

O kıvılcımları hissetmelerini sağlamak için Sora’yı kullanması yeterliydi.

Ve böylece… Öfkeden deliye dönen Jibril ve ne yapacağını şaşıran Steph onun tuzağına düştüklerini anladıklarında, Emir-Eins’ın yüzünde duygusuz alaycı bir sırıtış belirdi. Ama her neyse.

“İşte şimdi—yarışmacılarımıza cezalarını verme zamanı!!”

Foeniculum bunu duyurur duyurmaz Jibril ile Steph oldukları yerde donakaldı.

……

Gözlerini bile kırpamayacak haldeydiler.

Emir-Eins temkinli bir şekilde Foeniculum’un bundan sonra ne diyeceğini bekledi.

Sora ile Shiro’nun bu ceza numarasının arkasında yatan amacını hâlâ kavrayabilmiş değildi.

Bildiği tek şey, bunun muhtemelen oyunun asıl amacı olduğuydu.

Doksan saniye boyunca bedenlerinin kontrolünü Foeniculum’a kaptıracaklardı.

Bu kısa cezanın ne amaca hizmet ettiği belirsizdi.

Foeniculum aradıkları yanıtı verdi—doğrudan üçüne değil, izleyicilerine hitaben.

Ki o yanıt da şuydu:

“Siz—yani siz izleyiciler—Jibril ile Stephanie’ye otuz saniye boyunca ne yaptıracağıma karar vereceksiniz! En çok bağış toplayan yorumları seçeceğiz!! Önerilerinizi göndermek için altmış saniyeniz var!! Fazla vaktimiz yok, o yüzden hemen yazmaya başlayın!!!!”

?

Üç genç kız ne yapacağını şaşırmış haldeydi.

Ancak bir sonraki an, bunun ne anlama geldiğini fark eden Jibril ile Emir-Eins’ın şaşkınlıktan nefesleri kesildi.

Doksan saniye boyunca bedenlerinin kontrolünü Foeniculum’a devretmeyi kabul etmişlerdi.

Yani geriye tek bir soru kalıyordu: Foeniculum onlarla ne yapacaktı?

Yanıt şuydu: Foeniculum onların bedenlerinin kontrolünü en yüksek teklifi verene satacaktı!!

Sora’nın “yatırımlarını anında geri çıkaracaklar” derken kastettiği şey işte tam olarak buydu!!

Yorum bölümü patlayıp ardı arkası kesilmeyen kasa sesleri yükseldiği an, üçü de durumu kavramıştı.

Derken, paralı yorum fırtınasının altmış saniyelik süresi bittiği an olanlar oldu.

“?!”

Emir-Eins, inanılmaz bir hızla üzerine doğru uçan Jibril’i gözleriyle zar zor seçebildi.

Zamanında tepki veremedi; Jibril, iştahla dudaklarını yalayıp baştan çıkarıcı bir şekilde sırıtarak onu yere yapıştırdığında karşı koyması da mümkün olmadı. Emir-Eins, Jibril’in teninin sıcaklığını hissetti ve kendi kusurlu mekanizmasına lanet okudu.

Ölümcül bir muhakeme hatası yaptım. Hesaplamalarımda ihmalkâr davrandım.

Bir Exmachina’nın bir duruma tepki vermesinin bu kadar uzun sürmesi tam anlamıyla utanç vericiydi.

Jibril ve Steph’te bir kıvılcım çaktırmayı başarmış, ardından ceza oyununun detaylarını netleştirmişti—tam da kaçışını gerçekleştirmesi gereken an işte bu andı!!

İzleyicilerin—yani Perilerin—Jibril ve Steph’e yaptıracağı, Emir-Eins’ı heyecanlandırmaya çalışmaktan başka bir şey olamazdı!

Periler, Emir-Eins’ın kaçmasını engellemek için talepte bulunmuşlardı.

Düzensiz Numara bu birime dayatılmıştı—Periler gerçekten bunun bir etkisi olacağına inanıyorlar mıydı? diye düşündü.

“[Rapor] Perilerin taktikleri etkisizdir. Bu birimin Düzensiz Numara’ya karşı herhangi bir romantik kıvılcım hissetme olasılığı tartışmasız şekilde: sıfırdır.”

Düşük işlem hızından yararlanıp güvenliğe çıkan yolunu kesmiş olabilirlerdi ancak Emir-Eins, planlarının beyhude olduğu konusunda sarsılmaz duruşunu koruyordu. Ancak:

“… Ooo? O zaman nasıl oldu da kendini yerde buldun…?”

Steph, Emir-Eins’a yaklaştı ve bunu kulağına tatlı bir dille fısıldadı.

……?

Nasıl mı? Çünkü Düzensiz Numara bu birimi yere itti.

Emir-Eins onun sorusu karşısında bocalayınca Steph—daha doğrusu Steph’i kontrol eden Periler—durumu onun için detaylandırdı.

“On Yemin, rızaya dayanmayan her türlü zararlı eylemi engeller—bu durumda Jibril’in seni yere bastırabilmiş olmasını tuhaf bulmuyor musun? ”

“”

Bir an sonra Emir-Eins, endişelerini doğruladığında neredeyse sistemlerini kapatma noktasına geldi.

Yoksa… zaman geçtikçe romantik duyguları artıran bu alanda, Düzensiz Numara’nın eylemleri bilinçaltında olumlu duygulara mı dönüşüyordu—?

“[Olumsuz: Red: İtiraz: İddia reddedildi. Hipotez: Bu birim yaklaşan zararı tespit etmede başarısız olmuştur. Dolayısıyla bu birim yere bastırılmaya karşı koymamıştır. Hepsi bundan ibarettir. Bu birim henüz bir tepki göstermemiştir. Bu birimin sevgisi yalnızca ve yalnızca efendisine aittir. Kaçınılmazlık: Bu birim, efendisinin dilediğini yapabileceği bir nesne— Çıt.”

Ancak Emir-Eins’ın tüm bu itirazları ve duyguları—

“Bzzzz-zt!! İşte bu kadar!! Tam da tahmin ettiğiniz gibi, Emir-Eins elendi!!”

çoktan öngörülmüştü. Her şey izleyicilerin taleplerine tamı tamına uygun ilerlemişti.

Foeniculum yaptığı duyuruyla bunu net bir şekilde ortaya koydu… ve sadece Emir-Eins değil, artık serbest kalmış olan Steph ile Jibril de nutukları tutulmuş halde hep birlikte ürperdiler.

Emir-Eins, aklının Jibril’le meşgul olduğunu fark etmeye başladı.

Dahası, Sora’ya karşı hissettiği tüm romantik kıvılcımlar neredeyse kendini imha etmesine neden oluyordu.

Perilerin böylesine akılalmaz bir strateji üretmesi bir dakikadan kısa sürmüştü ve bir kez daha—

“Şimdi sıra Emir-Eins’ta!! İsteklerinizi göndermek için altmış saniyeniz var!!”

Foeniculum onlardan zekice bir plan daha talep ediyordu.

“Ş-şey, Jibril?! Bırak beni!!”

“Dora… Lütfen sakin olun…”

İzleyicilerin bundan sonra Emir-Eins’ı diğer ikisinin üzerine savuracağı ve kesinlikle kıvılcımlar çaktıracağı fazlasıyla aşikardı. Bunu fark eden Steph, izleyicilerin altmış saniyelik talep süresini olabildiğince hızlı kaçmak için kullanmaya karar verdi—ancak olabilecek en sakin halindeki Jibril tarafından engellendi.

“Siz ve ben, şu hurda yığınıyla birlikte zaten birer kez elendik. Hepimiz Foeniculum’a soru sorma hakkımızı çoktan kaybettik—kaçmamız için artık çok geç. Böyle bir şey yapmak tamamen manasız olur.”

Şey… haklıydı.

Gerçi Steph’in, Foeniculum’a soru sorma şansını elinden çalan kişiden bunları duymaktan pek memnun olduğu söylenemezdi.

“Efendilerimin bu oyun için aklındaki şey tam olarak buydu—bahşiş kazanmak adına birbirimizi olabildiğince heyecanlandırmamızı istiyorlar. Durum böyleyken, ben de tam olarak bunu yapma niyetindeyim. Kaçmak bir seçenek değil.” Jibril son derece kararlıydı; sözlerine şöyle devam etti: “Dahası: benim, şuradaki çöp yığınına aşık olma korkusuyla kaçmam mı? Tam anlamıyla saçmalık—böyle bir şey asla gerçekleşmeyecek.”

Saçmalık, demişti Jibril. Bu ihtimali aklından bile geçirmeye niyeti yoktu.

Böylece Jibril, izleyicilerin talepleri gelene kadar sonraki altmış saniyeyi, donup kalmış Emir-Eins ile bakışarak geçirdi.

Gerilim tavan yapmıştı—sanki her an Cennet Gazapları ve Apokryphen’ler ateşlenecekmişçesine yer sallanıyor gibiydi.

Jibril, Emir-Eins’ın ona karşı savuracağı her şeye tamamen hazırdı.

Tek bir kıvılcım bile hissetmeyi reddediyor, aksine kanatlarını açıp kendini hazırlayarak kendi kıvılcımlarını çaktırmaya hazırlanıyordu.

“Ne istersen yapabilirsin, Jibril!! Ben neden kalıp izlemek zorundayım ki?!”

“Hayır, gitmenize izin veremem.”

Steph bir kez daha kaçmaya yeltendi ama Jibril onun elini sıkıca kavradı.

“Şu hurda yığınıyla beni bir çift olmaya zorlamak olabilecek en kötü sonuç—kaçmaktan bile daha menfur bir felaket. Sonuncu olmanıza ihtiyacım var, küçük Dora.”

“Onun sana hiçbir şey hissettiremeyeceğine gerçekten inansaydın, güvence olarak burada bana ihtiyacın olmazdı!! Bırak beni!! Duygularımla daha fazla oynanmasını istemiyorum!!” Steph feryat etti—ancak tam o anda aklına yeni bir düşünce geldi.

Ha…? Bu durumda… Jibril, Emir-Eins yerine benimle çift olmayı mı tercih eder—?

“Bzzzz-zt!! Tam olarak nedenini bilmiyorum ama Steph için ikinci elenme geldi!!”

“Böyle olacağını biliyordum!! BİRİ BENİ BURADAN ÇIKARSIIIN!!”

Böylece, bir zamanlar birbirlerini yok etmek uğruna göğü ve yeri yaran can düşmanları Exmachina ile Flügel; tek bir Imanity kızının kalbini kazanmak için savaşıyordu.

Onların tarihini bilen biri, böylesi bir şeyin imkânsız olduğuna inanırdı. Ancak sayısız seyircinin ve bitmek bilmeyen bağış akışının da kanıtladığı gibi, bu gerçekten yaşanıyordu. Titremekte olan Foeniculum ise gözlerinin önünde sergilenen bu manzarayı yalnızca donuk bir ifadeyle izliyordu…

………

“Tek yapmamız gereken izleyicilerin bağış yapmasını sağlamaksa işimiz kolay. Sadece onların da katılmasına izin vermemiz yeterli.”

Bu konuşma, aynı günün sabahında yaşanmıştı.

Sora, Foeniculum’u odasına çağırıp planını açıklamıştı.

“Etkileşimli bir oyun yapacağız. İzleyiciler, oyuncuların başına gelecekleri etkilemek için bağış yapacaklar. Mesela: En yüksek bağışı yapan kişi, oyuncuların ne yapacağını seçme hakkını kazanacak.”

“Hmm… Büyük bağışçılar uğruna sıradan izleyicileri kendimizden uzaklaştıracakmışız gibi geliyor.”

“Aynen öyle, bu yüzden sıradan izleyicilerin güçlerini birleştirip büyük bağışçılara karşı koyabileceği bir sistem kuracağız.”

Bunun için de—

“İstekleri bağışa açacağız, sonra da en çok bağış toplayan istek neyse onu uygulayacağız. Böylece yüz kişilik bir izleyici grubu, kişi başı on bin puan göndererek tek başına bir milyon gönderen birini alt edebilecek.”

Bu sayede en çok desteklenen istek en fazla ruh puanını toplayacak ve öne geçecekti.

Arzuladıkları senaryonun gerçekleşmesini isteyen izleyicilerin, toplayabildikleri kadar çok bağış toplaması gerekiyordu. Daha fazla bağış almanın en iyi yoluysa kendileriyle aynı kafada olan insanları bulup yayını izlemelerini sağlamaktı.

Böylece izleyiciler bütün arkadaşlarını toplayıp yayına akın edecek, bu da en nihayetinde daha fazla abone getirecekti.

Daha fazla abone demek, daha fazla bağış demekti.

İşte bütün mesele bundan ibaretti.

Bu, beş milyar ruh puanını olabildiğince hızlı bir şekilde toplamak için kurulmuş bir sistemdi.

Sora, Foeniculum’un şaşkınlık dolu tepkisine zerre aldırış etmeden açıklamasını noktaladı:

“Periler aşk konusunda diğer ırklardan katbekat daha tecrübeli, bu yüzden onların fikirlerinden topluca faydalanacağız. Dramaya renk katmak için işin uzmanlarından daha iyisi kim olabilir ki?”

………

Her şey tam da Sora’nın tahmin ettiği gibi gitti.

Foeniculum, kanalının abone sayısının fırlayıp tavan yapışını anbean izledi.

Sora ve diğerleri harcadıkları puanları anında geri kazandılar; bağışlar akın akın geliyor, daha önce görülmemiş seviyelere ulaşıyordu.

Şaşırtıcı bir yanı yoktu tabii… İzleyicilerin eline bir Exmachina’yı ve bir Flügel’i—üstelik herhangi bir Flügel’i değil, bizzat Jibril’i—yönlendirme şansı geçmişti.

Bu fırsat, ruhlarının edeceği değerden bile katbekat üstündü!

Üstelik ikiliye flört ettirebilir, birbirlerine kur yapmalarını sağlayabilir, hatta belki de onları gerçekten sevgili bile yapabilirlerdi.

Periler, yarışmacılara ne yaptıracakları konusunda ateşli tartışmalara tutuştu; gruplara ayrılıp sohbet alanını paralı istek yağmuruna boğdular. Olay kısa sürede amansız bir bağış savaşına dönüştü.

Foeniculum artık heyecanlanma evresini çoktan geride bırakmıştı. Bu tablo karşısında zangır zangır titriyordu.

Sora’nın planı anlatırken yüzünde beliren o çarpık tebessüm yüzünden de değildi bu—tam aksine.

Böylesine alçakça bir planı kurgulamak adam için nefes almak kadar doğaldı.

Suyun akışını belirleyen doğa kanunları misali.

Titriyordu çünkü adam bu planı en ufak bir duygu kırıntısı göstermeden—sanki havadan sudan bahsediyormuşçasına tüm ayrıntılarıyla anlatmıştı!!

Biliyordum işte! Bu tipler tam benim sağmal ineğim!! İyi ki bu riski göze almışım!!

Yine de…

Sora neden konu aşka gelince hiçbir şeyden anlamadığını iddia edip duruyordu ki? diye düşündü Foeniculum.

Gözlerinin önüne serilen tüm bu olaylar, Sora’ya göre yalnızca bir başlangıçtı…

Demesine göre, sadece ortamı kızıştırmak için düzenlenmiş ufacık bir etkinlikti. “Daha asıl etkinliğe geçmedik bile!”

Foeniculum bakışlarını Sora ve Shiro’yu gösteren ekrana çevirdi ve yüzünde şeytani bir tebessüm belirdi.

Şöyle ki: Zaten bir yaz festivali en başta nedir ki…?

Tanrı’dan dünya barışı ve bol hasat dilemek için mi düzenlenirler?

Yoksa atalara minnet sunulan anma törenleri midir?

Tabii, festivallerin kökeni pekâlâ bunlar olabilir.

Fakat Sora’ya kalırsa, bu cevaplar asıl soruyu karşılamıyordu.

Festival dediğin, çiftlerin yukatalara bürünüp el ele tutuştuğu ve vıcık vıcık birbirine sarıldığı bir etkinliktir!!

Ya da “arkadaştan öte ama sevgili değil” ayağındaki o tipler içindir! Hani şu aday çiftler! Sosyal hayatlarını sergilemeye bayılan normielere özel tasarlanmış bir etkinliktir—ne bir eksik, ne bir fazla!

Sora bu konuda başka hiçbir fikre kulak asmayı kabul etmiyordu.

Yoksa sırf leş gibi sokak yemekleri ve pamuk şeker yemek için kazık festival fiyatlarına sekiz yüz yen falan gömüp bir de lanet bir insan selinin altında ezilmeyi başka nasıl açıklayabilirdin ki? Ya da panayır kılıklı üçkâğıtçıların kurduğu o uyduruk stantlarda asla devrilmeyecek hedefleri vurmak için ne idüğü belirsiz bir atış oyunu oynamanın ne anlamı vardı? Tek bir sebebi vardı—o da çiftlerin herkesin gözü önünde fingirdeşip zevkten dört köşe olabilmesi!!

Ömrü boyunca sap kalmış biri olarak Sora’nın yaz festivallerinden nefret ettiğini söylemeye gerek bile yoktu.

Aslına bakılırsa, nefret etmemek için tek bir neden dahi bulamıyordu—yaz festivali, zenginin daha zengin, fakirinse daha fakir olduğu sosyoekonomik adaletsizliğin küçük bir maketi gibiydi. Tam da olduğu gibi, korkunç bir kötülük olarak etiketlenmesi gerektiğini düşünüyordu.

Yine de günün birinde Shiro, kendisini bir festivale götürmesini istemişti.

İki yıl önce yaşanmıştı bu… Sora henüz on altı, Shiro ise dokuz yaşındaydı o zamanlar; bunu asla unutamazdı.

Okulu kırmaya ve kendilerini eve kapatmaya çoktan karar vermişlerdi.

Buna rağmen Shiro dışarı çıkmak istediğini söylemişti—hem de başka şey yokmuş gibi bir yaz festivaline. İnsan kalabalıklarının olduğu o yere.

Neden gitmek istediğini söylemeyi reddetse de Sora, onun bir festivali gerçekten görmek istediğini anlayabiliyordu.

Kız kardeşinin elini tutan Sora, kim bilir ne kadar zamandan sonra ilk kez yerel festivale gitme cesaretini topladı.

Ve sonra birbirlerini kaybettiler.

Çalkalanan kalabalık tarafından itilip kakılan Sora, kız kardeşinin minik elini sadece bir saniyeliğine bıraktı ve hemen ardından onu gözden kaybetti.

Yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla zangır zangır titreyerek, insan yığınlarının arasında Shiro’yu bulmak için festival alanında koşup durdu.

Sora olduğu yere kıvrılıp kalmak istese de Shiro’nun muhtemelen ağladığını biliyordu, bu yüzden deli gibi aramaya devam etti.

En sonunda festival bittikten sonra onu bir köşede tek başına büzülmüş hâlde buldu.

Dizlerini göğsüne çekip gölgelere saklanmış, titriyor ve hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu.

Sora ona sarılmak için çabalayarak yanına gitti ama kız onun kollarında ağlamaya devam etti.

“… Artık… havai fişek… kalmadı…” Bütün söylediği buydu.

Sora onu neşelendirmek için elinden gelen her şeyi denedi: İstediğimiz zaman, istediğimiz yerde havai fişek görebiliriz.

Ama Shiro ağlamaya devam etti… ağladı, ağladı……

………

Ve böylece, iki yıl önce Sora’nın festivallere duyduğu hoşnutsuzluk nefrete evrilmişti.

Bir daha başka bir yaz festivaline adım atacağı aklının ucundan bile geçmezdi…

İki kardeş, tüm etkinliği kuşbakışı görebildikleri küçük bir tepenin üstünden Yıldız Festivali’ni seyrediyordu.

Sora bu kez Shiro ile birbirlerini kaybetmeyeceklerinden emin olmak istemişti, bu yüzden Foeniculum’a kendilerini uzak bir gözlem noktasına ışınlatmıştı.

Taşan bağışlarla aldıkları elma şekerlerini ellerinde tutarak, devrilmiş bir ağacın tepesine oturmuş hâlde yaz festivali oyununu izliyorlardı.

Evet—onlar yalnızca seyirciydi.

“Bzzzzt!! Bu Stephanie’nin ondördüncü hatası!! Ve bu da Jibril için sekizinci hata!!”

Foeniculum’un öttürdüğü her bzzzt sesiyle birlikte, iki kardeşin akıllı telefonuna yeni bir bağış akını yağıyordu.

Sora sırıttı; kurguladıkları aşk etkinliğinin internette patladığını anlayabiliyordu.

Aynen öyle: Sora ve Shiro aslında festival alanında bile değildi.

Bozuk plak gibi aynı şeyi tekrarlama pahasına söylemek gerekirse: Sora aşk içeren oyunlar bir yana, aşkın kendisi hakkında bile kesinlikle hiçbir şey bilmiyordu.

Yayın sırasında bir işe yaramayacaksa, pekâlâ perde arkasından çalışabilirdi.

Üstelik yanında Shiro olmadan hiçbir oyuna başlamazdı.

O kalabalıktan bahsetmiyordu bile; ya orada Shiro’dan ayrı düşerse ne olacaktı? Düşünmek bile istemiyordu.

Bu yüzden Foeniculum’a planını anlatırken, ikisini bir tepenin üzerine bırakmasını bizzat istemişti.

Ayrıca iki soru sorma hakkıyla birlikte muazzam bir kazanç elde etmek için tek yapmaları gereken oyunun bitmesini beklemekti.

Gerçi tüm bu soru-cevap meselesi, Steph’i oyuna katılmaya ikna etmek için uydurduğu bir kılıftan ibaretti…

Yine de iki kardeş o kütüğün üzerinde oturmuş festivali uzaktan izlerken, Sora’nın aklına aniden bir düşünce takıldı.

Her zamanki gibi kucağında değil de yanında oturan Shiro’ya döndü ve ona bir soru sordu.

“Hey, Shiro. Aklıma takıldı da: Neden bir yaz festivali önerdin ki?”

Bu oyun fikri Sora’nın aklına gelmiş olsa da mekânı seçen kız kardeşiydi.

Anlarsınız ya, Sora’nın aşk ve romantizm hakkındaki tüm bilgisi mangalardan ve görsel romanlardan ibaretti.

Havuz, kamp, lunapark gibi pek çok farklı seçeneği değerlendirmişti ama hepsinde izleyicileri gerçekten heyecanlandıracak o vurucu ortam eksikti. Yaz festivalini önerense Shiro olmuştu.

Sora’nın bakış açısına göreyse böyle bir etkinlik Shiro’yu ağlatmaktan başka bir işe yaramazdı.

Bunu travmatik bulacağını sanıyordum, diye düşündü Sora. Shiro başını öne eğip kısık bir sesle cevap verdi.

“İstemiştim… görmek… havai fişekleri… seninle birlikte, Ağabey…”

GÜM.

Bütün gece olduğu gibi, uzakta patlayan bir havai fişek görülebiliyordu.

Sadece bir anlığına, Shiro’nun yüzü o geçici parıltıyla aydınlandı ve bu durum Sora’ya bir şeyi hatırlattı…

İki yıl önce de aynı şeyi söylemişti, üstelik o zaman ağlıyordu.

Eski dünyalarında da her yerde havai fişek yok değildi hani… Yatak odaları olan o hapishanenin balkonundan bile onları görebiliyorlardı—

“… Ağabey… neden… festivallerden nefret ediyordun… sahi?”

“Hımm? Bunu sana daha önce de söylemiştim sanırım ama festivaller sadece çiftler içindir de ondan.”

“… Hım… Doğru ya…”

Gökyüzünü bir havai fişek dalgası daha aydınlattı.

“… Sence… bu havai fişekler… güzel mi…?” diye sordu Shiro, oysa gözleri bunca zamandır kapalıydı ve aslında kendisi havai fişekleri izlemiyordu.

“Yani, sayılır herhâlde… Ama yine de başka bir yerde gördüğün havai fişeklerden ne farkı var anlamıyorum.”

Sora’nın bile duyguları vardı. Herkes gibi o da havai fişeklerin güzel olduğunu düşünürdü. Sadece onları balkondan izlemekle bir bilgisayar ekranından izlemek arasındaki farkı kavrayamıyordu.

Shiro’nun neden yere baktığını bilmeyen Sora, onun da kendisiyle birlikte izlemesini sağlamak için iyice coşarak anlatmaya başladı.

“İnsanların neden festivaldeki havai fişeklerin en iyisi olduğunu düşündüğünü biliyor musun? Ben söyleyeyim sana: Çünkü o çiftler aslında havai fişekleri izlemiyor!! Festivalde havai fişekler için bulunuyorlar ama aslında tek baktıkları şey birbirleri!!”

İnsanların festivalden keyif almasının tam olarak sebebi bu işte. Başka bir deyişle!

“Bir yaz festivalinde seni ne kadar kazıklamaya çalışırlarsa çalışsınlar—ki aslında bunun da etkisi vardır muhtemelen… Günün sonunda çiftler sadece birbirlerinin gözlerinin içine bakıp o bildik tiyatroyu oynamak istiyor: Kız, ‘Havai fişekler gerçekten çok güzel’ diyecek, erkek de ‘Senin kadar değil’ karşılığını verecek, sonra kız ‘Ayy, çok tatlısın! Seni seviyorum’ diyecek, erkek de ‘Ben de seni seviyorum bebeğim!’ moduna girecek!! Biz sapların azıcık bile yasama yetkisi olsaydı, o iğrenç çiftlerin toplum içindeki her türlü yılışıklığı için ‘görüldüğü yerde vurulsun’ kararnamesi çıkarırdım—harika olurdu!! Yerim onları; hepsi cehennemin dibinde yansın!!”

“… Şey, Abi… Sen Elchea’nın… kralısın…”

“Ha?! Çok iyi bir noktaya değindin!! Vay anasını, tahta geri geçer geçmez tam olarak ne yapacağımı çok iyi biliyorum!!”

Gökyüzünde patlayan havai fişeklerin sesine festival davulları karışıyordu.

Gürültüye rağmen iki kardeşi garip bir sessizlik sardı. Sora, Shiro’nun yüz ifadesini göremiyordu; Shiro hâlâ başını önüne eğmiş duruyordu.

Kısık bir sesle ona sordu:

“… Bütün havai fişekler… böyle midir?”

Derken, Shiro birdenbire Sora’nın elini tuttu. Tutuşu şaşırtıcı derecede sıkıydı.

Hafifçe titrediğini hissedebiliyordu—Sora gece gökyüzüne ilk kez adamakıllı işte o an baktı.

“”

Gözleri hayretle büyüdü. Semada parıldayan yıldızlar bile, düşen rengârenk ve muhteşem ışık huzmeleriyle bezenmiş gece manzarasının yanında gölgede kalıyordu.

Doğu Birliği, kendi dünyasındakilerden daha gelişmiş havai fişeklere mi sahipti yoksa…?

Nedenini bilmediği bir şekilde, o gece şahit olduğu havai fişekler daha önce gördüğü her şeyin fersah fersah ötesindeydi. Bu manzara karşısında Sora’nın nefesi boğazında tıkandı—

“… Havai fişekler… gerçekten de… çok güzel.”

“Evet, öyleler. Ama senin yanında lafları bile edilmez.”

“… Seni seviyorum… Abi…”

“Evet, abin de seni seviyor, Shiro. Hem de dünyalar kadar.”

“… Bunu… iki yıl önce… sormak istemiştim…”

Şimdi anlıyorum…

Sora ne kadar sığ düşündüğünden utandı.

Şunu fark etti: Yaz festivallerinin tadını sadece çiftler çıkarmak zorunda değildi.

Kız kardeşiyle birlikte izlediğinde, bu havai fişeklerin eşsiz bir anlam taşıdığını hissedebiliyordu.

Buna yürekten inanan Sora bakışlarını indirdi, fakat gördüğü şey—

“… Evet… Sana sormak… istediğim şey buydu…”

Sora’nın nefesini hissedebileceği kadar yakınında duran Shiro’nun yüzüydü.

Gözleri, patlayan havai fişeklerin ışıklarıyla ışıldıyordu.

Sora, karanlığın içinden bile yanaklarının sıcaklığını hissedebiliyordu.

Dudaklarından kelimeler dökülürken titreyen dudaklarının hafifçe aralandığını görebiliyordu.

Kız kardeşinin sesi o kadar cılız ve hafifti ki adeta kaybolup gidiyordu—yine de kendilerine ulaşması vakit alan uzaktaki patlama gürültülerine rağmen, onu gayet net duyabilmesine şaşırdı.

Shiro’nun iki yıl önce neden bir festivale gitmek istediğinin gerçek sebebini öğrenmek üzereydi.

Birlikte havai fişekleri izlerken ona sormak istediği soru şuydu:

“… Abi—biz neden… bundan daha fazlası olamıyoruz…?”

Shiro’nun ne kadar büyüleyici olduğunu herkesten iyi biliyordu… ya da en azından öyle sandığını düşünüyordu.

Fakat onu bu halde görmek: üzerindeki yukatasıyla, gökyüzündeki havai fişeklerin ışıltısıyla aydınlanmış ve sanki onu çağırıyormuş gibi duran dudaklarıyla…

Sora içinden, Hayal edebileceğim her şeyden çok daha güzel—hiçbir dünyadaki hiçbir festival onun eline su dökemez, diye düşündü.

O anda Sora kalbinin durduğunu hissetti.

Ve sonra—

“Bzzzzzt!! Sonunda!! Sora, yandııııın!!!!”

diye aniden bir anons duyuldu. Ardından işlevini yitiren bir sonraki şey Sora’nın beyni oldu.

“Aferin sana Shiro!! Gerisini biz Perilere bırak!!”

Ha?

Bir saniye bekle—burada neler oluyor…?

Beyninin durakladığı kısa bir anın ardından panikleyen Sora etrafına bakındı; sonunda bakışları sağ kolundaki kıvılcım sensörüne takıldı—saatteki ibre gerçekten de sınırı geçmişti.

Kız kardeşine baktı. Ne titriyordu ne de yanakları kızarmıştı.

Yüzündeki hafif sırıtma dışında, her zamanki duygusuz halindeydi. Kötücül bir sırıtmeydı bu—haince bir sırıtma.

“… Üzgünüm, Abi… Ama kanmak senin hatandı… Değil mi?”

“?!”

Sözler, yüzündeki maske düşercesine döküldü dudaklarından.

Sora, tepesindeki ceza yüzünden yüzünü bile kıpırdatamıyordu ama ne olduğunu gayet iyi anlamıştı:

Beni kandırdı!!

O ana kadar olan her şey—ama her şey—tamamen bir rolden ibaretti!!

Sora bu oyunu kendisini kargaşadan uzak tutmak için kurgulamıştı ama Shiro için durum hiç de öyle değildi!!

Foeniculum da muhtemelen bu işin içindeydi. Bu sahneyi, Shiro’nun az önceki tavırlarını ve bu soruyu birlikte planlamışlardı—her şeyi!!

Sırf ceza yemem için mi içimde o kıvılcımı çaktırdılar…?!

Ama—neden böyle bir şey yapsınlar ki?!

İzleyicilerin beni kontrol etmek için topu topu otuz saniyesi var! Sadece otuz saniyeyle ne yapabilirler ki?!

Kendisini Perilerin boyunduruğuna sokmanın neye yarayacağına dair Sora’nın en ufak bir fikri yoktu.

Aklına mantıklı tek bir yanıt bile gelmediğinden, şüphe ve kafa karışıklığının içinde boğuldu.

Dışarıdan bakanların, Sora’nın bu donakalmış ifadesinden aklından geçenleri anlamasının imkânı yoktu.

Ama Shiro onun aklından geçenleri çok iyi biliyordu.

Kendisiyle Foeniculum’un el birliği yapıp onu kandırdığını anladığını bir anda sezmişti.

Ne var ki—Sora’nın bir şeyi yanlış anladığını, başka bir şeyden de şüphelendiğini fark edince Shiro hafifçe kıkırdadı.

İlki yanlış anlaşılmaydı: Shiro’nun söylediği her şeyin bir rolden ibaret olduğu sanısı.

Hiç de rol değildi; heyecandan zangır zangır titriyordu. Bu tamamen gerçekti.

Her an hüngür hüngür ağlamaya başlayıp kaçabilecek kadar ödü kopmuştu.

Aynen öyle—Sora’nın kurguladığı bu oyun, bu yaz festivali…

Shiro, ağabeyiyle baş başa kalabilmek uğruna Foeniculum ile bile iş birliği yapmıştı.

Bütün o ortamı ve atmosferi sırf Sora içinde bir kıvılcım hissetsin diye hazırlamıştı!

Yine de—yaptığı tek şey bundan ibaretti.

Peki ya Shiro’nun yaptığı bunca şeye rağmen içinde tek bir kıvılcım bile hissetmeseydi…?

Ya sevgi duygularını katbekat artıran bir alanda bütün bir haftayı birlikte geçirdikten sonra bile—hâlâ hiçbir şey hissetmeseydi?

Bu kumar, Sora’nın kız kardeşine karşı zerre kadar bile sevgi ve şefkat beslemediğini kanıtlayabilirdi.

Shiro, öyle bir şey gerçekleşirse bir daha kendini toparlayamayacağını düşünüyordu…

Hayatında oynadığı en büyük kumarın bu olmasının sebebi de tam olarak buydu.

Fakat öğreneceği şey göz önüne alındığında, bu riski almaya fazlasıyla değerdi!!

Ağabeyi, o an zihnini kemiren şüphelerin içinden asla çıkamayacaktı.

Yani: Bütün bunlar neden onun başına gelmişti?

Kendisi hariç herkes için durum gün gibi ortadaydı.

“Pekiiii, millet!!” Hepinizin sabırsızlıkla beklediği o an geldi!!” Bugünün ana etkinliği!!”

Evet—yaz festivalinin asıl amacı işte buydu!!

Demek planının asıl noktası buydu Ağabey—ne kadar zekice.

Başkalarını birbirine düşürmek—kışkırtıcı, dolandırıcı ve oyuncu olarak yeteneklerinin üzerine yok.

Ama bizzat gözler önüne serdiğin üzere, konu aşkla ilgili şeylere gelince kafan hiç basmıyor.

İş bu oyuna—Yalnızca Çiftlerin Terk Edebileceği Bir Alan—gelince tam bir amatörsün!

Gerçekten de—ağabeyi bu oyunun odağı ve kalbiydi.

Steph ve Emir-Eins şöyle dursun, Shiro bunu gayet iyi biliyordu.

Jibril için de durum aynıydı. Kızların en başından beri gözlerini Sora’ya—ve yalnızca Sora’ya—diktiği apaçık ortadaydı.

Bunu fark edemeyen tek kişi Sora’nın kendisiydi—öyle ki kendisini bu şenlikten muaf tutmaya bile çalışmıştı.

İzleyicilerin olayların gidişatını etkileyebildiği böyle bir durumda, Perilerin tek bir ortak hedefi vardı.

Aynen öyle:

“Ne yapacağınızı biliyorsunuz, kaltaklar!!” Sora’nın aşk hayatını harekete geçirmek için isteklerinizi yollayın!!” Biz aşk ırkıyız—güçlerimizi birleştirip bu aptallara bu kelimenin gerçekte ne anlama geldiğini göstereceğiz!!” Hadi, yağdırın bağışları!!” WA-HA-HAAAAA!!”

Ana karakteri kenardan çekip çıkarın ve yeniden oyunun ortasına fırlatın!!

Bu yaz festivalinde en çok bağışın toplanacağı an—Sora’nın ilk aşk kıvılcımını hissettiği o andan başkası olamazdı.

Yani izleyicilerin, Sora’ya Shiro’ya karşı hissettiklerini fark ettirme fırsatı— Tam da bu andı!!

Perilerin Sora için belirleyeceği isteğin seçilmesine altmış saniye kalmıştı.

O bir dakika Shiro’ya bir sonsuzluk gibi geldi.

Kendi kendine sordu: Gerçekten bunu başarabilecekler miydi…?

Ağabeyimi bu dünyadaki herkesten çok seviyorum.

Onu dünyadaki herkesten daha çok sevdiğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Ağabeyimin de aynı şekilde hissettiğini düşünüyorum. Umarım öyledir. Sadece henüz bunun farkında olmadığını düşünüyorum; inanmak istediğim şey bu.

Ve anlık bir anlığına bile olsa, sensörünün bana olan sevgisi yüzünden tetiklendiğine inanmak istiyorum.

Yine de… Gerçekten ne kadar böyle hissettiğini kestirmek zor.

Çok korkuyorum. Hemen buradan kaçıp gitmeye hazırım.

Fakat Shiro, ne olursa olsun olduğu yere çivilenmiş gibi durmaya devam etti.

Foeniculum gerisini kendisine bırakmamı söylemişti. Bu işi başaracak.

Peri (Fairy) ırkı aşktan bu dünyadaki diğer tüm ırklardan daha iyi anlar; ve onlardan biri bana bunun işe yarayacağını söyledi!

Ağabeyi Foeniculum’a güvenmişti; kaderlerini onun ellerine bırakacak kadar güvenmişti, bu yüzden Shiro da ona güvenecekti!!

Ben üzerime düşeni… yaptım… , diye düşündü Shiro.

Şimdi bana bir sonraki adımda ne yapacağını göster—bana inanılmaz bir şey göster.

Yalnızca otuz saniyede ağabeyimin bana olan sevgisini anlamasını sağlayacak, Shiro’yu duygularının odağı olarak kabul ettirecek bir şey.

Eğer bunu gerçekleştirmenin gerçekten bir yolu varsa, göster bana.

Bana onun sevgisini kazanacak o karmaşık, idrak edilemez usta hamleyi göster; satrançı çocuk oyuncağı gibi gösterecek kadar çetrefilli bir hamleyi.

Bana asla tahmin edemeyeceğim, eşsiz ve rakipsiz bir yanıt ver—ver onu bana!!

“Shiro… Sana itiraf etmem gereken bir şey var.”

Altmış saniyesi dolmuştu ve Sora—hayır.

İzleyicilerin kontrolü altındaki Sora, doğrudan Shiro’ya döndü ve ilan etti:

“Ben… loli kızlardan hoşlanıyorum.”

Evet, biliyorum. Eee?

Kendisi hakkında zaten bilinen bir gerçeği haykırmıştı ama buna rağmen görkemli bir edayla devam etti.

“Evet, sevimli loli kızlar beni tahrik ediyor. Ve böyle olmamın sebebi sensin!! Anlayacağın, sana romantik olarak ilgi duyuyordum—ardından sana duyduğum cinsel çekim büyüdükçe olaylar gelişti ve sadece loli içeriklerine otuz bir çekmeye başladım!! … Az önce bundan daha fazlası olup olamayacağımızı sormuştun, değil mi?”

Shiro’nun elini tuttu ve katıksız bir samimiyetle doğrudan gözlerinin içine bakarak haykırdı:

“Olamamamız için kesinlikle hiçbir sebep yok. Şimdi Shiro, gerçekten bir olma zamanımız geldi. Birleşme zamanı… bedenen!!”

“Ne oluyor be?! Sizi gidi lanet ahlaksız pislikler, hepinize kocaman bir kırmızı kart!! Böyle bir pislik yapmak için aklınızı kaçırmış olmalısınız!!”

Foeniculum çıldırmıştı. İzleyicilerinin böyle belaltı bir şakayı seçeceğine inanamıyordu.

Shiro ise duygu karmaşası içinde titremekten başka bir şey yapamadı.

Aşk ırkı olan Peri (Fairy) ırkının ona yaptırdığı şey bu muymuş? Tanrı katında bir hamle diye buna denirdi işte!!

Şöyle ki, 2D karakterler söz konusu olduğunda ağabeyi katıksız bir lolicon’du.

En sevdiği loli karakterlerin yaş ortalaması 12’ydi. 344, 48. Yüzde 8’i aynı zamanda küçük kız kardeş karakterleriydi.

Ve bu tercihinin Shiro’nun eseri olduğu fikri—tamamen kanıtlanamaz bir şeydi!!

Doğru, az önce bu şeyleri söylemeye zorlanmıştı. Gerçekte hissettiği şey bu değildi. Ama bunu bir kere söylediği için, kız kardeşini hiç cinsel bir gözle görüp görmediği sorusu sonsuza dek zihnini kemirip duracaktı!!

Çünkü—bir saniyeliğine de olsa—ona karşı yadsınamaz bir aşk kıvılcımı hissetmişti!!

Peri (Fairy) ırkı… Ne korkunç bir ırk… Bu, mükemmel bir şahtı.

Shiro’nun mat etmesine yalnızca birkaç hamle kalmıştı ve ağabeyinin bundan kaçınmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Helal olsun size izleyiciler.

Shiro’nun tek yapması gereken, onun kız kardeşi gibi değil de daha çok sevgilisi gibi davranmaktı.

Bu da kaçınılmaz olarak ağabeyinin ona farklı bir gözle bakmasını sağlayacaktı…

Shiro’nun zihni baş döndürücü bir hızla çalışıyordu—ancak çok geçmeden, yaptığı o korkunç gözden kaçırmanın acı verici bir şekilde farkına varacaktı.

Aşk ve romantizm konusunda bu dünyanın uzmanları olan Peri (Fairy) ırkının gözünde Shiro’nun bu hususta Sora’dan hiçbir farkı yoktu. Katıksız bir acemi.

Aşk oyunu söz konusu olduğunda kategorik olarak üstün olan Peri (Fairy) ırkını kendi emellerine alet edebileceğini düşünmek, tam anlamıyla bir kibir göstergesiydi.

Ve böylece—vardığı bu mantıklı sonuca rağmen, Shiro’nun ağzından dökülebilen tek şey şu oldu:

“………………………………… Hı?”

Yanakları elma şekeri gibi kıpkırmızı kesilmiş bir halde, yalnızca tek bir ses çıkarabildi.

Dörtnala koşan düşünceleri tam durma noktasına gelmiş ve kafası neredeyse omuzlarından uçacak raddeye gelmişken—

“Bzzzzt!! Shiro nakavt oldu!! Görünüşe göre hâlâ oyundayız millet!! Elbette Sora kendi duygularının farkında değil… ama aynı şey Shiro için de geçerli!! Pekala, işte şimdi işler ilginçleşiyor!! Şimdi Shiro için isteklerinizi yağdırın bakalım!!”

Foeniculum’un sohbet odasına Shiro’nun cezasını aktardığı duyulabiliyordu.

Ama tüm bunlar kulağa o kadar uzaktan gelıyordu ki… O sözler Shiro’ya hiç ulaşamadı bile…

……

Oyun o noktadan sonra da devam etmişti—en azından Shiro’nun kestirebildiği kadarıyla.

İzleyiciler Steph, Jibril ve Emir-Eins’i Shiro ile ağabeyinin yanına getirtmişti.

İki kardeşin de hâlâ tek bir ‘out’u bulunuyordu. Yine de her ikisi de oradayken izleyiciler, diğer üç yarışmacıya—özellikle Steph’in ‘out’ sayısını artıracak şekilde—çok daha geniş bir yelpazede istek sunabilmişti. Peri (Fairy) ırkı oyuna daha da hırsla sarılmış, attıkları bahşişler Sora’nın en uçuk hayallerinin bile ötesine geçerek tavan yapmıştı—en azından Shiro bunu sonradan öğrenecekti.

Olayların gerçekte nasıl geliştiğini ancak ertesi gün öğrenebilecekti.

Shiro’nun beyninin durduğu andan sonrasına dair hiçbir hatırası yoktu.

Hatırlayabildiği tek şey —ki onu da zar zor hatırlıyordu— ağabeyinin kendisine söyledikleriydi.

Bu sözler zihninde sonsuz bir döngü halinde tekrar tekrar yankılanıp duruyordu.

“Sana karşı romantik anlamda ilgi duyuyorum,” demişti………

Onuncu Gün—Sabah.

Yaz festivali etkinliğinin bitmesinin üzerinden iki gün geçmişti.

Sora, kendi kendine dövünerek son derece karamsar bir ifadeyle odasından çıktı.

Yaz festivali oyunu tam anlamıyla bir fiyaskoydu…

Evet… Sadece iki saat içinde bizimkiler bahşişlerden tam 1.400.000.000 puan toplamayı başarmıştı.

Foeniculum’a göre—kanalın abone sayısı, tam da Sora’nın hedeflediği gibi olağanüstü bir şekilde artmıştı.

Son yayını dokuz yüz yetmiş binden fazla izleyici takip etmişti ve yayın için harcadıkları miktar da bu sayılarla birlikte katlanmıştı.

Dün gece gösterilen özet klip sırasında bile ekip iki yüz milyon puan daha kazanmayı başarmıştı.

Sora akıllı telefonunu kontrol etti—ekrandaki güncel puan miktarı 1.600.000.000’un üzerindeydi…

Çok uzak görünen beş milyar ruh puanı —bir anahtar satın almak için ihtiyaç duydukları miktar— artık el uzatımı mesafedeydi.

Tam da Sora’nın planladığı gibi—hatta hayır, planlarının katbekat ötesindeydi.

Fakat bu beklenmedik sonuçlar, beraberinde aynı derecede beklenmedik bir bedel getirmişti…

En başta, yaz festivali oyununun sonuçları Sora’yı gafil avlamıştı.

Yani—her bir oyuncunun topladığı ‘out’ sayısı.

Sora: 1

Shiro: 1

Steph: 32

Jibril: 18

Emir-Eins: 18

En kötü durumdaki oyuncu hiç kimse için sürpriz olmamıştı. Ancak Sora, Jibril ve Emir-Eins’ın ikinciliği paylaşacağını asla tahmin edemezdi.

Başka bir deyişle, iddianın kurallarını yerine getirmek adına, en çok kıvılcım hisseden iki oyuncu sayısı üçe çıkmıştı. Dolayısıyla, bu oyundan iki çift doğmuş oldu. Ve bu çiftler:

Steph × Jibril ve Steph × Emir-Eins idi.

Steph her ikisini birden idare ediyordu…

Ertesi gün—ki bunu olabildiğince hafif bir dille ifade etmek gerekirse—tam anlamıyla bir cehennemdi.

Jibril ve Emir-Eins, her iki tarafa da sarkan kişinin başka biri değil de Steph olduğunu çok geçmeden keşfetmiş ve böylece üçü de karmaşık bir aşk üçgenine hapsolmuştu… Shiro ile birlikte odasına çekilip günün geri kalanını yorganın altında titreyip ağlayarak geçiren Sora, bu aşk üçgeninin üç köşesi arasında tam olarak nelerin yaşandığını hiçbir zaman öğrenemedi. Yine de havadaki o boğucu düşmanlığı fark etmişti; yatak odasının kapısından içeri sızacak kadar elle tutulur bir düşmanlıktı bu.

Eğer On Yemin olmasaydı, insan ırkı bu destansı boyuttaki romantik kaçamağın artçı şokları yüzünden helak olabilirdi.

Sora, bu felaketin bilançosunu ancak ertesi sabah öğrenebildi.

Sormasına bile gerek kalmamıştı. O sabah gördüğü şey, nelerin yaşandığını kabataslak anlamasına fazlasıyla yetmişti.

“Kiki, hey, Stephanie. Aklıma bir şey takıldı da. Bir saniye beni dinler misin?”

Steph, aynadaki kendi yansımasıyla konuşuyordu.

“Jibril ve Emir-Eins sana gerçekten kimi sevdiğini sorduklarında… gidip ikisinden de hoşlandığını söyledin… Ah, biliyorum, biliyorum. Bu duyguları hissetmeye zorlandın. Üzerinde çok düşünmene gerek yok—evet, aynen öyle. Ama bir de kendine bak—adeta aşık bir kız gibi görünüyorsun.”

Ardından yumruğunu aynaya indirdi.

“İşte bu yüzden yüzündeki o aptal ifadeyi silmeni söylüyorum sana!! Bana öyle ‘Ama aşkta mantık aranmaz ki!’ zırvalıklarıyla gelme!! Eleştirel düşünme yetisini tamamen kaybetmişsin!! Eksik olsun, almayayım!! Stephanie, bana resmen ucuz bir kadın olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?!”

Aradan bir gün geçmiş ve eski haline dönmüş olmasına rağmen Steph, Peri büyüsünün etkisi altındayken hissettiklerini bir türlü zihninden atamıyordu. Çaresizlikten ne yapacağını şaşırmış halde aynadaki kendi yansımasıyla kavga ediyordu.

Bu esnada…

“O halde, birbirimizin hayatlarını ortaya koyacağımız bir oyun oynamaya ne dersiniz?”

[Endişe] Düzensiz Numara, Efendimizin mülküdür. [Tahmin] Düzensiz Numara’nın, Efendimizin izni olmadan hayatını ortaya koyamayacağı öngörülmektedir. [Soru] Bu durumda ne yapmalıyız?

“… Bu gerçekten de bir sorun teşkil ediyor. Ah, Efendim. Tam zamanında geldiniz. Birbirimizi öldürme hakkını ortaya koyacağımız küçük bir oyun oynamak istiyoruz. Katılmam için izin vermenizde bir sakınca var mıdır acaba? ”

“[Özür] Bu birimin zaferi, Efendimizin mülkünün imha edilmesiyle sonuçlanacaktır. Lütfen beni bağışlayın. Lakin hiç endişe etmeyiniz. Her iki taraf da hızlı ve acısız bir ölüm infazı gerçekleştirme hususunda mutabık kalmıştır… Hiç canı acımayacak, söz veriyorum.”

Öldürme kastı, tanımı gereği öldürme niyetidir.

Ölüm, iddialarının ön koşuluydu —öylesine umursamazca koydukları bir ön koşuldu ki— artık sadece bir niyet meselesi olmaktan çıkmıştı.

Bu iki canlı silah, ölümüne amansız bir mücadele vermek adına sakince gerekli hazırlıkları yapıyordu.

Sora koyduğu teşhisi bir kez daha teyit etti: Yaz festivali oyunu tam anlamıyla bir fiyaskoydu.

Ekibi hayal edebileceğinden çok daha büyük bir kaosa sürüklemişti… Fakat tüm bunlar bile öngörülemeyen artçı sarsıntılardan ibaretti.

Oyunun sonuçlarının da aynı derecede beklenmedik olduğu göz önüne alındığında, bu durum tek başına o kadar da büyük bir sorun teşkil etmemeliydi.

Oyunun ikinci başarısızlığı —işte Sora’nın bir türlü kabullenemediği şey buydu.

Tüm bu olayın sıradan bir fiyasko değil de devasa bir felaket olduğunu iddia etmesinin nedeni de tam olarak buydu.

Yani…

“… Ş-şey, Shiro… Ş-şu ikisini sakinleştirmeme yardım edebilir misin acaba?”

Sora odasına doğru dönüp kız kardeşine seslendi. Başının kapı eşiğinden dışarı uzandığı görülebiliyordu.

“…?!”

Ancak Shiro hafifçe irkildi ve gözle görülür bir korkuyla yeniden odasına çekildi.

Evet, doğrusu buydu: Yaz festivali bittiğinden beri Sora ile Shiro henüz tek bir kelime bile edememişlerdi.

Bu devasa bir sorundu; öyle ki diğer her şey bunun yanında tamamen önemsiz kalıyordu.

Olayın bu noktaya gelme sebebi ise fazlasıyla barizdi…

Oyun sırasında Sora, Shiro’ya ondan romantik olarak hoşlandığını—ve hatta cinsel bir çekim de duyduğunu söylemişti.

Hemen ardından Shiro derin bir şoka girmiş, oyun bittikten sonra bile bu halden çıkamayarak kendini odasına kapatmıştı. Dahası, artık ağabeyiyle aynı yatakta bile yatmıyorlardı. Sora son iki geceyi yerde yatarak geçirmek zorunda kalmıştı.

Ve elbette böyle hissetmesi son derece doğaldı.

Bunca zamandır kendisine bir kız kardeş gözüyle bakan insanın meğer ona ahlaksız, cinsel arzular içeren bir gözle baktığını öğrenmişti.

Bu düşünce sadece şok edici değil, düpedüz bir psikolojik korku hikayesinden fırlamış gibiydi.

Sora’nın acınası derecede iğrenç biri olması da durumu hiç ama hiç kolaylaştırmıyordu. Shiro’nun hissettiği şeyi anlatmaya “travma geçirmek” kelimesi bile hafif kalırdı.

Sora’ya tüm bunları söyletenin Periler olduğu ve bu lafların arkasında hiçbir gerçeklik bulunmadığı gün gibi açık olmalıydı.

Yine de Sora bunu kendine kaç defa telkin ederse etsin, şu soruyu sormaktan kendini alamıyordu:

Nasıl bu kadar emin olabilirim ki?

Shiro’ya yalan söyleyemeyeceğini biliyordu. Buna kendisi de asla izin vermezdi.

Bu yüzden Shiro’ya hiçbir zaman o gözle bakmadığından kesinlikle emin olması gerekiyordu.

O halde lanet olsun ki niye senin kıvılcım sensörünü tetikledi?!

Böylece iç çatışmalar içinde kıvranan Sora, yaz festivali oyununun tam ve katıksız bir fiyasko olduğuna kanaat getirdi.

Ama yine de—!!

Dişlerini sıktı ve başını kaldırdı. İçindeki bu karmaşa kendisini mahvetmeden önce göğüs gerip bir yolunu bulmalıydı.

Bu onun başarısızlığıydı; yaz festivalinin tüm planlamasını kendisi yapmıştı. Tüm grubun bu çileye düşmesinin doğrudan sebebi onun dikkatsizliğiydi.

Shiro’nun böylesine travma geçirmesinin nedeni kendi hatasıydı—kız kardeşi ızdırap çekerken bu baskı karşısında ezilmeyi kendine yediremezdi!

Önce özür dilemesi gerekiyordu. Ortalık yatıştığında her şeyi enine boyuna konuşacaklardı.

Affedilmeyi başaramasa ve bu ona her şeyine mal olsa bile, işlerin bu şekilde devam etmesine daha fazla katlanamazdı!!

“Bak, Shiro. Konuşmamız lazım. Ben—”

Kararını vermiş, en kötüsüne kendini hazırlamış olan Sora, yüzünde ciddi bir ifadeyle özür dilemek üzere kız kardeşine doğru yaklaştı.

Shiro’nun omuzları sarsıldı, yanakları al al oldu ve gözleri yaşlarla doldu—ardından avazı çıktığı kadar bağırdı:

“?! H-hayır… Yapma… Daha fazla… yaklaşma…!!”

…………

“Günaydın ahali!! Aşk üçgeni yayını acayip tuttu!! Bu gidişle göz açıp kapayıncaya kadar beş milyar ruh puanına ulaşacağız, gveh-heh-heh-hehhh… Eee!! Bu geceki yayın için ne düşündüğünüzü duymak istiyorum— Bir dakika, Sora, sen şu yaz festivali meselesi yüzünden gerçekten karalar bağlamış olamazsın, değil mi?”

Heyecanla evin içinde beliren Foeniculum, Sora’yı yerde bir ceset gibi yatarken buldu.

“… H-hayır… Ağabey… Benim demek istediğim… o değildi…!” Gözleri yaşlı Shiro uzaktan böyle seslendi; Sora’nın yanına yaklaşmaya bir türlü cesaret edemiyordu.

“Buldum— On Yemin üzerine bir daha asla aşık olmamak için yemin edeceğim!!” diye haykırdı Steph. “Hangi oyunu oynadığımızın bir önemi yok—ne oynarsak oynayalım kaybedeceğim!! Böylece bu kötü düşüncelerden kurtulmuş olacağım!!”

“O da ne…? Küçük Dora az önce dahiyane bir fikir mi buldu?”

“[Onay]: Fiziksel yıkım yerine zihinsel yıkım. Düzensiz Birim bilincini de bahse yatırabilir. Vay canına.”

En sonunda üç hanımefendi, kendilerini baltalamak için son derece verimli bir yöntem geliştirip ortalığı daha da kaosun içine sürüklediler.

“Yaaani… şey, onuncu günün oyunu hakkında. Halledilebilecek gibi duruyor mu—? Pekiiğğ… Görünüşe göre kesinlikle hayır,” diyen Foeniculum ekibe göz gezdirirken, Sora buna ceset gibi bir sessizlikle karşılık verdi.

Kes sesini. Bu oyun falan artık zerre umurumda değil……

Shiro ile arasındaki bağı kaybetmişti.

Uzun bir başarısızlıklar zincirinden ibaret olan hayatında, kaybetmeyi asla istemediği tek şey buydu.

Ben bundan asla toparlanamam. Neden toparlanayım ki zaten? Gözlerimi bile açmak istemiyorum… Kendi nefes alıp verişim ve kalp atışım bile sinirimi bozmaya başladı. Neden hâlâ çalışıyorlar ki? Bu gezegenin değerli oksijenini boşa harcamaktan başka bir şey yapmıyorlar… Aptal organlar… Beni hayatta tutacak kadar yetkin olduklarını zannederek ne hakla işgüzarlık yapıyorlar?

Öf—tek istediğim bir köşede büzüşüp ölmek.

En azından toprağa besin sağlayarak bir işe yararım…

Sora’nın bu zifiri karanlık karamsarlığına rağmen…

“… Pekala! Anlaşılan bugün izin yapıyoruz!! Keyfinize bakın!”

Foeniculum neşeli bir yorum yaptı ve Shiro’ya sırıtır gibi göründü. “Yarışmacılar sinir krizi geçirirken pek düzgün bir yayın olmaz zaten. Şansımıza, son iki günde derya deniz bağış topladık. Gidin de kendinize güzel şeyler alın. Bunu hak ettiniz. Güzel bir yemek falan yiyin. İyice bir enerji depolayalım da oyuna öyle dönelim!!”

Foeniculum’un ağzından kaçırdığı o hafif kıkırdamayı fark edecek durumda değildi kimse…

Ve böylece oyun onuncu gününe yaklaştı.

Ekibin kendine vakit ayırabildiği ilk gündü ve bu günü diledikleri gibi geçirmeye karar verdiler.

Sora, Shiro’yu odalarına götürdü; kendisi de battaniyesine sarınıp kapının yanındaki köşeye çekildi.

“Hık… Sh-Shirooo, lütfen… Affet abiniii…”

Sora, battaniyesinin altından titreyen sesiyle Shiro’dan defalarca özür diledi. Shiro ise—

“……”

ne cevap veriyor ne de kılı kıpırdıyordu. Öylece donup kalmıştı.

Odanın karşı tarafında, pencerenin kenarında durmuş, derin bir sessizlik içinde hummalı bir şekilde düşünüyordu…

Sakin ol… Mantıklı düşünmek senin en büyük silahın…

Başına gelenler üzerine iki gün boyunca kafa patlattın ama eline hiçbir şey geçmedi.

Ama olayları sakin ve mantıklı bir sıraya koyarsan mutlaka bir şeyleri çözebilirsin.

Doğru ya; her şey plana uygun ilerliyor. Bunların hepsi planın bir parçası!!

Plana uygun olarak, abisinin kendisini bir sevgili gibi görmesini başarıyla sağlamıştı.

Yine plana uygun olarak, abisi şu an kafa karışıklığını üzerinden atamıyordu.

O halde Shiro’nun bundan sonra yapması gereken şey, yerinde durup titremek değildi!

Plana sonuna kadar sadık kalmalıydı: Bir kız kardeş gibi değil, bir sevgili gibi davranmalıydı!

Bir çift olmaları için geriye kalan tek şey buydu; Shiro, Sora’yı işte böyle mat edecekti!!

Ah… mantık ne kadar da muazzam bir şey değil mi?

1 + 1 her zaman 2 eder. Duyguların sana ne söylemeye çalışırsa çalışsın, asla 3 ya da 4 etmez.

Mantık insana asla ihanet etmez. Her zaman nesneldir ve sana doğru yolu gösterir…!

“Hık… Shirooo, lütfen abinden nefret etme…”

Dolayısıyla—mantıken bakacak olursak—ağlayan abisine ne demesi gerektiği son derece açık ve netti.

Ben mi? Senden nefret etmek mi, abi? İmkânsız.

Sana bu kadar acı çektiren şey, yaptığın o akıl almaz yanlış değerlendirme.

Bu saçma yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmak için sana gerçekte ne hissettiğimi söylemeliyim.

Seni dünyadaki herkesten çok seviyorum—seni karşı cins olarak seviyorum!

Mantığının rehberliğinde Shiro nihayet konuştu.

“… Abi, sen… yanılıyorsun. Ben asla… senden nefret etmem… Ben…”

Ancak…

Shiro’nun boğazı düğümlendi; ağzından bundan başka tek bir kelime bile çıkamadı.

Neler oluyor? Neden daha fazlasını söyleyemiyorum?!

“Üühühü, biliyordum! Benden nefret ettiğini biliyorduuum! Kahretsiiiin, öldürün beni daha iyiii!!”

“… H-hayır— Abi, öyle değil… A-ah—!”

Kız kardeşinin onu sevdiğini söylemeye fiziksel olarak bile dilinin varmadığını fark eden Sora, en sonunda her şeyin son bulmasını, canının alınmasını haykırdı.

Başını duvara vurmaya başladı ama Shiro yine de onunla konuşacak ya da yanına yaklaşacak gücü kendinde bulamadı.

Kendine neler olduğunu kavrayabilmek için çaresizce karmakarışık zihnini zorladı.

Gerçekten de, mantığın her zaman dürüst kalacağına güvenebilirdiniz.

Tek sorun şuydu: Mantık, doğru bir öncül olmadan asla doğru bir sonuca varamazdı.

Bana neler oluyor?

Bu sorunu daha fazla erteleyemeyen Shiro, bir cevap bulabilmek için bir kez daha mantığına sığındı: Bana neler oluyor, bu neden oluyor ve ne zaman başladı?

Birincisi: Bu ne zaman başladı? Cevap barizdi.

Sora’nın Shiro’yu bir sevgili—ve bir cinsel arzu nesnesi—olarak gördüğünü söylemek zorunda kaldığı an.

Peki—sonra ne oldu? Bu da barizdi.

Kalp atış hızı ve vücut sıcaklığı arttı. Nefes almakta zorlandı ve vücudu titremeye başladı.

Ardından düşünceleri tamamen kilitlendi—öyle ki o andan itibaren ne olup bittiğini hatırlayamıyordu bile.

Peki—bu neden oldu? Ben… bilmiyorum.

Her şey plana uygun gitmişti—en azından kendisi öyle sanıyordu. Ama işin gerçeği şuydu: Shiro’nun belirtileri abisi ona itirafta bulunduğu an başlamıştı ve hiç de iyiye gitmiyordu.

Aksine, hızla daha da kötüleşiyordu.

Artık abisinin yüzüne bile bakamıyordu.

Kalbi, bir çiviye vurulan çekiç gibi küt küt atıyordu. Yüzü alev alev yanıyordu. Nefesi kesik kesikti.

Yine de o gece bir şekilde uyumayı başardı. Abisiyle aynı yatakta değildi ama o büyük yorgunluk yüzünden sızıp kalmıştı. Sabah olduğunda bu hislerin geçmiş olacağını umuyordu.

Ancak uyandığında gözüne takılan ilk şey yine her zamanki şey oldu.

Son sekiz yıldır her sabah gördüğü manzaranın aynısıydı—fakat bu kez açıkça farklı bir şey vardı.

Bu, abisinin yüzüydü. Onu gördüğü an, az kalsın bilincini yine kaybedecekti. Nefesi kesildi.

Şimdi bile abisi yaklaşmaya çalıştığında vücut sıcaklığı fırlıyor, kaçmak istiyordu.

Sadece onunla aynı odada bulunmak bile boğazına bıçak dayanmış gibi hissettiriyordu. Olduğu yere çakılmış, titriyordu. Kıpırdayamıyordu.

Başa dönersek—vücuduna ne oluyordu böyle?

Hiçbir… fikrim… yok…!

Bu, mantığın ve aklın çözmeye yetmediği bir sorundu.

Hiçbir şeyi kavrayamayan Shiro ağlamaya başladı—buna karşılık Sora’nın hıçkırıkları bıçak gibi kesildi.

“Shiro, özür dilerim. Ama ben—”

Kararlı bir edayla ayağa kalkan Sora, son derece ciddi bir ifadeyle kız kardeşine yaklaştı.

“… İik?! H-hayır… Abi… Uzak dur benden!!”

Shiro, nabzının daha da hızlanmasından dehşete düşmüştü.

Bardak taşmıştı; bir çığlık atarak pencereden bahçeye kaçmaya yeltendi.

Fakat elini pencereye koyduğu—ve kendisini abisini terk ederken hayal ettiği an—

“… Hayır… Abi… Beni bırakma…!”

“Ne?! Seni asla terk etmem! Dur bir dakika—benden ne yapmamı istiyorsun ki?!”

Onun yanından ayrılma fikri bile gözyaşlarına boğulmasına yetecek kadar korkutucuydu.

Artık hiçbir şey bilmiyorum.

Kendine ne olduğunu da ne yapmak istediğini de bilmiyordu.

Her şey öyle bulanıktı ki. Elinden gelen tek şey ağlamaktı… …ta ki ansızın penceredeki yansımasını fark edip zihnine yeni bir düşünce sızana kadar.

Bu da kim böyle?

Pencereden kendisine yansıyan kendi yüzünü tanıyamıyordu.

Ama aynı zamanda tamamen yabancı da sayılmazdı—o yüzü gayet iyi tanıyordu.

Onu yakın zamanda görmüştü—hem de çok yakın zamanda… Kimin yüzüydü bu?

Fotografik hafızası sayesinde Shiro, anında bir yanıt bulabildi.

Yüzü Steph’inkine benziyordu.

Az önce aynaya baktığı andaki Steph’ti bu. Kendisine aşık bir kız demişti ve işte tam da bu ifadeyi takınmıştı.

Ama bu sadece soru işaretlerini artırıyordu.

Aşık bir kızın yüz ifadesi mi…? Bu neyi değiştirir ki?

Elbette aşıktı. Abisini her zaman sevmişti. Tanıştıkları andan itibaren—belki doğduğu andan beri—hatta çok daha öncesinden.

Eğer durum buysa, o zaman aynadan kendisine bakan bu kişi de kimdi? Hayır, bir dakika… Öyle değil.

Bu hiçbir zaman ben değildim.

Peki ben şimdiye kadar kimdim?

Kafası daha da karışan Shiro, zihnini kemiren yeni şüphelerle boğuşuyordu; fakat beyninin mantıksal kısmı çalışmayı bir an bile bırakmamıştı.

Nesneldi, ilgisizdi ve acımasızdı; çok geçmeden, yaşadığı bu kafa karışıklığına kesin bir açıklama getiren yeni bir hipotez sundu:

O da şuydu: O an hissettiği şey, aşktan başka bir şey değildi.

Yoksa bunca zamandır… ben hiç—

daha önce âşık olmamış mıydım…?

“Ooooh, işte görmek istediğim tablo tam da bu!! İşler iyice kızışmaya başladı!!”

Bu sırada Foeniculum, gizlice yayını sürdürmekteydi.

İzleyicileriyle birlikte, paylaştıkları o heyecan zirve noktasına ulaşmış hâlde izliyorlardı.

Bir gün ara vermek mi? Tam da böyle bir zamanda ha?! Siz aklınızı kaçırmış olmalısınız!!

Beş milyara ulaşmamıza şunun şurasında birkaç gün kaldı—hatta bu oyun gerçekten patlarsa, bu gece bile oraya varabiliriz!!

Yani, Tanrım, şu enfes gelişmelere bir bakın—bunu kameraya kaydedeceğime adınız gibi emin olabilirsiniz!!

İkiniz de kusura bakmayın ama burada yaşanan hiçbir şey gizli kalmayacak!!

Doğru ya—Foeniculum, Shiro’yu oturma odasında gördüğü an işlerin nereye varacağını tam olarak anlamıştı.

Peri, bu dramanın her saniyesini pişkinlikle ve gizlice kaydederken iştahla dudaklarını yaladı ve durumu süzdü…

Shiro, ağabeyinin kendisine karşı olan romantik duygularını uyandıracağını sanmıştı.

Shiro için ne yazık ki bu fazlasıyla safçaydı.

Aşk tanrısı tarafından yaratılan bir ırk olarak Periler, (başkalarının) romantik düğümleri söz konusu olduğunda her şeyi bilirlerdi ve ağabeyine potansiyel bir sevgili gözüyle hiç bakmamış olanın Shiro’nun kendisi olduğu gün gibi ortadaydı!

Foeniculum onların geçmişini bilmiyordu elbette. İkiliyle tanışalı topu topu on gün olmuştu.

Buna rağmen Foeniculum—izleyicileriyle birlikte—Shiro konusunda tamamen emindi.

Sadece kardeşten öte olma fikriyle aklınca oynamış olması muhtemel olsa da, yüzde yüz eminim ki—

Sora’ya kesinlikle ama kesinlikle bir sevgili gözüyle bakmamıştı!!

Belki henüz çok küçük olmasındandı, belki de aralarındaki aşırı yakınlıktan.

Sebebi ne olursa olsun, Shiro’nun yaz festivali oyununda ağabeyinin içinde bir aşk kıvılcımı yakmak için sorduğu o koz sorusu:

“… Ağabey—neden sen ve ben… bundan daha fazlası… olamıyoruz…?”

Bu soru, Foeniculum’a bilmesi gereken her şeyi vermişti.

Shiro “sevgili” kelimesini kullanmamıştı—kullanamazdı da!!

Muhtemelen daha önce bu fikri aklından bile geçirmemişti—belki hayal dahi etmemişti.

Foeniculum ve izleyicileri, Shiro’nun bu tek bir sorusundan durumu şıp diye anlamışlardı. Sora’ya o replikleri söyletmelerinin sebebi de tam olarak buydu.

Anlayacağınız, amaçları Sora’nın Shiro’yu potansiyel bir kız arkadaş olarak görmesini sağlamaktı—ki Sora’nın sensörü elendiğini haber verdiği an bunu başarmışlardı. Bu iş tamamlandığına göre—onunla daha fazla oynamanın ne gereği vardı?

Asıl Shiro’nun Sora’yı potansiyel bir erkek arkadaş olarak görmesini sağlamaları gerekiyordu.

Neden mi? Çünkü böylece işler çok daha eğlenceli olacaktı!!

İster kitaplarda ister filmlerde ister gerçek hayatta olsun, bir aşk hikayesinin en heyecanlı kısmı karakterlerin kavuştuğu an değildir.

Onları bir araya getiren o süreçtir—o ilk kıvılcımları hissettikleri, duygularının bocaladığı ve en sonunda meyvesini verdiği o anlar!

Shiro’nun duyguları, sekiz yılın birikimi olan bir alevdi—böyle küçük bir kız için fazlasıyla büyük bir alev—ve şimdi o alev bocalıyordu.

Tam da Foeniculum ve izleyicilerinin hedeflediği gibi, Shiro hayatındaki ilk romantik duyguların arasında yolunu bulmaya çalışıyordu.

Bu noktaya kadar her şeyi kusursuzca tahmin etmişlerdi; Periler tam da Shiro’nun arzuladığı o ilahi hamleyi yapmışlardı. Ekranlarına kilitlenmişlerdi—çünkü bir Peri bile Shiro’nun sevgisinin onu nereye götüreceğini kestiremezdi.

Üzerine böylesine sorumsuzca yüklenen bu beklentilerden tamamen habersiz bir şekilde—

“… Ağabey… Ben sadece… bir anlığına… kendimi kaybettim… Şimdi iyiyim…”

“Ş-şey, evet… Az önce sanki biraz tamamen kontrolden çıktın gibi… ama bu benim suçum—”

“… Ben… yoruldum… Hadi, banyo yapalım…”

“Ah— Ta-tamam!! Kırk yılda bir kendi isteğinle banyoya girmek istemeni ya da yüzündeki o buz gibi ifadeyi geçtim; sırf beni herhangi bir şeye davet ediyorsun diye acayip mutlu oldum!! Hadi gidelim!!”

Shiro tekrar ayağa kalkmıştı.

Monoton bir davette bulunduktan sonra ağabeyinin elini tuttu ve banyoya doğru yöneldi.

“Ayyy valla… Eveeet, izinleri olmadan onları banyoda kaydetmem pek doğru olmaz sanırım…”

Foeniculum ikilemde kalmıştı.

İkisini gizlice kaydettiği için zaten ahlaki açıdan gri bir bölgedeydi.

Yayını durdurmalı mıydı? Foeniculum bunu etraflıca düşünmek için bir an duraksadı ve—

“B-buldum! Buradan sonrasında sadece ses yayınına geçeceğim!! Banyoda işler edepsiz bir hal alacak olursa yayını keser, içeri dalar ve onları durdururum—yayına devam edebilmemiz için bu kadarı yeter de artar!!”

Bıçak sırtı bir karardı bu. Bir an bile geç davransa, hesabının tamamen kapatılması içten bile değildi.

Şimdi geri adım atamam; burada bir Peri olarak gururum söz konusu!!

İçgüdülerine—bunun getireceği bağışlardan bahsetmeye gerek bile yok—yenik düşen Foeniculum, yayını sürdürmeye karar verdi.

“Ahhhh!! İlaç gibi geldi! On gün boyunca yıkanmadıktan sonra banyo gibisi yok!! Değil mi, Shiro?!”

“… Evet, sanırım…”

“Daha sonra Steph’e teşekkür etmemiz lazım! Ne de olsa insanın temiz kalması gerekiyor!!”

“… Evet, sanırım…”

İki gün önce—tam da yaz festivalinden hemen önce—Steph söylediği gibi gidip bir banyo satın almıştı.

Shiro, banyonun bölmesinin arkasından ağabeyinin sesini duyabiliyordu. Duşta yıkanırken sesi doğal olmayan bir şekilde aşırı neşeli geliyordu.

Shiro ise küvette tek başına oturuyor, derin düşüncelere dalmış bir hâlde ağabeyine neredeyse hiç kulak vermiyordu.

Bu aşk mıydı şimdi? Ne kadar da saçma.

Bunun aşk olmasına imkân yoktu.

Yalnızca… biraz daha kafa karışıklığından ibaretti.

Doğru, Shiro içindeki bu çalkantının asıl sebebini çözmeliydi.

Ama bunu sonraya da bırakabilirdi. İlk olarak planını sonuna kadar uygulamalı, ağabeyini mat etmeliydi. Bütün mesele bundan ibaretti.

Şimdilik, huzurunu kaçıran tüm duyguları bastırmak için mantığının gücünü kullanacaktı.

Üstelik… ağabeyini mat olmaya nasıl zorlayacağını çoktan çözmüştü bile.

Tek yapması gereken, ikisi de çıplakken ona sarılmak ve romantik bir edayla, “Seni seviyorum, Ağabey,” demekti. Artık kendisinin de daha önce aynı şeyleri hissetmediğini iddia edemezdi; zafer neredeyse avuçlarının içindeydi—!!

“… Birlikte… girmek ister misin…?”

“Ha? İmkânı yok, reşit olmayanların çıplaklığına her zaman karşı çıkan sensin.”

Sırf banyoya asla girmek istemediğimden öyle söylüyorum…

Ama şimdi adeta kıçını kaldırıp içeri girmesini söylüyordu.

Shiro sabırsızlığına engel oldu—

“… Sorun değil. Üzerimde… havlu var… Sen de… bir tane sarınabilirsin…”

“Aha. O zaman bir mahzuru yok. Madem öyle, geleyim bari.”

ve Sora’nın kalkıp küvete doğru yaklaşmasını izledi.

Söylemeye bile gerek yoktu; Shiro’nun üzerinde havlu filan yoktu. Bu kuyruklu bir yalandı.

Sıcak banyodan yükselen buhar oldukça yoğundu. Dahası, Shiro suyun iyice içine batmıştı.

Ağabeyi tam yanına oturana kadar üstünde havlu olmadığını fark edemeyecekti.

Çıplak olduğunu anladığı andaysa, Shiro ona çoktan sarılmış, onu öpmüş ve hislerini dile getirmiş olacaktı. Oyun, set ve maç!!

Bölmenin arkasından bir siluetin belirişini izledi.

Güm güm. Kalbi göğsünde güm güm çarpıyordu ama yine de bekledi; mantığı, gereksiz her türlü duyguyu bastırıyordu.

Ağabeyi küvete her adım yaklaştığında, silüeti giderek netleşiyordu.

Shiro vücut sıcaklığının yükseldiğini ve zihninin boşalmaya başladığını hissetti fakat mantığı bir kez daha ipleri eline aldı. Biraz daha bekledi. Sonunda Sora, Shiro’nun yüzünü seçebileceği kadar yaklaştı—ve tam o anda…

“Ş-şey!! Bekle!!!!”

Shiro küvetten fırlayıp elleriyle Sora’nın gözlerini kapatırken mantığının prangalarının çatırdayarak kırıldığını duydu.

“Gaaaah?! Ne oluyor?! Yine ne yaptım ben?!”

Olmaz, olmaz, olmaz!! Yapamam!!

Hoşlandığın kişiye çırılçıplak aşkını itiraf etmek mi?! İmkânı yok—asla yapamam!!

Bunu yapmak için ya aklımı kaçırmış olmalıyım—ya da en azından katıksız bir sapık!!

Shiro’nun—artık darmadağın olmuş olan—mantığı ona yeni bir soru yöneltti:

Neden?

Daha önce de onun yanında çıplak kalmamış mıydın?

Jibril ile yaptığınız oyun sırasında—her ne kadar hava aktarımı bahanesiyle de olsa—onu öpmedin mi?

Bu hiç de yeni bir şey değil ki… öyleyse şimdi bu tereddüt niye?

Bu esnada Shiro’nun duyguları, mantığına okkalı bir orta parmak çekti.

Ben… nedenini bilmiyorum ama… sadece… yapamam!!

Gerçeklik tam da bu anda dank ederek, tırmanan zihinsel karmaşasına ölümcül bir darbe indirdi.

Ağabeyini çırılçıplak hâlde yere devirmiş, elleriyle gözlerini kapatmıştı.

Üstünde otururken onun sıcaklığını kalçasında hissedebiliyordu—kalkıştığı bu eylem, tahmin edebileceğinden çok daha utanç verici bir durumla sonuçlanmıştı.

“A-Ağabey—s-sen, seni gidi kocaman… sapık!!”

“Beni yere devirip gözlerimi kapatan sensin, ama sapık olan ben miyim yani?!”

Bu noktada bilincini korumakta bile güçlük çeken Shiro, ona tekrar bağırmak için kalan son gücünü topladı.

“B-Ben, yapamıyorum…! Ağabey… uzak dur benden!”

“T-Tabii ki! Derhal senden uzaklaşacağım!! Üstümde otururken nasıl hareket etmemi bekliyorsun bilmiyorum ama bir yolunu bulacağım!!”

Bir saniye dur.

Sora ondan uzaklaştığı anda görecekti… Shiro’yu… çırılçıplak—!!

“… Aslında… kımıldama!! G-gözlerini kapat ve… duşa… geri dön!”

“Duşa geri dönmek için kımıldamam gerekiyor herhalde, ama tamam, olayı anladım!!”

Sora gözlerini kapatarak paravanın arkasındaki duş alanına doğru körlemesine geri çekildi. Shiro onu izledi ve düşündü…

Şu an ne hissettiğime dair en ufak bir fikrim yok.

Kendi içinde neler olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Ama her zamanki gibi, zihninin mantık yürüten kısmı o bildik acımasızlığıyla yanıt verdi.

Ve mantıken bakıldığında, bu cevap gün gibi ortadaydı.

Bu… …gerçek aşk denen şey tam da böyle bir his olmalıydı…

Daha önce ağabeyinin onu çıplak görmesinden hiç rahatsız olmamasının nedeni buydu.

Onu daha önce hiç tereddüt etmeden öpebilmesinin, hiç düşünmeden onu sevdiğini söyleyebilmesinin sebebi de buydu.

Bütün bunların sebebi, ağabeyini daha önce hiç potansiyel bir sevgili olarak görmemiş olmasıydı…

Onu öpersem ya da beni çıplak görürse benden iğrenir mi?

Üstüne fazla gidersem garip olduğumu düşünür mü? Onu hayal kırıklığına uğratırsam benden nefret eder mi?

Kardeşler arasında bu tür yakınlıklar son derece doğaldı… işte bu yüzden zihnini daha önce hiç böyle düşünceler ve kaygılar kurcalamamıştı.

Evet—aslında bir süredir biliyor olmalıydım…

Bu aşktı. İlk aşkını yaşıyordu.

Bunu biliyorum. Biliyorum! Ama—

Ağabeyimi ne zaman görsem hep sakinleşirdim.

Ne zaman başımı okşasa içimdeki bütün kötü hisler silinip giderdi.

Nerede olursak olalım, sadece yüzümü göğsüne gömmek bile uykuya dalmama yeterdi.

Sadece sesini duymak bile beni mutlu etmeye yeterdi.

Ama şu halime bak.

Onu ne zaman görsem, benden nefret ediyor mudur diye endişeleniyorum. Bana dokunduğunda kalbimin güm güm atması bir türlü durmuyor.

Ne zaman sesini duysam, hissettiklerim hakkında ne düşünecek diye korkuyorum.

Aşık olmak böyle bir şey mi?

Onca şey varken bu mu yani—?!

Eğer buysa, aşk buysa… Eğer buysa… sevgili olmak böyle bir şey demekse—istemiyorum! Bunu hiç istemiyorum!! Bizim… olmamızı istemiyorum! Sevgili!!

Duyguları içten içe avazı çıktığı kadar bağırıyordu ama mantıklı tarafı—akılcı bir yanıt verdi.

Pekala. Öyleyse ne yapacaksın?

Ben sadece… …onun küçük kız kardeşi olmaya devam edeceğim!! Hiç… …ihtiyacım yok… …bütün bu duygusal yüke!

Gerçekten mi? Sadece kız kardeşi olmanın sana yeteceğinden emin misin?

İyice bir düşünelim—aşkın nasıl bir his olduğunu öğrendikten sonra tekrar onun küçük kız kardeşi olmaya dönebileceğini varsayalım.

Peki ya sonra? Bir kız arkadaş edindiğinde ne olacak? Küçük bir kız kardeş olarak onun adına mutlu olabilecek misin?

Hayııır… İmkânı yok!! Nefret… ederdim bundan—!!

Ağabeyinin kendisinden başka biriyle gülümseyerek el ele yürüdüğünü gözünün önüne getirdi.

Buna dayanamam. Asla.

Sadece bunu hayal etmek bile gözlerinin dolmasına yetti. Yüzündeki kanın çekildiğini, bacaklarının bağının çözüldüğünü hissetti.

Eğer yaşanacak şey buysa…

o zaman her şeyi yerle bir etsem daha iyi!!

Uf… Kim olsa nefret ederdi… böyle bir kızdan…

Sevgilisi olamazdı ama tekrar küçük kız kardeşi olmaya da dönemezdi.

Hiçbirini… yapamıyorum…!

“Hık… Ih… Hüüü… Ahhh…!”

Shiro sonunda tam da olduğu o küçük çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Ama sonra, kendisini sımsıkı saran bir kucaklaşma hissetti…

“Özür dilerim, Shiro. Dürüst olacağım; şu an ne hissettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok.”

Aniden sarıldığında sesindeki gücü ve sıcaklığı duyabiliyordu.

“Benim hatam olduğunu biliyorum. Ama bunun seni nasıl etkilediğini bilmiyorum. Bu yüzden öylece karşına geçip sakin ol diyemeyeceğimi de biliyorum. Yine de kesin olan bir şey var ki—ben burada hiçbir şey yapmadan otururken senin tek başına ağlamanı izlemeye dayanamıyorum.”

Hayır, Ağabey… Bu senin hatan değil ki…

“O yüzden bana neye ihtiyacın olduğunu söyle sadece. Ne gerekiyorsa yapacağım. Bana bağırmak ya da vurmak istesen bile önemli değil. Kendini daha iyi hissetmeni sağlamak için ne gerekiyorsa yaparım. Yeter ki beni affet, benden nasıl olmamı istiyorsan öyle değişirim. O yüzden lütfen—böyle tek başına ağlayıp durma.”

Senin suçun değil ki… Öyleyse neden bana karşı bu kadar iyisin…?

Böyle mantıksız davranan bir kıza karşı neden bu kadar iyisin?

Göğsüm acıyor. Nefes bile alamıyorum. Korkuyorum. Bana kızsaydın her şey çok daha kolay olurdu……

Ağabeyinin sözleri, Shiro’nun kaygısını ve kafa karışıklığını körüklemekten başka bir işe yaramadı.

Bir cevap bulma umuduyla gözlerini açtı—fakat gözyaşlarının ardından… bir şeyi fark etti.

Bu farkındalık zihnine aniden—ya da sakince düştü. Hangisi olduğunu pek kestiremiyordu.

Hey. Ağabey… Ben çıplağım… biliyorsun değil mi…

Ha…? Ben çıplakken bana sarılıyorsun ve verdiğin tepki bu mu?

Yüzün bile kızarmıyor ya da… başka bir şey olmuyor mu…?

Ben bu kadar darmadağın olmuşken bile mi? B-bu kadarı da—kadarı da…

beni deli gibi sinir ediyor…

Bir an sonra Shiro, zihnini bulandıran o parazitlenmenin dağıldığını hissediverdi.

Biliyor musun…? Haklısın Ağabey…

Bu kadar kötü hissetmemin nedeni.

Bu kadar endişeli olmamın nedeni.

Neden korktuğum.

Neden ağladığım.

“… Evet… Bütünnn bunlar senin suçun Ağabey. ”

Shiro bir yandan konuşurken bir yandan da akıllı telefonunun ekranına dokunmaya başladı; cihazı banyoya neredeyse hiç farkında olmadan yanında getirmişti.

Ve bir salise sonra—görüş alanındaki her şey yok oldu, manzara tanınmaz bir hale geldi.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla