No Game No Life Cilt 1 – Bölüm 7 / Uzman

Uzman

Akşam—Elchea Kraliyet Sarayı, Büyük Salon.

Hükümdarı belirleyecek son karşılaşmanın bittiğinin anlaşıldığı o yerde, tahtın hemen önünde küçük bir masa ve iki sandalye duruyordu. Salonu hıncahınç dolduran kalabalığın ortasında, orada tek bir kişi oturuyordu.

Kolları bağlı, ifadesiz bir yüzle masada oturan; cenazeye gidiyormuşçasına siyah kıyafetler ve siyah bir peçe bürünmüş, bünyesinde nedense bir cesedi andıran bir boşluk taşıyan kişi, uzun siyah saçlı bir kızdı. Evet… Bu o kızdı—meyhanede hile yaparak Steph’i eleyen kız.

Resmi kılıklı giysilere bürünmüş yaşlı bir adam konuştu.

“—Bu kadın, Chlammy Zell, tacı belirleyecek mücadeleden nihayet zaferle ayrılmıştır… Kendisine meydan okuyacak başka bir kimse kaldı mı?”

Salondan sadece fısıltılar yükseldi. Ona meydan okuyacak hiç kimse kalmamış gibi görünüyordu. Bu beklenen bir şeydi—zira Chlammy şimdiye kadar girdiği her maçı kazanmıştı. Bu saatten sonra onu yenebileceğini uman tek bir kişi bile olamazdı. Chlammy, bu gerçekler karşısında gözlerini kapattı ve zaten duygusuz olan yüzüne daha da derin bir ifadesizlik gölgesi düşürdü. Bunu gören yaşlı adam devam etti.

“—O hâlde, merhum kralın vasiyeti uyarınca—Chlammy’ye Elchea’nın yeni Kraliçesi olarak tacını giydiriyorum. Aranızda itirazı olan varsa şimdi konuşsun; yoksa sessizliğiniz—”

“Ha, evet, burada! İtirazım var! İtiraz ediyorum!”

Konuşmayı keserek çınlayan o sesle birlikte siyah saçlı kızın—Chlammy’nin—gözleri açıldı. Dalgalanan kalabalığın gözleri bir anda sesin geldiği yöne çevrildi. Ve orada bir uşak kılığındaki Sora ile uzun, beyaz saçlı bir kız olan Shiro ellerini kaldırmış duruyordu.

“Aynen, aynen. Biz ikimizin bir itirazı var.”

“… Hı-hı.”

“… Siz de kimsiniz?”

Chlammy ifadesizce onlara baktı, ardından bakışlarını arkalarına kaydırdı.

“—Stephanie Dola’nın hizmetkârları mı?”

İkilinin arkasında Steph’in omuzları irkildi. Ve Chlammy, duygusuz ama hafif bir alayla konuştu.

“… Bana kaybederek elendin, şimdi de hizmetkârlarını mı gönderiyorsun? Yenilgiyi kabullenemeyişin gerçekten çok çirkin…” dedi Chlammy, hor görmesini gizlemeye hiç gerek duymadan. Ancak Sora hafif adımlarla öne çıktı ve cevap verdi:

“—Aha-ha, bu konuda konuşacak en son kişi sensin, değil mi?”

“—Ne demek istiyorsun?”

“Yani, dürüst olmak gerekirse kraliyet tahtı falan pek ilgimi çekmiyor; tam bir angarya gibi duruyor.”

Sora başını kaşıyarak gerçekten de bunun bir angarya olduğunu düşünüyormuş gibi konuşurken Chlammy gözlerini kıstı.

“… O hâlde lütfen gözümün önünden kaybolur musunuz? Burası çocukların oyun oynamaya getirileceği bir yer değil.”

Sora gülümsedi ve devam etti. “Ama biliyor musun,” dedi bakışlarını keskinleştirerek.

“Burası başka bir ülkenin arkaladığı bir şarlatana tahtı verecek bir yer de değil, değil mi?”

Bu söz sarayda bir çalkalanmaya yol açtı.

Başka bir ülke mi? Ne demek oluyor bu? Bu tür sesleri görmezden gelen Sora, sadece Shiro’nun duyabileceği bir fısıltıyla sordu.

“—Buldun mu onları?”

Shiro’nun elinde, Sora’nın önceki gün meyhaneyi çekmek için kullandığı telefon vardı. Shiro, ekranda görüntülenen fotoğraflarda ve aynı zamanda bu salonda bulunan kişilerin sayısıyla cevap verdi.

“… Dört.”

“Kaç tanesinin kulakları gizlenmiş?”

“… Bir.”

“Bingo. Benimle aynı anda işaret et.”

“… Hı-hı.”

Kardeşler kendi aralarında plan yaparken Steph söze girdi.

“Hey—baş-başka ülke de ne demek?”

Steph bunu Sora’ya fısıldadı, Sora ise bıkkınlıkla cevap verdi.

“Hâlâ anlamadın mı? Tamam, varsayımsal konuşuyorum, tamam mı? Varsayalım ki—”

Ve ardından yüksek sesle:

“Varsayalım ki bir Elf ile iş birliği yapıp büyü kullanarak kazanan biri hükümdar olursa, bu ülkenin işi bitmiş demektir, değil mi?”

Saraydaki gürültü en sonunda bir korku tonuna bürünmeye başladı. Sora bunu izlerken düşündü, Kimse bunu akıl edememiş miydi?

“… Yani, kimse bu kadar bariz bir açığı fark edemiyorsa, insan soyunun sürekli kötek yemesi çok normal.”

“—Sen, oradaki.”

Sessizce ayağa kalkan Chlammy, Sora’ya doğru yürüdü. Peçenin ardında hisleri daha da belirsizleşen bir yüz ve tuhaf bir şekilde göz korkutucu bir heybetle.

“Büyü kullanarak hile yaptığımı mı ima etmeye çalışıyorsun?”

“Aaa, bak sen. ‘Varsayalım ki’ dediğimi duymadın mı? Yoksa yarana mı bastım?”

Ama sanki kızın heybetini hissetmiyordu bile. Onu bir yaprakmışçasına savuşturan Sora’nın kışkırtması gayet açıktı. Ama kendinden eminliği tam olmalıydı.

“—Pekâlâ. İtiraz ediyorsan, o zaman sana istediğin oyunu seve seve veririm!”

“Teşekkürleeeer! Gerçekten çok minnettar olurum! Ama—”

Chlammy kartlarını çıkarmaya çalışırken Sora onun sözünü kesti.

“Poker oynamak istiyorsan—şuradaki ortağından kurtulman iyi olur.”

Sora bunu bir gülümsemeyle söylerken Shiro işaretini aldı ve parmağıyla gösterdi. Gürültü, kıyıya vurup kırılan bir dalga gibi dindi ve bütün gözler o yöne çevrildi. Chlammy ile işaret edilen adam aynı anda yüzlerini hafifçe kastılar. Bu küçücük değişim, Sora’ya hedefini tam on ikiden vurduğunu göstermeye yetti de arttı bile.

“Neden bahsettiğiniz hakkında en ufak bir fikrim yok.”

“Öyle mi? “O zaman biri şu adamın şapkasını çıkarabilir mi?”

İşaret edilen adam bir adım geri çekildi ama etrafındaki kalabalık yavaşça şapkasını çekip aldı. İki kulak dışarı fırladı.

Fantezi dünyalarında her zaman gördüğünüz cinsten—aynen öyle, bir Elf’in uzun kulakları.

B-Bir Elf bu!

Kalabalıktan uğultular yükseldi.

Hey, bir dakika… ya şu adam aslında haklıysa—

Kalabalığın uğultusu daha da şiddetlendi.

O sürtük büyüyle hile mi yapıyordu yani?!

“Vay vay, havalı güzel ayaklarına yatan sevgili şarlatanımız, arkadaşını kurtarmayacak mısın?”

Sora kendisiyle alay etse de Chlammy yüz ifadesini değiştirmedi.

“—Sana daha kaç defa söylemem gerekiyor? Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok.”

“Ha, peki o zaman. Yani kendisini dışarı atsak bir sakıncası yok, değil mi?”

Sora gülümsedi ve adamı dışarı yollamak istercesine elini birkaç kez savurdu. Ve bir kez daha Chlammy’ye dönüp başka bir telefon çıkardı—Shiro’nun telefonunu.

“Pekâlâ, biraz poker oynamaya hazır mısın?”

Telefondan bir iki uygulama başlatan Sora, yüzünde bir gülümsemeyle kurcalamaya devam etti.

Birkaç saniyelik sessizlik. Ardından Chlammy, hâlâ ifadesiz bir şekilde gözlerini kapatıp konuştu.

“—Demek beni insan soyunun büyü kullanan bir düşmanı gibi göstermek için iş birliği yapacak bir Elf buldun… mesele bu mu?”

“Ha, bayağı iyi mazeretler uyduruyorsun. Yoksa bunu kenarda hazır mı tutuyordun?”

Sora kışkırtmalarına devam etse de Chlammy konuşmayı sürdürdü.

“—Ama madem böyle oynamak istiyorsun, benim de kendime göre gururum var.”

Hâlâ yüzüne hiçbir ifade yansıtmadan, peçesinin ardından Sora’nın adeta içini delip geçen bir bakış fırlattı.

“Lütfen o Elf’i istediğin yere göndermekte serbestsin. Ve ardından—hileye yer olmayan, gerçek yeteneği sergilemeye en uygun bir oyun oynayalım.”

Fakat Sora, kızın bu sert bakışı ve teklifi sanki tam da beklediği şeymiş gibi sırıttı.

“Bana uyar. On Yemin’in Beşincisi: ‘Meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahiptir’—gerçi poker oynamayı neden reddettiğini sormayacağım ama. Ne kadar da iyi bir adamım, değil mi? ♥”

Sora telefonunun kamerasını Chlammy’ye doğrultup bir fotoğrafını çekti.

“Hmm, pek de fotojenik değilmişsin biliyor musun? Biraz daha gülümsesen gerçekten daha sevimli görünürdün.”

Ve ekrandaki fotoğrafı ona gösterdi. Chlammy’nin delici bakışları, sanki ruhunun derinliklerini süzüyormuş gibi bakan Sora’nın gözleriyle buluştu.

Her şeyin arkasını görüyormuşçasına bakan o gözler. Chlammy hafif bir ürperti hissetti—.

Chlammy, gerçek yeteneği sergilemeye en uygun oyunu getirmek için eve gideceğini söyleyip biraz beklemelerini istedi ve saraydan ayrıldı. Sora ve yanındakiler ise sarayın avlusunda, gün batımının altında beklemeye karar verdiler. Sora ile Shiro bir bankta oturmuş telefonlarıyla oynayarak beklerken Steph etrafına göz gezdirdi. Etrafta kimsenin olmadığını kontrol ettikten sonra sanki ne zamandır bu anı bekliyormuşçasına Sora’ya sordu.

“—Y-yani bana karşı büyü mü kullandı?!”

“… Hey—sesin çok çıkıyor!”

Steph, buraya neden geçtiklerini anlamamış gibiydi.

Ama en azından kendisini mağlup eden hilenin ardındaki gerçeği sonunda kavramış gibi görünüyordu. Özellikle hilenin büyüye dayandığını öğrenince verdiği bu tepki gayet anlaşılırdı. Fakat Sora başka bir şey düşünerek öylesine cevap verdi.

“Evet, öyle… Daha doğrusu, sanırım bunu yapan onun şu Elf’iydi.”

“N-ne tür bir büyü?”

Ne tür bir büyü kullanmışlardı? Peki sıradan bir insan olan Sora bunu nasıl fark edebilmişti? Bir diğer soru da ellerindeki o nesneydi. Kendi dünyalarından bir alet—büyüyü tespit edebiliyor olabilir miydi? Steph umut dolu gözlerle cevabı bekledi ama aldığı karşılık—

“Kim bilir? Ben hiç bilmiyorum.”

beklentilerini tamamen boşa çıkardı. Ağzı açık, diyecek söz bulamayan Steph’i görmezden gelen Sora sakince cevap verdi.

“Hile yaptığına şüphe yok. Meyhanede seninle oynarken onu izledik, elindeki kâğıtların dağılımı kesinlikle rastgele değildi. Shiro da ben de bunu hemen fark ettik.”

“… Shiro fark etti.”

“Ne kadar da detaycısın kız kardeş… neyse, her neyse.”

Bir önceki gün, hanın birinci katındaki meyhanede. İçeride Steph ile Chlammy poker oynarken, dışarıda Sora tam da aynı poker oyununu oynarken hile yapmış ve bu konuda kesin kararını vermişti. Fakat—

“Ama bunu nasıl yaptığına dair en ufak bir fikrim bile olamaz. Büyüden falan anladığım yok.”

“………”

Steph ağzı yarı açık bir şekilde donup kalmışken Sora umursamazca anlatmaya devam etti.

“Valla büyü cidden muazzam şeymiş. Hafızanı değiştiriyorlarsa ya da kapalı kâğıtların yüzünü yeniden basıyorlarsa bunu kanıtlamanın imkânı yok; dahası, kazanmanın da bir yolu yok. İmanity bunu tespit edemiyorsa senin ortaya çıkarman da imkânsız.”

“D-dur—”

Geçirdiği felçten nihayet kurtulmuş gibi görünen Steph başını salladı ve onu sorgulamaya başladı.

“Bir dakika, o zaman nasıl kazanacaksın ki?!”

“Ha? Kazanamazsın ki.”

Steph bir kez daha nutku tutulmuş hâlde kalakalırken Sora rahat ve net bir tavırla cevap verdi.

“Böyle bir şeyin karşısına kim çıkar ki? Bu kesin bir yenilgi—kazanmak için milyonda bir şansın bile yok.”

Fakat Steph yine kendini toparlayıp bağırmaya başlamadan önce lafına ekleme yaptı.

“Haliyle biz de tam olarak bu yüzden o yola başvurmadık.”

“—Ha?”

Sora, doğrudan Steph’e dönerek pozisyonunu değiştirdi ve konuştu.

“Tamam, bunu olabildiğince basite indirgeyerek anlatacağım, anlaştık mı?”

“Ç-çok iyi olur…”

“Öncelikle, bu hükümdarı belirlemek için düzenlenen herkese açık bir turnuva. Kazanan kim olursa Imanity’nin temsilcisi olacak.”

“Evet…”

“Ama plan kusurlu. Çünkü diğer ülkelerin müdahale etmesine açık kapı bırakıyor.”

“—Evet. Sanırım öyle…”

Steph, bu ona söylenene kadar kendisi akıl edemediği için mahcup bir şekilde gözlerini kaçırdı.

Hakikaten de koşulsuz ve herkese açık bir turnuva sistemiyle, başka bir ülke insanların fark edemeyeceği hileler kullanarak birinin kazanmasını sağlayabilir ve kukla bir hükümet kurabilirdi. İnsanlar o zaman bu yarışta kaybetmeye ve bir ırk olarak yok olmaya mahkûmdu. Plan delik deşikti. Aptallığın dik alasıydı.

“—Yani bu bireylerin savaşı değil. Ülkelerin, diplomasinin savaşı. Anladın mı?”

“Şey, evet… Ne demek istediğini anlıyorum.”

“Şimdi, bu… Elfler, değil mi? Bundan faydalanıp başa kukla bir hükümdar geçirmeye çalışıyorlar—ama bunu düşünen tek tarafın Elfler olduğunu sanmıyorsun herhâlde?”

“—Ş-şey…”

“Elbette diğer ülkeler de bunu akıl etmiştir. Uygulamaya koymuş olsunlar ya da olmasınlar, bu ihtimal son derece yüksek.”

Bu da demek oluyordu ki—.

“Bizim sadece bundan yararlanmamız ve onlardan biri olduğumuzu düşünmelerini sağlamamız gerekiyor.”

Elindeki telefonla oynayan Sora hınzırca gülümsedi.

“Şimdi ona insanların sahip olduğunu tahmin etmediği bir cihaz gösterip Elf’in büyüsünü onun sayesinde çözdüğümüzü düşünmesini sağladığımıza göre, bariz bir büyü kullanırsa onu hemen ifşa edip diskalifiye ettireceğimiz riskini göze almak zorunda kalacak. Üstelik asıl büyü kullanıcısına şüphe düşürüp onu dışarı attırdık—”

“O—o zaman—hile yapılmayan bir maç bekleyebiliriz!”

Steph’in yüzü aydınlandı ama Sora bıkkın bir ifadeyle omuzlarını düşürdü.

“—Tanrı aşkına, beynin ne kadar da sulanmış senin?”

“N-neden fırça yiyorum ki?!”

“Dinlemiyor muydun? Başka bir ülkenin müdahale etme fikrinin akla yatkın olduğunu söyledim. Yani bizim gibi insanların çıkma ihtimalini zaten hesaba kattıklarını varsayabiliriz.”

“Ah……”

Ardından Sora düşüncelerini tekrar asıl çizgisine getirip değerlendirdi.

“—Düşmanın elinde hazır bir şeyler olmalı. Bilirsin işte, bu durumda bile onları öne geçirecek bir hile.”

Ve ardından Steph’in sözleri Sora’nın zihninde çınladı.

“Steph, Imanity’nin büyü kullanamayacağını ama büyü kullanılan oyunları oynayabileceğini söylemiştin, değil mi?”

“Şey, evet…”

Hmm… Zihnindeki derin düşüncelerin cevabı belirmişçesine Sora’nın yüzü aydınlandı.

“Büyüde en iyisinin Elfler olduğunu söylemiştin, değil mi? O zaman büyüyü tespit etme teknolojisine sahip bir ülkeden gelebilecek bir meydan okumayı öngörmüş ve ortaya çıkarılması daha zor, daha karmaşık bir hile büyüsü içeren bir oyun hazırlamış olmalılar—muhtemelen gidip almaya çalıştığı şey de bu.”

Ancak bu sözler üzerine Steph’in yüzü asıldı.

“B-bu… Durumu daha da kötüleştirmez mi?”

“—Ne? Ne demek istiyorsun?”

“Ha? Yani, eğer ortaya çıkarılması daha zor, daha karmaşık bir hile büyüsü kullanacaklarsa—”

Sora bugün kaçıncı kez olduğunu unuttuğu bir iç çekti.

“Bana bak—bizim gibi katıksız, sıradan insanlar için en büyük tehdit, hafızamızı değiştirmek ya da görüşümüzü dikizlemek gibi doğrudan bizimle uğraşan basit büyülerdir. Çünkü ruhumuz bile duymaz. Ama oynayacakları oyunun, böyle numaraların sökmeyeceği bir ülkeye karşı olduğunu varsayarlarsa bunu yapamazlar.”

Başka bir deyişle, oyun yüzeyde adil görünür. Ancak onlara ezici bir avantaj sağlayacak bir mekanizmayı gizler. Ve bu sezilemez olur—ki bu da doğrudan onlara müdahale etmeyecekleri anlamına geliyordu. Kesinlikle ezici bir üstünlük sağlayan bir hileyi saklayacaklardı. Ancak Steph ile oynadıkları poker oyununda kullandıkları gibi yenilmesi imkânsız bir hile olmayacaktı. Onlara o oyunu çıkarttırmak için bir blöf: Telefon işte tam da bu işe yarıyordu. Şu ana kadar her şey tıkırında gidiyordu.

“A-ama…”

Nihayet anlamış görünen Steph, ilk kez nokta atışı bir fikir ortaya attı.

“Öyle olsa bile—bu durum yine de ezici bir dezavantajda olacağımız anlamına gelmiyor mu?”

“Tabii ki geliyor. Bunda bir sorun mu var?”

Fakat Sora sakince cevap verdi ve bankta oturan Shiro’nun yanına sokuldu.

“Prensip olarak oyunun kazanılması mümkün olduğu sürece, 『 』’ın sözlüğünde ‘kaybetmek’ kelimesi yer almaz.”

“… Hı-hı.”

En yüksek zorluk derecesindeki şogi uygulamasını az önce kapatmış olan Shiro, onaylarcasına başını salladı.

Sonra… Shiro bir şeye tepki vererek döndü. Yaklaşan gölge—bunun Chlammy olduğunu anlamak biraz zaman aldı.

“… Hadi ya, duyduğunu sanmıyorsun, değil mi?”

Sora sadece Shiro’nun duyabileceği bir sesle fısıldadı, Shiro ise ‘sorun yok’ dercesine başıyla onayladı. Ardından Chlammy’nin söylediği ilk sözler bunu doğruladı.

“—Açıkça sorayım. Siz kimin casususunuz?”

Sora içten içe rahat bir nefes aldı. Ama bunu belli etmek yerine sırıttı.

“Aa, biliyor musun, biz aslında şu ülkedendeniz—ha, cevap vereceğimizi mi sandın? Aptal mısın sen?”

“—Bu ülkeyi sana vermeyeceğim.”

“Bunun gayet farkındayım, hanımefendi. Ne de olsa seeen onu Elffleeeere vermek istiyorsun, değil mi?”

“… Hayır.”

Sora sırıtarak kışkırtmayı sürdürse de Chlammy sert bakışlarıyla bunu bastırdı.

“Onu kimseye vermeyeceğim. Bizim ülkemiz bize ait.”

“Hmmm?”

Sora’nın “Bak sen, böyle bir çıkış beklemiyordum” edasındaki tavrına karşı Chlammy kararlılıkla ilan etti:

“İnsanlara yaşayacak bir yer garantilemek için Elflerin yardımını aldım—bunun karşılığında ne kadar karmaşık anlaşmalar yaptığımı hayal bile edemezsin… İhtiyacımız olan asgari toprağı güvenceye alır almaz—Elflerle olan bağımı koparacağım.”

Hadi canım… Çaresizlikten başını tutma isteği, Sora’nın bile karşı koyamayacağı kadar güçlüydü. Samimi bir acıyla kıkırdayarak konuştu:

“Bu planı başka bir ülkenin casusu olabilecek birine mi anlatıyorsun? Aptal mısın sen? Ölmek falan mı istiyorsun?”

Fakat Chlammy, peçesinin arkasından bile seçilebilen özgüven dolu gözlerle Sora’ya dik dik baktı.

“… Hangi ülke adına casusluk yapıyor olursan ol, beni yenmene imkân yok.”

“—Hmmm, amma da özgüvenlisin öyle.”

“Yalnızca gerçekler. Dünyanın en büyük ülkesi Elven Gard’ın büyüsü—yani Elflerin büyüsü—hiçbir ırk tarafından aşılamaz. Bu yüzden, bu en büyük ülkeyle kaf kafaya çarpışırsan kaybedersin. Hiçbir istisnası yok.”

Hım.

“… Kendini hâlâ bir Imanity olarak görüyorsan—”

Chlammy sert bakışlarını yumuşatarak doğrudan Sora’nın gözlerinin içine baktı.

“Bu ülke için, Imanity için hâlâ küçücük bir şey hissediyorsan, casusluk yapmaktan vazgeçmeni ve bu maçı hükmen kaybetmeni istiyorum. Elflerin beni kukla gibi kullanmasına asla izin vermeyeceğime yemin ederim.”

“…”

Sora sessizce dediklerini sindirirken, kız neredeyse yalvaracak raddeye geldi.

“—Büyü kullanamıyoruz, hatta varlığını bile sezemiyoruz—biz böyleyiz, Imanity’yiz.”

Siyah peçenin altına gizlenmiş ifadesinden Chlammy’nin kederi dışarı sızıyordu.

“Bu dünyada hayatta kalabilmemiz için büyük bir ülkenin koruması altında yaşama hakkını elde etmeli, ardından tüm mücadelelerden vazgeçip kendimizi dış dünyaya tamamen kapatmalıyız—tek yol bu. Anlıyorsun, değil mi?”

Hım. On Yemin’e göre, kendisine meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahipti. Gerçekten de en güçlü ırkın yardımını kabul edip belirli bir toprak parçası elde ederlerse, tüm mücadeleleri reddedip içlerine kapanmak son derece verimli ve etkili bir strateji olurdu. Hiçbir şey kazanmama karşılığında hiçbir şey kaybetmeyeceklerdi. Tıpkı şogideki en güçlü dizilimin, yerinden kımıldamayan dizilim olması gibiydi. Ama diğer taraftan—

“… Hmmm, anlıyorum… Fena plan değil. Ne demek istediğini anlıyorum…”

“O zaman bu maçı benim için hükmen kaybedeceksin…”

Chlammy minnettar bir edayla gözlerini kapatırken—

“Ama ben

reddediyorum.”

Sora, kızın gözlerini fal taşı gibi açmasına sebep olan o sözlerle yanıt verdi.

“—Sebebini… öğrenebilir miyim?”

“Heh-heh, aynen şöyle…”

Sora, o ana kadar hiçbir duygu belirtisi göstermeyen bir ifadeyle olayları kenardan izleyen kız kardeşini yanına çekti.

“『 』’ın yapmayı en çok sevdiği şeylerden biri—

““—kesin bir üstünlüğe sahip olduğunu sanan birinin

suratına ‘HAYIR’ diye haykırmaktır…!””

Shiro tam bir uyum içinde Sora’nın sözlerine katıldı. Göndermeyi bilmeyen Chlammy ve Steph için tamamen saçma gelen bu beyan karşısında, ikili neşeyle coşan kardeşlere nutku tutulmuş hâlde bakakaldı.

“Mwahaha! Bir gün söylemek istediğim replikler listemdeki dört numara—gerçek hayatta söylemek nasip oldu ya!”

“… Abi, büyük adamsın.”

İki kardeş birbirlerine başparmaklarını kaldırıp onay verirken Chlammy’nin omuzları titredi. Belki bunu bir kışkırtma ya da müzakereye yer kalmadığının bir işareti olarak almıştı.

“—Seninle konuşarak vakit kaybettim. İstediğin gibi olsun, seni kaba kuvvetle ezip geçeceğim… Salonda bekliyor olacağım.”

“Tabii, tabii. Başkasına kıçını satarak elde ettiğin o gücü de yanında getirmeyi unutma.”

Sora, kasten onu çileden çıkaracak kelimeler seçerek Chlammy’nin gidişini izledi.

“Ş-şey, sorun yok mu gerçekten? Bana söyledikleri mantıklı gelmişti ama…”

Steph soruyu tereddütle sordu, Sora ise ona aptala bakarmış gibi baktı.

“—Lütfen, insanlardan şüphe duymayı öğrenmenin vakti gelmedi mi artık?”

Sora parmaklarını saymaya başladı.

“Bir, söylediklerinin tek bir kelimesinin bile doğru olduğuna dair kanıt nerede?”

“Ah…”

Steph utancını inkâr edemiyormuş gibi başını öne eğerken Sora hiç aldırış etmeden saymaya devam etti.

“İki, madem zafere giden kesin bir yolu var, neden buraya gelip maçı çekilmemiz için bizi ikna etmeye çalıştı?”

“… Ah!”

Steph, bu gerçeği kaçırmış olamazmışçasına başını kaldırdı.

“Kaybetme ihtimali milyonda bir bile olsa var… yani zafere giden kesin bir yolu yok, öyle mi?!”

Yani—tam da Sora’nın öngördüğü gibiydi. Steph’in nadir görülen doğru cevabına tebessüm eden Sora, üçüncü ve dördüncü parmaklarını kaldırdı.

“Üç, eğer tüm bunlar doğruysa bile, yabancı casus olduğundan şüphelendiği birine bütün bunları yumurtlayan bir salağa insanlığın kaderini emanet edemeyiz. Ve dört, elimizi açık edersek biteriz. Anladın mı?”

Steph ağzı açık bir şekilde melül melül bakıp art arda başını salladı.

“O-o repliğin arkasında bu kadar düşünce mi yatıyordu…”

Bunun sadece bir gönderme olduğundan en ufak bir şüphesi bile yoktu. Sora’yı içtenlikle yeniden değerlendiren Steph, yüzünün kızarmaya başladığını fark edip kendini toparlamaya çalışırken Sora bakışlarını Chlammy’nin gittiği yöne—saray salonuna çıkan yola çevirdi.

“… Yani, sadece bundan ibaret de değil. O kız—yani sen de öylesin ama—”

Bakışlarını Shiro’ya çevirdi. Shiro başını salladı ve birlikte yürümeye başladılar.

“—biz insanları biraz fazla hafife alıyor.”

Grup salona geri döndü. Karşılarında buldukları şey, sanki sonsuza dek beklemişler gibi salonu hıncahınç dolduran devasa bir kalabalıktı. Ve gerçekten de tahtın önüne küçük bir masa ile iki sandalye kurulmuştu. Masanın üzerinde ise—

“Bir satranç tahtası mı…?”

Bu kez kafası karışma sırası Sora’daydı. Elf büyüsü gizleyen bir oyun… Aklından pek çok olası oyun geçirmişti—ama satranç beklemiyordu. Çünkü—satrançta nasıl hile yapabilirdiniz ki? Beklentilerinin tamamen dışına çıkan bu durum karşısında Sora, içindeki şüpheleri bir türlü kafasından atamıyordu. Yine de Chlammy karşıdaki sandalyeye kuruldu ve duygusuz bir ses tonuyla açıklamaya başladı:

“Doğru, bu satranç. Ancak—sadece satranç değil.”

Bunu söylerken küçük bir kutu çıkarıp taşları tahtanın üzerine boşalttı.

Ardından, siyah ve beyazdan on altışar tane olmak üzere toplam otuz iki taş, tahtanın üzerinde kendiliğinden kayarak yerlerini aldı. Sanki—evet—

“Aynen öyle, bu taşların kendi iradelerinin olduğu bir satranç…”

Sora’nın düşüncelerini okumuşçasına cevap verdi Chlammy.

“Taşlar otomatik olarak hareket eder. Tek yapman gereken komut vermek. Onlar da emrettiğin gibi hareket edecekler.”

“…… Anlıyorum. Demek işin aslı bu.”

İşte bu sinir bozucu bir oyundu. Sora olası bütün hileleri aklından geçirip dilini şaklattı.

“… Şimdi ne yapıyoruz, Shiro?”

Normal satranç olsaydı, Shiro koşulsuz şartsız kazanırdı. Ama sadece normal satranç olsaydı. Dahası, rakibin hile yapmak için bir çeşit büyü gizlediği kesindi.

“… Merak etme… Satrançta kaybetmem.”

Shiro cesurca öne çıktı.

Ancak öncelikle Sora durumu kontrol etti.

“Hey, oyunun ortasında yer değiştirebiliriz, değil mi?”

““—?””

Hem Chlammy hem de Shiro şüpheyle baktı.

“Kusura bakma ama biz iki kişi tek bir oyuncuyuz. Ayrıca bu oyun hakkındaki her şeyi bilen tek kişi sensin gibi görünüyor, değil mi? En ince ayrıntısına, ıvır zıvırına kadar yani, ne demek istediğimi anlıyor musun?”

Sora bir yandan elindeki telefonla oynarken bir yandan konuşuyordu. Chlammy, niyetini tartmak ister gibi Sora’nın gözlerinin içine baktı. Fakat Sora’nın gözleri en ufak bir renk vermiyordu.

O kadar aptal olan biri 『 』’ın yarısını temsil edemezdi.

“—Nasıl istersen.”

İster Sora’nın elindeki telefondan işkillenmiş olsun, ister onun aklını okuyamadığı için temkinli davranmış olsun. Chlammy lafı tükürür gibi söyledi—ama.

“… Abi, kaybedeceğimi mi düşünüyorsun…?”

Beklenmedik bir şekilde itiraz eden taraf—diğer yarıyı temsil etmesi gereken kız kardeşiydi.

“Shiro, hemen gaza gelme. Bu normal satranç olsaydı, kaybetme ihtimalin milyonda bir bile olmazdı.”

“… Hım.”

Shiro son derece doğal bir şeymiş gibi başını salladı. Ve Sora bunu yürekten söylüyordu. Kaybetmesine imkân yoktu.

Ama.

“Bu normal satranç değil—hem de kızın bize anlattığından bile öte bir şekilde.”

“……”

“Unutma. Biz iki kişi tek bir oyuncuyuz; birlikte en iyisiyiz. Tamam mı?”

“… Özür dilerim. Dikkatli olacağım…”

“Harika! Şimdi git ve canlarına oku!”

Bunu söylerken Shiro’nun başını okşadı—ve kulağına doğru fısıldadı:

“—Onun ne tür bir hile yaptığını ve buna nasıl karşı koyacağımızı çözeceğim. O zamana kadar sen onun pestilini çıkar.”

Shiro başıyla bir kez onayladı ve yavaşça masaya oturdu. Sandalye küçük Shiro için biraz fazla alçak kaldığından, sandalyenin üstünde dizlerinin üzerine çökerek geleneksel seiza tarzında oturdu.

“Lafınız bitti mi? Öyleyse başlayalım; ilk hamleyi sen yapabilirsin.”

“… ”

Shiro’nun kaşı bu açık kışkırtma karşısında seğirdi.

Satrancı “tıpkı sos oyunu gibi” diyerek kestirip atan Shiro için bu, Chlammy’nin kazanmasına izin vereceğini söylemesiyle eş değerdi. Çünkü satranç prensip olarak, en iyi hamleleri yapmaya devam ettiği sürece ilk başlayan oyuncunun her zaman kazanacağı bir oyundur. İkinci başlayan oyuncu ise ancak rakibi en az bir hata yaparsa berabere kalabilir.

“Piyon b2’den b4’e.”

Shiro’nun hafifçe tadı kaçmış sözleriyle oyun başladı. Taşların oyuncuların eliyle değil, sesli komutlara yanıt olarak kendiliğinden hareket ettiği satranç tahtasında. Piyon, kuralların sadece ilk hamlede izin verdiği üzere iki kare ileri gitti.

Fakat Chlammy taşların bir iradesi olduğunu söylemişti. Sadece kendiliklerinden hareket ediyor olamazlardı—. Sora’nın bu tür derin düşüncelerine aldırış etmeyen Chlammy kısık bir sesle mırıldandı:

“Piyon Yedi, ileri.”

Bir sonraki an—adı söylenen piyon—

üç kare ileri gitti.

“““—Ne?!”””

Kalabalık bir uğultuyla çalkalanırken Sora bağırdı.

“Taşların bir iradesi olduğunu—söylememiş miydim?”

Chlammy hafifçe sırıtarak açıkladı.

“Taşlar, oyuncunun karizmasına, otoritesine, liderliğine karşılık vererek hareket eder… Bir hükümdar olarak vasıflarını yansıtır—gerçek hükümdarı belirlemek için biçilmiş kaftan bir oyun, değil mi?”

“—Tch!”

Sora dilini şaklattı—ama istifini bozmadı…

“… Piyon d2’den d3’e.”

Shiro sakince, dosdoğru oynamaya devam etti.

“Aaa, hepsi bu mu? Ağırdan alıyorsun, değil mi?”

Fakat Shiro bir oyuna odaklandı mı, kışkırtmalar faydasızdı. Ağabeyinden yardım almış olsa da o ezici odaklanma gücüyle bir tanrıyı bile yendiği unutulmamalıydı.

Ve. Nitekim.

Chlammy’nin kuralları hiçe sayan hamlelerini sürdürmesine karşın hiç istifini bozmadan. Ve hiçbir riske girmeden Shiro taşlarını oynatmaya devam etti—

“… İmkânı yok.”

Bunu mırıldanan, Sora’nın yanından maçı izleyen Steph’ti. Fakat kaledeki herkesin içinden geçirdiği şey de tam olarak bu olmalıydı. Chlammy taşlarını tahmin edilmesi neredeyse imkânsız bir biçimde hareket ettirirken—. Onu köşeye sıkıştırmaya başlamak nasıl mümkün olabiliyordu? Salon bir uğultuyla dolup taştı. Shiro, taşların akılalmaz hareketlerine tanrısal bir komuta yeteneğiyle karşılık veriyordu. İnsana ‘göl kadar berrak olmak işte böyledir’ dedirten, insanüstü bir sakinlik.

“İ-inanılmaz… Kuralları resmen hiçe sayan bir rakibe üstünlük mü kuruyor?”

“Aynen öyle.”

Ne var ki Sora durum karşısında kendisi de son derece sakindi.

“Ama bu o kadar abartılacak bir şey değil.”

“Ha?”

“Şogi gibi düşün—yani bu dünyada var mı bilmiyorum ama her neyse. Usta bir oyuncu kalesiz, filsiz, altın ve gümüş generallersiz, atlarsız veya mızraksız—yani sadece şah ve piyonlarla oynayıp yine de rakibini duman edebilir… Bir usta ile orta seviye bir oyuncu arasındaki fark, birkaç kuralı çiğneyerek kapatılabilecek bir uçurum değildir.”

Bunu söylese de.

“—Lakin.”

Sora’nın hâlâ çekindiği belli bir şey vardı. Eğer Chlammy’nin dediği gibi bu oyunun püf noktası taşların bir iradeye sahip olmasıysa… Ve hemen ardından—korktuğu şey gerçek oldu.

“Piyon Beş, ileri.”

Shiro’nun bu emri alan piyonu—

yine de hareket etmedi.

“… Ha?”

Maçın başından beri ilk kez Shiro’nun yüzünde bir şaşkınlık belirdi. Steph de benzer bir kafa karışıklığıyla bakıyordu ama onun aksine Sora sakindi.

“—Hah, işte bu.”

Tahmini tam isabet edince Sora dilini şaklattı. Demek ki. İşin püf noktası, satrancın bu versiyonunda karizman varsa taşların kuralları hiçe sayarak hareket edebilmesi değildi sadece. Yeterince karizman yoksa taşların hiç hareket etmemesiydi. Taşlar gerçek askerler olsaydı normalde işlemeyecek bir strateji—yani:

“Yani feda hamlesi yapamıyorsun.”

Normalde hiçbir asker herkes uğruna seve seve ölmeye gitmezdi. Bu, ancak kusursuz bir emir komuta zinciri ve yapısıyla—ya da delilik derecesinde bir moralle mümkün olabilecek bir hamleydi. Ve eğer “feda” yolu kapandıysa—

“”

Shiro tırnaklarını kemirdi ve ilk kez uzun uzun düşünmeye başladı.

Evet—bu durum, gelecekteki taktikleri büyük ölçüde kısıtlayacaktı. Ancak hafifçe sırıtan Chlammy’nin askerleri kusursuz bir düzen içinde hareket etmeyi sürdürdü.

Shiro üstünlüğü elinde tutmuş olsa da köşeye sıkıştırılmaya başlaması uzun sürmedi.

Durum göz açıp kapayıncaya kadar kötüleşmişti. Morallerini kaybeden taşlar Shiro’nun emirlerini daha da fazla hiçe saydı ve Shiro sinirlenmeye başladı. Komutanın siniri birliklere de yansıyınca kısır bir döngü oluştu—.

Böyle bir durumda hiçbir umut olamazdı.

“…!”

Anlamış olmalıydı—kazanma şansı yok olup gitmişti.

Ama—bu kadarı kâfiydi. Shiro, Sora’nın gözlem yapmaya odaklanmasına fırsat tanımak için maçı sürdürmüştü. Kendini aşağılayan, ölü gibi bakan gözler—neresinden bakarsanız bakın, karizmadan eser yoktu. Chlammy’nin taşlarının hareketleri, hilenin arkasındaki gerçeği ona anlatmaya fazlasıyla yetmişti.

Sora elini kız kardeşinin başının üzerine koydu ve konuştu.

“Shiro, sıra bende.”

“……”

Kız kardeşinin öne düşmüş yüzünü kaplayan uzun, beyaz saçlarının arkasındaki gözleri görünmüyordu. Yine de gözlerinde gözyaşı izleri olduğu çıkarılabilirdi.

Bu son derece doğaldı. 『 』’ın asla mağlubiyeti olamazdı. Hele ki kız kardeşin hayatında tek bir kez bile kaybetmediği satrançta asla.

“…… Abi… Özür dilerim.”

“—Ne oldu ki?”

“……… Ben… kaybettim… Ben… özür… dilerim.”

Bunu dedikten sonra Shiro yüzünü ağabeyinin göğsüne gömdü. Fakat Sora onun başını kucakladı ve konuştu.

“Ha? Ne saçmalıyorsun sen; henüz kaybetmedik ki.”

“……”

“Biz ikimiz birlikte 『 』’ız—ben kaybetmediğim sürece kaybetmiş sayılmayız.”

Sora’nın sözleri Shiro’nun başını kaldırmasına neden oldu. Yüzü her zamanki arsız özgüveniyle doluydu—başarısız olmalarına imkân yoktu.

“Ayrıca bu satranç falan değil—sen bu oyunda beni ne zaman yenebildin ki?”

“… Ha?”

“İzle de gör—bu oyun benim uzmanlık alanım.”

Hışır hışır. Sora, kâküllerinin arkasından görünmeyen kız kardeşinin gözlerindeki yaşları sildi. İfadesi başının altında gizli kalsa da hâlâ kederli görünüyordu. Kız kardeş, yönlendirildiği üzere sandalyeden kalkmaya yeltendi—ama Sora onu durdurdu.

“Tam bir sulugöz. Oyunun ortasında bırakan küçük bir kız ve şimdi arayı kapatabileceğini sanan rahat bir ağabey… İkinizde de kesinlikle bir hükümdarın vasıfları var gibi. Çok aptalca bir hükümdar olsa da.”

Chlammy’nin sözleri kulak ardı edildi. Sora, çekilmek üzere olan kız kardeşini havaya kaldırırken.

“…?!”

Shiro aniden kaldırılınca irkildi.

Sora, on bir yaşında bir kız çocuğu için bile fazla hafif olan kız kardeşini kaldırdı. Sonra masaya oturup onu kucağına yerleştirdi.

“…?”

“İkimizin 『 』 olduğunu söylememiş miydim? Burada kal. Ve sakinliğimi kaybedersem bana yardım et.”

Sora, kız kardeşinin boş bakışlarına aldırış etmeden ağzını açtı. Yüzünde bir gülümsemeyle, ama sonsuz bir ürkütücülükle Sora, Chlammy’ye seslendi.

Şöyle ki:

“Hey, sürtük.”

“—Yoksa… bana mı sesleniyorsun?”

“Vücudundaki her deliği o sevgili Elflere satarak elde ettiğin hilelerinle birlikte seni yerin dibine sokacağım, o yüzden özrünü nasıl dileyeceğini şimdiden düşünmeye başlasan iyi edersin—kız kardeşimi ağlatmak sana pahalıya patlayacak, seni fahişe.”

Chlammy’nin yanağı hafifçe seğirdi, fakat Sora buna hiç aldırış etmeden… Tahtaya döndü. Derin, upuzun bir nefes çekti—ve.

“Dikkat—tüm—birlikleeer!”

Kucağındaki kız kardeşini geçtik. Sora duvarları sarsacak kadar bağırdığında kale salonundaki herkes kulaklarını tıkadı.

“Bu savaşta cesaretini kanıtlayanlara—

krallık yetkime dayanarak, gözünüze kestirdiğiniz kadını bir kez düzme hakkı tanıyorum!”

Kale, deniz dibi gibi bir sessizliğe büründü. Bu sessizliğin anlamları—şüphe, aşağılama, inanamama. Ama Sora her şeye rağmen devam etti.

“Dahası! En ön saflarda savaşıp galip gelen askerler, sizi bundan sonraki askeri hizmetten ve ömrünüzün sonuna kadar tüm vergilerden muaf tutuyorum! Devlet hazinesinden size düzenli bir maaş bağlanacağını garanti ediyorum! Bu yüzden—bakirler, sakın ölmeyin! Ve ailesi olanlar, yolunu gözleyen sevdikleri olanlar—hepiniz, tüm erkekler hayatta kalıp geri döneceksiniz!”

Eşi benzeri görülmemiş derecede edepsiz olan bu söylev, kaleye daha da derin bir sessizlik çökertti.

Fakat. Satranç tahtasından.

“Hooooooooooooooo!!”

Böyle bir savaş çığlığı yankılandı. Buna ters orantılıymışçasına, kalabalık şiddetle irkildi. Ama söylev henüz bitmemişti.

“Erkekler, askerler! Sözlerimi iyi dinleyin! Bu savaş bizim için—Elchea için, insanlar için! Bu savaş, son kalemiz olan bu şehrin kimin eline düşeceğini belirleyecek—insanlığın kaderi pamuk ipliğine bağlı! Kulaklarınızı açın! Gözlerinizi açın; doğru mudur”

Rakibine—Chlammy’ye öfkeyle parmağını doğrultarak bağırdı.

“—bu ülkenin tahtını bu ceset kılıklı, kuş beyinli yosmaya emanet etmek!”

“Ne—”

Sora, nutku tutulan Chlammy’yi görmezden gelerek kız kardeşinin kederle öne eğilmiş başını kavradı. Yüzünü göstermek için kâküllerini kenara çekti.

Ayrılan uzun, albino beyazı saçların altından kar kadar beyaz bir ten ve insanı içine çekecek kadar derin—yine de hüzünle gölgelenmiş—yakut kırmızısı gözler ortaya çıktı.

“Zafer kazanırsak kraliçemiz o olacak! Evet, daha az önce—hepinizi düşündüğü için! sizi zafere ulaştırmak adına yüreğini taşlaştıran ve siz onun emirlerini acımasızca bulup reddettiğinizde yine o yürekten gözyaşı döken kişi!” Yalnızca bir kez soracağım—

“kendinize hâlâ erkek mi diyorsunuz?”

Hiç duraksamadan bir piyona emir verdi.

“Yedinci Piyon Bölüğüne bildirin! Düşman cepheden yaklaşıyor! Mevzilerimizi korursak kuşatılıp kapana kısılacağız—Atılın ve arkalarını kuşatın! İnisiyatifi ele geçirin!”

Bunun üzerine, sanki onun nidasıyla sürükleniyormuşçasına. Piyon iki kare ileri hareket etti, ardından düşman piyonunun arkasına geçip onu paramparça etti.

“Ne—Bu da nasıl—?!”

Chlammy soğukkanlılığını yitirirken Sora sırıtarak karşılık verdi ve konuştu.

“O da ne, o da ne? Sadece senin yaptığın şeyin aynısını yapıyordum; garip bir tarafı mı var?”

“—Ih!”

Fakat Sora’nın kucağındaki kız kardeşi mırıldandı.

“… Ama bu gerçek bir savaş olsaydı… bu hamleyle birlikler bitkin düşer… bir süre hareket edemezlerdi.”

“Evet, tam da dediğin gibi—İkinci Süvari Bölüğü! Yedinci Piyon Bölüğünün açtığı yaşam yolunu heba etmeyin! Bu yolu açan kahramanları var gücünüzle koruyun!”

Ve rakibinin sırasını beklemeden bir emri daha ardı ardına patlattı.

“Ve son olarak, Şah ve Vezir! Yani biz oluyoruz ama her neyse—ön saflara çıkın!”

Satranç kurallarından fersah fersah uzak olan bu emir, sadece kalabalığın değil, Shiro’nun bile gözlerini fal taşı gibi açtı. Ve hepsi bu da değildi.

“H-hey, bir dakika bekle! Ne yaptığını sanıyorsun, benim sıramı—!”

Chlammy’nin bu itirazı, Sora’nın ona sokak köpeğine acır gibi bakan gözleriyle karşılaştı.

“Ha? Aptal mısın sen? Gerçek bir savaşta hangi gerizekalı rakibinin sırasını bekler?”

En başta, taşlar zaten hareket ediyordu. Bu da emirlerinin kabul edildiği anlamına geliyordu.

“Eğer sıran için endişeleniyorsan, benden daha hızlı emir vermen yeterli, Matmazel Mankafa. ♥”

Sora, “Bir sorunun varsa git tahtaya anlat” dercesine cevabı yapıştırdı. Nefes almak kadar doğal bir şekilde demagoji savuruyordu. Ama—gerçekte taşlar hareket ediyordu. Bu da ortada bir kural ihlali olmadığını gösteriyordu. Bu durumda—

“Iık—Piyon Bölükleri, sırayla ilerleyin! Bir duvar örün!!”

Chlammy, misilleme yapmak için aceleyle emirler yağdırdı. Sora anında bunu onun aleyhine çevirdi.

“Ah! İnsanlardan örülü bir duvarın arkasına saklanan şu vicdansız korkaklara bakın!”

Gösterişli hareketler de katan Sora, usta bir tiyatrocu edasıyla haykırmaya devam etti.

“Hangi Şah, hangi Vezir kendi arkada yan gelip yatarken askerlerini ön saflarda savaşmaya zorlar! Bir Şah, bir Vezir—bir hükümdar halkına yol gösteren kişi olmalıdır! Hepiniz bizi takip edin, siz gururlu Atlar, Filler ve Kaleler! Şimdi unvanlarınıza layık ameller gösterme vaktidir! Piyonları destekleyin ve terfi etmelerini sağlayın!”

Rakibinin stratejisini karalayarak, bunu moral yükseltmek için kullandı. Gerçek dünyadaki propagandaları model alan konuşması, taşları hızla harekete geçirdi.

Ve bir kez daha Chlammy’ye—ve dolayısıyla onun komuta ettiği taşlara—seslendi.

“Hm—kendi ordunun moralini yükseltmek için Elflerin büyüsünü kullanmak—gerçek bir savaş terimiyle buna ne denirdi—beyin yıkama mı?”

“—!”

Chlammy’nin ifadesi hafifçe sarsıldı. Açık vermesinin onun tam hedefi vurduğunu ortaya çıkarmayacağını sandıysa, Sora denen adamı hafife almış demekti.

“Anlıyorum. Kanıtlaması zor ama bu oyunun gidişatında ezici bir avantaja sahip. Rakibin satrançta ne kadar ustaysa, taşlarının hareketlerini tahmin etmesi o kadar zorlaşacak ve taşlarını feda edemediği için karmaşaya sürüklenecek…”

Elini kız kardeşinin başının üzerine koydu.

“Ancak büyük bir hata yaptın.”

Sonra gür sesiyle bir konuşma daha yaptı.

“Tarih boyunca, zamanın başlangıcından beri ordusunu baskıyla kontrol eden tek bir bilge hükümdar bile olmamıştır; gerçek şu ki, insanlar yalnızca doğru olan şey için savaşırlar—ve bu dünyada mutlak doğru olan tek bir şey vardır!”

Gözleri genellikle halsizce yarı kapalı duran kız kardeşi. Şimdi gözlerini ardına kadar açtıran bir dizi olaya maruz kalmıştı. Sora onun yüzünü gösterdi—tamamen açık gözleriyle, gören herkesi büyüleyen güzel bir kız çocuğunun yüzünü.

“Askerler, Kraliçenizin huzurundasınız! Kendinize erkek diyorsanız, bu gözlere bir daha yaş getirmeyin!”

Sanki yanıt verircesine. Tahtadan bir kez daha tüyleri ürperten bir kükreme yükseldi.

“—İşte böyle… Sevimlilik bu dünyanın tek mutlak yasasıdır.”

Kucağındaki kız kardeşine sarılan Sora bunu küstahça dile getirdi. Yalnızca tahta yankılandı, salonla tüyler ürpertici bir dengesizlik yarattı—ama bu görmezden gelindi. Çünkü savaştan habersiz olan bu dünyanın insanları bilemezdi.

Erkeklerin hayatlarını ortaya koyup savaşmalarının nedeni her dünyada aynıydı. Sevdiği kişiler içindi. Sevdiği kişileri etkileme onuru içindi. Süslemeden, doğrudan söylemek gerekirse:

Seksi zamanlar içindi… ve yalnızca bunun içindi…

“! Beşinci Piyon! Düşman Atını yok et!”

Chlammy’nin komuta ettiği piyon onun atına saldırmak için harekete geçti—ama Sora kız kardeşini tek koluyla tutup sandalyesinden kalktı, kolunu salladı ve haykırdı:

“Onurlu Atlar, Kraliçenizin lütfuyla size bahşedilen şövalyeliğin sıradan bir piyade tarafından devrilmesine izin mi vereceksiniz? Kraliçenizin adına ve şövalyeliğiniz üzerine, ölmenize izin vermiyorum! Karşınızdakiler yalnızca sıradan piyadeler; arkadan vurmaktan başka bir hüner bilmezler! Dönün, geri adım atın ve hattı koruyun—kılıcınız ve kalkanınızla bir yol açın!”

Bununla birlikte, saldırması gereken piyon Atı ele geçiremediği gibi—daha hamlesini yapamadan un ufak edildi.

““—Neeeeeee?!””

Sadece Chlammy değil, Steph ve aslında bütün kale şaşkınlıkla haykırdı. Yine de bu haykırışlar duyulmadı. Sora gerçekten savaş alanındaymışçasına haykırmaya devam etti.

“İyi dayandın; yerini iyi korudun, gururlu At! Halkın kılıcı olmak işte budur! Ama şimdi bir süreliğine kılıcını dinlendirebilir ve izin gününün tadını çıkarabilirsin! Adım üzerine yemin ederim ki bu savaş meydanında başarı gösterenler hak ettikleri şekilde ödüllendirilecektir!”

Ve böylece at—yalnızca sıradan bir taş… Sora’ya döndü—hayır… Şahına. Selam verir gibi başını öne eğdi ve tahtadan kaybolarak masanın köşesine çekildi.

Satrançta duyulmamış bu olay, iki taşın birbirini yok etmesi karşısında Chlammy söyleyecek söz bulamazken Sora alaycı bir edayla karşılık verdi.

“Heh-heh-heh, seni aptal. Satrancın bu versiyonu gerçek bir savaşın simülasyonu, değil mi? Civ ya da Daisenryaku’da tek bir defa bile kaybetmedim—aynı şeyin sadece çağ dışı kalmış bir sürümü olan bu oyunda beni yenebileceğini mi sandın?”

Doğru ya—bu satranç değildi. Bu bir strateji oyunuydu. Morali yüksek tutan büyü… Bak sen, epey kullanışlı bir büyüymüş. Ama böyle bir şey ancak bir Toplumsal Politika veya Dünya Harikası gibi bir statü çarpanı seviyesindeydi. Ve o—bu tür çarpanların zayıflığını çoktan iyi biliyordu. Yani, rakibin oyun tarzının zamanla tamamen bunlara bağımlı hâle geleceğini… Rakibin oyun tarzını görebildiği sürece de—kaybetmesi imkânsızdı.

“Üçüncü Piyon Bölüğü! Şimdi tam sırası—düşman filini indirin!”

Sora tam bir inançla emirler yağdırıp doğrudan mat hamlesine oynarken, taşları ona sadakatle hareket ediyordu. Fakat file ulaşamadan—

Piyon siyaha büründü.

“““Ne?!”””

Kalabalıktan hayret dolu bağrışlar yükseldi. Zaten tanıdık bir manzaraydı bu. Ama şimdi, ilk kez—Sora da bunun bir parçasıydı. Sora’nın yüz ifadesi, yaşanan bu gelişmenin kesinlikle beklenmedik olduğunu Chlammy’ye açıkça belli ediyordu. Chlammy sırıttı… İnce ve karanlık bir tebessümle konuştu:

“‘Beyin yıkama’ ha… Ne kadar da ilginç bir tabir kullanıyorsun. Söz konusu böyle bir durum olduğunda beyin yıkamak elbette seçeneklerden biridir.”

Saldırıya geçen başka bir taş daha zorla siyaha büründü.

Zorla beyin yıkama—bu, Sora’nın tarafından gelecek tüm saldırıların tamamen engellendiği anlamına geliyordu.

Kahretsin.

Kahretsin. Kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin kahretsin!

Sora bunu yüz ifadesine yansıtmamayı başardı ama ölümcül bir hata yaptığını anlamıştı. Rakibinin hilesinin sadece o akılalmaz morali korumak olduğunu varsaymıştı!

Daha birkaç gün önce Steph’i kibriyle eleştirdiği hatanın tıpatıp aynısıydı ve şimdi kendisi yapmıştı! Başarısız olmuştu—başarısız olmuştu, başarısız olmuştu, başarısız olmuştu, başarısız olmuştu, başarısız olmuştu! Bu apaçık, destansı bir çuvallamaydı! Düşmanı köşeye sıkışıp görünüşü umursayacak hâli kalmadığında… Zaten kaybetmek üzereyken büyü kullandığını açık etmeyi göze alabilirdi—kaybetmenin eşiğine geldiğinde, normalde yakalanma riski taşıyan hilelere başvurabilirdi! (Bunu nasıl düşünemedim—ne kadar da aptalım!)

“—Tüm birlikler, geri çekilin! Düşman beyin yıkama büyüsü kullanıyor; uzak durun!”

Sora’nın ezici yönlendirmesi altında, normalde geri çekilemeyecek olan taşlar bile diğerleriyle birlikte geri çekilmeye başladı, fakat…

“Heh-heh, kendini savaş meydanının kralı mı sanıyorsun? Bu kral da arkada kalıp artçı birlik olmaya çalışarak amma gösteriş yapıyor!”

Zafer havasına girip böbürlenen Chlammy’nin emriyle düşman, kralın üzerine çullandı— yani— Sora’nın. Özellikle de düşman veziri.

“Al şu kralın kellesini, Vezir! Şah ve mat!”

“… Ağabey!”

Salon gürültüyle dolup taşarken, Shiro bile bir tehdit hissedip sesini yükseltti. Ama—Sora üzerine doğru gelen taşa seslendi.

“—Ey Vezir, kılıcını indirmeni istirham ediyorum… çünkü sen—çok güzelsin.”

……

“““Ne?”””

Kalabalık, Chlammy, hatta Shiro bile ağızları açık kalakalmıştı. Sora taşa—yani vezire—hararetli ve tutkulu nutuklar çekerken.

“Ey Vezir. O şaha kendi arzunla mı hizmet ediyorsun, yoksa şartların kurbanı mısın—her ne olursa olsun, kalbine sormanı istirham ediyorum. Şu karşıdaki şah, gerçekten senin hizmetine layık bir hükümdar mıdır?”

Birinci sınıf bir tiyatro oyuncusu gibi. Yüzyılın çapkınının o tatlı sesiyle Sora, zarif sözleri peş peşe sıraladı. Sanki gerçekten savaş meydanındaki genç ve yakışıklı bir hükümdarmışçasına.

“Askerlerinin, halkının beynini yıkayıp onları birer kılıç, birer araç gibi kullanan o şah—kendisi arkada korkakça sinerken seni oklara hedef olasın diye öne sürmesini saymıyorum bile: Sence o, senin güzelliğini ya da kılıcını hak ediyor mu? Ey garip bir kaderin bizi karşı karşıya getirdiği bu meydanda güzelliğine şöyle bir tanık olduğum Vezir, kılıcını bırakıp bir bakmanı istirham ediyorum—halkına, koruman gerekenlere—ve şahına! Neredeler!”

Şakırtı—. Yere düşen kılıcın sesiyle birlikte.

Bu kez siyah vezir beyaza büründü.

Hâlâ ağızları açık duran kalabalık artık ses bile çıkaramıyordu. Geriye sadece nutku tutulmuş Chlammy ve hafifçe kıkırdayan Sora kalmıştı.

“Ne?!”

“Heh-heh-heh, aşk simülasyonu oyunları kız kardeşimden daha iyi olduğum birkaç türden biridir.”

“Seni küçük…!”

Chlammy dişlerini gıcırdatırken, kalabalık rahatlamışçasına derin bir nefes aldı. Bunun sebebi muhtemelen Sora’nın da düşmanla aynı şeyi yapıp durumu bir kez daha eşitlediğini görmeleriydi.

Ama bu yanlıştı. Hem de çok yanlış. Sora bunu sadece kendisi şah, düşmansa vezir olduğu için yapabilmişti. Oysa Chlammy—tam olarak kestirmek zor olsa da—istediği her taşı başka birinin beynini yıkamak için kullanabiliyor gibi görünüyordu. Bu tarafın saldırması hâlâ engellenmişken, düşman özgürce saldırmaya devam ediyordu. Gelecekte onları bekleyen şey, mutlak bir yenilgiden başka bir şey değildi.

Ne yapmalı? Ne yapmalı, ne yapmalı Sora—bakir, on sekiz yaşında—! Sora, yüzünde beliren o umursamaz sırıtışı koruyabilmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu. Bütün ruhu ve tutkusuyla, bu tıkanıklığı bir şekilde aşmanın bir yolunu arıyordu. Hayır—daha doğrusu, bir yol bulmuştu. Bir yol… var. Tam olarak söylemek gerekirse, var… Ama bu numaraya kanacak mıydı?!

Çılgınca bir kumar olurdu. Başarılı olursa şimdilik paçayı kurtaracaktı. Ama eline yüzüne bulaştırırsa—son zafer şansı da yok olup gidecekti. Göze alınan riskle kıyaslandığında elde edilecek ödül son derece geçici kalıyordu—yine de bu bahsi masaya yatırmalı mıydı? Aşırı nörotransmitter salgılanmasıyla sıkışan zamanda Sora zihninde düşünceden düşünceye koşarken…

İşte şimdi, bu kez Shiro. Ağabeyinin yüzünü nazikçe… o iki küçük eliyle kavradı.

“Ne…?”

Yanaklarında beliren ani sıcaklık hissiyle bedeni âdeta yerinden fırlayacaktı. Fakat Shiro, doğrudan Sora’nın gözlerinin içine bakarak sakince konuşmaya devam etti.

“… Hani demiştin ya… sakinliğini kaybedersen sana yardım etmem gerektiğini…”

“!”

“… İkimiz birlikte… biz 『 』’uz…”

Aynen…

“—Aynen, öyleyiz…”

“…… Sorun yok.”

Sence bu numaraya kanacak mı? Ağabeyinin gözlerindeki sessiz soruya karşılık kız kardeşi, hafif ama kararlı bir şekilde… başını salladı. Bir kez.

Doğru ya, Shiro—bu dahi kız—gurur duyduğu kız kardeşi, zamanında kendisini kısıtlayıp rakibini kısıtlamayan kurallara rağmen o rakibi alt etmeyi başarmıştı. Bunu sadece rakibinin—Chlammy’nin—hamlelerini okuyarak yapabilmişti. Akıl oyunlarında ve diplomaside ağabeyinin fersah fersah gerisinde kalıyor olabilirdi—ama Sora kendine bir şeyi hatırlattı.

Unutma. Onun kız kardeşi bir tanrıyı yenmişti.

İşte o kız kardeşi, tamamen hamleleri okuyarak o kızın bu tuzağa düşeceğini tereddütsüz bir şekilde ifade etmişti. Öyleyse yapması gereken tek şey kız kardeşine güvenmek ve stratejisini bu kabul üzerine inşa etmekti!

Ve nitekim—Chlammy, omuzları titreyerek.

“At! Hain veziri katlet!”

Numarayı yemişti…… Doğrudan—tuzağın ortasına bastı. Emredilen siyah at, sanki bir ikilemde kalmışçasına titredi ve ardından—. Beyaza büründü.

“N—nasıl… N-ne yaptın sen?!”

İşte buydu. Yegâne çıkış yolu buydu. Chlammy gerçekten de insan ırkı için savaşma niyetindeyse, katlanamayacağı tek bir şey vardı: İhanete karşı vereceği tepki. Ve hâlâ bizimkilerin hile yaptığı varsayımıyla hareket ediyor olması… İşte oradaydı: zafere ulaştırabilecek tek senaryo. Vay be, işte benim kız kardeşim. Başını okşayarak ona bunu hissettirdi, Shiro da bir kedi gibi keyifle gözlerini yumdu.

Böylece, sanki her şey önceden takdir edilmiş gibi, Sora yüzünde küstahça bir sırıtışla konuştu.

“Şah, aptal şah. Uyruklarına kendi vezirlerini öldürmelerini emretmek ha… Zalimce emirlerin sonu iyi gelmez. Belki de kafanı biraz soğutmalısın. Öfkeyle titreyen o omuzlar—halkına sergilemeye hiç uygun değil.”

“Seni—lanet olası hain…!”

Chlammy, Sora’nın başka bir ülkenin teknolojisini kullanarak hile yaptığına—kendi halkını sattığına inanıyordu. Yüzünde artık o cesedimsi çaresizlik ya da sorumluluk hissinden eser yoktu; geriye yalnızca saf bir öfke kalmıştı. Bunun aksine Sora’nın yüzü cesur, arsız ve son derece rahattı.

Kim tahmin edebilirdi ki? Tam da o anda Sora’nın kalbinin patlayacakmışçasına çarptığını, zihnininse tam bir seferberlik halinde olduğunu? Zihninde, bilgi yarışmalarından ve tarih oyunlarından bugüne dek edindiği tüm bilgileri kazıp çıkarıyordu. Bilmesi muhtemel tüm savaşları gözünün önüne getiriyor ve simüle ediyordu.

Nitekim, durum zerre kadar iyileşmemişti. Bu, sonsuza kadar sürdürebileceği bir numara değildi. Düşman paranoyaya kapılırken zaman kazanmak için yapılmış bir blöften ibaretti. Meydan okurcasına hücuma kalkışacak olsa, her şey aşırı hassas hesaplar gerektiren bir ipin üzerinde dengelenecekti. O halde—savaşmadan kazanmanın bir yolunu bulmaktan başka çaresi yoktu.

Savaşmadan kazanmak ha?

.

Ve böylece. Kesin bir yenilgiden farksız olan bu durumun ortasında. Sora’nın zihninin derinliklerinde nihayet bir ışık huzmesi belirdi.

“—Shiro. Birliklerin komutasını devral. Düşman beyinlerini yıkayamasın diye onları sağa sola koşturabilir misin?”

“… Çok kolay.”

Kız kardeşi, sebebini sorma gereği bile duymadan sert bir asker selamı vererek komutayı ele aldı.

Bu da tıpkı diğerleri gibi çılgınca bir kumardı. Ancak bu kez, başarılı olursa kesin bir zafer anlamına geliyordu. Bu durumdan zafer çıkarmak için—yalnızca iki yol vardı. Sora’nın savaşmadan kazanılabileceğini bildiği yollar—ve o yollar şunlardı:

“Ey Kraliçe—”

Sora, emirleri yağdırma işini kız kardeşine bırakarak, artık kendi safında yer alan eski düşman kraliçeye seslendi.

“Ne senden ne de sana olan sevgilerinden ötürü kılıçlarını bırakan o gururlu şövalyelerden, kılıçlarınızı kendi soydaşlarınıza çevirmenizi istemek aklımdan bile geçmez. Bu savaş, bu gidişat… akıl sahibi herkesin görebileceği üzere zaten beyhude bir kıyımdan ibaret—kralınız ise… çoktan deliliğin zifiri karanlığında boğulmakta.”

Sora ardından, bir saatin saniye ibresinin tek bir tık etmesi kadar kısa bir sürede… Zihninde on binlerce kelimeyi süzgeçten geçirdi ve hayatının ikna konuşmasına girişti.

“Halkın sana ait—o gözü dönmüş, çıldırmış kralın yerine halkına önderlik edecek senden başka kimsenin kalmadığına inanıyorum—haksız mıyım?”

Sora’nın bu konuşmasını ve arkasındaki nihai amacı—kaledeki hiç kimse, Chlammy bile kavrayamamıştı. Derken kale, şimdiye kadar defalarca olduğu gibi derin bir sessizliğe büründü. Hayal gücünün ötesinde bir şey gerçekleşmek üzereydi—ve herkes bunu sessizlik içinde bekliyordu. Ve—nihayetinde gelen sonuç, beklentileri karşılamış mıydı?

Siyah olan—ve az önce beyaza dönen kraliçe…

Bu kez kırmızıya büründü.

Ve onunla eş zamanlı olarak, ön cephedeki neredeyse tüm siyah taşlar da kırmızıya dönüştü.

“Haa?!”

Bu çığlık yalnızca Chlammy’den çıkmıştı. Kalabalığın geri kalanı ne olduğunu henüz kavrayamamış olmalıydı. Ancak Sora’nın konuşması devam etti—ve her şeyi nihayet ayan beyan ortaya koydu.

“Bağımsızlığınızı kutlarım, ey cesur ve hayran olunası kraliçe! Beyin yıkamayı aşıp kraliçelerinin arkasında duran siz adalet savaşçıları! Sizden soydaşlarınızı katletmenizi istemiyorum! Fakat onların da sizleri katletmek istemediğine eminim! Halkının beynini yıkayıp özgürlüğünü elinden alan bu çıldırmış kralın zulmüne son verecek olanlar sizlersiniz!”

Gerçekten de öyleydi. Bir isyan kıvılcımı—ve üçüncü bir gücün doğuşu.

“Benim arzuladığım şey kan değil! Herkesin arzuladığı şey—evet, ben barışın peşindeyim! İki tarafın da kılıçlarını kınına sokmasını istiyorum; bu dökülen kanın devam etmesine izin vermeyeceğim!”

Bu nutukla birlikte, kırmızı kraliçenin saflarına her an daha fazla kırmızı taş katılıyordu.

Düşmanlarına zarar vermekten çekinmeyebilirlerdi. Fakat.

“—S-sen… Fark etmez! Bütün hainleri idam edin!”

Ne olup bittiğini anlamadan küplere binen Chlammy, bir kez daha—kendi ayaklarıyla tuzağa düşmüştü.

“Yine bir hata, aptal kral. İsyanın silah zoruyla bastırılmasının yapılabilecek en kötü hamle olduğu, ezelden beri değişmeyen evrensel bir gerçekliktir.”

Düşmanlarına zarar verecek olsalar bile, beyin yıkama büyüsü ne olursa olsun, omuz omuza savaştıkları yoldaşlarını öyle kolayca katledemezlerdi. Nitekim tam da Sora’nın dediği gibi, Chlammy’nin emir verdiği taşlar birbiri ardına kırmızıya dönüştü.

“—Ne… Sen… Bu da ne; nasıl bir numara çeviriyorsun böyle!”

Chlammy, insan ırkını korumak adına elflerin gücüne başvuracak kadar ileri gitmişti. Kendi ihanetine dair hissettiği duygular gittikçe şiddetleniyor ve soğukkanlılığını elinden alıyordu. Bu esnada.

“… Tüm birlikler, kırmızı kraliçe güçlerine yardım edin… Çember oluşturun… Kimsenin… ölmesine izin vermeyin.”

Shiro, Sora’dan aldığı işaretle hareket ederek kırmızı taşları savaş stratejilerine dahil edecek uygun talimatları verdi. Ama aslında durum öyle değildi. Gerçekte, sadece kırmızı kraliçenin birliklerini kalkan olarak kullanarak Chlammy’nin ordusunun saldırmasını zorlaştırıyordu. Ancak bunu süslü kelimelerle örtbas etti ve kırmızı kraliçenin taşlarını yönlendirerek kimsenin saldırı yapamayacağı bir durum yarattı.

Sonuç mu?

“! Seni hain pislik!”

Chlammy dişlerini gıcırdatıp kin kustu. Evet—sonuç, savaşın tam bir kilitlenmeye sürüklenmesiydi.

“—Hey, çıldırmış kral, yani şey, ‘beyin yıkayan kral’, duydun mu?”

Sora, en başından beri hedeflediği şey tam olarak buymuşçasına bir tebessümle açıkladı.

“Gerçek savaşlarda—kazanmak için illa kralı ele geçirmen gerekmez, biliyorsun değil mi? Hadi ama, artık kazanma şansın kalmadı. Bu durumdayken ikimiz de hiçbir şey yapamayız—artık pes etme vaktin geldi.”

Ülkenin güçlerini bölmek için bir isyan kıvılcımı çakmak ve bu sayede elde edilen ezici üstünlükle bir ateşkes kabul ettirmek: Bu, Shiro’nun savaşmadan kazanmak için bildiği yollardan biriydi. Kalabalıktakilere göre tüm bunlar en başından beri planlanmış gibi görünmüş olmalıydı. Bu muazzam ters köşe karşısında kalede hava birden ısındı ve coşkulu bir tezahürat yankılandı.

Bir kişi hariç. Evet—yalnızca Chlammy, Sora’ya gözlerinden alevler saçarak bakıyordu. Sinsi sinsi güldü.

“Heh-heh… heh-heh-heh… Beni hafife alma—bu ülkeyi sana asla teslim etmeyeceğim!”

Gerçek bir çıldırmış krala yakışır türden, ürpertici bir kahkahaydı bu. Kaledeki coşkulu gürültü yatışırken, Chlammy emirlerini verdi.

“Tüm birlikler, canınızı feda edin ve düşman kralın kellesini alın… Tek yapmanız gereken emirlerime uymak, yolunuza çıkan bütün hainleri biçin.”

Sora—yani bir Immanity tarafından fark edilmesi imkânsızdı. Fakat beyin yıkama büyüsü daha da güçlenmiş olmalıydı. Ürkütücü bir sessizlik içinde, siyah ordu ilerlemeye başladı. Kırmızı taşlar ve beyaz taşlar da öyle. Önlerine çıkan her şeyi gözlerini kırpmadan yok edeceklerine dair net bir his saçan taş safları karşısında tüm kale dehşet içinde yutkundu.

“… Abi, işte böyle olur… zayıflamış bir düşmanı köşeye sıkıştırdığında.”

Kız kardeşi bile alnında biriken soğuk terle bu durumu dile getirirken, Sora yine de tebessümle karşılık verdi.

“Biliyorum—tam da bu yüzden böyle yaptım ya.”

Çat—

Ses nereden geldiği belirsiz bir şekilde yankılandı. Siyah şah, Chlammy’nin şahı.

Gövdesinde bir çatlak belirdi.

“—Âh—n-ne?”

Çatlak siyah şah boyunca yayılırken, Chlammy ne olduğunu anlayamadan şok içinde izlerken, Sora ona açık ve net bir şekilde konuştu.

“Sürekli baskı kuran, korkuyla diz çöktüren ve beyin yıkayan diktatörlerin sonu… komik bir şeydir.”

Bu—Shiro’nun savaşmadan kazanmak için bildiği ikinci yoldu.

“Kazandığın sürece işe yarar, ama bir kez kaybetmeye başladın mı, nedense bu tür liderlerin sonu tüm evrende hep aynı şekilde mühürlenir.”

Yani.

“Ezelden beri değişmeyen bir gerçektir: Kaderleri, yanı başlarındaki—savaşçı bile olmayan—biri tarafından suikasta uğramaktır.”

Geldikleri dünyanın, sonsuz kez tekrarlanmış tarihi bir gerçeği. Beyin yıkamanın kapsamı genişlemiş, görünüş kaygısı bir kenara bırakılmıştı. Bir müstebit olarak lanetlenmek, yenilginin eşiğine sürüklenmek. Çıldırmış bir kral olarak hükmetmek ve böylece—kendi kendini imha etmek.

Ve böylece, çatlayıp dağılan siyah şahın ufalanışını izlerken. Kaledeki herkes. Chlammy bile donakaldı.

“Kusura bakma, bizim dünyamız burası kadar nazik bir yer değil.”

Zafer kazanmış halde oturdukları yerden kalkan Sora ve Shiro.

“—Söz konusu çatışma ve katliam olduğunda, seninle kıyaslandığımızda bizler birer uzmanız.”

Ve ardından derin bir iç çekti. Sora, Shiro ile hızlıca çak yaptı ve gözleri uzaklara daldı. Eski dünyaları. Çok, çok uzaklardaki o yere bakıyormuşçasına gözlerini kısarak.

“Ama burada her şey bir oyunla nihayete eriyor. Harika bir dünya burası…”

Diye mırıldandı.

“İ-İnanılmaz…”

Zafer manzarası eziciydi, göz kamaştırıcıydı. Tüm kaleyi sarsan tezahüratların arasında bu sözleri mırıldanan Steph’ti. Tezahürat eden seyirciler muhtemelen işin arkasındaki gerçeği kavramamıştı. Bir tek Steph kavramıştı. İki kardeşin tüm taktiklerini ve söylemlerini anladığı anlamına gelmiyordu tabii. Çünkü geldikleri dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmesine imkân yoktu. Fakat. O kızın—Chlammy’nin—arkasında güçlü bir Elf desteği olduğunu biliyordu. Az önce gerçekleşen oyunun hileli bir büyü barındırdığını da. Ve en nihayetinde, onların bu büyünün üzerine dosdoğru yürüyüp onu paramparça ettiklerini. Bu—dolaylı yoldan da olsa—dünyanın en büyük ülkesi olan Elven Gard ile yüzleşip onları mağlup ettikleri anlamına geliyordu. Sıradan insanların, büyü kullanan bir ırka karşı zafer kazandığı anlamına. Steph’in bildiği tarihte tek bir emsali bile olmayan bir başarı. Ve bu yüzden—

“…… Gerçekten insan mı bunlar?”

Dehşet—hatta korku içinde, bu sözleri mırıldanmaktan kendini alamadı. Seyircilerin coşkulu gürültüsünün aksine, yenilgiye uğrayan Chlammy sessizce başını öne eğmişti. İki kardeş, ona ikinci kez dönüp bakmadan masadan kalkıp uzaklaşırken. Steph’e doğru yürüdüklerinde, Steph bir anlığına ne yapacağını bilemedi.

Çünkü büyüyle hile yapan bir düşmanı doğrudan yüzleşerek alt etmişlerdi ve zafer kazanmış edası bile sergilemiyorlardı.

『 』 kaybetmez…

İkisi, kazandıkları zafere zerre şaşırmayarak adeta bunu kanıtlarcasına orada dikilirken, kendisi ne söyleyebilirdi ki? Ama—Steph’in iç dünyasındaki bu karmaşadan tamamen habersiz olan Sora, takılarak konuştu.

“—Bu kadarı senin için yeterli oldu mu?”

“…… Ha?”

“Artık kimse dedene—eski krala—aptal diyemeyecek, değil mi?”

“Ah…”

“Hiç kimsenin desteği olmadan, insanların en güçlüleri olan bizler hükümdar olduysak… bu onun bilge biri olduğu anlamına gelir.”

“… Artık Elchea… ölmeyecek; … mutlu değil misin… Steph?”

Kelimeler boğazına düğümlenmişti, ne diyeceğini bilemiyordu. Onların kendisine yaptığı tüm o şeyleri düşündü. Fakat elde edilen sonuç, hepsini fazlasıyla telafi ediyordu. Gözleri çiy taneleri gibi yaşlarla dolarken bunu yüksek sesle itiraf etmeye karar verdi.

“Teşekkür ederim… Size o kadar… minnettarım ki… hüüh—”

Hıçkırıklara boğulan Steph, ne söylediğinin net bir şekilde anlaşılıp anlaşılmadığını merak etti. Ama Shiro uzanıp onun başını okşadı. Stephanie Dola’nın artık gözyaşlarını tutması mümkün değildi.

Ve böylece.

“…… Hey.”

Chlammy’nin mırıltısı ağzından döküldüğü gibi kalede yankılanan tezahüratların arasında kaybolup gitti. Ancak bu mırıltı, yalnızca Sora, Shiro ve Steph’in kulaklarında soğuk bir yankı bıraktı.

“Sadece söyleyin… Nasıl bir hile yaptınız?”

Chlammy bu soğuk ve alçak sesli sözlerle Sora’yı çatık kaşlarıyla süzerek devam etti.

“Evet, doğru. Elflerin yardımını kabul ettim. İnsanların hayatta kalmasının tek yolu olarak. Ve şimdi her şeyi mahvettiniz. Şimdi cevap verin bana, siz kimin casususunuz? Bayağı bir insanın Elf büyüsünü alt edebildiğini söylemeye çalışmıyorsunuz herhalde!”

Onun bakış açısından Sora, Imanity’yi satan iğrenç bir düşmandı. Chlammy nefret dolu gözlerle Sora’yı sorgularken Steph yutkundu—fakat iki kardeş…

“Tam olarak öyle diyorum ve aslında alt ettim de.”

“… Bir sorunun mu var?”

Sora yeniden Chlammy’ye doğru yürürken kalede gürleyen tezahüratlar dindi.

“Bilirsin, planının fena olmadığını söylerken ciddiydim; Imanity uğruna Elf yardımı aldığına dair anlattıklarının doğru olduğunu kanıtlayabilseydin tahttan bile çekilebilirdim.”

“Öyleyse neden—!”

“Ama düşünce tarzından hoşlanmıyorum.”

Sora, hiç de rol icabı olmayan hor gören bir bakışla Chlammy’ye tepeden baktı.

“‘Elfleri kullanıp tırnaklarımızla tırmanacağız’ deseydin bu başka bir şey olurdu. Ama ‘O yüce Elflerin koruması olmadan hayatta bile kalamayız’ demen biraz fazla zavallıca geldi ve sinirimi bozdu.”

“—Bu zaten kanıtlanmadı mı? Imanity’nin sınırları; tarihle, içinde bulunduğumuz şu anla!”

Chlammy, ‘Senin de hile yaptığını biliyorken nasıl böyle konuşabiliyorsun?’ der gibi ona bakarken—

“Onlar tarihi yazan o tiplerin sınırları; kesinlikle bizim sınırlarımız değil…”

Bu sinir bozucu sözlerle birlikte gülümsedi.

“İnsanların kendilerine has yöntemleri vardır. Mesela evet—sonuna kadar hile yaptığımıza inandığın için kazanmış olmamız gibi.”

Şimdi yutkunan ve oyunu zihninde tekrar değerlendiren Chlammy… Onların kullandığı hileyi ortaya çıkarmaya tamamen odaklanmıştı, fakat ya… Ya en başından beri ortada hiçbir hile yoksa—?

“Bu… olamaz… Bayağı bir insan… imkanı yok ki… büyüyle boy ölçüşebilsin.”

“Böyle düşünüyorsan ne ala, bu senin sınırın.”

Ve Sora gözlerini kıstı.

“Rakip ister bir Elf ister bir tanrı olsun, ‘kaybetmek’ kelimesi 『 』’in sözlüğünde yer almaz.”

Bunu derken—gururu lekelenmişçesine—Sora, Chlammy’nin çenesinden tutup siyah peçesini sıyırıp çıkardı. Ardından doğrudan gözlerinin içine bakarak, ilk kez kendi gözlerinde gizlenen hafif bir öfkeyi dışa vurdu—ve konuştu.

“İnsanları… bu şekilde hafife alma.”

Bu sözler kaledeki herkesi susturdu. Sanki kalplerine işlercesine yankılandı ve yayıldı. Yetersiz insan olarak onları bağlayan zincirleri parçalamak istercesine. Bir çağın karanlığını tek bir ışık huzmesiyle delip geçercesine.

Kalplerinde sessiz bir umudun meşalesini yakarcasına.

Derken Chlammy’nin de dudaklarından tek bir kelime döküldü.

“Ih”

“… Ih?”

“ÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜAAAAAAAH!”

“Oha! Bu da ne böyle?!”

Chlammy aniden yere çöküp avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. Sora ne yapacağını bilemeyerek şaşkınlıkla bir adım geri çekildi—ki kim onu suçlayabilirdi ki.

“Üühühü, çok aptalsın; senden nefret ediyorum! Bilmiyor musun… Elfleri arkama alıp sonra da onları harcayabilmek için, ıhk, anlaşmalar yapmanın… ne kadar zor olduğunu… B-B-B-B-Ben hiçbir şeyi hafife almıyordum; ciddiydim! Üühühü…”

Chlammy gözlerinden sicim gibi yaşlar akıtıp ağzını kocaman açarak böğürte böğürte ağlarken herkes şaşkına dönmüştü. Omuzlarındaki yükün kalkmasının bir tepkisi miydi, yoksa gerçek kişiliği miydi bilinmez—her halükarda, ağlayan çocuklara karşı yapılabilecek hiçbir şey olmadığı her dünyada evrensel bir gerçek gibiydi.

“… Abi… bir kızı… ağlattı…”

“Hey, dur bir dakika, benim suçum mu yani?!”

“Üühühüühühüühühü… aptal… pislik… geber git işte…”

Az öncesine kadar zafer coşkusuyla gürleyen kalabalık, şimdi çocuksu hıçkırıklarının arasında hakaretler savuran Chlammy’ye öylece şaşkınlıkla bakıyordu.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla