Mushoku Tensei Cilt 25 – Bölüm 1 / Biri Bir Şeylerin Ters Gittiğini Fark Ediyor

Biri Bir Şeylerin Ters Gittiğini Fark Ediyor

Biheiril Krallığı’nın en büyük ikinci şehri olan İkinci Şehir Irelil’in kuytu bir köşesindeki küçük bir meyhanede, Sandor von Grandour ile genç bir adam karşılıklı içkilerini yudumluyordu.

“…Yani o maymun suratlı iblisin İkinci Şehir Irelil’den ayrılıp başkente doğru yola koyulduğunu, ardından da sırra kadem bastığını mı söylüyorsun?”

“Aynen öyle. Suratının eşi benzeri olmadığı söyleniyor, o yüzden lafın doğruluğuna kalıbımı basarım.”

“Peki ya sonrası?”

“Bilmiyorum ki… Bak, yemin billah bundan fazlasını bilmiyorum! Sadece tahmin yürütüyorum ama bence senin peşinde olduğunun kokusunu aldı ve anında ortadan kayboluverdi.”

Sandor’la konuşan muhbir henüz çocuk denecek yaştaydı ama bu velet, Biheiril Krallığı’ndaki dedikoduları herkesten daha iyi biliyordu. Ya göründüğünden daha yaşlıydı ya da asıl bilgi tüccarının kullandığı bir piyondan ibaretti.

Çocuk birdenbire, “Baksana amca,” dedi. “Elimde çok bomba bir havadis var ama sana fazladan paraya patlar.”

Sandor cebinden bir gümüş sikke çıkarıp şıngırtıyla çocuğun önüne bıraktı; çocuk da parayı kaşla göz arasında kapıp cebine indirdi.

“Ormandaki şeytanları duydun mu hiç?” diye sordu çocuk.

“Şeytanlar mı?”

“Aynen öyle, hani şu bildiklerimizden. Meğer onlar Superdlermiş. Dışarıdan gelen bir maceracı bunları fena kızdırmış, onlar da koca bir köyü kılıçtan geçirip katletmiş.”

Sandor, “Vay canına. Bayağı belalı tipler yerleşmiş desene,” diye karşılık verdi.

“Duyduğuma göre krallık her an bir av birliği gönderecekmiş. Ormandaki şeytanların görünmez canavarları kendileri yerine savaştırdığı söyleniyor, artık işin ucu nereye varır kim bilir…”

Çocuğun anlattıklarının geri kalanı aşırı derecede abartılmış dedikodulardan ibaretti. Kesin olarak doğrulanabilecek hiçbir yanı yoktu ama birisinin kasten yaydığı bir fitneye benziyordu. O birisi de apaçık Geese’ten başkası değildi.

“Neyse işte, sadede gelirsek, şu sıralar av birliğine adam topluyorlar; o aradığın maymun suratlı iblisin de onların arasına sızmış olabileceğini düşünüyorum.”

“Anladım,” dedi Sandor. “Bana epey işe yarar bilgi verdin, eyvallah.” Muhbire bir bakır sikke daha fırlatıp meyhaneden çıktı. Dışarıda gece tüm karanlığıyla çökmüştü. Arka sokaktaki meyhanenin çevresi büyük ölçüde sessiz olsa da uzaktan uzağa bir kargaşanın gürültüsü duyuluyordu.

Sandor kendi kendine, “Bu bilgiyi bir an önce Rudeus’a ulaştırmam lazım ama vakit çok geç oldu,” diye mırıldandı; sözleri gecenin karanlığında eriyip gitti.

Yapılan plana göre Rudeus’un o iki askerle birlikte bugün kasabaya dönmüş olması gerekiyordu. İkinci Şehir Irelil’de Sandor’la buluşacak, ardından müzakereleri yürütmek için hep birlikte Biheiril’in başkentine geçeceklerdi. Gelgelelim güneş batalı çok olmuştu ve Rudeus’tan hâlâ çıt çıkmamıştı.

Mesele sadece bundan ibaret olsaydı Sandor zerre endişelenmezdi. Ne de olsa Rudeus’un huyunu bildiğinden, askerlere Superd Köyü’nü öve öve bitiremeyip lafa daldığını ve vakti unuttuğunu düşünüp geçerdi.

“Öncelikle Ejderha Tanrısı’na haber verelim.” Sandor elindeki bilgileri paylaşmak için odasına döndü. Odasında bir iletişim tableti vardı. Onunla diğerleriyle irtibata geçerse, belki dedikoduların kaynağını ve Rudeus’u neyin geciktirdiğini öğrenebilirlerdi. Vay canına. Çağın nimetleri işte. Ya da daha doğrusu, Ejderha Tanrısı’nın kudreti demek gerekirdi herhalde. Bakışlarını iletişim tabletine çevirdi.

“Ha?” Geçen gün Rudeus kullandığında tablet aralıksız mavi bir ışık yayıyordu. Şimdiyse sıradan bir kaya parçasından farksızdı.

“…Bozuldun mu sen?” Sandor yumruğuyla tablete şöyle hafifçe bir vurdu ve dokunduğu kısım anında tuzla buz olup ufalandı.

“Hoppala…” dedi, içinden bir ses anında Kırdım işte! diye haykırırken. O gelmeden önce bir ara ışığı sönmüştü zaten, bu yüzden aletin zaten çatlamaya dünden razı olduğuna inanmayı seçti.

“Yine de işler sarpa sardı…” diye mırıldandı. Sandor büyülü eşyaları kullanma konusunda kendine güvenirdi. Şimdiye kadarki hayatında ortalama bir insandan katbekat fazlasını elden geçirdiğini gururla söylerdi. Tabii ortalama bir insandan katbekat fazlasını kırmışlığı da vardı ve bunları tamir etme becerisine zerre güvenmiyordu.

“Hmm.” Tamir edemezse elindeki bilgileri teyit edemezdi. Birkaç saniye bu meseleye kafa yorduktan sonra kararını verdi.

“Geri dönsem iyi olacak sanırım.” Belki başkaları için durum farklıydı ama kendi başına buyruk hareket ederse işin sonunun pek hayırlı olmayacağını çok iyi biliyordu. Yüzünü ışınlanma çemberine döndü.

Ama—

O bodrum katında Sandor, sessizlik içinde ışınlanma çemberine baktı. Kullanıma hazır olması gerekirdi ama parlamıyordu. Sandor’un kafasındaki tehlike çanları daha da yüksek sesle çalmaya başladı. Önce büyülü iletişim aracı bozulmuştu, şimdiyse büyülü ulaşım vasıtası devre dışı kalmıştı. Sandor tecrübeli bir savaşçıydı, bu yüzden bir kapana kısıldığını hemen sezdi. Burası kusursuzca tasarlanmış bir çıkmaz sokaktı; kaçacak yeri olmayan daracık bir bodrum. Âdeta baskın yapılmak için biçilmiş kaftan olan bir yerdi. Engin savaş tecrübesi, aklına düşmanların üst katı havaya uçurup onu diri diri gömdüğü senaryoları getirdi… Ama hayır, planları bu olsaydı şimdiye çoktan patlatmış olurlardı. Hasmı, öldüğünden kesin olarak emin olmak için işi bizzat kendi elleriyle bitirmek istiyor olmalıydı.

Bodrumun girişine doğru dönerek, “Artık kendini göstersen nasıl olur?” dedi. Planları muhtemelen Sandor paniğe kapılıp kaçmaya çalışana kadar çıkışta pusuya yatmak, ardından da arkasından bıçağı saplamaktı. Gelgelelim Sandor sürpriz saldırılara alışkındı.

Sesine meydan okuyan bir ton vererek, “Orada olduğunu biliyorum,” dedi. Silahını—yani asasını—çıkışa doğru doğrulttu. Aslında hiçbir şey hissetmemişti ama onu öldürmeye gelen birinden de zaten bu kadarı beklenirdi. Bekledi. Çıt çıkmadı. Onları çoktan fark etmişken bu yaptıkları tam bir ahmaklıktı.

Sandor burnundan güldü, ardından keyifli bir yürüyüşe çıkmışçasına hafif adımlarla öne doğru yürüdü. İşten anlayan biri, o kendinden emin ve kudretli yürüyüşü görse iliklerine kadar ürperirdi. Sandor, her an gelebilecek bir saldırıyı fark etmek için gözlerini dört açarak bodrumdan çıktı. Nereden gelirse gelsin, hazırlıklı olacaktı. Dışarı çıkana kadar tetikte kalmaya devam etti. Orada, pusuya yatmış onu bekleyen bir tabur asker ise… hiçbir yerde yoktu. Sokak bomboştu. Sandor savaşa hazır vaziyette tuttuğu asasıyla dışarı fırladığında, oradan geçen biri ona şüphe dolu bir bakış attı.

Sokakta ilerlemeye başladı. Asasını hâlâ sıkıca kavramış haliyle oldukça şüpheli bir profil çiziyordu; kasabalılar arasında bir merak fısıltısı dalgalandı. Sandor onlara aldırış etmedi. Bu şekilde kasaba kapılarından geçip dışarı çıktı. Muhafızlar, hareketlerinden onun sıradan bir yolcu olmadığını anlayarak ayrılışına mani olmadan kasabadan çıkmasına izin verdiler. Belki kasabaya dışarıdan girmeye çalışsaydı onu durdurmak için harekete geçerlerdi ama zaten çekip giden birine seslenmenin gereği yoktu.

Sandor burnu bile kanamadan dışarı çıkmıştı. Yine de asasını indirmedi. Kasaba surları gözden kaybolana kadar yürüdü. Görüşün açık olduğu ıssız bir düzlüğe vardığında nihayet gardını indirdi ve bir an bile tereddüt etmeden koşmaya başladı. Superd köyüne doğru yol alıyordu. Korkunç bir terslik vardı. Hedef kendisi değilse, bir başkasıydı.

Kendi kendine, “…Gerçekten orada biri var sanmıştım,” diye mırıldandı. Bodrumda savurduğu o sözleri hatırlayınca yüzü hafifçe kızardı.

***

Sandor yol üzerindeki hiçbir kasaba veya köyde duraksamadan Superd köyünün bulunduğu ormana doğru hızla ilerledi. Işınlanma çemberinin orada saldırıya uğramamıştı ama olası bir pusuya karşı tetikteydi. Saldırmaya niyetlenenlerin gözünü mü korkutmuştu yoksa en başından beri ortada hiç pusu falan yok muydu kestiremiyordu ancak yolculuğu olaysız geçti. Ormandan çıkıp vadiye yaklaştı. İnsanın tüylerini ürperten o dipsiz derinliği aşmak üzereyken Sandor aniden bir terslik olduğunu fark etti.

“Köprü nerede…?” Rudeus’un inşa ettiği taş köprü, orta kısımlarından çökmüştü. Son derece sağlam görünüyordu ama ne de olsa büyüyle yapılmış derme çatma bir şeydi. Sandor büyüden pek anlamazdı fakat aceleyle dikilen bu tarz büyülü köprülerin çökmeye meyilli olduğunu az çok bilirdi. Bu durum ona pek tuhaf gelmedi. Asıl dikkatini çeken, çöken köprünün yanındaki orijinal köprüydü. Köprünün yakınında, yerde bir şey duruyordu: bir kılıç kını. Hafızası onu yanıltmıyorsa, bu Biheiril Ordusu’nun nizami askerlerinin taşıdığı kınlardandı.

İçindeki tehlike hissi bir kez daha kabaran Sandor, sesli bir şekilde, “…Bunun burada ne işi var?” diye düşündü. Sezgilerini gayet iyi tanıyordu; bir şeylerin ters gittiğini hissediyorsa bu kuruntu değildi. Elbette bazen olayları fazla abarttığı olurdu ama yine de içgüdülerine güvenebilirdi.

Yalnız olduğundan emin olmak için köprünün çevresine bakındıktan sonra yavaşça karşıya geçmeye başladı; tam yolun yarısına geldiğinde aşina olduğu bir manzarayla karşılaştı. Yer yer dağılmış kapkara lekeler. Kan lekeleri. Kime ait olduğunu kestiremiyordu ama rengine bakılırsa muhtemelen insan kanıydı. Kan, çöken taş köprüden etrafa saçılmış gibi görünüyordu.

Köprü çökmüştü. Orijinal köprünün yakınlarında yerde bir kın duruyordu. Sandor kafasında parçaları birleştirerek bir sonuca varmaya çalışırken kaşlarını çattı.

“Yoksa Rudeus ile askerler köprünün üzerindeyken saldırıya mı uğradı?”

Tüm hızıyla koşmaya başladı. Göz açıp kapayıncaya kadar köprüyü geçip karşı tarafa vardı. Köprünün ortasındayken saldırganların etrafını sarmasından çekinmişti fakat karşı kıyıya ulaştığında bile hiçbir saldırı gerçekleşmedi. Köprünün çıkışında bir tehlike olup olmadığını kontrol etmek için asasını birkaç saniye havada tuttu. Hiçbir şey gelmediğinden emin olunca yeniden koşmaya koyuldu.

Superd köyüne yaklaşırken gizlilik moduna geçti. Uzaktan köyün herhangi bir düşman tarafından işgal edilmediğini teyit etti… Derken köyden birkaç Superd savaşçısı onu karşılamak üzere dışarı çıktı. Bir tehdit olmadığını anladıklarında onlar da aheste adımlarla köye geri döndüler.

Sandor, henüz hastalıktan tam toparlanamamış olan ama en çok güvendiği savaşçının kaldığı eve doğru yöneldi.

“Ruijerd Usta!”

Ruijerd, Rudeus’un küçük kız kardeşi Norn ile yemek yiyordu fakat Sandor apar topar içeri girdiğinde anında ayağa kalkıp dövüşe hazırlandı. Bu, ancak efsanevi bir kahramanda görebileceğiniz kadar seri bir refleksti. Sandor’un içi heyecanla kıpır kıpır oldu.

“Ne oldu?”

“Rudeus Usta nerede?” diye sordu.

“Yanındaki muhafız askerlerle birlikte birkaç gün önce köyden ayrıldı.”

İşte o an Sandor durumu kavradı. “Sanırım biri—belki İkinci Şehir’den, belki de Yeryüzü Ejderhası Vadisi Köyü’nden biri—köprüde ona saldırdı! Rudeus kayıp! Hemen bir arama birliği toplayın!”

“Anlaşıldı!” Ruijerd mızrağını kaptığı gibi evden fırladı.

“Ha…?!” Norn şaşkınlıktan kalakalmıştı. “Ha…?!” Konuşulanları tam kavrayamamış, şaşkınlık ve panik içinde öylece bakakalmıştı. Sandor ona anlayışla gülümsedi.

Kafası karışan kıza, “Korkmayın Norn Hanım,” dedi. “Ağabeyiniz Ejderha Tanrısı’nın sağ koludur. Öyle kolay kolay alt edilecek biri değildir, bundan emin olabilirsiniz. Bu saldırıdan sağ çıktığına ve bir yerlerde gizlendiğine kalıbımı basarım. Onu kurtaracağımdan hiç şüpheniz olmasın!”

“Ş-şey… peki.”

Bunun üzerine Sandor hızla köy meydanına koştu; elini çabuk tutan Ruijerd orada çoktan beş savaşçıyı toplamıştı bile.

“Yola çıkmaya hazırız.”

“Öyleyse düşelim yola.” Tıpkı Norn gibi savaşçılar da şaşkınlıklarını gizleyemiyordu; fakat anında harekete geçebilmeleri disiplinlerini gösteriyordu. Tek bir itiraz bile etmeden Sandor’un peşine takıldılar.

Ormanın içinden hızla koştular. Yolda karşılarına birkaç Görünmez Kurt çıksa da Superd savaşçıları, sanki önlerindeki dalları kenara itercesine onları kolaylıkla alt etti. Çok geçmeden vadiye vardılar. Ruijerd, Rudeus’un yaptığı o sıradan taş köprüyü görünce kaşlarını çattı.

“Burada bir çatışma yaşanmış. Köprü çökmüş.”

Efsanevi bir savaşçıdan da her şeyi bir bakışta anlaması beklenirdi zaten, diye düşündü Sandor; kalbi bir kez daha heyecanla kıpır kıpır oldu. Ansızın Ruijerd’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve hızla köprünün üzerine fırladı. Sandor’un daha önce gördüğü o kan damlalarının olduğu yere varmıştı.

Ruijerd, “Bu Rudeus’un kanı,” dedi.

“Demek saldırıya burada uğramış, öyle mi?”

Ruijerd yanıt vermedi; yalnızca köprünün üzerinde biraz daha ilerleyip Yeryüzü Ejderhası Vadisi Köyü’ne uzanan tarafa doğru geçti. Kıyıya vardığında diz çöktü ve pürdikkat yeri incelemeye koyuldu.

“Rudeus’un ayak izleri burada yok,” dedi. Sandor gayriihtiyari vadiye doğru baktı. Köprüde bir çatışma çıkmıştı ve karşı kıyıda iki ayrı kişiye ait ayak izi duruyordu; fakat ikisi de Rudeus’a ait değildi.

Bu da demek oluyordu ki…

Sandor, “Öldürülüp aşağı mı atıldı yani?” diye sordu. Ruijerd sessizliğini korusa da yüzündeki o ağır, kasvetli ifadeden bu ihtimalin son derece yüksek olduğu okunabiliyordu.

Rudeus’un ölmediği varsayılsa bile altlarındaki vadi Yeryüzü Ejderhaları ile kaynıyordu. Rudeus kudretli bir büyücüydü ama o bile böylesi bir cehennemden tek başına sağ çıkamazdı.

Sandor bir sonraki adımı tartıp ne yapacaklarını düşünürken, Ruijerd aniden uçurumun kenarına çömeldi ve bacaklarını aşağı doğru sarkıtmaya başladı.

Sandor şaşkınlıkla, “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye çıkıştı.

“Belli değil mi?”

“…Nasıl hissettiğini anlıyorum ama bu kadroyla o vadiye inersek bir daha geri çıkamayız.” Ruijerd efsanevi bir savaşçı olabilirdi fakat vadinin dibi Yeryüzü Ejderhalarının ininden farksızdı. Aşağı inmeleri hâlinde başlarının feci bir belaya gireceği kesindi; canlarını boşu boşuna feda etmiş olurlardı.

Ruijerd sertçe çıkıştı: “Öyleyse ne yapmamızı bekliyorsun?!”

Sandor bunu etraflıca düşündü. İşin içinden çıkması zor bir durumdu, orası kesindi. Her şeyden önce, Rudeus’un vadiye düştüğünden kesin olarak emin bile değillerdi. Düşük bir ihtimal olsa da diğer ikisinin onu yanlarına alıp köye doğru yola koyulmuş olma ihtimalini büsbütün göz ardı edemezlerdi.

“…Hah.” Sandor tam o anda bir şeyi hatırladı. Böyle bir durum yaşanmasın diye zaten önceden bir önlem almış, işini sağlama bağlamıştı.

“Köprüye giden yolda kaç kişinin ayak izi vardı?” diye sordu.

Ruijerd bu alakasız soruya öfkelenmiş gibi ters ters baktı ama yine de cevap verdi: “Dört.”

Sandor etrafına bakındı. Göz alabildiğine ıssız bir ormandan başka bir şey göremedi. Ne devrilmiş bir ağaç vardı ne de yarılmış bir toprak; her yer alabildiğine sakindi. Durumu teyit edince koşmaya başladı. Köprünün ucuna, vadi köyüne uzanan tarafa yöneldi. Oraya varınca dikkatini yere verdi. Tek bir ayak izi gördü. Sıradan bir insanınkinden daha büyük ama yine de insan kalıbının dışına taşmayan, kendine has bir izdi. Başını tekrar Ruijerd’e çevirdi.

“Bunu bana bir kez daha doğrula. Bulduğun kan yalnızca Usta Rudeus’a aitti, değil mi?”

“Evet.”

Sandor kararlı bir ses tonuyla, “Güzel, öyleyse sorun yok,” dedi.

“Ne?”

Sandor, “Şimdilik Usta Rudeus’u bir kenara bırakalım,” dedi. “Düşmanlarımız yolda; her an gelebilirler.” Sözleri ağzından çıkar çıkmaz Ruijerd adamın yakasına yapıştı.

Öfkeyle hesap sordu: “Rudeus’u yüzüstü mü bırakalım diyorsun?!”

Sandor sakince, “Hayır,” diye karşılık verdi. “Usta Rudeus’un bize sağ salim döneceğine dair kesin garanti veriyorum.” Sözleri öylesine sarsılmaz bir inanç doluydu ki insanı tuhaf bir şekilde ikna ediyordu. Ruijerd’in kafası hâlâ karışıktı ama yine de Sandor’un yakasını yavaşça bıraktı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla