Mushoku Tensei Cilt 22 – Bölüm 9 / Necros Hisarı’nda Tutsak

Necros Hisarı’nda Tutsak
  • Rudeus

“BAK GELDİK İŞTE,” dedi Atofe. Necros Hisarı’nın üzerinde çemberler çizerek uçtuktan sonra, arenanın çok da uzağında olmayan bir binaya kondu ve ardından beni içerideki bir odaya fırlattı.

“Şey, burası tam olarak…?” diye çekingen bir tavırla söze başladım. Oda sanki küçük bir kız çocuğu için tasarlanmıştı. Her yer bebek pembesiydi. Cibinlikli bir yatak, bembeyaz mobilyalar, dantel perdeler ve şık bir çaydanlık duruyordu. Asura Sarayı’ndaki odaları andırıyordu ama Ariel’in odası bile bu kadar kız çocuklarına has bir tarzda değildi. Bu estetiğe uymayan tek şey pencereden görünen manzaraydı: kızıl-kahverengi topraklar, ürkütücü ağaçlarla kaplı bir dağ ve hatta dağın üstünde havada süzülen Siyah Ejderler… Gerçi bu manzaranın kendisi de başlı başına çarpıcıydı ya, neyse…

“Prenses odası!” diye gürledi Atofe.

“Prenses mi…? Yani bu oda sizin kızınıza mı ait, Leydi Atofe?”

“Hayır! Benim kızım yok ki!”

Biliyorum. Orsted bana o kadarını anlatmıştı.

İblis Kralı Atoferatofe Rybak’ın tek bir çocuğu vardı. Bir erkek evlat. İkinci Kuzey Tanrısı Kalman.

Günümüzde dilden dile dolaşan Kuzey Tanrısı Destanı çoğunlukla onun hakkındaydı. Dev bir kral ejderhayı katletmiş, Begarit Kıtası’ndaki canavarları devirmişti. Kulağa hakiki bir kahraman gibi geliyordu ama Orsted ona “aptal velet” diyordu. Ne derler bilirsiniz; anasına bak, oğlunu al.

“O zaman bu oda—”

“Senin odan!”

“Burası pek benim tarzım sayılmaz ama…”

“Eheh heh. Şampiyonunun gelip seni kurtaracağını hiç umma! Ölünceye kadar burada kalacaksın!” diye kahkaha attı Atofe.

Beni hiç dinlemiyordu ki. Bir kez daha “Mwahahahah!” diye kahkaha atarak odadan çıkıp gitti Atofe.

Peki, burada ne oluyordu böyle? Hapsedilmiş miydim? Kapı kilitli bile değildi. Yoksa bu, Atofe’nin bana evlenme teklif etmesinin dolambaçlı bir yolu muydu?

Abi… Yok, ben bu işten hiçbir şey anlamadım.

“Affedersiniz,” diye bir ses yükseldi arkamdan. Başımı çevirdiğimde Moore ile göz göze geldim. Çok şükür. En azından aklı başında biri vardı karşımda.

“Kafanız karışmış gibi görünüyor,” dedi.

“Evet,” diye cevap verdim.

“Lütfen oturun, açıklayayım.” Uysalca, inanılmaz derecede süslü ve kız işi duran bir sandalyeye oturdum. Aslında epey rahattı. Kaliteli malzemeler ve yumuşacık bir minder kullanmış olmalıydılar. Yine de bana biraz küçük gelmişti; daha çok minyon birine göreydi. Ergenlik çağında bir genç kıza tam otururdu.

Ben otururken Moore demliği alıp bir fincan çay doldurdu. Hem demlik hem de fincanlar bir soylunun, hatta doğrudan Asura krallık soyunun eline yakışacak türdendi. Aynısını Ariel’in odasında da görmüştüm. Yine de bardağa süzülen sıvı biraz farklıydı; siyah çaya kıyasla daha bulanık ve daha mat bir rengi vardı.

Bu da ne böyle? diye geçirdim içimden. Bir dakika, ben bunu daha önce görmüştüm. Bu Sokas çayı.

Nanahoshi’nin deli gibi arzuladığı şeydi bu. Her ne kadar tadı yüzünden içtiğini pek sanmasam da.

“Ah, teşekkür ederim,” dedim. “Hayır demem.” En azından benim çayım normal olanındandı. Buna minnettardım.

“Güzel. Peki, nereden başlamamı istersiniz?” diye sordu Moore.

“En başından lütfen, sonrasında da mümkünse sırasıyla devam edelim.”

“En başından mı?” Moore düşünür gibi bir hareket yaptı, ardından aklına bir şey gelmişçesine konuşmaya başladı.

“Leydi Atofe, Birinci İnsan-İblis Savaşı’nın sonlarına doğru dünyaya geldi.”

“Vay be. Demek Leydi Atofe’nin bile anne babası varmış, ha?”

“Gerçekten de öyle. Muhterem annelerinin, tıpkı Efendi Badigadi gibi üstün bir zekaya sahip olduğu söylenir.”

Badigadi gibi üstün bir zeka mı…? Pekala, sanırım burada ölümsüz iblis kralı standartlarını baz alıyoruz.

“Efendi Badi, bilge annelerini izleyerek büyüdü; Leydi Atofe ise babaları Ölümsüz Hükümdar Necross Lacross’u örnek alarak yetişti. O zamanlar Ölümsüz Hükümdar Necross Lacross, tüm iblis krallarının en güçlüsü olarak hüküm sürüyordu.”

Ölümsüz Necross Lacross, Birinci İnsan-İblis Savaşı’nın Beş Büyük İblis Kralı’ndan biriydi. Hakkında günümüze pek fazla bilgi ulaşmamıştı ama diğer iblis krallarına kıyasla inanılmaz derecede güçlü olduğu biliniyordu.

“Efendi Necross Lacross, Kahraman Arus tarafından katledildi. O zamanlar henüz doğmamıştım, bu yüzden ölümsüz bir kralın canının nasıl alındığını bilmiyorum. O sıralar henüz küçük bir çocuk olan Leydi Atofe de bilmiyor. Leydi Atofe’nin hatırladığı tek şey, babasının ölümüne tanık olduğu an, hiç şüphesiz daha da güçlenip heybetli bir iblis kralı olması gerektiğini anladığıymış.”

Demek öyle… Yani şimdiki hali, ölen babasının bir nevi… kopyası mı?

Kafasında tek bir mantıklı düşünce bile dönmüyormuş gibi görünse de Atofe aslında bir şeylerin mücadelesini veriyordu.

Şimdiye kadar pek fazla iblis kralıyla karşılaşmamıştım ama kabul etmek gerekirse, aralarında o klişe iblis kralı kalıbına en çok uyanı Atofe’ydi. Nasıl desem? Sanki şiddetin ve korkunun eti kemiğe bürünmüş hali gibiydi. Doğrudan “iblis kralı” tanımının kendisiydi işte; durumu açıklamanın en iyi yolu buydu.

“Lakin biz ölümsüz iblisler geçmişe dönüp bakmayız. Majesteleri Necross Lacross ulu bir kraldı fakat tam olarak hangi hususta ulu olduğunu kimse bilmez.”

Ha, şimdi anlaşıldı. Babası gibi olmak istiyordu istemesine ama adamın aslında nasıl biri olduğuna dair kafasında yalnızca hayal meyal bir fikir vardı.

Klasik Atofe işte. Bu sefer kız babasına değil, baba kızına çekmiş gibiydi. Belki de bütün ölümsüz iblisler içten içe böyleydi.

Babası da ne kadar heybetli biri olduğunu kanıtlayacak tek bir yazılı kayıt bile bırakmamıştı arkasında. Bir insan olsa kendi azametini abarta abarta anlatan destanlar yazdırırdı ama ölümsüz iblisler o kadar uzun yaşarlardı ki dönüp geçmişe bakmazlardı bile. Muhtemelen o dönemlerde tarih kaydı tutmak gibi bir kavramları dahi yoktu. Geçmişten ders çıkarmaya ne gerek vardı ki? Onlar için apaçık bir gerçekti bu. Böyle düşündüğünüz zaman da geriye hiçbir kaynak bırakmıyordunuz doğal olarak.

“Size bir sorum olacak, Efendi Rudeus.”

“Buyurun?”

“Bir iblis kralı nasıl bir varlıktır? İnsanlar arasında adları nasıl anılır?”

“Şey…”

İblis kralları… İblis kralları…

Bu dünyada iblis kralları, iblis topraklarının farklı bölgelerine hükmeden hükümdarlardan ibaretti. Ancak ben sadece İblis Kıtası hakkında epey bilgi sahibi olduğum için olaya böyle bakıyordum.

Sıradan bir insan ne düşünüyordu peki? Asura veya Ranoa halkı onlar hakkında ne derdi?

“Ezici bir güce sahip olduklarını, insanlığın ezeli düşmanı sayıldıklarını ve zaman zaman prensesleri kaçırdıklarını söylerler—ah.”

“Aynen öyle,” dedi Moore.

Hakikaten de öyleydi.

“Majesteleri Necross Lacross vefat ettikten sonra, kudretli bir iblis kralı olmanın ne anlama geldiğini bilmeyen Leydi Atofe, bunu insanlardan öğrenmek isteyip onlara ait yazılı kaynakları topladı.”

“Böyle söyleyince de kulağa sanki o kitapları bizzat Atofe okumuş gibi geliyor,” diyerek araya girdim.

“Tüm o okumaları yapan kişi elbette ki o dönemki özel muhafızıydı.”

Hah, ben de öyle tahmin etmiştim.

“O metinlerde çeşitli iblis krallarından bahsediliyordu. ‘Kudretli’ olarak anılanların hepsinin birtakım ortak noktaları vardı.”

“Ortak noktalar mı? Yani…”

“Evet, az önce saydığınız nitelikler.”

Ezici bir güç, insanlığın ezeli düşmanı olmak, prensesleri kaçırmak.

Bir de prensesi kurtarmaya gelen kahramana yenilmek.

“Kulağa bir garip geldiğini düşünmediniz mi peki?” diye sordum.

“O zamanlar henüz doğmamıştım, o zamanki emrindekilerin de insanlar hakkında pek bir şey bildiğini sanmıyorum. İblislere ait kayıtlarda da benzer hikâyeler içeren belgeler vardı—tabii ölümsüz iblislerin kendileri arkalarında hiç kayıt bırakmadığı için bunlar ayrı. Bir iblis kralının prensesi kaçırması ve Kahraman Arus tarafından mağlup edilmesi hikâyesi gibi…”

Ah, doğru ya. Tamam, şimdi anladım.

Birinci Büyük İblis Savaşı esnasında Kahraman Arus, yanına altı yoldaşını alıp Beş Büyük İblis Kralı’nın hepsini katletmişti. Kishirika’yı alt edip bin yıl süren savaşa son veren kahramandı o. Hakkında anlatılan efsanelerden birinde tıpkı Moore’un bahsettiğine benzer bir hikâye vardı. Özeti şuydu: İblis kralını yeniyor, prensesi kurtarıyor, ardından onunla evlenip Asura Krallığı’nı kuruyordu. Gelgelelim Boreas hanesinde okuduğum tarih kitaplarına bakılırsa, Arus aslında prensesi kurtarmak üzere yola çıkmamıştı, iblis kralı da prensesi kaçırmış falan değildi.

İnsan devletlerinden biri, stratejik bir diplomasi hamlesiyle prensesi iblis kralına rehine olarak vermişti. Arus ise bambaşka sebeplerle kaleyi basıp iblis kralını katletmişti. Bunun sonucunda da prenses kurtarılmış olmuştu. İşin aslı bundan ibaretti.

Fakat sonraki yıllarda yetişen yazarlar olayı böyle anlatmamıştı. Çoğu, Kahraman Arus’un prensesi kurtarma mücadelesine dramatik bir çeşni katmıştı. Kimileri hikâyenin aslını diğerlerinden daha iyi biliyor olmalıydı; kimileri ise tarihle yakından uzaktan alakası olmayan zırvalar kaleme almıştı. Kitabına göre prensesi kaçıran iblis kralı değişiyor, prensesin adı ve memleketi bile farklılık gösteriyordu. Bütün bu hikâyelere inanacak olsanız, Beş Büyük İblis Kralı’nın hepsi birer prenses kaçırmış, Kahraman Arus hepsini yenip tüm prenseslerle mutlu sona ulaşmış ve yeni kurulan Asura Krallığı tam teşekküllü bir kraliçeler haremiyle baş başa kalmış sanırdınız.

Ve o da… Hepsine inanmıştı. Yani Leydi Atofe. O kitaplarda yazanların; kahramanların, prenseslerin ve iblis krallarının gerçek doğasını yansıttığını sanmıştı.

“Şimdi anladım. Demek Leydi Atofe’nin bu kadar şiddet yanlısı olmasının sebebi buymuş.”

“Yok, hayır,” diye karşılık verdi Moore, “o ezelden beri böyleydi.”

“Ha. Anlaşıldı o zaman.”

Yani zamanla şiddetin tecessüm etmiş haline dönüşmemişti, doğası böyleydi sadece.

“Kendisi öyle bir insandır ki,” diye devam etti Moore, “iblis kralı karakterlerini işine en çok nasıl geliyorsa öyle yorumladı.”

Bana kalırsa işine gelen yorumu seçmekten ziyade, hoşuna gitmeyen kısımları düpedüz görmezden gelmişti. Sonuç ise şuydu: Dehşetin tecessüm etmiş hali, Ölümsüz İblis Kralı Atoferatofe. Yanlış anlaşılmasın, bence işe de yaramıştı. Gerçekten de Atofe’den ölesiye korkan sürüyle insan vardı.

“Peki,” dedim. “Bunun benim buraya getirilme sebebimle ne alakası var?”

“Prenses olduğunuzu söylemiştiniz.”

“Ettiğimi buldum desene…”

“Şaka niyetine bile olsa öyle dememeliydiniz.”

Şimdi öyle diyorsun ama Atofe’nin bir prensese yapılacak en doğal muamelenin onu kaçırıp bir yere kapatmak olduğunu düşündüğünü nereden bilebilirdim ki?

“Peki Eris ile Roxy şu an ne yapıyor?” diye sordum.

“Meydan okuyan şampiyonların, güçlerini iblis kralına kanıtlamak adına bazı sınavlardan geçmesi gerekir.”

“Yani…”

“Aslına bakarsanız, Leydi Atofe ile dövüşmek istiyorsanız önce onun kişisel muhafızlarını yenmelisiniz. Bayan Eris ve Bayan Roxy de şu an muhafız birliğinin en muazzam aptal—yani, özel olarak seçilmiş seçkin savaşçılarımızla kapışıyor.”

Anlaşılan Eris ile Roxy şu an Atofe’nin En Güçlü Dörtlüsü’nü (özel seçilmiş aptalları) pataklamakla meşguldü.

“Bu kulağa hiç iyi gelmiyor,” dedim. İşin içinde sadece eğlence olsaydı dert etmezdim; Eris zaten dövüş arıyordu, yani böylesi mükemmel olurdu. Ama iş ölüm kalım savaşına döndüyse bu farklı bir durumdu. “Pekala. Çok üzgünüm ama artık gitsem iyi olacak. Gidip Eris’e yardım etmem lazım.”

Moore arkamdan seslendi: “Lütfen bekleyin.”

“Beni durdurmak istiyorsanız benimle dövüşmeniz gerekecek. Hem hey, bugünlerde prenseslerin de savaşa katılması o kadar alışılmadık bir şey değil hani.”

İçimden bir ses Moore’u yararak ilerlemenin canımı biraz yakacağını söylüyordu. Geçen sefer Atofe’yle karşılaştığımda iş büyülü bir düelloya dönmüş ve hırpalanan ben olmuştum. Bir dahaki sefere bununla nasıl başa çıkacağımı düşünüp durmuştum… ama aramızdaki deneyim farkı uçurum kadardı. Ne yaparsam yapayım, ibre bariz şekilde benden yana dönmeyecekti.

Fakat bu sefer Büyülü Zırh’ım vardı. Zafer, sırf büyü saldırılarını daha iyi savuranın tarafında olmayacaktı.

“Galeyana gelmeyin,” dedi Moore. “Leydi Atofe tüm bunlarda son derece ciddi olabilir ancak biz hizmetkârları insan katletmekten haz duymayız. Bu devirde artık değil. Arkadaşlarınız yenilse bile en fazla bir kollarını falan kaybederler.”

“Ciddi misin?”

“Öyle olsa bile rakipleri Leydi Atofe’nin kişisel muhafızlarının birer üyesi. Ne kadar sürerse sürsün kendilerini eğitime adamak için bu diyara gelmiş savaşçılar. Kolay bir zafer beklemenizi tavsiye etmem.”

Bu durum pek hoşuma gitmemişti… ama yine de onların üstesinden gelebilecek biri varsa bunun Eris olduğunu düşünüyordum. Böyle anlar için bu kadar hırsla çalışmıştı zaten. Şey, peki, belki bu özel durum biraz farklıydı. Ama asıl mesele, gerektiğinde becerilerini sergilemeye hazır olmasıydı. Üstelik yanında Roxy de vardı. Eris kas gücüyse, Roxy de işin beyniydi. İkisinin birlikte başarabileceklerinden emindim. Ya da en azından öyle olmasını umuyordum.

Yine de burası sonuçta Necros Lac’tı. Anlatılanlara göre burası Kuzey Tanrısı Stili’nin Kılıç Tapınağı sayılırdı. Buradaki herkes buraya ulaşabilmek için İblis Kıtası’nı baştan başa katetmişti. İşini yarım yamalak yapacak tipler değillerdi.

Kazanıp kaybetme kaygılarımın ötesinde, içten içe sadece Eris’i iş başındayken görmek istediğimi fark ettim. Yakın dövüş antrenmanlarını birlikte yapıyorduk ve Büyülü Zırh’ın içindeyken bile onu hâlâ yenemiyordum. Böyle bir yerde hünerlerini ne kadar konuşturacağını görmek istiyordum.

“Şey, peki, en azından gidip onlara tezahürat edebilir miyim?”

“Edebilirsiniz. Ne de olsa bir prensesin destek sözleri kahramanların yüreğine su serper,” dedi Moore.

“Benimle dalga geçmenize gerek yok.”

Lafı daha fazla uzatmadan alelacele Eris’e doğru koştum.

Dayanın, ey cesur şampiyonlar! Prensesiniz geliyor!

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla