Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 18 / Işınlanma Araştırması

Işınlanma Araştırması

Ejderha Tanrısı-sama bir dünyadan diğerine geçerek hepsini birbiri ardına yerle bir etti. Deniz Dünyası, Gökyüzü Dünyası…

Her iki dünya da zerre tereddüt edilmeden ezilip geçildi.

Canavar Dünyası’nın yok oluşu, diğer dünyalarda çoktan güçlü bir infial uyandırmıştı: “Ejderha Dünyası asla affedilmemeli.” O vakitler bunu bilmeme imkân yoktu fakat onların da savaşmak için kendilerine göre sebepleri vardı. Üstelik “savaşmamak” için de ortada hiçbir neden yoktu.

Biz oraya vardığımızda, hem Deniz hem de Gökyüzü Dünyası ordularını çoktan toplamış, bizi bekliyordu.

Deniz Irkı öyle muazzam bir güç toplamıştı ki koca okyanus zifiri karanlığa bürünmüştü.

Gökyüzü Irkı, güneşi bile perdeleyecek kadar devasa bir kuvvet toplamıştı.

Fakat bizler, Beş Ejderha Generali için böylesi orduların hiçbir hükmü yoktu.

Yaşanan savaşlar, Canavar Irkı ile yapılanın birer tekrarından ibaretti. Bizler, Beş Ejderha Generali, önümüze çıkan direnişi silip süpürdük. Ejderha Tanrısı-sama onların tanrılarını yok etti, öfkesini dünyalarının üzerine kustu ve o dünyalar çöktü. Hayatta kalan bir avuç kişi ise İnsan-Tanrı tarafından kabul edilerek İnsan Dünyası’na sığındı. Zafer üstüne zafer kazanıyorduk.

Gelgelelim bu, savaştan yara almadan çıktığımız anlamına gelmiyordu.

Sonu gelmez muharebeler bedenlerimizi yıpratmış, gücümüzü tüketmişti. Bilhassa Ejderha Tanrısı-sama… Bedeni darmadağın haldeydi.

Canavar Tanrısı’nın diş izlerinden hâlâ kan sızıyordu. Deniz Tanrısı’nın zehri bacaklarından birini kemirmeye devam ediyordu. Gökyüzü Tanrısı’nın Kutup Işığı Patlaması ise bir gözünü karanlığa gömmüştü.

Ejderha Irkı en güçlü ırktı, bunda zerre şüphe yoktu. Fakat altı Tanrı da kudret bakımından birbirine denkti.

Bizler, yani onların soyundan gelenler arasında gelişim bakımından ufak tefek farklar olsa da Tanrıların kendileri doğuştan denkti. Beş Ejderha Generali yara bere içindeydi fakat savaşamayacak durumda da değildik.

Ne de olsa geriye hâlâ başka dünyalar kalmıştı. Evet… Ejderha Irkı ile denk bir güce sahip olduğu söylenen bir ırkın yaşadığı o dünya.

İblis Dünyası.

Tereddüde düştüm.

İblis Dünyası ile savaşırsak oradan da sağ salim çıkamazdık. Bu kez Beş Ejderha Generali’nden biri düşebilirdi. Hatta belki de Ejderha Tanrısı-sama’nın bizzat kendisi can verebilirdi. Bu şekilde savaşmaya devam etmek doğru muydu? İblis Dünyası’nın da mı yok edilmesi gerekiyordu? Onlarla sahiden savaşmalı mıydık?

İblis Dünyası’na özel bir sevgi beslediğimden değildi. Aksine, oradan nefret ettiğimi bile söyleyebilirdim. Ne de olsa o dünya vaktiyle beni reddetmişti. Fakat Canavar Dünyası, Deniz Dünyası ve Gökyüzü Dünyası’nın yok oluşuna şahit olduktan sonra içimde derin bir tiksinti uyanmaya başlamıştı.

Bütün bunlara sahiden gerek var mıydı?

Çöken bir dünya. Dehşet içinde kaçışan insanlar. Çaresizlikle çarpılmış çehreleri. Kaybedersek aynı kader Ejderha Dünyası’nı da bekliyor olacaktı. Hayır, belki de bundan çok daha beterini.

Ejderha Irkı, yerle bir olan dünyalarından kaçmaya çalışarak darmadağın olacaktı. Peki onları bağrına basmaya hevesli tek bir dünya kalacak mıydı? İnsan Dünyası mı? Ah… İnsan-Tanrı—belki de o, Ejderha Irkı’nı kabul etmeye yanaşırdı. O Tanrı bizleri, yani Ejderha Irkı’nı başından beri destekliyordu. İnsanlar esasında müttefikimiz sayılırdı. Kaybetsek bile hayatta kalanları muhtemelen korur ve onlara yardım ederlerdi.

Gelgelelim İnsan Dünyası, çoktan yerle bir ettiğimiz o üç ırka ev sahipliği yapıyordu. Kendilerine toprak verildiğini, nüfuslarının arttığını ve hatta kendi bölgelerini kurmaya başladıklarını işitmiştim. Çektikleri eziyetleri, acıyı ve maruz kaldıkları aşağılanmayı asla unutmayacaklardı. Şayet Ejderha Irkı sığınmacıları İnsan Dünyası’na kaçacak olursa, başlarına ne geleceği gün gibi ortadaydı—kökleri kazınırdı.

Elbette kaybetmeye hiç niyetim yoktu. Ejderha Dünyası’nın böylesi bir kadere kurban gitmesine izin veremezdim. Fakat düşmanımız İblislerdi. Kaybetme ihtimalimiz vardı. İki arada bir derede kalmıştım. Ejderha Tanrısı-sama’ya engel olmalı mıydım, yoksa olmamalı mı? Doğrusunu söylemek gerekirse, Ejderha Tanrısı-sama’nın yatışmasını, İnsan-Tanrı’nın araya girerek bir barış sağlamasını istiyordum. Ne de olsa Lunaria-sama’nın asıl katilini henüz ortaya bile çıkarabilmiş değildik.

Önce sakinleşip bunu araştırmamız gerekmez miydi? Her şeye bir son vermek en iyisi olmaz mıydı? Sen de öyle düşünmüyor musun?

Evet… Ben de öyle düşünmüştüm.

Yapmam gereken de tam olarak buydu.

Fakat o vakitler Ejderha Tanrısı-sama’ya öylesine, ama öylesine körü körüne tapıyordum ki.

Elbette şimdi bile ona hürmetim sonsuz… ama o günlerde onun yanılabileceği fikrini aklımın ucundan bile geçiremezdim.

Üstelik bir de Beş Ejderha Generali’nden biri olma konumum vardı. Ejderha Tanrısı-sama’ya en sadık olanların bizler olması beklenirdi. Onun her kararını onaylamak zorundaydık. Beş Ejderha Generali’nden birinin Ejderha Tanrısı-sama’nın yaptıklarını sorgulaması—böyle bir şey akla hayale sığmazdı. İnandığım şey buydu. Bu yüzden de tereddüt edip durdum.

Ejderha Tanrısı-sama ve Ejderha Generalleri’nin bir sonraki savaşa hazırlandıklarını izlerken tereddüdüm yakamı bırakmadı. Bunu kimseyle konuşamıyordum. Kime içimi dökebilirdim ki? Lunaria-sama hayatta olsaydı, belki bana bir yol gösterirdi. Ejderha Dünyası’nda Ejderha Tanrısı-sama’ya fikirlerini açıkça söyleyebilen tek kişi oydu. O yaşasaydı, belki de bu savaş hiç yaşanmazdı.

…Ve yine de en başta savaşı tetikleyen şey, onun ölümü olmuştu.

Ama o artık yoktu. Dört bir yandan köşeye sıkışmıştım. İçimdeki şüphelerle boğuşuyor, Saleyakt’ın yanında teselli arıyordum. Gelgelelim, içimdeki bu fırtınayı fark eden biri vardı.

Dola-sama.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Günün birinde beni evine davet etti.

Şöyle bir geriye dönüp baktığımda, onun evine ilk kez adım atıyordum. Bir Beş Ejderha Generali’nin meskeni için akıl almaz derecede mütevazıydı. Yalnızca bir avuç hizmetkârı ve eşya namına da sadece en temel ihtiyaçları vardı. O hizmetkârları görmek… İçimde garip bir hüzün uyandırdı. Lunaria-sama’nın ölümünün gölgesinde neredeyse onları unutmuştum fakat onun hizmetkârları da katledilmişti.

Evin en kuytu köşesinde, henüz pek genç olan Perugius duruyordu. Gözlerini zar zor açabildiği bir yaştaydı. Ne pençeleri vardı ne sivri dişleri; pulları seyrek, sırtındaki kanatlarıysa hâlâ minicikti. O çaresiz ve narin hâli, içimde derin bir koruma içgüdüsü uyandırdı. Kendinin bile henüz farkında olduğunu sanmıyordum. Ben Perugius’a bakarken, Dola-sama bana seslendi.

“Aklını kurcalayan bir şeyler var gibi.”

Sesi son derece yumuşaktı. Beni hiçbir şekilde sorgulamaya çalışmıyordu. Sanki beni teselli etmek istercesine bir şefkat seziliyordu sesinde. Bir anlığına da olsa, geçmişteki o usta-çırak bağı yeniden canlanıvermişti.

Neredeyse gözyaşlarına boğulacaktım.

Beş Ejderha Generali’nden biri seçildiğimden bu yana Dola-sama ile neredeyse hiç konuşmamıştım. Fakat o, beni her daim gözetip kollamıştı.

“Aslına bakarsanız—”

Daha ne olduğunu anlayamadan içimdeki her şeyi bir çırpıda döküvermiştim. Saygısızlıkla itham edilip oracıkta cezalandırılmaya bile hazırdım.

“……”

Dola-sama sessizce dinledi. Sesimi ne kadar yükseltirsem yükselteyim, yüzündeki ifade zerre değişmedi.

Beni sonuna kadar dinledikten sonra, sükûnet dolu bir ses tonuyla konuştu.

“Ejderha Tanrısı-sama’nın iradesini idrak edemiyor olman son derece anlaşılır bir durum…”

Beni tersleyen ya da kestirip atan bir ifade değildi bu.

Daha ziyade, sanki bir şeylerden ötürü pişmanlık duyuyormuş gibi bir hâli vardı.

“Gel. Sana göstermek istediğim bir şey var.”

Dola-sama bu sözlerin ardından ayağa kalkıp evden çıktı. Ben de tek kelime etmeden peşine takıldım. Kasabanın dışına doğru sessizlik içinde ilerledi; nereye gittiğimizi sormadan yalnızca adımlarını takip ettim. Yaklaşık bir saat boyunca uçtuktan sonra bir dağın tepesine indi. Sıradan, adı sanı olmayan bir dağdı bu.

Kanatlarını toplayıp nihayet konuştu.

“Burası.”

“Burası neresi?”

Aptal gibi görünmeyi göze alarak sordum; neticede bana göre sıradan bir dağdan ibaretti. Dola-sama da sadece buraya inmekle her şeyin anlaşılamayacağını fark etmiş olmalıydı. Soruma cevap vermeden dosdoğru belirli bir kayaya doğru yürüdü. Ardından elini kayanın üzerine koyup alçak bir sesle büyü sözlerini mırıldanmaya başladı.

“Bu da…”

Büyü sözleri bittiğinde kaya sessizce ortadan kayboldu.

Kayanın az önce durduğu yerde, ancak bir kişinin geçebileceği genişlikte bir mağara girişi belirdi.

Gizli bir geçit.

Dola-sama tek kelime etmeden içeri adım attı, ben de hemen ardından girdim. Mağara dar bir tünele açılıyordu. Loş bir aydınlatması olsa da geçide gayet iyi bakıldığı açıkça anlaşılıyordu. Tünelin sonunda bir oda vardı. Doğal bir mağara genişletilerek yapılmıştı fakat tavanı alçaktı, bu yüzden uçmaya elverişli değildi. Yine de bir ev büyüklüğündeydi.

İçeride masalar sıra sıra dizilmişti; üstleri türlü türlü ekipman ve yığınla kâğıtla doluydu. Üstelik etrafta çok sayıda Ejderha Halkı vardı. Kimi masada, kimi yerde oturuyor, kimiyse ayakta çalışıyordu. Herkes pürdikkat önündeki işe odaklanmıştı.

“Burası da neresi böyle?”

“Burası bir ışınlanma araştırma tesisi.”

“Işınlanma mı…?”

Ejderha Dünyası’nın ışınlanma büyüsü üzerine araştırmalar yürüttüğünü biliyordum. Ne var ki bunun nerede, nasıl ya da ne boyutta yapıldığına dair en ufak bir fikrim dahi yoktu.

Üstelik ben Beş Ejderha Generali’nden biriydim.

“Burayı anladığında, endişelerin de dinecektir.”

Dola-sama bu sözlerin ardından odanın içinde adımlamaya başladı.

“Buradakilerin hepsi birer araştırmacı.”

“Vay canına…”

Onları seyrederken hayranlığımı mırıldandım ve tam o sırada bir şey gözüme çarptı. İstisnasız her birinin pullarının rengi solmuştu. Çoğunun kanat zarı kalmamıştı, bazılarınınsa dişleri dökülmüştü. Evet, beni şaşırtacak derecede hepsi yaşlıydı.

“Hepsi de yaşlı, değil mi?”

“Evet… Buraya yalnızca ömrünün sonuna yaklaşmış Ejderha Savaşçıları toplanır.”

O an nedenini sormadım ama içten içe az çok tahmin edebiliyordum. Işınlanma büyüsü tehlikeliydi. Başarısız tek bir deney koca bir dağı haritadan silebilirdi. Bu yüzden de artık önünde fazla vakti kalmamış olanlar bu araştırmayı üstlenmişti.

Elbette muhtemelen başka sebepler de vardı. Belki de yaşını başını almış kimseler, kanı kaynayan genç savaşçılara nazaran çok daha sükûnet sahibi olduklarından araştırmaya daha yatkındı. Nitekim diğer dünyalarda da benzer durumlara rastlanırdı.

Örneğin İblis Dünyası’nda uzun ömürlü ırklar ekseriyetle pek akıllı olmazdı; bu yüzden araştırmalar genelde kısa ömürlü ırklara emanet edilirdi.

“Herkes buraya baksın! Emekleriniz için teşekkürler! Bugün Beş Ejderha Generali’nden biri, İblis Ejderha Kralı Laplace teftiş için aramızda! Gerilmenize hiç lüzum yok, araştırmalarınıza her zamanki gibi devam edin!”

Dola-sama’nın bu duyurusuyla birlikte herkes hazır ola geçip bana nizami ve vakur bir selam verdi. İlerlemiş yaşlarına rağmen hâlâ her biri birer Ejderha Savaşçısıydı.

“Hoş geldin, genç savaşçı. Kusurumuza bakma, layıkıyla hürmet gösteremedik; lütfen rahatına bak, dilediğince incele.”

“…Öyle yapacağım.”

Kısa bir tereddüdün ardından resmi bir dille karşılık verdim. Beş Ejderha Generali’nden biri olabilirdim ama bu insanlar daha ben doğmadan çok önce bile Ejderha Tanrısı-sama’ya sadakatle hizmet etmişti. Saygımı sonuna kadar hak ediyorlardı.

“Gel, sana etrafı gezdireyim.”

Tesiste bana rehberlik eden Dola-sama’nın peşine takıldım. Yürürken yürütülen araştırmaları bana kısaca özetledi. Fakat dürüst olmak gerekirse o an ne yaptıklarına dair zerre fikrim yoktu. Şimdilerde büyü sanatına bütünüyle hâkimim elbette; lakin o vakitler en temelinden bile bihaberdim. Yaşlı araştırmacılar bugün büyü çemberi diye tabir ettiğimiz şeyleri geliştiriyordu. Gelgelelim o gün benim gözüme acayip karalamalardan başka bir şey gibi görünmüyorlardı.

Yine de gördüğüm desenleri aklıma kazımaya gayret ettim. Bir nevi alışkanlıktı bendeki. Yeni bir şey gördüm mü hemen hafızama atardım; Ejderha Dünyası’na adım attığımdan beri hayatım hep böyle geçmişti. Ne yaptıklarını fena halde merak ediyordum. Şayet amaçlarını kavrayabilirsem, günün birinde benim de aynısını yapabileceğime inanıyordum. Onlara yetişebilmek umuduyla geçmişe ait dağ gibi araştırma belgesini didik didik ettim. Tabii hiçbir yere varamadım. Ne de olsa uğraştıkları iş, bir çaylağın öyle alelacele bir bakışta anlayabileceği cinsten değildi.

“Hiçbir şey anlamıyorsun, değil mi?”

“Anlamıyorum.”

“Tahmin etmiştim. Şayet birkaç dakikada kavrayabilseydin, bunca insanın binlerce yıllık araştırması anlamsız kalırdı zaten.”

Şimdi geriye dönüp baktığımda, orası çağına ait olmayan eserlerin kaynadığı bir yuvaydı. Araştırmaların asıl odağı uzayı bükmek üzerineydi; bilhassa da ışınlanma ve çağırma gibi alanlar inceleniyordu.

O ilk çağların Büyük Büyüleri, basit birer Büyü Tekniğinden ziyade kelimenin tam anlamıyla gerçek büyüler gibi hissettiriyordu.

Bugün bile henüz sırrına eremediğim pek çok şey var.

Yine de bir kısmı çoktan pratik düzeyde kullanılabilecek kadar olgunlaştırılmıştı. Ejderha derisinden parşömenlere işlenmiş muazzam bir bilgelik dağıydı bu. Şayet o belgelerden tek bir tomar bile günümüze ulaşabilmiş olsaydı, şimdiki büyü sistemi akıl almaz derecede farklı olurdu.

Tabii bu… şayet onu anlayabilecek tek bir kişi dahi çıksaydı geçerliydi.

Ardından Dola-sama çağırma büyüsünü sergiledi. Bu, kadim bir çağırma büyüsü biçimiydi. Kadim dediysem de… şimdikilerden pek de farklı sayılmazdı. Başka bir dünyadan canlı varlıkları çağırmaya yarayan bir teknikti.

Çağırdığı şey Deniz Dünyası’nda yaşayan küçük bir balıktı. Güçsüz, sıradan bir balık.

Deniz Dünyası çoktan çökmüştü ve artık insanların yaşamasına elverişli değildi; gelgelelim böylesi küçük yaratıklar görünüşe göre hâlâ varlığını sürdürüyordu.

Aynı anda, Deniz Dünyası’nı ilk ziyaret edişimi anımsadım. Şimdilerde alıştım elbette ama ilk kez bir balık gördüğümde heyecandan içim içime sığmamıştı. Başka dünyalarda böylesi yaratıkların da var olduğunu bilmek inanılmazdı.

Baksanıza, balıkların ne garip şekilleri var, değil mi? Yalnızca suda yaşayabiliyorlar ve tuhaf mı tuhaf bir biçimleri var.

Öyle düşünmüyor musunuz? Arka bahçedeki gölette bile balık tutabileceğinizi mi söylüyorsunuz?

Anlıyorum…

Ne de olsa ben okyanusları olmayan bir dünyada uzun zaman geçirdim… Fakat siz bile bir Mavi Ejderha’nın tuhaf göründüğünü düşünürdünüz herhalde, değil mi? Sırf gökyüzünde yaşayabilecekleri bir bedenleri var ne de olsa.

“Ejderha Tanrısı-sama ışınlanma araştırmalarının sonuçlarını ne halka ne de Ejderha Halkı’na duyurmamayı seçti. Nedenini biliyor musun?”

“…Hayır.”

“İncelik gösterdiği için. Canavarların aksine, ışınlanmayla başa çıkmanın hiçbir yolu yoktur. Halka duyurulsaydı yalnızca gereksiz bir paniğe yol açardı.”

Dola-sama böyle söyledi.

Elbette muhtemelen başka pek çok sebep de vardı. Belki de araştırmanın öyle hemen sonuç vermeyeceğini öngörmüştü. Şayet elle tutulur bir netice alınamaz ve kayıplar artarsa, araştırma ekibi kaçınılmaz olarak çok daha sert tepkilerle ve baskıyla karşılaşacaktı.

“Neden… bundan benim haberim olmadı?”

“Çünkü sen Beş Ejderha Generali’nden biri olarak atanırken diğer dünyalarla temas kuracağın varsayılmıştı.”

Bu sözler karşısında afallamıştım.

Beş Ejderha Generali’nden biri olarak diğer dördüyle eşit şartlarda yer aldığımı sanıyordum. Gelgelelim yürütülen bunca gizli işten bir tek ben bihaber bırakılmıştım. Bu da demek oluyordu ki… belki de şu âna kadar bile onlara ihanet edebileceğimden çekiniyorlardı… Aklımdan geçen buydu.

“Yüzünü öyle asma. Bize ihanet edeceğini düşündüğümüz için değildi.”

“Öyleyse neden?”

“Işınlanma araştırmaları, yaşanan ışınlanma vakalarının veya ansızın beliren canavarların ardındaki ‘suçluyu’ ortaya çıkarsaydı, bu durum yürüttüğün işe mani olurdu.”

Bazı şeylerin bilinmemesi çok daha hayırlıdır. Ta o vakitler bile bunu gayet iyi kavrayabiliyordum. Ne de olsa kimi İblislerin zihin okuma kabiliyeti vardı.

“Moralini bozmana hiç lüzum yok. Vakti geldiğinde sana her şeyi anlatacağım.”

Dola-sama omzumu sıvazladı ve yürütülen araştırmaları anlatmaya koyuldu. Ejderha Generallerinin her birine belli başlı araştırma konuları paylaştırılmıştı: ışınlanma, çağırma, canavarlar ve bariyerler. Işınlanma araştırmalarının başında Crystal vardı. Dola-sama bu görevi ondan devralmıştı. Kendisi hem çağırma hem de ışınlanma hususunda tam bir uzmandı.

“Çağırma büyüsü, başka bir dünyadaki canlıları buraya çağırır. Işınlanma büyüsü ise tam tersine, canlıları başka bir dünyaya gönderir. Bu açıklamayla sen de fark etmişsindir; ikisi de özünde tamamen aynı şeydir.”

“Canlılar dediniz… Yani insanlar çağrılamaz mı?”

“Çağrılabilir.”

Dola-sama bunu gayet net ve sakin bir ifadeyle dile getirdi.

“İşte tam da bu yüzden diğer dünyaların mühendisleri meseleyi yanlış anladı. Altı Dünya’yı kaosa sürüklemek için çağırma ve ışınlanmayı kullandığımızı zannettiler. Aslına bakarsan, niyetimiz o olsaydı bunu yapmak imkânsız da sayılmazdı.”

“……”

“Bu yüzden Ejderha Tanrısı-sama insanların çağrılmasını ve ışınlanmasını kesin olarak yasakladı.”

Evet, Ejderha Tanrısı-sama insanların çağrılmasını kesinlikle yasaklamıştı.

Son derece haklı bir karardı bu. Başka bir dünyadan bir insan çağrılıp ardından bambaşka bir yere ışınlanacak olsa, geride tek bir iz bile bırakmadan resmen sırra kadem basması sağlanmış olurdu.

Bu sebeple, temel çağırma formüllerine insanların çağrılmasını engelleyen katı kısıtlamalar eklenmişti. Bu kısıtlamalar büyü formülünün en derinlerine kazınmış, katman katman şifrelerin ardına gizlenerek tam manasıyla bir kara kutuya dönüştürülmüştü.

Bugün bile bunu çözebilmemin hiçbir yolu yok. Çağırma büyüsü kullanabiliyor olmanız, onun köklerini kurcalayabileceğiniz anlamına gelmez. Büyük ihtimalle o kara kutunun kilidini açabilecek yegâne kişi bizzat Dola-sama’nın kendisiydi.

“Yalnızca bu da değil, ışınlanma ve çağırmanın varlığı bile bir sır gibi gizlendi. Nedenini biliyor musun?”

“Ortada bir yöntem varsa, eninde sonunda birileri onu kullanacağı için mi?”

“Aynen öyle. Biz Ejderha Halkı, Ejderha Tanrısı-sama için gerekli olduğuna inansaydık doğuracağı tüm sonuçları tek başımıza üstlenir, hiç çekinmeden pervasızca kullanırdık.”

Söyledikleri karşısında başımı salladım. Mesele gayet basitti: Biri Ejderha Tanrısı-sama’nın yoluna çıkarsa ve efendim herhangi bir sebeple o kişiyi bizzat öldüremezse, bunu ben yapardım. Ardından doğacak her türlü sonuç da tamamen benim şahsi kararım olarak görülürdü. Bütün suçu üzerime almak Ejderha Tanrısı-sama’yı korumak anlamına geliyorsa, bunu gözümü bile kırpmadan yapardım.

Dola-sama’nın, diğer Ejderha Generalleri’nin bile çağırma ya da ışınlanma büyüsü kullanmasına izin verilmediğini söylemesinin sebebi buydu. Öte yandan, Dola-sama’nın kendisi de bariyerler ya da canavarlarla ilgili teknolojiler hakkında pek bir şey bilmiyordu; fakat varlıklarından haberdardı.

Canavarlar yaratıp onları diğer dünyalara ışınlayabilseydiniz, hesaplı ve planlı bir kargaşa çıkarabilirdiniz. Gerçi böyle bir durum ancak Ejderha Generalleri’nin bir gün Ejderha Tanrısı-sama’nın emirlerine karşı gelmesiyle mümkün olabilirdi. Elbette Beş Ejderha Generali’nden hiçbiri asla böyle bir şeye cüret etmezdi.

“Yine de böyle bir şey mümkünse, ortalıkta beliren canavarlara ve yaşanan ışınlanmalara birinin sebep olduğu anlamına gelmez mi?”

“Hayır… Yapılan araştırmalar, dünyada meydana gelen ışınlanma olaylarının ve ortaya çıkan canavarların, büyüyle tetiklenenlerden biraz daha farklı olduğunu gösterdi.”

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Bizler büyü kullandığımızda, olguyu bir büyü çemberi aracılığıyla harekete geçiririz. Oysa dünyada yaşanan ışınlanmalarda ve ortaya çıkan canavarlarda böylesi bir ize rastlanmıyor.”

Araştırmalar ilerlemiş, hem ışınlanma hem de çağırma mümkün hale gelmişti. Canavarların türemesinin ve ışınlanmayla gerçekleşen kayboluşların ardındaki gerçek mahiyet de nihayet anlaşılmıştı.

“Öyleyse, bu olayların ‘gerçek mahiyeti’ nedir?”

“Bizim ‘Ejderha Gücü’ dediğimiz şey.”

Dola-sama durumu açıkladı: Altı Dünya, belirli bir güçle dolup taşıyordu. Ejderha Dünyası’nda buna “Ejderha Gücü” adı verilmişti. İblis Dünyası’nda adı “İblis Gücü”ydü; şimdilerde ise biz buna Büyü Gücü ya da Mana diyoruz.

Fakat bu güç; insanlar, yaban hayvanları, balıklar, kuşlar ve ejderhalar da dâhil olmak üzere Altı Dünya’da barınan tüm varlıkların içinde mevcuttu. Canavarların ortaya çıkışının da ışınlanmaların yaşanmasının da arkasındaki asıl etken işte bu güçtü.

Canlı bir varlık bu güçten muazzam miktarda emdiğinde bir canavara dönüşür. Bahşedilen bu güç, o canlının bedenini yeniden yapılandırarak çok daha dayanıklı bir hale getirir.

İnsanlar da bundan muaf değildir. Dış görünüşleri pek değişmese bile, sıradan varlıkların çok ötesinde muazzam bir kuvvete ya da özel yeteneklere kavuşurlar.

Belki de benim İblis Gözüm ve Beş Ejderha Generali’nin akılalmaz kudreti dahi bir tür canavarlaşma olarak görülebilirdi.

Dahası, bu güç doğal olarak Altı Dünya genelinde bir denge arayışındadır.

Dünyalardan birinde ciddi bir güç kaybı yaşanırsa, bunu telafi etmek adına diğer dünyalardan güç çekmeye başlar. Bu emilim ise yalnızca bitkileri ve hayvanları değil, insanları da içine çeker. Bunun sonucunda da ışınlanma gerçekleşir; yani o meşhur “sırra kadem basma” hadisesi.

“Gelgelelim, çözebildiğimiz kısım yalnızca bundan ibaretti.”

Sebebi tespit etmiştik. Ancak bu hadiselerin belli bir dönüm noktasından sonra neden bu denli şiddetli bir artış gösterdiğini henüz çözebilmiş değildik. Araştırmacılar arasındaki hâkim teori; bir noktada dünyaların genel gücünün ciddi biçimde azaldığı ve bunun da dengesizliklere yol açtığı yönündeydi.

Dünyalar bu kaybı telafi etmek adına birbirinden güç çekmeye başladığında, doğal olarak ışınlanmalar meydana geliyordu. Bir dünyanın kendi içinde yüksek ve düşük güç yoğunluğuna sahip bölgeler oluştuğunda ise yoğunluğun fazla olduğu yerlerde canavarlar çok daha sık türemeye başlıyordu.

Hipotez buydu ve şimdilik en akla yatkın açıklama da bundan ibaretti. Peki ama en başta dünyaların gücü neden bu kadar feci biçimde azalmıştı? İşte bu sırrını koruyordu. Buna sebep olan bir şey olmalıydı, yoksa durup dururken yaşanacak iş değildi.

“Bunu ancak yakın zamanda, tam da savaş patlak vermeden hemen önce anlayabildik. Aslında sana çoktan anlatmam gerekirdi fakat bir türlü fırsatını bulamadım.”

Üstelik buna başka bir dünyanın sebep olmuş olma ihtimali de vardı.

“Laplace. Ejderha Tanrısı-sama’nın diğer dünyalarla müzakereleri neden sana emanet ettiğini ve yabancı mühendisleri Ejderha Dünyası’na getirmene neden izin verdiğini anlıyor musun?”

“Hayır, anlamıyorum.”

“Ejderha Tanrısı-sama, araştırmalar biraz daha ilerleyince ulaştığımız bu bulguları Altı Dünya’nın tamamıyla paylaşma niyetindeydi. Sebebini, alınacak karşı önlemleri ve bir daha tekrarlanmaması için gereken tedbirleri bizzat açıklamayı planlıyordu.”

Bunu duyunca Ejderha Tanrısı-sama’nın büyüklüğü karşısında derinden sarsıldım. O yalnızca Ejderha Dünyası’nı korumaya çalışmıyordu.

Bütün dünyaları kurtarmaya çalışıyordu.

“Ejderha Tanrısı-sama merhametlidir. Yine de o ahmaklar onun onurunu ayaklar altına aldı. Hâlâ ne diye tereddüt ediyorsun ki?”

“…Yok.”

Ejderha Tanrısı-sama diğer dünyaların ihanetine uğramıştı.

Yalnızca ihanete uğramakla da kalmamış; yanlış anlaşılmış, haksız yere suçlanmış ve en sevdiği kişi elinden sökülüp alınmıştı. Elbette öfkeden deliye dönecekti.

Bu savaş kaçınılmazdı; yalnızca hak edilmiş bir cezaydı. İçimdeki tüm şüpheler silinip gitmişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, o vakitler çağırma büyüsüyle ilgili açıklamaların yarısını bile tam olarak anlayamamıştım. Yine de içimdeki sis dağılmıştı bir kere. Bir sonraki muharebede ön saflara ilk atılan ben olmaya ant içtim.

Araştırma tesisinden ayrılırken, memnuniyet içinde havalanıp süzülen Dola-sama’yı selamladım ve İblisler’e karşı verilecek savaş için kararlılığımı tazeledim.

Ne kadar da ahmakmışım meğer.

Keşke o zamanlar biraz daha aklım başımda olsaydı; çağırma ve ışınlanma meselelerini daha iyi kavrayabilseydim de Dola-sama’ya şunu sorabilseydim:

“Söyledikleriniz doğruysa, diğer dünyaları yok etmek güç dengesini daha da bozmaz mı? Bu durum daha fazla ışınlanmaya ve canavar istilasına yol açmaz mı…?”

O soruyu sorabilmiş olsaydım, belki de işler bu noktaya varmazdı. Her daim son derece bilge olan Dola-sama, belki de en azından biraz olsun durup tekrar düşünürdü.

Fakat ben fazlasıyla cahil ve aptaldım.

Ve böylece, İblis Dünyası’na karşı savaş başladı.

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla