Mushoku Tensei (LN) Cilt 05 Bölüm 07

Millishion’da Bir Hafta

Millishion’da Bir Hafta

Çevirmen: NatsuJun

 

 

Diğer günün sabahı, planımızı Paul’a haber vermek üzere Arama Kurtarma Ekibi’nin karargahına doğru yola çıktım.

Karargah aşırı sıradan iki katlı bir bina. Babamı bulmam zamanımı almadı. Konferans salonu tarzı bir yerde, yaklaşık bir düzine adamıyla bir şeyler tartışıyordu, sıkı bir çalışma içerisindeydi. Parça parça dinleyebildiğim konuşmaya göre bir çeşit geniş çaplı operasyona hazırlanır gibilerdi.

Daha geçen gün Paul’u gördüğümde, sanki her gününü Millishion’da kafayı çekmekle veya akşamdan kalma halini düzelterek geçiriyor diye düşündüm, belki de zamanlamam kötü denk geldi. Şimdiyse, tıpkı hedefine odaklanmış, muktedir bir liderin portresi gibi. Bir an etkilenmiştim…yani en azından birileri, alem gecelerinde bir aydır yapılan toplantıları kaçırdığını söyleyene kadar.  Duyduğuma göre dün birden böyle tekrardan kendine çeki düzen verip motive olmuş.

Muhtemelen Paul bana iyi tarafını göstermek istedi. Yani, bana yaranmak için tekrar işbaşı yaptı.

Hay Allah’ım. Ufaklıklar bana gösteriş yapmaya bayılıyor…

Yapmacık bir iç geçirmeyle Paul’un ufak bir boş zamanını beklemeye karar verdim.

Dışarıdaki bir odada oturup beklemek kulağa sıkıcı geliyordu, ben de binada gezinirim bu sırada dedim. Birkaç dakikalık gezintinin ardından, küçük kardeşim Norn’u oynarken gördüm. Kreş rolüne bürünmüş bir odada, kendi yaşıtı diğer çocuklarla lego tarzı bir oyun oynuyorlar.

”Hey, selam,” dedim, elimi kaldırıp selamlarken göz göze geldik.

Norn şaşkınlıkla bakakaldı, sonra kaşlarını çattı ve tahta bloğu eline alıp bana fırlattı, yakalayabildim. ”Git burdan!”

Bu bana pek de dost canlısı bir selamlama gibi gelmedi. Hmm. Bana kızmasına neden olacak bir şey mi yaptım? Aklıma gelen tek sahne gözleri önünde Paul’un ağzını gözünü dağıtmam oldu.

Evet, muhtemelen bununla alakalı bir şeydi.

”Şey…Babamla biz barıştık, Norn,” diye karşı çıktım usulca.

Cevap olarak ”Yalancı!” diye bağırdı ve minik bacaklarının götürebildiği kadar hızla oradan kaçtı.

Anlaşılan minik kardeşim benden tiksiniyor. İşte bu beni üzer.

Onu varlığımla rahatsız etmek istemedim, o yüzden binadaki bekleme salonuna en benzer yere döndüm. Köşeye oturunca birkaç kişinin başı bana doğru döndü. Geçen gün Somal’i ”kaçıran” kişilerden birkaçını tanıdım.

İçime burada pek hoş karşılanmayacakmışım gibi bir his doğmaya başladı.

Bu aksilikte boğulmaya vakit kalmadan, odaya tanıdık bir kadın girdi ve birden gözler onun üstüne çevrildi. Bikini zırhlı bayanın ta kendisi, eski yarı çıplak günlerine geri dönmüş. Hemen beni fark edip yanıma geldi.

”Günaydın,” dedim.

Başını hafifçe büküp ufak bir gülümsemeyle ”Günaydın,” diye cevapladı. ”Bugün bizimle bir işiniz mi vardı?”

”Evet. Babamı görmeye geldim, şey…” Bu kızın adı neydi yahu?  Galiba Paul hiç bahsetmedi. ”Ah, bağışlayın. Kendimi tanıtmadım değil mi? Adım Rudeus Greyrat, hanımefendi.” Ayaklanıp bir elimi göğsüme koyarak, aristokratik bir eğilme ile kendimi takdim ettim.

”Ah, oh…be-be-benim adım Vierra,” diye yanıtlı bikini zırhlı kız, endişeyle elleri havada gidip geliyordu. ”Kaptan Paul’un ekip üyelerindenim.” Göğüs dekoltesinin karşı konulmaz manzarasını sunarak eğilmeme karşılık verdi.

Kızı görenin gözleri bayram ediyor doğrusu. Puslu olan gözler bile. Dik dik bakmak istemediğim için, daha demin sapık davranışlarda bulunmayacağım diye azmetmiştim. Ama sanırım gözlerimi alamıyorum. Tüm iyi niyetlerim, memelerinin çekim kuvveti karşısında kifayetsiz kalıyor.

Bu kıyafete diyecek tek sözüm var, vicdansız.

”Çok özür dilerim, geçen gün çok kaba davrandım. Babam biraz zamparadır da, korkarım yanlış izlenime kapıldım.”

”Ah, hayır! Sorun değil gerçekten. Giyim kuşamıma bakarak böyle düşünmeni anlayabiliyorum.” Vierra ikide bir başını sallayarak sözlerini vurguladı. Eh tabi vücudunun diğer yerleri de bunun sonucu sallandı. Bu bikini zırhı galiba bir yere sabitlenmiş, ama böyle ani hareketlerde sallanmasına karşı koyacak kadar değil anlaşılan. O şeyler kocaman ne de olsa.

Uuppss. Yine aynı şeyi yapıyorum.

Yüksek azim gücümle gözlerimi kaçırmayı başardım. ”Böyle bir zırhla bunca erkeğin arasında takılmak iyi bir fikir olmayabilir, hanımefendi. Bazıları bunu biraz dikkat dağıtıcı buluyordur. Belki en azından pelerin falan giyebilirsiniz?”

Vierra çekinerek gülümsedi. ”Üzgünüm, böyle giyinmemin bir sebebi var.”

Belki de kafamda kuruyorum ama sanki birden odadakilerin bakışı bana yönelmiş gibiydi. Söylememem gereken bir şey mi söyledim? Aman, neyse. Paul’a sorarım bunu sonra. ”Babamın toplantısı ne zaman biter biliyor musun?”

Vierra düşünerek başını bir yana büktü. ”Şey, şuan bir aylık iş geriden geliyor. Baya bir süre meşgul olabilir.”

”Peki o zaman. Fırsatın olursa, yedi gün içinde Millishion’dan ayrılmayı düşündüğümü söyler misin?”

”Gerçekten mi? Bu kadar çabuk demek.”

”Yani, alışık olduğumuz düzen böyle bizim.”

”Anladım…O halde bekle Shierra’yı alıp geleyim. Bir dakika lütfen.”

Böylece Vierra, başka bir yere doğru tıpış tıpış yürüdü. Birkaç dakika sonra yanında cüppeli, tanıdık bir şifacı ile döndü.

Bu kız ona baktığımı görünce, boğazından bir hıçkırık kaçtı ve bir şey demeden Vierra’nın arkasına saklandı. ”Kaptan’ın programı şimdilik dopdolu, ama dört gün sonra akşam vakti biraz olsun boş zamanı olacak. O gün birlikte akşam yemeği yemek ister miydin?”

”Ehm, eğer çok meşgulse hiç sorun değil.”

”Seninle konuşurken kaptan hayat dolu görünüyor. Oldukça meşgul, ama yine de gelirsin diye ümit ediyorum.”

Shierra’nın sesi sakin geliyordu, hala Vierra’nın arkasına saklanmasına bakınca, şaşırdım. Bu kız sanırım cidden benden nefret ediyor.. Hatta belki korkuyordur Biraz üzücü bir durum ama…neyse artık.

”Dört gün sonra, öyle mi? Tamam o halde. Kaldığı handa mı buluşalım?”

”Bizim ekibin sıkça gittiği bir restoran var, orada rezervasyon ayarlarım ben. Doğruca oraya gidin lütfen.”

Shierra tam zamanı ve mekanı bildirmek için sakince ilerledi. Ticari Bölge’de ”Aylak Millis” adında bir yerde yiyecekmişiz. İşimi garantiye almak için, kıyafetle alakalı bir kural var mı diye sordum, yokmuş.

Bu biraz tuhaf geldi doğrusu. Sanki büyük bir şirketler zincirinin CEO’su ile iş görüşmesi ayarlıyormuşum gibi. Demek Paul’un günlük programını ayarlayan bir sekreteri var ha? Herif harbiden dünyada yükselmiş.

”Yanınıza kimse eşlik edecek mi?”

Eris’in yüzü canlandı aklımda, bir o kadar hızlı ”O geri zekalı dallamayı öldüreceğim!”diye bağırması dank etti.

”Yo, tek geleceğim.”

Böylelikle tüm detayları düzledik ve oradan ayrıldım.

 

***

 

Peki bakalım. Bir hafta çok da uzun bir süre değil, o yüzden zamanımızı verimli kullanmamız gerek. Bunu kafama kazıyıp Millishion Maceracılar Loncasına doğru yol aldım.

Bina oldukça büyüktü, tıpkı koca bir  organizasyonun karargahından bekleneceği gibi. İki kat yüksekliğinde ve şuana dek gördüğüm tüm Loncalardan daha ferah bir alana sahip. Elbette önceki hayatımda dolusuyla gökdelen gördüğümden bu manzara nefesimi kesmeye yetmedi.

İçeri girer girmez bilgi toplama işine koyuldum.

Öncelikle Fittoa Bölgesi’ni soruşturdum, lakin kimse Paul’un anlatmadığı bir şeye değinmedi. En azından bu şehirde, Arama ve Kurtarma Ekibi sanırım Fittoa hakkında herkesten daha çok şey biliyor.

Sonrasında Millishion bölgesine özgü canavarlar hakkında bilgi topladım.

Anlatılanlara göre Büyülü Kıta’dakilere kıyasla tehdit oluşturacak seviyede değiller. Çoğunlukla Dev Ağustosböceği, kısaca büyük bir çekirge; Deri-deşen Tavşan, etobur bir tavşancık; ve Kaya solucanı, esasen fazla gelişmiş bir toprak solucanı, gibi şeylerle karşılaşırmışız. Büyük çoğunluğunun kimseye pek bir zararı olmayacak cinsten.

Üstelik daha çok ufak oluyorlarmış, en azından Büyülü Kıta’daki canavarlara kıyasla. O amansız topraklarda, yaratıklar insanlardan kat kat büyüktür lafı herkes tarafından bilinir. Neredeyse kökünü kuruttuğumuz Çakal Sürüsünün bile (biraz abartmış olabilirim), boyu iki metreden fazlaydı; Zehirli Kurtlarsa üçü geçiyordu. Koca Tosbağaya gelirsek, ortalama bir üyesi sekiz metre civarındadır, ve uzadın mı taa 20 metreye kadar büyüyebiliyorlar. Yüce Orman’ın yağmur mevsiminde ortaya çıkan canavarlar da genelde hep insan boyundaydı.

Boyut her zaman bir güç ölçütü değildir elbette, fakat sadece kütlenin kendisi bile başlı başına bir silah olabiliyor. Sonuç olarak, Millishion civarındaki yaratıklar anca zavallı avarelerden ibaret.

Bana göre hava hoş. Kafaya takacak bir şey daha eksildi.

Canavarları dinledikten sonra, buradaki yerlilerin Supard ırkı hakkındaki fikirlerini nasıl değiştirebiliriz diye düşündüm.

Maalesef, bu konuda yolumuz kapalı gibi.

Bir kere, Millishion’da öne çıkan politik bir kesim var, bunlar şeytan ırkının ihraç edilmesini savunuyor. Grup liderlerinin Tapınak Şövalyeleri ile arası iyi, ki bunlar Millis Kilisesi’ne bağlı kutsal askeri birliklerden biridir. Onlar da tüm şeytanların Millis Kıtası’ndan sürgün edilmesi gerektiğini ayan beyan her yerde konuşuyorlar.

An itibariyle Millis’in kontrolü bu partinin elinde değil. Baştaki papa, şeytan ırkı ile bir arada yaşanması gerektiğini savunan daha güçlü bir kesimin üyesi; bu sayede Tapınak Şövalyeleri onları kovmak için aktif adımlar atamıyor. Fakat, ola ki bir şeytan şehirde kargaşa çıkardı, işlerini güçlerini bırakıp kavgaya dahil olan herkese eziyet etmeye koşarlar. Politik yönden zayıf olmalarına rağmen, ‘adalet’ ve ‘toplum düzeni’ adı altında yaptıkları agresif müdahalelerden genelde yırtıyorlar.

Eğer Ruijerd ortalıkta Supard olduğunu beyan edip Millishion’da iş almaya başlasa, Tapınak Şövalyeleri hayatımızı daha sefil hale getirmek için bir an bile tereddüt etmez. Anladığıma göre şehrin her yerinde gözü kulağı var bunların.

Şu durumda, belki o işe hiç bulaşmasak daha iyi olacak.

Bu düşünceyle, Loncanın daha demin panoya asmış olduğu B-rütbeli bir görevi çekip aldım. Görünüşe göre yakın bir köyde ortalığı talan eden bir canavarın temizlenmesi gerekiyor. Yer o kadar yakın ki bir günlük yolculukla rahatlıkla varabiliriz.

 

Bu seferki hedefimiz Yaprak yeşili Kaplan. Bu canavar Yüce Orman’ın güney habitatında yaşar normalde, ama her ne sebeple olduysa artık daha güneye yol alıp buraları mekan bellemiş.

Yaprak Yeşili Kaplanların yeşil nokta etrafına bezenmiş kahverengi kürkleri var. Bu da ormanda kusursuzca kamufle olmalarını sağlıyor. Gözle saptanması zor olduklarından küçük gruplar halinde hareket ederler, B-rütbe canavarlar arasında kabul ediliyorlar. Fakat bizim peşinde olduğumuz bir başına takılıyor, ve kamuflajı bu uçsuz bucaksız çayır alanında bir işe yaramayacak. Muhtemelen ortalama bir Zehirli Kurt’tan daha az tehdit oluşturacak. Ben olsam en fazla D-rütbeli yapardım. Büyülü Kıta’da olduğum zamanlarda, böylesine kolay bir görevi panoda görsem sevinçten yerimde duramazdım.

Üçümüz birlikte yola koyulduk bir an önce. Ve tam da yeni vardığımızda, kocaman yeşil bir kedi ağzında bir tavukla köyde aylak aylak dolanıyordu.

Bizi fark edince ağzındaki ganimetini yere sallayıp bize doğru kükredi, Eris ”Bu iş bende,” diye koşturup canavarı ortadan ikiye tertemiz ayırdı.

Görev tamamlandı! Fiuvvv, çabuk bitti.

 

Köyün halkı bize gönülden teşekkür etti. Kaplan, çiftlik hayvanlarını talan etmiş ve yakın zamanda bölgedeki pek çok çiftçiye saldırmış.

Normalde korumaları için kutsal askeri birliklerden biri gönderilirmiş. Ama daha birkaç gün önce bu civarlarda, Kutsanmış Çocuğun saldırıya uğradığı ciddi bir olay olmuş anlaşılan. Ona refakat eden Tapınak Şövalye birliğinin tamamı neredeyse bozguna uğramış, sadece kaptanları kurtulabilmiş.

Neyse ki Kaptan Şövalye Kutsanmış Çocuğun hayatını zar zor kurtarmış. Buna rağmen büyük kayıplar verildiğinden, ceza olarak görevinden alınmış.

Daha bu talihsizlikten önce, kutsal askeri birlikleri şüpheli köle kaçırma mevzuları yüzünden ipin üstündeydi. Bu haberler üzerine hem Millis Kilisesi hem şövalyeler kargaşa çıkardı. Sonuç olarak, ismi lazım değil, bir B seviye canavarın hakkında gelemediler. Ellerinden daha iyi bir şey gelmediği için de köylüler çareyi Maceracılar Loncası’na başvurmakta bulmuş.

İlginç bir hikaye. Bizi pek alakadar etmez.

 

Toplayabildiğim kadar malumat topladım, sonra ufak bir deney yapayım dedim.

Detay vereyim, köylülere Supard’ları anlattım. Dostumuz Ruijerd’in bu kabileye mensup olduğunu ve ırkından olanların dünyanın dört bir yanını dolaşıp iyilikler yaparak diğer ırkların dostluğunu kazanmaya çalıştığını anlattım.

”İlk bakışta Supard’lar soğuk ve düşmanca gelebilir, ama bu taştan görüntülerini yıkmak çok da zor değil. Elimdeki heykeli görüyor musunuz millet? Tek yapmanız gereken bir Supard’a bunu göstermek ve Ruijerd’in selamını söylemek. O korkunç kaş çatışları bir anda mutlu bir tebessüme dönecek ve ömür boyu aranızdan su sızmayacak!”

Muhteşem bir pazarlama konuşmasıydı, kendimi methetmek gibi olmasın. Bununla beraber, köy reisinin yüzünde en ufak bir etkilenme emaresi yoktu. Ruijerd’e minnettarlar, ama bu şeytan ırkına olan görüşlerini hepten değiştirmeye yeterli değildi. Ve Millis Kilisesi’nin fertleri olarak bir şeytanın heykelini almak istemediler. Böylelikle minik heykeli bana geri verdi.

Galiba deneyimiz hüsranla sonuçlandı. Muhtemelen yakın zamanda çözmeyi ümit edebileceğimiz bir sorun değil bu.

Belki seksi bir kız figürini daha etkili olurdu. Aaa, peki Ruijerd’in cinsiyet değişmiş versiyonunu yapsam nasıl olur?

Bir dakika, bir dakika, olmaz. Bu hepten amacının dışına çıkmış olur.

 

Ruijerd, Millishion yoluna ağır adımlarla yürürken figürini hayranlıkla inceleyerek, ”Böyle bir şey yaptığından hiç haberim yoktu,” dedi.

”Muhteşem değil mi? Rudeus böyle şeyleri baya iyi becerir!” Nedense anlamadım, Eris takdirini kazanmamdan baya gururlanmıştı.

Bu seferki geri çevirilmiş olsa bile figürlerim pazarda iyi para getiriyor. Ne de olsa hayvangillerden tanınmış bir Kılıç Kral’ın ve yabancı ülkeden bir prensini övgüsünü kazanacak kadar kaliteliler.

Evet gerçekten. Artık neredeyse saraylara layık bir sanatçıyım!

”Bu pozisyon iyi olmamış ama.”

”Aynen, duruş şekli tamamen hatalı. Daha çok çömelmen gerekiyor…”

Üzgün trombon sesi.

Bu ikili cidden kalkmış götü indirmeyi iyi biliyor.

Kısım 2

Üç gün sonra – Paul’la akşam yemeği randevumuzdan önceki gün – restoranda giyebileceğim adamakıllı hiçbir kıyafetimin olmadığını fark ettim.

Kılık kıyafet kuralı olmadığını ve bunun sadece bir aile buluşması olduğunu biliyorum. Yine de Büyülü Kıta’da aldığım kıyafetler, Millishion sokaklarında eski püskü duruyordu, o yüzden Eris’le birkaç alışveriş yapalım dedim.

Buna bir nevi çıkma diyebiliriz, gerçi pek eğlenceli olduğu söylenemez. Eris hiçbir zaman kıyafet alma konusunda heyecanlı olmadı, ve neyi göstersem ”güzel” deyip dururdu. Bu fırsatla ona da birkaç kıyafet alırız diye düşündüm. Buradan itibaren insanların hüküm sürdüğü topraklarda olacağız ve bilirsiniz ilk intiba önemlidir derler. En azından, adamakıllı bir şeyler giyinelim de insanlar bize görgüsüz gibi davranmasın istedim.

İçimden bir keşke moda adına en azından bir şeyler bilen bir arkadaşım olsa diye geçirdim. Fakat bu şehirde tanıdık diyebileceğim kişiler sadece bizim maymun suratlı çaylak ve Vierra. Gisu’nun nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim yok, Vierra’ya gelince, ondan hususi bir iyilik isteyecek kadar yakın değilim kendisiyle.

Sonuç olarak, kafamda bir şeyler oluşana dek yoldan geçen insanları incelemeye karar verdim. Eris ve ben sokağın bir kenarına oturduk ve bir süre boş boş kalabalığı izledik.

Çok geçmeden, mavi kıyafetlerin bu aralar nispeten daha popüler olduğunu fark ettim. Ayrıca bazıları pelerin veya ceket giyerken, geri kalan çoğunluğun umurunda bile olmamış. Burada iklim o kadar hoş ki çoğu dışarı kıyafeti ince türden.

”Anlaşılan moda bu ara mavilerden yana, değil mi?”

”Mavi sana hiç yakışmıyor Rudeus.”

Vayyy, amma dobra. Neyse ki zamane modası benim de çok umurumda olan bir şey değildi. ”Bana ne yakışır o halde?”

”Gisu’nun verdiği şu şey sende değil mi? Onu giy de git işte.”

Kürklü yelekten bahsediyor, değil mi? O şey bana biraz büyük geliyor ama. Yani kaban diyebilecek kadar uzun. Tabi rahatlığına bir şey diyemem, bazen giydiğim oluyordu. Daha çok soğuk günlerde.

”Dediğin fena değil, ama galiba bana göre fazla uzun.”

”Evet, bence de. E boyuna göre kısalt o zaman?”

”Yazık etmiş oluruz. Hala gelişmekte olan biriyim hatırlarsan.”

Sıradan şeylerden konuşarak birkaç şey satın aldık. Pek uzun sürmedi işimiz, bunu ilgi alanlarımızın uyuşmadığı kısma not edeyim. Tam sonuna gelmişken, Eris’in oldukça şık, küçük beyaz güllerle bezenmiş siyah bir kıyafet alması beni şoka uğrattı.

”Gerçekten bunu mu istiyorsun Eris?”

”…Niye? Bir sorun mu var?”

”Yo, yo. Eminim sana çok yakışacak.”

”Hmmhh. Yalakalığa gerek yok, tamam mı.”

Satın aldıklarımızı ödedikten sonra kaldığımız hana yöneldik.

 

Sonunda büyük gün geldi çattı.

Öğleyin Ruijerd ve Eris’e, akşama babamla yemekte olacağımı söyledim.

Ruijerd yüzünde rahatlamış bir ifadeyle ”Bunu duyduğuma sevindim” diye karşılık verdi. Gözlerindeki mutluluğu sahiden okuyabiliyordum. Görünüşe göre şehirden ayrılmadan, babamla aramız düzelsin istiyordu. Elbette bundan endişe etmesine hiç gerek yoktu. Bu aile bağlarını sıkılaştırma fırsatını sonuna kadar kullanacaktım zaten.

”Ben de geliyorum!” diye bağırdı Eris.

Yüzüne döndüğümde, her zamanki kollar bağlı akimbo pozuyla bana üstten dik dik bakıyordu.

”Aaahhh…”

”Ne var? Gelemez miyim?”

Geçen günkü olay olmasa, bir an bile düşünmezdim, ama Eris’in babama karşı hala belirgin bir kini var. Belki böyle düşünmem bile iyimser kalıyordur. Galiba Paul’un cüretinden nefret ediyor. Bir yere kadar neler hissettiğini anlayabilirim ama Paul ile işleri yola koymaya çoktan karar verdim.

Eğer tek mesele bu olsaydı, onu yanımda götürüp barışmaları için çabalardım. Fakat bu akşam yemeği, yıllar sonra gerçekleşecek ilk aile yemeğimiz olacak, tamam mı? Daha bir de Norn ile aramı düzeltemedim. Ayrıca restorana tek gideceğimi söyledim.

”Sen burada kalsan olmaz mı Eris?”

Her şeyi göz önüne alarak, Eris’in biraz kendine mukayyet olmasını istedim. Zaten yanan bir ormanın ortasına bir de bomba götürmek bana hiç de iyi bir fikir gibi gelmiyor. Usulen onunla ailemin tanışması için, şuan olduğumuzdan daha yakın olmamız gerek, o yüzden daha zamanı var.

Ha yır ol maz! Ben de geleceğim, tamam mı?!”

Ne kadar aptalım. Eris ve ”kendine mukayyet olmak”, lügatinde böyle bir kelime yok ki onun.

”Ruijerd, sen de bir şeyler söylesene.”

Yardım umuduyla Ruijerd’e döndüğümde, eli çenesinde düşüncelere dalmış halde buldum. Yoğun bakışları benden Eris’e, sonra tekrar bana döndü. ”Babanla barışmıştın, değil mi? O halde sorun olmamalı. Bırak gelsin seninle.”

Vay beee! Sırtımdan vurdun, Hain Kostok! Bu, geçen sefer Eris’i durdurmak için kafasına yumruk atanla aynı adam mı?

Neyse ne. Sanırım çoğunluk oyunu kabul edeceğim bu seferlik. ”Eh, madem Ruijerd böyle diyor…”

”Hmmhhh! Ne bekliyordun?”

”Sadece tek bir şey, Eris. Babamla iyi geçinmek istiyorum, o yüzden ona karşı kibar ol, anlaştık mı?”

”…İyi be!”

Ses tonuna bakarsak, sözünü tutmaya gram niyeti yok. Bu hiç iyiye haber değil.

 

Sonrasında, yeni kıyafetlerimi giymek için üst kata çıktım,  Ardından restorana bambaşka bir ben (yani Newdeus) olarak yola koyuldum. Eris önceki gün aldığımız siyah elbisesini giyip peşimden geldi.

Dar ara sokaklardan uzak durmak için elimden geleni yaptım. O karanlık yollarda bir sürü adam kaçıran cirit atıyor ve bazı muhitlerde şiddete başvurabiliyorlarmış. Yeni kıyafetlerimizi berbat etmeye hiç gerek yok.

Ana caddelerin de kendine göre tehlikeleri var tabi. Akşam saatleri olduğundan, çok sayıda insan dışarıdaki dükkanlardan yakitori tarzı şeyler alıyor. Onlardan biriyle çarpışsak, hiç şüphesiz sonu hüsran olurdu. Hatta bunlardan biri Eris’e çarpacak olsa, Boreas Yumruğu hem çarpanı hem beni kanlar içinde bırakabilir.

Koruyucu tedbir olarak Sağgörü Gözümü aktif olarak kullanıyorum. Sürekli bir saniye sonrasını göz önüne alarak, kalabalıkta yolumuzu güvenle bulabildik. Böylesine güçlü bir yeteneği bu kadar sıradan bir şey için kullanırken içim acıdı, ama en azından hedefimize vukuatsız vardık.

Tüm bu ”rezervasyon” muhabbeti beni biraz gerdi. Şu işe bakın ki Aylak Millis, sıradan bir restoranın mükemmel bir örneği çıktı. Hana ait olmayan bir bar ve restoran; müşterilerinin çoğunluğunu görece saygın yerliler oluşturuyor. Önümdeki garsona adımı verdiğimde, Eris’le beni hemen masamıza götürdü. İki kişi olmamız hiç göz önüne alınmadı. Paul yüzünde beceriksiz bir gülümsemeyle çoktan masada yerini almıştı, yanındaysa bir adet somurtkan Norn.

”Kusura bakmayın, geciktim mi?”

”Ah, yok…Sen kusura bakma evlat. Shierra nedense yer ayırırken heyecana kapılmış. Ben her zaman gittiğimiz yer olsun dedim, ama…”

”Arada bir değişiklik yapmak fena olmuyor ama değil mi?”

Sandalyemi çekmeye başladım, sonra Eris’in de baya huysuz olduğunu görünce durdum. Aslında bu, teknik olarak ilk karşılaşmaları değil, ama belki adamakıllı tanıştırmak iyi olabilir. ”Şeyy, Baba, bu Eris. Sana geçen gün anlattığım gibi, Philip’in kızı ve Boreas’ların bir üyesi – ”

”Ah. Doğru, doğru.” Cümlemi yarıda kesip ayaklandı Paul ve Eris’e döndü. Dimdik durarak bir elini göğsüne getirdi ve başını hafifçe eğdi. Philip’inkinden geri kalmayacak kadar düzgün bir eğilme. ”Sizinle tanışmak bir şereftir, hanımefendi. Ben Paul Greyrat, Rudeus’un babasıyım.”

Şaşakalan Eris bir yandan bana bakmaya çalıştı, ama babamla olan göz temasını hepten bırakamadı.

”Ah, Be-be-ben…Eris Greyrat…efendim.” Yüzünde hala aksi bir eda var. Bununla birlikte, elbisenin kenarlarından tutarak beceriksizce bir reverans yaptı. Sanki bağırıp çağırma veya yumruk sallama şansını kaçırmış gibiydi.

Kabul etmek gerekirse, Paul’dan baya etkilendim. Zamparalık yıllarından kızlara nasıl davranılması gerektiği hakkında üç beş bir şeyler kapmış.

…Ne zamandır böyle eğilmeyi becerebiliyor ki?

”Peki o zaman. Neden hep birlikte oturmuyoruz?”

Neyse ki aile yemeğimiz kan dökülmeden başlayabildi.

Eris ve ben yerlerimize oturduk. Şimdilik Eris uslu duruyor, ola ki bir şeyler ters gitti, hemen dişlerini bileyip yaygara çıkaracağı aşikar. Paul hala pek rahat görünmüyor. Norn’a gelirsek…Yani, bana bir kere bile bakmadı.

Uzun lafın kısası, atmosfer pek şahane değil. Belki Eris’i beraberimde getirmek gerçekten bir  hataydı.

Galiba durumu tek garip bulan ben değildim. Kısa süren bir sessizliğin ardından, Paul yüzünü Norn’a dönüp tedirgin bir ifadeyle. ”Hadisene kızım. Bak, abin burada, gördün mü? Niye ona selam vermiyorsun?”

”Olmaz! Babamı yumyuklayan bir hıyarla yemek yemek istemiyorum!”

Eris kaşlarını çatıp ağzını açmaya yeltendi ki Paul daha önce davrandı. ”Öyle deme kızım. Zaman zaman Babacığın da bir iki yumruğu hak ettiği oluyor.”

Norn, minik yanaklarını şişirip insanın mıncırasını getiren bir öfke gösterisiyle ”Ama senin hiçbir suçun yok!” dedi.

”Biz abinle çoktan barıştık tamam mı? Öyle değil mi Rudy?”

Vay anasını. Topu bana atıyorsun ha? Yani, belki bu bir çeşit fırsat olabilir. Kıvrak zekamı ve yahşi cazibemi sergilemek için bir şans.

”Ah, tabi ki,” dedim sırıtarak. ”Öpüşüp barışmamızı ister misin?”

”Haa?!”

”Haa?”

Nedense son sözler sönen balon gibi hızlı reaksiyon aldı. Aslına bakarsanız onu suçlayamam. Ben de seni öpmek istemiyorum. Belki dediklerimi unutsak iyi olacak.

”Ah, her neyse…biz ikimiz artık arkadaş gibiyiz Norn. Neden sen de abinle barışmıyorsun?”

”Asla!”

Paul, somurtan Norn’un başını okşadı. Altın rengi saçları cidden çok güzel duruyor. Bana Zenith’i anımsattı. Hatırladım da, ne zaman küplere binse o da tıpkı böyle somurtup dururdu. Belki Norn bu konuda ona çekmiştir.

Paul’un okşamasına bir müddet teslim olduktan sonra, ufaklık bir anda gözlerini bana çevirdi. Yüzüme bakabilmek için başını geri itmesi gerekiyordu ki bu sahne korkutucu olmaktan çok tatlı bir etki yaratıyor. ”Babacığım elinden geleni yapıyor.”

Yorum bana bakılarak yapıldığı için, olabildiğince kibar yanıtladım. ”Tabi. Öyle olduğunu biliyorum.”

”Başka bir kızı öptüğü falan yok!”

”Ben de öyle duydum. Ondan şüphelendiğim için özür dilerim.”

”Bana da çok iyi davranıyor!” Norn’un minik gözlerinde yaşlar toplanıyor. Siktir, yanlış bir şey mi söyledim? Lütfen zırlamaya başlama, ufaklık… ”Babacık devamlı ağlayacakmış gibi duruyor!”

Norn’un bariz sıkıntısından panik olup Paul’la belli belirsiz bakıştık. ”Sen ciddi misin?”

”Ah, şey, arada bir-”

”Ben ona çok üzülüyorum!”

Bunun üzerine ikimiz de bir şey diyemedik.

”Onu öyle nasıl dövebildin? Sen çok kötüsün!”

Norn’un yüzüne bakınca, derin bir iç çekmemek için zorladım kendimi. Paul ve Norn birlikte ışınlandı. Artık her şeyi biliyorum. Fittoa’ya dönmeye çalıştıkları yolculuk sırasında çokça hastalanmış ve yolda defalarca canavarlar tarafından saldırıya uğramışlar. Ve onu tüm bu tehlikelerden koruyan babasıydı.

Annesi, hizmetçisi ve kız kardeşi kayıplardayken, minik kalbi korkuyla küt küt atarken, güvenebildiği tek insan Paul’du. Yıllarca sahip olduğu tek aile oldu ona.

Ve birden bir yabancı ortaya çıkıyor, onu yere serip suratını yumruklamaya başlıyor. Onun yaşıtı çoğu çocuğa travma yaşatmaya yeter bir sahne.

”Norn, dinle. Bunların hepsi benim-”

”Sorun değil, Baba.”

Eğer yaşça biraz daha büyük olsaydı, üçümüz bir şekilde konuşur, çıkar yolunu bulurduk. Fakat onun yaşında, bu hemen hemen imkansız. Paul da ben de birtakım hatalar yaptık ve acele kararlar verdik; hatalarımızın farkına varıp barıştık. Ama ufacık bir çocuğun bunu anlamasını bekleyemezsin. ”Norn daha hala çok küçük. Onun yerinde ben olsam, ben de seni yumruklayan bir hergeleyi affedeceğimi hiç sanmıyorum.”

Norn’un benden nefret etmesi üzücü tabi ama bunu düzeltmek için elimden bir şey gelmez. Birkaç yıl geçtikten sonra olanları tekrar konuşmamız gerekiyor sadece. Biraz daha büyüsün, eminim hak verecektir. Zaman sınırsız bir kaynak değil ama en azından bazı yaraları sarmaya yeterli.

”Yo, böyle olmaz.” Görünen o ki Paul benimle aynı fikirde değil gibi. ”Sizler birbiriniz için, geriye kalan tek kardeş olabilirsiniz, anladınız mı? Birbirinizle iyi geçinin istiyorum.”

Dedikleri kafama dank edince babama sinirlendim. ”Biraz karamsar konuşmadın mı?”

”…Evet, haklısın. Özür dilerim.”

Poff, bu hiç iyiye işaret değil. Atmosfer her geçen dakika daha bir ağırlaşıyor. Konuyu değiştirmenin tam zamanı. ”Bu arada buranın nesi meşhur Baba? Öğle yemeğini de yemedim, karnım zil çalıyor.”

Yani, kusursuz bir geçiş hamlesi mi, değil tabi ki, ama Paul ne yapmaya çalıştığımı anladı. Zoraki bir gülümsemeyle ayak uydurdu. ”Hm, bir bakalım. Güneydeki denizden avladıkları taze balıkla acayip leziz balık yahnisi yapıyorlar. Ah, bak şimdi dana eti de çok iyi. Bu civarlardaki çiftliklerde bir sürü sığır yetiştiriyorlar, biliyor muydun? Asura’daki cinslerinden çok ayrı bir tatları var, özellikle burada kaynatarak pişirdikleri için. Gerçekten zengin, muazzam bir aroma katıyor.”

”Vay, bunu denemem lazım. Büyülü Kıta’da yediğim tüm etler cidden leş gibiydi.”

”Sahi yediklerinizin çoğu Koca Tosbağa etiydi, değil mi? Doğru, çoğu canavarın eti bok gibi.”

Muhabbet sonunda biraz olsun sarmaya başladı, ama Norn hala kafasını diğer yana çevirmiş öylece oturuyor. Anca Paul ona bir şey söylerse cevap veriyor, onda bile kafasını bu yana çevirip baktığı yok. Şu noktada ben artık az çok pes ettim, yine de insan üzülüyor be.

Tabi birkaç gün öncesine kadar Paul’a yaptığım şeyin tıpatıp aynısı bu. Öncesini düşününce kötü hissettim.

Ona dik dik bakmasından anladığım kadarıyla, Eris Norn’un tavrından hiç hoşnut değil. Bu anın bir kavgaya evrilmesini hiç istemiyorum, ama…en iyisi işleri akışına bırakmak.

”Ah, doğru. Sana sormak istediğim bir şey vardı, Baba.”

”Öyle mi? Neymiş o?”

”Gash Broche adında birini tanıyor musun?”

”…Ah, maalesef. Nerede duydun bu ismi?”

Fırsattan istifade, Paul’a Ruijerd’in mektubundan bahsettim ve tabi bize yazan bu gizemli arkadaşından. Balmumu mühürdeki amblemin kabataslak bir kopyasını yapmıştım, çıkarıp ona gösterdim.

”Koyun, şahin ve kılıç ha? Bir şövalyenin aile armasına benziyor. Ama daha önce Gash Broche adını duyduğumu hiç sanmıyorum. Tüm Millis soylularını tanıdığım söylenemez elbette.”

”Anladım…Sence Shierra onun hakkında bir şeyler biliyor mudur?”

”Hmm, bilmem. Sorarım bir ara.”

Bu adamı daha önce duymamış olması pek yardımcı olmadı, ama şimdilik bekleyip göreceğiz.

Bu konuyu da hallettiğimize göre Paul’la artık aklımıza ne geldiyse konuşmaya başladık. En son, onuncu yaş günüme geldi konu.

Paul’un dediğine göre, Buena Köyü dışındaki ormanda bulunan canavarlar, bir ay öncesinde nedense daha aktif hale gelmişler. Paul ve Zenith durumu kontrol altında tutmaya çalışmakla o kadar meşgullermiş ki hediyemi düşünecek pek zamanları olmamış. Doğum günümden bir gün önce ormanı temizlemeyi başarmışlar, tam bana bir şeyler yollamaya hazırlanırken Işınlanma başlarına gelmiş.

Tüm bunları dinlerken dudak büzüp somurttu Eris. Aklıma gelmişken, Paul’un partime gelemeyeceğini haber aldığında çok üzgün görünüyordu.

”Sadece meraktan soruyorum, ne göndermeyi planlıyordunuz?”

”Ben sana bir çift zırh eldiveni gönderecektim. Gerçi biraz kötü hissettim, çünkü birkaç gün öncesinde depoda denk gelmiştim, ama bunlar labirentin derinliklerinden gelen büyülü itemlerdi. Tüy kadar hafiflerdi. Benim elime hiç oturmadılar, ama sana yakışacaklarını düşünmüştüm Rudy.”

”Ciddi misin? Evde öyle şeyler olduğunu hiç bilmiyordum.”

”Tabi. Zenith kendininkini sır tuttu, ama bazı zamanlar Lilia’nın bu ufak kilitli kutuya gülerek baktığını görürdüm. Tahminimce o da senin içindi.”

”Bir kutu?” Bak şimdi merak ettim. İçinde ne vardı acaba? Şimdi düşünmenin bir alemi yok gerçi. Artık her neyse, çoktan kaybolup gitmişti.

Bundan sonra, nasıl olduysa Zenith’in ailesinden konu açıldı. Millis soyluları arasında kuşkusuz anlı şanlı bir aile, geçmişte pek çok yetenekli ve ahlaklı şövalye yetiştirmişler. Ne yazık ki büyükbabam evi terk ettiği için Zenith’i evlatlıktan reddetmiş, o yüzden ilk zamanlar aranmasına yardım etmeye pek gönüllü olmamışlar.

Gerçi Norn’u görür görmez yüz seksen derece dönüş yapmışlar. Bu dünya ile benimki arasında dağlar kadar fark var, ama sanırım şirin bir torunun gücü evrenselliğini koruyor.

”Hmm. Acaba geçerken uğrasam sana daha fazla maddi destek olurlar mı?”

”Aa, bence tam tersi teper…”

”Aynen, haklısın.” Onların yanında tatlı şirin bir velet rolü yapabilirim, ama önünde sonunda gerçek yüzüm ortaya çıkar. Risk etmeye değmez.

Çok geçmeden garson nihayet yemeklerimizi masaya koydu. ”Evvet, hadi gömülün,” dedi Paul çatalını gösteri yapar gibi havada döndürerek. ”Hmm, önce hangisiii…?”

Eris parlayan gözlerle masadakileri incelerken, ”Bu leziz görünüyor” diye mırıldandı.  Cidden, sanki ben değil de o Paul’un evladı gibi. Gerçi Paul ve Philip kuzenlerdi, belki böyle olması o kadar da tuhaf değildir.

Her neyse, bu Norn’un gözündeki değerimi artırmak için bulunmaz fırsat. ”Babaaa, sofra adabın nerede-”

”Kes şunu, Baba! Yemeden önce dua etmen lazım!”

İkimiz neredeyse aynı anda konuştuk. Norn şaşkın gözlerle bana baktı, hemen sonra somurtarak başını çevirdi.

”Ha ha. Peki çocuklar.”

”…Tamam, anladık.”

Paul kederli bir şekilde başını kaşıdı, Eris’se isteksiz göründü ama ikisi de sandalyelerine yaslandılar. Dördümüz birlikte Millis tarzı kısa bir dua ettik. Duadan kastım, ellerini birbirine vurup birkaç saniyeliğine gözlerini kapamak.

Eris ve ben inançlılardan değiliz, muhtemelen Paul da bizim gibi, fakat bu dünyada sofra adabı bunu gerektiriyordu. Tıpkı Roma’daki gibi, anlarsınız ya. Basamakları sızlanmadan tamamladık.

Nedense bunu yaptıktan sonra Eris ve Norn’un keyfi biraz daha yerine geldi.

Yemeğimizi zevkle yerken önemsiz şeylerden bahsettik. Tabi konuşmanın çoğunu Paul ve ben yapıyorduk. Norn asla bana doğru bakmadı ve hakkını yemeyeyim, Eris kendine düşeni yapıp sessizliğini korudu. Paul arada sırada ona laf attı ama Eris’in yaydığı aura öyle düşmancaydı ki laf atmasam daha iyi diye düşünmüş olmalı. Arı kovanına çomak sokmamak zekice olur evet.

Eris’le birlikte restorandan ayrılırken, sessizce ”Hmmh, galiba bu sefer kendini kontrol edebildi,” diye mırıldandığını duydum.

Paul’un bana yumruk atmasını bırak, bağırıp çağırsa bile neler olabileceğini düşünmek istemiyorum. Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmediğine göre onu öldürme arzusu geçmiş olabilir – yani en azından biraz olsun.

Neyse ki bu açıdan bakınca, buradaki zamanımıza değdi.

 

Millishion’daki bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Şehirden ayrılacağımız gün, Maceracılar Bölgesi’ndeki kapıya yöneldik. Eşyalarımızı karavana yüklemeyi bitirmiştik ve yola çıkmaya hazırlanıyorduk ki Paul biz gitmeden bizi yolcu etmeye gelmiş. ”Hey, Rudy. Buralarda biraz daha takılmak istemediğine emin misin?”

Teklifine minnettarım ama biraz geç olmadı mı? ”Eminim güzel olurdu, ama sonumuz bir sene boyunca orada burada aylaklık etmek olur, eğer şimdi harekete geçmezsek.”

”Norn’la daha barışmadınız bile.”

”Diğer üçünü bulduğumuzda bunun için zamanımız olacak.”

Ayrıca, mesele sadece benimle alakalı değil. Eris’e göz attım. Ruijerd tedbir olsun diye ensesinden yakalamıştı, ona rağmen hala Paul’a bakıp gözlerinden ateş saçıyordu. Bu kızın bir şeylere takılmadan yoluna bakma yeteneğini gözümde büyütmüş olabilirim. ”Burada ailesini görmek isteyen bir ben değilim, anlarsın ya?”

”Haklısın, elbette. Ama Boreas ailesi büyük ihtimalle-”

Paul’a elimi sallayıp işaret ederek ”Bundan bahsetmeyelim,” deyip lafını kestim. ”Fittoa’ya döndüğümüzde Philip ve Sauros bizi bekliyor olabilir, öyle değil mi? Haberler belki buraya kadar gelmemiştir.”

”Haklısın. Evet doğru. Ama şey, Rudy…” Paul yüzünde acı bir ifadeyle bir süre sessiz kaldı. ”Yerinde olsam çok iyimser düşünmezdim. İkisi de hayatta kalmış olsalar bile, böylesine geniş çaplı bir felakette sonları ne olur bilemezsin.”

”Yani ne demek istiyorsun?”

Paul sesinin tonunu biraz alçalttı. ”Philip’in kardeşi James, şuan kellesini kurtarmakla meşgul. Bu kargaşada tüm suçu onlara atması işten bile değil.”

Vay anasını.

Bunu hiç mi hiç düşünmemiştim, ama bir kere duyunca mantıklı geldi. Sauros Fittoa’nın efendisi ve Philip Roa’nın belediye başkanı; ikisi de otorite sahibi yüksek mevkili insanlar. Eve sağ salim dönseler bile, bu Işınlanma Felaketi ile meydana gelen büyük can ve mal kaybından sorumlu tutulabilirler.

Bunun tam olarak nelere yol açabileceğini kestiremedim. Ama en azından, eski rollerine geri dönüp tekrar eski güçlü hallerine dönemeyecekleri aşikardı. Doğrusu, birileri derhal el altından suikast düzenlese çok şaşırmazdım. Bu sayede Philip’in kardeşi onları günah keçisi olarak kullanamaz ve politik olarak onu kolayca köşeye sıkıştırır.

”İşler sarpa sardığında, küçük hanımefendinin güvende olduğundan emin ol. Bazıları ‘soyluluk vazifeleri’ diyerek bir şeyler zırvalayabilir ama sen onlara kulak asma.”

”Tabi ki” olabildiğim en ciddi halimle başımı sallayıp cevapladım. ”Dikkatli olacağım Baba.”

Paul gururla gülümseyip başını salladı. ”Ah bu arada mektubunuzdan Shierra’ya bahsettim. O da dediğiniz adamı hiç duymamış.”

”Anladım…”

”Gerçi, muhtemelen tehlikeli biri değildir demişti.”

”Peki o zaman. Benim yerime ona teşekkür edersin, olur mu?”

Paul hafifçe başını salladı. Ve nihayet, arkasında duran küçük kıza dönüp konuştu. ”Hadi Norn. Abine güle güle de.”

”…İstemiyorum.”

Norn babasının arkasındaki saklanma yerinden bir adım kımıldamadı. Gerçi yüzünün yarısı beni gözetliyordu. Yerim seni. Bir an annesi gibi bir güzellik olacak mı diye düşünürken buldum kendimi. ”Bu ne kadar sürer bilmiyorum ama, bir gün tekrar buluşalım, Norn.”

”İstemez.”

Son ana dek minik kardeşim yüzüme bakmayı reddetti. Çarpık bir gülümsemeyle karavanımıza döndüm.

Böylelikle grubumuz Millishion şehrini geride bıraktı.

 

–Paul’un Bakış Açısından–

 

Öylece Rudeus yola çıktı.

Bu çocuk her zamanki gibi bir harika. Planını bir an önce belirledi ve hemen harekete koyuldu. Elinalise bir zamanlar bana ”hayatını yaşarken aceleci davranıyorsun” demişti değil mi? Sen bir de oğlumu gör, şaşar kalırsın.

Bir ara ikisini tanıştırmak eğlenceli olabilir, ya da…belki bu çok da iyi bir fikir değildir. Evet. Hayatta isteyeceğim son şey, o kadının kayınpederi olmak olur.

Tam bu sonuca varmıştım ki biri omzuma şaplak attı. Döndüğümde maymun suratlı bir adam bana sırıtıyordu. ”Naber, Paul. Oğlunla vedalaşman bitti mi?”

”Gisu…” bu şerefsize minnettarım; sözcüklere dökemeyecek kadar çok. O olmasaydı muhtemelen Rudeus’la hiç barışmayacaktım. ”Sana cidden borçlandım dostum.”

”Hey hey, zahmet etme!”

O an Gisu’nun yol için hazırlanmış olduğunu fark ettim. ”Sen ne ayaksın peki? Bir yerlere mi gidiyorsun?”

”Tabi. Nereye tam karar vermedim ama senin adamlarının giremediği delikler vardır illa ki, değil mi?”

Ne dediğini anlamam biraz zaman aldı. Gisu ailemi aramaya devam edecekti. Biraz şok oldum açıkçası. Eski partimin tüm üyeleri arasından, parti dağılınca en çok zorda kalan Gisu olmuştu. Savaşçı biri mi, asla, herhangi bir özelliği olmayan ama her işten anlayan joker kartı gibi biri. Hiçbir parti onu almak istemedi ve tek başına görevleri tamamlayacak kadar güçlü değildi. Maceracılık hayatını geride bırakmak zorunda kalmıştı. Benden nefret edip kin gütmek için dünya kadar sebebi var.

”Neden bunu…yapıyorsun Gisu? Niye onları bulmak için bu kadar çaba sarf ediyorsun?”

Gisu’nun her zamanki ironik sırıtması, dudaklarının kenarı yukarı kalktı. ”Şansım burada yaver gidecek gibi geliyor bana.” Tipik şifreli ”açıklamasıyla” sırtını dönüp yürümeye başladı.

Ellerimi belime koyup yarım yamalak bir gülümsemeyle gidişini izledim. Bu herifin şans konusunda bir sürü fikri var ve bunların hiçbirini şuana kadar anlayamadım. Ama bu sefer şikayet edecek değildim. ”Hadi bakalım!”

Gisu manzaradan kaybolunca, yerdeki Norn’a uzanıp havaya kaldırarak omzuma koydum. Bir anda enerji ve motivasyon patlaması yaşadım.

İlk olarak şu sığınmacıların yerini değiştirme operasyonunu sorun yaşamadan halledelim bir. Bunu tamamladığımız anda ailemin geri kalanını bulacağım. Her ne pahasına olursa olsun.

Azmimi kalbime sıkı sıkıya yerleştirip şehre geri döndüm.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla