Büyü Şehri Sharia’nın kıyısındaki bir ofiste, genç bir elf kadın, iletişim tabletinde beliren sözcükleri bir kâğıda geçiriyordu. Adı Fariastia’ydı; arkadaşları ona Fari ya da Tia derdi. Şirketteki malum bir yönetici ise adını hâlâ bir türlü aklında tutamıyordu.
Rudeus’un haberi olmasa da resepsiyonist Bayan Elf’in gerçek adı Fariastia’ydı. Başkan ofiste yokken ortalık ona emanetti.
“Pekâlâ, Sylphiette’ten gelmiş… Nina hamile olduğu için destek veremeyecekmiş. Ben de şimdi Biheiril Krallığı’na geçiyorum. Bunu iletsem iyi olacak herhalde?”
Görevi, dört bir yandan gelen tüm bilgileri toplayıp Rudeus ve Orsted döndüklerinde okusunlar diye kâğıda dökmekti. Ancak acil bir mesaj geldiğinde kendi inisiyatifini kullanarak bunu başka bir tablete iletmesine de izin verilmişti. Gelgelelim gelen haberler tanrı ve kral gibi unvanlarla dolup taştığından, sıradan, orta hâlli bir kızın neyin önemli olduğuna karar vermesi pek de kolay olmuyordu.
“Tamamdır, ileteyim bari.”
Onu bu işe alan kişi Aisha’ydı. Aisha, kılı kırk yaran zorlu bir eleme sürecinin ardından onu son derece sıkı kriterlere göre seçmişti. Orsted’in evrak işlerini herkesin yapabileceği düşünülebilirdi fakat onun görevi, asla dışarı sızmaması gereken devasa miktardaki gizli bilginin akışını yönetmekti.
Faria, Ranoa Krallığı’nın başkentinde dünyaya gelmişti. Babası diyar diyar gezen maceracı bir elf, annesi ise varlıklı tüccarların kızı olan bir insandı. Üç kardeşin en küçüğüydü. Kız çocuğu olduğu için tüccarlık eğitimi almamış, dolayısıyla öyle bir hevese de kapılmamıştı; gelgelelim küçüklüğünden beri tüccar konağında koşturup durduğundan kurnaz tüccarları izleyerek büyümüştü. Bu geçmişi ileride fazlasıyla işine yarayacaktı. Büyü Üniversitesi’ne başladığında, anlık bir hevesle bir istihbaratçının verdiği derse girmiş ve üstün başarı göstermişti. Aisha’nın keskin gözlerine takılan meziyeti de buydu zaten. Bilgi idaresinde ondan çok daha yetenekli kişiler mevcuttu elbet, lakin nihai tercihi Orsted yapmıştı. Zira Orsted’in değerlendirmesine göre onun bir gün kendilerine düşman kesilme ihtimali son derece düşüktü.
Önündeki iletişim tabletiyle Başkan’ın ofisinin bir köşesinde otururken, “Önce bunu Superd köyüne göndereyim… Sonra kime gitmeli?.. Ha, Eris. Eris, Nina’nın hamile olduğunu duyarsa sevinir herhalde?” diye kendi kendine mırıldandı. Elindeki büyü kristaliyle harıl harıl çalışarak mesajları Superd köyüne, Üçüncü Şehir’e ve Irelil’e iletti.
Sırtına bir gölge düştü.
“Oh be, bu iş de bitti… ha?” Faria arkasını dönünce donakaldı. Bütün görüş alanını devasa bir siluet kaplamıştı. “Şey… Ben… Acaba Saygıdeğer Orsted’i görmeye mi gelmiştiniz…?”
Karşısında çelik bir fıçıyı andıran gövdesi ve o gövdeden fırlayan ağaç kütüğü kalınlığında iki koluyla dikiliyordu. Kıpkırmızı bir ten, devasa boynuzlar ve iki uzun azı dişinin dışarı taştığı koca bir kazan gibi çene…
Bir ogreydi bu.
“Orsted’in… kadını mı?” diye homurdandı ogre.
“Efendim?” Faria afallayınca ogre devasa kolunu savuruverdi. Güm! İletişim tableti uçup gitti. Yalnızca tablet değil, Başkan’ın ofisinin koca duvarı da tablete katılıp yerle bir oldu.
“Sen düşman? Dövüşmek benle?”
“Şey… Ben…” Ogre yumruğunu sıktığı gibi Faria’ya doğru savurdu. Bütün görüşünü kaplayan yumruk, kızın kafasının iki katı büyüklüğündeydi. Kaba elinin ve parmaklarının üstünden sert kıllar fışkırıyordu; parmak boğumlarındaki kalın nasırlar ise ömrünün şiddetle yoğrulduğunu haykırıyordu. Az önce arkasındaki duvarın nasıl unufak olduğunu gördükten sonra, o yumruğun kendisine çarpması halinde başına ne geleceğini çok iyi biliyordu.
“D-Değilim—değilim!” diye feryat etti Faria, kendini bir anda yerde bulurken. Sanki kendi bacakları da unufak edilmiş gibi bütün dermanı çekilip gitmişti. Kaçamıyordu. Zihninde yankılanan tek bir düşünce vardı: Ölmek istemiyordu.
“O zaman sen, dışarı. Sen dövüşmemek, ben dövüşmemek.” Ogre sırıttı, ardından elini kıza doğru uzattı.
“Hık!” Faria kendisine doğru açılmış kocaman elden kaçmaya çalışarak büzüştü. Bir anlığına ezilerek can vereceğini sandı; fakat ogre onu beklenmedik bir nezaketle kavradığı gibi az önce duvarda açtığı delikten dışarı fırlatıverdi.
“Aaaaah!” Faria dehşet verici bir hızla ofisten dışarı uçtu, yerde iki kez sekti, yuvarlandı ve sonunda durdu.
“…Ah!” Vücudunun her bir karışı sızlıyordu. Beyni kaçması gerektiğini haykırıyordu; kaçmazsa öldürülecekti. Bedeniyse ölmek istemediğini haykırıyordu. Ağzından tek bir kelime bile çıkmıyor, yalnızca acınası iniltiler dökülüyordu. Yere çakılmanın şoku bacaklarına yeniden can vermiş gibiydi. Yeni doğmuş bir kuzu gibi titreyerek ayağa kalktı. Birkaç adım koştu, ardından yere kapaklandı. Üç kez daha denedi; tam o sırada arkasından gök gürültüsünü andıran bir gümbürtü koptu. Başını çevirdi.
“Ah…” Ofisin duvarları yerle bir oluyordu. Kızıl ogre yapıyı öfkeyle darmadağın ediyor, taşları ve kalasları havaya savurarak eski hâlinden geriye en ufak bir iz bile bırakmıyordu. Faria kaçmayı tamamen unuttu. Ofisin bir moloz yığınına dönüşmesini donakalmış bir dehşet içinde izledi.
Çaresizliğinin ağırlığı altında ezilerek öylece bakakalmaktan başka elinden hiçbir şey gelmiyordu. Kızıl ogrenin molozların arasından çıkmaması için dua etti. Gürültü dinip etraf yeniden sessizliğe bürünürken bile bu tarafa gelmesin diye yalvardı. Ta ki patırtının sebebini merak edip gelen bir yabancı onu bulup götürene kadar dua etmeyi sürdürdü.
O gün, Rudeus Greyrat’ın çizdiği tüm ışınlanma çemberlerinin ışığı söndü.
***
Roxy ve Eris ormandaydı. Üçüncü Şehir Heirulil bir liman kentiydi. Genel bir kural olarak, bu dünyanın okyanusları Okyanus Kabilesi’ni oluşturan Denizkızları ya da Balıkadamların hâkimiyetindeydi. Belirlenmiş deniz alanları haricinde, karada yaşayanların karşıya geçmesi dahi yasaktı. Bazı liman kasabalarının yakınlarında balık tutulmasına göz yumulsa da, bu sınırları aşmaya cüret eden herkesin teknesi Okyanus Kabilesi tarafından batırılırdı. Fakat Heirulil’de durum biraz farklıydı. Üçüncü Şehir Heirulil ile Ogre Adası arasındaki deniz şeridi Biheiril Krallığı’na aitti. Krallık kurulurken Balıkadamları bu bölgeden temizlemiş ve denizi kendi hâkimiyetine almıştı. O günden bu yana Üçüncü Şehir’de balıkçılık almış yürümüştü; öyle ki başka hiçbir yerde bulunamayacak deniz mahsulleri burada tezgâhları süslüyordu.
En azından teoride öyleydi.
“Artık balıktan gına geldi. Son zamanlarda ağzımıza başka bir şey koymadık.”
“Öyle mi? Ama çok lezzetli!”
Heirulil’in eteklerinde etrafı çitlerle çevrili bir orman uzanıyordu. Çitler, içeriye izinsiz girenleri engellemekten ziyade canavarların dışarı kaçmasını önlemek içindi. İkisi bir yandan kuru balıklarını kemirirken bir yandan da ormanın içinde yürüyorlardı.
“İyi de çok tuzlu. Neden bu kadar çok tuz basıyorlar ki?”
“Bozulmasını önlemek için herhalde.”
“Neden Rudeus’un yaptığı gibi buz büyüsüyle saklamıyorlar ki?”
“Buz büyüsü öyle herkesin kullanabileceği bir şey değil,” dedi Roxy, Eris’in homurdanmasına hafifçe kıkırdayarak. Eris normalde yemek seçen biri değildi fakat son zamanlarda gerçekten de haddinden fazla tuzlu balık yemişlerdi.
Şehrin enfes deniz ürünleriyle nam salmış olmasına rağmen, Heirulil’de taze hiçbir şey bulamamışlardı.
Bunun sebebi çok geçmeden anlaşıldı. Sorun, Üçüncü Şehir’den tekneyle bir günlük mesafedeki Ogre Adası’ydı. Ogre Adası’nın erkekleri mükemmel balıkçılardı. Normalde adalarının çevresinde insanlarla iş birliği yaparak balık avlarlardı. Gelgelelim şu sıralar ogre erkekleri balığa çıkmıyordu. Yakında bir savaşın patlak vereceğini söyleyip duruyor, hazırlık yapıyorlardı. Bu yüzden de limandaki erzak miktarı her zamankinden çok daha düşüktü.
Roxy ile Eris, ogrelerin neden savaşa hazırlandığını vakit kaybetmeden öğrenmişti. Liderleri Ogre Tanrısı’nın emriyle av birliğine katılacaklardı. Ogre Tanrısı Marta ise İkinci Şehir Irelil’de bulunuyordu.
Şimdi ise öğrendiklerini Rudeus’a aktarmak için ışınlanma çemberinin bulunduğu mağaraya doğru ilerliyorlardı. Haberi iletmekte biraz gecikmişlerdi ama iletişim tabletini en son kontrol ettiklerinde güzel havadisler almışlardı: Superd Kabilesi iyileşme yolundaydı ve krallıkla yapılan müzakereler de yolunda gitmişti. Bunca şeyin ardından geri döndüklerinde ortalığı yangın yeri olarak bulacak değillerdi ya.
“Ogre Kabilesi, Biheiril Krallığı’nı korur. Görünüşe göre aralarındaki bu anlaşma hâlâ geçerliliğini koruyor. Yine de başkentte ya da Üçüncü Şehir’de olmak yerine neden İkinci Şehir’de olduğunu bir türlü anlayamıyorum…”
“Geese kesin harekete geçti.”
“Kesin bir şey söylemek için henüz çok erken. Ogre Tanrısı bölgeyi sadece kendi başına kolaçan ediyor da olabilir. Hâlâ onu kendi tarafımıza çekme ihtimalimiz var, bu yüzden onu karşımıza alamayız,” dedi Roxy; fakat aynı zamanda bir şeylerin ters gittiğini de seziyordu. Adamın her zamanki gibi davranmadığı ortadaydı. Bu düşmanın bir planı mıydı? Yoksa sadece büyük resmi mi göremiyorlardı?
Yine de en azından işler yolunda gidiyordu. Rudeus, Superd köyünü kurtarmış ve Superdleri kendi safına çekmişti. Roxy ile Eris, Geese hakkında herhangi bir bilgi edinememiş olsalar da Ogre Tanrısı’nın yerini saptamışlardı. Roxy’nin elinde bunu düşündürecek somut bir kanıt olmasa da Zanoba’nın başkentte Kuzey Tanrısı hakkında bir şeyler öğrenmiş olabileceğini aklından geçirdi. İşler öylesine tıkırında ilerliyordu ki şüphelenmeden edemiyordu.
Öte yandan, içini açıklayamadığı bir huzursuzluk kemiriyordu. Günlerce kafa yorduktan sonra bunun, vaktiyle Işınlanma Labirenti’nde kapana kısıldıklarında hissettiği o tekinsiz korkuya benzediğine kanaat getirdi. Her şey yolunda gibi görünürken çok önemli bir detayı gözden kaçırmış olma hissi… Zaten ne zaman işleri yolunda gitse ayağı hep bir şeye takılırdı; bunun fazlasıyla farkındaydı.
“Baksana Roxy, rapor işini hallettikten sonra Rudeus’ların yanına gitmeye ne dersin?”
“Bundan vazgeçmeye hiç niyetin yok, değil mi Eris?”
“Artık Ruijerd’i görmek istiyorum işte! Seni de onunla tanıştırırım hem!”
“Şey, aslında onunla daha önce bir kez karşılaşmıştım.”
Ah, demek içimdeki bu korku oradan geliyor, diye düşündü Roxy buruk bir tebessümle. Rudeus ve Eris, Superdlerden zerre kadar korkmuyordu. Mantıken Superdlerin anlatıldığı gibi şeytanlar olmadığını biliyordu; ancak ne yaparsa yapsın, adları her geçtiğinde vücudu kaskatı kesiliyordu. Kendini bildi bileli onlar hakkındaki o kadim hikâyeleri dinleyerek büyümüştü. Yine de onlarla yüzleşmek zorundaydı. Rudeus ve Eris’in Ruijerd’e vefa borcu vardı; o, onların eski yoldaşıydı. Gidip kendini ona düzgünce tanıtmalıydı fakat yüreğinin ürpermesine bir türlü engel olamıyordu. Onunla tanışsa, konuşsa ve vakit geçirse bu his elbette değişirdi… Ama ya değişmezse? İçini kemiren o tekinsiz hissin kaynağı muhakkak bu düşünceydi.
“Haklı olabilirsin. Ogre Tanrısı Marta’yı yakalama fırsatımız varken İkinci Şehir’e gitmek iyi bir fikir olabilir. Çok geçmeden başka bir yere geçebilir.”
Şimdilik Üçüncü Şehir’den öğrenebilecekleri her şeyi öğrenmişlerdi. Görev yerlerinden kısa bir süreliğine ayrılıp Superd köyüne uğramaktan zarar gelmezdi belki de.
Bu düşünceler eşliğinde Roxy, ışınlanma çemberini kurdukları mağaranın önünde durdu. Girişi, bir insanın ancak eğilerek sığabileceği genişlikte bir oyuktu ve dallarla, çalı çırpıyla kamufle edilmişti. Mağaranın asıl sakini olan bir ayı, yakınından geçerlerken onlara saldırmış, Eris de onu hemen doğrayıp akşamına ziyafet çekmelerini sağlamıştı. Boyutu ve konumu tam istedikleri gibi olunca da mağarayı sahiplenmişlerdi.
Girişi gizleyen dalları aralayıp içeri girdiler. Yaklaşık yirmi metre derinliğinde, oldukça ferah bir yerdi. Tek kusuru, içerinin buram buram ayı kokmasıydı. Işınlanma çemberi ile iletişim tableti hemen en dipteydi.
“…Ha?” Çemberde bir tuhaflık vardı. Yoğun bir büyü enerjisiyle dolup taşan bir ormanın ortasındaydı; sürekli aktif hâlde kalarak mavi mavi ışıldaması gerekirdi. Fakat her nedense kapkaranlıktı.
“Ne oluyor burada?” dedi Eris.
“Bana bir dakika ver.” Roxy, belki de kendisinin bir hata yapmış olabileceğini düşünerek sükûnetini korudu ve büyü çemberini incelemeye koyuldu. Devrede bir arıza çıkmış olmalıydı, başka bir açıklaması yoktu. Ancak inceledikçe en ufak bir sorun dahi göremedi. Daha geçen güne kadar tıkır tıkır çalışıyordu ve mağaraya yabancı birinin girdiğine dair hiçbir iz de yoktu…
“Hey, bu da çalışmıyor!” diye seslendi Eris. Roxy başını kaldırdığında, Eris’in iletişim tabletinin yanında çömeldiğini gördü. Tabletin de ışığı tamamen sönmüştü. Roxy aceleyle yanına koştu ve rastgele harfler sıralayarak içine büyü gücü akıtmaya çalıştı. Hiçbir tepki vermedi.
Roxy ne yapacağını bilemez hâlde öylece kalakaldı. Boşluğa doğru, “Böyle bir şeye ne sebep olmuş olabilir ki?” diye mırıldandı. Bu işte bir terslik vardı. Işınlanma çemberi bir yana, iletişim tabletini bizzat Orsted yapmış, çoğaltılmasına da Roxy yardım etmişti. Kusurlu olmaları akla yatkın değildi. Öylece, durup dururken bozulup işlevini yitiremezlerdi…
“Cevap çok açık,” dedi Eris. Kafası zerre kadar karışmış gibi görünmüyordu. Buna neyin sebep olduğunu biliyor muydu yani? Roxy sorgulayan bakışlarla ona döndü.
Eris kollarını kavuşturdu. İletişim tabletine dik dik bakıp kendinden emin bir tavırla, “Bir şeyler olmuş!” dedi.
“Evet, yani… Bir şey olmasaydı böyle…” diye kekeledi Roxy, ardından zihninde şimşekler çaktı. Bir şeyler olmuştu. Ama nerede? Burada olmadığı kesindi. Buraya birinin geldiğine dair en ufak bir iz bile yoktu. Giriş kusursuzca gizlenmişti. Mağaraya ne bir insan ne de bir canavar adım atmıştı. O hâlde başka bir yerde olmuş olmalıydı. Hem ışınlanma çemberlerinin hem de iletişim tabletlerinin çalışabilmesi için karşılarında bir eşlerinin bulunması şarttı. Biri devre dışı kaldığında diğeri de otomatikman işlevini yitirirdi.
Ellerindekilerde hiçbir sorun yoktu. Peki ya bağlı oldukları taraftakiler?
“Sharia’da bir şey mi oldu yoksa…?” Roxy’nin gözlerinin önüne önce Lara’nın yüzü geldi, hemen ardından da diğer çocuklarınki. Lucie, Arus, Sieg… Ve onlara göz kulak olan Lilia ile Zenith.
Eğer Sharia’da ters giden bir şeyler varsa, hepsi…
Roxy bir hışımla ayağa fırlayıp mağaradan dışarı koştu. Bu ışınlanma çemberi işe yaramıyorsa bir başkasını bulurlardı. Fakat birkaç adım attıktan sonra birden zınk diye durdu. Düşmanın yerinde kendisi olsaydı ve Sharia’daki ofise saldırı düzenleseydi, diğer büyü çemberlerine ne yapardı? Onları öylece kendi hâline bırakacak değildi ya. Hepsini yerle bir ederdi.
“Ne yapacağız… Şimdi ne yapmamız gerekiyor?”
Bu tehditle ilgilenen birileri var mıydı acaba? Gelen son mesaja bakılırsa Orsted şu anda Sharia’da değildi. Biri ofise saldırıyorsa, orayı savunacak kimse kalmış mıydı?
“Roxy!” diye haykırdı Eris, Roxy’yi daldığı dehşetten çekip çıkararak. “Bana neler olduğunu anlat!”
“Işınlanma çemberi ve iletişim tableti devre dışı kalmış. Bizim tarafımızda hiçbir sorun olmadığına göre, muhtemelen Sharia’da Orsted’in ofisine saldırıldı. Aynı anda bizim eve de saldırmış olabilirler. Şu anda evde kimse yok…”
“Anladım.” Eris sözün yarısına kadar dinleyip ayağa kalktı. “Rudeus’un bundan haberi var mı?”

“Bilmiyorum. Biliyor olabilir.”
Eris bir süre kıpırdamadan öylece durdu. Duruşunu hiç bozmadan, dudak kenarlarını bükerek çenesini sıvazladı. Kısa bir an sonra, sanki aklına bir çözüm gelmiş gibi başını yeniden kaldırdı.
“Ev güvende kalır! Sylphie orada ya!” dedi.
“Ha?” Roxy ona aval aval baktı. “Sylphie Kılıç Tapınağı’na gitti…”
“Sylphie, Rudeus yokken evi kendisinin koruyacağını söyledi! Yani sorun yok!”
Roxy cevap vermedi. Bu çok saçma, diye düşündü. Cidden öyle olduğunu mu sanıyor… Fakat sonra durumu yeniden tarttı. Işınlanma çemberinin tam olarak ne zaman devre dışı kaldığını bilmiyorlardı. Sylphie ofisteki ışınlanma çemberini kullanmıyordu; kadim ışınlanma kalıntılarını kullanmıştı. Biheiril Krallığı’nda onların yanına gelemese bile Sharia’ya geri dönebilirdi. Artık gerisini ona bırakmaktan başka çareleri yoktu.
“Haklısın,” dedi Roxy. Bir de Perugius vardı. Roxy bir iblis olduğu için ona karşı mesafeliydi ama Rudeus ile arası iyiydi. Hatta Sieg’e kendi seçtiği bir ismi bizzat bahşetmişti. Ne yapacağını kestirmek zordu fakat evde onun hizmetkârlarını çağırmaya yarayan bir düdük bulunuyordu. Bir şey olursa Lilia o düdüğü mutlaka çalardı. Üstelik hepsi bu kadar da değildi. Rudeus, tam da böyle durumlar için Leo’yu çağırmıştı. Şimdi hiçbir şey yapmayacaksa onu orada tutmanın ne anlamı vardı ki? Alınmış pek çok güvenlik önlemi mevcuttu. Paralı Asker Birliği hâlâ oradaydı, Zanoba Dükkânı’ndaki zanaatkârlar da öyle. İşler sarpa sararsa Büyü Üniversitesi’ndeki öğretmenler de yardıma koşardı.
Bütün bunları düşünmek Roxy’nin içini biraz olsun rahatlattı. Yollarına devam etmekten başka çareleri yoktu. Şu anda Eris ile birlikte yapabilecekleri tek şey buydu.
“Pekâlâ, gidelim!” dedi Eris.
“Evet, gidelim.” Burada yapabilecekleri başka hiçbir şey kalmamıştı. Roxy’ye ne yapması gerektiğini birinin söylemesine lüzum yoktu. Ellerindeki bu bilgiyi ihtiyacı olanlara bir an önce ulaştırmaları gerekiyordu. Sharia’da bıraktıkları çocukları için endişeleniyordu; bu son derece doğaldı. Ellerinden gelseydi hem o hem de Eris apar topar eve koşarlardı.
İkisi de içlerindeki bu isteği bastırıp hemen harekete geçti. Rudeus’un bulunduğu yere, Superd köyüne doğru aceleyle yola koyuldular.
***
Zanoba panik içindeydi. Rudeus hâlâ dönmemişti. Av birliği sefere çıkmak üzere son hazırlıklarını yapıyordu ve yola çıkacakları gün gittikçe yaklaşıyordu.
Oysa Rudeus, Superd köyüne gayet moralli bir şekilde gitmişti. Söz konusu Rudeus’tu; Zanoba onun bütün hünerlerini sergileyip askerleri ikna edeceğinden ve ortalığı yatıştıracağından emindi.
Acaba müzakereler suya mı düşmüştü? İletişim tabletine gelen mesajda onları ikna etmeyi başardım yazıyordu. Evet, mesajın altında Orsted’in imzası vardı fakat iş bu raddeye geldikten sonra Zanoba ondan şüphe duyamazdı.
Neler oluyordu böyle? Yolda suikastçıların saldırısına mı uğramışlardı yoksa? Ya da ayaklarını bağlayan başka bir belaya mı denk gelmişlerdi? İşi gücü bırakıp İkinci Şehir’de keyifle etrafı gezmeye koyulmuş olamazdı herhalde, değil mi? Yok canım, bu düpedüz saçmalıktı.
Ne olursa olsun ortadaki gerçek değişmiyordu; hiçbir şey değişmezse av birliği on gün içinde yola çıkacaktı.
Beklemeli miyim? Yoksa harekete mi geçmeliyim? diye düşündü Zanoba. Sonunda adım atmaya karar verdi. Superd köyüne ışınlanacak ve asıl neler döndüğünü kendi gözleriyle öğrenecekti. Kararını verir vermez hiç oyalanmadı. Yanına Ginger ile Julie’yi alıp handan ayrıldı. Eşyalarını toplayıp ışınlanma çemberini kurdukları kulübeye doğru aceleyle yola koyuldular.
“Hımm… Bu hiç iyi değil…”
Hem ışınlanma çemberinin hem de iletişim tabletinin ışığı tamamen sönmüştü. Zanoba durumu anında kavradı. Ofiste ters giden bir şeyler vardı. Birkaç saniyelik muhakemenin ardından bir karara vardı.
“Ginger!”
“Emredersiniz, efendim!”
“Superd köyüne gidiyoruz!”
“Anlaşıldı!” diye karşılık verdi Ginger, ardından ekledi: “Peki ya İkinci Şehir ne olacak?”
“Oradan geçmeyeceğiz. Şayet düşmanlarımız buralardaysa, tam da orada konuşlanmışlardır.”
Zanoba kulübeden dışarı çıktı ve elini cebine atıp bir şey çıkardı. Bu bir düdüktü; ejderha şeklinde altın bir düdük. Hiç tereddüt etmeden düdüğü üfledi. Düdükten insanın içini rahatlatan tiz bir melodi yükseldi.
Hiçbir şey olmadı. Kimsecikler gelmedi.
“Kahretsin, çok uzaktayız. Ginger! Julie! Yakınlarda bir Yedi Büyük Güç anıtı var mıydı?”
“Hatırladığım kadarıyla yok, efendim.”
“Ben de hiç görmedim!”
Elbette ışınlanma çemberlerini çalıştırabilen başka kişiler de vardı. Zanoba, Perugius’u çağırıp ondan yardım istemeyi düşünmüştü fakat bu plan işe yaramamıştı.
“Pekâlâ! Yolda bir tane görecek olursanız hemen haber verin! Vakit kaybetmeden Superd köyüne doğru yola çıkıyoruz!”
“Emredersiniz, efendim!”
Herkes eninde sonunda Superd köyünde toplanacaktı. Belki de hâlâ zamanında yetişmek mümkündü.
