
Gerçek aşkı bulup bulmadığını ancak her şey bittiğinde anlarsın derler.
“Peki, sanırım bunun gerçek aşk olup olmadığını asla bilemeyeceğim,” diye düşündü kız.
Bu aşkın ne zaman başladığını bilmiyordu—yine de.
Kızın emin olduğu tek bir şey vardı; o da bu aşkın asla son bulmayacağıydı.
…………

Kız, içindeki bu aşkın ne zaman başladığını hiç hatırlamıyordu.

Ama o çocuğu ilk gördüğü an değildi bu.
Doğduğu andan beri—belki de daha öncesinden beri onu seviyor gibi hissediyordu.
O çocuğu sevmeden önce nasıl nefes alabildiğini bile hatırlamakta zorlanıyordu.
Onun dışında başka bir sebeple uyandığı bir anı anımsayamıyordu. Gülümsemek için akla gelebilecek hiçbir neden yoktu… Karşılığında onun da gülümsediğini görmekten başka.
Onun sarılışındaki sıcaklığı hissetmeyecekse, neden uyuduğunu bile unutmuştu…
Kız, o çocuk hayatına girmeden önce kim olduğunu hatırlayamıyor, hatta bunu hayal bile edemiyordu.
Bu yüzden o çocukla birlikte olmak için doğmuş olması gerektiğine kanaat getirdi. İlk karşılaştıkları ana kadar aslında yaşamadığını düşünüyordu.
Dolayısıyla, ölümü ancak aşkı bittiğinde gelecekti—buna kesinlikle emindi.
Ya da belki… …diye düşündü kız.
Belki de ölse ve yeniden doğsa, bir sonraki hayatında da yine o çocuğu arardı.
“Öyleyse, ya zaten ölmüşsem?”
Bu da önceki hayatında da o çocuğu sevdiği anlamına gelirdi. Hiçbir şey hatırlayamıyor oluşunu kesinlikle açıklıyordu bu durum.
“Öyleyse sanırım gerçek aşkın ne olduğunu öğrenme fırsatım hiçbir zaman olmayacak.”
Ölüm bile aşkının gerçek anlamını bulmasına yetmemişti…

Kız tüm bunları düşünmeyeli ne kadar zaman geçmişti acaba?
Kız—Shiro—o gün kendini bir kapının önünde dururken buldu.
Shiro’nun—ve tabii ki ağabeyinin—yanında fazlalıktan ibaret üç kişi daha vardı.
Beşi birden, üzerinde yazılar olan o kapıya bakıyorlardı… Kimsenin gözünden kaçamayacak kadar büyük yazılardı bunlar:
YALNIZCA ÇİFTLERİN ÇIKABİLECEĞİ BİR ALAN
Doğru ya—özünde…
Son derece patavatsız bir dille şunu ilan ediyordu: Shiro ve ağabeyi bir çift değildi.
Kapı, ağabeyini kendisinden başka biriyle eşleştirmeye çalışıyordu. Üçüncü bir kişinin varlığını ima ediyordu.
Öldükten sonra bile bitmemesi gereken aşkının, bu belirsiz üçüncü kişi—yani yeni bir düşman—tarafından sonlandırılacağını öne sürüyordu.
Heh…
O gün Shiro’nun yüzünde hafif bir tebessüm belirdi… ve sessizce öfkeyle doldu…

Elchea Krallığı ve onun başkenti.
Bir zamanlar sefalet içindeki kraliyet başkenti, şimdilerde sayısız yurttaşının getirdiği canlılık ve enerjiyle dolup taşıyordu. Şehrin tam merkezindeki Elchea Kraliyet Kalesi’nde ise bir masanın etrafında karşı karşıya oturmuş üç kişi vardı.
Bunlardan biri, üzerinde “I PPL” tişörtü bulunan siyah saçlı, siyah gözlü genç bir adamdı: Sora.

İkinci kişi ise kucağında oturuyordu. Uzun beyaz saçlı ve yakut rengi gözlü küçük bir kız: Shiro.
Bu ikili; halkları tarafından Sapkın Hükümdarlar, Firari Hükümdarlar ve Hayta Hükümdarlar gibi pek çok unvanla tanınan ve sevilen Elchea’nın iki hükümdarıydı.
Bu iki hükümdar tam da… çalışıyordu.
Aynen öyle. Bu ikisi… çalışıyordu!!

Daha doğrusu, basit bir kart oyunu oynuyorlardı.
Her şeyin oyunlarla belirlendiği bu Disboard dünyasında, bir ülkenin hükümdarı da haliyle oyunlar oynamak zorundaydı.
Dışarıdan bakıldığında öylesine takılıyorlarmış gibi görünse de, dışarıdan bakan herhangi biri bu ikilinin aslında işlerin en yücesiyle meşgul olduğunu anlardı.
Bu iki çalışkan hükümdarın tam karşısında oturan rakipleri ise genç bir soylu kadındı.
Elchea’nın kazandığı yeni topraklarla birlikte krallık, yeni kaynakları ve nadir eşyaları hızla bünyesine katıyordu. Para göz kişilerin —öhöm, düklerin ve kontların— bu tür eşyaların hakları için sunduğu dilekçelerle ilgilenmek normalde başvekilin sorumluluğundaydı.
Ancak talep doğrudan krala meydan okumayı içeriyorsa, kral halkının bu çağrısına yanıt vermek zorundaydı.

“Pekala, bu zafer benim. Kusura bakma ama beni yenmeyi umut edebilmen için bile bir milyon yıl daha geçmesi gerek.”

Sora umursamaz bir tavırla elindeki beş kartı çevirdi—kesin olarak bilmenin bir yolu olmasa da hile yaptığı gün gibi ortadaydı.
Hatta neredeyse sinirlenmiş gibi duruyordu. E haksız da sayılmazdı hani. Kızın teki ona oyunla meydan okuyarak onu zorla çalıştırmıştı.
Ama yine de bu emeğin teselli verici bir yanı vardı.
“… Kralımızdan da bu beklenirdi zaten. Kart becerileriniz kusursuz. Gerçekten çok etkilendim.”
Oyunu kaybeden genç soylu kadın ayağa kalktı. Zarifçe elbisesinin eteğini tutup reverans yaptı.
“Şimdi, Yeminler gereğince—bugünden itibaren hizmetçiniz olarak size hizmet edeceğim.”
Kazansaydı soyluluk rütbesi yükselecek ve ailesi yeni toprakları yönetme hakkı kazanacaktı. Kaybettiğinde ise başvekilin kararına boyun eğip kalede yatılı bir hizmetçi olacaktı.
Oyunlarının şartları böyleydi… Ya da daha doğrusu, öyle olması gerekiyordu…
“… Hmm. Evet, son zamanlarda tuhaf bir şeyler dönüyor… ,” Sora, Beş Numaralı Eski-Soylu-Yeni-Hizmetçi Hanım’ın odadan ayrılışını şüpheyle izlerken mırıldandı.
Bu, bir derebeyinin kendi yerine genç bir kadını Sora’ya oyunda meydan okusun diye gönderdiği beşinci seferdi.
Daha da tuhafı, müstakbel hizmetçilerin kaybettikten sonraki tavırlarıydı. Hiçbiri üzgün ya da hayal kırıklığına uğramış görünmüyordu. Hatta neredeyse kaybettiklerine sevinmiş gibiydiler…
Yüksek sosyeteden bir kadın, sadece yeni topraklara erişim hakkını kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda kalede hizmetçi kıyafeti giyip çay servis etmek zorunda kalmıştı. Öyleyse… neden odadan çıkarken yumruğunu havaya kaldırıp zafer pozu vermişti ki…?
“Umarım garip bir virüs falan değildir. Başka bir dünyada salgın hastalıkla uğraşmak istemiyorum.”
Elchea medeniyeti, Sora’nın kendi dünyasındaki on beşinci yüzyılın başlarına benziyordu—haliyle antibiyotiklerin henüz icat edilmediğini söylemeye gerek bile yoktu.
Sora ve kız kardeşine yapabileceklerini bir kenara bıraksak bile, ağır bir grip salgını krallığı altüst etmeye yeterdi. Hatta acil durum konferansı için Elchea Birliği’ni toplantıya çağırması bile gerekebilirdi—
“… Ağabey… işte bu yüzden… hâlâ… bakirsin…”
“Zaman zaman ülkem için endişelenmemin, mecburi bekârlığımın asıl sebebi olduğunu mu düşünüyorsun?! O zaman kahrolsun Elchea Krallığı!!”
Sora, kız kardeşinin bu acımasız imasını duyar duymaz bir an bile tereddüt etmeden hükümdarlık görevlerini bir kenara bırakmaya kalkıştı.
“Shiro-sama’nın demeye çalıştığı şey, o kadınların buraya zaten kaybetmek niyetiyle geldikleridir.”
Sora’ya yanıt veren güzel ses, az önce orada olmayan birine aitti.
Haç şeklinde göz bebekleri olan bir kız yoktan var oldu: Flügel Jibril.
“…? … Kaybetmek mi istiyorlardı?” diye sordu.
“Evet. Gerçek niyetlerinin size hizmet etme izni almak olduğuna inanıyorum, Efendim.”
Ha. Bu da yeni çıktı. Sora kaşlarını çattı.
Yani bu soylu haneler, iddiayı kaybetme kılıfı altında kızlarını krala teslim ediyorlardı—esasen Sora’yı kadınsı işveler ve güzellikle tavlamaya çalışıyorlardı. Bir oyunu kaybetmek, potansiyel olarak herhangi bir toprak kazanımından daha fazla meyve verebilirdi.
Bu kızlardan birinin kraliçe olma ihtimalinden bahsetmiyorum bile.
Soylular için görücü usulü evlilikler işin sıradan bir parçasıydı.
“… Yani ebeveynleri tarafından kurulmuş bir bal tuzağı mıydı? Bu hiç içime sinmedi…”
Eğer durum buysa hepsini evlerine geri göndersem iyi olacak… , diye düşündü Sora. Ancak:
“Ayrıca neden olsun ki? Şahsen ben kızların bu sonuçtan fazlasıyla memnun olduklarına inanıyorum,” dedi Jibril.
“… Hmm? Memnun derken ne demek istiyorsun?”
Sora neye varmaya çalıştığını anlayamayınca Jibril kulaklarına varan bir gülümsemeyle devam etti: “Imanity duygularının inceliklerine pek hâkim olmasam da, o kızların size karşı A harfiyle başlayan o kelimeyi hissettikleri benim için fazlasıyla açıktı Efendim. ”

A harfiyle başlayan o kelime mi? Anaokulunda mıyız biz?
Yine de bunun imkânı yoktu diye düşündü Sora, iç çekerek.
“Çok safsın, Jibril. Hadi ama—o kızların bana vurulduğunu da nereden çıkarıyorsun?”
“Tüm saygımla belirtmeliyim ki Efendim, dönüp bir kendinize bakmalısınız.”
Pekala…
Hiçbir örgün eğitimi veya işi olmayan, daha önce hiç kız arkadaşı olmamış, asosyal, eve kapanık bakir bir oyuncuyum.
Acınası hayatını analiz etmenin amacını anlayamamıştı.
“En başından başlayacak olursak Efendim—siz Imanity’nin hayatta kalan tek ulusu Elchea’nın kurtarıcısısınız. Irkınız için bir kahramansınız.” Jibril bu görkemli konuşmasına devam ederken jestlerine biraz daha zarafet kattı. “Siz Disboard’a gelip ülkeyi bir Elf casusunun pençelerine düşmekten kurtaran, büyünün kendisini bile fethedebilen bir boyut gezginisiniz… Eğer ortaya çıkmasaydınız, Imanity şimdiye dek kesinlikle yok olup gitmişti.”
Yalan söylemiyor…
“Ve kral olduğunuz an, bu dünyaya ait olmayan bilginizi Elchea’yı vahim durumundan çekip çıkarmak için kullandınız!! Bir Flügel olan beni zahmetsizce mağlup ettiniz, ardından dünyanın en büyük üçüncü ülkesi Doğu Birliği tarafından ele geçirilen Elchea topraklarını geri aldınız—üstüne Oceando’nun kötücül planını durdurup en nihayetinde bir Old Deus’u devirdiniz ve Exmachina’yı bile fethettiniz!! Ve tüm bunları tek bir damla kan dökmeden başardınız.”
Devam et…
“Böylece bir zamanlar çöküşün eşiğinde olan Elchea, artık ölçeği Elven Gard ile kıyaslanabilecek düzeyde, çok uluslu ve çok ırklı bir birliğin tam merkezinde yer alıyor.”
Hı-hım…
“En kudretli düşmanların—Imanity’nin savaşmayı hayal bile edemeyeceği hasımların—karşısında durduğunuzda bile her daim bu meydan okumaya hazırsınız!! Eşsiz zekanızı kullanarak düşmanlarınızı boyun eğmeye zorladınız ve sonunda bir tanrıyı bile yenmeyi başardınız. Engelleri yıktınız, gelişinizden önce kimsenin hayal dahi edemediği bir kavramı, ırklar arasındaki refahı gerçeğe dönüştürdünüz. Evet, siz Imanity’nin içinde barındırdığı sınırsız potansiyelin somutlaşmış halisiniz. Yaşayan bir efsane!! … İşte siz böylesiniz, Efendim.”
Yani, böyle söyleyince kulağa bayağı havalı geliyordu.
“Bakir” ve “eve kapanık” kısımlarını dışarıda bıraktığınız sürece hikayesi destansı bir şeydi.
Sora’nın bakışları uzaklara kaydı, efkarlı bir hal aldı.
“Tarafsız bir gözle bakarsak Efendim—kadınlar arasında popüler olmamanız için ne gibi bir sebep olabilir ki?”
“… Tarafsız bir gözle mi?”
Haklı olabilir miydi ki…?
Sora’nın nasıl bir insan olduğundan bağımsız olarak, Jibril’in söylediği tek bir cümle bile yalan değildi.
“Bu inanılmaz başarılar olmasa bile bu ulusun kralısınız—kişiliğinizi bir kenara bırakırsak, kadınların gücünüze ve servetinize çekilmesini son derece doğal karşılıyorum.”
D-doğru ya. Bu da doğru.
Soylular arasındaki görücü usulü evlilikler insan hakları açısından kulağa pek hoş gelmiyordu ama statü için evlenmek kendi dünyasında bile nadir görülen bir şey değildi. Sora’nın buna getirebileceği tek bir eleştiri bile yoktu.
“Bu yüzden tekrar sormama izin verin—kadınlar arasında popüler olmamanız için nasıl bir sebebiniz olabilir?”
“… Şey, yani… Shiro…? Hanımefendi? Jibril’in analizine ne diyorsun?”
Düşündükçe Jibril’in söyledikleri kulağa daha da mantıklı gelmeye başlıyordu.
Ancak bu mantık tüm içgüdülerine ters düşüyordu, bu yüzden onay almak için kucağındaki kız kardeşine baktı.
Şaşırtıcı olmayacak şekilde Shiro, tüm bu konuşma boyunca neden bu kadar canının sıkkın olduğunu açıkladı.
“… Hım. Son zamanlarda… Abi… fazla popüler olmaya başladın…”
Kız kardeşinin bu onaylama sözleri Sora’ya adeta başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettirdi.
Aslında haklılar sanki!
Şimdi düşününce—ben koskoca bir kralım lan!! Imanity’nin kralı! Imanity ulusunu kurtaran kral!!
Bu bile kız tavlamamı sağlamayacaksa ne sağlayacak ki?!
Üstelik bu dünyadaki her şey oyunlarla belirleniyor.
Şiddetin her türlüsü yasak ve tüm anlaşmazlıklar oyunlarla çözülüyor.
Oyunlarda iyi olmak… bu dünyada izin verilen tek güç biçimi!!
Ben en güçlü Imanity’yim—yani kadınların benimle birlikte olmak istemesi kaçınılmaz bir şey değil mi zaten?!
“Bağışlayın Efendim, fakat fazla mütevazı davranıyorsunuz.”
Bütün bunları farkında olmadan yüksek sesle söylemişti. Jibril de durumu düzeltme nezaketinde bulundu.
“Gerçekten de dünyanın en güçlü Imanity’sisiniz—ancak ‘en güçlü’ sıfatınız yalnızca Imanity ile sınırlı değil.”
Ne…?
“Zaten Flügel’i, ayrıca Elf’i, Werebeast’i, Seiren’i, Dhampir’i, Old Deus’u ve hatta Exmachina’yı bile mağlup ettiniz—hepsinden daha dişli olduğunuzu kanıtladınız.”
Y-yani ne demek istiyorsun? Sanırım neye getirdiğini anlıyorum ama…?
“Yani sadece Imanity kızlarının değil, melek kızların, elf kızların, hayvan kulaklı kızların, deniz kızlarının, vampir kadınların—ve tanrıçaların, siborg kızların, meka kızların bile azametimin önünde diz çöktüğünü mü söylemeye çalışıyorsun?!”
Ağzından çıkanlara kendisi bile inanamıyordu. Sora tarihteki en popüler adamdı— Hayır…
İnsanlığın şafağından bu yana gelmiş geçmiş en büyük ve en popüler adamın, evlenilecek en gözde erkeğin nihai tecellisi mi doğmuştu yoksa?!
“Efendim… Bütün bunları göz önünde bulundurarak, bendeniz Jibril’in size bir teklifte bulunmasına izin verin lütfen.”
“Oho…? Alfa erkeklerin kralına bir teklif ha? Pekala. İzin veriyorum, ama sadece bu seferlik. Dinliyorum.”
Ve böylece Jibril, kadınlar arasındaki popülaritesinin ışık hızında başını döndürmesine izin veren kralın önünde diz çöktü.
“Eğitimdeki o beş hizmetçiye gelince—onları kullanarak bir harem kurmaya ne dersiniz?”
Harem: Kralın sayısız eşi ve sevgilisi için bir yer.
Başka bir deyişle: Mangalarda gördüğünüz türden gerçek bir harem.
“Yüzlerindeki ifadeden de anlayabileceğiniz üzere davetinizi geri çevirmeyeceklerdir—hatta her birinin bunu kollarını açarak kabul edeceğini düşünüyorum. Eğer bir harem kurma fikrini hayata geçirecekseniz, tek dileğim beni de hizmetinizdeki kadınlar ordusuna dahil etmenizdir. ”

Y-yok artık… Benim öyle bir şey yapabilmeme imkân yok… Yapabilir miyim yoksa?
Sora, bir şekilde evrenin en büyük alfa erkeğine dönüşüvermiş sıradan bir adamdı sadece.
Bir zamanların bakirler kralı, Jibril’in teklifini duyunca korkuyla gözlerini aşağıya kaydırdı.
Kucağında oturan kız kardeşinden mutlak sıfır derecesinde dondurucu bir bakış yemeyi fazlasıyla bekliyordu—ama yine de.
“… Hım… Cariyeler… gerçek eş sayılmaz… teknik olarak…”
Kız kardeşinin bu tespiti Sora’nın beklentilerinin çok ama çok ötesindeydi. Karar konusunda aklı karışmış gibi görünse de Shiro bir parmağını kaldırarak devam etti:
“… İzin veriyorum… Abi, tebrikler… bekaretini kaybetmen şerefine…”
“STEEEEEEPH!! Harem kuruyoruz! Harem Kralı olacağım!!”
Demiri tavında dövmek gerek derler ya.
Sora, Shiro’yu tek kolunun altına kıstırdığı gibi uygun ses efektleri eşliğinde Steph’in çalışma odasına ok gibi fırladı.
Masada, bazı belgeler üzerinde harıl harıl çalışan kızıl saçlı bir kız oturuyordu.
Bu kız, Elchea’nın başvekili Stephanie Dola’ydı. Yavaşça, neredeyse uyuşuk bir edayla ona doğru döndü.
Ve sonra—gayet sakin ve dingin bir ifadeyle derin bir iç çekti, ardından… Sora’yı aydınlattı.
“… Artık uyanma vaktin geldi de geçiyor sanki, ne dersin?”
?

Dur bir dakika. Steph neden bahsediyor böyle? En ufak bir fikrim yok.
Ha. HAA. Şimdi anladım olayı.
Anlaşılan Steph de Alfa Krallar Kralı’nın o muazzam haremine girmek istiyor.
Kıyamam sana, şapşal şey. Korkmana hiç gerek yok, çünkü yüce alfa Sora tüm hanımlarını memnun edeceğinden emin olacak—
“… Bunun bir rüya olduğunun farkındasın, değil mi?”
“………… Ha? Dur, ne?”
Steph’in ağzından “rüya” kelimesini duyduğu an—Sora’ya yük treni çarpmışa döndü.
Görüşündeki tüm renkler Çekilirken kulağına devasa bir kırılma sesi geldi.
“Bir kızın senden gerçekten hoşlanabileceğini düşünecek kadar hayal dünyasında yaşamıyorsundur umarım…”
Steph’in dudaklarından dökülen her kelimeyle o kırılma sesi daha da şiddetlendi.
Belki de bu, paramparça olan hayallerin sesiydi.
N-neden ama…?
B-ben evrenin… en güçlü oyuncusuyum…
“Hı-hım, tabii. ‘Oyuncularıyız’ demek istedin herhalde, neticede sen sadece Shiro ile birlikteyken en güçlüsün. Tek başınayken ise Sora, sen—”
Çat!

Bu sesin, aynı zamanda Sora’nın kalbinin çatır çatır kırılma sesi olması da mümkündü.
Du-dur… Daha fazla konuşma…!
“—bırak oyun oynamayı, kendi kendine yürümesini ve konuşmasını bile beceremeyen küçük bir çocuktan—hayır, bir bebekten farksızsın.”
Çat, çat!

Sora o sesin gerçekten de kendi kalbinin paramparça olma sesi olduğunu fark etti.
Steph’i susturmak için bir şeyler—herhangi bir şey—söylemeye yeltendi—
Y-yeter, kes artık… …ne olursun?!
“Yalancı, sinsi bir dolandırıcısın sen. Böyle havalı takılıyorsun ama gerçekte zerre kadar özgüvenin yok. Kadınlar arasında popüler olmak istediğini söylüyorsun ama bir tanesi zerre kadar ilgi gösterdiği an arkana bakmadan kaçıyorsun. Bir kız arkadaşın olsun istiyorsun ama sevgi ile cinsel arzunun arasındaki farkı ayırt edemediğin için aslında ne yapmak istediğin hakkında en ufak bir fikrin bile yok. Kurnaz, korkak, acınası bir başarısızlıktan ibaret bir adamsın sen—işte sen böylesin Sora.”
Sonunda o kırılma sesi kulakları sağır eder bir hal aldı.
Sora, kendi kalbinin ufalanıp gitme sesini dinledi ve… Ah…
“Hiç çalışmıyorsun, kendi halkına bile neredeyse hiç görünmüyorsun. Tembel, eve kapanık bir kralsın. Kadınların senden hoşlanacağını veya seni bir arzu nesnesi olarak göreceğini de nereden çıkardın? Şu saçma sapan hayalleri bırakıp da hayatında bir kere olsun biraz iş yapmaya ne dersin?”
Sora, Steph’in sesinin giderek uzaklaştığını duydu.
Bilinci kaybolurken Sora hafifçe gülümsedi.
Evet, gayet farkındayım… En başından beri hepsinin bir rüya olduğunu zaten biliyordum. Anlamayacak ne vardı ki, cidden. Shiro ile benim sahneye harıl harıl çalışarak girdiğimizi gördüğüm an anlamıştım zaten. Ama ne olmuş yani? Bir adam hayal de mi kuramaz…? Yani, en azından rüyamın içinde hayal kuramaz mıyım?
Ve böylece, yavaşça kendine gelirken Sora daha önce on binlerce kez tecrübe ettiği bir şeyi hissetti.
Yani hadi ama, beni uyandırmadan önce en azından işin müstehcen kısmına gelmeme izin verseydin ya…

“Sora!! Shiro!! Oradasınız, değil mi?! Uyuyor musunuz?!”
Sora, yorganının altından Steph’in kapıyı yumruklarken bir yandan da kendisine bağırdığını duyabiliyordu.
Ah—tıpkı rüyalarımdaki gibi beni yine yataktan kaldıracak ve çalıştırmaya uğraşacak işte.
Gerçekliğin fazlasıyla tanıdık sesine yanıt veren Sora, zorlukla çıkardığı boğuk bir sesle cevap verdi:
“… Nasıl olsa bugün de bir kız arkadaşım olmayacak. Yataktan çıkmak istemiyorum…”
“Bu kesinlikle işten kaçmak için şimdiye kadar uydurduğun en tuhaf bahane!! Oradaysan çabuk ol da çık artık dışarı!!”
Steph kapının ardından bağırıp kapıyı tekmelese de battaniyesine daha da gömülen Sora onu tamamen duymazdan geldi.
Rüyasından uyanan Sora, ağlamaya başladı.

Yüzünü yastığına gömdü ve tükenene kadar hıçkırarak ağladı.
Rüyalarında bile bir harem kuramadığı için değil; asla bilmek istemediği acımasız bir gerçekliğe uyandığı için ağlıyordu.
Evet—Sora bir bakirdi.
Evet, asosyal ve işsiz haliyle ezikliğin otobanında tam gaz ilerliyordu.
Ama tıpkı rüyasında Jibril’in belirttiği gibi, katıksız bir ezik olmasına rağmen bu dünyadaki en güçlü oyuncu ikilisinin yarısıydı. Bu su götürmez bir gerçekti; tıpkı kelimenin tam anlamıyla bir kral olduğu gerçeği gibi.
Yine de krallara layık gücüne ve otoritesine rağmen kadınlar arasında zerre popülerliği yoktu.
Peki Sora’nın bir kız arkadaş edinebilmek için ne yapması gerekiyordu? Cevap gün gibi ortadaydı:
İmkânsızdı—çaresizdi…
Ve böylece Sora, ağlamaktan kısılan sesiyle zar zor konuştu:
“Bir erkeğin tek yaşama sebebi… bir kız elde etmektir…”
Peki bizim varoluş amacımız ne?

Asırlık bir soru; fakat erkek milleti söz konusu olduğunda cevabı son derece açık bir soru.
Biyolojik açıdan bakarsak bu amaç, daha üstün bir bireyle çiftleşmektir.
Acımasızca dürüst olmak gerekirse, erkeklerin bir şeyler yapmasının yegane sebebi havalı görünmektir.
Başka bir deyişle erkekler, kadınların kendilerine bakıp “Ooooh, ne kadar da havalı! ” demelerini, gözlerinden resmen kalpler fışkırmasını ister!!

Erkeklerin şan ve şöhret uğruna canlarını tehlikeye atmalarının—ve hatta en baştan yaşamalarının—tek sebebi, kadınların ilgisini çekmek istemeleridir!!
Peki ya… Ya durum hiç de öyle değilse?
Postunuzu ne kadar ortaya koyarsanız koyun, ne kadar şan şöhret veya servet kazanırsanız kazanın; bir kadının gözlerinde asla kalpler göremeyecekseniz, bir kız tarafından sevilmeden veya fark bile edilmeden hayatınızı noktalayacaksanız?
“… Kadınlar arasında asla popüler olamayacağımı bildiğim halde uyanıyorum… Ama neden? Yaptığım her şeyin hiçbir işe yaramayacağını bile bile neden yaşamaya devam ediyorum ki? Ah… Çok yoruldum…”
Her şey öylesine yorucuydu ki.
Sora, sap gibi kaldığı bu gerçeklikten bıkmıştı.
Kız edinmenin hayalini bile kuramamaktan bıkmıştı.
“Hey, Shiro… Ağabeyin muhtemelen tam da bu yatakta can verecek. Senin için bir sakıncası yoktur, değil mi…?”
“… Zzz…”
Sora, yanında sesli bir şekilde uyuyan küçük kardeşine sarıldı. Bunların dökeceği son gözyaşları olacağını biliyordu. Gözlerini kapattı ki tam o sırada—
“Sen ne saçmalıyorsun böyle?! Kalk artık yataktan, tamam mı?! Başımız büyük belada!! Biz—sıkışıp kaldık!”
“Bağışlayın, Efendim. Şu an ne ışınlanabiliyorum ne de büyümü kullanabiliyorum gibi görünüyor—”
“[Ek bilgi]: Mevcut konum bilinmiyor. Bilinen tüm çıkışlar yıkılmış durumda. Yiyecek ve su varlığı doğrulanamıyor. [Sonuç]: Efendim’in ve yanındakilerin hayatlarının tehlikede olduğu öngörülmektedir. Durum oldukça kötü.”
Steph’inkinden sonraki ikinci ve üçüncü raporları da duyan Sora, sonunda Shiro ile birlikte yatakta doğruldu.
Ne?

“… Ha? Neredeyiz biz?”
Sonunda yataktan çıkmayı başaran ikili, odalarından dışarı çıktı.
Burası ne Elchea Kraliyet Sarayı’ydı ne de bu oda onların mütevazı yatak odasıydı.
Daha önce hiç görmedikleri odada Steph’in yanı sıra tepesinde halesiyle bir Flügel kızı ve eflatun saçlı bir Exmachina duruyordu: Jibril ve Emir-Eins.
Anlattıklarına göre ne ışınlanabiliyorlar, ne büyü kullanabiliyorlar ne de yapıyı yıkabiliyorlardı.
Bu huzursuz edici haber karşısında Steph, endişeyle sürdürdü sözlerini:
“Anlaşılan Sora’nın da ne olduğundan haberi yok… Hepimiz bu garip odada uyandık… Burası neresi olabilir ki? Dahası—neden buradayız?”
Sora, Shiro, Steph, Jibril ve Emir-Eins: Beşi de bilmedikleri bir odada uyanmıştı ve buraya nasıl veya neden geldiklerine dair hiçbir fikirleri yoktu…
Büyü de kullanamayan grup, hiç yiyecek ve suyun bulunmadığı, dışarı çıkılamaz gibi görünen bu mekanda sıkışıp kalmıştı.
Steph’in az önce Sora’ya haykırdığı gibi, bu gerçekten de acil bir durumdu. Sora sakinleşip çevresini incelemek için bir an durdu.
Gerçekten de daha önce hiç görmediği bir odaydı—üstelik oldukça şık bir yerdi.
Odada tek bir pencere bile yoktu, bu yüzden dışarıdaki durumu görmelerinin imkanı yoktu.
İçerideki tek eşyalar bir kanepe, bir masa ve beş sandalyeden ibaretti.
Bir de… Dört küçük kapı ve tek bir devasa kapı vardı.
Küçük kapılar, Sora ile Shiro’nun çıktığı odaya ve diğer üç yoldaşının uyandığı bölmelere açılıyordu.
Bu da demek oluyordu ki, buradan çıkışın bir yolu varsa… O büyük kapı olmalıydı. Sora tek kelime etmeden kapıya doğru yürüdü.
Ne bir tokmak ne de bir anahtar deliği vardı. Kapıyı itti ama yerinden bile kıpırdamadı.
Yine de bu beklenen bir şeydi. Ve bunun sebebi…
Sora orada dikilip kapıya asılmış nota baktı, çok geçmeden diğerleri de ona katıldı.
Evet: Beşi de şüpheye yer bırakmayacak şekilde en büyük sorunlarının bu olduğunu biliordu.
Hep birlikte kapıya kilitlendiler.
Daha kesin olmak gerekirse, kapıda asılı olan—ve Imanity dilinde yazılmış—nota kilitlenmişlerdi. Şöyle yazıyordu:
SADECE ÇİFTLERİN ÇIKABİLECEĞİ BİR MEKAN

Demeeeek…
“S-Sora?! Neden durup dururken ağlamaya başladın?!” Steph’in boğuk sesi duyuldu.
Minnet gözyaşları süzülüyordu Sora’nın yanaklarından—daha birkaç an önce ağıt yaktığı acı gerçekliğe duyduğu bir minnet.
Koskoca on sekiz yıldı. Bu dünyada da azımsanmayacak kadar uzun bir süre geçirmişti.
Ama sonunda. Gelmişti işte. Dört gözle beklediği o fırsat nihayet ayağına gelmişti!!
Evet—sadece çiftlerin çıkabileceği bir mekan!!
Çift, isim. Bir araya gelmiş iki kişi; evli, nişanlı veya romantik ilişki içindeki iki insan.
Sora ile Shiro birinci tanıma açıkça uyuyordu uymasına, ama bu odadan birlikte çıkamadıklarına göre buradaki “çift” tanımı o türden bir ikiliyi kapsamıyordu.
Bu da tek bir anlama gelebilirdi—notta kastedilen “çift”, “romantik bir ilişki içinde olan” türdendi!
Üstelik dahası da vardı! Ortamda dört kadın ve tek bir erkek vardı!
Yani önce romantik bir ilişkiye başlamadan asla çıkamayacakları bir kapana kısılmışlardı!
Sora daha az önce asla bir kız arkadaş edenemeyeceği gerçeğiyle yıkılmışken, bu haber karşısında nasıl gözyaşı dökmesindi ki…?
Kız arkadaşsız geçen, süresi tam olarak… hayatının uyanık olduğu her bir dakikasına eşit olan o seriyi bitirecek olaydı bu!!
Ha? Her zamanki gibi tam güzel kısma geçilecekken yine son anda hevesinin kursağında kalacağını mı sanıyorsunuz?

Heh-heh. Sora’nın peşinde olduğu şey bu değildi.
Başka dört kişiyle birlikte bir odaya kapatılmıştı. Orada o işi yapmasının imkânı yoktu. Zaten çıkmak için halvet olmak zorunda kalacakları bir odaya tıkılmak yeterince garipti, kaldı ki işin içinde seyirciler de vardı. Belki de önce bir randevuya falan çıkmaları gerekiyordu? Zaten Sora’nın en baştan beri derdi bu değildi ki!!
O işin bu odadan çıkmak için kılıfına uydurulmuş bir bahaneden ibaret olup olmaması umurunda bile değildi!!
Sora buradan kurtulduğu an, “daha önce hiç kız arkadaşı olmamış on sekiz yaşında bir bakir” statüsünden, “sadece bir saniyeliğine de olsa bir zamanlar kız arkadaşı olmuş on sekiz yaşında bir bakir” statüsüne terfi edecekti!!
Aradaki fark ne mi diye soruyorsunuz?
Bilmiş olun ki ikisi arasında dağlar kadar fark var.
Bir kral ve gelmiş geçmiş en güçlü oyun ikilisinin yarısı olan bu adam, neden kadınlar arasında popüler değildi?
Bunun, sıfırın yutan eleman özelliğinden kaynaklandığına inanıyordu!!

Ne kadar şöhret veya servet biriktirirse biriktirsin, sıfırla çarpıldığında hepsi bir hiçten ibaret kalıyordu—ama yine de!
Bir dakikalığına bile olsa bir kız arkadaş edinebilirse—hayır, 0. 1 saniyeliğine bile olsa—bu, ilk kez sıfırdan büyük bir cevaba giden yolu açabilirdi!!
Hiç kız arkadaşı olmamış bir bakir ile kız arkadaşı olup kısa süre sonra ayrılmış bir bakir—Sora için bu ikisi arasındaki farkın yerle gök arasındaki uçurumdan bile daha büyük olduğu gün gibi ortadaydı!!
Tabii hemen aşırı iyimserliğe kapılacak değildi—beşi hâlâ ciddi bir çıkmazın içindeydi.
Can güvenliklerinin tehlikede olduğu ve ilişki yaşamaya zorlandıkları bu sefil odaya nasıl geldiklerine dair en ufak bir fikirleri yoktu…
Ancak On Yemin’in her türlü kaçırılmayı, hapsedilmeyi ve rıza dışı hafıza silinmesini engellemesi gerekiyordu.
Bu kuralın tek istisnası, her iki tarafın da buna rıza göstermiş olmasıydı. Yani şu anki durumlarını kendi başlarına açmışlardı.
Doğru ya—kesinlikle bir oyunun içindeydiler.
Kime karşı olduklarından veya amaçlarının ne olduğundan emin değillerdi—bunlar oyunun şartlarının bir parçasıydı—ama ne olursa olsun bu bir oyundu; dolayısıyla kazanılması mümkündü.
Kazanılacağını düşünmeseydim, en baştan oynamayı asla kabul etmezdim.
Tabii sırf bir kız arkadaş bulamıyorum diye çaresizlikten kabul etmediysem!
Sora’nın sırf gırgır olsun diye kazanamayacağı bir oyuna girmesinin imkânı yoktu…!!
Yani kısacası: Korkacak bir şey yoktu.
Olası felaket tellallıkları canı cehenneme, kusursuz ve mutlu bir zaferin anahtarı tam yanında dikiliyordu.
Tüm bunları bir milisaniyeden daha kısa bir sürede düşünen Sora, bakışlarını yanındaki dört kadına çevirdi.
Şimdi, bu cici kızlardan hangisi benim o çok arzuladığım ilk kız arkadaşım olacak bakalım? Kim, kim, kiiiiiim?!
“[Açıklama]: Durum tespit edilmiştir. Çözüm son derece basittir. Çocuk oyuncağıdır. Einfar.”
İlk hamleyi yapan kişi, pekala, bir nevi tahmin edilebilirdi.
Hizmetçi kıyafeti giymiş, menekşe rengi saçlı meka-kız Sora’nın sağ koluna sokuldu—ve devam etti:
“[Özet]: Mevcut mekândan çift oluşturma yoluyla kaçılabilir. Bu birim, efendisini sevmektedir. Onu sevmektedir. Hem de çok. Bu birim sizi sevmektedir. Hi-hi-hi. ‘Ben de’ şeklindeki iki sözcüğün telaffuz edilmesiyle, bir çift olarak birleşmemiz tamamlanacaktır. Mevcut mekândan kaçış mümkün hale gelecektir. Şimdi, Efendim. Répète après moi: Ben de.”
Kulağını sıyırıp geçen tatlı fısıltısını duyan Sora, aklından son derece müstehcen şeyler geçen bir adamın tam bir resmiydi.
Başka bir deyişle—insani olarak mümkün olan en ciddi ifadeyle dinliyordu.
Heh… Demek ilk kız arkadaşım Emir-Eins olacak. Fena sayılmaz, ha? Kafada birkaç tahtası eksik olabilir, doğru, biraz mankafa ve emrivaki yapan biri ama görünüş açısından mı? Tam bir taş, harbi fıstık.
Daha da önemlisi, bana Efendim diyen lanet olası bir siborg hizmetçi—hadi ama, bu fırsat kaçmaz!
“O halde Efendim, lütfen kız arkadaşınız rolünü üstlenmeme izin veriniz.”
Sora tam da Exmachina’nın teklifini ister istemez kabul etmeye karar vermişken, Jibril dengeleri yeniden sağlamak istercesine sol koluna sokuldu.
“Bu deneyimsiz hurda yığınıyla yetinmek zorunda değilsiniz, Efendim. Hizmetkârınız olarak bendeniz varım. Beni 24 saat açık bir süpermarket gibi kullanabilirsiniz: Her gün, günün her saati hizmetinizdeyim. Bir sabahtan diğerine ihtiyacınız olan her şeyi size memnuniyetle temin edebilirim. ”

“[Çürütme]: İnsan duygularının inceliklerini anlayamayan Flügel’lar, Efendim’e hizmet etmeye uygun değildir.”
“Öyle mi? Ve bu değerlendirme, efendisinin kendisinden kaçtığını bile fark edemeyen bir yapay zekâdan geliyor, değil mi?”
“[Kavrama]: Düzensiz Numara’da işitme kusuru tespit edilmiştir. Yaşından kaynaklanıyor olmalı. Ne kadar talihsiz.”
“Beyin kusurundan iyi olduğu kesin. Ah, çok özür dilerim. Bir beyninizin olmadığını unutmuşum. ”

Sora’yı aralarına alıp kavga eden iki kızın öldürücü düşmanlığı adeta elle tutulur cinstendi.
Bu durum normalde Sora’nın korkudan büzüşmesine yeterdi de artardı bile, fakat o, az öncekinden bile daha ciddi bir ifadeyle seçeneklerini tartıyordu.
Hımmm. İlk kız arkadaşım olarak Jibril—burada hiçbir sorun yok. Şöyle bir düşündüğümde, kendi kendini hizmetkârım ilan eden Jibril, gayet rahat bir şekilde sevgili mertebesine geçebilir. Efendisine kendini zorla kabul ettirme ihtimali olan Emir-Eins’ın aksine, Jibril onun her arzusuna kul köle olurdu—her şeye dünden razı zaten. Hoppala, burada neler oluyor yahu?! Vay anasını, bu aslında acayip iyi hissettiriyor! Hayatımda ilk defa kendi hayatımın ana karakteriymişim gibi hissediyorum!! Benim gibi acınası bir bakirin çıkacağı kızı seçme lüksüne nasıl sahip olduğunu sorgulayan bir tarafım yok değil hani. Yine de, şu an tamamen içinde bulunduğumuz durumun insafına kalmış haldeyiz! Bu yoldan tam gaz devam etmekten başka çaremiz yok!!
Ah be arkadaş, böyle hatun mıknatısı bir adam olmak da ne zormuş!!
“B-bir dakika! Ortada çözülmesi gereken bambaşka bir sorun yok mu?!” Şehvet dolu hülyalara dalıp olduğu yerde sallanan Sora’ya doğru haykırdı Steph.
“[Negatif]: İsmi bilinmeyen kadın, Efendim’e sevgi göstermeyi defalarca reddetmiştir. Dolayısıyla konuşma hakkınız bulunmamaktadır. Efendim’in yanından derhal uzaklaşmanız tavsiye edilmektedir. Kış kış.”
“Yoksa küçük Dora nihayet efendimize karşı hisleri olduğunu kabullendi mi? ”

“N-Neeee?! Hayır, b-benim söylediğim şeyle uzaktan yakından alakası yok bunun!!”
Hrmmm, ama düşününce Steph gerçekten ilk kız arkadaşım olmaya oldukça uygun. Geleneksel manada en ideal seçenek o olurdu. Yemek yapabiliyor, dikiş dikebiliyor; elinden her iş geliyor. Üstelik onda insanı rahatlatan, tanıdık bir hava da var. Ayrıca kesinlikle güzel ama göz çıkaracak kadar da değil. Günün sonunda en iyisi her zaman ortalama olandır. Ne kadar şatafatlı, lezzetli yemeklere gömülürsen gömül, kimse sürekli onları yemek istemez; eninde sonunda sadeliğe dönmek gerekir.
Sora, Steph’in ne kadar güvenilir bir tip olduğunu ve komşu kızı tarzı ana kadın karakter kalıbına nasıl da cuk oturduğunu tartıp durdu. Steph yeniden söze girdiğinde, Sora’nın zihnindeki düşünce seli anında kesildi.
“Sadece çiftler çıkabiliyor—bu da aramızdan en fazla dört kişinin çıkabileceği anlamına gelir!!”
…
Ha?

“Toplamda beş kişiyiz!! Odadan sadece çiftler halinde çıkabiliyorsak, geride kalan o tek kişi ne yapacak?!”
“İyi de tam olarak konuştuğumuz şey de bu değil mi zaten? Efendimizle ben çift olursak, Shiro Hazretleri ile eşleşecek en doğal seçenek siz olursunuz. Geride kalan kişi ise—işte o kişiyi katledeceğiz. Böyle bir akıbete en uygun adayın şuradaki hurda yığını olduğu, bu raddeden sonra tartışmaya bile açık bir husus olmamalıdır.”
…
Bir dakika! Olay bundan mı ibaretti yani?!

“[Ret] Çift tanımı belirsiz. Çifti oluşturan birimlerden en az birinin diğerine karşı his beslemesi gerektiği varsayılmaktadır. Bu birim efendisine tapmaktadır. Dolayısıyla bu birim, efendisi ve kendisinin derhal geçerli olmak üzere bir çift olması gerektiği kararına varmıştır. Efendinin küçük kız kardeşine gelince, Düzensiz Numara’ya kendisine karşı hisler beslemesini emredebilir. Bu durumda helak olacak kişi adı bilinmeyen kadındır. Yani sen.”
“Aşk duyguları Yeminler vasıtasıyla bir oyunla kolayca yaratılabilir, bu yüzden şuradaki hurda yığınından yükselen parazitleri görmezden gelebiliriz… Fakat küçük Dora, siz ve beyin adını verdiğiniz o şeyin, Efendimizden bile önce bir şeyleri kavradığını mı ima ediyorsunuz?”
“[Kaçınılmazlık] Mesele kimin helak olacağıdır. Efendimizin gözyaşı dökmesinin sebebi işte budur.”
“Sora… B-bu doğru mu?!”
“………”

Steph bir cevap bekliyordu, fakat Sora’nın verecek tek bir yanıtı bile yoktu. Aklından böyle bir ihtimalin teğet bile geçmediğini kızın yüzüne söyleyemezdi ya. Zihninde aynı anda o kadar çok şey uçuşuyordu ki böyle detayları fark etmeye fırsatı olmamıştı.
Dur, dur, dur—eğer durum buysa, işler tamamen değişir! Düşün Sora! On sekiz yaşındaki sap bakir, düşün!!
Kızlar haklıydı. Notta yazana göre, aralarından en fazla dört kişi çıkabilirdi.
Ve tabii ki… aynı cinsiyetten çiftler de sayılıyordu!
Sıçtık, bu çok kötü. Sıçtık, sıçtık, sıçtık, sıçtık, sıçtık, sıçtık—sıçtııık!!
Durum buysa, on sekiz yaşındaki acınası bakir müsveddesi Sora, sıradaki hamlenin ne olacağını gayet iyi biliyordu, değil mi?
“Böyle bir şeye asla izin vermeyeceğim! Beşimizden birini bile arkada bırakma düşüncesini aklımdan geçirmeyi reddediyorum!” diye haykırdı Steph.
“[Talep] Bu odadan çıkmanın alternatif yolları. Başka yol yoksa, bu birim Sora ile bir çift olarak kaçış gerçekleştirecektir. Dolayısıyla, geride kalacak beşinci üyeyi kurtarmak adına bir yöntem geliştirmek daha gerçekçidir. Namıdiğer şuradaki adı bilinmeyen kadın.”
“Gerek yok ki!! Sora’nın tüm bu olanlar yüzünden ne kadar kara kara düşündüğüne baksanıza!! Biz burada konuşurken o hepimiz için bir çıkış yolu planlıyor, değil mi Sora?”
Steph’in umutlarını boşa çıkaracak olmak ne kadar heves kırıcı olsa da—Sora’nın o an düşündüğü şey kesinlikle bu değildi.
Eninde sonunda kafa yorması gereken bir mesele olduğu kesindi. Üstelik mümkün olan en kısa sürede.
Fakat tam da o anda Sora’nın zihnini bambaşka düşünceler kemiriyordu; beynini tam kapasite çalıştırmasını gerektiren çetin bir mesele.
Bu gidişatı nereye doğru sürüklemesi gerektiğini çözmeye çalışıyordu.
Buradan bir kız arkadaş edinerek çıkacağına dair yaptığı tahmini nasıl revize edebileceğini—yani diğer bir deyişle—
“… Hepiniz— Çenenizi. Kapatın.”
O ana kadar tek söz etmeden yere bakmakta olan Shiro, sonunda sessizliğini bozdu.
Verdiği emir diğerlerinin kulağına ulaştığı anda ortalığı derin bir sessizlik kapladı.
Ardından hafifçe sallanarak başını kaldırdı; yüzündeki ifade yalnızca Azrail’inkine benzetilebilirdi.
Elbette oradaki kimsenin, Shiro’nun iç dünyasında neler yaşandığından en ufak bir haberi dahi yoktu.

Ancak o noktada Shiro, kendisi ve ağabeyinin bir çift olmadığı gerçeğiyle yüzleşince sessizce şalterleri indirmişti.
Üstelik kimsenin kendisiyle Sora’nın eşleşmesini teklif bile etmediğini izlemişti. Bu ihtimal akıllara dahi getirilmemişti.
O yüzden kararını verdi:
“… Sizler… bir oyun… oynamak ister misiniz…?”
İçindeki volkanik öfkeyi bastırarak gülümsedi ve devam etti:
“… Kaybeden kişi… Ağabeyime karşı beslediği… tüm duyguları yok etmek… ve bunun yerine ondan nefret etmek zorunda… Ondan sonra… kimlerin çift olacağına… karar verebiliriz…”
Shiro’nun gözünde bu, kendi canından bile önemliydi—sevgisini ortaya koyduğu bir oyundu.
Ah, bu mükemmel bir fırsat. Hepinizden burada tek tek kurtulabilirim.
Hikayenin gerçek ana kadın karakterinin kim olduğunu belirlemek için bir fırsattı.
Bu Shiro’nun diğer kızlara meydan okumasıydı: açık bir savaş ilanı— Hayır…
Hepsini kökten kazıyacağına dair bir bildiri…
İç dünyasında neler hissettiğini bilmeseler de Shiro’nun her bir gözeneğinden yayılan düşmanlık elle tutulur cinstendi. Ve nitekim…
“[Angaje] Bu birimin aşkını çalma teşebbüsü. Bir Exmachina’nın özü. Tehditlerin icabına bak. Tüm engellerin ortadan kaldırılması. Ne pahasına olursa olsun düşmanların helak edilmesi. Exmachina dediğin işte budur. Ölümüne dövüş. Bu birim kaybetmeyecek.”
“Aşk kavramı bendeniz aciz kulunuzun boyunu hâlâ aşıyor olsa da—eğer müsaade buyurursanız Shiro Hazretleri, karşılık vermeme izin verin; o halde bedenimdeki her bir güç zerremi kullanarak size karşı savaşacağım. Lütfunuzla beni şereflendirmek isterseniz, varımı yoğumu ortaya koyarım.”
Jibril ve Emir-Eins’ın etrafındaki hava, içlerindeki tutkuyla yanan savaş arzusuyla dalgalandı.
“B-benim zaten en başından beri feda edecek hislerim yok ki!!” diye çaresizce haykırdı Steph, ama:
“[Komut] Oyun emrini ver. Bu birimin analizi—adı bilinmeyen kadın en büyük potansiyel tehdittir. Bu birim bu fırsatı değerlendirerek aşkının önündeki tüm engelleri temizleyecektir. Tek biriniz bile kaçamayacak. Şimdi term*natormüziği çalınıyor. mp3.”
“Kaybedecek hiçbir şeyiniz yoksa küçük Dora, o halde sorun nedir ki? ”

“… Steph… bu saçmalığa… bir son verelim…’ tamam mı…?”
Başbakan, diğerlerinin bu odadan duygusal açıdan sağlam çıkmasına izin vermeye hiç niyeti olmayan üç kadın tarafından kuşatılmıştı.
“S-Sora?! L-lütfen şu kızları durdurur musun?!”
Steph’in etrafını sardılar: Asık bir suratla Emir-Eins, gülümseyerek Jibril ve buz gibi bir sırıtışla Shiro.
Durum gitgide daha da vahimleşirken Steph yardım için çığlık attı— Ancak…
GÜM!!
Odayı anında sessizliğe bürüyen yüksek bir çarpma sesiyle cevap buldu.
“… Ne halt ediyorsunuz lan siz? Şunun şurasında hale bak… Bu işi biraz daha ciddiye almanız lazım.”
Elini parçalayacak bir güçle yumruğunu kapıya çarptıktan sonra, dört kadına bağırmaya devam eden Sora’ya kilitlendi bütün gözler.
“Sadece bu yolla çözülebilecek bir oyunu asla kabul etmeyeceğimi biliyorsunuz!! Değil mi?!”
Aynen öyle—böyle bir şeye izin vermesinin imkanı yoktu.
Bu odada bulunuyor olmaları bir noktada onay verdiği anlamına gelse de—ne olursa olsun:
Böyle bir durumun yaşanmasına imkanı yok müsaade etmezdi!
Nedeniyse bu oyunun sonuna dair akla gelebilecek tek bir ihtimalin olmasıydı. O da şuydu:
Sora bir kenarda tek başına toz yutarken, ortaya kız kıza iki çiftin çıkması!!
“Çıkarın bizi buradan!! Nasıl yaptınız bilmiyorum ama resmen kumpas kurdunuz bize!!”
“S-Sora! Yani bu demektir ki…!”
“Böyle bir oyuna asla razı olmam ben! Beş kişi içinden iki çift mi?! Bu kadar felaket bir şeyin yanımızdan geçip gitmesine niye izin vereyim ki?! Başka kurallar da var kesin, o yüzden hemen söyleyin şunları!!”
Ruhunun derinliklerinde hakikati feryat ederken, bir yerlerde olması gereken oyun ev sahibine tutkuyla yakardı.
Tıpkı ilkokulda yaşadığı o travmatik tecrübe gibiydi: Pekala çocuklar, herkes ikişerli eşleşsin.
Sora’nın sesindeki nefret, kadınları girdikleri o hırstan çekip çıkararak gerçekliğe döndürdü.
“… Efendim haklılar. Bir kurban verme fikri, Efendim’in planlarının daima dışındadır…”
“[Tövbe] Tek bir kurban bile vermeden, tamamen kazanmak. Efendimizin mizaç profili tam olarak budur. Bu birim derin bir mahcubiyet duymaktadır.”
“…… Bana mı öyle geliyor yoksa… Sora durumun farkına daha yeni mi vardı?”
Neler olduğunu işin başında, 0,001’inci saniyesinde anladım ben!!!!
“……………… Ağabey… tam bir aptalsın.”
“L-laaaaaaneeeet olsuuun…!!”
Sora’nın az önce yaşadığı içsel çatışmayı kızlardan yalnızca biri öngörebilmişti. Shiro ağabeyine buz gibi bir bakış fırlattı.
Gerçi Sora kapıya o kadar şiddetli vurmuştu ki şimdi yerde acı içinde çığlık atıyordu—ancak.
Çiftlerden başkası için açılmaması gereken o kapı… birdenbire açılıverdi ve grubun geri kalanını dona kalmış bir halde bıraktı.

Ne kadar şiddetli vururlarsa vursunlar bu kapıyı bir türlü açamamışlardı, yine de—şimdi her şey anlam kazanmıştı.
Meğer sürgülü bir kapıymış.

Sora kapıya yaklaşıp kenara doğru kuvvetlice bir çekti, kapı savrularak açıldı. Oluşan ivme Sora’yı da öne sürükleyip yere kapaklanmasına neden oldu.
“Bu kadar basit miydi yani?! İçinizden bir kişi bile… yana kaydırmayı… denemedi mi—?”
Sora başını kaldırıp öfkeyle çıkıştı, ancak sözleri kısa sürede sönüp gitti.
“Sora?! İyi misin—? Ah…”
“Efendim, bir yeriniz acıdı mı—?!”
Kızlar kapıdan Sora’nın peşinden çıktılar, ancak gördükleri şey karşısında nefesleri kesildi.
Gözlerinin önüne serilen manzara onları da benzer şekilde nutku tutulmuş halde bıraktı.
Küçük bir bahçedeydiler.

Rengarenk çiçeklerle kaplı bir alandı burası. Etraflarında havada çiçek taç yaprakları süzülüyordu. Bahçenin kenarları gül çalılarından yapılmış duvarlarla çevriliydi ve bu duvarların ötesinde yapraksız ağaçlarla dolu bir orman uzanıyordu.
İlkbaharın sevimli çiçek tomurcukları, yazın canlı yeşil yaprakları, sonbaharın tüm ihtişamıyla açmış çiçekleri ve kışın dayanıklı soğanlı bitkileri…
Doğanın güzelliklerinin bir kolajı gibiydi—ancak en olağanüstü sanatçıların yaratabileceği türden bir eser olan bu bahçe, neredeyse doğal olmayan derecede bir tuvali andırıyordu.
Çiçeklerden dokunmuş bu bahçenin kapısı, az öncekiyle aynı sözleri taşıyan görkemli bir plakayla süslenmişti:
SADECE ÇİFTLERİN AYRILABİLECEĞİ BİR ALAN
Yazıda bir alan diyordu…
Sora ve diğerlerinin başladığı odanın mutlaka o alan olduğunu düşündürecek hiçbir şey yoktu…
Ancak grubu nutku tutulmuş halde bırakan şey ne yaptıkları bu basit hata ne de manzaraydı.
Bahçenin tam ortasında, son derece büyük bir çiçeğin üzerine kurulmuş halde havada süzülen şey karşısında şaşkına dönmüşlerdi.
Genç bir kızdı bu—ve sırtında gökkuşağından dokunmuş gibi görünen bir çift kanat vardı.
Gerçi, aslında… tam olarak genç denemezdi.
Daha çok minyondu. Yeni yürümeye başlayan bir çocuktan daha uzun boylu değildi.
Yine de—misket limonu rengi gözleri ve bir çiçekle süslenmiş limon sarısı ikiz örgüleriyle bu küçük figür, boş gözlerle süzülüyordu. Uzun, ince kolları ve bacakları, hafifçe belirgin göğüsleri ve narin fiziğiyle; olgunluğun eşiğinde, üzerinde hafif çekici bir edanın sezildiği genç bir kız gibi görünüyordu.
Yani evet. Daha çok sadece… küçüktü.
Hayat bulmuş güzel bir bebek gibi mistik bir havası vardı.
Bu büyülü küçük kız, bir insan olmak için fazlasıyla küçüktü. Daha ziyade—
“Bir Peri (Fairy) mi?! A-ama bu bizi bir uzamsal evre sınırının, yani bir Spratul’un içinde yapar!!”

“[Acil Durum] Tehlikeli bir üçüncü taraf ırkın varlığı doğrulandı. [Talep] Efendim tarafından derhal bir savaş planı oluşturulması talep ediliyor. Ayy.”
Jibril ve Emir-Eins, Sora’nın arkasından öne çıkıp dövüş pozisyonu aldılar ve saldırmaya hazırlandılar.
Flügel ve Exmachina: hile kodunu andıran güç seviyeleriyle en güçlü iki ırk. Ve bu iki ırkın üyeleri içgüdüsel olarak savaşa hazırlanmıştı. Geriye dönüp bakıldığında, Sora’nın bu durumu biraz daha ciddiye alması gerekirdi. Ne kadar son derece talihsiz olsa da, bu zavallı on sekiz yaşındaki bakirenin o an öyle net düşünecek hali yoktu.
Bir Peri (Fairy) demek…
Bu, Sora’nın asla boyun eğmeyeceği o sonuca yönelik potansiyel bir çözümdü.
Altıncı bir kişinin ortaya çıkması, bu oyunun temizlenebileceği anlamına geliyordu!!
Kızın bir Peri (Fairy) olduğu gayet açıktı. Karşı karşıya oldukları meydan okuyucu o olmalıydı!
Muhtemelen sadece onları buraya hapseden suçlu değil, aynı zamanda yeni bir karakterdi—ya da başka bir deyişle, grubun beşinci tekeriyle (Sora ile) eşleşme gibi talihsiz bir görevle yükümlü kılınmış minik kadın kahramandı!!
Yine de Sora, ilk kız arkadaşı için aralarındaki boyut farkının biraz fazla olabileceği hissini üzerinden atamıyordu…
Ancak kendisi bir bakireydi—ve böyle ufak ayrıntılarda seçici davranacak durumda değildi. Bir şey olmazdı herhalde!
Selam bebeğim, naber? Benim partnerim sen olmalısın. ‘Hayır’ cevabını kabul etmiyorum!!
Sora zihninde böyle saçma sapan tavlama laflarıyla oynuyordu ama yüz ifadesi ciddiyetin zirvesindeydi.
Sadece geçici bir süreliğine bile olsa bir kız arkadaş edinecekti. Bu ilk karşılaşmaları olduğuna göre, Peri’nin Sora’nın nasıl biri olduğuna dair en ufak bir fikri olmasına imkan yoktu. Tek yapması gereken ilk izlenimi mükemmel tutmaktı; bu ilişkiyi meyve vermeye götürecek o sağlam dayanak noktası buydu işte!
Sora’nın gözleri tutkuyla dolup taşıyordu. Bu fırsatın avuçlarının arasından kayıp gitmesine izin vermeyecekti.
Jibril ve Emir-Eins tetikte kalmaya devam ediyorlardı; gerilim o kadar yoğundu ki bıçakla kessen kesilirdi.
Ancak Peri, beş ziyaretçinin hiçbirine aldırış etmeden havada keyfince dans ediyordu.
Evet—dans ediyordu.
Kollarını dışarı doğru uzatmış, sahnesi olan çiçek taç yapraklarının üzerinde dans ederken havayı okşuyordu. Attığı her adımla birlikte, çiçek tomurcuğundan bir kabarcık çağlayanı fışkırıyordu.
Bu onlara sunduğu bir tür gösteri değildi. Rüzgarla taşınan kabarcıklar bahçenin dört bir yanında süzülüyor ve her patladıklarında yerlerini cennetten çıkma renklerle bezenmiş yeni bir şeye bırakıyorlardı: bir çiçek, bir ağaç, bir taş, bir pınar.
Bunun neden gerçekleştiğini tam olarak kavrayamasalar da Sora, Shiro ve hatta Steph ne olduğunu tahmin edebiliyorlardı.
Peri sihri.

Peri, tarlanın içinde adeta dans ederek ilerliyor, adım attığı her yere küçük bahçesinden bir parçayı katıyordu.
Çok geçmeden Peri bu neşeli oynaşmayı bıraktı; belki de artık mola verme vaktinin geldiğine karar vermişti.
Oturmak için zarifçe bir çiçek seçti ve omuzlarını geriye doğru esnetirken hafifçe iç geçirdi.
Sesi kulağına çalınan herkesin kalbini fethedecek türden, son derece şirin bir iç çekişti bu. Bu iç çekişin hemen ardından, ilk sözleri döküldü dudaklarından.
Şöyle diyordu:
“Tanrım, bu ne ya… Hem sanki bu aptal bahçeyle uğraşmak zorunda olan niye benim ki? Iğğ, harbiden bok gibi iş.”
Akla gelebilecek en edepsiz duruşla çiçeğin üzerine çömelmişti… …o rüya gibi sözler dudaklarından dökülürken.

Yok artık. Sora’nın (müstakbel) ilk sevgilisinin ağzı tam bir serseri ağzıydı.
Sevimliliğin timsali olan o küçücük Peri, son derece sinirli bir halde uzağa doğru dik dik bakıyordu.
Sora ve yanındakiler, minik Peri’nin istifini bozmadan eteğinin cebinden bir kibrit ile puro çıkarıp yakışını ve tüttürmeye başlayışını şaşkınlıkla izledi; bunu yaparkenki seri hareketleri kesinlikle bir alışkanlık eseri olduğunu gösteriyordu.
Puronun külünü yere doğru silkip attı.
“Aaaah, işte bu iyi geldi… Ha? Ooooh… Çoktan uyandınız mı siz? Hızlısınız ha. Şey, yani. Orada azıcık daha bekleyin, olur mu? Daha oyunu falan kurmam lazım, o yüzden evet, şurada takılın biraz işte.”
Ağzını kocaman açıp dışarı büyük bir duman bulutu üfledikten sonra devam etti:
“Hasbinallah… Bütün bu mekanı tek başıma hazırlayabileceğimi nereden çıkarıyor bu tipler—? Aha, hay sıçayım!! Küller—eteğime geldi! Yanacak! Yanıyor! Biri bana su getirsin!!”
Yüksek bir çığlıkla, yarım kalmış purosunu uzağa fırlattı ve panik içinde sağa sola uçuşmaya başladı.
Kafası kesilmiş tavuk gibi bir süre etrafta koşturduktan sonra, nihayet alevleri büyüyle söndürebileceğini akıl etti ve hızla yeniden dans etmeye başladı.
Şey, bu… biraz hayal kırıklığı oldu sanki…
“… Jibril, şey… o bir Peri mi…?”
“Evet, Efendim. Şüphesiz kendisi dokuzuncu sıradaki Exceed’lerden biri—bir Peri.”
Dokuzuncu sıradaki Exceed: Periler…

Sora ve Shiro bu ırk hakkında en temel şeyleri biliyordu: Periler’in çoğu Elven Gard’daydı ve Elfler’in boyunduruğu altında köle olarak yaşıyorlardı.
Chlammy’nin hafızasına göre ülkenin büyüsünü tazeliyorlardı; detayları ise ulusal bir sırdı.
Neyse, her neyse, geç bunları şimdi.
“… Yemişim Perisini… Bayağı yaşlı bir barmen gibi konuşuyor…”
Sora yaşadığı şoku gizleyemiyordu. Periler hayal ettiğinden tamamen farklı çıkmıştı.
Daha birkaç an önce resmen çiçek tarlasında oynaşıp duruyordu; fakat alevleri söndürmek için panikle yaptığı o küçük dans, onu son kucak dansını yapan kıdemli bir striptizciye benzetmişti. Ununu eleyip eleğini asmış, hayatın sillesini yemiş ve kendisini orta yaşın kasvetli tarafında bulmuş yaşlı bir teyze izlenimi veriyordu.
Bak şuna, ağzında puroyla dans ediyor. O bıkkın bıkkın iç çekmelerinden bahsetmiyorum bile.
Bir de durmadan bir şeylerden yudum alıp duruyor… Alkol mü o?
Şaka yapıyor olmalısın… İlk sevgilim, buram buram içki kokan ve zincirleme sigara içen bir olgun kadın mı olacak yani?
Yani, daha önce seçecek durumda olmadığımı kabul etmiştim ama bunu midemin kaldırabileceğini… …hiç sanmıyorum.
Bizi rüyamda bile yan yana hayal edemiyorum…
“… Efendim, bağışlayın. Tam olarak ne yapabileceğimi kestiremiyorum… Emirleriniz nedir?”
“[Uyarı] Bir Spratul içerisindeyken Perilerin savaşta kaybettiğine dair sıfır örnek bulundu. Makul bir hareket tarzı hesaplanamıyor.”
Sora’nın yası, gerginlikten diken üstünde duran iki arkadaşı tarafından bölündü.
“…? Şeyyy… Periler gerçekten o kadar güçlü mü?”
Neden bu kadar huzursuz olduklarını anlamak isteyen Sora’ya başlarıyla onay verdiler.
“Evet. Büyük Savaş sırasında Exceed sıralamasında ilk yedide yer alıyorlardı ve onlarca Flügel’i yok etmeyi başarmışlardı.”
“[Kayıt] Dört yüz otuz yedi birim güçlü Alt-Ortcluster, bir zamanlar Spratul içinde bir saldırı başlattı—tek bir birim bile geri dönmedi. Hepsi hezimete uğratıldı.”
Oha, oha. Şaka falan mı bu?
Hayır, dur bir dakika. Büyük Savaş bitti. İşler o kadar kötüye gitmez—yani, gitmemeli.
Ancak sadece Jibril ile Emir-Eins’ın yüzündeki ifadeleri görmek bile Sora, Shiro ve Steph’in yutkunmasına yetti.
O Peri—onlar için bir oyun hazırladığını söylemişti.
Devam etmesine izin vermek doğru muydu? O işini bitirmeden önce bir şeyler yapmaya çalışmalı mıydılar?
Yine de—ne yapabilirlerdi ki? Sora’nın yapabileceği hiçbir şey—
“İşte oldu!! Tam zamanında! Pekala, şimdi başlayalım… Öhöm… Ses deneme, bir-ki… Ve başlaaadıık!”
Peri kızın bağırması Sora ve beraberindekilerin düşüncelerini yarıda kesti.
Aceleyle purosunu söndürdü, sesini kontrol etmeden önce boğazını temizledi ve ardından:
“—Oha?! Bu da ne böyle?!”
Bir sonraki an Sora ve diğerleri kendilerini kabarcıkların içinde hapsolmuş buldular.
Beşi de büsbütün görmezden gelinmişti—ve hiçbir girizgah olmadan, her şey başladı.

“Selaaam! Naber benim minicik abonelerim, karşınızda Foeniculum var! ”


Peri tam anlamıyla yüz seksen derece dönmüştü.
Sadece dış görünüşüne bakarak ondan beklenecek şekilde davranmaya başlamıştı.
Aniden arka planda bir müzik çalmaya başladı. Adının Foeniculum olduğu anlaşılan Peri bir izleyici kitlesine hitap etmeye başladı—fakat bu kitle Sora ve kızlar değildi.
Işıktan oluşan düz bir kareye doğru konuşuyordu.
“Tam da söz verdiğim gibi bugün kanalımız için harika bir video planladım— HEY!! Ne bok yediğinizi sanıyorsunuz lan siz, bana öyle dislike atarak he, sizi gidi veletler?! Gelip ağzınızı burnunuzu dağıtırım bak! Tanrı aşkına, yayına başlayalı daha saniye olmadı lan! … Ayy, şaka yapıyorum canım. Abonelikten çıkmanızı hiç istemem! Bu dünyada tek bir sevimli velet var, o daaaaa benim! Muah! ”

Videonun daha beşinci saniyesinde maske çoktan düşmüştü. Perilere de büyücülüklerine de pek aşina olmayan Sora, öylece izliyordu.
İyi güzel de, bu da neyin nesiydi böyle?
Sahneyi kafasında sorguladığı anda Peri cevabı yapıştırdı:
“Gerçekten ama gerçekten! Sizler için acayip havalı, süper eğlenceli bir video hazırladık!! Ve işte programımızın adı!!”
Aynen öyle: Işıktan kare —yani ekranı— bir görüntü sergiliyordu.
Bu ancak bir canlı yayın olarak adlandırılabilirdi. Üstelik en alt seviye bir yayıncı tarafından yürütülen bir yayın; başkası değil, tam da…
“Foeniculum Kanalı sunar: Orijinal, özel bir etkinlik!! Canlı yayında, gerçek zamanlı, otantik bir aşk belgeseli—karşınızda Sadece Çiftlerin Çıkabileceği Yoksa Sonsuza Dek Burada Mahsur Kalacakları Mekan şovuuuuu! ”

Kulak tırmalayıcı derecede gürültülü maytaplar, ucuz bir borazan ses efekti eşliğinde patladı.
“Şimmmdi—izleyicilerimiz için bu bölümü açıklayarak başlayalım.”
“Bir dakika be! Önce bize açıklaman gerekmiyor mu?!”
Sora kendi baloncuğunun içinden şikayetini savurdu ama sesi Foeniculum’a ulaşmıyor gibiydi.
Yine de Peri, şovunun amacını açıklarken grubu umursamamaya devam etti.
“Burası benim yarattığım bir alan olan Spratul ve bu beş kişilik kadınlı erkekli grubu tam da buraya hapsedeceğim! Burada süresiz ve ucu açık bir zaman boyunca birlikte yaşayacak, aşşşşk mücadelesinde kozlarını paylaşacaklar!!”
Sora ve diğerlerinin yaptıkları tespitte haklı oldukları gün gibi ortadaydı. Bu durum hepsinin aklında aynı sorunun belirmesine yol açtı.
“Buradan kaçmalarının iki yolu var!”
Aynen öyle—onlar da çıkış yolunu öğrenmek istiyordu.
Olası ikinci bir çıkış yolunun olduğunu duymak hepsinin pürdikkat kesilmesini sağladı.
“İlki, konuklarımızdan bir çiftin kendilerini sevgili ilan etmesi. Ardından tek yapmaları gereken el ele tutuşup kapıdan geçmek!”
Zaten hepsinin beklediği yöntem de buydu. Belli ki bahçenin arkasındaki kapı bir çıkıştı.
“Diğer yöntem ise satın alınabilecek bir anahtar gerektiriyor. Bu anahtar, konuklarımızın tek başlarına olsalar bile ayrılmalarına olanak tanıyor!”
Bir anahtar mı…?
Beşli, bu yeni bilgi karşısında hep birlikte kaşlarını çattı. Buna rağmen Peri onları görmezden gelmeyi sürdürdü.
“Evet, evet. Şimdiden ‘Hepsi bu mu yani?’ dediğinizi duyar gibiyim. Ve ‘Ne bekliyordun ki?’ ‘Neticede Foeniculum işte.’ Valla siz konuşmaya devam edin, çünkü birazdan laflarınızı afiyetle yutacaksınız! Ağzınız açık kaldığında çenenizi yerden toplamayı unutmayın yeter!! Ve işte hepinizin dört gözle beklediği o an—akıllarınızı başınızdan alacaklar, sizi hayran bırakacaklar! Huzurlarınızda beş konuğumuzu takdim etmeme izin verin!!”

Hemen ardından, Peri onları takdim ederken Sora ve kızlar kendilerini ellerinde olmadan poz verirken buldular:

“Beş üyenin hepsi işte bunlar! Disboard’un en gözde bekarları burada ve aşk uğruna kozlarını paylaşmalarını izleyeceğiz!! Bu kadroya ne diyorsunuz ama?! Endişelenmeyin, yerinden çıkan çenelerinizi toparlamanız için size biraz vakit vereceğim!”
Belki de izleyicilerin çeneleri kelimenin tam anlamıyla yerinden çıkıyordu.
Sora ve ekibi kendilerini düşük bütçeli bir flört simülasyonunun, hatta onun açılış jeneriğinin bir parçası gibi hissediyorlardı.
Her birinin kendine ait tema müziği ve saçma sapan sloganları vardı.
Fakat Foeniculum, bu beşliyi fark ettiğine dair en ufak bir belirti bile göstermiyordu. Enerjik ve gözü pek tavrından hiçbir şey kaybetmeden konuşmasını sürdürdü.
“Bu alanda ne yiyecek ne de su olduğunu söylememe gerek yok herhalde!! Beş konuğumuzun erzakları izleyicilerimizden gelen bağışlarla karşılanacak—Flügel ve Exmachina hariç, diğer üçü susuz üç günden fazla dayanamaz! En sevdiğiniz üyenin ölüp gitmesini istemezsiniz, değil mi?! Kim bunun vicdan azabıyla yaşayabilir ki?! Bu yüzden hayatta kalmalarını istiyorsanız paranızı gönderseniz iyi edersiniz! ”

Çaresiz bir Sn*pchat fenomeni gibi, izleyicilerinden para koparmak için aynı anda hem yalvarıyor hem de onları tehdit ediyordu.
“Pekiii!! Böylece bugünkü tanıtım yayınımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz! ”

Ve son olarak:
“Yayın her akşam saat sekizde başlayacak! Arkadaşlarınızla da paylaşın!! Ama sakın klip falan atmayın!! Sayfamızın bağlantısını gönderin!! Yarın görüşürüüüz! Bay-baaay! ”

Sora ve diğerlerinin konuşmasına fırsat dahi vermeden yayını kapattı.
Sözde tanıtım videosu böylece sona erdi.

Grubun içinde hapsolduğu baloncuklar patladı.
Fakat hemen ardından yaşananlar karşısında iyice nutukları tutuldu. Beşi de sessizlik içinde izlerken:
“Heh-heh-heh… Şu yeni izleyicilerin hepsine bakın hele! Konuk almanın parayı kırmanın en hızlı yolu olacağını biliyordum! Ha-ha!! Yorumlardaki o tüm ezikler avucunu yalasın!! PUAHAHAHAH!!”
Aradan saniye bile geçmeden Foeniculum eline çoktan yeni bir puro almış, iki büklüm olmuş kahkahalar atıyordu.
Sora her ne kadar kalakalmış olsa da yayının hâlâ açık olabileceğinden şüphelenerek onu sessizce uyardı:
“… Emin misin… mikrofonun ve kameranın kapalı olduğuna?”
“Kyaaaan! Her zamanki gibi herkese tekrar teşekkürler! ”


Foeniculum, izleyicilerine seslenirken purosunu süpersonik bir hızla kenara fırlattı.
Ardından, bu kez kameranın gerçekten kapalı olduğundan emin olmak için iyice kontrol ettikten sonra:
“… Hassiktir… Yorumlarda beni resmen yerin dibine sokuyorlar… Yine de biraz dramanın yayına daha çok ilgi çekmesi gerek.”
Yüzünde beliren soğuk ter damlalarına rağmen umursamıyormuş gibi yaptı. Sora şakaklarını ovuşturarak sordu:
“Şey… O zaman kuralların üzerinden bir kez daha geçsek diyorum… Tam olarak ne yapıyoruz biz?”
“Hmm? Az önce çektiğim videoyu izlemediniz mi?” Foeniculum bir şeyleri açıklamayı unutup unutmadığını düşündü, ardından devam etti. “Kullanın işte sizin o… ne deniyordu onlara ya? Akıllı telefonlar mı? Tabletler mi? Her neyseler işte, o cihazları ne kadar bağış aldığınızı kontrol etmek için kullanabilirsiniz.”
Sora ve Shiro onun talimatlarına uyarak akıllı cihazlarını çıkardılar.
Ve işte oradaydı: Daha önce hiç görmedikleri yeni bir simge.
Simgeye dokundular ve bir sayı gördüler: 15.000.
“Bakılırsa şimdiden bir destekçiniz var! Bu parayı eşya satın almak için kullanabilirsiniz. Ya diğer konuklardan biriyle çift olacaksınız ya da bir anahtar satın almaya yetecek kadar para biriktireceksiniz. Özetle hepsi bundan ibaret.”

Kulağa kolay geliyor, değil mi?
Sora derin bir nefes alıp yanıtladı:
“…… Doğru. Yalnızca teyit etmek istediğim önemli bir detay daha var.”
Hakikaten basit bir oyundu ancak hâlâ her şeyi kapsayan bir sorun vardı. Sorusuna alacağı cevaba göre oyun ya cennet olacaktı ya da cehennem.
Ve sorduğu soru şuydu:
“Beş kişiyiz, bu yüzden sana sormak istiyorum: İçimizden birinin seninle eşleşmesi mümkün mü?”
“Bu ne biçim soru be? Hayatta olmaz. Aptal mısın nesin?”
Sora son derece ciddiydi ama Foeniculum onunla alay etti.
“Sunucu benim, herhalde yani. Beni popüler bir yayıncı yapmak sizin işiniz! Bütün bağışları toplayabilmemiz için yayında aşık olup izleyicilerimi mutlu etmeniz lazım!! Siz çocukların bu işin hakkını vereceğini cidden umuyorum, biliyor musunuz? Bu sayede kanalım göz açıp kapayıncaya kadar zirveye tırmanacak! Neyse, yapacak çok işim var, o yüzden ben kaçtım! Hadi bay-baay!!”
Peri (Fairy) hızlıca bir tirat atıp küçük bir puf sesiyle ortadan kayboldu.
,
Grup iyi bir beş dakika boyunca öylece kalakaldı.
Ve ardından—Sora, giderek daha da tehlikeli bir hal alan duruma baktıktan sonra yüzünde bir gülümsemeyle bakışlarını gökyüzüne çevirdi.
Ah… Demek bu oyun iki çiftle—ve bir anahtar satın alıp kurtulacak tek bir kişiyle sona erecek.
Bu durum birini geride bırakma gerekliliğini ortadan kaldırıyordu—ki Sora böyle bir şeye zaten asla razı olmazdı.
Fakat hâlâ bir sorun vardı:
“… Pekala… Az önce… konuştuğumuz konuya… geri dönelim…”
“Onaylandı: Efendimizin sevgisi için oynayacağız. Hepinize meydan okuyorum. Gelin bakalım.”
“Lord Shiro’ya gerçek bir karşılaşmada meydan okumak inanılmaz bir onur—şimdi başlayalım.”
“Ne?! Olay yine dönüp dolaşıp buraya mı geldi?! Elimizdeki duruma yaklaşmanın kesinlikle başka yolları da olduğuna eminim!!”
Kızlar birbirini yeniden düşman olarak görmeye başladı.
Sora’nın arkadaşlarının ondan sonsuza dek nefret etmesiyle sonuçlanacak oyun başlamak üzereydi.
Gerilimin tırmanmasını izledi, ta ki… İşte tam olarak şuydu:
“HAYIIIIR!! Yine her zamanki gibi tek başıma kalacağım!!! Biri beni buradan çıkarsın!”
Tam da tahmin ettiği gibiydi:
Kız kıza iki çift oluşacaktı.
Ve Sora tek başına ayrılacaktı.
Oyunun böyle biteceğini bilen hıçkırıklar içindeki Sora, kederle feryat etti…
