Mushoku Tensei Redundant Reincarnation Cilt 3 – Bölüm 10 / Sonsöz

Sonsöz

ARUS, Rudeus’un Kitabı’nı kapattı. Yirmi dokuzuncu cildin sonuydu bu.

“Demek hiç ceza almadın, ha?” Henry bir süre Arus’u süzdükten sonra mırıldandı.

“Kabul etmek ne kadar utanç verici olsa da doğru. Yaptıklarımın sorumluluğunu alacak kadar olgun değildim.” Arus omuz silkti. “Yine de başlangıçta bir aptal olsam da yaşanan her şeyden sonra düzgün bir adam olup çıktım. Yaptığım şey cezasız kaldı diye yan gelip yatmak yerine, bütün gücümü ders çalışmaya ve eğitime verdim.”

“Kutsal Derece Rüzgâr Büyücüsü ve Kılıç Azizi olma sebebin bu demek? Büyü kullanmana izin verildiğinde bizzat Kuzey Tanrısı’nı bile alt edebildiğine göre, gençken de muazzam biri olmana şaşırmamam gerek sanırım.”

Arus Greyrat’ın Tanrı Derecesi bir kılıç ustası olduğu söylenirdi. Resmi olarak Kılıç Tanrısı unvanını hiç almamıştı ama Ejderha Tanrısı Orsted, Kuzey Kralı Kalman III Alexander Rybak ve Ogre Tanrısı İmparatorluğu’nun diğer ünlü kılıç ustaları onu öyle kabul ediyordu. Arus bu seviyeye, hayatını değiştiren o günden sonra gösterdiği yoğun çabayla ulaşmıştı.

“Şansıma Kızıl Anne’nin eğitimi vardı. Bu seviyeye bu kadar hızlı ulaşmam bu sayededir. Büyüdüğüm çevre bakımından her zaman çok şanslıydım.”

“Kızıl Anne derken Vahşi Kılıç Kralı Eris’i kastediyorsun… Kılıç Tanrısı Vahşi Stili’nin kurucusu, değil mi? Kılıç Kralı Stili anlayışını tamamen yerle bir ettiği söylenir. Duyduğuma göre vahşi biriymiş ve sanki hep bir cinnet hâlindeymiş?”

“Cinnet mi? Sahi mi…?” Arus eski günleri özlemle anımsayarak gözlerini kıstı. “Şey, zaman zaman öyle olduğu doğruydu sanırım ama inanılmaz bir anneydi. O olaydan sonra her zamankinden daha azimliydim, o da benim bu hırsıma aynı şekilde karşılık verdi. Dürüst olmak gerekirse kendi öz babamdan daha çok babamdı o benim. Yoldan her saptığımda beni yumruklayıp doğru yola getiren hep o olurdu.”

“Peki ya sonra ne oldu?” diye üsteledi Henry.

“Sonra mı? Şey, mezun oldum, Aisha’yı almaya gittim, evlendik ve babamın adamlarından biri olarak Bay Orsted’in emrinde paralı asker birliğinin üyesi olarak çalışmaya başladım. Geriye dönüp baktığımda hayatımın en zor dönemiydi. Sağdan soldan sürekli baştan çıkarılıyordum. Nedense o zamanlar kadınlar arasında acayip popülerdim. Ve çoğunun da göğüsleri kocamandı… O zamanki paralı asker birliği kaptanı özellikle çılgındı. Aisha benim tek aşkımdı ama bak sana söyleyeyim, kaptan o kadar çekiciydi ki bakmadan edemiyordum—”

Boğazını temizledi. “Ah, bu kadar laf yeter. Her neyse, kendime hâkim oldum ve iş için dünyanın dört bir yanına koşturdum. Sonunda da senin patronun olup çıktım işte.”

“Aşırı özet geçmedin mi?” Henry alayla güldü.

“Hep böyleydi zaten,” dedi Luicelia açık sözlü bir tavırla.

Luicelia, Orsted’in emrine diğerlerine kıyasla epey geç girmişti ama ailenin bir ferdi olarak Arus’la epey zaman geçirmişti. Leroy’u gayet iyi tanıyordu, hatta kızı Ferris’i bile biliyordu. İnsanlar ile Superdler arasındaki olgunlaşma farkı yüzünden, üçünün aşağı yukarı aynı yaşta akrabalar olarak takıldıkları bir dönem olmuştu. Hatta bir ara Luicelia, onların eninde sonunda kendisini geride bırakıp büyümeleri gerçeğini kabullenmekte zorlanmıştı. Ama son zamanlarda bunun hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmişti.

“Bize daha fazla detay vermelisin,” diye üsteledi. “Kitapta bir erkek olarak kendini kabul ettirmek için Eris Greyrat’ı düelloya davet ettiğin yazıyordu.”

“Gözlerini bir kontrol ettir bence,” diye karşılık verdi Arus. “Düello hakkında hiçbir şey yazmıyor orada.”

“Tamam ama onunla düello ettiğin kulağıma geldi.”

“Bu dedikoduyu da kim çıkardı böyle?”

“Annem.”

“Norn demek, ha…?” Arus iç çekti. “Şey, buna düello demek biraz abartı olur ama evet, talim yaptık…”

“Hemen şimdi bütün detayları anlat!” “Ayrıca Aisha Hala’mı almaya gittiğin zamanı da anlat!” “Genç bir kız olarak bunları bilmem gerek,” dedi Luicelia.

Arus bu emrivaki karşısında kahkahayı bastı. Yaşı göz önüne alındığında, Luicelia toplumsal nezaket kurallarından biraz yoksundu. Ordudaki uzun geçmişine ve yüksek rütbesine rağmen kendisine ait bir birliği olmamasının ve Henry ile iki kişilik bir takım hâlinde çalışmaya devam etmesinin sebebi de buydu. Buna onay verenler de Luicelia’nın kendisi, Orsted ve Arus’tu. Henry, lanetine rağmen insan ilişkilerinde çok becerikliydi, bu yüzden Luicelia’yı gayet iyi tamamlıyordu.

“Peki, neden olmasın?” “Pek anlatacak bir şey yok ama,” dedi Arus.

Böylece Arus, Rudeus’un Kitabı’nın boşluklarını —bu hikâyenin son bölümünü— doldurmaya başladı.

*

Annemle dövüştüğüm ilk günü kaç kez rüyamda gördüm acaba? Şimdi bile, içimin kaygıyla dolduğu gecelerde hâlâ rüyamda bunu görürüm. Bu noktada artık fazlasıyla tanıdık bir kâbus benim için.

Rüyamda Kızıl Anne’nin karşısına dikilmişimdir. İkimizin de kılıcı çekili ve hazır durumdadır. Açık bir an arayarak yavaşça birbirimize yaklaşırız. Babam izliyordur. Beyaz Anne ve Mavi Anne izliyordur. İki ablam, küçük erkek kardeşim, küçük kız kardeşlerim, Leo, Dillo, Byt… bütün aile izliyordur.

Bugün için fazlasıyla antrenman yaptığımı biliyorumdur. Eğitimin her şey olmadığının farkında olsam da bu engeli aşmam gerektiğine inandığım için kılıcımı savurmaya devam ederim. Sırf Kızıl Anne’yi yenebilmek uğruna.

Yüreğimdeki o kararlılıkla elimdeki kılıca bakarım. Normalde olduğundan daha kısadır. Kollarım ve bacaklarım da daha küçüktür. Genç bir adamın değil, henüz on iki yaşında bir çocuğun uzuvları gibidirler. Her zamanki gücümü ortaya koyamam. En kötüsü de en başta kılıcımı neden savurduğumu bile hatırlamam.

Sonra aniden kılıç tamamen kaybolur. Nerede unuttum ki onu? Bir an önce gidip onu aramalıyım. Zihnimden bu düşünceler hızla geçerken Kızıl Anne kılıcını savurur. Elim havada uçuşur—

Ve uyanırım.

Bu kâbusu ne zaman görsem, rüyada kaybettiğim elime bakarım. Karanlıkta vücudumu soğuk terler kaplar. Tabii ki artık kırışıklıklar ve nasırlarla kaplı olan elim hâlâ yerindedir. Sonra hayatımın ilerleyen dönemlerini düşünüp kendimi sakinleştiririm. Gençken, yanımda uyuyan Aisha uyanır ve beni teselli ederdi.

Önemli bir şeyi unuttuğum ya da hayatımdaki önemli bir anı mahvettiğim bu tarz pek çok rüya görürüm. Babam bunların kaygılarımın bir dışavurumu olduğunu söylerdi.

Bahsettiğim o rüya ise belli ki Aisha ile kaçarak geçirdiğimiz son günden, Kızıl Anne’ye yenilip elimi kaybettiğim o andan doğmuştu.

Beyaz Anne beni iyileştirdikten sonra, ben karamsar karamsar düşünürken Kızıl Anne beni kollarına almıştı. Güçlenmem gerektiğini söylemeye ya da başka bir söz etmeye gerek duymamıştı.

Yine de daha güçlü olmanın ne kadar önemli olduğunu hissetmiştim. Olmalıydım. Hayır, buna mecburdum.

Ranoa Büyü Üniversitesi’nde üst sınıflara geçtiğimde buna her zamankinden daha güçlü bir şekilde inandım. Orada epey iyi notlarım vardı. Derslerime çok çalışırdım. Ancak hiçbir zaman bir numara olamadım. Lucie’yi geçemeyeceğim aşikârdı ama dersleri o kadar asmasına rağmen büyü konusunda Lara’yı bile geride bırakamıyordum.

Diğer öğrenciler de son derece yetenekliydi. Ranoa Büyü Üniversitesi’ne devam eden öğrenciler, yataklarıyla sınıfları arasında aptal aptal gidip gelen tipler değildi. Pek çoğu, Greyrat ailesi kadar şanslı olmasalar bile yeteneklerini geliştirebilecekleri ayrıcalıklı ortamlardan geliyordu. Büyü Şehri Sharia da babam ve Bay Orsted sayesinde epey zenginleşmişti; bu yüzden geçmişlerine bakılmaksızın yetenekli ve hırslı insanlar sürekli buraya çekiliyordu.

Yenilmemem gereken kişiler beni geçip duruyordu. Aisha’dan koparıldıktan sonra elimden gelenin en iyisini yaptığımı sanıyordum ama bir numara olduğum tek bir ders vardı. Bu durum canımı çok sıkıyordu. Aisha benim yerimde olsaydı, muhtemelen her alanda birinci olurdu.

Birinci olduğum tek bir alan vardı: kılıç ustalığı ya da genel olarak dövüş yeteneği. Saldırı büyüsü hususunda asla bir numara olamadım ama savaş büyüsünün kullanıldığı talim dövüşlerinde birinci bendim.

Bu yüzden kendi kendime, Benim olayım bu, diye düşündüm. Bu işte iyiyim…

Aceleci davrandığımı ve beceriksiz olduğum şeylerden kaçtığımı düşünebilirsiniz, bunu anlayabiliyorum. Ama gidip bunu Kızıl Anne ile konuştuğumda, bana kaçmamamı söylemedi.

“Öyle mi?” “Ben de öyleydim!” dedi neşeyle.

Doğru ya. Sesi neşeli geliyordu.

Başka hiçbir konuda başarılı olabileceğimi sanmadığımı söylediğimde yüzünde karmaşık bir ifade belirdi; sinirlenmiş ama biraz da üzülmüş gibiydi. Yine de dövüşmeyi sevdiğimi ve bunda en iyisi olacak kadar usta olduğumu söylediğimde bu onu mutlu etti.

Çocukken onun da benim gibi olduğunu sanıyordum ama sonradan benden bile beter olduğunu öğrendim! İyi olduğu şeylerle beceremediği şeyler arasındaki uçurum epey büyüktü. Birçok konuda üstün olmamı sanırım babamın kanını taşımama borçluyum.

Her neyse, Kızıl Anne bana bunu söyleyince kararımı verdim. Madem Aisha hemen her şeyi yapabiliyordu, benim yapmama gerek yoktu. Ben sadece onun kılıcı olabilirdim. Gerektiğinde kınından çıkarılmaya hazır bir şekilde, her zaman onun belinde olacaktım. Onun için böyle bir insan olmak istiyordum.

Bunun ona hem bedenen hem de zihnen destek olacağından emindim. Bana güvenebilirse, bu onun kaygılarını hafifletmeye yardımcı olurdu. Tıpkı Kızıl Anne’nin Babam’a yardım ettiği gibi.

Bu yüzden Kızıl Anne ile dövüşüp kazanmak zorundaydım. İlla kendisi olması şart değildi belki ama tanıdığım en güçlü, en güvenilir kılıç ustası oydu.

Gerçi başkalarını da tanıyordum. Aisha ile ayrı kaldığımız yıllarda her türden insanı tanıma fırsatım olmuştu: Kılıç Tanrısı Gino; karısı Nina; Su Tanrısı Reida; Asura sarayında çalışan Kılıç Kralı Leydi Ghislaine; Bay Sandor ve hatta Alec. Şimdilerde ona Aptalxander dediğimi biliyorum ama o zamanlar bana her türlü tavsiyeyi verir ve öz kardeşi gibi davranırdı. Ustam olarak ona saygı duyuyordum.

O güçlü dövüşçüler ne zaman Kızıl Anne hakkında konuşsalar, onu her zaman kolayca yenemeyecekleri biri olarak tanımlarlardı. Saf kılıç yeteneği açısından az önce saydıklarım kadar becerikli olmayabilirdi. Ancak gerçek bir savaşta onların zayıf noktalarını bulup canlarını tehlikeye atabilecek biriydi. Mesele onun “kılıçta iyi” olması değildi. O “güçlü” biriydi. Bu yüzden onu kendime hedef olarak belirledim. Bir erkek olarak kabul görmek istiyorsam onu yenmek zorundaydım.

Bu hedef doğrultusunda çok çalıştım, ham gücümü artırdım, kendime has stratejiler geliştirdim ve tekniklerimi biledim.

Ranoa Büyü Üniversitesi’nden mezun olup Asura Kraliyet Akademisi’ne başlamak üzereyken babam şöyle bir şey söylemişti.

“Neredeyse bir erkek oldun. Neden gidip Aisha’yı almıyorsun artık?” diye sormuştu.

Babam o an beni kabul etmişti ama ben henüz kendimi kabul etmemiştim. Henüz değil.

Bu yüzden ona şöyle dedim: “Kızıl Anne’yi yenene kadar ben bir erkek değilim. O zamana kadar Aisha’nın yanına gidemem.”

Ben öyle deyince Kızıl Anne çok hoşnut bir ifadeye büründü; gerçi Lara’nın canı sıkıldığı her hâlinden belliydi, küçük kız kardeşlerim de aynı durumdaydı. Sieg’in yüzünde ise Tabii ki öyle! diye haykıran bir ifade vardı. Kraliyet akademisine gitmeden önce Alec’ten çok etkilenmişti, bu yüzden böyle şeylere bayılırdı.

Babam endişeli görünüyordu ama Beyaz Anne ile Mavi Anne onunla konuştuktan sonra başıyla onaylayıp pes etti.

*

Birkaç dakika sonra bahçemizde Kızıl Anne’nin karşısına dikildim. İkimiz de gerçek kılıçlarımızı kaldırmış, hazırda bekliyorduk.

Babam tahta kılıç kullanabileceğimizi söylemişti ama Kızıl Anne’ye ne kadar ciddi olduğumu bu şekilde aktarabileceğimi sanmıyordum. Kendisi de tek kelime etmeden kendi gerçek kılıcını getirmişti. Anlamıştı; ona söylememe gerek kalmamıştı.

Onun karşısına geçerken derin derin nefesler aldım. Gergindim. Ne de olsa bu sıradan bir mezuniyet sınavı değildi. Kazanacağımın bir garantisi yoktu. Zafere giden kesin bir yolum yoktu. Kızıl Anne güçlü bir rakipti.

O dört yıl boyunca her türden insanla dövüşmüştüm ama asla yenemediğim tek kişi oydu. Nasıl bu kadar güçlüydü? Başkaları neden ondan korkuyordu? O dönemde bu soru sık sık aklımı kurcalıyordu.

En sonunda bir sonuca vardım: Kızıl Anne’nin gücü, onun azminden ve inatçılığından geliyordu. Kararlılığından.

Vahşi Kılıç Kralı unvanı ve görünüşü yüzünden insanlar onun hakkında yanlış fikirlere kapılma eğilimindeydi ama o asla düşünmeden balıklama atlamazdı. Çabuk kavrayan biriydi ve ne zaman, nasıl saldıracağını çok iyi bilirdi. Üstünüze inanılmaz bir ivmeyle gelebilirdi ama savunma söz konusu olduğunda Kılıç Tanrısı Stili’ni kullanan diğer kişileri aslında geride bırakırdı. Bedenini hareket ettirmenin en iyi yolunu bilirdi ve yanınıza kadar sokulduğunda bile asla belirleyici bir açık vermezdi. Ona asla öldürücü bir darbe indiremezdiniz.

Tıpkı Kuzey Tanrısı Stili kullanıcıları gibi, uzun süren dövüşlerde yılmak bilmezdi. Bazen rakibini kendisine saldırtmak için kışkırtır, ardından tıpkı Su Tanrısı Stili gibi son anda saldırıyı savuştururdu.

Bu stiller ile Kızıl Anne’nin dövüş tarzı arasındaki en büyük fark, onun vahşice saldırmasıydı. Durmaksızın saldırmaya devam ederdi.

Tüm Kılıç Tanrısı Stili kullanıcıları kendileri yere serilmeden önce rakibini yenmeyi düşünürdü ama o yine de onlarla aynı değildi. Rakibini tek hamlede indirmeye çalışmazdı. Kılıç Tanrısı Stili’ni uygulayan pek çok kişi ilk saldırıda her şeylerini ortaya koyardı; Işık Kılıcı işte o kadar güçlü bir tekniktir. O da öyleymiş gibi hissettirirdi ama aslında öyle değildi. Işık Kılıcı’nın ıskalaması durumunda ne olacağını hesaba katarak dövüşürdü.

Su Tanrısı Reida ile Kızıl Anne’nin daha önce talim yaptığını görmüştüm. Toplamda Reida ona karşı daha fazla galibiyet elde etmişti ama Kızıl Anne’yi tek hamlede yenebildiği tek bir an bile olmamıştı.

Kızıl Anne, Işık Kılıcı’nı kullanma konusunda her zaman çok zekiydi. Öylece içeri dalıp doğrudan hamlesini yapmazdı. Bu şekilde kazandığı olmuştu ama bazen Reida onun hamlesini savuşturup karşı saldırıya geçerek üstünlüğü ele geçirirdi.

Kızıl Anne o karşı darbeyi yerdi ama bu asla ölümcül bir darbe olmazdı. Darbeyi alıp geriye itildiği ve kaybettiği zamanlar olurdu ama o darbe tek başına dövüşü bitirmezdi. Su Tanrısı’nın gizli tekniğine maruz kaldıktan sonra bile her zaman ayakta kalırdı.

Kızıl Anne her zaman saldırı tarafında olsa da bu, savunmasının zayıf olduğu anlamına gelmiyordu. Her zaman kendisinden daha iyi biriyle dövüştüğünü hayal ederdi. Benim gözümde, kendisi dişini sıkıp ön saflarda dövüşmeye devam ettiği sürece gerisini babamın halledeceğine inanıyor gibi görünürdü. Büyük Büyükanne Elinalise ya da Ruijerd’inkine benzer bir stildi. O bir kılıç ustasıydı ama bir savaşçı olduğunu asla unutmazdı. Kızıl Anne bitirici bir darbe indirecek güce sahipti ama aynı zamanda ön safları uzun süre savunabilen bir koruyucuydu. Vahşi Kılıç Kralı Eris Greyrat işte böyle biriydi.

Ve yenmem gereken kişi de tam olarak buydu. Kolay bir iş değildi.

Dövüşümüzden önce, onu yenmek için ne yapmam gerektiğini defalarca düşündüm. Ona nasıl bir darbe indirebilirdim?

Aklıma gelen ilk şey bir sürpriz saldırı oldu. İlk hamlemle beklentilerini aşıp onu oracıkta saf dışı bırakacaktım. Kızıl Anne inatçıydı ama onun da sınırları vardı. Ayrıca ben büyü kullanabiliyordum ve onun da bazı zayıf noktaları vardı.

Ama öyle yapmadım. Bunun yerine onunla doğrudan yüzleşmeye karar verdim. Onu hakkıyla yenmek için buna mecburdum. Onu aynı alanda geride bırakmalıydım.

Üstelik amacım aslında Kızıl Anne’yi yenmek değildi; ona bir erkek olduğumu kanıtlamaktı. Kaybetmenin sorun olmadığını söylemiyordum ama zafere nasıl ulaşacağımı seçmem gerekiyordu. Sonuçtan kendisinin de tatmin olması gerekiyordu. Aksi takdirde, “Ooo!” diyormuşum gibi dururdu. “Kazandım.” “Artık bir erkeğim, değil mi?” Ama buna karar verecek olan ben değildim. Onu yendiğimde kendi ayaklarımın üzerinde duracak kadar olgunlaştığıma inanmasını istiyordum, bu yüzden karşısına dikilip zaferi ellerinden söküp almalıydım.

Nasıl gerilmeyebilirdim ki?

Dövüşün detaylarını hâlâ net bir şekilde hatırlıyorum. İlk hamleyi ben yaptım. Kızıl Anne ne yapacağımı görmek için bekledi, ben de içeri daldım. Ne kadar geliştiğimi görmek istediğinden emindim. Ancak beklemek hususunda hiçbir zaman pek başarılı olmamıştı. Birkaç saniye —hayır, tek bir saniye bile— bekleseydim, inisiyatifi kesinlikle kendisi ele alırdı.

Gösterdiği sabır sayesinde ondan önce davranabildim. Büyüyü işin içine katarak hamle hamle üzerine yavaşça yaklaştım.

Saldırmak için büyü kullanmadığımı unutmayın. Şok dalgası yaratmak ve yüksek hızda hareket etmek için rüzgâr büyüsü kullanıyor, bir yandan da kılıç ustalığımı desteklemek için yerçekimi algımı manipüle ediyordum. Bu, Lucie’yi inceledikten sonra geliştirdiğim bana özel bir teknikti. Bunu kendi dövüş tarzıma dönüştürmüştüm. Lucie’nin aksine, neredeyse hiç büyüyle saldırmazdım. Bunun yerine büyüyü rakiplerime yaklaşmak ve onların saldırılarından pürüzsüzce sıyrılmak için kullanırdım.

Yakın dövüş sırasındayken bu tekniği kullanmak elbette rakibimi de etkiliyordu. Kendi duruşumu düzeltmek için bir şok dalgası kullanıyordum ama bunu sadece kendim üzerinde kullanmıyordum; rakibim de bunu hissediyordu. Duruşunun bozulmasına sebep oluyor, bu da saldırmam için bana devasa bir açık yaratıyordu. Bunu fark ettiğimde, emsallerim arasında yenilmez bir hâle gelmiştim.

Ama ne var ki şu an karşımdaki Kızıl Anne’ydi. Gövde kasları çok güçlüydü ve kendi duruşumu düzeltmek için kullandığım şok dalgasının onun üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Hatta daha da kötüsü: O patlamayı kendi lehine kullandı. Hareketlerini güçlendirmek için şok dalgasını kullanarak üzerime doğru süzüldü.

Geriye dönüp baktığımda, tanrısal bir hamleydi. Böyle bir şeyi ondan başka yapabilecek tek kişinin Bay Orsted olduğunu düşünüyorum. Şok dalgası savurup savurmayacağımı tahmin etmesi, ardından onun menziline girecek kadar yakınlaşması gerekiyordu. En ufak bir hata yapsaydı kendi dövüş duruşu çökerdi. Bunu daha önce yapmış bir hâli de yoktu üstelik! Onunla talim yapmıştım, evet, hatta aynı hamleyi de kullanmıştım ama bu şekilde karşılık verdiği tek an buydu. Doğru ya. Yalnızca tek bir sefer. Tek bir denemede, mükemmel bir zamanlamayla bu hamleyi gerçekleştirmişti. Bir anda o saldıran taraf, ben ise savunan taraf olmuştum.

Ama paniklemedim. Kolayca kazanabileceğimi zaten hiç düşünmemiştim. Başlangıçta iyi gittiğimi hissetsem bile durumu kolayca tersine çevirebileceğini tahmin ediyordum. Savunma duruşuna geçerek dövüşe dikkatle devam ettim.

Saldırılarını savuşturdum, kaçındım, ara sıra hamle yaptım ve bazen pozisyonumu ayarlamak için şok dalgası kullandım. Tamamen saldırıya geçemiyordum ama yine de zaman zaman saldırmayı başarıyordum.

Kızıl Anne bir saldırıyı her zaman sonuna kadar götüren türden bir kadındı ama ben kendimi Kuzey Tanrısı Stili ve Su Tanrısı Stili ile nasıl koruyacağımı öğrenmiştim. Onun bu amansız saldırısını püskürtmek için tüm bu teknikleri kullanmaktan çekinmedim.

Bir adım ileri, bir adım geri. İkimiz de bitirici bir vuruş yapamıyorduk, bu da ikimizin de bir açık bulmaya çalıştığı anlamına geliyordu.

Kızıl Anne, bastıramayacağı bir rakibe karşı kaba kuvvetle yüklenmeye çalışmazdı. Belki böyle şeyler yaptığı zamanlar olmuştu ama bana karşı bunu denemeyeceğinden emindim. Bunu bildiğimden, şok dalgamı bana karşı tekrar kullanmaya çalışacağını tahmin ettim. Onun açısından zorlu bir hamle olsa da aynı numarayı iki kez çekmeye kalkışırsam hamlesini tekrarlayıp beni ezer geçerdi. Bu yüzden ona sezdirmemeye dikkat ederek tuzağımı kurmak için sabırla bekledim.

O an ansızın geldi ama beklediğim anın bu olduğunu biliyordum.

Kızıl Anne eskisinden biraz daha fazla güçle içeri daldı. Yana kaçıp kılıcımı savurdum. Ona vurmak için mükemmel bir fırsata atılıyormuş gibi görünerek alçaldım. Yapılması gereken en doğal hamleymiş gibi duruşunu düzeltti ve kılıcımdan sıyrıldı.

İşte buydu.

Şok dalgamı her zamankinden daha fazla güçle etkinleştirdim. O kadar güçlüydü ki duruşumu desteklemek yerine dengemi bozacaktı. Geleceğini bilsen bile patlamaya ancak dayanabilirdin, peki ya bilmiyorsan? Dengenin işi bitmiş demekti. Çoğu kişi ya yere serilir ya da dizlerinin üstüne çökerdi. Kızıl Anne bile ayaklarını yere tam basamadı. Ayakta kalabilmek için duruşunu iki kez düzeltirken ayaklarının kaydığını duydum.

Açık vermişti.

Işık Kılıcım dosdoğru Kızıl Anne’nin ensesine doğru savruldu. Kahretsin! diye düşünecek vakit bulabilmiş olmam… ne kadar geliştiğimin bir kanıtıydı. Kılıcımın yörüngesini son anda kıl payı değiştirdim. Ben bunu yaparken Kızıl Anne duruşunu toparlayıp Işık Kılıcını boynuma doğru savurdu.

Kaybedecektim.

Derken Kızıl Anne’nin kılıcı duraksadı. Kılıcını boynum yerine bileğime doğru savurmaya başladı.

Beynim vücuduma yetişemiyordu.

Kılıcı bana ulaşamadan benim kılıcım Kızıl Anne’nin elini koparıp attı. Yansıma Kılıcı’ydı. Kılıcımı ona doğrulttuğumda eli havada süzülüyordu.

“Bitti!”

Bunu söyleyen kimdi? Beyaz Anne mi?

Babamın, Kızıl Anne’nin arkasından beti benzi atmış halde bize doğru koştuğunu gördüm. Beyaz Anne’nin Kızıl Anne’nin elini yerden aldığını gördüm. Ve Mavi Anne’nin yüzünde rahatlamış bir ifade olduğunu gördüm. Lara eve geri döndü, Sieg ve küçük kız kardeşlerim ise sevinç çığlıkları attı.

Dönüp bakınca zaferi ucu ucuna elde etmiştim. Ona karşı tekrar kullanabileceğim türden bir strateji değildi. Saf güç açısından benden hâlâ fersah fersah üstündü. Yine de kritik anda ona karşı direnebilmiş olmam fazlasıyla yeterliydi.

“Arus,” dedi.

Birbirimize birkaç saniye baktıktan sonra sarıldık. Eksik eline rağmen beni kollarının arasında sımsıkı tuttu. Gerçekten çok güçlüydü. Beni o kadar sert sıktı ki boğacağını sandım ama hiç umrumda değildi.

Her zaman yanımdaydı. Beni tek bir kez bile terk etmemişti.

O an bana “Aferin” gibi tek bir kelime bile söylemedi. Ama beni sözsüz bir şekilde takdir ettiğini hissedebiliyordum.

Ben de ona sarıldım. Ağladığıma eminim.

Ve böylece bir erkek oldum.

*

Bir erkek olarak kabul edildikten sonra yapmam gereken ilk şey, şeydi… hazırlanmaktı. Tabii ki. Aisha’yı almaya gidecektim.

Yine de Asura Krallığı’na sadece sırtımdaki kıyafetlerle gitmek hoş durmazdı. İçime sinmiyordu. Müstakbel gelinimi almaya gidecektim. Bunu hakkıyla yapmam gerekiyordu, değil mi? Ama bunun ne gerektirdiğine dair en ufak bir fikrim yoktu.

Aisha gittikten sonra o konuda herhangi bir tecrübe edinmiş falan da değildim.

Bir sürü kız beni baştan çıkarmaya veya aklımı çelmeye çalışmıştı ama hiçbirine yüz vermemiştim. Kur yapma safhasından sonra ne olduğunu bilmiyordum. Benim için gerçekten tamamen bilinmeyen bir bölgeydi.

Tavsiye almak için babama gittim. Sonuçta üç karısı vardı, ne yapılması gerektiğini kesin bilirdi.

“Aisha’yı alma konusunda ne yapmalıyım? Kızlarla pek iletişimim olmadı, bu yüzden hiç fikrim yok. Sen bu işleri iyi bilirsin değil mi Baba?”

Babam yüzünde ekşi bir ifadeyle bana baktı. “Şey, benim de o konuda pek tecrübem olduğu söylenemez.”

Görünüşe göre kadınların peşinden normal yollardan koşma konusunda aslında pek bir tecrübesi yoktu. Annelerimle nasıl yeniden bir araya geldiğini bana açıklarken inledi.

“Aklına ne geliyorsa kendi başına yapmalısın. Söz konusu kişi Aisha. Ona yapacağın her şeyden fazlasıyla mutlu olacağına eminim,” diye ekledi en sonunda güçlükle.

Benim için bir şeyler düşünmek adına elinden geleni yaptı ama somut tek bir fikir bile vermedi. Hikayesinden işime yarayabilecek tek şey Aisha’yı tehlikedeyken kurtarmaktı, ama bu hiç gerçekçi değildi. Sırf onu kurtarabilmek için kötü adamların ona saldırmasını sağlayamazdım ya.

Kendi başıma bir şeyler uydurmam gerekecek sanırım…

Tam pes etmek üzereydim ki—

“Pekala, bu tür konulardan anlayan biri var aslında,” diye ekledi babam. Beni biriyle tanıştıracaktı.

Babam onu şöyle tanımladı: “Tanıdığım en büyük hovarda ve bu tür durumlara acayip alışıktır.”

Aklıma gelen ilk kişi Büyük Büyükanne Elinalise oldu ama bahsettiği kişi o değildi.

“Yalnız… Gerçekten iflah olmaz bir hovarda, o yüzden ortaya atacağı fikirlere Aisha bayılır mı bilemiyorum. Önerilerini sadece fikir almak için kullanmanı tavsiye ederim… Onları sakın kötü bir şey yapmak için kullanma,” diye vurguladı.

O an heyecanlanmıştım, çünkü beni sanki masallardan fırlamış bir büyücüyle falan tanıştıracakmış gibi hissettirmişti.

*

Babam en sonunda beni Asura Krallığı’ndaki kaleye götürdü. Hâlâ şaşkın olsam da binanın içine doğru ilerledik. Sonunda şatafatlı bir çalışma odasına vardık.

Geçmişte kaleye birkaç kez gelmiştim. Aisha ile kaçtığımızdan beri oraya gitmemiştim ama o gerçekleşmeden önce babam beni orada birkaç partiye götürmüştü. Göz kamaştırıcı, debdebeli bir dünyaydı. Şu an Asura ile savaşta olmasaydık, o zamanlar gerçek yüksek sosyete hayatının nasıl bir şey olduğunu ikinizin de deneyimlemesini çok isterdim.

Ama vakit zaten geceydi, bu yüzden mekan o an için öyle göz alıcı değildi.

“Son zamanlarda oldukça meşguldüm, anlarsın ya.”

Odada tek bir adam vardı: Asura’nın Yedi Şövalyesi’nin lideri Luke Notos Greyrat. Kraliçe Ariel’in Kraliyet Hançeri. Ünlü bir adamdı. Kılıç kullanmada pek becerikli olmasa da siyasi zekasıyla ve insanların sevgisini ve güvenini kazanma yeteneğiyle tanınırdı. Geçmişte katıldığım bir partide Sieg onunla konuşacağı için çok heyecanlanmıştı.

İnsanları kendi tarafına çekmekte iyi olsa da kadınlar konusunda tavsiye istenecek türden biri değildi—ya da ben öyle sanıyordum. Daha sonra başkalarına sorduğumda, yardım istemek için aslında biçilmiş kaftan olduğunu söylediler. Detayları pek bilmiyorum ama gençken bayağı hovardaymış.

“Demek bir kadın konusunda yardıma ihtiyacın olduğunu duydum. Hayırdır? Okulda hamile bıraktığın genç bir hanım mı peşine düştü?” dedi Luke.

“Oğlum asla öyle bir şey yapmaz,” diye cevap verdi babam.

“Oho, gayet farkındayım. Oğlunun gönül işlerini gayet iyi biliyorum… Ama Asura Kraliyet Akademisi’ne devam edecekse soylu kadınların kendisine yaklaşmasına hazırlıklı olmalı.”

“Nedenmiş o?”

“Kraliçe Ariel kızını senin oğullarından biriyle evlendirmek istiyor. Prensesin daha cazip görünmesini sağlamak için muhtemelen yoluna pek de çekici olmayan birkaç kız çıkaracaktır.”

“Lütfen oğlumun aklını çelmeye çalışmayı keser misin? Zaten sevdiği biri var.”

“Şaka yapıyorum… demek isterdim ama Majestelerinin onun yoluna en azından bir kız çıkaracağına hazırlansanız iyi edersiniz.”

Babam ile Luke sohbet ederken gayet yakın görünüyorlardı.

Luke şaka yaptığını söylemişti ama kraliyet akademisine gitmeye başladığımda kızların bana yaklaşmadığını söylersem yalan olurdu. Aralarında çekici olanlar, hatta büyük göğüslü olanlar bile vardı… Ama asla pes etmedim çünkü Aisha’m vardı! Yemin ederim.

“Aisha nasıl?” diye sordu babam. “Ona asılmadın, değil mi? Eğer asıldıysan bütün bu kaleyi yerle bir ederim.”

“Senin ailenden birine el uzatacak kadar kadınsız kalmadım. Aisha’nın çok çekici bir kadın olduğunu ve daha da önemlisi son derece yetenekli olduğunu kabul ediyorum. Yine de ona asılmaktan hayırlı bir şey çıkmayacağını çok iyi biliyorum, bu yüzden yapmadım.”

“Denesen bile benim Aisha’m asla pas vermezdi,” diye üsteledi babam. “Yüzün yakışıklı diye hemen havalara girme.”

“Biliyorum! Vallahi sende hiç mizah anlayışı yoktu zaten… Her neyse, sadede gelelim.”

Kraliyet akademisinden mezun olan Aisha kalede çalışıyordu. Söylediğine göre Kraliçe Ariel için ufak tefek büro işleri yapıyordu ama etrafındaki herkes o kadar çok şey yaptığını, neredeyse buranın düzenini baştan aşağı değiştirdiğini söylüyordu.

Görünüşe göre orada bulunduğu sırada koyduğu kurallar Asura Krallığı’nda hâlâ tıkır tıkır işliyordu. Yine de son zamanlarda orada neler olup bittiğinin detaylarını bilmiyorum. Sonuçta diplomatik ilişkileri kestik. Kraliçe Ariel vefat ettikten sonra işler epeyce değişti.

“Buradaki konumu pek de güçlü değil,” diye söze başladı Luke. “Onu Ruquag Paralı Askerleri’nden bir konuk ve Rudeus’un küçük kız kardeşi olarak ağırlıyoruz ama Asura Krallığı içinde aslında hiçbir statüsü yok. Yine de yetenekli ve insan ilişkilerinde başarılı, bu yüzden diğer departmanlardaki herkes onu tanıyor. Paralı asker grubundan ayrılırsa onu hak ettiği şekilde karşılamaktan memnuniyet duyacağını söyleyen pek çok kişi var burada… Kraliçe Ariel de bunlardan biri.”

Luke duraksayıp bana baktı. “Hatta seni de seve seve bağrına basacaktır.”

Başımı iki yana salladım. “Hayır, ben Ba—Babamın ve Bay Orsted’in emrinde çalışmayı planlıyorum.”

“Rudeus’un izinden gitmeyi planlıyorsan seni zorlayacak değiliz. Ama Aisha buradaki insanlar tarafından çok seviliyor. Onu almaya geldiğinde hak ettiği değeri verip önemli bir kadın gibi muamele etmezsen bu durum kimsenin içine sinmez.”

O zamanlar kafam karışmıştı. Artık bir erkek olmuştum ve tek istediğim sevdiğim kadınla yeniden bir araya gelmekti. Neden güç mücadeleleriyle kafamı yormak zorundaydım ki? Bunların hiçbiri umrumda değildi. Kraliçe Ariel teknik olarak Orsted’in şemsiyesi altındaydı, bu da onu müttefik yapıyordu; yani tabiri caizse üzerime düşeni yapmam gerektiğini anlıyordum ama…

İmdadıma yetişen babam oldu. “Luke, sadede gelelim dememiş miydin? Girişi niye bu kadar uzattın?”

“Giriş kısmı da önemlidir, öyle değil mi?” dedi Luke omuz silkerek.

“Hiç de değil. Lafı dolandırmayı bırakıp oğluma bir kadını elde etmenin en iyi, en havalı yolunu anlatır mısın artık? Zahmet olacak.”

Luke ona hoşnutsuz bir bakış atarken babam başıyla selam verdi.

“Bir araba,” dedi. “İki kişilik, iki atlı kapalı bir araba iyi olur. Mümkün olduğunca süslü olsun. Atlar beyaz olmalı. Siyah da olur ama kül rengi ya da benekli at kesinlikle olmasın. Arabayı, onun ve kadın arkadaşlarının eve dönerken geçtikleri bir yere park et. Mümkünse kalenin arka girişine park etmelisin. Önceden bir randevu ayarladığından emin ol ama her şeyi anlatma. Sadece, ‘O gün seni almaya geliyorum,’ de.”

“B-başka ne var?” diye sordum.

“Geldiğinde şöyle de: ‘Seni almaya geldim. Gidelim.’ Bu kadar. Başka bir şey söylemene gerek yok.”

“Gerçekten bu kadar mı?”

“Evet. Sonra onu villana veya bir hana götür ve… gerisini biliyorsun zaten, değil mi?”

Bu sefer hoşnutsuz görünme sırası babamdaydı. “Sen onu nasıl bir prens sanıyorsun?” diye mırıldandı.

Ama Luke’un stratejisinin etkili bir strateji olacağından emindim. Ranoa Büyü Üniversitesi’ne devam ettiğim zamanlarda bile kızların bu tür şeylerden bahsettiğini duyduğumu hatırlıyordum. Bir gün prensleri beyaz atının üzerinde gelip onları üniversitenin ön kapısından alacaktı. Yalnız, Luke’un önerisinde kızlardan duyduklarımdan farklı olan bir ayrıntı vardı; onu merak etmiştim.

“Neden bir araba? Birlikte ata binsek daha iyi olmaz mıydı?”

“Açıkta olmak dedikodulara yol açar… yoksa böyle şeyleri umursamıyor musun? Hakkında dedikodu yayılmasından hoşlanmayacak pek çok kadın vardır. Önce gideceğiniz yeri gizli tutup ilişkinizi daha sonra açıklamanızı tercih ederler. Muhtemelen ona değer verdiğini ve ilişkinizde ciddi olduğunu bilmek ister, değil mi?”

“Lütfen oğluma şu ürpertici taktiklerini öğretmeyi keser misin?” diye söze girdi babam.

“Hey, benden yardım istemeye gelen sensin.”

Babam Luke’un yanında biraz garip davranıyordu ama bunun konumuzla ilgisi yoktu. O zamanlar kafamın karıştığını hatırlıyorum ama babam zaten oldukça sık tuhaf davranırdı.

“Söylemeye çalıştığım şey,” diye devam etti Luke, “onun isteklerini gerçekleştirmenin önemli olduğu. Aisha beyaz atlardan mı yoksa bir arabadan mı memnun kalır bilemem. Yıllardır görüşmemiş olsanız bile, ne istediğini ikiniz benden çok daha iyi bilirsiniz. Bir de bu açıdan düşün.”

“Aisha’nın istediği şey…”

Kesin cevabı tahmin etmemin imkanı yoktu ama Aisha’nın nelere önem verdiğini biliyordum. Kendisine nasıl yaklaşılmasını isteyebileceğine dair az çok bir fikrim vardı.

“Pekala. Çok teşekkür ederim,” dedim.

“Cidden iyi olacak mısın? Luke’u sakın taklit etmeye kalkma,” dedi babam hafif bir panikle.

Günün sonunda bu tıpkı Kızıl Anne ile dövüştüğüm zamanki gibiydi. Kendi başıma düşünmeli ve elimdeki her şeyle bu işe yaklaşmalıydım.

*

Bir araba hazırlattım.

Tam da Luke’un önerdiği gibi kapalı bir araba seçtim ama onun tavsiye ettiğinden çok daha büyüğünü. Dört beyaz atın çektiği dört kişilik bir arabaydı.

Bir randevu ayarladım. Aisha’yı tanıdığımdan, birlikte çalıştığı herkese veda etmek için zamana ihtiyacı olacağını tahmin ediyordum.

Aisha işi bittiğinde genellikle kaleden kaldığı yere yürüyerek dönerdi. Yakınlaştığı hizmetçilerle birlikte eve giderdi. Kale, yaşadığı yerden pek uzak sayılmazdı ve Soylular Bölgesi güvenliydi ama yürüyerek eve döndüğünü duyduğumda endişelenmeden edemiyordum. Aslında eve dönerken ona sürpriz yapmak için bekliyor olacaktım; ben bunu bu kadar kolay yapabiliyorsam başkası da yapabilirdi.

Kaleye araba park edebilen tek kişiler izin almış olanlardı, bu yüzden o bölgenin güvenli olduğuna inanmak istiyordum. Hem yolu kapatmak gibi bir niyetim de yoktu. Araba sadece eve gitmek için bir araçtı.

O gün için hazırladığım tek şey bir araba değildi. Elimde bir çiçek buketi vardı. Eve dönüp bahçedeki çiçek tarhından birkaç tane topladım—tam da Aisha’nın kendisinin yetiştirdiği ve sevdiği çiçeklerdi. Bebek treant’ımız Byt’tan da birkaç çiçek aldım. Hepsini demet yapıp kokladım. Tıpkı bizim bahçe gibi kokuyorlardı.

Onları izinsiz aldığım için bana kızabilirdi ama bütün çiçekleri toplamış değildim ya! Onlara bakmaya ben de yardım ediyordum, bu yüzden bu kadarlık bir demet herhalde affedilebilirdi. En azından Byt ve Zenith Büyükanne izin vermiş gibi hissettiriyordu. Biraz çiçek almak istediğimi söylediğimde Zenith bizzat kendi elleriyle bana uzatmıştı.

Kıyafetimi, ailemizin Ranoa’da sık sık gittiği bir giyim mağazasından aldım. Babam oranın müdavimiydi ve daha önce ben de onunla gitmiştim ama ilk kez kendi isteklerimi dile getirip bir kıyafet seçmiş ve kendime satın almıştım. Tezgahtar ve babam yakıştığını söyledi ama aynada kendimi gördüğümde kıyafetin içinde eğreti durduğumu hissettim.

Belki de sürekli Kızıl Anne’yi görmeye alışkın olduğumdan, Kılıç Tanrısı Stili giysilerimin içinde daha iyi göründüğümü düşünüyordum.

Buluşma vakti yaklaşmıştı, bu yüzden Aisha’yı beklemek üzere arabadan indim.

Kalenin arka girişi o kadar büyüktü ki buraya “arka giriş” demek bile tuhaf kaçıyordu; atla veya arabayla eve dönen bir sürü insan vardı. Tabii ki öyle olacaktı. Kalede çalışanların çoğu ya soyluydu ya da benzer statüdeki insanlardı. Hizmetçiler bile hizmetkarlık yapan alt kademe soylu kadınlardı. Askerler halktan kişiler olabilse de geçmişi temiz ve net kimseler olmak zorundaydılar. Bütün bu insanlar yanımdan geçerken neyin peşinde olduğumu merak ederek bana göz ucuyla bakıyordu.

Benim yaşlarımda birkaç kız vardı. Beni görür görmez bir şeyi fark etmiş gibi göründüler ve hızla uzaklaştılar. İnsanların fısıldaştığını bile duydum. Kızlar sessiz olduklarını sanıyorlardı ama tiz bir tonla konuştukları anlaşılabiliyordu.

Aslında kimse öne çıkıp orada ne yaptığımı sormadı ama sanırım süslenip püslenmiş olmam ve elimde bir buket tutmam durumu fazlasıyla netleştiriyordu.

Belki de çuvallamıştım.

O ana kadar üstünde pek düşünmemiştim ama ya Aisha beni reddederse?

Kimse benimle alay etmiyordu ama yine de kıyafet seçimimde çuvalladığımı hissetmekten kendimi alamıyordum. Giyim tarzları ve modası Asura Krallığı ile Ranoa arasında farklılık gösteriyordu ve ben kabak gibi göze batıyormuşum gibi hissediyordum. Bir partiye gidiyormuş gibi giyinen tek kişi bendim.

Aisha pratik ve ayakları yere basan biriydi. Bütün bu tantana ve gösteriş yerine belki de normal bir şekilde kaldığı yerde onu ziyaret etmemi tercih ederdi.

Ya da belki daha da abartmalıydım. Bayağı gerçek bir parti mi verseydim acaba? Yok, yok. Doğru cevap bu olamazdı.

Endişeyle bekledim ve sonunda kaleden tek bir kadının çıktığını gördüm. Omuzlarına gelen saçlarını toplamıştı ve uzun zaman önce ona verdiğim saç süsü hareket ettikçe sallanıyordu. Bir elbise giyiyordu. Kızıl renkte bir elbise. Bu şekilde giyinerek çalışmış olmasına imkan yoktu. Bir partiye mi gidiyordu?

Gerçekten böyle düşünecek kadar kafasız değildim. Aisha benim için süslenmişti. Tıpkı benim onun için giyinip kuşandığım gibi, o da benim için yapmıştı. Bunu fark ettiğim anda kalbim güm güm atmaya başladı. Aisha’nın beni reddetmesine imkan yoktu. Tıpkı benim gibi onun da bunca zamandır bu anı beklediğinden emindim. Benim büyüyüp bir erkek olmamı ve onun için geri dönmemi beklemişti.

Tabii ki tek yaptığı şeyin beklemek olduğunu düşünmüyordum. Bay Luke’un bize söylediğine bakılırsa Aisha eskisine göre biraz değişmişti.

Eskisi gibi inanılmaz yetenekliydi ve anında işe almak isteyeceğiniz türden biriydi. Ama artık etrafındaki herkes tarafından korkulan değil, el üstünde tutulan biriydi. Ona, çevremizdeki insanların da memnun kalacağı şekilde değer vermeli ve hürmet göstermeliydim.

Yani değişmiş olsa bile muhtemelen hâlâ ondan nefret edenler vardı. Dünyadaki herkes ona bayılıyor değildi ya. Ama duyduklarıma bakılırsa böylesine olumlu bir itibar kazanmak için inanılmaz bir ilerleme kaydetmiş olmalıydı.

Benimle birlikte olabilmek için daha olgun bir insan olmaya çok çabalamıştı. Muhtemelen.

Hayır, eminim.

Aisha önümde durdu. “Selam. Kocaman olmuşsun.”

Onu en son görmemden bu yana gerçekten çok uzun zaman geçmişti. Geçtiğimiz birkaç yılda her türlü kadını görmüştüm. Ne de olsa büyük göğüslü kadınlara bakmaktan kendimi alamıyordum. İçgüdüsel olarak onlara dokunmak, hatta kucağıma almak istemiştim.

“Sadece birkaç yıl oldu ama seni neredeyse tanıyamıyordum. Vay be… Bunca zaman sana âşık kaldığımı sanıyordum ama sanırım yeniden âşık olmak böyle bir hismiş.”

Aisha’ya bakarken aklımdan bir düşünce geçti.

“Şey? Heeey, Arus? İyi misin?”

Sevdiğim tek kadın oymuş.

“Şey, şey, şey. Dur bir dakika, yoksa gerçekten burada başka birini mi bekliyordun?” Aisha şaka yapıyordu ama sesindeki hafif hüznü duyabiliyordum.

İşte o zaman sonunda konuşmak için ağzımı açtım. Tek dizimin üzerine çöktüm, elimdeki buketi ona doğru uzattım ve gözlerinin içine baktım.

“Seni seviyorum. Benimle evlenir misin?”

Birkaç saniye boyunca Aisha’nın ağzı açılıp kapandı. Ama sonra derin bir nefes aldı, sırtını dikleştirdi ve çiçekleri elimden aldı.

“Büyük bir zevkle.”

Böylece Aisha ile ben evlendik.

*

Aisha ile yeniden kavuştuktan sonra yapmak istediğim bir şey vardı. Onu kalenin kenarına park ettiğim at arabasına davet ettim.

“Aman aman. Ne kadar gösterişli bir araba. Epey de becerikli bir delikanlı olmuşsun. Yoksa ben yokken çapkının teki mi oldun?” diye takıldı Aisha.

“Ah, yapma ama. Bay Luke’tan tavsiye istediğimde bana böyle bir araba hazırlamamı söyledi. Hepsi bu,” dedim.

“Vay be, tavsiye almak için çapkının birine mi gittin? İlahi, beni şimdi nereye götüreceksin acaba? Ama sorun değil sanırım. Ne de olsa artık senin karınım. Bugün nereye gitmek istersen sana eşlik edeceğim. Sormama gerek yok sanırım ama ağabeyimden izin aldın, değil mi?”

Aisha neşeyle güldü, arabaya baktı ve ardından arabacıya selam verdi. Eskiden olsa Aisha böyle birine selam vermek için asla zahmete girmezdi. Âdet önceden ödeme yapmaksa belki küçük bir bahşiş falan verirdi ama asla selam vermezdi.

“Arabanın nasıl göründüğünü bırak şimdi,” dedim. “Lütfen benim için içeri girer misin?”

“Ooo, bana muhteşem bir hediye falan mı hazırladın yoksa?”

“Evet. Umarım beğenirsin.”

Aisha elbisesinin eteğini kaldırdı, ben de kapıyı onun için yavaşça açtım. Elini tuttum ve arabaya binmesine yardımcı oldum. Ve içeride onu bekleyen—

“Aisha.”

“Ah!”

İki kişiydi. Biri elbise giymişti ve en az Aisha kadar güzel görünüyordu. Lilia Büyükanne’ydi.

“Anne,” dedi Aisha yumuşak bir sesle.

Ve tabii ki—

“Leroy?”

Orada, küçük cüssesine rağmen şıkça giydirilmiş üç yaşında bir erkek çocuk oturuyordu. Uslu bir çocuktu. Onun yaşındayken ben bir at arabasının içinde asla sakin sakin oturamazdım. Her zaman bu kadar uslu olduğundan değil tabii. Belki de o gün kiminle buluşacağını biliyordu. Çevresinin henüz tam anlamıyla farkında olacak yaşta değildi ama yine de bugünün önemli bir gün olduğunu anlamış olabilirdi.

Aisha her ikisine de baktı, ardından tereddüt ettikten sonra gözlerini Lilia Büyükanne’ye dikti. Büyükanne hafifçe başını salladı ve Aisha oğluna doğru uzandı.

“Selam, Leroy! Gerçekten de kocaman olmuşsun!” Ellerini koltuk altlarına koyup onu yukarı kaldırdı. “Ben senin annenim. Beni hatırladın mı?”

Leroy sessizce başını iki yana salladı. Onu hatırlamasına imkân yoktu.

“Anne…”

Leroy’a evde Anne diye çağırdığı kişilerin öz annesi olmadığı defalarca söylenmişti. Leroy öz annesinin kim olduğunu hiç sormamıştı. Bunun bir sebebinin henüz çok küçük olması olduğundan emindim ama düzgün konuşmayı öğrendikten sonra bile bu soruyu bir kez olsun sormamıştı. Yine de bunu içten içe merak etmiş olmalıydı.

Onu elimden geldiğince çok seviyordum, evdeki herkes de öyleydi. Annelerim ona hiçbir zaman kötü davranmamıştı ama asla onun annesiymiş gibi davranmaya da çalışmamışlardı. Sınır zaman zaman bulanıklaşsa da o çizgiyi asla aşmamışlardı.

“Anne…” dedi Leroy bir kez daha. Aisha’ya sarıldı ve ağlamaya başladı. Henüz zar zor konuşabiliyordu ama bir şeyleri hissetmiş olmalıydı.

“Ooo, tamam, tamam. Yanında olamadığım için çok özür dilerim. Seni sevmediğim için ya da başka bir şeyden dolayı gitmedim. Kötü bir şey yaptığım içindi. Özür dilerim. Bundan sonra hep birlikte olacağız, tamam mı?” dedi Aisha gözyaşları içinde Leroy’un sırtını pışpışlarken. Sonra onun omzunun üzerinden bana baktı. “Arus… Gerçekten de yetişkin bir adam olmuşsun.”

Aisha ile yeniden kavuştuktan sonra yapmak istediğim bir şey daha vardı. Yani gerçekten ama gerçekten yapmak istediğim bir şeydi, bilesiniz. Ama o an buna öncelik veremeyeceğimi biliyordum.

“Üzerine bu kadar çok yük alma. Kendini tutmak zorunda değilsin. Artık yanındayım,” dedi Aisha, sanki aklımı okuyormuş gibi.

Sanırım o zamanlar üzerimde çok fazla baskı hissediyordum. Kendi kendime bir adam, bir yetişkin, bir baba olduğumu ve Greyrat ailesinin bir sonraki reisi olacağımı söyleyip duruyordum. Kendimi gaza getirmeye çalışıyordum ama belki de durumu fazla abartıyordum.

Aisha benden başını çevirip Lilia Büyükanne’ye baktı ve “Anne, sonunda döndüm,” dedi.

“Hoş geldin,” diye karşılık verdi Lilia Büyükanne.

“İstediğin gibi biri olamadığım için özür dilerim.”

Lilia Büyükanne şaşırmış görünüyordu. “Hayır. Seni istediğim kalıba sokmak için çok fazla zorladım, ben özür dilerim.”

Eve döndüğümüzde söyleyemediği kelimeler bunlardı. Hayatımızı değiştiren o gün aklına gelen sözler. Söylemek istediği sözler.

O zamandan beri Lilia Büyükanne ile birkaç kez konuşmuştum. Aralarının bozulmasının nedeni olduğum için, aralarındaki ilişkiyi düzeltebilecek tek kişinin ben olduğumu hissediyordum.

Bugün gelene kadar Lilia Büyükanne bana defalarca kendisinin gelmesinin gerçekten sorun olup olmayacağını sormuştu. Sadece Leroy’un gitmesinin daha iyi olup olmayacağını merak ediyordu. Ona sorun olmayacağını söylemiştim çünkü Lilia Büyükanne’nin aslında Aisha’ya malıymış gibi davranmadığını biliyordum. Sadece kendi doğrularına biraz fazla bağlıydı.

İlerleyen günlerde muhtemelen bir araya gelip daha samimi bir sohbet etmişlerdir ama o an için birbirlerine tek söyledikleri bunlardan ibaretti. Bu kadarı yetti de arttı bile.

“Pekala. Haydi gidip akşam yemeği yiyelim,” diye teklif ettim.

Aisha’nın yüzü aydınlandı. “Harika. Bugün öğle yemeği yemedim, açlıktan ölüyorum. Bizi nereye götürüyorsun?”

“Soylular Bölgesi’nde gece manzarası harika olan şık bir restoran var. Oraya gitmeyi düşünüyordum.”

“İlahi. Orası Luke’un kızları tavlamaya çalışırken hep kullandığı yer değil mi? Anne, Arus ben yokken yaramaz bir çocuk olmuş! Ne yapacağım ben bununla?”

“Aisha, Efendi Arus sadece sizi memnun etmeyi…”

“Biliyorum. Sadece takılıyorum! Sanırım biraz heyecanlıyım. O kadar uzun zaman oldu ki ve yeniden birlikte olacağımızı düşündükçe ben sadece… Teşekkür ederim, Arus. Sana da teşekkür ederim anne,” dedi Aisha buruk bir gülümsemeyle.

Enerjiyle dolup taştığını görebiliyordum ama yine de hatırladığım Aisha’ydı. Birlikte kaçmamızdan önceki o kız kaybolmamıştı.

Ne de olsa bahsettiğimiz kişi Aisha’ydı. Neşeli rolü yapıyor olması da mümkündü ama Lilia Büyükanne ve ben, o eski Aisha’nın bizimle yeniden iletişim kurmasından dolayı rahatlamıştık.

Hatta dürüst olmak gerekirse, gergin olan muhtemelen bendim.

“Evimdeyim.”

Gerçekten de evindeydi. Sonunda evine dönmüştü.

*

“Ondan sonra Aisha ile uzun yıllar geçirdim. Asura Kraliyet Akademisi’ne gittim, mezun oldum ve resmi olarak Bay Orsted ile babam için çalışmaya başladım; aynı zamanda Aisha’ya paralı asker birliğinin danışmanı olarak yürüttüğü görevinde yardım ettim. Birliği yönetmeyi ondan öğrendim. Ayrıca her gün Babam ve Kızıl Anne ile dünyayı dolaştım. Sonunda paralı asker birliğinin lideri oldum ve, şey… gerisini zaten biliyorsunuz,” diye açıkladı Arus, anlatısını tamamlayarak.

Bir noktada, emri altındaki iki kişi yere rahatça kurulmuştu. Yüzlerinde boş ifadelerle onun anlattığı hikâyeyi dinliyorlardı. O konuşmasını bitirdiğinde, tatmin olmuş bir şekilde başlarını salladılar.

“Bayağı güzel bir hikâyeydi,” dedi Luicelia. “Henry, bunu kulağına küpe etmelisin. Beni almaya geldiğinde yanında bir at arabası olduğundan emin ol.”

“Pekala, dur bakalım. Beni almaya gelmesi gereken kişi sensin,” diye karşılık verdi Henry.

Arus’un emrindekiler ayağa kalkarken atışmaya devam ettiler. Sonra ikisi de kitaba doğru baktılar.

“Gerçekten sadece bir günlükmüş. Vay be. Herkes 29. ciltten efsanevi bir nesneymiş gibi bahsediyordu, ben de içinde daha inanılmaz şeylerin yazılı olduğunu sanmıştım,” dedi Henry.

“Aksine, benim için fazlasıyla inanılmazdı,” dedi Arus. “Aksi takdirde babamın tüm bu durum hakkında ne hissettiğini asla okuyamayacaktım. Bunu bulduğunuz için teşekkürler.”

“Hah, lafı bile olmaz. Şahsen benim ihtiyarın ne düşündüğünü öğrenmek gibi bir arzum yok.”

“Sanırım tek pişmanlığım şu: Keşke bunu Aisha vefat etmeden önce bulsaydınız.” Arus iç çekti.

“Bu çok şey istemek olur… Zaten özellikle bunu aramıyorduk ki,” diye itiraz etti Henry. “Ama bilirsin işte, oradaki Aisha bizim tanıdığımızdan çok farklı.”

Henry’nin tanıdığı Aisha sert ama nazik bir kadındı. Hoşgörülü biriydi. Henry ve Luicelia gibi inatçı insanlara ne yapmaları ve nelere dikkat etmeleri gerektiğini sabırla, nazikçe ve dikkatle anlatırdı. Kendisinden daha az yetenekli veya becerikli insanlara asla tepeden bakmayacak türden biri gibi hissettirirdi.

“Siz aileydiniz, bu yüzden genel olarak size karşı daha yumuşaktı belki ama… evet, birlikte kaçmaya çalışmamızdan sonra gerçekten değişti.”

Aisha yaklaşık altı ay önce vefat etmişti. Yaşlılıktan ölmüştü. Orsted’e göre biraz daha uzun yaşaması gerekiyordu ama son birkaç yıl çalkantılı geçmişti. Aisha inanılmaz zekasını kullanarak Ogre Tanrısı İmparatorluğu’nu defalarca zafere taşımıştı. İmparatorluğun bu kadar kısa sürede sınırlarını bu denli genişletebilmesi onun sayesindeydi. Her gün yoğun bir tempoda çalışmıştı. Çok bitkin düşmüş olmalıydı.

Ülke savaştayken öldüğü için onun için devasa bir cenaze töreni düzenleyemediler ama yine de pek çok kişi katıldı. Hepsi onun için gözyaşı döktü. Kendi kişisel çıkarlarını tamamen bir kenara bırakan herkes onun vefatının yasını tuttu.

Aisha’nın stratejileri sayısız hayat kurtarmıştı ama o bundan fazlasını yapmıştı. Varlığı, nezaketi, düşünceliliği—tüm bu meziyetleri sayısız hayat kurtarmıştı. İnsanların ona tapmasının nedeni buydu. Aisha bunu kendi egosu için değil, yürekten kabul etmişti.

Bu kitabın yazıldığı dönemdeki Rudeus onu görseydi, küçük kız kardeşinin bu gelişimini görmekten tatmin olup kesinlikle gülümserdi.

“O zamanlar yaptığımdan dolayı suçluluk duyuyorum ama… iyi ki kaçmışız,” diye fısıldadı Arus.

Aisha o olaydan sonra değişmişti ama kime ve nasıl dönüşmeye çalıştığını ona hiçbir zaman söylememişti. Bu, kelimelere dökülebilecek bir şey olmadığı için miydi, yoksa sadece söylememeyi mi seçmişti? Cevap ne olursa olsun, Aisha’nın kendisi için belirlediği hedefe ulaştığından emindi.

“Çok mutluyum,” diye fısıldadı Arus. Bunca yıldır taşıdığı tek pişmanlık sonunda yok olup gitmişti.

“Yakın zamanda Aisha’nın mezarını tekrar ziyaret edelim,” diye önerdi Henry.

“Evet, bir sonraki görev tamamlandıktan sonra,” diye onayladı Arus.

Yaklaşan görev, Asura Krallığı işgalinin kilit noktasıydı ve Aisha’nın bizzat planladığı bir görevdi. Ancak planı tamamladıktan sonra sonsuz uykusuna yatmıştı. Arus, o vefat etmeden önce görevin neler gerektirdiğini kendisinden öğrenmişti ama oldukça karmaşıktı. Planın arkasındaki mantığı tam olarak anlamamıştı ama yine de diğerleriyle birlikte bunu yerine getireceklerdi. Bu Aisha’nın son göreviydi. Bunu yapmak zorundaydılar.

“Yine de ben kaleyi koruyacağım,” dedi Arus.

Yaşlı bir adamdı. Hâlâ gayet iyi hareket edebiliyordu ama uzun yıllar süren askeri hizmeti ona ağır bir yük bindirmişti. Ona kaleyi koruma emri verilmişti. Güvenliği hayati önem taşıyordu.

“Hadi ama. Burası en önemli yer,” dedi Henry.

“Buraya hiçbir düşman gelmeyecek. Tüm gün oturup çay içeceğim,” dedi Arus.

“Ne kadar önemli olduğu düşünülürse düşmanın gelmeme ihtimali yok.”

“Gelmeyecekler. Sizin buna engel olacağınıza güveniyorum.”

“Oho, olaya bu açıdan bakıyorsun demek? Sen ne düşünüyorsun, Luicelia?”

“Ben sadece bana verilen görevi yapacağım,” diye yanıtladı Luicelia. “Bana görevi veren o, bu yüzden düşmanın gelmeyeceğini söylüyorsa gelmeyeceklerdir.”

Henry ve Luicelia’nın görevinin bir parçası da hiç kimsenin bu kalenin varlığını keşfetmemesini sağlamaktı. Stratejik konumuyla ilgili bilgi edinen herkesi tespit edip suikastla öldürmüşlerdi. Arus görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirdiklerine inanıyordu ama yine de düşmanın bu bilgiyi ele geçirip saldırma ihtimali her zaman vardı. Eğer kaleyi ele geçirebilirlerse Ogre Tanrısı İmparatorluğu topraklarının yarısını kaybedebilirdi. Burası işte bu kadar önemliydi—o kadar önemliydi ki Orsted en güvendiği adamı buraya görevlendirmekte tereddüt etmemişti.

Arus bunu anlıyordu. Bu yüzden gülümseyerek şöyle diyebiliyordu: Arkanızı kollama konusunda endişelenmeyin. Sadece önünüzdeki şeye odaklanın.

“Kendimden çok sizin için endişeleniyorum. Orada ölmeyin.”

Arus ön saflarda yer almayacağı için bu, başkalarının onun yerine orada bulunması gerektiği anlamına geliyordu. Henry ve Luicelia da bir istisna değildi; savaş alanında boy göstereceklerdi.

Asura cephesi, herkesin ölebileceği bir arena olacaktı. Arus bu kadar genç insanları öyle bir yere göndermek konusunda karmaşık duygular besliyordu.

“Aynen öyle. Elimizden gelenin en iyiiisini yapacağız!” diye haykırdı Henry.

“Endişelenme. Ben ölmeyeceğim,” dedi Luicelia.

Arus ne kadar kaygılansa da verdikleri yanıtlar hiç de kasvetli değildi. Ölümü hafife mi alıyorlardı, yoksa aşırı mı özgüvenlilerdi?

“Bakın siz ikiniz—”

Arus onları azarlamaya yeltendi ama lafını yarıda kesip buruk bir şekilde gülümsedi. Az önce kendi gençliğinden söz ettikleri için garip bir şekilde utanmıştı. Bir zamanlar kendisi de genç bir aptalken, şimdi rehberlik edecek ve gençlerin aptallıkları yüzünden yorulacak konumdaydı.

Zamanın insanları güçlendirdiği söylenirdi ama çoğu insan kendi gelişiminin farkına varmadan yaşardı. Arus da bu insanlardan biriydi. Hâlâ toy olduğuna inanarak bir hayat geçirmişti ama işte şimdi yaşlı bir adamdı. Luicelia ve Henry de hiç şüphesiz birer yetişkin olana kadar aptalca kararlar vererek, işleri yüzlerine gözlerine bulaştırarak ve deneyimlerinden ders çıkararak bir hayat geçireceklerdi. Bir gün kendileri de yaşlanacaklardı.

“Peki, bu kadar hevesli olmanız güzel sanırım,” dedi Arus. “Pekala, hadi gidin artık. Bay Orsted’e rapor vereceğim, siz de biraz dinlenin.”

Onlara dırdır etmek Arus’un işi değildi. Bunun yerine, kendilerini rahat hissetmelerini sağlamak için sakin ve vakur bir şekilde geri planda bekleyecekti. Hata yaptıklarında arkalarını toplayacaktı. Yapması gereken tek şey buydu. Tıpkı kendisi için olduğu gibi, hayatta kaldıkları sürece hata yapsalar bile hayat devam edecekti.

Babam da muhtemelen böyle hissediyordu, diye düşündü Arus, ikilinin odadan çıkışını izlerken.

Rudeus pek baba gibi bir baba olamamıştı. Hatta Kızıl Anne, Arus için daha çok bir baba figürüydü. Aslında Arus kendisi bir baba olduğunda, davranışlarını Kızıl Anne’yi örnek alarak şekillendirdiği hissine kapılmıştı. Ama belki de babası—belki de Rudeus—şu an Arus’un sahip olduğu zihniyete sahipti.

“Öz çocuklarınla değil de torunlarınla böyle iletişim kurarsın, baba…” diye fısıldadı Arus, Rudeus’un Kitabı’na bakarak.

Rudeus Greyrat ölümünden çok sonra bile konuşulmaya devam etmişti ama pek de iyi bir baba sayılmazdı. Ancak günlüğünü okuduktan sonra Arus, babasının—acemice de olsa—Arus’u ve kardeşlerini büyütmek için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığını fark etmişti.

Arus da kendi oğluna aynı şekilde davranmıştı. Babasından daha iyi bir iş çıkardığını hissediyordu ama mükemmel olduğunu da söyleyemezdi. İşlerin planlandığı gibi gitmediği pek çok an olmuştu. Aynı şekilde Leroy da kendi kızıyla sorunlar yaşıyordu.

Heh… Sanırım ancak benim yaşıma geldiğinde gerçekten anlayabileceğin şeyler var.

Arus gençken Rudeus’u anlayamamıştı. Torun sahibi olduktan sonra bile belki hâlâ anlayamıyordu. Ama yaklaştığını hissediyordu. Yüzünde bir gülümseme belirdi.

Arus uzun zamandır babasını düşünmemişti. Şimdi Rudeus, Leroy ve kendisi arasındaki ortak noktaları görüyordu. Bu onu mutlu ediyordu. Rudeus’un Kitabı’nın kapağını hafifçe okşadı.

Arus elindeki kitaba zarar vermemeye dikkat ederek ayağa kalktı. Kitabı Orsted’e teslim etme niyetiyle, neşeli adımlarla odadan çıktı.

Mushoku Tensei – Redundant Reincarnation (LN)

Mushoku Tensei – Redundant Reincarnation (LN)

Mushoku Tensei - Gereksiz Reenkarnasyon, Mushoku Tensei - Dasoku Hen, Mushoku Tensei - Redundancy Chapter, 無職転生 - 蛇足編
Puan 8.8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2024 Anadil: Japonca
Rudeus Greyrat sonunda Biheiril Krallığı’ndaki karşılaşmadan galip çıktı. Onca zorlu mücadelenin ardından artık rahat bir nefes alıp macera günlerini geride bırakabilir. Tabii ki öyle bir şey yok! Efsanevi dövüş bitmiş olabilir ama İşsiz Reenkarnasyon ekibinin hikayesi henüz sona ermedi. Daha Norn’un düğünü var, Lucie’nin okulun ilk günü, Dohga ve Isolde için evlilik adayları bulma işi ve... o da ne, Ghislaine mi?! Mushoku Tensei evreninden bolca eğlence ve aksiyon için hazır olun; hikaye devam ediyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla