Mushoku Tensei Cilt 25 – Bölüm 3 / Zafer Şansı

Zafer Şansı

Döndüğümde HARARETLİ BİR TARTIŞMA yaşanıyordu.

“Düşman kapımıza dayandı. Hazırlanmalıyız.”

“O zaman önce gidip Rudeus’u aramalıyız!”

Bağıran ikinci kişi Eris’ti ve Sandor’la tartışıyordu. Roxy de oradaydı.

“Dohga onun yanında. Eninde sonunda geri döneceklerdir. Bu esnada bizim güçlerimizi toparlamamız ve tuzağımızı kurmamız gerek…”

“O mankafanın bir faydası dokunur sanki!”

“Sandığından daha beceriklidir.”

“Madem beceriden laf açıldı, sen niye onun yanında değildin peki?!”

“Hmph… Şey, orası…”

Şimdi asıl büyük soru şuydu: Beni kurtarmaya mı geleceklerdi, yoksa kendi başıma dönebileceğimi varsayıp düşmanı mı karşılayacaklardı?

Eris beni kurtarma taraftarıydı. Doğrusu bu tavrına minnettardım.

“Aman, kendim inerim o zaman!” Eris hiç lafı uzatmadan ayağa kalkıp arkasını döndü. İşte tam o anda göz göze geldik.

“Aşağı ineceksen, mantarın gölgesindeki merdivenleri kullanarak sunağa inmeni ve mavi suyu almanı tavsiye ederim,” dedim.

“Rudeus!”

Eris, sunduğum bu faydalı bulmaca rehberine boynuma atılarak karşılık verdi.

Ah, ah, acıyor. Omurgamı kıracaksın.

“Senin için çok endişelendim!”

“Özür dilerim.”

Roxy ve diğerleri de hayatta olduğumu görünce rahat bir nefes almış gibiydi. Ne şanslı adamım ama!

“…Bu arada, o kolunun hali ne öyle?”

“Ha, bu mu… Şey, hepsini bir kerede anlatacağım. Yalnız ondan önce…” Etrafıma bakındım ve bakışlarım orada oturmakta olan bir adama takıldı.

“Sen. Kimsin sen?” diye sordum, gözlerimi Sandor’a dikerek.

***

Kuzey Tanrısı Kalman II, Alex Rybak. Kuzey Tanrısı Destanı’nın başkahramanı; Kral Ejderhaların Hükümdarı’nı dize getiren, devasa bir canavarı katleden, dünyanın dört bir yanındaki savaş meydanlarında sayısız şanlı zafere imza atan ve nihayetinde Yedi Büyük Güç’ten biri haline gelen efsane. Kuzey Tanrısı Stili’nin gelmiş geçmiş en büyük uygulayıcısıydı ve daha yüz yıl öncesine kadar dünyanın en büyük kılıç ustası olarak kabul ediliyordu.

Sandor kendini işte böyle tanıttı. Doğrusunu söylemek gerekirse öyle pek de şaşırmamıştım. Bir yanım böylesi bir adamın burada ne aradığını merak etse de, genel olarak taşlar yerine oturmuştu. Orsted’in neden onu yanıma verdiğini ama sebebini açıklamadığını şimdi anlıyordum. Ariel’in Ghislaine ve Isolde dururken neden özellikle onu gönderdiğini de. Dohga’nın neden bir Kuzey İmparatoru olduğunu da… Karşımdaki kişi Kuzey Tanrısı Kalman II’nin ta kendisiydi. Haliyle her şey anlam kazanıyordu.

“Neden hiçbir şey söylemediniz?” diye sordum.

“Ne olur ne olmaz diye… İnsan-Tanrı insanların kalbini görebilir; fakat bizim taraftan hiç kimse benim Kalman olduğumu bilmezse varlığımı gizlemem mümkün olurdu. Üstelik hareket etmemi de kolaylaştırıyordu.”

Mantıklıydı. Gerçi vadiye düştüğüm sırada bildiğim her şeyin İnsan-Tanrı’ya sızdığına neredeyse emindim ya, neyse.

Ben bilmediğim için İnsan-Tanrı da Kalman’ın benim ekibimde olduğunu öğrenemezdi… Gelgelelim, Sandor’un ya da Dohga’nın kalbini görebiliyorsa, bunun gerçekten bir önemi kalıyor muydu ki?

“…Gerçekten mi?” diye sordum.

“Şey, dürüst olmak gerekirse, tam can alıcı bir anda gerçek kimliğimi açıklarsam çok havalı olur diye düşünmüştüm.”

“Ah, anlıyorum. Tabii ya.”

İnsanlar havalı görünmek uğruna kırk takla atardı ne de olsa; hep olan şeylerdi.

“Yine de Dohga’nın bir Kuzey İmparatoru olduğu ortaya çıktıktan sonra bunu gizlemenin ne anlamı kalmıştı ki?”

“Sanırım öyle… Gerçi Dohga pek de öyle herkesin bildiği, nam salmış bir Kuzey İmparatoru sayılmaz.”

İkisinin de böylesine dişli savaşçılar olduğunu bilseydim onları saklamaya çalışırdım. Gelgelelim öyle yapsaydım, belki de her şey çok daha sarpa saracaktı.

“Neyse, her halükarda… Bundan sonra sana güveniyorum, Alex.”

“Elbette. Yalnız bana Sandor demeye devam edersen sevinirim. Bugünlerde bu ismi kullanıyorum.”

Sandor’un kimliğini netleştirdikten sonra elimizdeki tüm bilgileri bir araya getirmeye koyulduk.

On gün önce Kılıç Tanrısı Gal Farion ile Kuzey Tanrısı Kalman III’ü köye doğru peşime takmıştım ve onlar da beni vadiden aşağı yuvarlamıştı. Vadinin dibindeyken zaman algımı yitirmiştim ama çok uzun süre bilincim kapalı kalmıştı. Tam vaktini kestiremesem de bir ya da iki gün sonra, ışınlanma çemberleri ile iletişim tabletlerinin ışığı sönmüştü. Korkunç bir şeylerin döndüğünü anlayan Eris ve Roxy, bunun üzerine benimle buluşmak için Superd Köyü’ne gelmişti. Superd Köyü’ndeki büyü çemberlerinin de sönmüş olabileceğini tahmin etmiş olsalar da hâlâ pes etmeyip mücadele ettiğime güvenmiş, olayların nasıl gelişeceğini görmeyi beklemişlerdi.

Doğrudan geri gelip onlara kaybolduğumu haber veren kişi Sandor’du. Beni bulmak için Ruijerd ve diğerleriyle birlikte bir arama ekibi teşkil etmiş, tam o sırada Dohga’nın ardımdan vadiye indiğini keşfetmişlerdi. Bunun üzerine Sandor beni Dohga’ya emanet etmeye ve düşman saldırısına karşı tetikte beklemeye karar vermişti. Çünkü muhbirinden aldığı istihbarat içini kemirip duruyordu. Muhbiri, ormandaki iblislerin Superd’ler olduğunu ve civardaki herkesi kılıçtan geçirdiklerini öne süren tamamen asılsız bir dedikodudan bahsetmişti. Krallık da bu söylentilere dayanarak geniş çaplı bir av birliği toplamaktaydı.

“Anlıyorum… Demek öyle…”

Sandor’un getirdiği bilgileri Eris ile Roxy’nin anlattıkları da doğruluyordu. İkisi köye daha dün varabilmişti. Normalde dört günlük bir yolculuk olması gerekirken tam on gün sürmüştü; çünkü başkentte kalabalığı yarıp geçmek zorunda kaldıkları devasa bir törene denk gelmişlerdi. Bu, av birliğinin uğurlama töreniydi. Superd’leri avlama kararı âdeta bir festivale dönüştürülmüştü ve anlaşılan bu kutlamaların ortasında uğurlama törenini de biraz erkene çekmeye karar vermişlerdi.

Aslına bakılırsa törenin biraz daha ileri bir tarihte yapılması gerekirdi. Muhtemelen Geese, vadiden aşağı atıldığımın haberini alır almaz planı vaktinden önce devreye sokmuştu. Orsted’in bilekliği kolumdan çıktığında İnsan-Tanrı hayatta kaldığımı fark etmişti; bu yüzden ben vadiden çıkamadan Orsted’e alelacele saldırmak istemiş olabilirdi. Roxy ile Eris, av birliğinin böylesine erken yola çıkışının perde arkasını araştırmak için ufak bir keşif yapmış ve Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı’nın da bu esnada birliğe katıldığını doğrulamıştı.

Ne var ki bu keşif sırasında ikisinin de aklını kurcalayan sorular vardı: Güya krallıkla müzakereleri ben yürütecektim, peki işler nasıl bu noktaya gelmişti? En önemlisi de ben nereye kaybolmuştum?

Derken ne olduğunu bile anlamadan av birliği başkentten yola koyulmuştu. Yine de gözlerini üstlerinden ayırmadan peşlerine takılmışlardı. Birliğin nereye gittiğini biliyorlardı ama belki yeni bir şeyler öğreniriz diye düşünmüşlerdi. İkinci Şehir’e ulaştıklarında Roxy, daha fazla takip etmenin çok tehlikeli olacağını söylemişti. Bunun üzerine şehre hiç bulaşmadan etrafından dolanmış, ormanın içinden geçerek Superd Köyü’ne doğru yönelmişlerdi. Tabii sonrasında—gayet anlaşılır bir şekilde—yollarını kaybetmiş ve birkaç günü heba etmişlerdi. Nihayetinde ise sağ salim köye ulaşmayı başarmışlardı.

İşte buradaydık. Ha bir de, anlaşılan Eris ile Ruijerd, Superd Köyü’nde karşılaştıklarında epey duygusal bir kavuşma yaşamıştı. Eris onu gördüğü ilk an üzerine atılma dürtüsüne kapılmıştı. Sanırım ne kadar güçlendiğini ustasına gösterme arzusuyla dolup taşmıştı. Ama kendini tutmayı başarmıştı. Artık çocuk değildi. Ruijerd onu bir savaşçı olarak kabul ettiğinden beri Eris Greyrat gerçek bir savaşçıydı. Ustasının önünde küçük düşmemek için ağırbaşlı davranmalıydı. Kendi kendine bunu telkin ederek her zamanki dik duruşunu takınmış ve “Görüşmeyeli uzun zaman oldu! Her zamanki gibisin, Ruijerd,” demişti.

Ruijerd de “Selam, Eris,” diye karşılık vermişti. “Büyümüşsün.”

“Büyüdüm tabii, ne sandın!”

Eris ile Ruijerd’in konuşması bundan ibaretti. Ama bu kadarı bile Eris’in içini hem bir nostalji hem de gururla doldurmaya yetmişti. Vaktiyle başını kaldırıp yukarı baktığı Ruijerd ile artık göz hizasındaydı. Savaş meydanında onunla omuz omuza çarpışabilirdi. Eris tüm bunları yüzünde mağrur bir ifadeyle anlatıyordu.

“Fazla vaktimiz kalmadı. Av birliği şu anda bile bu tarafa doğru ilerliyor olmalı ve çok geçmeden Ogre savaşçıları da onlara katılacaktır.”

“Pekâlâ. Şimdi ben olanları anlatayım.”

O iki askerin aslında benim elimdekine benzer yüzüklerle kılık değiştirmiş Kılıç Tanrısı ve Kuzey Tanrısı olduğunu anlattım. Muhtemelen Geese de aynı şekilde gizleniyordu ve onu bu yüzden bir türlü bulamamıştık. Ardından vadiden aşağı yuvarlandığımı, fakat Atofe Eli ve Dohga’nın tam vaktinde yetişip beni kurtardığını söyledim. Düşerken Orsted’in bilekliğinin kolumdan çıktığını… ve İnsan-Tanrı’nın beni gördüğünü de ekledim. Sözlerimi vadiden nasıl kaçtığımızı ve nihayetinde köye dönüşümüzü anlatarak noktaladım.

Sözlerimi bitirdiğimde Eris kısık, sert bir sesle, “Rudeus,” dedi, “Gal Farion’u öldüreceğim.” Gözlerini kolumun koptuğu yere, omzuma dikmişti.

“…Şey, bu da bir seçenek tabii ama önce bir konuşalım. İntikamımı almak istemen hoşuma gitti gitmesine de tek başına öylece öne atılmanı istemiyorum, yoksa sonun benimki gibi olur.”

Pekâlâ, durumu bir toparlayalım.

Öncelikle, Geese kesinlikle av birliğini parmağında oynatabileceği bir konumdaydı. En muhtemel senaryo, kralın kılığına girmiş olmasıydı. Havarilerin kimler olduğunu tam olarak bilmiyordum ama Geese; Kılıç Tanrısı, Kuzey Tanrısı ve Ogre Tanrısı’nı kendi tarafına çekmişti. Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı yüzüklerin gücünü kullanarak Superd Köyü’nde keşif yapmış, Ogre Tanrısı ise Geese ile birlikte ofise saldırıp kaçacak hiçbir yer bırakmamak için harekete geçmişti. Şimdi de av birliğinin yaklaşık yüz kişilik diğer üyeleriyle beraber Superd Köyü’ne doğru ilerliyorlardı.

Ogre Tanrısı Marta, Sharia’ya gönderilmişti. Bunu tekrar düşünmek bile içimi derin bir umutsuzlukla dolduruyordu.

“Bizim eve ne oldu peki…?” diye sordum. Roxy bakışlarını yere indirdi, Eris ise kollarını kavuşturdu.

Sandor sıkıntılı bir ifadeyle çenesini sıvazladı. “Ogre Tanrısı sadece ofisi yerle bir edip oradan ayrılmış da olabilir. Sharia’ya da saldırmış olması muhtemel ama bunu bilmemizin hiçbir yolu yok.”

Enine boyuna düşündüm. Ben onun yerinde olsam ne yapardım? Şu anda Sharia’da kimse yoktu. Ne Rudeus ne Orsted. Orada Ogre Tanrısı’nın karşısına dikilebilecek tek bir kişi bile kalmamıştı. Öylece dokunmadan bırakıp gitmiş olmasına imkân yoktu. Kenti tamamen yok edecek gücüm olmasa bile, sırf ortalığı birbirine katmak için ben olsam yine de saldırırdım.

Oda derin bir sessizliğe gömülmüştü. Orsted’in de dik dik baktığını hisseder gibiydim. Kafasındaki kask yüzünden bunu tam kestiremiyordum gerçi ama zaten her zaman öyle bakardı.

“Aman Tanrım! Toplantıyı kaçırıyorum!” Giriş tarafından bir ses yükseldi. Dönüp baktığımda tam da oydu.

“Zanoba!”

Sahi, o da buradaydı. Hayır hayır, onu unutmuş falan değildim! Tabii ki unutmamıştım! Sadece, şey… Ailem için endişelenmekten aklıma gelmemişti işte!

“Geciktiğim için bağışlayın Usta. Biz de daha yeni varabildik.”

“Yok, sorun değil. Ben de daha yeni geldim sayılır.”

Zanoba’nın ardında Julie ile Ginger’ı gördüm. Perişan bir vaziyetteydiler. Her yanları sıyrıklar içindeydi, yorgunluktan gözlerinin altı çökmüştü. Büyü güçleri de neredeyse son damlasına kadar tükenmiş gibi duruyordu.

“Yolda görünmez canavarlarla başımız biraz derde girdi doğrusu. Superdler imdadımıza yetişmeseydi halimiz gerçekten vahim olurdu.”

 

“Demek öyle. Pekâlâ, o ikisi gidip biraz uzansın… Hayır, dur bir dakika, önce bildiklerini anlatmalısın. Siz de köşeye geçip dinlenebilirsiniz,” dedim. Ginger ile Julie tek kelime etmeden sendeleyerek salona geçip bir sütunun dibine çöktüler. Roxy vakit kaybetmeden yanlarına koşup şifa büyüsü uygulamaya başladı.

“Evet Zanoba. Neler olup bittiği hakkında ne kadar bilgin var?”

“Kabataslak biliyorum Usta. En başından tane tane anlatabilirseniz çok sevinirim.”

Bunun üzerine olan biteni baştan anlattım. Doğrusu aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak can sıkıcıydı ama mecburdum. Önemli olan hepimizin aynı noktada buluşmasıydı.

“—İşte böyle; şu anki asıl endişelerimiz bu tarafa doğru gelen avcı birliği ve Sharia’da neler yaşandığı.”

Sözlerimi bitirdiğimde Zanoba hafifçe kıkırdadı. Komik bir şey söylediğimi hatırlamıyordum. Herhalde içinden “Nasılsa benim bütün ailem burada, güvende! Hahaha!” gibi bir şey geçirmiyordu. O öyle biri değildi.

“Ne ilginç. Buraya gelirken Yedi Büyük Güç anıtına rastlamıştım, bu sayede Efendi Perugius’un hizmetkârı Parlak Arumanfi’den bazı şeyleri teyit etmesini rica ettim.”

“Ooo!” Yüzünde sevinç dolu bir tebessümle ayağa fırlayan ben değil, Sandor oldu. Salondakilere şöyle bir göz gezdirdikten sonra hemen yerine geri oturdu.

“Kusura bakmayın. Ee, sonra?”

“Ailenizin güvende olduğunu söyledi Usta.”

Odadaki gergin hava dağıldı, herkes derin bir rahatlama nefesi aldı.

Güzel. Güvendeydiler. Leo vazifesini layığıyla yapmış olmalıydı ya da onları bir başkası korumuştu. Belki de Sharia’ya yönelik olası bir istila tehlikesini önceden sezmişlerdi; ne de olsa Büyü Üniversitesi oradaydı. Hangisi olursa olsun, içimi ferahlatan müthiş bir haberdi bu.

“Usta Perugius saflarımıza katılırsa, sadece bu bile dengeleri lehimize çevirmeye yeter.” Sandor, yüzündeki hafif heyecanla salondakilere göz gezdirdi.

Zanoba ise aksine biraz sıkıntılı görünüyordu. “Ne yazık ki Efendi Perugius bu savaşta yalnızca seyirci kalacağını buyurmuş. Yardıma geleceğine pek bel bağlayamayız.”

“Yok artık, cidden mi! Asıl tam da böyle durumlarda gücünü en iyi gösterir o!” diye haykırdı Sandor; bana sorarsanız biraz fazla tiyatral kaçan bir tavırla geriye doğru irkilerek.

Bu adam Perugius’u bu kadar çok mu seviyordu? Hayır, neticede o İkinci Kuzey Tanrısı’ydı. Birinci Kuzey Tanrısı ile Perugius, vaktiyle Üç Tanrı Katili oldukları dönemden eski yoldaşlardı; yani Sandor bizzat Perugius’u tanıyor olabilirdi. Hatta babasının kuşağından bir kahraman olarak ona hayranlık beslemesi bile mümkündü. Bunu bir kenara bırakırsak, Sandor haklıydı. Perugius’un ve on iki hizmetkârının kudreti, böylesine hassas bir durumda paha biçilemez olurdu. Keşif ve istihbarat konusunda Parlak Arumanfi’den daha iyisi yoktu; Gürleyen Gök Gürültüsünün Clearnight’ı ise anında bilgi paylaşımı yeteneğine sahipti. Yalnızca bu ikisinin bir araya gelmesi bile rakibin elindeki tüm kozları açık eder, müttefiklerimizin anında durumdan haberdar olmasını sağlardı.

Perugius hakkındaki efsanelerde, düşman ordularını her türlü imkândan işte böyle mahrum bıraktığı anlatılırdı. Üstelik bu sadece başlangıçtı. Hizmetkârlarının her biri, doğabilecek her türlü ihtimale karşı koyabilecek farklı güçlere sahipti. Yine de yardım etmeyeceğini söylediyse, yapacak bir şey yoktu. Zaten Orsted’in kuralı da Perugius’tan medet ummamak üzerineydi.

Ansızın Orsted söze girdi. “Ogre Tanrısı Marta kaba saba olabilir fakat ilkeli biridir. Savaşçı olmayanlara saldırmaz. Eğer giden Gal Farion ya da Kuzey Tanrısı Kalman III olsaydı, Sharia’ya saldırırlardı.” Sesi alçaktı ama salonda net bir şekilde duyuluyordu; belki de taktığı miğfer yüzünden hafifçe yankılanıyordu. “Fakat Geese bir korkaktır. Diğer ikisi sayesinde burada olduğumu kesinleştirdi. Bir ışınlanma çemberi bulunduğu için de ofise geri dönme ihtimalimi göz ardı edemedi. Bu yüzden Ogre Tanrısı Marta’yı gönderdi. Ogre Tanrısı’nı alt etmek benim için bile biraz zaman alırdı. Bu esnada Geese—ya da onun bir yandaşı—etraftaki büyü çemberlerini teker teker parçaladı. Bunu en başından beri planlamış olabilir.”

Demek Orsted’in teorisi buydu. Geese, Ogre Tanrısı’nı sadece bir emniyet supabı olarak öne sürmüştü. Ve o emniyet supabı ailemi korumuştu. Öyleyse… en başından beri Sharia’ya saldırmak gibi bir niyeti hiç olmamış olabilirdi. Birincil hedef bendim. Ailem ise sonraya kalıyordu.

Sandor araya girerek bir soru sordu. “Öyleyse neden üçü birden gitmedi?”

“Sanırım Gal Farion ile Kuzey Tanrısı Kalman III’ün amaçları Geese’inkinden farklıydı da ondan.”

Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı’nın amaçları mı? Bunu duyunca herkesin kafası karışmış gibiydi. Şey, Eris hariç herkesin.

“…Çünkü Gal Farion seninle dövüşmek istiyor, değil mi?” dedi Eris.

“Alexander Rybak da öyle.”

Orsted Superd Köyü’ndeydi. Kılıç Tanrısı ile Kuzey Tanrısı bunu bildikleri için Sharia’ya gitmek yerine burada kalmışlardı. Buradan çıkardığım kadarıyla Geese bu ikisini tam anlamıyla avucunun içine alamamıştı. Asıl amaçları bu olsaydı, vadinin dibine inip beni orada öldürebilirlerdi. Yani, Kuzey İmparatoru Dohga bile bunu başarmıştı; Kılıç Tanrısı ve Alexander da pekâlâ yapabilirdi. Geese ile İnsan-Tanrı’nın kendilerinden istediği şeylere birebir uymuyorlardı.

“Neyse, en azından ailemin güvende olduğunu bilmek içimi rahatlattı. Gerçi Kılıç Tanrısı, Kuzey Tanrısı ve Ogre Tanrısı bize saldırmak üzereyken tam olarak rahat nefes alabildiğim de söylenemez.”

Üç Tanrı seviyesi savaşçı, üstüne avcı birliğindeki yüz kişi daha. Superd tarafında ise dövüşebilecek yirmiden az savaşçı vardı, bir de buradakiler: Orsted, Zanoba, Ginger, Julie, Norn, Cliff, Elinalise, Ruijerd, Roxy, Eris, Sandor ve Dohga. Superd kadınları ve çocukları, sağlık ekibiyle birlikte köyde kalıyordu. Sağlık ekibi neyse de avcı birliği doğrudan Superdleri gözüne kestirmişti. Köye sızmayı başarırlarsa hepsi canından olabilirdi.

Ginger, Julie ve Norn savaşçı değildi. Cliff de… bir dövüşte pek fayda sağlayamazdı. Orsted’e gelince, o da savaşmayacaktı. Manasını neredeyse hiç yenileyemiyordu ve harcadıkça azami kapasitesi eriyip gidiyordu. Sırf bu açığını kapatabilmek için onun hizmetine girmiştim. Sırf kavga çıkacak diye her şeyi onun üstüne yıkamazdım. Onu son çare olarak savaş alanına sürmek, tek başına bir değil, iki değil, tam üç Tanrı seviyesi savaşçıyla birden kapıştırmak anlamına gelirdi. Bu da muazzam miktarda mana yakmasına sebep olurdu.

Bundan kaçınsak bile, Geese’in neye benzediğini bilmediğimiz gerçeği hâlâ orta yerde duruyordu. Belki de elinde başka yedek kuvvetler de vardı. Geese’in yerinde olsaydım, doğrudan bir çatışmada kolayca harcanacağını düşündüğüm rastgele bir aptalı öylece öne sürmezdim. Onlara kesin sonuç verecek sağlam bir plan sunardım. Orsted tahtanın arkasındaki vezirdi. Onu sahaya sürersem bu taşı alırdım elbet ama bir sonraki hamlede o da düşerdi. Başka hiçbir çare kalmadığı sürece geride durması en doğrusuydu.

Üç Tanrı seviyesi savaşçı. Orsted olmadan hiç de kolay bir kapışma olmayacaktı. Zorlu geçecekti… ama kazanamayacağımız kadar da imkânsız değildi. Elimizde üç güçlü savaşçı vardı: Kılıç Kralı Eris, Kuzey Tanrısı Sandor ve Kuzey İmparatoru Dohga. Zanoba ve Ruijerd’le birlikte onlara arka çıkarsam… kolay olmayacaktı belki ama ister savaşalım ister kaçalım, tamamen imkânsız da sayılmazdı.

Bu topyekûn savaş kararı, Geese gibi biri için biraz fazla aceleye getirilmiş, hatta baştan savma planlanmış gibi hissettiriyordu. Şu anda bütün müttefiklerim Superd Köyü’nde toplanmıştı. Burada olmadığımı sansa neyseydi ama kanyona düştüğümde hayatta olduğumu İnsan-Tanrı zaten öğrenmişti. Üstelik ben buradaydım, Orsted de buradaydı. Gerçekten tam burada, tam şu anda topyekûn bir savaşa girmeyi mi göze alacaktı?

Ah, doğru ya. Elinde Derinlikler Kralı Vita vardı. Her şey plana uygun gitseydi Geese, Derinlikler Kralı Vita’yı kullanarak Ruijerd’i bana düşman edecekti. Buradan yola çıkarsak, hiçbir şeyden habersiz Biheiril Krallığı’na ayak bastığımda beni tuzağa düşürecek, ardından kılık değiştirmiş Kılıç Tanrısı ve Kuzey Tanrısı, Ogre Tanrısı’yla birlikte Superd Köyü’ne varacaktı. Üç Tanrı seviyesi savaşçının yanına Derinlikler Kralı Vita ve Ruijerd de eklenecekti—kesin bir nakavt, mutlak bir zafer.

Güvendiği dağ buydu işte. Evet. Bu açıdan bakarsak, yaptığım hamlelerle onun planlarını boşa çıkardığım için şu an taşları eksilmiş gibi görünmesi gayet doğaldı. Tabii benim açımdan bakınca buna düpedüz şans da denebilirdi; zira kimin havari olup kimin olmadığını hâlâ tam olarak bilmiyordum. Elimizdeki bilgiler de Geese’in, Gal Farion ile Kuzey Tanrısı Kalman III’ü tamamen avucunun içine alamadığı izlenimini veriyordu. Peki Geese onları kendi tarafına çekmeyi nasıl başarmıştı? Şayet onlara kabul ettikleri birtakım şartlar sunduysa, bu kadar canla başla saldırmalarının sebebi bu olmalıydı. Az önceki konuşmamızda da bazı şartlardan söz edilmişti. Bana saldıranların asıl istediği şey Orsted ile dövüşmekti. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra dövüşmeye dünden razı gelmişlerdi. Geese bu karşılaşmayı onlar için bizzat ayarlamıştı. Mesele buydu. Bu mantıkla devam edersek Geese, kanyona düştüğümü öğrenir öğrenmez muhtemelen derhal harekete geçmişti. Hatta normalde Ogre savaşçılarıyla aynı anda yola çıkması gereken avcı birliğinin hareketini bile öne çekmişti. Kanyondan çıkmakta zorlanacağımı bildiğinden, ben devre dışıyken işi bitirmeye çalışmıştı. Geese ölmediğimi bildiği hâlde, Orsted’e ezici bir darbe indirebilmek için avcı birliğini göndermekte hiç vakit kaybetmemişti. Ben saf dışı kalmışken o harıl harıl çalışmıştı belki ama ben de boş durmamıştım. Savaş patlak vermeden önce yetişmiştim ve taşlar yerine oturmuştu.

Sandor’un gerçek kimliğini fark etmiş olması da muhtemeldi. Üstelik İnsan-Tanrı’nın o telaşlı hâlini düşünecek olursak…

“…Bu bizim zafer şansımız olabilir,” diye mırıldandım kendi kendime. Tam o sırada salona genç bir adam girdi. Elinde beyaz bir mızrak taşıyordu—bir Superd savaşçısı.

“Avcı birliği geldi. Yarım günlük mesafedeler.”

Tam vaktinde dönmeyi başarmıştım ama ucu ucuna yetişmiştim.

***

Yeryüzü Ejderhası Vadisi… Genişliği ortalama dört yüz metre kadardı. En geniş yeri beş yüz metreyi aşarken, en dar noktası ise yalnızca yüz metre civarındaydı. Superdler tam bu en dar noktanın üzerine asma bir köprü kurmuş, ormana girip çıkarken burayı kullanır olmuştu. Üstelik Görünmez Kurtları uzak tutan otları ezip köprünün dört bir yanına sürmüşlerdi.

Düşmanlarımızın sayısı çoktu ancak geçebilecekleri tek geçit burasıydı. Bir nehrin aksine, bu vadiyi öyle kolayca aşamazlardı; orada durmak zorunda kalacaklardı. Köprüyü yıkmak bize fazladan zaman kazandırırdı. Üstelik ormandakinin aksine, burada Durugörü Gözümü kullanmama engel olacak hiçbir pürüz yoktu. Bu da onları doğrudan atış menzilime sokuyordu.

“Köprü kalsın.”

Böylece köprüyü yerinde bıraktık. Avcı birliği üzerinden geçmeye kalkarsa köprüyü yıkabilirdik. Bir kez aşağı düştün mü tekrar yukarı çıkmak hiç de çocuk oyuncağı değildi—bunu bizzat tecrübe etmiştim—üstelik köprüyü tutmanın başka faydaları da vardı. Tuzak kurmaya vaktimiz yoktu ama düşmanı burada beklemeye karar verdik. Şu anda sahaya sürebileceğimiz altı kişi vardı: ben, Eris, Ruijerd, Zanoba, Sandor ve Dohga. Biz altımız üç Tanrı seviyesi savaşçıyı göğüsleyecektik. Superd savaşçıları ise esas olarak avcı birliğine odaklanacaktı. Roxy için aklımda başka bir görev olduğundan o arka saflarda konuşlanacaktı. Elinalise ve birkaç Superd savaşçısı onun muhafızlığını üstlenecekti. Cliff ve diğerleri ise köyü koruyacaktı.

Sanırım gayet geleneksel bir savaş düzeniydi. Ön safta savaşçılar, arkada büyücüler… Üstelik yaralanan olursa tedavi edilmesi için hemen köye geri gönderebilirdik. Tedavi demişken, şimdilik Atofe’nin Eli’ni olduğu yerde bırakmaya karar verdim. Şu anda hem vaktimiz hem de Roxy ile Zanoba’nın yanındaki parşömenler kısıtlıydı. Zaten bu yeni kolumun özellikleri gerçek kolumdan bile daha iyi görünüyordu; ben de savaş bitene kadar yerinde dursun, asıl kollarımı daha sonra yeniden çıkarırım diye düşündüm. Vakti geldiğinde bir iyileştirme büyüsü parşömeni kullanabilirdim. Ne de olsa bir iblis kralının hediyesiydi, biraz tadını çıkarmaktan zarar gelmezdi.

***

Yarım gün sonra, köprünün karşı tarafındaki yüz kişilik avcı birliğiyle burun buruna gelmiştik. Biheiril Krallığı tarafında, en önde üç kişi duruyordu. Belinde kılıcıyla orta yaşlı bir adam… Bu, Kılıç Tanrısı Gal Farion’du. Kılıç Tanrısı unvanını çoktan bir başkasına devretmişti ve artık epey yaşlanmıştı. Gelgelelim kılıç ustalığı mı? Ondan zerre bir şey kaybetmemişti. Bunun en canlı kanıtı bendim. Gardımı düşürmemek adına adının önüne “eski” ya da “önceki” gibi sıfatlar eklemekten çekiniyordum. Hemen yanında sırtında devasa bir kılıç asılı olan bir velet vardı—Kuzey Tanrısı Kalman III, Alexander Rybak. Yedi Büyük Güç’ten biriydi ama gücünün boyutu tam bir muammaydı. Ve son olarak, boyu neredeyse üç metreyi bulan, devasa bir ağaç gövdesi kadar geniş, boynunda çana benzer bir kolye ve belinde kaplan desenli bir peştamalle dikilen kızıl bir ogre vardı.

Bu, Ogre Tanrısı Marta’ydı. Orsted’in tahminine göre aileme saldıran o değildi ama bunu kesin olarak bilemezdik. Belki de bu yüzden ona teşekkür etmem gerekirdi… gerçi öyle bir niyetim yoktu. Ofise saldırmıştı. Bu da danışmadaki elf kız için hiç de hayra alamet değildi. Adı neydi, Fa… Farraris… değil miydi? Yok, dur. Şey. Eh, öyle bir şeydi işte. Pekâlâ, kızın adını aslında hiç hatırlayamamıştım ama yine de intikamını almak istiyordum.

“Geese’ten eser yok, ha?” Hayal kırıklığıyla etrafa bakındım, o maymun suratı hiçbir yerde göremedim. Yakınlarda bir yere mi saklanmıştı, yoksa İkinci Şehir Irelil’de mi bekliyordu? Ne olursa olsun, Durugörü Gözümün menzilinde değildi. Geese işte, ne beklersin. Durumu tamamen kontrol altına alamadığını anladıysa, bu seferlik havlu atıp tabanları yağlamaya karar vermiş olabilirdi.

Avcı birliğindekilerin, yeşil saçları ve beyaz mızraklarıyla karşılarında duran Superd savaşçılarına bakarken yüzlerinde beliren korkuyu görebiliyordum. Masallardan fırlamış iblisler… Bu savaşı kazanırsak, Biheiril Krallığı’nın her köşe başında Ruijerd broşürleri satacaktım.

“Korkacak hiçbir şey yok!” Avcı birliğinin aksine, öndeki üç Tanrı seviyesi savaşçının Superdlerden korkar bir hâli yoktu. “Sayıca onlardan katbekat üstünüz!” Alexander özellikle pek bir hevesliydi. Sesini ta bizim tarafa kadar duyuracak kadar gür bir tonla moral aşılayan ateşli bir nutuk çekiyor, yumruğunu havada sallıyordu.

Avcı birliğinin sayıca bizden üstün olduğu doğruydu ama yanılıyordu. Ormandaydık ve yanımızda Superdler vardı; dolayısıyla avantaj bizdeydi.

Vadinin karşısında duran biz yirmi küsur kişiye gözlerini dikip açık bir düşmanlıkla kılıçlarını çektiler. Ardından Alexander da sırtındaki kılıcı kınından sıyırdı.

“Benim adım Alexander Rybak, Üçüncü Kuzey Tanrısı Kalman! Takip edin beni, şan ve zafer bizim olacak!”

Bu sözlerin ardından Alexander naralar atarak asma köprüye doğru atıldı. Tam o anda Sandor, “Şimdi!” diye haykırdı.

İki elimden birden Taş Gülesi savurdum. Büyüler dosdoğru asma köprünün ayağına çarpıp temeli paramparça etti. Önümdeki Ruijerd de vakit kaybetmeden harekete geçerek beyaz mızrağının tek bir hamlesiyle köprüyü tutan kalın sarmaşıkları biçip attı.

“Aaaah!”

Köprünün çöküşünü herkes şaşkınlık içinde izledi. Kuzey Tanrısı Kalman III, uçurumun dipsiz karanlığına doğru yuvarlanıp gözden kayboldu.

Emri veren Sandor da dâhil olmak üzere hepimiz öylece kalakalmış, hayretle bakıyorduk.

Yok artık. Cidden bu az önce yaşanmış olamaz. Şaka yapıyor olmalısınız…

Yani, öyle bir düşüşün ardından geri dönmesi imkânsızdı.

…Gerçi söz konusu Alexander olunca belli de olmazdı, belki hayatta kalırdı. Yine de sağ çıksa bile, oradan tekrar yukarı tırmanması epey vaktini alacaktı.

“…Ş-şey, biri gitti mi yani?” dedim. Kimseden ne bir sevinç çığlığı yükseldi ne de bir öfke belirtisi geldi. Az önce yaşananların şoku herkesin zihnine kazınmıştı. Ama işte fırsat bu fırsattı! Büyüyü ellerimde toplamaya başladım. Zira şu anda karşı saldırıya geçebileceklerin sayısı kahretsin ki bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Yapalım şu işi.

Sol elimi göğe doğru kaldırdım. Devasa bir mana dalgası göndererek fırtına bulutlarını oluşturdum; ardından sağ elimle bu hırçın büyü enerjisini zapt edip sıkıştırdım ve aşağı indirdim.

“Yıldırım!” Yaklaşan fırtınanın kulakları tırmalayan çatırtısı koptu ve gökten bir yıldırım oku indi. Görüşüm bir anlığına tamamen beyaza kesti, ardından dehşet verici bir gümbürtü koptu. Gök gürültüsü tüm heybetiyle etrafımızda yankılanırken karşı uçurumdan devasa bir toz bulutu yükseldi. Alevler ağaçları yuttu; gövdeler çatırdarak ve gümbürdeyerek yere serildi. Ne kadar hasar verdiğimi tam kestiremiyordum ama hissetmiştim. Öyle güçlü hissettim ki ellerim zangır zangır titredi. Birilerinin canını almıştım, bu hissin ta kendisiydi. İçimden yükselen mide bulantısını bastırdım ve ellerimde yeniden mana toplamaya başladım.

“Bir atış daha…” Bunu söylememin üzerinden bir saniye bile geçmemişti ki toz bulutunun içinden bir şey fırladı. Kırmızı bir karaltı. Bu mesafeden bakıldığında hiç zahmetsiz, adeta uçarcasına sessiz bir sıçrayıştı bu. Taşıdığı ivme akıl almazdı. Kırmızı karaltı dehşet verici bir hızla yaklaştı ve yeri sarstı. İnmek hafif kalırdı, resmen çarptı. Bir gülle patlamasını andıran sesle birlikte etrafı yoğun bir duman bulutu kapladı.

Kırmızı tenli bir ogre ve kırklı yaşlarında bir insan: Ogre Tanrısı Marta ile eski Kılıç Tanrısı Gal Farion. Vadinin bir ucundan diğerine atlamışlardı. Tam yüz metrelik bir sıçrayış. Yedi Büyük Güç tüm ihtişamıyla karşımızdaydı.

“Pekâlâ… Benimle kim dövüşecek?” Karşımızdaki, sinsi sinsi sırıtan bir kurttan farksızdı. Onunla en son yüzleştiğimde biraz uyuşuk, sersem biri gibi duruyordu. Ama bu seferki bambaşkaydı. Bu, doğrudan bir ölüm kalım savaşıydı. Belinde, göz alıcı kınında asılı bir kılıç duruyordu. Muhtemelen büyülüydü. Zırhın durdurduğu o kılıca hiç benzemiyordu. Sırtımdan aşağı soğuk terlerin süzüldüğünü hissettim.

“Ben.” Sanki zaten en başından beri belliymiş gibi, kızıl saçlı bir kuduz köpek öne doğru adım attı. Belinin iki yanında birer kılıç asılıydı. Kollarını göğsünde kavuşturdu ve tüm heybetiyle Gal Farion’un karşısına dikildi.

“Eh, tahmin etmiştim. Başka kim var?”

“Ben,” dedim.

Gal Farion alaycı bir tavırla sırıttı. “Bak sen! Bir ölüye göre epey dinç görünüyorsun.”

“Aslına bakarsanız, sapasağlam ayaktayım.”

“Cık… Kafasını uçurmamız gerektiğini söylemiştim,” diye homurdandı.

Bu öfkesi kimeydi acaba…? Geese’e olsa gerek.

Aramızda bir kişi daha vardı. Adını telaffuz etmedi ama hemen yanımda elinde beyaz mızrağıyla, yeşil saçlı, nice savaşlar görmüş geçirmiş cesur bir savaşçı dikiliyordu.

Üçümüz yeniden bir aradaydık. Eris, Ruijerd ve ben. Üçümüz omuz omuza çarpışacaktık. Dead End geri dönmüştü.

Üçe bir mücadeleydi ama kimsenin bundan şikâyet ettiği yoktu. Asıl plan Sandor ile benim Alexander’la dövüşmemizdi; gelgelelim velet yaptığı o ahmakça hamleyle kendi ipini çekmişti. Sandor, Zanoba ve Dohga ise göğüs göğüse çarpışmaya odaklanan Ogre Tanrısı’nın icabına bakacaktı. Zanoba ve Dohga, saf kaba kuvvete dayalı rakiplere karşı akılalmaz derecede güçlüydü.

Kuzey Tanrısı Kalman II olan Sandor’un da devasa düşmanlarla savaşma konusunda epey tecrübeli olması gerekiyordu. Mükemmel bir kombinasyon oluşturmuşlardı. Kazanabilirlerdi. Bu uğurda aramızdan birilerini kaybedebilirdik belki ama yine de… Bu ikisini alt edebilirdik.

“Hop!” Tam o sırada arkamızdan bir haykırış koptu. Hızla arkama döndüğümde uçurumdan yukarı bir şeyin fırladığını gördüm—hayır, bir nesne değildi bu. Siyah saçlı bir veletti. Az önce resmen uçuruma yuvarlanmış olan çocuğun ta kendisiydi.

Nefes nefese kalmış bir hâlde alnının terini sildi ve kılıcını göğe doğru kaldırdı. Ardından, sanki bir tiyatro sahnesindeymişçesine haykırdı: “Ben Kuzey Tanrısı Kalman III! Lanetli şer tanrısı Orsted’i katledip bir kahraman olacağım! Yoluma çıkmaya cüret eden kim varsa, buyursun karşıma dikilsin!”

Yok artık… Bu kadarı da olmaz. Yukarı mı koştu yani? Ta vadinin dibinden buraya kadar…?

Gerçi eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, her ne kadar bir uçurum olsa da tamamen dimdik sayılmazdı. Büyü kullanarak ben bile düşerken kendimi durdurup dosdoğru yukarı çıkabilirdim. Ya da belki o kılıcı kayalara saplaya saplaya ta dipten yukarı koşarak tırmanmıştı… Yedi Büyük Güç’ten biri olmak böyle bir şeydi işte.

Sandor, “…Yapacak bir şey yok o hâlde,” dedi. “Rudeus Efendi, şu kafasızın icabına bakalım mı?”

“Olur.” Başımı sallayarak onu onayladım.

Eris ve Ruijerd’le birlikte dövüşemeyeceğim için içim burkulsa da ne yapalım. Baştaki plana geri dönüyorduk.

“Şu kılıca dikkat et,” dedi Sandor. “Dünyanın en güçlü kılıcıdır.”

Kuzey Tanrısı’nın eline yakışan tek bir kılıç vardı: Kral Ejderhaların Hükümdarı yenilgiye uğratıldıktan sonra dövülen o efsanevi ulu kılıç. Kral Ejderha Kılıcı Kajakut.

Gelgelelim kılıcın sahibi, kılıcı hâlâ havada asılıyken ağzı bir karış açık bize bakakalmıştı. “…Neden?” diye sordu. “Neden buradasın?” Kuzey Tanrısı Kalman III, yani Alexander Rybak, bana bakarken sesi titriyordu.

Ohoho. Hayatta kaldığımı görmek bu kadar mı şaşırttı seni? Üstelik savaşa katılabilecek kadar sapasağlam olmamı saymıyorum bile. Geese’ten duymuşsundur diye düşünmüştüm ama anlaşılan inanmamışsın. Bak velet, birinin öldüğünü gözlerinle görmediysen—mesela uçurumdan yuvarlandığında—bu her zaman geri döneceği anlamına gelir.

Bir dakika, ne? Bana… bakmıyor mu yani?

Alexander’ın bakışları aslında hemen arkama kilitlenmişti. Sandor’a bakıyordu. Ha, tamam ya. Şimdi mantıklı oldu işte.

“Baba!” Belki de bu haykırış savaşı başlatmıştı; belki de savaş zaten başlamak üzereydi.

“Ruuuaaaagh!!!”

Daha ne olduğunu anlayamadan Ogre Tanrısı Marta kollarını havaya kaldırıp kulakları sağır eden bir savaş narasıyla yere indirdi. Zemin şaha kalktı, uçurum çöktü ve koca bir sıra ağaç boylu boyunca devrildi. Darbenin şiddetiyle savrularak kendimi akışa bıraktım ve böylece savaş başlamış oldu.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 3 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla