Bir zamanlar bir Tanrı varmış.
Ona Yaratıcı Tanrı diyelim.
Yaşlıydı.
Çağlar devirmiş, sayısız dünya yaratmıştı; lakin artık hem bedeni hem de zihni sınırına dayanmıştı. Ecelinin yaklaştığını biliyordu. Son vazifesi olarak bir dünya daha yaratmaya karar verdi.
Gelgelelim, epeydir yeni bir dünya yaratmamıştı. Belki araya giren bu uzun fasıladan, belki de melekelerinin artık zayıflamaya yüz tutmasından ötürüydü ki…
Yarattığı dünya feci derecede çarpık ve dengesiz olmuştu. Artık bir dünyayı layığıyla var edecek gücü kalmamıştı. Ne var ki daha önce pek çok dünya yaratmış olmanın getirdiği bir tecrübeye sahipti.
Böylece bir dünya daha yarattı.
Tıpkı ilki gibi o da çarpıktı. Yine de hiç tereddüt etmeden birbiri ardına dünyalar yaratmayı sürdürdü.
Böylelikle altı dünya yarattı.
• Yerin ve göğün tersyüz olduğu, muazzam bir kudrete sahip bir ırkın yaşadığı ejderhalar dünyası.
• Dört bir yanı zehir ve miyazmayla kaynayan, güçlü ve dirençli bedenlere sahip bir ırkın barındığı iblisler dünyası.
• Keskin pençelere ve hassas duyulara sahip bir ırkın yaşadığı, balta girmemiş ormanlar ve dağlarla örtülü bir dünya.
• Solungaçları, yüzgeçleri ve pulları olan bir ırkın barındığı, denizlerin altındaki yaşamla dolup taşan bir dünya.
• Kanatlarıyla göklerde özgürce süzülebilen bir ırkın barındığı, semada yüzen kara parçalarından oluşan bir dünya.
• Zayıf bedenlere lakin üstün bir zekâya sahip bir ırkın yaşadığı, ovalar ve çayırlarla örtülü bir dünya.

Bu dünyaların her biri çarpıktı. Kendi başlarına kalsalar, aşırı dengesiz olduklarından çöker, yok olup giderlerdi.
Bu yüzden Tanrı, dünyaları birbirine kenetledi. Altı dünyayı sımsıkı bir araya getirerek dengeyi sağladı ve böylece tek bir dünya var oldu.
Fakat Tanrı yalnızca bununla yetinmedi. Birbirine tutturulan altı dünya dengesini güçbela koruyordu; yatışıp tam anlamıyla kararlı bir hâle gelene dek yönetilmeleri şarttı.
Tanrı, son gücünü de kullanarak kendi bedenini parçalara böldü. Böldüğü bedeninden, pamuk ipliğine bağlı bu dünyaları idare edecek varlıklar yarattı ve her birini bir dünyaya atadı.
Ve ardından, Tanrı öldü.
Ölümünden sonra ne olduğunu kimse bilmiyordu. Belki de Yaratıcı Tanrı en başından beri hiç var olmamıştı; ne de olsa onu gören tek bir kişi bile yoktu. Geriye kalan, her bir dünya ve her bir ırk için var olan altı “varlık”tan ibaretti.
Tanrı’nın birer parçası oldukları için onlara Tanrılar diyelim. Her bir Tanrı, kendi dünyasına indi. Uçsuz bucaksız diyarlarında bir araya toplanmış halklarını bulup onların gelişip serpilmesi için çabaladılar.
Ne var ki tüm dünyaların ırkları öyle kolayca gelişemedi. Bilhassa ejderhaların dünyası ile iblislerin dünyası çok uzun süre ilkel kaldı. Bu diyarlardaki uzun ömürlü, güçlü ve dayanıklı varlıklar, herhangi bir medeniyet inşa etmeden de hayatta kalabiliyordu.
Yine de hem Ejderha Dünyası hem de İblis Dünyası çetin topraklardı. Vahşi ejderhalar ve canavarlarla kaynayan böylesi dünyalarda hâkimiyet kurmak hiç de kolay değildi. Kendi dünyalarına hükmedecek güce sahip olmalarına rağmen, ejderha ve iblis ırkları yerinde saymaya devam etti.
İşte bu yüzden, belki Tanrılardan biri onlara acıdı, belki de yalnızca sabırsızlandı…
Fakat Tanrılardan biri bir teklifte bulundu.
“Neden düzenli aralıklarla toplanıp konuşmuyoruz? Dünyalarımız hakkında bilgi alışverişi yapalım ve bunu birbirimizin gelişip serpilmesine yardım etmek için kullanalım.”
Bu Tanrı, insan dünyasının ilahı olan İnsan-Tanrı’ydı.
İnsanlar en kısa ömre sahip olan ve en zayıf ırktı. Çoğu daha on yaşına bile basamadan hastalığa ya da yaralanmalara yenik düşüp can veriyordu. Oysa insan dünyası çetin bir yer değildi; aksine bereketli doğası, bolca kaynağı ve yiyeceğiyle dolup taşıyordu.
Bunun sonucunda insan ırkı, diğer tüm ırklardan çok daha hızlı serpilip gelişti. Makul derecede çetin geçen koşullar bilgeliği besledi; nesillerin hızla değişip devretmesi ise biriken bilgiyi zenginleştirdi. Bir ırk ne kadar çabuk refaha ererse, ihtiyaç duyduğu bilgi ve bilgeliği de o denli hızlı biriktirirdi.
İnsan-Tanrı bu bilgiyi diğer Tanrılarla paylaştı. Bu sayede Ejderha ırkı ve İblisler pek çok şey öğrendi. Dil ve yazıdan başlayarak topluluklar hâlinde yaşama ve nizam kurma bilgisine kadar her şeyi benimsediler. Bir vakitler hayvanlardan farksız yaşayan bu ırklara medeniyetin ışığını getiren de işte bunlar oldu.
Elbette diğer ırklar yalnızca alan taraf olmakla kalmadı.
Kendi üstün meziyetlerini onlar da insanlarla paylaştı.
Ejderha ırkı, bedenlerindeki gücü nasıl dizginleyip kullanacaklarını insanlara öğretti.
İblisler ise böylesi bir güce dayanabilmek adına bedenlerini nasıl dönüştüreceklerini öğretti.
Canavar ırkı, vahşi yaratıkları nasıl ehlileştireceklerini ve onlarla nasıl bir arada yaşayacaklarını öğretti.
Deniz ırkı, suyu nasıl süzüp arıtacaklarını ve onu nasıl saf tutacaklarını öğretti.
Gökyüzü ırkı, rüzgârları okumayı ve havayı nasıl kontrol edeceklerini öğretti.
Altı dünya birbirine omuz verdi, el birliğiyle serpilip gelişmeyi hedefledi.
Kendini hızla yenileyebilmesi sayesinde insan dünyası hepsinden çok parıldasa da her bir dünya kendine has bir şekilde serpilip zenginleşti. Bütün Tanrılar, bu refahın binlerce, hatta on binlerce yıl boyunca durmaksızın sürüp gideceğine yürekten inanıyordu.
O vakitler hiçbirinin bundan haberi yoktu.
Ne altı Tanrı’nın ne de belki bizzat Yaratıcı Tanrı’nın.
Dünyaların gölgelerinde tek bir varlığın sessiz sedasız doğduğundan…
••●══••●۩۞۩●••══●••
Böylece dünyalar var oldu ve aradan on binlerce yıl geçti.
Yine de bugünün penceresinden bakıldığında hâlâ çok uzak bir geçmişti bu. Sizin açınızdan efsaneler çağı sayılırdı. İşte o vakitler ben, İblis Dünyası’nın ücra bir köşesindeydim.
Elbette bir ismim yoktu.
Henüz yeni doğmuş, toy biri olmalıydım ama cüssem şimdikinden pek de farklı sayılmazdı. Şey, belki bir parça daha ufaktım.
Bir baş, iki kol ve iki bacak; solgun, yarı saydam bir ten ve sırtımdan çıkan kanatlar. İblis Dünyası’nın o ücra köşesinde hava kesif bir miyazmayla doluydu, yeryüzünde ise yırtıcı canavarlar cirit atıyordu; orası tam bir ölüm diyarıydı. O zamanlar bilmeme imkân yoktu elbette ama İblisler oraya “Dünyanın Kıyısı” derdi.
O köşeye sığınmış bir mağarada inim vardı. Ne zamandır orada olduğumu kimse bilmiyordu. Ben bile bilmiyordum. Kendimi bildim bileli o mağaradaydım; canavarları avlayıp yiyerek hayatta kalıyordum.
Hı? Öyle bir yerde bir anda pat diye peydahlandığımı mı sanıyorsun?
Eh, ben hatırlamıyorum, başka kimse de bilmiyor; hâl böyle olunca elden ne gelir ki?
Belki bir İblis yerleşkesinde doğup terk edilmiştim. Belki de başka bir dünyada dünyaya gelip bir şekilde buraya savrulmuştum. O devirde altı dünyada tuhaf hadiseler baş göstermeye başlamıştı, bu yüzden hiçbir şey şaşırtıcı olmazdı. Her hâlükârda, kendimin farkına vardığımda etrafta kimsecikler yoktu. Ve ben bunu hiç de yadırgamıyordum.
Ne de olsa hiçbir şey bilmiyordum.
Başka insanların varlığından, nasıl yaşadıklarından, konuşmaktan, ilim öğrenmekten, büyüden… Hiçbirinden haberim yoktu; hiçbir şeyden.
Şimdilerde sıradan birine kıyasla biraz daha bilgili olduğumu düşünebilirim belki ama sana öğreten biri olmayınca elden bir şey gelmiyor, insan böyle oluyor işte.
Günlük rutinim pek basitti: Güneş doğduğunda mağaradan dışarı sürünür, canavarları avlar, tıka basa doyana kadar yer, sonra da uyumak için mağaraya dönerdim; bu döngü durmaksızın tekrarlanıp dururdu.
Bu canavarlar son derece yırtıcı yaratıklardı.
Her biri küçük bir dağ kadar cüsseliydi; inanılmaz derecede güçlü olmalarına rağmen bir o kadar da çeviktiler, üstelik sürüler hâlinde dolaşırlardı. İblis Dünyası’nın tepesindeki varlıklar insanlardı; bir diğer deyişle, İblisler.
Fakat o İblisler dahi birlik olup çullanmadıkça bu canavarları alt edemezdi. Bense onları hiç zorlanmadan mideye indirirdim. Sessizce sokulur, üzerlerine atılır, yere serer, dişlerimi geçirip paramparça ederdim.
Hem de tek başıma.
Evet, ta o vakitler bile muazzam bir gücüm vardı. Bir iki canavarı alt etmeye fazlasıyla yetecek kuvvete sahiptim. Ama mesele sadece kaba kuvvet değildi; kurnazlığım da vardı. Canavarları kandırıp tuzağa düşürecek bir akla sahiptim. Bu yüzden İblis Dünyası’nın o köşesinde yaşarken hiç zorluk çekmedim. Yalnızca içgüdülerimle yaşar, canavarları avlar ve ömrümün sonuna kadar bu şekilde yaşamayı sürdüreceğime tüm kalbimle inanırdım.

Fakat her şeyde olduğu gibi, bir dönüm noktası çıkageldi.
Günlerden bir gün, bir şeye rastladım.
Ne olduğunu tahmin edebilir misin?
Bir Canavar ailesi.
Gölgelerin arasına pusmuş saldırmaya hazırlanırken, o Canavarlar birbirine sokulmuştu; birbirlerinin üzerini temizliyor, itişip kakışarak oynaşıp duruyorlardı.
Bunu gördüğümde ne hissettiğimi kelimelere dökmek çok zor.
Dünyada tamamen yapayalnız bırakıldığımı birdenbire fark etmişim gibi, içimi boğan bir endişe ve huzursuzluk kaplamıştı beni.
Kısacası, tek bir kelimeyle anlatmak gerekirse, yalnızlıktı sanırım.
O Canavar ailesini öldürüp mideye indirdim ama yalnızlığım bir türlü geçmek bilmedi. Mağarama dönüp uzandığımda bile o his peşimi bırakmadı. Hatta zifiri karanlık mağarada vakit geçirdikçe, o yalnızlık katlanarak büyüdü. Karanlığın içinde ellerime ve ayaklarıma baktım.
Ellerim de ayaklarım da Canavarlarınkinden tamamen farklıydı. Ben o Canavarlardan bambaşka bir varlıktım. Fakat o güne dek bana benzeyen tek bir canlı dahi görmemiştim. Bunun farkına vardığım an, içimdeki o yalnızlık artık dayanılmaz bir sınıra ulaştı.
Artık dayanamayıp kendimi dışarı attım.
Bölgemi terk edip aklımda belirli bir hedef olmaksızın amaçsızca dolandım. Yol boyunca pek çok Canavarı katlettim. Her türden Canavar vardı; sekiz bacaklılar, üç yüzlüler, hatta küçücük böcek sürülerinden ibaret olanlar bile… Fakat hiçbiri bana benzemiyordu. Canavarları öldüre öldüre avare gibi dolaşmayı sürdürdüm. Ve sonunda onu buldum: Yüksek surlarla çevrelenmiş, kare biçimli binalardan oluşan bir yerleşim.
Evet, bir kasaba.
Bir İblis kasabası.
O kasabanın içinde tıpkı bana benzeyen yaratıklar vardı.
Tek bir baş, iki kol, iki bacak.
Birebir aynı değildik; aramızda kişiden kişiye değişen ufak tefek farklılıklar vardı elbette ama o güne dek gördüğüm Canavarlara kıyasla bana katbekat daha çok benziyorlardı. Sayıları da bir hayli fazlaydı. Gruplar hâlinde, bir arada yaşıyorlardı.
İçim sevinçle dolup taştı.
Sonunda kendim gibi olanları bulmuştum.
Nihayet içimi kavuran bu yalnızlıktan kurtulmanın bir yolunu bulduğumu sandım. Yüreğimde kıpır kıpır bir heyecanla kasabaya doğru yaklaştım. Gelgelelim beni ilk fark eden kişi, dehşet içinde çığlığı bastı.
“Canavar!”
Neye uğradığımı şaşırmış bakışlarımın önünde insanlar alelacele toplandı. Hepsinin elinde birer silah vardı. Beni gördüklerinde neden böyle bir tepki vermişlerdi ki?
O vakitler hiçbir şey anlamamıştım. Ne de olsa kendi aksimi hiç görmemiştim. Farkında değildim. Dış görünüşümde kasabalılardan açıkça farklı bir şeylerin olduğundan zerre kadar haberim yoktu.
Pençelerim ve sivri dişlerim miydi?
Hayır, mesele o değildi. İblislerin çoğunun pençeleri ve sivri dişleri vardır zaten.
Bu altın rengi gözler mi?
Hayır, o da değildi. İblislerin hiçbirinde altın rengi gözler bulunmasa da pek çoğunun birbirinden farklı gözleri vardı. Onları en çok huzursuz eden, en uğursuz buldukları şey saçlarımdı.
Bak, kendin gör işte.
Saçlarım beyaz ve yeşilin alacalı bir desenine sahip. Hatta yeterince uzun süre bakarsan, bu desen sanki kıpırdanıp dalgalanıyormuş gibi gelir, değil mi? Gerçi sen artık alışmış olabilirsin ama duyduğuma göre onu görenlerin içinde derin bir huzursuzluk ve dehşet uyanır, yüreklerine tekinsiz bir kaygı çökermiş. Sırf bu bile kasabalıların bana bir canavar gözüyle bakmasına yetip de artmıştı.
Silahlarını çekip etrafımı sardılar, üzerime apaçık bir düşmanlık ve öldürme arzusu yönelttiler. Bense karşılık olarak zararsız olduğumu göstermek için cansiperane çabaladım. Pekâlâ kaçıp gidebilirdim de.
Fakat içimin derinliklerinde bir yerlerde, bana saldırsalar dahi başıma bir şey gelmeyeceğini düşünüyordum. Ne de olsa çevremi kuşatıp düşmanlık göstermeleri, benim onlardan daha güçlü olduğumu kabul ettikleri anlamına gelmez miydi?
Doğrusunu söylemek gerekirse, onlarla dövüşseydim büyük ihtimalle kazanırdım.
Fakat belirli bir adam ortaya çıktığı anda, içimdeki o özgüvenden eser kalmadı.
Devasa bir cüssesi, kapkara bir teni ve tam altı kolu vardı.
Evet, bir İblis Kralı.
Ansızın üzerime saldırdı.
İnanılmaz derecede güçlüydü. Var gücümle karşı koydum ama beni yere serdi, pençelerimi parçaladı ve kanatlarımı kırdı.
Elimden geldiğince direndim ama kazanma şansım hiç yoktu. Hayatımda ilk kez benden daha güçlü bir rakiple yüzleşmiştim; kaçmaktan başka çarem kalmamıştı. Yaralı bedenimi sürükleyerek canımı kurtarmak için kaçtım. Ölümden ölesiye korkmuştum.
Öldürülmek istemiyordum. Ölmek istemiyordum. Fakat bundan da öte, içimi kahredici bir keder kaplamıştı. Tıpkı bana benzeyenler tarafından kabullenilmemenin kederi… Hırpalanmış bedenimi sürükleye sürükleye inime geri döndüm.
O karanlık, sessiz ve rutubetli mağara hâlâ yalnızlıkla doluydu.
Acı, keder ve yalnızlık.
Bana kalan tek şey bunlardı. Öfkeli değildim.
Aklımda tek bir soru vardı: Neden?
Bu soru içimde büyüdükçe büyüdü; kendime tekrar tekrar sordum durdum. Fakat bir cevap bulamadım. Belki de tam olarak bir cevap bulamadığım içindi; yaralarım iyileşir iyileşmez yeniden o yerleşime doğru yola koyuldum.
Biliyordum.
Sonunun yine aynı şekilde biteceğini biliyordum. Yine de gitmekten kendimi alamıyordum. Yalnızlık, acıdan çok daha beterdi. Böylece yerleşime yaklaşmayı, orayı gıptayla dolu gözlerle izlemeyi, en nihayetinde fazla yaklaşıp kovalanmayı sürdürdüm. Bu döngüyü defalarca tekrarladım.
O vakitler bilmiyordum ama İblisler benden bir “İnsansı Canavar”❮04❯ olarak korkuyorlarmış. Yılmak bilmez ısrarımdan ölesiye ürkmüşlerdi; İblis Kralı’nın dahi işimi bitiremediği o dirayetim gözlerini korkutmuştu. Böylece yüzlerce yıl boyunca yalnızlığın pençesinde kıvranarak yaşadım. Fakat her şeyin bir sonu vardır.
Günün birinde ölümcül bir yara aldım.
İblis Kralı’na yenildiğim için değildi.
Bir Canavara yenilmiştim.
Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen bir mahluktu.
Cüssesi sıradan bir Canavarın üç katı büyüklüğündeydi ama katbekat daha hızlı hareket ediyordu; birden fazla başı vardı, etrafa alevler ve zehirli bir sis püskürtüyordu. Kudreti, o güne dek karşılaştığım hiçbir Canavarla kıyaslanamazdı.
Gerçi ona Canavar diyorum ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç de bir Canavar değildi.
O bir yaratıktı.❮05❯
İblis Dünyası’nın yaratıkları, bugün ortalıkta kol gezenlerden çok daha güçlüydü. Yandım, delik deşik edildim, hırpalandım ve canımı güçbela kurtardım. Normalde mağarama döner, bir şeyler yer, uyur ve yaralarımı iyileştirirdim. Fakat bu sefer yaralarım bir türlü tam olarak kapanmadı ve kanamam dinmek bilmedi. Muhtemelen o yaratığın zehri yüzündendi.
Mağaramda öylece yatarken içgüdüsel olarak öleceğimi sezdim. Dünya hakkında pek bir şey bilmezdim ama ölümün ne olduğuna dair bir fikrim vardı. Ne de olsa sayısız Canavarı katledip mideye indirmiştim. Binlerce, belki de on binlerce ölüme tanıklık etmiştim. Ölümün ne demek olduğunu biliyordum. Bilincim gidip geliyordu ve tamamen söndüğünde can vereceğimi anlıyordum. Üstelik o anın hiç de uzak olmadığını biliyordum.
Hayatta kalmayı her şeyden çok istiyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Şimdiki aklım olsa bir çeşit zehir arındırma büyüsü yapardım elbet, fakat o zamanlar hiçbir şeyden haberim yoktu. İşte tam o anda… o çıkageldi.
“Hmm, demek İnsansı Canavar hakkındaki söylentiler doğruymuş… Ne kadar da büyüleyici.”
Benim açımdan, mağaramın içinde birdenbire birinin varlığını fark etmişim gibiydi. Yaklaştığını zerre hissettirmemiş, yanı başımda dikilerek kana bulanmış, boylu boyunca uzanan bedenime tepeden bakıyordu.
“İblis ile Ejderha ırkının bir melezi ha? Nerede ve nasıl dünyaya geldin acaba.”
Bulanıklaşan gözlerimi kaldırıp ona baktım.

Görünüşü benimkine fazlasıyla benziyordu.
Bir baş, iki kol ve iki bacak.
Sırtında kanatlar.
Altın sarısı gözler.
Uzun, sivri dişler ve pençeler.
Tıpatıp bana benziyordu.
Aradaki tek fark; saçlarının gümüş rengi olması ve teninin gümüşi pullarla kaplı bulunmasıydı.
“Bu da mı canavarların etkisi yüzünden acaba?”
Doğrulacak takatim kalmadığından, öylece gözlerimi ona diktim.
Göz göze geldik.
Bakışları her ne kadar keskin olsa da tuhaf bir şekilde sıcacıktı; daha önce hiç kimseden görmediğim türden bir bakıştı bu.
“Neyse, her neyse. İblis Tanrısı senin icabına bakmadığına göre, seni yanıma almama da itiraz etmeyecektir. Ne de olsa seni değerlendirebileceğim pek çok yer var…”
Elbette o zamanlar bu sözlerin anlamını bilmiyordum; fakat ses tonunu çok net hatırlıyordum.
Onu asla unutamazdım.
Sonraları, konuşulanları anlamayı öğrendiğim vakit, söylediklerinin bunlar olduğunu idrak edebildim. Tam tepemde dikilip yumruğunu sımsıkı sıktı. Keskin pençeleri avucuna battı ve kızıl kan damlamaya başladı. O kızıl damlalar bir bir yaralarıma düştü. Ve o an, iyileşmeye dair hiçbir belirti göstermeyen yaralarım hızla kapanmaya başladı.
Yaralarım tamamen silinip gittiğinde pelerinini çıkarıp beni sardı. Ardından, acım yaralarımla birlikte dindiği için şaşkınlık içinde ona bakarken, beni koltuğunun altına alıp inden dışarı adım attı.
Girişte devasa bir leş yatıyordu.
Bir kez daha afallamıştım.
Onu tanımıştım.
Az kalsın canımı alacak olan o yaratıktı.
Şimdiyse orada, feci şekilde parçalanmış, cansız bir hâlde serilmişti.
Muhtemelen işimi bitirmek kastıyla inime kadar izimi sürmüştü… fakat karşısında onu bulup canından olmuştu.
“Bir canavar demek, ha…? Benim dünyamda bunlara pek sık rastlanmaması iyi bir şey.”
O bunları söylerken bilincim usulca karanlığa gömüldü.
••●══••●۩۞۩●••══●••
Yeniden gözlerimi açtığımda, etrafımdaki manzara büsbütün değişmişti.
Alışık olduğum zehirli bataklıklar, zehir yüklü yoğun sis ve çatlamış kızıl-kahverengi toprak yok olmuştu.
Karşımda duran şeyse bir dağdı.
Ama öyle alelade bir dağ değildi bu.
Tepetaklaktı.
Dağ, adeta gökyüzünden aşağıya doğru uzanıyordu.
“!”
Bir an için baş aşağı tutulduğumu sandım. Ya da belki de beni taşıyan kişi baş aşağı ilerliyordu.
Fakat öyle değildi.
Beni çeken yerçekimi kesinlikle aşağı doğruydu. Tepemizde sahiden de bir dağ duruyordu; aşağıya baktığımdaysa gördüğüm şey gökyüzüydü.
Uçsuz bucaksız uzanan, beyaz bulutların süzüldüğü masmavi, berrak bir gökyüzü.
Gerçi ilk başta onun gökyüzü olduğunu anlayamamıştım. Ne de olsa İblis Dünyası’nda gökyüzü her daim griydi. İşte tam o anda uçtuğumu fark ettim.
Hayır, uçan ben değildim.
Asıl uçan, beni taşıyan kişiydi.
Evet; beni pelerinine sarıp buralardan alıp götüren o adam, kucağında benimle birlikte havada süzülüyordu.
“Uyandın mı? Sakın çırpınma.”
Uyandığımı fark edince böyle demişti. Hayatımda tek bir kelime dahi konuşmadığım için söylediklerinin ne anlama geldiğini kavrayamamıştım. Yine de altımızda uzanan gökyüzüne bakarken içimi kaplayan o korkuyu dün gibi hatırlıyorum. Kollarının arasında iyice büzüldüm. Bu tepkimden memnun kalmış olacak ki hızını artırdı. Böylece bir süre gökyüzünde uçmaya devam ettik.
Etraftaki manzara neredeyse tamamen dağlar ve gökyüzünden ibaret olsa da benim için her şey yepyeniydi. Adam hiçbir açıklamada bulunmamıştı, nerede olduğumuza dair en ufak bir fikrim de yoktu. Yine de içgüdüsel olarak, daha önce yaşadığımdan bambaşka bir dünyada olduğumu anlamıştım.
Yerleşim yerlerinden kovalandığım o yapayalnız dünya değildi bu, bambaşka bir yerdi. Muhtemelen bir daha oraya asla dönmeyecektim.
Bu düşünce, o karanlık ve rutubetli inime karşı içimde hafif bir nostalji sızısı uyandırsa da dikkatimi önümdeki yeni manzaraya vererek bu hissi hemen savuşturdum. Zaten dönüp hasret çekmeye değecek bir yer de sayılmazdı.
Bir süre sonra, bilhassa devasa bir dağ görüş alanıma girdi. O denli yüksekti ki zirvesi gözden kayboluyordu. Artık bütün görüşümü kaplayan bu dağa yaklaştığımızda, adam sessizce kanat çırparak alçalmaya başladı.
Aşağıda bir şey mi vardı?
Aşağıya baktığımda dağın yamacında bir şey gördüm. O zamanki kıt bilgimle bunu tarif etmem imkânsızdı; ama bilseydim herhalde ona bir “iniş platformu” derdim.
Dağın yamacından dışarı doğru uzanan taş bir zemin, dağın içindeki geniş bir girişe açılıyordu. Kayadan ve ahşaptan yapılan bu platform, besbelli insan eliyle inşa edilmişti. İyice yaklaştığımızda, platformun üzerinde dikilen birkaç kişiyi fark ettim.
Tıpatıp beni taşıyan adama benziyorlardı.
Kanatları, pulları, sivri dişleri, pençeleri ve altın rengi gözleri olan varlıklar…
“Ejderha Tanrısı Hazretleri!”
“Ejderha Tanrısı Hazretleri geri döndü!”
“Herkes onu karşılamaya hazırlansın!”
…Evet, onun gerçek kimliği buydu; Ejderha Tanrısı Hazretleri.
Ejderha Halkı’nın hükümdarı, Ejderha Dünyası’nın kralıydı.
Ejderha Tanrısı Hazretleri’ni gördükleri an, ahali telaşla harekete geçti. Çok geçmeden merkezdeki en geniş platforma nizami şekilde dizilip Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin inişini beklemeye koyuldular.
Ne çok insan vardı böyle.
Onları görmek beni yine sindirdi; İblis Dünyası’nda İblis Kralı tarafından kovulduğum o anların hatırası yeniden su yüzüne çıktı.
Bana saldıracaklarından korkuyordum.
“Hoş geldiniz!”
Fakat beni şaşırtacak şekilde, saldırmadılar.
Ejderha Tanrısı Hazretleri yere indiğinde, saflar halinde bekleyen herkes yumruklarını göğsünün üzerinde birleştirip kanatlarını kapattı. Çehreleri gurur ve sevinçle doluydu. Daha önce böylesi yüz ifadelerine hiç şahit olmamıştım ama içlerinde en ufak bir düşmanlık kırıntısı dahi olmadığını anlayabiliyordum.

“Tekrar hoş geldiniz, Ejderha Tanrısı Hazretleri.”
Kalabalığın arasında diğerlerinden hafifçe sıyrılan bir adam gözüme çarptı. Diğerlerine kıyasla biraz daha cüsseliydi ve yaydığı his bambaşkaydı. Dingin bir izlenim uyandıran pullarında belli belirsiz yeşilimsi bir ton vardı.
Fakat asıl dikkat çeken yanı, gözleriydi.
Gözleri de diğerlerininki gibi altın rengindeydi; ama içlerinde, her an sönüp gidecekmiş gibi duran bir kırılganlıkla bir işi sonuna kadar tamamlama kararlılığı bir aradaydı. Bu adamın grubun lideri olduğunu ilk bakışta anlamıştım.
Fakat elbette, asıl lider bizzat Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin kendisiydi.
Ejderha Tanrısı Hazretleri yaklaşırken adam yumruklarını göğsünde çaprazlayıp kanatlarını indirdi; bu, Ejderha halkının sunduğu en derin saygı göstergesiydi.
“Bu seferki toplantı nasıl geçti?”
“Szilard ha? Şimdilik pek bir ilerleme kaydedemedik. Ben yokken buralarda durum nasıldı?”
“İki canavar vakası haricinde burada da değişen bir şey olmadı.”
“Kayıp sayısı kaç?”
“Üç kişi. İlk olayda iki, ikincisinde ise bir. Zayiat asgari düzeyde… Kucağınızdaki de nedir?”
Szilard denen adam, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin kollarındaki beni nihayet fark etmişti.
“Onu İblis Dünyası’nın sınırında buldum. Hem İblis hem de Ejderha soyundan gelen bir çocuk.”
“Ejderha halkından birinin İblis Dünyası’na geçtiğini daha önce hiç duymamıştım.”
“Canavar istilalarıyla bir bağlantısı olabilir.”
“Anlıyorum. Peki onu ne yapacaksınız?”
“Onu ben büyüteceğim.”
Ejderha Tanrısı Hazretleri bunu söyleyince Szilard sert bakışlarını bana dikti. Belki de böylesine uğursuz bir saç rengine sahip bir çocuk karşısında tedirgin olmuştu. Yine de Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin kararını sorgulamadı. Szilard, Ejderha Tanrısı Hazretleri’ne yürekten hürmet edip güvenenlerdendi; onun adımlarını asla eleştirmezdi.
Kararı kabullenen Szilard, göğsünde kavuşturduğu kollarını çözüp bir adım geriledi. Ejderha Tanrısı Hazretleri ise başka bir şey söylemeden iniş platformundan dağın derinliklerine doğru ilerledi. Elbette beni kollarında taşıyarak.
Loş, kare biçimli bir koridorda yürüdü. Mağaraların hep dar ve karanlık olduğunu sanırdım; oysa bu koridor tüm bu düşüncelerimi yerle bir etmişti. İleride ise devasa bir boşluk uzanıyordu.
Bu muazzam mağara kalın sütunlarla desteklenmişti; zemine, tavana ve hatta sütunların gövdesine tutturulmuş türlü türlü yuvarlak yapılar göze çarpıyordu. Sütunların merkezine yakın konumdaki güçlü bir ışık kaynağı mağarayı öyle bir aydınlatıyordu ki içerisi gündüz gibi pırıl pırıldı. Dahası, bu yuvarlak yapıların arasında kanatlı insanlar oradan oraya süzülüp duruyordu.
Burası bir kasabaydı.
Dağın içi oyulup baştan aşağı bir kasabaya dönüştürülmüştü. Ejderha Tanrısı Hazretleri kanatlarını açıp havalandı. Kasabanın dört bir yanında uçuşan ahali, onu görür görmez durup kollarını göğüslerinde kavuşturuyordu. Ejderha Tanrısı Hazretleri ise onlara dönüp bakmadan uçmayı sürdürdü. Nereye yöneldiğini kestirmek hiç de zor değildi.
Kasabanın ta dip tarafında en büyük yapı yükseliyordu. Uzaktan bakıldığında sıradan, dairesel bir bina gibi duruyordu; fakat yaklaştıkça her bir yanına ince ince işlenmiş kabartmalar gözler önüne serildi. Ejderha Tanrısı Hazretleri, binanın orta kısımlarında dışarı doğru hafifçe taşan bir platforma indi ve hiç tereddüt etmeden içeriye adım attı.
İçerisi tıpkı dışarıdan göründüğü gibi alabildiğine genişti. Muazzam bir salon, yatak odaları ve koridorlar… Her bir köşe, şimdiye dek gördüğüm her şeyden katbekat lükstü. Ejderha Tanrısı Hazretleri tek bir söz dahi etmeden merdivenlerden inmeye başladı. Adımlarında en ufak bir tereddüt yoktu; varacağı yer çoktan belli gibiydi. Çok geçmeden bir odanın önüne vardık ve Ejderha Tanrısı Hazretleri duraksadı. Sanki aklına bir şey gelmişçesine sadece birkaç saniyeliğine öylece kaldı. Bu kısa duraksamanın ardından kapıyı çaldı; hafifçe, iki kez vurdu. Ardından kapıyı açtı.
“Ben geldim.”
“Hoş geldiniz, beyim.”❮07❯
İçeride yumuşacık görünen bir yatak, ahşap bir masa ve deri bir koltuk vardı; koltukta ise biri oturuyordu.
Bir kadın.
İniş platformunda gördüğüm ya da kasabanın dört bir yanında uçuşan insanlardan bütünüyle farklı görünüyordu. Pulu bulunmayan teni, hafifçe kızıla çalan tonuyla bembeyaz ve yumuşacıktı. Ne kanatları vardı ne de kuyruğu; ne sivri dişleri vardı ne de pençeleri. Karnı ise hafifçe şişkindi.
Tanımadığım bir ırktandı.
“Peki bu çocuk da kim?”
“Ejderha ırkı ile bir iblisin çocuğu. Onu İblis Dünyası’nın sınırında, neredeyse ölmek üzereyken buldum.”
“Demek öyle… Onu büyütecek misiniz?”
“Evet.”
“O hâlde bu çocuk sizin evlatlığınız mı olacak?”
“Bir sakıncası mı var?”
“Hayır, her şey Ejderha Tanrısı Hazretleri nasıl dilerse öyle.”
Ejderha Tanrısı Hazretleri beni odaya bıraktı ve çıkmak üzere arkasını döndü.
Fakat kadın onu durdurdu.
“Şey, beyim, bu çocuğun adı nedir?”
Bu sözler üzerine Ejderha Tanrısı Hazretleri dönüp sıkıntılı bir ifadeyle başını iki yana salladı.
“Bir adı yok.”
“Olmaz öyle şey. Ona düzgün bir isim vermelisiniz. Çocuklara isim koymak beyimin vazifesidir.”
“Bulup getirdiğim biri olsa bile mi?”
“Evet.”
Bunun üzerine adam başını eğip bana baktı. Ben de gözlerimi Ejderha Tanrısı Hazretleri’ne dikmiş, ağzından çıkacak sözleri bekliyordum.
“…Laplace. Senin adın Laplace.”
Elbette henüz hiçbir kelime bilmiyordum. Bu, bir başkasıyla sözcükler aracılığıyla kurduğum ilk temastı. Fakat karşımda duran bu adamın bana az önce çok mühim bir şey söylediğini anlamıştım.
“A… Ap… La… Pla… Ce…”
Bu yüzden can havliyle tekrarlayıp durdum.
O kelimeyi—bana verilen ismi—asla unutmamak için durmaksızın tekrarladım.
Ve böylece ben—Laplace—doğmuş oldum.
