Bir zamanlar, çok ama çok eski zamanlarda. Old Deus ırkının, Tek Gerçek Tanrı unvanı için kendi soyları ve yarattıklarıyla savaştığı bir zaman. Ve bu savaş, insanın aklını başından alacak kadar uzun sürdü. Kana bulanmamış tek bir karış toprak, çığlıklarla dolmamış tek bir karış gökyüzü kalmamıştı. Düşünebilen tüm varlıklar birbirinden nefret ediyor, düşmanlarını yok etmek için merhametsizce katledip katliamlar yapıyorlardı. Elfler küçük köylerinden harekete geçip büyülerini bileyerek düşmanlarının peşine düşmüşlerdi. Dragonia’lar içgüdülerine uyup kendilerini kıyıma adadılar, Werebeast’ler ise avlarını birer canavar gibi parçaladılar. Yeryüzü harabeye dönüp alacakaranlığa gömüldü, yine de tanrıların savaşının karanlığına daha da derinlemesine batmaya devam etti. Phantasm’ların bir mutasyonu olarak “İblis” ortaya çıktı ve İblis soyundan gelen canavarlar tüm diyarı sardı. Bu dünyada kraliyet hanedanları, onların o güzel insanları ve hepsinden önemlisi kahramanlar—hiçbiri yoktu. Imanity’nin hiçbir hükmü yoktu. İnsanlar sırf hayatta kalabilmek için uluslar kurdular, gizli ittifaklar yaptılar, her şeylerini ortaya koydular. Ozanların söyleyeceği kahramanlık destanları bile yoktu—bu topraklar, denizler ve gökyüzü henüz Disboard olarak anılmadan çok önce, her yer öylesine kana bulanmıştı. Fakat, hiç bitmeyecek sanılan bu savaş kaosunun bile üzerine perde indi. Kara, deniz, gökyüzü—gezegenin kendisi. Her şey bitap düşmüş, yıpranmış, tükenmişti; karşılıklı yok oluşa giden bu mücadele artık sürdürülemez hale gelmişti. Ve böylece—en çok gücü geriye kalan tanrı, Tek Gerçek Tanrı’nın tahtına oturdu. Savaşa tek bir kez bile müdahale etmemiş bir tanrı. Bir gözlemci olarak kalmış bir tanrı.
Tek Gerçek Tanrı’nın tahtına oturan bu ilah, dünyanın haline şöyle bir baktı. Ve yüzeyinde gezinen tüm varlıklara seslendi.
Ey gücünüzü, kuvvetinizi, silahlarınızı ve ölümlülüğünüzü bir ölüler kulesi dikmek için harcayan ama yine de kendilerine bilge diyenler, bana şunu kanıtlayın: Sizi akılsız canavarlardan ayıran şey nedir?
Her ırk kendi bilgeliğini kanıtlamak için dile geldi. Fakat harabeye dönmüş dünyanın karşısında her kelime kof bir yankıdan ibaretti. Sonunda, tek bir mahluk bile Tanrı’ya tatmin edici bir yanıt veremedi. Tanrı konuştu.
Bu gökte ve yerde, her türlü bedensel zarar ve yağma yasaklanmıştır.
Sözleri bir yemine, dünyanın mutlak ve değişmez bir kuralına dönüştü. Ve böylece, o günden itibaren savaş dünyadan silindi. Fakat düşünebilen varlıkların her biri Tanrı’ya seslendi: Savaş ortadan kalkmış olsa da çatışma hâlâ sürüyordu. Tanrı da öyleyse, pekala dedi.
Ey kendilerine bilge diyen on altı tohum, ey Ixseed’ler:
Harcayın aklınızı, zekanızı, yeteneğinizi ve servetinizi,
Kendinizin bilge olduğunu kanıtlamak için bir bilgelik kulesi dikin.
Tanrı on altı oyun taşı çıkardı—ve muzipçe gülümsedi. Ve böylece On Yemin doğdu, böylece savaş dünyası sona erdi. Artık tüm anlaşmazlıklar oyunlarla çözülecekti.
Yeni Tek Gerçek Tanrı’nın bir ismi vardı—Tet. Bir zamanlar Oyun Tanrısı olarak bilinen O…

Lucia kıtasında, Elchea Krallığı’nda—başkent Elchea’da. Güneyinde Ekvator’la kuzeydoğuya doğru uzanan bu kıtanın batı ucundaki küçük bir ülkede, küçük bir şehir vardı. Krallığın kıtanın yarısına hükmettiği o mitler çağından geriye en ufak bir iz bile kalmamıştı. Şimdi geriye kalan tek şey son bir şehirdi—küçük bir şehir devleti olan başkent.
Daha doğrusu: Imanity’nin son kalesiydi.
Şehirde, çarşının hemen ötesindeki banliyöde, tam da bir RPG’de karşılaşılabilecek türden hem han hem de meyhane olarak hizmet veren tek bir bina yükseliyordu. İki kız, etraflarını saran izleyicilerin ortasında, bir masanın iki yanında karşı karşıya oturmuş oyun oynuyordu. Biri, onlu yaşlarının ortalarında görünen, tavırları ve kuşamı soylu bir aileden geldiğini ele veren kızıl saçlı bir kızdı. Diğeri ise—. Muhtemelen kızıl saçlı kızla aynı yaştaydı ama edası ve kıyafeti çok daha yaşlı birini çağrıştırıyordu. Bu siyah saçlı kız, sanki bir cenazeye gidiyormuşçasına siyah bir peçe ve pelerinle sarınmıştı. Oynadıkları oyun… poker gibi görünüyordu. Yüz ifadeleri keskin bir tezat oluşturuyordu: Kızıl saçlı kızın yüzü, belki de gerginlikten, ciddiyetten bir maskeye bürünmüştü. Siyah saçlı kız ise ruhsuz, ifadesiz bir yüzle oldukça umursamaz görünüyordu. Sebebi açıkça görülüyordu—siyah saçlı kızın önünde dağ gibi yığılmış, kızıl saçlı kızın önünde ise iyice azalmış olan madeni paralar. Tablo ortadaydı; kızıl saçlı kız umutsuzca kaybediyordu.
“… Biraz acele eder misin?”
“S-sus be sen de! Düşünüyorum burada, görmüyor musun!”
Meyhanede, henüz erken saatler olmasına rağmen çoktan sarhoş olmuş kalabalık, kabaca tezahürat edip alay ediyordu. Kızıl saçlı kızın kaşları çaresizlikten daha da çatıldı. Öyle ya da böyle, epey heyecanlı bir havanın yaşandığı açıktı.
Oyunun oynandığı meyhanenin dışında, kapüşonlu genç bir kız terastaki bir masada oturmuş, pencereden içeriye bakıyordu.

“… Epey bir heyecan var… Nedir bu böyle?”
“Ha? Bilmiyor musunuz? Başka bir ülkeden falan mısınız—bir dakika, insanlara ait başka ülke kalmadı ki.”
Pencereden içeri bakan kızın hemen yanındaki masada, oyun oynayan başka bir ikili oturuyordu. Genç kızınki gibi kapüşon takmış bir genç adam ile kirli sakallı, bira göbekli orta yaşlı bir adam. Genç adam cevap verdi.
“Şey, bilirsiniz ya… Dağ başından, taşradan geldik biz. Şehirde neler olup bittiğinden pek haberimiz yok.”
Tesadüfe bakın ki oynadıkları oyun içeridekiyle aynıydı… poker—ancak burada jeton yerine şişe kapakları kullanıyorlardı.
Orta yaşlı adam, gence şüpheyle karşılık verdi. “Imanity’nin hâlâ elinde tuttuğu topraklarda taşra falan kaldığını mı söylüyorsun…? Dünyadan bihaber bir keşiş falan olmalısınız.”
“Ha-ha, öyle de denebilir. Ee, anlat bakalım, ne bu şamata?”
Genç adam konuyu geçiştirip sakallı adamdan bir açıklama kopardı.
“Şu anda Elchea’da bir sonraki hükümdarı belirlemek için büyük bir kumar turnuvası düzenleniyor.”
Kapüşonlu kız bir yandan içeride olup bitenleri izlemeye devam ederken, sorusunu derinleştirdi. “… Bir sonraki… hükümdarı mı?”
“Aynen öyle. Eski kralın vasiyetine göre yani.”
«Bir sonraki hükümdarlık tacını kendi soyumuzdan birine değil, insanlar arasındaki en büyük kumarbaza devrediyoruz. »
Sakallı adam bir yandan şişe kapaklarını üst üste dizerken anlatmaya devam etti.
“Bilirsin ya, Imanity egemenlik mücadelesinde her şeyini kaybetti, geriye sadece Elchea kaldı ve Elchea’nın da başkentinden başka bir şeyi kalmadı—bu saatten sonra el alem ne der diye endişelenmenin anlamı yok.”
“Hmm, egemenlik mücadelesi demek, ha? İlginç işler dönüyor burada.”
Kapüşonlu genç adam böyle dedi. Kapüşonlu kızın izinden giden genç adam da meraklanıp meyhanede olup bitenleri süzmeye başladı.
“—Yani ne, şu kızlar geleceğin kraliçesi olmaya aday mı şimdi?”
“—Hımm? ‘Aday’ doğru kelime mi emin değilim. Imanity’den olan herkes katılabilir. Ama—” diyerek bakışlarını tekrar meyhaneye çevirdi.

Poker oynuyorlardı. İnsan hiç mi “poker suratı” nedir bilmezdi? Adam, eline her an inleyecekmiş gibi dik dik bakan kızıl saçlı kıza bir göz atarak konuştu.
“Şu kızıl saçlı olan Stephanie Dola—eski kralın soyundan geliyor. Vasiyet yüzünden, kraliyet kanından olmayan biri tacı ele geçirirse her şeyini kaybedecek. Bu yüzden tahta kendini oturtmayı hedefliyor.
“O kral biz insanları böyle bir yıkıma sürükledikten sonra, ailesinin bu kadar debelenmesi de…” Adam bunu da ekleyip iç geçirdi. İçerideki heyecanın pat küt, yalın bir açıklamasıydı bu.
“Hm… mm…”
“Hmm… ‘Egemenlik mücadelesi’—demek ülke sınırları bile oyunlarla belirleniyor, ha?”
Kapüşonlu kız ile genç adam kendi aralarında düşüncelerini mırıldandılar. Kız etkilenmişti. Genç adam ise eğleniyordu.
“Yani olay şu: Herkesin katılabildiği serbest bir kumar turnuvası.”
“… Herkesin katılabildiği mi?”
“Esasen, tacı arzulamaya niyetlenen her Imanity üyesi sesini yükseltip rakiplerine uygun gördüğü herhangi bir yöntemle oyunda meydan okuyabilir. Kaybeden hakkından mahrum kalır, en sonda ayakta kalan ise kral olur.”
Vay vay, kuralları anlamak oldukça kolaydı. Mükemmel. Yine de kapüşonlu genç adam şüpheyle sordu:
“… Kulağa fazla sıradan geliyor. Gerçekten işe yarayacak mı ki bu?”
“Nihayetinde bu On Yemin altında yapılan bir egemenlik mücadelesi. Herkes eşit değerde olduğunu kabul ettiği her şeyi ortaya koyabilir, istediği kurallarla oynayabilir—herkes istediği zaman, istediği konuda, herkesle yarışabilir.”
“… Yok, tam olarak kastettiğim şey bu değildi.”
Kapüşonlu genç adam imalı bir şekilde mırıldanırken bir kez daha meyhaneden içeri baktı. “… Kaybetmesine şaşmamalı,” diye mırıldandı kız ona.
“Evet, aynen öyle.”
İkisi konuşurken, genç adam cebinden dikdörtgen bir nesne çıkardı. Bunu meyhanenin içine doğru doğrultup bir şey kurcaladı ve bir ses duyuldu: şık.
Ve orta yaşlı adam sırıttı.
“Ee, delikanlı? Başkalarının savaşları için endişelenecek durumda mısın gerçekten?” Bununla birlikte adam elindeki kâğıtları masaya açtı. “Full house. Kusura bakma artık.”
Zaferinden emin olan ve sonrasını düşünen adamın dudaklarında pis bir tebessüm belirdi.
Fakat kapüşonlu genç, en başından beri hiç oralı değilmiş, bir poker oyunu oynadığını daha yeni hatırlamış gibi karşılık verdi. “Ha? Haah, evet, affedersin, doğru ya.”
Genç adam umursamazca elini açtığında, orta yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açıldı.
“R-Royal flush mı?!”
Genç adam gıkını bile çıkarmadan oyundaki en güçlü eli elinde tutuyordu. Adam ayağa fırlayıp bağırdı.
“S-sen… bana kazık atabileceğini mi sanıyorsun?!”
“Vay… Hadi ama, kaba olma… Bunu neye dayanarak söylüyorsun ki?”
Genç adam pişkin bir edayla sandalyesinden kayıp ayağa kalktı. Adam üstelemeye devam etti.
“Royal flush gelme olasılığı 650 binde bir! Böyle bir şey nasıl olabilir?”
“Bugün işte o 650 binde bir ihtimal denk geldi diyelim. Kötü şans, moruk.”
Genç adam lafı yapıştırıp elini uzattı.
“Şimdi, vaat edilen bahsi alabilir miyim?”
“Lanet olsun!”

Adam diliyle cıklayıp kesesini, ardından bir kese daha uzattı.
“On Yemin’in Altıncı Maddesi: ‘Yeminlerle sabit kılınan bahisler kesinlikle bağlayıcıdır’—peki, iyi oyundu.”
“… Teşekkürler… Moruk.”
Kapüşonlu genç adam sakince sandalyesinden kalkıp kız da başıyla onaylayarak arkasından seğirtirken, sakallı adam onların meyhaneye girişini izledi. Derken arkadaşı olduğu anlaşılan biri yanına yaklaştı.
“Vay be, başından beri izliyordum da, harbiden üzerindeki her şeyi bahse mi yatırdın sen?”
“Aahh… Yandım ben, hesabı nasıl ödeyeceğim şimdi…”
“Dur bir dakika, başa saralım. Hesaba yatıracağın parayı mı bahse koydun yani? Rakibin ne boktan bir bahis ortaya koydu ki?”
Sakallı adam iç çekip isteksiz bir edayla cevap verdi.
“Onlarla istediğimi yapabileceğimi.”
“Ne—”
“Gerçek olamayacak kadar iyi bir teklif gibi gelmişti bana… ama dünya kelamından bihaber gibi duruyorlardı, ben de belki… Ne oldu?”
“Yok, yani… sen hangisisin?”
“—Anlamadım?”
“Demek istediğim… erkek meraklısı mı yoksa sübyancı mı? İkisi de neresinden baksan… şey işte…”
“Ne—h-hey, dur bir dakika!”
“Aman rahat ol, karına söyleyecek değilim. Sen sadece bana bir yemek ısmarla yeter!”
“Ö-öyle bir şey değil! Hem zaten bütün paramı kaybettim! Ayrıca en başından beri—”
……

“… Abi… bu hiç adil değil.”
“Ha? Neyin var senin?”
“… Bile bile… bu kadar aleni bir şekilde hile yaptın.”
Evet, tam da adamın dediği gibiydi. Royal flush neredeyse imkânsıza yakın denk gelen bir eldi. Böyle bir eli masaya açmak, açıkça hile yaptığını ilan etmekle eş değerdi. Fakat—
“On Yemin’in Sekizinci Maddesi—‘Bir oyunda hile yapıldığı tespit edilirse, bu durum yenilgi sayılır—’”
Genç adam, bu dünyanın daha yeni öğrendiği kuralını teyit edercesine mırıldandı.
“—Yani başka bir deyişle, yakalanmadığın sürece hile yapabilirsin. Bunu netleştirmiş olmamız harika olmadı mı?”
Sıradan bir deney yapıyormuş edasıyla gerindi.
“Neyse, böylece biraz savaş fonu elde etmiş olduk.”
“… Abi… Buradaki paradan anlıyor musun sanki?”
“Nereden bileyim ben? Ama endişelenme; abinin en iyi yaptığı şey tam olarak bu.”
Sakallı adam ile arkadaşı olduğu anlaşılan kişinin duyamayacağı şekilde konuşuyorlardı. Ardından han-meyhaneden içeri girdiler.

Kalabalığın hâlâ maç yüzünden tezahürat yaptığı merkezdeki masayı görmezden gelerek tezgâha yaklaştılar. Kapüşonlu genç adam, keseyi ve cüzdanı tok bir sesle tezgâha bırakıp yavaşça sordu:
“Eee. İki kişi, tek oda, tek yatak olur. Kaç gece kalabiliriz?”
Mekân sahibi gibi görünen bir adam. Bir bakış. Anlık bir tereddüt, ardından:
“… Yemek dâhil tek gece eder.”
Ancak kapüşonlu genç adam, gözleri hariç yüzü gülümseyerek pişkin bir edayla karşılık verdi:
“Aha-haa… Bak buraya usta, beş gündür uykusuzuz ve normalden çok daha fazla yürümekten ayaklarımıza karasular indi. Bitkin hâldeyiz, biliyorsun değil mi? Sadede gelip gerçekten kaç gece kalabileceğimizi söyler misin?”
“—Ne?”
“Yani, paranın buradaki değerini bilmeyen taşralılar olduğumuzu sanıp bizi dolandırmaya çalışmak sana kalmış ama benden sana küçük bir tavsiye: Yalan söylerken baktığın yöne ve ses tonuna dikkat etmelisin, tamam mı?”
Her şeyin arkasını görürcesine bakışlarını keskinleştiren genç adam, yüzünde bir tebessümle konuştu. Soğuk terler döküp cıkcıklayan mekân sahibi cevap verdi:
“Cık. İki gece.”
“Bak yine yapıyorsun… Pekâlâ, ortayı bulalım ve üç öğün yemek dâhil on gece diyelim.”
“Ne! Nereye ortayı buluyorsun?! İyi—iyi—yemek dâhil üç gece. Gerçek bu!”
“Öyle mi? O zaman bir indirim yap da yemek dâhil beş gece olsun.”
“Ne—”
“Hadi ama, müşterileri kazıklarken zimmetine geçirdiğin o paraların birazıyla bize kıyak geçebilirsin, değil mi?”
“Ne—dur—nasıl—”
“Sen hanın değil, tavernanın sahibisin, değil mi? Seni ihbar etmekten memnuniyet duyarım.”
Genç adam mahzun bir şekilde gülümsedi ama pis oynuyordu. Mekân sahibi yüzünü buruşturarak cevap verdi.
“Masum bir yüzün var ama ahlakın bozuk, be çocuk… Tamam, üç öğün yemek dâhil dört gece; nasıl?”
“Harika; seninle iş yapmak bir zevkti.”
Genç adam gülümsedi ve oda anahtarını aldı.
“Üçüncü kata çıkıyorsun, en arkada, solda. Of… Adınız ne?”
Keyfi kaçmış görünen mekân sahibi kayıt defterini çıkardı. Kapüşonlu genç adam cevap verdi.
“Hmm… Boş bırak gitsin.”
Sora aldığı anahtarı parmağında çevirdi. Eliyle, maç heyecanının yaşandığı masayı izleyen kız kardeşinin sırtına hafifçe vurdu.
“Hey, dört gece kaptım. Ağabeyine övgüler yağdır ve onun—ne oldu?”
Shiro, Stepha… adı her neyse, sakallı adamın bahsettiği o kızıl saçlı kadına dik dik bakıyordu. Hâlâ acı çekiyordu ve bunu yüzünde o kadar açıkça belli ediyordu ki hâlâ kazanabileceğini düşündüğünü hayal etmek bile zordu.
“… O kız… kaybedecek.”
“Şey, evet. E ne olmuş?”
Duygularını yüzünde bu kadar açıkça belli ediyorsa, eline ne gelirse gelsin kazanmasının imkânı yoktu. Belki de sakallı adam, kraliyet ailesinin kanında aptallık olduğunu ileri sürerken haklıydı. Sora bunu düşünürken… fark etti.
“—Ah—”
Kız kardeşinin sözlerinin gerçek anlamını kavrayıp ağzını açtı.
“Aah, anladım… Bu korkunç…”
“… Hı-hı.”
Sora mırıldandı, Shiro ise siyah saçlı kıza bakarak başını salladı.
“İşte bu… Bu dünyanın hileleri muazzam. Buna karşı oynamak istemem…”
“… Sana taş çıkartırlar, ağabey…”
Bu sözlerden rahatsız olduğu her hâlinden belli olan Sora, kendini savunurcasına itiraz etti. “Hıh, saçmalama. Önemli olan hilenin ne kadar muazzam olduğu değil, onu nasıl kullandığındır.”
“… Ağabey, onu yenebilir misin?”
“—Sanırım burası gerçekten de bir fantezi dünyası… Tam kafama oturmuyor; yani, bir bakıma fazla doğal geliyor… Belki de gerçekten çok fazla oyun oynadım?”
Kız kardeşinin sorusunu cevaplamaya tenezzül bile etmeyen Sora, çoktan üçüncü kata doğru yürümeye başlamıştı.
“…… Aptalca bir soruydu… boş ver.”
Bu Shiro’nun özür dileme şekliydi.
Doğru ya: 『 』 için yenilgi düşünülemezdi.

Ve… giderken, Ste… adı her neyse, o kızıl saçlı kızın yanından geçerken Sora anlık bir hevesle fısıldadı. “… Hanımefendi, ayakta uyutulduğunuzun farkındasınız, değil mi?”
“Ha?”

Şaşkına dönmüştü. Kızıl saçlarıyla tezat oluşturan mavi gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Söyleyeceklerini söyleyen Sora ve Shiro, kızın afallamış bakışlarını sırtlarında hissederek üçüncü kata çıktılar… Yine de uzatmayıp lafı orada bıraktılar ve arkalarına dönüp bakmadan odalarına doğru ilerlediler.

Anahtarı çevirip sallantılı kapı aksamının gıcırtısını duyarak açılan kapının ardına baktılar. İçerideki oda—Oblvion ve Skyrm’da gördükleri türden ucuz görünümlü ahşap bir odaydı. Attıkları her adımda zemin gıcırdıyordu; oda oldukça küçüktü. Köşede masa ve sandalye niyetine konulmuş acınası birkaç eşya duruyordu. Onun dışında bir yatak ve bir pencere vardı. Son derece basit olan bu odanın tüm içeriği bundan ibaretti.
Odaya girdiler, kapıyı kilitlediler ve sonunda kapüşonlarını çıkardılar.
Üzerinde sadece tişört, kot pantolon ve spor ayakkabılar olan darmadağınık siyah saçlı genç adam—Sora. Uzun, kabarık, bembeyaz saçlarının ardına gizlenmiş kırmızı gözleriyle, denizci üniformalı küçük kız—Shiro. Bu dünyada pek alışılmadık olan görünüşüyle dikkat çekmemek için ödünç aldığı cübbeyi fırlatıp atan Sora, büyük bir rahatlamayla tek kişilik yatağa kendini bıraktı. Telefonunu cebinden çıkardı—ve görev planlayıcısına bir tik attı.
“Hedef: Konaklayacak yer bul… Tamamlandı. İşte bu kadar. Artık söyleyebilirim, değil mi?”
“… Hı-hı. Bence de.”
Görevin üzerini çizdikten sonra, kalbinin en derinlerinden gelen şu tek bir cümleyi sarf etti: “Aaoooh, çooook yoooruuulduuuuuuum……”
Hem de nasıl. O an gelene kadar bunu söylemeyeceğine dair kendi kendine söz vermişti ama bir kez dile getirip barajın kapağı açılınca, Sora’nın söylenmeleri durdurulamaz bir şekilde sel gibi akmaya başladı.
“Böyle işe tüküreyim ya! Sırf dışarı çıkmak zorunda kalmamız yetmiyormuş gibi bir de kilometrelerce yol yürüdük resmen!”
Shiro da abisine uyup sonunda cübbesini çıkardı ve denizci kıyafetindeki kırışıklıkları eliyle düzeltti. Pencereyi açıp dışarı baktı. Açık pencereden, daha önce bulundukları uçurumu—çok uzaklarda—belli belirsiz görebiliyordu.
“… İnsanlar isterse büyük şeyler başarabiliyormuş.”
“Evet, canın istemiyorsa parmağını bile oynatamazsın—bizim gerçekliğimizi özetleyen harika bir söz.”
Bu oldukça olumsuz bir yorumdu—ama kız kardeşi onaylarcasına başını salladı.
“Ama harbiden, bacaklarımın şimdiye kadar köreldiğini sanıyordum. Bu kadar uzağa yürüyebilmeme şaşırdım.”
“… Ayaklarınla fare kullandığın için olabilir mi?”
“Ooo, evet! Becerilerin aktarılabildiği doğruymuş!”
“… Bu şekilde… aktarılacağını hiç düşünmemiştim.”
Karşılıklı atışmaları artık sınırına yaklaşıyor gibiydi. Shiro’nun gözleri yarıdan fazla kapanmaya başladı. Küçük kız kardeş, Sora’nın serildiği yatağa doğru başı dönerek sendeleyip düştü. Bunu yüzüne yansıtmasa da yorgunluğunun acısı nefes alış verişinden belli oluyordu.
Pek de şaşırtıcı sayılmazdı. Dahi bir kız olabilir ama henüz sadece on bir yaşında bir çocuktu. Uykusuz geçen beş günün ardından satranç maçını oynamış ve sadece ara ara baygınlık geçirmelerle bölünen uzun bir zorunlu yürüyüşe çıkmıştı—Sora’nın bile eziyet verici bulduğu bir mesafeyi (sonlara doğru Sora’nın sırtında da olsa) tek bir şikâyet kelimesi etmeden katetmişti ki bu kadarı bile hayranlık uyandırıcıydı. Sırf bu yüzden Sora, buraya gelene kadar şikâyet etmeyeceğine dair kendi kendine söz vermişti.
“Aferin sana. Çok iyi bir kızsın, abisinin gülü; ağabeyin seninle gurur duyuyor.”
Taramak istercesine saçlarını okşadı.
“…… Hı-hı. Uyuyacak bir… yer bulduk.”
“Evet, o haydutların saldırısına uğradığımızda ne olacağını gerçekten bilmiyordum.”
Sora birkaç saat öncesini düşündü. Başka bir deyişle… bu dünyada ilk kez mahsur kaldıkları anı.

“—Eee, o zaman ne yapıyoruz?”
Sora konuştu, Shiro ise başını iki yana salladı. İkinci baygınlık nöbetlerinden uyanmışlardı. Sora hayatın saçmalığı üzerine bağırıp çağırmış, sövüp saymıştı. Shiro ise tamamen kendinden geçmiş, dudaklarından iç çekiş üstüne iç çekiş dökülmüştü. Sonunda bundan bıkmış gibi, yorgunluklarının ortasında soğukkanlılıklarını yeniden kazandılar. Uçurumdan uzaklaşıp henüz asfaltlanmamış bile olan basit bir yolun kenarına oturdular.
“… Ağabey, neden burası?”
“Bilirsin ya, RPG’lerde her zaman böyle büyük yollar olur? İnsanların gelip geçtiği…”
Oyunlardan edindiği bilginin ne kadar geçerli olacağı tartışılırdı. Ama her neyse.
“—Yani, elimizde ne var ne yok burada kontrol ediyoruz.”
Sora, hayatta kalma hikâyelerinde her zaman böyle yapıldığına dair bir hisse kapılmıştı. Sadece bu bilgi birikimiyle, eşyalarını birer birer ceplerinden çıkardılar. Ortaya çıkanlar: İki akıllı telefon (Sora ve Shiro’nunkiler). İki DSP el oyun konsolu. İki modüler yedek batarya, iki güneş enerjili şarj cihazı, iki çoklu şarj kablosu. Ve Shiro’nun yanına almayı başardığı tablet—
Kazazedelere hiç mi hiç yakışmayan bir ekipman zenginliğiydi. Ancak hepsi oyun içindi. Banyoda, tuvalette, her an yanlarında taşırlardı; öyle ki elektrik kesintisinde bile oyunsuz kalmazlardı.
Gerçi doğruyu söylemek gerekirse, böyle bir zenginliğin gerçek bir hayatta kalma senaryosunda işe yarayıp yaramayacağı şüpheliydi.
“… Sanırım fantezi dünyasında şebeke çekmiyordur.”
Sora telefonuna baktı. Servis yok yazıyordu.
Öte yandan, ekran ışığı geceleri fener görevi görürdü, ayrıca fotoğraf ve video çekebilirdi. Haritalar elbette çalışmıyordu ama pusula olarak kullanabilirdi. Modern telefonların gelişmişliğine şükran duyan Sora konuştu.
“… Pekala, güneş tepedeyken senin telefonunu ve tableti kapatıp güneş enerjili şarj cihazıyla şarj edelim. Bilgi yarışmaları için çalışmak üzere tablete indirdiğim bir sürü e-kitap var; en kötü ihtimalle bir hayatta kalma kılavuzuna ihtiyacımız olabilir.”
“… Anlaşıldı.”
Shiro uysalca cihazları kapatıp güneş enerjili şarj aletine bağladı. Shiro, öngörülemeyen bir durumla karşılaştığında ağabeyinin talimatlarına uymanın en doğrusu olduğunu tecrübelerinden öğrenmişti.
Yani: Kuzeyin ne tarafta olduğunu bulmak için bilimin gücünü (Sora’nın telefonunu) kullanmak mümkündü. Ama yine de, haritasız ve sadece bir pusulayla engin mavi denize atılmış gibiydiler. Son teknoloji ürünlerin nimetleri ellerindeyken, yol kenarında oturmuş, hayatta yollarını kaybetmiş durumdalardı.
“—Hey?”
Yolda yürüyen birkaç kişi vardı.
“Hey! Harika! RPG tecrübemin parlama vakti geldi!”
“… Ağabey, şunlar… tuhaf görünüyor.”
Ve aniden beliren grup hızlanıp etraflarını saracak şekilde yayıldı. Yeşil giysileri, koşmaya elverişli görünen ayakkabıları—
“Hay Allah, bunlar haydut.”
Sora gökyüzüne bakıp bunu düşünmeden söyledi. Yolda karşılaştıkları ilk insanların “Merhaba, biz fantezi dünyasından haydutlarız” tipleri olması. Adeta bir şablondan fırlamış gibi duran bu kötü kılıklı güruh—Sora ciddi ciddi göklere lanet okumaya hazırdı. Can güvenliklerinin tehlikede olduğunu hisseden Sora, bedeniyle Shiro’yu siper etti.
Ama haydutların söylediği şey.
“Heh-heh… Geçmek istiyorsanız—bizimle oyun oynayacaksınız.”
İki kardeş sadece birbirlerine bakabildiler—ama.
“—Ah, evet, şu velet bu dünyada her şeyin oyunlarla belirlendiğini söylemişti.”
“Buranın haydutları böyle mi yani?”
Durumu hemen kavradılar: Kendi dünyalarındaki soyguncularla kıyaslandığında… bu o kadar iç ısıtıcı, hatta o kadar sevimli görünüyordu ki gülmeden edemediler.
“Ne kıkırdıyorsunuz ulan, çulsuzlar! Bizimle oyun oynamazsanız bir adım bile öteye gidemezsiniz!” diye bağırdı haydutlar, neden kendilerine gülücük atıldığını anlamayarak. Yine de iki kardeş, haydutların duyamayacağı kadar alçak sesle aralarında fısıldaştılar.
“Yani, bir kişiye çullanıp hile yapıyorlar ve nesi var nesi yoksa gasp ediyorlar—öyle mi?”
“… Kulağa… mükemmel geliyor.”
Karara vardıktan sonra Sora ellerini iki kez birbirine vurdu.
“Tamam, sıkıntı yok; sizinle oynayacağız. Ama ne yazık ki üzerimizde zırnık bile yok.”
“Hımm, fark etmez evlat; biz de sadece—”
Ancak Sora haydutun sözünü keserek devam etti.
“Kaybedersek bizimle ne isterseniz yapın. Bizi bir yere satın ya da takılın kafanıza göre.”
“—Ha?”
Haydut, söyleyeceği lafın önünü kesen bu teklif karşısında gözlerini kıstı.
“Karşılığında, eğer kazanırsak—”
Yüzünde tüyler ürperten bir gülümsemeyle—ağabey devam etti.
“—bize en yakın şehre giden yolu göstereceksiniz! Ha, bir de şu ikisinin giydiği cübbeleri verin. Yani bilirsiniz ya, başka dünyadan gelen insanlar garip kıyafetleriyle her zaman dikkat çeker. Ha, bir de bize bu dünyanın oyun kurallarını etraflıca anlatın!”
Zihninin tüm oyunlara uyum sağlama yeteneğini sergileyen Sora, zaten kazanacağını biliyormuşçasına isteklerini ardı ardına sıraladı.

Düşüncelerini şimdiki zamana toplayan Sora, hafifçe mırıldandı.
“On Yemin… Hm. Shiro, aklına kazıdın mı?”
“… Hm. İlginç… kurallar.”
Kız kardeşi, uykuya teslim olmak üzereymişçesine mahmur bir sesle yanıtladı. Haydutlar evire çevire dövüldükten sonra, bu dünyanın kurallarını bir bir anlatmışlardı. Sora, kuralları not ettiği telefonunu çıkarıp yazılanları baştan sona okudu.
On Yemin—. Görünüşe göre bu dünyanın Tanrısı tarafından koyulmuş mutlak kurallardı. Kız kardeşi bunları çocuk oyuncağı gibi ezberlemişti sanırım; ama ağabeyinin telefonunda kayıtlı olanlar şunlardı:
1. Bu dünyada her türlü yaralama, savaş ve yağma yasaktır.
2. Tüm anlaşmazlıklar, oyunlardaki galibiyet ve mağlubiyetle çözülecektir.
3. Oyunlar, tarafların eşit değerde olduğunu kabul ettiği bahisler karşılığında oynanacaktır.
4. “3.” maddeyle çelişmediği sürece her türlü oyun ve bahis serbesttir.
5. Meydan okunan taraf, oyunu belirleme hakkına sahiptir.
6. Yeminlerle bağlanan bahisler kesinlikle bağlayıcıdır.
7. Gruplar arasındaki anlaşmazlıklarda, tam yetkili bir temsilci tayin edilecektir.
8. Oyunda hile yapıldığı tespit edilirse, hile yapan taraf hükmen mağlup sayılacaktır.
9. Tanrı adına, yukarıdaki tüm kurallar mutlak ve değiştirilemezdir.
“Ve On—‘Hep birlikte iyi eğlenceler’…”
…
“Dokuzuncu maddede ‘Yukarıdaki kurallar’ diyerek bitiyormuş gibi duruyor ama bir de Onuncu madde var…”
Sanki birlikte eğlenmek zorunlu değilmiş gibi hissettiriyordu. Ya da belki de daha çok şöyle demek istiyordu: Siz aptalların birlikte eğlenmeyi becerebileceğinizi sanmıyorum ya, neyse. Bu alaycı “kurallar”, en azından kendisi gayet eğleniyor gibi görünen o “Tanrı” kılıklı veledin yüzünü getirdi akla.
“Bizi bu dünyaya çeken o çocuk… Eğer ‘Tanrı’ oysa, pek de fena biri sayılmaz.”
Ağabey telefonunu cebine kaldırıp kendi kendine sırıttı. Yatağa uzanıp düşüncelere dalmışken… nihayet yorgunluk ağır bastı, zihni bulanıklaşmaya ve düşünceleri dağılmaya başladı.
“… Düşününce gayet doğal tabii. Beş gün uykusuz kaldıktan sonra pat diye böyle bir şey yaşanınca…”
Mırıldanan ağabeyinin yanı başında, kız kardeşi çoktan koluna sarılmış, düzenli nefesleriyle uykuya daldığını belli ediyordu. Yan yatıp kâkülleri yüzünden çekildiğinde, porselen gibi bembeyaz cildi ve adeta bir sanat eseri gibi işlenmiş çehresi ortaya çıkmıştı. Öz kardeş olmaları kötü bir şaka gibiydi. Tıpkı bir oyuncak bebek gibiydi.
“—Sana hep söylerim, en azından üzerine bir battaniye örtmelisin diye… Üşüteceksin.”
“… Hm.”
Kendisine seslenen ağabeyine kız kardeşi, bu boş yanıtıyla adeta bir battaniye istediğini belli ediyordu. Toz kokan battaniyeyi kız kardeşinin üzerine örtmekte bir an tereddüt etti ama hiç yoktan iyiydi herhalde. Kız kardeşinin soluk alıp verişini dinlerken uyuyan yüzünü seyreden ağabey düşündü:
Peki, bundan sonra ne yapacağız…
Sora telefonunu çıkarıp tekrar karıştırmaya başladı. İşine yarayabilecek bir uygulama var mı diye bakarken aklına birden şu geldi:
Başka dünyalara sürüklenen insanların hikâyelerinde, herkes önce eve nasıl döneceğinin derdine düşer…
Onların anne babası çoktan yoktu.
Kız kardeşi toplum tarafından kabul görmemişti.
Kendisiyse toplumu asla kabullenememişti.
O dünyada onlar için ekrandan başka yer yoktu.
“… Hey. Neden ana karakter başka bir dünyaya fırlatıldığında her zaman kendi dünyasına dönmeye çalışır ki?”
Uyuduğunu bile bile bu soruyu ortaya atıvermişti; ancak beklendiği üzere hiçbir yanıt gelmedi. Burada geçirdikleri dört geceden sonra, bundan sonra ne yapmalıydılar? Bunu düşünmeye çalıştı—ama bir sonuca varamadan uyku, zihninin şalterini indirdi.

Tık, tık. Kapının hafifçe çalınması onu uyandırmaya yetti—muhtemelen bu yabancı diyara ayak basmanın getirdiği tetikte olma hissindendi. Vücudunun daha fazla uyku için feryat eden çığlıklarını bastıran Sora’nın zihni hızla vites büyüttü.
“…… Mmmng…”
Fakat bu durum kız kardeşi için pek geçerli görünmüyordu. Ağabeyinin sağ koluna sıkı sıkıya sarılmış, derin bir uykunun kucağında ağzının suyunu akıtıyordu. Bu hal ona benzersiz bir huzur veriyordu; rüyasının tam ortasındaki haliyle baştan aşağı kıskanılacak küçük bir kız çocuğuydu.
“Doğru ya; düşününce, bu dünyada bedensel hasar vermek ve yağmalama yapmak imkânsızdı…”
Yani—normalde sakınmaları gereken şeylerin bu dünyada hiçbir hükmü yoktu. Belki de bunu kavradığı için—hayır, besbelli kavramıştı. Bu dünyaya çabucak uyum sağlayan Sora, kız kardeşinin uykudaki huzurlu yüzüne bakıp kederli bir tebessüm etti.
“Zekâ konusunda kesinlikle eline su dökemem…”
Tık, tık, tık. Yumuşak sesi tekrar duyan Sora yanıt verdi.
“Ah, evet, geliyorum, kim o?”
“Benim adım Stephanie Dola. Gündüz bana bahsettiğiniz konu hakkında…”
Ste-pha-nie… Ha. Telefonunu çıkarıp çektiği fotoğrafa baktı. Kızıl saçlı, mavi gözlü, asil görünüşlü kız. Doğru ya, aşağı kattaki tavernada—yeni hükümdar olmak için mi ne bir oyun oynayan kızdı.
“Ahh. Tamamdır, geliyorum.”
“… Mng…”
“—Kız kardeşim, sevgin bir ağabey olarak beni ihya ediyor etmesine de kolumu bir bıraksan diyorum; kapıyı açamıyorum.”
“…?… Ne…?”
Uykusundan henüz uyanamamış gibi görünen kız kardeşi, sonunda kolunu serbest bıraktı. Sora ağırlaşmış bedenini yataktan kaldırdı, tahta zemini gıcırtatarak ilerledi ve kapıyı açtı. Kapının ardında gördüğü yüz ifadesi, telefonundaki fotoğraftakinden oldukça farklıydı—karşısında dikilen Stephanie adeta yıkılmış bir haldeydi.
“—İçeri girebilir miyim?”
“Uh, tabii, gir içeri.”
Akışına bırakıp Stephanie’yi içeri almaya karar verdi. Dar odanın köşesindeki küçük masayı ve sandalyeyi ona gösterdi. Ardından Sora, hâlâ tam olarak uyanamamış olan ve yatakta bir o yana bir bu yana sallanan kız kardeşinin yanına oturdu. İlk konuşan Stephanie oldu.
“… Bu da ne demek oluyor?”
“—Ne demek…? Ha, yanlış anlaşılmasın diye söylüyorum, biz öz kardeşiz, tamam mı? Şey falan değil—”
“… Geh… Ağabeyim beni reddetti…”

Düzeltme—Kız kardeşi yarı uykulu falan değildi, yüzde seksen uykuluydu ve sırtına yaslanıyordu. Bu dünyadaki görgü kurallarının nasıl olduğunu bilmiyordu ama her ihtimale karşı kendini savundu.
“Şey, hayır, reddetmedim. Neyse, ben Sora. Hayatımda hiç kız arkadaşım olmadı ve birini arıyorum!”
“… Bu beni hiç mi hiç ilgilendirmez!”
Ancak konuyu uzatacak dermanı kalmamış gibi görünen Stephanie, halsizce devam etti.
“Beni ilgilendiren şey, gündüz yaşananlar.”
Gündüz—gündüz mü. Ne saçmalıyordu bu? Hem zaten, saat kaçtı ki? Pencereden içeri hiç güneş ışığı girmiyordu ama—. Telefonuna göz attığında, uyuduğundan beri dört saatin geçtiğini gördü—yorgun olmasına şaşmamalıydı.
“Gündüz yanımdan geçerken bana ‘Ayakta uyutuluyorsun’ demiştiniz.”
Mahmur sesler çıkaran kız kardeşi yine de söyleneni duymuş olacak ki, gözleri kapalı bir halde konuştu:
“… Yani… kaybettin mi?”
Kız kardeşinin bu tavrı bam teline basmış gibiydi.
“Neden olacak, evet… Evet, kaybettim! Artık her şey bitti!”
Stephanie ayağa fırlayıp haykırırken Sora kulaklarını tıkadı.
“Şey, uykusuzum ve başımı ağrıtıyorsun, o yüzden lütfen fazla bağırmazsan…”
Gözü dönmüş bir öfkeyle çantasını masaya çarpan Stephanie’nin Sora’nın bu mütevazı ricasına kulak asacak hali yoktu. Çığlığı daha da yükseldi.
“Hile yaptığını biliyorduysanız, en azından bunu nasıl yaptığını söyleyemez miydiniz? Bunu herkese gösterseydim kazanabilirdim!”
Uyumadan önce telefonunda incelediği notları hatırlayan Sora şöyle dedi:
“Hmm… On Yemin’in Sekizinci Maddesi: ‘Oyunda hile yapıldığı tespit edilirse, hile yapan taraf hükmen mağlup sayılacaktır.’ İşte o kural.”
Demek ki sadece hile yaptıklarını bilmek yetmiyordu. “Tespit edilirse”—yani hükmen mağlup sayılması için hile yaptıklarını kanıtlaman gerekiyordu.
“Ve şimdi kaybettim! Sizin sayenizde hükümdarlık yarışından elendim!”
“… Yani… tek kelimeyle…” Shiro uykulu bir edayla araya girdi. “… kaybettin… bu yüzden sinirlendin ve hırsını… bizden mi çıkarıyorsun?”
Lafını hiç esirgemeyen bu sözlerin doğruluğu karşısında Stephanie dişlerini gıcırdattı.
“Ah, kız kardeşim. Yangına körükle gideceksek, bunu yaparken bari uyuyormuş numarası yapmayalım.”
“… Hıph… Ne, nereden bildin.”
“Hadi ama, ‘kız arkadaş arıyorum’ dediğimde uyandığını biliyorum… Zaten bu yerde yanımızda olan kimse yok, biliyorsun; o yüzden şey, iyi geçinmemiz lazım—”
Fakat. Buraya kadar konuşan Sora’nın zihninde aniden bir fikir şimşeği çaktı. Ağabeyinin yüz ifadesindeki değişimi sezen Shiro, artık tek kelime etmedi. Bu sırada, sanki bambaşka bir kişiliğe bürünmüşçesine Sora’nın dudakları muzip bir sırıtışla kıvrıldı:
“—Peki, sonuçta kız kardeşim haklı. İnsan ırkının kaybetmesine şaşmamalı.”
“… Ne dedin sen?”
Stephanie’nin dudaklarının kenarları gerildi. Ama Sora onu görmezden geldi ve bakışlarını bilerek edepsizce bedeninde gezdirdi. Bir fantezi dünyası prensesine yaraşır fırfırlı, kabarık elbisesi bile dolgun vücudunu gizlemeye yetmiyordu; gözleri adeta bedenini yalayıp geçiyordu. Tam da onu en çok çileden çıkaracak sözleri seçerek konuştu:
“Böyle basit bir hileyi bile fark edemedin, şimdi de gelmiş hırsını bizden çıkarıyorsun… üstelik küçücük bir çocuk yüzüne gerçeği vurunca öfkeni yüzüne yansıtıyorsun—tam bir enayisin. Eski kralın soyu buysa, kaybetmenize şaşmamalı.”

Sora ona, düşük zekâlı bir hayvana acır gibi baktı. Stephanie’nin gözleri fal taşı gibi açıldı, ardından öfkeden titreyen bir ifadeyle gözlerini ona dikti.
“……… Sözünü… geri al.”
“Sözümü geri mi alayım? Ha-ha, ne diye yapacakmışım bunu?”
“Benim hakkımda ne derseniz deyin—ama büyükbabamla alay etmenize asla izin vermem!”
Stephanie onu canlı canlı yiyecekmiş gibi bakıyordu ama Sora sadece sırıtmaya devam etti, hatta elini bile salladı.
“Hile yaptığını göremedin çünkü sürekli savunmadaydın—senin gibi hiçbir risk almadan olabildiğince güvenli kazanmak isteyen tipler, kendilerini korumaktan diğer oyuncunun ne yaptığına odaklanacak vakit bulamazlar.”
Aşağılayıcı bir kahkaha atarak laflarını saydırmaya devam etti.
“Düz mantık, çabuk parlayan, duygularını kontrol edemeyen, muhafazakâr biri. Dürüst olmak gerekirse, zaten en başından hiç şansın yoktu.”
“—Bir dakika çeneni kapatıp beni dinleseydin—!!”
Stephanie yakasına yapışacakmış gibi sandalyesinden fırladı ama Sora onun lafını kesti.
“O zaman gel bir oyun oynayalım.”
“… Ha, şey, ne?”
Neye uğradığını şaşırmıştı. Yine de gizleyemediği bir şüpheyle Sora’nın söylediklerini dinledi.
“Ne, öyle fazla kafa yormana gerek yok. Sadece taş-kağıt-makas. Biliyorsun, değil mi? Taş-kağıt-makas.”
“Taş—? Ben, şey… yani, elbette biliyorum.”
“Harika, bu dünyada da olduğunu duyduğuma sevindim. O zaman bunu oynayacağız. Ama—”
Parmağını havaya kaldırdı. Sora tane tane ve dikkatle açıkladı:
“Sıradan bir taş-kağıt-makas değil—hazır mısın? Ben sadece kağıt yapacağım.”
“—Ne?”
“Başka bir şey yaparsam kaybederim… Ama seni yenecek başka bir şey yaparsam sen de kaybedersin, yani berabere sayılır—ve tabii ki başka bir şey yapıp sen de aynısını yaparsan, yine ben kaybederim.”
“”

Kağıttan başka bir şey yaparsa kaybeder mi? Adamın ne dediğini anlayamayan Stephanie, savunmasını daha da artırdı.
“—Peki ya ortaya koyduğun bahis nedir?”
Sora, “Doğrudan konuya girebilmemize sevindim,” dercesine sırıttı.
“Eğer sen kazanırsan, benden ne istersen yapacağım. Neden kaybettiğini, yapılan hilenin ardındaki gerçeği sana açıklarım… ve o aptal dedene hakaret ettiğim için ölmemi istersen, ölürüm de.”
“…… Seni gidi…!”
“—Ve! Ben kazanırsam. Sen benim her istediğimi yapacaksın.”
Sora’nın neşeli görünen yüzü, huzursuz edici bir gülümsemeyle gerilirken buzdan bile soğuk bir hal aldı. Kaba, iğrenç ve hatta—acımasız bir tavırla konuşmasını sürdürdü:
“Ben burada hayatımı ortaya koyuyorum—sen de bekaretini falan ortaya koymaktan çekinmezsin herhalde?”
Stephanie, beynine sıçrayan kanın buz gibi bir ürpertiyle geri çekildiğini hissetti. Ancak bu durum kafasını toplamasına yardımcı oldu ve temkinli bir şekilde sordu:
“—Peki ya… berabere kalırsak?”
“Hile hakkında sana küçük bir ipucu veririm… ve karşılığında da…”
Sora aniden tavrını değiştirip mahcupça başını kaşıyarak gülümsedi.
“Belki sen de bana ufacık bir iyilik yaparsın. Yanımızdakilerle birkaç gün daha idare edebiliriz belki ama doğrusunu söylemek gerekirse, burada geçireceğimiz dört geceden sonra ne yiyeceğimiz ne de kalacak yerimiz olacak. Biz de zaten bundan sonra ne yapacağımızı kara kara düşünüyorduk…”
“—Yani kısacası, sana kalacak yer sağlamamı mı istiyorsun?”
Sora, Stephanie’nin bu sözlerine cıvıl cıvıl bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Hepsi bu muydu yani? Görünüşe göre bu adam sadece bir süreliğine otlakçılık yapmak istiyordu.
“Ne diyorsuoon? Yan çiziyor musun yoksa?”
“……”
“Yani, hile yaptığını şimdi öğrensen bile artık kraliçe olamayacağın doğru. Zaten savunmada kalmayı ne kadar sevdiğin ortada, böyle bir riske girmene de pek gerek yok, o yüzden istemiyorsan oynamak zorunda değilsin.”
Son derece açık ve ucuz bir kışkırtmaydı. Oyunu görmek çok kolaydı—ama Stephanie ne olursa olsun bu kışkırtmaya kapılmaya karar verdi.
“… Pekala bayım, meydan okumanı kabul ediyorum—Aschente!”
Bu kelime, On Yemin altında bir oyunu başlatan andı simgeliyordu. Kesinlikle bağlayıcı bir kumarda, On Yemin’e uymaya hazır ve istekli olunduğuna dair Tanrı’ya verilen bir sözdü.
“Tamamdır, ben de varım… Aschente.”
Sora, yüzündeki sırıtış ve gerçek amacını perdeleyen bir yorum eşliğinde yeminini etti. Ancak Stephanie, çoktan zihninde hummalı bir şekilde olasılıkları hesaplamaya başlamıştı bile.
Sadece kağıt mı yapacak? Bunu söylediğinde tıpış tıpış makas yapacağımı mı sanıyor? Öne sürdüğü şartlara bakılırsa—amacı gün gibi ortada. Beraberliğe oynuyor—bunu değerlendirmenin başka bir yolu yok. Bu adam sadece kalacak bir yer istiyor—ve aslında o kızın nasıl hile yaptığını kendisi de bilmiyor. Kesinlikle gerçek buydu. Eğer kağıt yapmadığında kaybediyorsa, yapacağım seçimlerin olası sonuçları şunlar—Taş: iki galibiyet, bir mağlubiyet. Makas: iki galibiyet, bir beraberlik. Kağıt: bir galibiyet, iki beraberlik. Sadece kağıt yapacağını ilan ettikten sonra. Ben doğrudan makas yapacak olsaydım, o taş yapardı. Belli ki arkamdan, “Tam da planladığım gibi; saflığına şapka çıkarılır be gerizekalı,” diye gülmeyi planlıyor. Yine de kağıt yaparsam—ne olursa olsun kaybetmem. Büyük ihtimalle berabere bitecektir ki onun da tam olarak istediği şey bu.
Bu aşağılık adam taş yapmamın imkânsız olduğunu düşünüyor—. Çünkü kaybedebileceğim tek yol bu!
Beni aptal yerine koyuyor—! Taş da yapsam makas da yapsam, kazanma ihtimalim üçte iki. İstediğini elde etmesine izin vermeyeceğim—berabere kalmasına izin vermeyeceğim!… Stephanie öfkeyle Sora’yı süzdü.
“—!”
Fakat Sora’nın yüzüne şöyle bir bakınca boğazı düğümlendi. Gerçekten aşağılık ve hor görülesi bir herifti—ama sebebi bu değildi. Rahatça kazanacağını adı gibi bilen bir adamın soğuk, ince gülümsemesiydi onu ürküten. Sora’nın o ifadesini görünce—tepesine çıkan kan, sanki üzerine soğuk su dökülmüşçesine bir anda çekildi.
Hayır, sakin ol; tarafsız düşün. Stephanie kendi kendini uyardı ve düşüncelerini bir kez daha gözden geçirdi. Ona enayi, duygusal, düz mantık demişti—adamın haklılığını kanıtlamak için bu kışkırtmaya kapılmasına değer miydi? Kendini bu şekilde telkin ederken Stephanie bir şeyi fark etti.
Tabii ya. Bu çok açık. Bu adamın—bu sahtekârın—ilan ettiği gibi kağıt yapmaktan başka çaresi yok! Kazanmasının başka hiçbir yolu yok. Yani ben ne yaparsam yapayım, o ilan ettiği gibi sadece kağıt yapabilir… Kazansa şansına, berabere kalsa tam planladığı gibi—olay bundan ibaret! Çünkü ne yaparsa yapsın kaybetme riski var!
“Eee, hazır mısın artık?”
Sora çoktan kazanmış gibi gülümsüyordu—ama.
“Sadece seni bekliyorum. Yeminlere uymaya hazır mısın?”
Stephanie de aynı zafer eminliğiyle cevap verdi. Elini şimdiden görebiliyorum—yenilginle feryat et!
“Pekala, o zaman başlıyoruz; evet, taş, kağıt—”
makas. Stephanie’nin yaptığı hamle buydu. Ancak gözleri.
“Ne”

Sora’nın çıkardığı taş karşısında faltaşı gibi açılmıştı.

“Na-Nasıl… nasıl olur da… Bu… böyle değildi…”
“Yemi yutmayıp doğrudan taşa oynadığın için sana puan veriyorum—ama bu kadarı yetmez.”
Yüzündeki alaycı sırıtışı acımasız bir soğukkanlılıkla silen Sora, yataktaki duruşunu sakince düzeltti ve Stephanie’nin zihninden geçenleri okurcasına konuştu:
“Yemi yutmak üzereydin, kaybetmenin tek yolu olan taşı çıkarmak üzereydin.”
“…… ”
“—Ama sonra surat ifademi görüp sakinleştin ve kağıt çıkarmaktan başka kazanma şansım olmadığını anladın.”
“—Na—…”
Aklını okumuştu… Bir dakika, yani o yüz ifadesi… sadece bir rol müydü?!
“Yani, buraya kadarı güzel… ama beni yenmek isteseydin kağıt çıkarman gerekirdi… Böylece tek kazanma şansımı yok etmiş olurdun ve beni yenme ihtimalin iki katına çıkardı.”
Her şeyi görmüştü… Hayır, her şeyi o yönlendirmişti.
“Ikk—!”
Stephanie dudağını ısırdı, dizlerinin üzerine çöküp ellerini yere koydu. Nasıl sakinleşeceğini bilmişti… Ve bunun da üstüne, zafere oynayacağını da.
Demek olay buydu. Stephanie’nin o günün erken saatlerinde kaybetmesinin sebebi buydu. Söylemek istediği şey bu gibiydi. Ama devam etti.
“Üstelik bu oyun en başından beri benim kazanmam için kurulmuştu.”
“Biliyorum. Berabere kalmak istiyordun. Tamam, sana kalacak bir yer vereceğim—”
Başını öne eğen Stephanie bu cevabı ona fırlattı—fakat.
“Hah, işte o. Mesele de bu ya. Ben öyle bir şey söylemedim ki?”
“Efendim?”
“Şöyle iyice ve dikkatlice bir düşün bakalım. Tam olarak şöyle demiştim, değil mi?”
Acaba bana küçücük bir kıyak geçebilir misin? Elimizdekilerle birkaç gün idare edebiliriz sanırım—ama doğrusunu söylemek gerekirse, buradaki dört gecemizden sonra ne yiyecek yemeğimiz ne de kalacak bir yerimiz kalacak. Zaten biz de bundan sonra ne yapacağımızı kara kara düşünüyorduk…
“Pekala, işte soru geliyor! Ben o küçücük kıyağın ne olduğunu… söyledim mi hiç?”
“…………… Ne?!” diye şiddetle karşı çıktı Stephanie, panik içinde ayağa fırlayarak.
“Ama—ama sana sordum, kalacak bir yer istiyorsun, değil mi dedim?!”
“Evet, işte mesele orada ya… Ben hiçbir zaman ‘evet’ demedim.”
Stephanie az önce yaşananları tekrar oynatabilmek için beynini son sürat çalıştırdı. Kalacak yer yok, yiyecek yok, bundan sonra ne yapacaklar… bu kelimelerin hepsi yalnızca birer süstü. Sora—bu adam—sadece gülümsemişti.
Ve bunun otlakçılık yapmak istediği anlamına geldiğini varsayan kişi ise başkası değildi—
“Aaaaaah.”
“Şimdi anladın mı! O zaman o küçük kıyak isteğimi iyi ve dikkatli dinle!”
Yüzünde kocaman bir sırıtışla, pat diye Stephanie’yi işaret etti.
“Bana aşık ol!”

………

Uzun bir sessizlik oldu. Bunu bozan kişi, yaşananları başından beri sessizce izleyen kişi oldu: Shiro.
“Şey, Ağabey?”
“Heh-heh-heh, ne oldu kız kardeşim? Ağabeyinin kusursuz planı karşısında hayranlıktan dilin mi tutuldu?”
Kız kardeşi durumu pek anlamış gibi görünmüyordu ama Sora, talebinin muazzamlığıyla sarhoş bir halde konuşmaya devam etti. On Yemin’in altıncısı—‘Yeminler üzerine bağlanan bahisler kesinlikle bağlayıcıdır.’ Ve dokuzuncusuna göre de—Tanrı’nın gücüyle dayatıldıkları için bozulmaları imkansızdı. Bu da doğal olarak, kişinin kendi iradesinden tamamen bağımsız olduğu anlamına geliyordu! Ama—.
“… Şey… Ne demek istiyorsun…?”
dedi kız kardeşi, hâlâ kafası karışmış bir halde. Bu kez ona inanamayarak bakan taraf Sora oldu.
“Aman Tanrım, hiç senlik bir davranış değil bu, benim küçük imouto’m.”
(Sırf havası olsun diye araya yabancı kelimeler sıkıştırmayı severdi.)
“Aşkın bağlarıyla alakalı bir şey bu, anlarsın ya? Yeminler’i tutmak için bu dünyanın doğa kanunlarıyla bağlıysa, ayaklarıma kapanmasını bekleyebiliriz, değil mi? Bu da demek oluyor ki kalacak yerimiz var, paramız var, hatta elemanımız bile var. Bir taşla üç kuş!”
Sora sanki ‘O kadar zekisin, bunu nasıl anlayamıyorsun?’ der gibi bakıyordu. Ama Shiro mırıldandı:
“… Neden… ‘Benim malım ol’ demedin ki?”
“Ha?”

“… Her şeyi alabilirdin.”
“—Şey, hımm, bir bakalım.”
Sora kısa bir bocalama yaşadı. Ardından düşüncelerini son sürat çalıştırmaya başladı. Eğer kız kardeşinin önerdiği gibi ‘Benim malım ol’ diye emretmiş olsaydı, o zaman malının malları da otomatikman onun olacaktı—
“Şey, çok garip değil mi? Gerçekten de öyle olurmuş gibi… şey.”
Neden bunu düşünememişti ki—? Haklıydı. Bu tür konularda uzmanlaşan kişi Sora olmasına, bunu destekleyecek yeteneğe ve geçmişe sahip olan kişi o olmasına rağmen neden—?
“……… Ağabey, kişisel hislerin mi?”
“Ah…”

Sora, kız kardeşinin yarı kapalı duran—muhtemelen sadece uykusuzluktan da kaynaklanmayan—soğuk gözlerine baktı.
“Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaah!”
Başını ellerinin arasına alıp çığlığı bastı.
“O-Olamaz… Yoksa olabilir mi?! Bu fırsatı kaçırırsam ömrümün sonuna kadar asla bir kız arkadaşım olamayacağı korkusu, en kritik anda muhakeme yeteneğimi mi bulandırdı yani?! H-Hayır… Olamaz— N-Nasıl böyle bir—”
Akıl almaz bir şeydi. 『 』’ın ana stratejisti olan kendisinin böyle bir pot kırmış olması—Sora’nın başını döndürüyordu. Shiro, sesindeki küskünlükle daha da soğuk bir şekilde devam etti.
“… Ağabey, bir kız arkadaşa ihtiyacın olmadığını söylemiştin… Demiştin ki… Ben… yeterliymişim.”
“Cool görünmeye çalışıyordum! Çoooook özüüür dileriiiiimmmmm!”
Sora, yatakta surat asan kız kardeşinin önünde ellerinin ve dizlerinin üzerine çöküp başını yere koydu.
“Çü-Çünkü bilirsin ya, kendi kız kardeşimle takılacak değilim! Hem zaten sen daha on bir yaşındasın! Polisler gelip beni götürür! Ağabeyin hayatının tam da o çağında, anlıyor musun! Ben genç bir erkeğim ve benim de…”
Ağabey, etrafı adeta bir mazeret bombardımanına tuttu. Kız kardeş ise kılını bile kıpırdatmadan ona bakıyordu. Bu sırada…
“”

Talebin yöneltildiği kişinin kendisi olan Stephanie ise—şimdi bir kenara itilmiş hâlde—başını öne eğmiş titriyordu.
Gerçekten de tam Sora’nın öngördüğü gibi, Yeminler reddedilemezdi. Bu dünyanın mutlak kanunuydu onlar. Bu yüzden—yüzü alev alev yanıyor, kalbinin güm güm atması bir türlü durmuyordu. Sora’nın kendisini görmezden gelip kız kardeşiyle şakalaşması göğsünü sıkıştırıyordu.
Bu dünyanın kanunu olsa bile. Olamazdı. Bu adama karşı olamazdı. Bu pisliğe karşı asla.
“Kıskanıyor” olamazdı!
“Gerçekten buna boyun eğeceğimi mi sanıyorsun?!”
“Vay canına! Oha!”
Öfkeden titreyen Stephanie en sonunda patlayarak ayağa fırladı. İçine kendi iradesi dışında ekilen bu duyguyu kararlılıkla reddeden bir duruşla Sora’ya dik dik baktı—yine de.
“—I-Iğğh!”
Göz göze geldikleri anda kalbi teklemiş, yüzü daha da kızarmıştı.
“B-B-Bu-Bunun neresi ‘küçük bir rica’ acaba?! Genç bir kızın duygularıyla oynamanın ne demek olduğunu sanıyorsun sen?!”
Durumu örtbas etmek için umutsuzca gözlerini kaçırarak bağırıyordu. Ne kadar öfkeyle fırladıysa, o kadar çabuk hızı kesiliyordu.
“Şey, yani… Nasıl desem… Hani…”
Sora, bakışları beceriksizce etrafta dolanırken yanağını kaşıdı. Her ne kadar en başından planladığı şey tam olarak bu olsa da, yaptığı devasa kaza havanın tadını kaçırmıştı; bu yüzden seçeneklerini tarttı.
“Şey, hey, Shiro, ne yapsak ki?”
“… Bana sorma…”
“Iııh, ğğh…”
Kız kardeşine acıklı bir şekilde yalvarmış ama soğuk bir şekilde reddedilmişti.
“Ahh! Öhöm!”
Neyse o zaman—Sora duruma boyun eğip boğazını temizledi.
Hiç hata yapmamış gibi davranmaya karar vermişti.
Bu pişkinlik Sora’yı daha rahat ettirdi. Ciddiyetsiz bir şekilde gülümsedi.
“Herkesin ‘küçük’ anlayışı farklıdır. Hani bir şey yerken biri gelir de ‘Bir ısırık alabilir miyim?’ der ya… Sonra da hepsini gömüp ‘Tek ısırıktı ama!’ der.”
Kendi havasını yakalayan Sora, yine böyle laflar savurmaya başladı.
“Bu… bu resmen dolandırıcılık!”
Ancak karşı çıkan Stephanie’nin pek de umurunda değildi bu.
Sadece Sora’nın sesini duymak bile içini gıdıklıyordu. Tam bir çileydi. Konuşmayı kesmesini ölesiye istiyordu ama bir yandan da sesini duymaya doyamıyordu. Bir açıklama isteme bahanesine sığınarak bunu bastırdı ve tartışmaya devam etti. Stephanie’nin bu genç kız ikileminden habersiz olan Sora (on sekiz yaşında, bakir) ise sakindi. Bir öğrenciye hatasını gösterircesine parmağını salladı.
“Aynen öyle. Oyunun kurallarına o kadar kapıldın ki öncülleri unuttun. Böyle fazla muğlak ifadeleri gözden kaçırmak hiç olmadı… Zafer ve yenilgi şartlarını gözünü korkuturcasına vurgulayarak görmeni kasten zorlaştırdığımı düşünsek bile, yine de yani…”
Kısacası, bu oyunda hedeflediği şey bir beraberlikti. Stephanie bu konuda en başından beri haklıydı. Ama bu onu sonuca ulaştırmaya yetmiyordu. Mesele şuydu ki, ister beraberlik ister zafer olsun—Stephanie için risk aynıydı. Bu oyunun asıl özü buydu—yani bir başka deyişle—
“Seni… seni dolandırıcı!”
Doğruydu. Bu bir dolandırıcılıktı. Stephanie’nin bunu onun yüzüne haykırmak istemesi gayet makuldü—ancak.
“Nee, nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? Kanan sensin, senin suçun.”
“T-Tam da bir dolandırıcının söyleyeceği şey!”
Stephanie’nin uzayıp giden itirazlarını duyan Shiro, nihayet küskünlüğünden sıyrılıp söze girdi.
“… On Yemin’in… üçüncüsü… Oyunlar… tarafların eşit değerde olduğunu… kabul ettiği bahisler için… oynanır.”
Shiro’nun nihayet yeniden kendi tarafına geçmesine sevinen Sora devam etti.
“Aynen öyle! Anahtar kelime ‘kabul ettiği’. Aynı şekilde dördüncüye de bak: ‘Üçüncü Madde ile çelişmediği sürece her türlü oyun ve bahis serbesttir.’ Yani bu ne demek oluyor?”
Kıpırdanıp parmağını kaldıran Shiro cevap verdi.
“… Hayat, haklar… bunlar da bahse konu olabilir…”
“Kesinlikle, aynen öyle! Yani daha bahisleri koyduğunuz anda oyun çoktan başlamış demektir.”
Güya Stephanie’ye açıklama yapıyorlardı ama aslında yine iki kardeş kendi aralarında atışıyorlardı. Ama sonra Shiro:
“… Ama… hisleri… koymana gerek yoktu.”
“Aslına bakarsan! Kişisel iradenin işe karışmadığını test etmenin bir yolu olarak bu kaçınılmazdı—”
“……… Ağabey.”
“Özür dilerim.” Hata yapmamış gibi davranmak kız kardeşinin üzerinde sökmemiş gibi görünüyordu.
“A-Ama! Nasıl cüret edersin—”
Böyle bir üçkâğıtla nasıl onun ilk aşkı olmaya cüret ederdi? Gözlerinde yaşlarla hâlâ tartışmaya çalışan Stephanie’yi suçlamak muhtemelen acımasızlıktı. Fakat:
“… On Yemin’in altıncısı… ‘Yeminler üzerine edilen bahisler mutlak suretle bağlayıcıdır’…”
On bir yaşındaki kız—gözlerinde acıyan bir ifadeyle, sessizce ama tam hedefi vurdu.
“… Unutmak… bunun anlamını ve ağırlığını, sonra da oltasına gelmek… senin hatandı.”
Aynen öyle: Zaten en başta, On Yemin’e göre… Beş. “Meydan okunan taraf, oyunu belirleme hakkına sahiptir.” Oyunu reddetme veya kuralları değiştirme hakkı Stephanie’deydi. Oyuna başlamak için bu hakları göz ardı eden tek bir kişi vardı, o da tek başına—
“Iıııh…”

Stephanie’nin ta kendisi.
Söyleyecek sözü kalmamış gibi Stephanie kendini yere bırakıp oturdu. Gerçekten de Yemin edilmişti—Stephanie etkilerini şimdiden hissediyordu. Bu, dünyanın karşılaşmanın geçerliliğini tanıdığının kanıtıydı. Stephanie ne derse desin kaybetmişti ve bahis yerine getirilecekti.
“Şey, yani, anladığını varsayıyorum, Stephanie?”
“—Iğğ… Seni—!”
Seni pislik! diye haykırmak istiyordu.
Ama duyguları buna izin vermiyordu. Dahası, adının çağrıldığını duymak içine tatlı bir duygu dalgası yayıyordu—
“… Nıııırgh, neeee bu böyle?!”
İçini kaplayan öfkeyle dizlerinin ve dirseklerinin üzerine çöktü, başını yere vurmaya başladı.
“Vay—i-iyi misin sen?!”
“İyi gibi mi görünüyorum?!”
Stephanie kızarmış ve şişmiş alnıyla Sora’ya öfkeli bir bakış fırlatınca Sora bir an bocaladı ama konuşmaya devam etti.
“Yani, pek sayılmaz. A-Ama bahsi kazanan benim, o yüzden—istediğim şeye geçiyorum, tamam mı?”
İstediği şeye. Doğru ya, amacı tam olarak kızın kendisine aşık olmasını sağlamak değildi. Şimdi hatırlamıştı: Amacı, kızın ayaklarına kapanmasını sağlamaktı.

Ama—bir dakika, diye düşündü Stephanie. Talebi, kendisine âşık olması yönündeydi. Emirlerine uyması değil. Bu da Stephanie’nin ondan gelecek başka hiçbir talebi kabul etme yükümlülüğü olmadığı anlamına geliyordu.
“Heh… heh-heh-heh, bir de beni tuzağa düşürdüğünü sanıyordun…”
Bu durum işleri basitleştiriyordu. Ne isterse istesin, tek yapması gereken suratına “Hayır”ı yapıştırmaktı. İşte bu her şeyi hallederdi!
“Pekala, her şeyden önce, ‘Stephanie’ ismi çok uzun, sana kısaca ‘Steph’ diyebilir miyim?”
“Ha? Şey, tabii ki, benim için sorun değil! Hık!”

Adının kısaltılmasına sevinen “Steph” neşeyle başını salladı. Daha birkaç saniye önce başka hiçbir isteği kabul etmeyeceğine dair aldığı karardan eser kalmamıştı. Ortada yalnızca, sevdiği adamın kendisine taktığı lakabın sevinciyle yanakları al al olan bir genç kız vardı—
“H-Hayır, öyle değil—b-bana nasıl seslendiğin u-umurumda bile değil! Evet, doğru ya, kesinlikle! Yine de bundan sonra yapacağın hiçbir talebi kabul etmek zorunda değilim.”
Kendi kendine zoraki bir mantık uyduran Steph, aslında yapması gereken tek şeyin derhal bu odadan kaçıp gitmek olduğunu hâlâ fark edememişti. Bu da demek oluyordu ki—farkında olmadan, Sora’nın yanında kalmak istediğine karar vermişti…
“Harika, o zaman sen de bana Sora diyebilirsin. Eee, Steph. Kraliyet ailesindensin, değil mi?”
İşte geliyordu. Hakikaten de amacı Steph’in ayaklarına kapanmasıysa isteyeceği şeyler belliydi: Para, kalacak yer, yiyecek. Böyle şeyler talep edecekti. Ancak Steph’i bu istekleri yerine getirmeye zorlayan hiçbir şey yoktu. Steph içten içe kıkırdadı. Sora talepte bulunacak, kendisi de hiç acımadan “Reddediyorum!” deyip kestirip atacaktı. O sahtekar yaptığı hatayı anlayacaktı—o an suratının alacağı hali görmek ne harika olurdu ama. Bu cevabı vermeye hazır bir şekilde bekleyen Steph, Sora’nın isteğini dile getirmesini kolladı.
“O zaman büyük bir evin olmalı. Bir süreliğine orada birlikte kalabilir miyiz?”
“Ah, evet, elbette. ♥”

…

Ne?
“Şey, ne? Ben… ne?”
Steph kendi ağzından çıkan sözlerle neye uğradığını şaşırdı. Ancak burnunu kanatacak kadar alev alev yanan yüzünü düşününce… Sora’nın sözleri:
“Orada birlikte kalabilir miyiz?”
Yani kısacası, şey, birlikte yaşamayı kastediyordu. Aynı çatıyı paylaşmayı… aynı evi paylaşmayı. Bu da her an birlikte olmak demekti. Yani… aynı yatağı, aynı banyoyu paylaşmak—
“Ah, ah, aaaaaaaaah, hayır, hayır, öyle değil!”
Steph kafasını ahşap duvara vurup dururken Sora, yüzü kireç gibi kesilmiş bir halde mahcupça sordu: “Şey, yani, sen bayağı bir… ne bileyim… Olmaz mı yani?”
“Elbette olur! Aahhh… Artık bir anlamı yok ki…” Steph yüzünde buruk bir tebessümle tavana baktı.
Gerçekten de Sora muazzam bir gaf yapmıştı. Hiçbir sözleşme bağlayıcılığı olmayan bir istek. Ama Sora (hayatında hiç kız arkadaşı olmamış biri) ve Steph (daha yeni ilk aşkını yaşamaya zorlanmış biri)…
tarihte tek bir aşk uğruna nice krallıkların battığı gerçeğini fazlasıyla hafife almışlardı.

“Heh, heh-heh… Ben… artık umurumda değil; bana ne istiyorsan yapabilirsin…”
Steph gözyaşları içinde yere kapandı. Sora’nın isteğinin hiçbir sözleşme bağlayıcılığı olmayabilirdi ama Steph için artık iş işten geçmişti. Nihayet bunu idrak eden Steph, boş gözlerle ve yarım bir tebessümle ancak şunları söyleyebildi:
“—Başka bir isteğin var mı? Heh-heh, lanet dileğin neyse söyle gitsin.”
Fakat iş bu raddeye gelmişken, Steph’in öngörüsünün fazlasıyla yetersiz kaldığını söylemek gerekirdi. “Bana aşık ol” emrinin ardından gelecek en mantıklı isteği hiç hesaba katmamıştı.
“Şey, yani, sanırım…”
Sora, Shiro’ya kaçamak bir bakış attı. Steph’in bu bakışın ne anlama geldiğini bilmesine imkan yoktu. Ama Shiro başıyla onayladı.
“… Sorun değil… Sana üzülürdüm… ben… on sekiz yaşıma… gelene kadar beklemek zorunda kalsaydın.”
“Bana üzülüyormuş gibi konuşmasan olur mu? Ayrıca ağabeyinin kendi kız kardeşiyle işi olmayacağını biliyorsun.”
“… İşte bu yüzden.”
Shiro ifadesizce başparmağını işaret ve orta parmağının arasına soktu.
“… Ağabey, bekaretini kaybetmeni tebrik ederim.”
“Ne—”

Evet. Belki de fazla terbiyeli yetiştirildiğinden ya da belki de hayal gücü yetersiz kaldığından, Sora’nın vücudunu yeniden arzulayacağı fikri, kendini tamamen teslim etmiş olan Steph’in gözlerini tekrar parlatmıştı.
“N-Ne-nene-ne? S-s-sen hiç böyle bir şeyden…! B-b-böyle şeylerin ortamını yapman lazım, doğru yerde yapman—ha? Ha?”
Ancak gözlerine geri dönen o ışık, iffetinin tehdit altında olmasından duyduğu korkudan değil, tam aksine bunun beklentisinden kaynaklanıyordu—Steph bunu fark eder etmez kafasıyla duvarda delik açma çabasına geri döndü. Steph’in bu sıkıntılı durumlardaki kalbinin inceliklerini anladığına dair hiçbir belirti göstermeyen Sora, gayet düz bir tonla konuştu.
“Hayır. Sen on sekiz yaşına gelene kadar +18 sahneler yaşayamayız, Shiro.”
“—Ha?”
diye mırıldandı Steph. Ama tabii ki kimse ona aldırış etmedi.
“… Ben dert etmem.”
“Ama ağabeyin dert eder! Porno çocuklara zararlıdır. Kesinlikle kabul edilemez!”
“… Sadece sana aşık olmasını istediğini sanıyordum… sapıkça ve hastalıklı türlerden hoşlanmadığın için…”
“Şey, afedersin de ağabeyinin cinsel tercihlerine dair her şeyi nereden biliyorsun sen?”
“… Odadaki… bütün oyun kutuların… her yere saçılmış durumda…”
Steph neden bahsettiklerine dair en ufak bir fikre sahip değildi ama yok sayıldığını kesinlikle anlayabiliyordu.
Ve nedense kız kardeşin de orada bulunmak zorunda olduğunu varsaydıklarını.
“—Şey, kız kardeşinin odadan çıkmasını sağlayamaz mısın?”
“Hm? Bunu iple çektiğini duyduğuma sevindim ama bunun imkansız olduğu bazı sebepler var.”
“—Öyle değil—! Kastettiğim şey o değildi, aptal! Saçmalama!”
Yüzü al alev olmuş Steph’i hiç umursamayan ikili, büyük bir problemle karşılaşıp çözüm arayan alimler gibi kollarını kavuşturup düşüncelere daldı; sonunda belirgin bir aydınlanma yaşadılar.
“… O zaman,” diyerek acımasız çözümü dile getirdi Shiro. “… Sınırları… zorlayabilirsin.”
“Ooo, işte bu! İşte benim dahi kız kardeşim!”
“…… Ha?”
Sora kız kardeşinin üzerine titriyor, kız kardeşi de bundan keyif alıyor gibi görünüyordu. Ve—bir şekilde. Kız kardeş oradayken de “işlerin o raddeye varmasını sağlayacak bir yol” bulmuş gibiydiler. Steph gerildi.
“—Ama ne kadar ileri gidebiliriz acaba?”
“… Ağabey, o konuda uzman sensin…”
“Eğer—eğer bu manga ve oyunlara bir göndermeyse, gerçek hayatta işlerin öyle yürümediğini belirtmeliyim canım küçük kız kardeşim.”
“Bilmiyor musun… ne yapacağını… bakire olduğun için mi?”
Sora onun bu yerinde ama gereksiz çevirisine minnettarlığını gösterirken Shiro akıllı telefonunu salladı.
“Kameramla kaydedeceğim… ve sana ne yapacağını söyleyeceğim.”
“Hm. Bana ne yapacağımı söyleme fikrini bir kenara bırakırsak, bunu neden kaydetmen gerekiyor canım kardeşim?”
“… Ağabey, istemiyor musun… p0rn0?”
“Hmm. Kız kardeşimin bu alışılmadık düşünceliliği karşısında şaşırsam da bunu minnetle kabul edeceğim.”
Karmaşık duygular içindeki Sora yeniden Steph’e döndü. Bu esnada Steph ise akıllı telefonun ne olduğunu bile bilmeden öylece bakakaldı. Shiro video kaydını başlattı ve ilk direktifini verdi.
“Birinci çekim. Ayağı takılır ve düşer… şöyle ki…?”
“Ah—şu sahne. Ama… burada nasıl düşmem gerekiyor ki—”
Sora ayağının “takılacağı” bir şey aramak için etrafına bakınırken Shiro sessizce yaklaştı—“… Hmp.” Ve ona hafifçe bir tekme attı.
“Vay—anladım! (Monoton) Aaa, düşüyorumm.”
“Ha?”

Üçüncü sınıf bile sayılamayacak bir oyunculukla Sora, yapay bir şekilde Steph’in üzerine düştü. Yere kapaklandıklarında elleri—
tabii ki tam da göğüslerinin üzerindeydi. Steph’e bu durumu yalnızca bir “klişe” olarak yorumlamasını emredebilirdi—ama bu kadarı açıkça bir suistimal olurdu.
“… Çekim iki… Mücbir sebepten kaynaklanan göğüs elleme…”
“Şey… Bunun neresi mücbir sebep ki ben…”
“… Tamam, boş ver…”
“Hayır, yapalım Yönetmenim. Elimden gelenin en iyisini yapacağım! Hiyaa!”

Mıncık, mıncık. Yoğur, yoğur. Mıncık, mıncık. Yoğur, yoğur. Puf, puf. Bıngır, bıngır, bıngır, bıngır. Puf, puf. Bıngır, bıngır, bıngır, bıngır. Bıngır, bıngır. Yaylan, yaylan. Booooyiiiing.
“Vay be…”
Sora, tam da beklediği kadar muazzam olan bu hissi tanımlamak için yalnızca tek bir nida düşünebilmişti. Bu sırada Steph, gözleri fal taşı gibi açılmış halde dona kalmıştı. Kavrayış yeteneği duruma yetişemiyordu—en azından etkenlerden biri kesinlikle buydu. Dahası, adamın ellerinin üzerindeki teması, bir şekilde tüm düşüncelerini eriten bir his veriyordu.

“—A… ah!”
Steph’in dudaklarından bir inilti kaçtı ama neyse ki, belki de ağzını kapattığı için, ikisi bunu duymadı.
“—Hm-hmmf… Ü-Üç boyutlu kızlar da fena değilmiş aslında… Şey—affedersiniz Yönetmenim. Bu hâlâ Her Yaş İçin Uygun kategorisinde mi değerlendirilecek?”
“…Tabii ki. Ama Abi… olayı fazla abartıyorsun.”
Shiro, kendi düz göğsüne bakarak kaşlarını hafifçe çattı.
“Aah—doğru ya. Göğüs elleme olayı tamamen bir kaza, bu yüzden bunu en fazla üç kareyle sınırlamak iyi olur—şey, bir sonraki sahnede ne yapıyoruz Yönetmenim?”
“… Çekim üç. Kazara açılan göğüs sahnesi.”
“Bekle, bu kadarı uygun mu?”
Sora düşünmeden itiraz etti ama Yönetmen Shiro gayet ciddi ve kararlı bir şekilde yanıtladı.
“… J*mp standartlarına göre, çırılçıplak soyunmak bile… önemsiz bir şeydir.”
“Dur, hayır, çıplak olamaz! Gerçek hayatta meme uçları var, biliyorsun değil mi?”
“… Şey, onlar… ciltli sürümlerde ekleniyor…”
“Yönetmenim, burası gerçek hayat. Bu olay gerçek hayatta yaşanıyor. Üzerlerini beyazla kapatamayız ya da yeniden çizemeyiz.”
“… O zaman… iç çamaşırı?”
“Yani, elbette—ama bu durumda kıyafetlerinin nasıl çıkabileceğinden pek emin değilim.”
Sora ve Shiro, gerçek dünya ile kurgu arasındaki uçurumun acısını iliklerine kadar hissettiler.
“… Abi, ya… alt taraf hakkında konuşsak?”
“Ooh, anladım, etek havalanmasıyla bir frikik! Çok haklısınız Yönetmenim, bu kesinlikle her yaş için son derece uygun!”
Derken, Sora tam Steph’in eteğini kaldırmak için uzandığında, Steph’in erimiş beyninde bir şimşek çaktı.
Etek… havalandırması mı? İç çamaşırı—Külodumu görmekten mi bahsediyorlar?
Hayır, bu hiç uygun değil. Üst tarafım neyse de. Yani, aslında o da değil ama. Steph’i uyaran şey kırıntısı kalan mantığı değil, doğrudan içgüdüleriydi: Alt taraf olmaz. Olmaz. Kesinlikle olmaz. En azından, şu anda hiç olmaz. Bu—Şey, en doğru nasıl ifade edilirdi?
Ekilmiş bir duygu olabilirdi. Ancak sevdiği adam tarafından yere serilip göğüsleri ellenirken, kaçınılmaz olarak gerçekleşen bazı fizyolojik değişimler vardı.
“—İik—Aaaaaaah?!”
Bu içgüdü, Steph’in sersemlemiş beynini harekete geçirdi. Hızla Sora’nın kendisine dokunan kolunu savuşturdu ve onu geriye doğru itti.
“Hoop!”
Sora eteği kaldırmak için çömelmiş olduğundan, bir kadının tek bir itişi dengesini bozmaya yetti. Düşmemek için mücadele ederek ayağa kalktı ama bu işleri daha da kötüleştirdi. Düşüş mesafesi uzadı ve birkaç adım geriye atmak zorunda kaldı.
Bu da onu kapıya kadar götürdü. Steph’in o tek ve hafif itişi onu sürükledi, ta ki—. Tak. Boğuk bir ses.
“Ah!”
Sora başını çarpınca feryat etti.
Ama iş bununla bitmedi.
Ah, ucuz konaklama yeri işte. Çarpmanın etkisiyle ucuz kapı mandalı fırlayıp açıldı ve Sora dosdoğru koridora yuvarlandı.
“… Abi!”
“—Ha—hey, ne oluyor—!”
Ve Sora için endişelenen o ikisinin sesini dışarıya kapatırcasına. Gıcıııır… etti ucuz metal parçası—Güm. Açılmanın verdiği tepkiyle kapı yavaşça geri kapandı.

……

Bir an için Steph, az önce ne olduğunu anlayamayarak dona kaldı. Fakat sonra, tek bir itişinin Sora’yı hanın koridoruna savurduğunu fark etti.
“—Hıh! So-Sora?!”
Aceleyle ayağa fırlarken ilk kez onun adını seslenmişti.
Göğsünde bir sıkışma ve güçlü bir huzursuzluk hissetti. Bunun, yaptığı şeyle birini incitmiş olabileceğine dair basit bir endişe olduğunu varsaydı. Artık kendisinden hoşlanmayacağı korkusu olma ihtimalini ise kesin bir dille reddetti. Kendini bu şekilde telkin ederek aceleyle kapıyı açtı ve koridora fırladı.
Orada, koridorun köşesinde Sora başını tutmuş titriyordu.
“Nee!”

Onu ta oraya kadar düşürecek kadar şiddetle ittiğini düşünmemişti. Ama işte oradaydı, koridorun köşesinde.
“So-Sora?! İ-İyi misin?”
Başını tutuyordu. Kafasını kapıya sertçe çarpmıştı çarpmasına ama bu kadar da olamazdı—Steph’in beti benzi attı. Ama—
“Özür dilerim özür dilerim özür dilerim affet beni affet beni lütfen affet beni—”
Görünüşe göre durum kafasını vurmasından kaynaklanmıyordu. Yine de Sora olduğu yere büzülmüş, durmaksızın özür dilemeye devam ediyordu.
“Efendim?”

“Özür dilerim özür dilerim yani bu fırsatı kaçırırsam ömrüm boyunca bir göğse dokunma şansı bulamam sanmıştım yani ben de bir erkeğim ve benim de bir kız arkadaşım olsun istiyorum benim de aklıma fesat şeyler geliyor gerçekten anlıyorum bu yüzden lütfen bana öyle tiksinti dolu gözlerle bakma evet berbat biriyim evet sapığın tekiyim evet biliyorum özür dilerim çok özür dilerim—”
Ona hile yapıp tacizde bulunurken utandığından eser dahi yokken, şimdi Sora yeni doğmuş bir kuzu gibi titreyerek özür diliyordu.
“… N-ne oluyor böyle?”
Steph’in neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Bir açıklama alabileceğini düşünerek kız kardeşi Shiro’ya sormak için odaya tekrar göz attı.
“……… Abi… Aaaabi… Nerredesin… Beni, yalnız, bı… …rakma…”
Yataktaki Shiro da tıpkı ağabeyi gibiydi: dizlerini kucağına çekmiş büzülmüş, gözle görülür şekilde titriyor, ifadesizce gözyaşı döküyordu.
“N-ne oluyor bu ikisine?”

Steph artık göğüslerinin ellenmiş olmasını tamamen unutmuştu; tek yapabildiği öylece bakakalmaktı.
…

Evet, işte bunlar 『 』’dı: Sora ve Shiro. “İkisi bir arada” oyuncu. Mesele sadece farklı yeteneklere sahip olmaları değildi. Birbirlerinden fazla uzaklaşırlarsa—yani bir başka deyişle. Biri iletişim dahi kuramayacak kadar ağır sosyal fobik, diğeri ise umutsuz vaka derecesinde topluma uyumsuz olduğu içindi.

“… Abi… Abi, nerredesin…”
“Özür dilerim özür dilerim özür dilerim özür dilerim…”
Şimdi mantıklı geliyor mu? Bir ezik. Bir eve kapanık. Aralarında yedi yaş olan iki kardeş, ancak evdeyken aynı yerde bulunabiliyordu—. Bu—her şeyi açıklıyordu.
