EV SESSİZDİ. Odanın ortasındaki ocakta kaynayan bir tencere hafif hafif tıngırdıyordu. Karşısında yeşil saçlı bir adam oturuyordu: Ruijerd. Aramızda duran ocağın tam karşısında ise ben vardım. İkimiz de tek kelime etmiyorduk. Ruijerd ile aramızda sadece derin bir sessizlik hâkimdi.
Konuşmamıza gerek de yoktu zaten. Ya da öyle bir lüksümüz olmadığını söylemek daha doğru olurdu. Şu an aklımdaki her bir düşünce kırıntısı hemen önümdeki noktaya odaklanmıştı. Bunu yüzüme gözüme bulaştıramazdım. Gözlerimi ocaktan bir an bile ayırmadan doğru anın gelmesini bekledim.
Ve beklenen an geldi. Yavaşça uzandım… ve ocağın ateşini söndürdüm. Fakat henüz bitmemişti. Kesinlikle acele etmemeliydim.
On dakika boyunca kılımı bile kıpırdatmadan öylece bekledim. Süre dolduğunda nihayet ağzımı açtım.
“Ruijerd, kendini hazırladın mı?”
“Hazırım,” dedi. Bunun üzerine yanı başımdaki nesneye uzandım. Dokusu pürüzlü, bembeyaz ve yumurta şeklinde bir nesneydi—yok, yumurta şeklinde falan değil. Bayağı bildiğimiz tavuk yumurtasıydı.
Tek kelime etmeden yumurtayı bir kâseye kırdım, ardından yemek çubuklarımla çırpmaya başladım. Bütün bunları sanki doğduğumdan beri yapıyormuşum gibi su gibi akıcı hareketlerle hallettim.
Ağaç yaşken eğilir derler ya, tam da öyle. Bisiklete binmeyi bir kere hakkıyla öğrendiniz mi, aradan kaç yıl geçerse geçsin asla unutmazsınız. Bu da tıpatıp aynı hesap.
Gerçi hayatımda bir kere bile pratik yapmışlığım yoktu. Belki de bu hüner bana doğuştan bahşedilmişti. Tamamen saf bir içgüdüydü.
Yumurtanın sarısıyla beyazı artık bütünüyle birbirine karışmıştı.
Aynı işlemi bir kez daha tekrarladım. Şimdi elimde çırpılmış yumurtayla dolu iki kâse vardı. Kâseleri bir kenara bıraktıktan sonra tencerenin kapağına uzandım.
Kapağı kaldırıp içine baktım ve başımı salladım. “Tamamdır.”
Tenceredeki beyaz taneler tam kıvamında pişmişti. Dışarı sızan buharla birlikte hafif bir cızırtı yükseldi ve odanın havası buharda yeni pişmiş pirincin o nefis kokusuyla doldu. Ağzımın sulandığını fark edip yutkundum. Pirinci daha o anda kaşık kaşık ağzıma tıkıştırma dürtüsü içimi kaplasa da kendime engel oldum; bunun yerine tencerenin dibindeki pirinçleri yavaşça havalandırdım. Bir kâse alıp içine tepeleme pirinç doldurdum. Tamı tamına bir kâse kadardı. Azı da fazlası da bu ziyafeti felakete sürüklerdi.
Ardından yemek çubuklarımı elime alıp pirincin tam ortasına küçük bir çukur açtım. Açtığım çukura az önce çırptığım yumurtayı döktüm. Bembeyaz pirinç, yapışkan ve altın sarısı bir renge büründü. Fakat henüz işim bitmemişti.
Asıl mesele bundan sonraki adımdı. Bu dünyaya geldiğim ilk andan beri hasretini çektiğim, yanıp tutuştuğum an işte tam da buydu. Yanı başımdaki minik şişeyi kavradım. Şişenin ince, konik ağzını altın sarısı pirincin üzerine doğru yavaşça eğdim. Koyu bir sıvı süzülmeye başladı. Zehir sanılabilecek kadar zifiri siyahtı: soya sosu.
Dairesel bir hareketle pirincin üzerinde tek bir tur gezdirdim. İki tur da fena olmazdı gerçi ama şimdilik bir tanesi yeterliydi. Sırf bu kadarı bile altın sarısı pirincin üstünü koyu renge boyamaya yetti. Tıpkı karamel soslu bir muhallebiyi andıran bu görüntü karnımın guruldamasına sebep oldu.
Sakin ol, dedim kendi kendime. Birazdan doya doya yiyebileceksin.
Bunun için tam dört bardak pirinç pişirmiştim. Bundan böyle canım ne zaman çekerse, dilediğim her an bunu yiyebilirdim. Yine de bu ilk seferin her bir saniyesini fevkalade ve özel kılmaya kararlıydım.
“Hazır,” dedim sonunda ve kaseyi Ruijerd’e uzattım. Kısık bir teşekkür mırıltısıyla kaseyi aldı ve beni beklemeye koyuldu. Ben de vakit kaybetmeden aynı hareketleri tekrarlayarak tıpatıp aynısından bir kase daha hazırladım.
Ellerimi birleştirip başımı öne eğerek, “Yemek için teşekkürler,” dedim. Sol elime kaseyi, sağ elime yemek çubuklarını aldım. Ağzımı kocaman açıp tepeleme bir lokmayı ağzıma tıktım.
“Mmm! Mmm!”
İşte bu lezzet. Aradığım tam olarak buydu. Kusursuzdu. Elbette geliştirilecek yönleri vardı ama olay buydu işte. Bunca zamandır peşinden koştuğum tat tam da buydu.
“Mm… hm… hmmph!” Bir lokma, bir lokma daha, ardından bir tane daha. Tek kelime etmeden sadece yiyor, çiğniyor, yutuyor; ara sıra soluklanmak için durup bir sonraki nefesimde koca bir lokma pirinci daha mideme indiriyordum. Yedikçe yedim.
Ne ara bittiğini bile anlamadan kasemin dibini görmüştüm. “Yemek için teşekkürler,” dedim. O tarifsiz mutluluk anı göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Hem içimi bir tatmin kaplamıştı hem de doymamış gibi daha fazlasını istiyordum. Yine de ikinci kaseye yumulmadan önce hemen karşımdaki adama bir göz attım. Ruijerd hâlâ sessizce yemeğini yiyordu. Zaten yemek yerken öyle laklak eden biri değildi ama şu an her zamankinden bile daha suskun görünüyordu. Gerçi burada baş başaydık; ben tek kelime etmezken onun muhabbet açmasını bekleyemezdim elbette. Yine de biraz yavaş yemiyor muydu sanki? Daha ancak yarısına gelmiş gibiydi.
Pekâlâ, belki de ben biraz fazla hızlı gömmüştüm.
“Rudeus?”
“Aaa!”
Norn ocağın hemen yanı başında oturuyordu. Geldiğini hiç fark etmemiştim bile.
“Norn, ne zaman geldin?”
“Daha yeni geldim. Gerçi sen yemek yerken seslenmiştim ama…”
Ah, doğru ya.
“O ne öyle?”
“Özel bir yemek. Biraz ister misin?”
Norn, cevap vermeden önce Ruijerd’e kaçamak bir bakış attı. “Olur herhalde.”
Hiç vakit kaybetmeden kâseye pirinci doldurdum, hemen ardından bir yumurtayı çırpıp üzerine döktüm ve soya sosunu gezdirdim. Bütün bu işlem on saniye bile sürmemişti ama lezzetinde zerre eksik olmayacağından adım gibi emindim. İşte ustalık buna denirdi.
“Hadi, afiyetle ye!” diyerek önüne sürdüm.
“Bu da neyin nesi böyle?”
“Memleketimin yemeği.”
Norn uzun bir süre tereddüt ettikten sonra, “Teşekkür ederim,” diyerek kâseyi aldı ve yemeye koyuldu.
Bekledim. İkisinin de bitirmesini öylece oturup bekledim. Hâlâ bitmedi mi? Çabuk olun yahu, ne düşündüğünüzü duymak istiyorum. Söyleyecek bir lafınız yoksa o da kabulüm ama merak ediyorum işte.
Ruijerd yemeğini bitirdi. “Yolculuğumuz sırasında bahsettiğin yemek bu muydu?” diye sordu.
“Evet. Nasıl buldun?”
“Güzeldi.” Söylediği tek şey buydu ama benim için fazlasıyla yeterliydi. Birlikte yolculuk ettiğimiz o eski güzel günlerde burnumda tüten şey tam olarak buydu. Şimdi ise eski yol arkadaşımla birlikte bunu yiyordum. Tek pişmanlığım, Eris’in yanımızda olmamasıydı.
“Eline sağlık,” dedi Norn kâseyi bitirdiğinde. Daha yeni başlamıştı; resmen silip süpürmüş olmalıydı.
“Hadi dökül bakalım Norn. Evdeyken sana bahsettiğim lezzet buydu işte.”
“Şey… aslında bayağı güzeldi. Bu lezzet daha önce tattığım hiçbir şeye benzemiyor. O sos yüzünden mi?”
“Aynen öyle. Soya sosu bir harikadır. Neye dökersen dök, lezzetini katlar.”
“Vay canına…”
Norn’dan da tam not almıştım. Eve dönünce ona yine yapardım. Bugün tarihi bir gündü. Bugün, tamago kake gohan’ın bu dünyadaki doğumuna tanıklık etmişti.
“Yalnız tek bir şey var,” diye ekledim. “Çiğ yumurta yemek insanı hasta edebilir. Yemeğin bitince sana zehir arındırma büyüsü yaparım.”
“Daha yeni iyileşmekte olan birine arındırma büyüsü gerektirecek bir şey yediremezsin!” diye çıkıştı Norn. Bu tarihi günde bir güzel fırçamı da yemiştim.
Aradan iki gün geçti. Superdlerin durumu günbegün iyiye gidiyordu. Hâlâ yatağa bağlı çok kişi vardı ama belirtileri hafif atlatanlar normal hayatlarına dönmüştü bile. Bunun üzerine köyün bir köşesine karanlık bir oda inşa edip Sokas Otu ekmeye karar verdim. Salgının topraktan mı yoksa Derinlikler Kralı Vita’dan mı kaynaklandığını henüz bilmiyorduk fakat aynı belirtiler tekrar baş gösterecek olursa elimizde bu otun bulunması her şeyi değiştirirdi. Salgına sebep olan Derinlikler Kralı Vita idiyse artık yok olduğuna göre hastalığın nüksetme ihtimali kalmamış demekti. Yok eğer sebep sebzelerse, Superdler ya ormanın sınırına daha yakın bir yere taşınarak ya da erzaklarını Yeryüzü Ejderhası Vadisi Köyü’nden temin ederek yaşam tarzlarını değiştirmek zorunda kalacaktı. İkisinden biriydi işte. Hangi yol seçilirse seçilsin, Biheiril Krallığı’nın rızasını almaları şarttı. Onları Asura Krallığı’na taşımak da bir seçenekti gerçi ama pek çok Superd bu fikre ya tedirgin yaklaşıyor ya da doğrudan karşı çıkıyordu. Uzun zamandır bu topraklarda yaşıyorlardı ve burayı terk etmeye hiç niyetleri yoktu. Üstelik Milis inancının Asura Krallığı’ndaki nüfuzu da yadsınamazdı. Superdlerin içi Cliff’in yanında biraz olsun rahatlamış olabilirdi ama Milis Kilisesi’ne duydukları korku çok derinlere kök salmıştı.
Böylece Biheiril Krallığı ile müzakere etmek üzere Biheiril başkentine doğru yola koyuldum. İki hedefim vardı. İlki, Superdlerin resmen kabul edilmesi. İkincisi ise av birliğinin lağvedilmesi. Superdler insan ilişkilerinde genelde dobra ve mesafeliydi; üstelik sürekli zulüm gördükleri için biraz içe kapanmışlardı. Yine de özlerinde temiz kalpli insanlardı. Biheiril Krallığı’nın çekinceleri olsa bile onları ikna etmenin binbir türlü yolunu bulabilirdim. En kestirmesi, köyü ziyaret etmesi için birilerini getirmek olurdu. Superdleri kendi gözleriyle gördüklerinde, ne kadar acemi ama bir o kadar da sıcakkanlı olduklarına şahit olduklarında, o masum çocukları gördüklerinde zararsız olduklarını anlarlardı… En azından öyle umuyordum. Yine de dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazımdı. Biheiril Krallığı’nın müfettişleri çocukları görüp sanki hamamböceği görmüş gibi, “Ürüyorlar mı yani?! Derhal köklerini kazımalıyız!” diye de düşünebilirdi.
İş o noktaya varırsa Superd Kabilesi’ni göç etmeye teşvik ederdim artık. Onları Asura Krallığı’nın kuzeyine yerleştirmek Ariel’in sırtına yeni bir yük bindirmek demekti gerçi ama… Çaresiz kalırsam borcumu ona bedenimle öderdim artık.
Her şey yoluna girecekti. Ne düşünürseniz düşünün, Superd çocuklarının hepsi tatlı ve dünya güzeliydi. O masumiyet abidesi çocukların hayvan derisinden yapılma topla oynamasını görüp de içi kıpırdamayacak kadar taş kalpli pisliklerin Biheiril Krallığı’nı doldurduğuna inanmak istemiyordum.
“Velhasıl,” diyerek toparladım, “ben Biheiril Krallığı’na gidiyorum.”
“Anlıyorum.”
“Cliff durumun gidişatını izlemeye devam edeceğini söylüyor, Elinalise de onunla kalacak. Norn da Ruijerd’in bakımını üstlenmeyi sürdürecek sanırım. Siz ne yapacaksınız, Orsted Bey?”
“Ben burada kalacağım. Cliff Grimoire salgını araştırıyor. Bir dahaki sefere belki ben de tedavi edebilirim.” O konuşurken bir top hızla ona doğru uçtu, Orsted ise tek bir vuruşla topu geri savurdu. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar oldu; elinin hareket ettiğini neredeyse göremedim bile. Top yumuşak bir kavis çizerek uçtu ve tam çocuğun kucağına geri düştü.
“Müzakereler için benim varlığıma gerek olmasa gerek,” diye devam etti.
“Haklısınız, itirazım yok. Miğfer laneti dizginliyor olsa bile—” Uçarak gelen bir diğer topa da çat diye vurdu ve top yine geri savruldu. “—bu, lanetin tamamen yok olduğu anlamına gelmiyor, değil mi?”
“Öyle.” Çat. Top yine geri gitti.
“Yine de işler o noktaya varırsa, şöyle bir boy göstermeniz çok makbule geçer. Lanet devrede olsa bile sırf sizi görmek bile gözlerini korkutmaya yetecektir.”
“Pekâlâ.”
Çat, bir kez daha.
“Şunları durdurayım mı?” diye sordum topların geldiği yöne doğru bakarak. Bir grup Superd çocuğu Orsted’e durmaksızın top fırlatıyordu. Düşmanca olmaktan ziyade meraklı gibiydiler. Kim bu tuhaf adam? Hadi topu ona fırlatalım! gibisinden bir hâlleri vardı. Miğferi olmasaydı, top yerine taş fırlatıyor olabilirlerdi gerçi…
“Önemi yok. Böyle önemsiz atışlar saldırıdan sayılmaz.”
“Öyle… öyle diyorsanız.” Orsted oyun mu oynuyordu yani? Miğferin altındaki yüz ifadesini kestirmek imkânsızdı ama sesi hiç de huysuz gelmiyordu.
“Eğleniyor musunuz bari?”
“Fena sayılmaz,” diye itiraf etti. İyi madem, öyle olsun.
“Harika. Tez vakitte dönerim.”
Orsted homurtuyla onaylayınca yanından ayrıldım. Dohga ile Chandle ışınlanma çemberinin başında beni bekliyorlardı bile. Ben başkentteyken Chandle da muhbirle temas kurmak üzere ikinci şehre geçecekti. Başta planımız bu değildi gerçi ama iki gruba ayrılmanın daha verimli olacağına karar vermiştik. Dohga ise korumam olarak benimle geliyordu. Bu aşamada bana pek bir faydası dokunacağını sanmıyordum ama yine de yanımda bulunması bulunmamasından iyiydi.
“A!” Yolda Ruijerd ile karşılaştım. Norn’un omzuna yaslanmış, titrek adımlarla yürümeye çalışıyordu. “Ruijerd, ayağa kalkabiliyor musun?”
“Kısa mesafeleri yürüyebiliyorum,” dedi. Norn’un yüzündeki o sert ifadeye bakılırsa aslında kalkmaması gerekiyordu ya, neyse.
“Müzakereler için kısa bir süreliğine Biheiril Krallığı’na gidiyorum. Döndüğümde yanımda bazı askerler de olabilir. Onları elinizden geldiğince iyi karşılarsanız çok makbule geçer.”
“Pekâlâ. Şefe haber veririm,” dedi Ruijerd ama gözü Orsted’e kaymıştı. Orsted sırtını bir duvara yaslamış, çocukların aralıksız fırlattığı topların hedefi olmuştu. Dışarıdan bakan biri çocukların ona zorbalık ettiğini sanabilirdi ama bu manzarada insana sevimli gelen bir şeyler vardı. Orsted her bir topu kusursuz bir hassasiyetle savuşturuyor, çocuklar da kahkahalar atıyordu.
“Görünüş yanıltıcı olabiliyormuş,” dedi Ruijerd.
“Kesinlikle öyle,” dedim, dudaklarımın kenarı hafif bir tebessümle kıvrılırken.
***
Orsted’in ofisindeki büyü çemberinden geçip Biheiril Krallığı’na doğru yola koyuldum. Doğal olarak ofise uğradığımda iletişim tabletlerini kontrol ettim. Zanoba her şeyin yolunda olduğunu bildirmişti. Aisha ve Paralı Asker Birliği de aynı şeyi söylüyordu. Sylphie’den hâlâ haber yoktu ama bu gayet normaldi. Epey uzaktaydı ve en yakın ışınlanma çemberinin civarında olması da beklenmiyordu. Roxy biraz ilerleme kaydetmişti. Ogre Tanrısı’nın nerede olduğunu henüz öğrenememişti fakat Ogre Adası’ndaki ogrelerin savaşa hazırlandığına dair asılsız söylentiler dolaşıyordu. Ayrıca Eris’in yanıma dönmek için sabırsızlandığını da yazmıştı. Ruijerd’i görmek istiyordu. Eminim istiyordu ama biraz daha dişini sıkması gerekiyordu.
Ayrıca Superdlerin iyileşme yolunda olduğunu herkese bildirmek için mesajlar yolladım. Her şey birkaç gün içinde çözülüvermişti. Önce herkesi seferber edip hemen ardından alarmı iptal etmekle milleti boş yere telaşlandırmış gibi hissediyordum ama yapacak bir şey yoktu, artık idare edeceklerdi. İşim bittiğinde kılık değiştirme yüzüğümü bir kez daha taktım ve Biheiril Krallığı’nın başkentine giden ışınlanma çemberine adım attım.
Zanoba, ışınlanma çemberini şehre yarım günlük mesafede, ormanın içindeki terk edilmiş bir köye kurmuştu.
Oraya varır varmaz Zanoba eğilerek beni selamladı ve “Sizi bekliyordum, Üstat!” dedi. Julie ve Ginger da yanındaydı.
“Beni mi bekliyordun?” diye sordum.
“Elbette. Geleceğinizi öğrenir öğrenmez hemen buraya geldim.”
Ne kadar da vazifeşinas.
“Böylesi mükemmel oldu!” diye devam etti. “Artık gizlice dinleyen birileri çıkar mı diye endişelenmeden neler olup bittiğini anlatabilirim.”
“Haklısın. Pekâlâ, anlat bakalım, dinliyorum.”
Zanoba, “Pek başarılı olduğumuzu söyleyemem, itiraf etmeliyim,” diyerek neler yaptıklarını anlatmaya koyuldu. İlk olarak başkente varıp kalacak bir yer ayarladıktan sonra ışınlanma çemberini bu ormana kurmuştu. Ardından başkentte bilgi toplamaya başlamış ve krallığın bir av birliği kurduğunu öğrenmişti—iletişim tabletiyle ilk raporunu da o zaman göndermişti zaten. O mesajı görmüştüm. Sonrasında Kuzey Tanrısı’nın da bu av birliğine katıldığını öğrenmişti. Şimdi ise bir yandan Geese’ten bir haber arıyor, diğer yandan da Kuzey Tanrısı’nın kimliğini tespit etmek için keşif yapıyordu. Olayın özeti aşağı yukarı buydu.
Durumu özetleyerek, “Yani elimizde hiçbir şey yok,” dedim.
“Çok özür dilerim. Kuzey Tanrısı Üçüncü Kalman’ın fazlasıyla göze batan biri olduğunu duyduğum için onu hemen bulabileceğimizi sanmıştım ama işler pek öyle kolay yürümüyormuş…”
“Yok, özür dilemene gerek yok.” Biheiril Krallığı’na geleli çok olmamıştı. Zanoba’nın ekibi şehre gelmiş, büyü çemberini kurmuş ve hemen işe koyulmuştu. Altı üstü bir hafta geçmişti. Sonuç beklemek için henüz çok erkendi.
“Daha yeni başlıyoruz,” dedim. “Hadi şu işi halledelim.”
Zanoba, “Pekâlâ,” diye karşılık verdi.
Kuzey Tanrısı’nın av birliğine katılmış olması ilginçti. Eğer bu doğruysa onunla irtibata geçmeyi çok isterdim. Gelgelelim… bu kadar dikkat çeken bir adamın hiçbir yerde bulunamaması insanda şüphe uyandırıyordu. Belki de bir işler çeviriyordu. Hatta Geese onu çoktan kendi tarafına çekmiş olabilirdi. Vita başarısız olunca Geese muhtemelen planın yattığına hükmetmişti. Avantajını kaybedip Kuzey Tanrısı’nı da peşine takarak geri çekilmiş olabilirdi. Veya Vita sadece bir şaşırtmacaydı; ne de olsa kolayca alt edilmişti.
Vita’ya dair haberler henüz Geese’e ulaşmamış da olabilirdi fakat bu muhtemelen fazla iyimser bir düşünceydi. Her halükarda Ruijerd’i kendi safıma çekmeyi başarmıştım. Sırf bu bile Biheiril Krallığı’na gelmiş olmama değerdi.
“O halde Üstat, yola koyulalım mı? Sizi başkente götüreyim.”
“Evet, lütfen.”
Biheiril’e doğru yola koyulurken içimden, yapmam gereken şey değişmedi, diye geçirdim.
Biheiril Krallığı’nın başkenti bana bir bakıma Shirone Krallığı’nı anımsatıyordu; Merkez Kıta’daki orta ölçekli ülkelerin o bildik havası hâkimdi. Kereste bolluğu yaşanan bu diyarda binaların neredeyse tamamı ahşaptan inşa edilmişti. Şehrin dört bir yanına serpiştirilmiş ağaçlar vardı ve belki de o kendine has atmosferi veren tam olarak buydu. Vardığımda vakit geceydi; bu da ortama hem son derece samimi hem de görkemli bir hava katıyordu. Zira bu ülkede hava karardığında sokaklara devasa mangallar kurulup ateşler yakılıyordu.
Bunun haricinde, burayı diğer şehirlerden ayıran pek bir şey yoktu. Girişte hanların ve seyyar satıcıların yanından geçtik. Şehir merkezine yaklaştıkça etraf giderek daha gösterişli bir hal alıyordu; tüccar evlerinin yerini soylu konakları alıyordu. Tam ortada ise bir kale yükseliyordu. Tıpkı Shirone’deki Karon Kalesi ya da Gifu’daki Sunomata Kalesi gibi, iki nehrin birleştiği noktaya kurulmuştu. Kalenin ardında, nehrin karşı kıyısında ise gecekondu mahallesi uzanıyordu. Tıpkı diğer her şehirde olduğu gibi.
“Evet, kralla görüşmemiz gerek.”
“Huzura kabul edilebileceğimizi düşünüyor musunuz?” dedi Zanoba. “Majesteleri Kraliçe Ariel’in nüfuzu buralara kadar uzanmıyor ne yazık ki…”
“Hmm.”
Handa tuttuğumuz odada Zanoba ile strateji kuruyorduk. Maceracıların kaldığı türden bir yer değildi burası; taşra şehirlerinden gelen soylulara hizmet veren lüks bir mekândı. Varlıklı insanların bizlerden ne kadar farklı yaşadığına mı hayret etsem yoksa dikkat çekebilecek bir şey yaptığı için onu azarlasam mı bilemedim. Gerçi işleri berbat edecek kadar göze batan bir durum da sayılmazdı.
“Av birliğinin arasına sızmaya ne dersiniz? Kralın bir konuşma yapacağı bir uğurlama töreni olacaktır. Yanına kadar sokulmayı başarırsanız kesinlikle onunla yüz yüze gelebilirsiniz.”
“O zaman çok geç olur. Krallık her şeyi hazır edip ‘İleri!’ emrini verdikten hemen sonra araya girip durdurmaya kalkarsak bizi dinlemeyip yine de bildiklerini okuyabilirler.”
Bu tür harekâtların belli bir nizamı vardı. Birliği toplar, erzak ve silah ikmalini yapar, ardından yola çıkardınız. Son anda biri çıkıp da “Bir dakika durun!” dese bile durmama ihtimaliniz oldukça yüksekti. Duramazdınız da zaten; zira bu işin altından kalkmak doğrudan krallığın itibarıyla bağlantılıydı.
“Artık çok geç olabilir ama Superdlere saldırmanın hiçbir gereği olmadığını ona bizzat anlatmak istiyorum.”
Krala Superd Kabilesi’nin varlığından bahsedip krallıktan güvenliklerini garanti altına almasını isteyecek, ardından av birliğinin birkaç Görünmez Kurt falan avlayıp geri dönmesini sağlayacaktım. Hatta bu iş uğruna harcadıkları paranın bir kısmını bile karşılayabilirdim. Rica etsem Orsted bana epey bir meblağ verirdi zaten.
Av birliği yola çıkmadan önce bir an evvel kralla görüşmek istememin sebebi tam olarak buydu. Bir yandan bunu nasıl başaracağımı düşünürken bir yandan da derdimi Zanoba’ya anlattım.
“Önce doğrudan oraya gitmeyi deneyelim. İstemediğimiz kadar dikkat çekebiliriz belki ama kendimi Ejderha Tanrısı’nın bir hizmetkârı olarak tanıtıp Asura Krallığı’nın, gerekirse de Perugius’un adını ortaya atarım. Bu işe yaramazsa başka bir yol düşünürüz.”
Aklıma daha iyi bir fikir gelmemişti. Biz de herkes gibi resmi yoldan huzura kabul edilmeyi talep etmeye karar verdik.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra kalenin çevresine doğru yola koyulduk. Büyüklüğünden havasına kadar gerçekten de Shirone’dekini andırıyordu… Başlıca fark, bu kalenin yapımında çok daha fazla ahşap kullanılmış olmasıydı. Bu da tıpkı Zanoba gibi, yangına karşı savunmasız olduğu anlamına geliyordu.
“Büyük ihtimalle kapıdan çevrileceğiz,” dedim.
“Kraliçe Ariel’in adı sayesinde en azından bir görüşme koparabileceğimize eminim.”
“Asura Krallığı’nın bu ülkeyle hiçbir diplomatik bağı yok… Resmi prosedürleri takip edersek işimiz epey zorlaşır.”
“Resmi prosedürleri takip etmeyecek misiniz yani?”
“Takip edemem.”
Kraldan bir görüşme koparmak beklenmedik derecede zordu. Geçmişte kralların huzuruna çıkarken gereken prosedürlerin çoğunu hep bir şekilde es geçmiştim. Normalde soylular arasındaki bağlantılarını kullanıp randevu alır, uygun bir kıyafetle fayton ayarlar ve kim olduğunu kanıtlayan belgeleri teslim ederdin. Ardından güvenilirliğini teyit edecek bir saray görevlisine yönlendirilirdin. Sonrasında seni resmen kralın takvimine dahil ederlerdi ve nihayet kabul salonuna adım atabilirdin. İşleyiş böyleydi. Eğer arkanda güçlü bağlantıların yoksa deveye hendek atlatmaktan farksız bir süreçti bu. Tabii çat kapı gitmenin tamamen imkânsız olduğu anlamına da gelmiyordu. Kralın bizzat görmek isteyeceği kadar mühim biriysen, damdan düşer gibi gelsen bile huzura kabul edilebilirdin. Tek sıkıntı, fazla dikkat çekersek Geese’in yerimizi tespit etme ihtimaliydi. Bu da elimizi kolumuzu bağlıyor, seçeneklerimizi daraltıyordu. Gerçi dürüst olmak gerekirse, Vita’yı hakladığımı hesaba katarsak kimliğimin çoktan açığa çıktığını varsaymak daha doğru olurdu.
“Pekâlâ Zanoba. Birlikte dolanmamız pek iyi olmaz, milletin diline düşeriz. Buradan sonrasını Dohga ile ben hallederim.”
Zanoba, “Savaşta şansınız yaver gitsin,” dedi. Kalabalık caddede yollarımızı ayırdık ve Dohga ile birlikte kanalın yakınlarındaki nöbet kulübesine doğru yöneldim. Vaktin erken olmasına rağmen askerler harıl harıl sağa sola koşturuyordu. Damdan düşer gibi yanlarına gidip görüşme talep ettim diye beni şüpheli şahıs ilan edip tutuklamazlardı, değil mi? En azından bir soylu gibi giyinmiştim gerçi ama bu ülkede elçilik falan yoktu; buranın kılık kıyafet adabının ne olduğunu da tam kestiremiyordum.
Bir saniye. Nöbet kulübesi değilmiş orası. Daha çok bir danışma masasına benziyor.
“Affedersiniz, bir dakikanızı alabilir miyim?”
“Ne için gelmiştiniz?” Masanın başında heybetli mi heybetli burma bıyıkları olan bir adam oturuyordu. Üzerindeki resmi görünümlü cübbeye bakılırsa asker değildi. Derhal o bıyıklarına methiyeler düzmeliydim—yok vazgeçtim, bana ne için geldiğimi sormuştu. Buraya geliş sebebimi anlatsam iyi olacaktı.
“Şey, nasıl desem, Majesteleri Kral ile bir görüşme talep etmek istiyordum da…”
“Ne zaman?”
“Ha? Yani bugün herhalde. Uygunsa en kısa zamanda…” Farkındayım, bunu diyecek son kişi benim ama bu işleyiş gözüme fena halde şüpheli gelmişti.
Neyse ne. Zaten kaybedecek hiçbir şeyim yoktu, bu yüzden dikkat çekeceğimizi kabullenip usulüne göre ilerlemekten başka çare yoktu.
Bıyıklı adam bana şöyle bir baktı, ardından önündeki evrak yığınını karıştırdı. “Bir altın,” dedi.
“Efendim?”
“Görüşme için. Bir altın.” Bahşiş koparmaya çalışıyordu herhalde.
“Buyurun.”
“Şöyle bir bakalım—ha?” Adam uzattığım madeni parayı pürdikkat inceledi. Ardından ağzına götürüp dişledi. Bir sorun mu vardı? Farkında olmadan sahte para falan mı vermiştim yoksa?
“Bu Asura parası, değil mi?”
Ariel’in bana gönderdiği armayı ona doğru uzatarak, “Şey, evet. Aslına bakarsanız, ben…” dedim. Tek kelime etmedi. Pek iyiye işaret değildi bu. Şimdi bana iyiden iyiye şüpheyle bakıyordu. Tıpkı Zanoba’nın söylediği gibi, Asura Krallığı’nın hükmü buralara gerçekten de işlemiyordu. Durum sakattı.
Ama hemen ardından altın parayı cebine indirdi, kâğıt yığınını karıştırıp bir şeyler karaladı ve sayfayı bana uzattı.
“Adınızı ve görüşme amacınızı yazın.”
“Şey, tamamdır.”
“Öğle çanı çaldığında buraya dönün.”
“Şey, anladım. Çok teşekkür ederim.” Gösterdiği soğuk tepkiye rağmen verdiğim bahşiş işe yaramış gibiydi; talebimi bir üst makama iletiyordu. Para sayesinde ilk engeli aşmıştık. Dünyayı döndüren sahiden de paraydı!
Öğle vakti geldiğinde huzur odasının bekleme salonunda dikiliyordum. İçim içimi yiyordu. Bugün kabul edilme şansımızın hiç olmadığını düşünerek saraya gelmiştim ama danışmadaki bıyıklı beni başka bir görevliye devretmiş, o da beni buraya kadar getirmişti ve daha ne olduğunu anlayamadan sıradaki kişi ben oluvermiştim. Az sonra beni huzur odasına çağıracaklardı. Sanki birinci seviyeyi geçer geçmez karşıma son bölüm canavarı çıkmış gibiydi. Her şey fazla hızlı gelişiyordu; kafam bomboş kalmıştı.
Saçmalama. Kendine gel, dedim kendi kendime. Huzura çıkmayı bekleyen diğerleri bana birkaç şey anlatmıştı. Bu krallıkta kral, öğleden sonraki iki saat boyunca “herkesi” huzuruna kabul ediyordu. Tabii bu “herkes” lafının bazı şartları vardı. Öncelikle huzura çıkmak istiyorsanız bir Biheiril altın parası ödemeniz gerekiyordu. Bir altın para da bütün bir köyün ancak el ele verip denkleştirebileceği bir meblağdı. Kişi başına on beş dakika düşüyordu ve günde yalnızca sekiz kişi içeri girebiliyordu. Parasını ödeyen herkes kralla görüşebilir, fikirlerini sunabilir, soru sorabilir veya ricada bulunabilirdi; sorunu olan herkesin gelip dilekçe vermesine izin vermek bu ülkenin politikasıydı. Alınan ücret de insanların incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerle gelmesini engelliyordu. Sistemin adil olduğunu düşündüm. Biheiril Krallığı fena bir ülke sayılmazdı. Elbette bir altın parayı karşılayamayacak durumda olan yerlerde de gerçek sorunlar yaşanıyor olmalıydı. Öte yandan doğrudan krala başvurma hakkı herkese tanınsa sokaktan geçen her tip buraya doluşurdu. Kralla düşüp kalkma fırsatı bulamayan açgözlü tüccarlar ve şehrin zenginleri, ufak tefek şikâyetlerini getirip şahsi menfaat peşinde koşarlardı. Ne olursa olsun, biz geldiğimizde kralın randevuları tamamen dolmuştu bile. Hep öyle olmaz mıydı zaten? Neyse ki talih yüzümüze gülmüştü ve birisi randevusunu iptal etmişti. Bizim için tam bir piyangoydu. Bir Biheiril altınının on katı değerindeki Asura altın parasının da bunda payı olduğuna kalıbımı basardım. İnsanoğlu altına karşı koyamazdı. Her halükarda, işler nasıl bu noktaya gelmiş olursa olsun, rüzgâr artık bizden yana esiyordu.
Görüşme süresi on beş dakikaydı. Pek uzun bir zaman sayılmazdı. Yine de panik yapmaya gerek yoktu. Topu topu iki ricam vardı. Kimliğimi açıklayıp derdimi açık ve net bir şekilde izah edersem gelecek de bir o kadar aydınlık olacaktı!
“Efendi Rudeus? Lütfen huzur odasına ilerleyin.”
Dohga’ya, “Hemen dönerim,” dedim.
“…Hı-hı,” diye homurdandı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım ve huzur odasına çıkan koridorda ilerledim. Odanın kendisine gelince… Sanırım geçer not olarak ancak bir C verirdim. Pek de geniş sayılmazdı, halı solgundu ve etrafta dikilen sekiz asker canı sıkılmış gibi görünüyordu. Herhangi bir süsleme de yoktu. Asla bir krala yaraşır bir yer değildi. Yine de her gün buraya halktan insanların girdiği düşünüldüğünde belki de böylesi tam yerindeydi. İşlevsellik açısından kusur bulamazdım. Üç yıldız.
Huzur odasına girdim, uygun noktaya kadar ilerleyip diz çöktüm ve başımı eğdim. “Huzurunuza çıkmak bir şereftir, Majesteleri,” dedim.
Bir süre sonra kral bana seslendi. “Görünüşe göre görgü kurallarını bilen birisin. Ayağa kalk; bana adını ve buraya geliş amacını söyle.”
Dediğini yapıp başımı kaldırdım. Kral yaşlı bir adamdı. Öyle bitkin görünüyordu ki sanki bu dünyada pek fazla vakti kalmamıştı. Hasta olduğunu söyleseler hiç şaşırmazdım.
“Adım Rudeus Greyrat. Yedi Büyük Güç’ün ikincisi Ejderha Tanrısı Orsted’in astıyım.”
“Ooo, Ejderha Tanrısı mı dedin!” Kral şaşkınlığını gizleyemedi. Olumlu bir tepkiydi bu; böylesine pek rastlanmazdı. Anlaşılan bu kral Büyük Güçler’in kim olduğunu biliyordu. Belki de ogrelerle olan bağları sayesindeydi.
“Yedi Büyük Güç’ten birinin adamının bizimle… hayır, bu krallıkla ne işi olabilir ki?”
“Şöyle ki Majesteleri, Dönüşü Olmayan Orman’da şeytan avına çıkmayı planladığınızı duydum. Buraya bu seferi iptal etmenizi talep etmeye geldim.”
“İptal etmek mi?”
“Evet, Majesteleri.”
“Böyle bir şeyi neden istiyorsun?”
“Çünkü o ormandakiler şeytan değil,” dedim. Ardından ona Superd Kabilesi’nden bahsettim. Çok uzun zamandır, hatta belki de henüz Biheiril Krallığı kurulmadan önce bile o ormanda yaşıyorlardı. Genel kanının aksine birer iblis veya şeytan değillerdi. Çok eski zamanlarda Superdler, civardaki bir köyle görünmez canavarları avlayıp bölgeyi tehlikelerden korumak adına bir anlaşma yapmıştı. Kısa bir süre önce tüm Superdler bir salgına yakalanmış, bu yüzden de görünmez canavarlar başıboş kalmıştı. Ancak Ejderha Tanrısı Orsted’in çabaları sayesinde hastalıktan kurtulmuş ve tıpkı eskisi gibi canavarları avlamaya geri dönmüşlerdi.
Açıklamamı kısa tuttum fakat Superdlerin ne kadar iyi bir halk olduğunun altını özellikle çizdim.
“Bir şeytan ırkı, şimdi de görünmez canavarlar öyle mi…” diye mırıldandı kral. “Anlattıklarına inanması pek güç.”
“Böyle diyeceğinizi tahmin etmiştim Majesteleri, bu yüzden bir teklifle geldim. Bunu anlamanın tek yolu kendi gözlerinizle görmekten geçer. Köyü bizzat görüp incelemesi için sarayınızdan birini, kendi adamlarınızdan birini göndermeyi düşünür müydünüz?” Onlara Superdlerin gizli yaşamını gösterirdim; yemek kazanının etrafında toplanan kadınları, görünmez canavarları avlayarak geçimini sağlayan erkekleri, Ejderha Tanrısı’na top fırlatarak eğlenen çocukları…
“Hımm…” Kral çenesini sıvazlayarak durumu tarttı. Fakat ardından yavaşça başını iki yana salladı. “Söylediklerin doğru olsa bile, bu saatten sonra av birliğini geri çekemem. Ülkenin dört bir yanından gelen pek çok cesur yürek şimdiden burada toplandı bile.”
“Majesteleri yalnızca Yeryüzü Ejderhası Vadisi’nin ötesinde yaşayan ‘Orman Halkı’nın şeytan olmadığını onlara iletse ve av birliğinin saldırmasını engellese yeterli olacaktır. Görünmez canavarlar gerçekten var; haddim olmayarak onların yerine o canavarları avlamalarını önerebilirim. Şayet mesele altınsa, zararınızı tazmin etmeye de hazırız.”
“Hımm.”
Derin bir nefes daha aldım. “Çok eski zamanlardan beri Superdler gizlice bu ülkeyi güvende tuttu. Şimdi bile kimseden ayrıcalıklı bir muamele beklemiyorlar. Tek istedikleri, krallığınızın bir köşesindeki ormanda, kimseye yük olmadan kendi hâllerinde yaşamak… Şayet Majesteleri onlara bunu dahi çok görürse, onları krallığınızda istemezseniz, başka bir yere taşınmaları için gereken tüm düzenlemeleri bizzat ben yaparım.”
Ağır bir sessizliğin ardından, “Bu Superdlerin arkasında dimdik duruyorsun,” dedi kral.
“Henüz çok küçükken hayatımı kurtardılar,” diye yanıt verdim. Kral çenesini sıvazlamayı sürdürdü. Göz ucuyla yetkililerden birinin zamana baktığını fark ettim. Bana tanınan on beş dakika neredeyse dolmuş olmalıydı. Kahretsin. Düşündüğümden çok daha çabuk geçmişti.
“Vaktiniz doldu. Lütfen huzur odasından ayrılın.”
“İstirham ediyorum talebimi değerlendirin, Majesteleri! Söz veriyorum krallığınız bundan asla pişman olmayacak!” Derin bir nefes daha alıp öne doğru bir adım attım ve saygıyla eğildim.
“Galixon, Sandor!” diye seslendi kral. İki asker öne çıktı. Birinin burma bıyıkları vardı, diğerininse atı andıran uzun bir yüzü. Resmen kapı dışarı edilmek üzereydim. İyi konuştuğumu sanmıştım ama görünüşe bakılırsa bir anda fazla yüklenmiş, her şeyi aceleye getirmiştim. Bu sefer çuvallamıştım işte. Bir dahaki sefere—
“Bu adamla gidin ve söylediklerinin doğruluğunu bizzat teyit edin!”
“Emredersiniz, Majesteleri!”
Gözlerim faltaşı gibi açılarak krala baktım. “C-ciddi misiniz Majesteleri?!”
“Yanına bu askerleri veriyorum. Şunu iyi bil ki, şayet bana yalan söylediysen, belirlenen günde av birliğini bizzat kendi ellerimle uğurlarım.”
Pekâlâ, bir anlığına paniklemiştim ama adam gerçekten de benimle gelmeleri için asker görevlendiriyordu. Beni öylece kestirip atmamıştı; hakikati kendi gözleriyle doğruladıktan sonra nihai kararını verecekti. Bu kralı sevmiştim. Belki de her gün aralıksız dilekçe ve şikâyet dinlemek onu mantıklı önerilere açık biri hâline getirmişti. Orsted Şirketi’nin gözünde Biheiril Krallığı’nın güvenilirliği tavan yapmıştı bir anda. Aferin bana!
“Anlayışınız için teşekkür ederim, Majesteleri,” dedim. Huzurdan ayrılmadan önce bir kez daha eğildim.
