Mushoku Tensei Cilt 21 – Bölüm 8 / Hain Kaçıyor

Hain Kaçıyor

GEESE NUKADIA. Nuka kabilesinin son ferdi. Zayıf noktası: dövüşmek. Güçlü noktası: kalan her şey. Kılıç kullanmaktan zerre anlamamasına, büyü konusunda tam bir zır cahil olmasına rağmen pes etmemiş ve S-Seviye bir maceracı olmayı başarmıştı.

Orsted’in tanıdığı Geese işte böyle biriydi.

“Ben ne yaparsam yapayım Geese hep aynı çizgide kalmıştı; bu yüzden bugüne kadar bir mürit olabileceğine ihtimal vermemiştim…”

Orsted’in yöntemi buydu. Harekete geçer, dünyanın ve insanların buna nasıl tepki verdiğini gözlemler, sonra da edindiği bilgilerle İnsan-Tanrı’nın müritlerini ya da aradığı her neyse onu tespit ederdi. Olaylara müdahale ettiğinde de etmediğinde de tarihin nasıl şekillendiğine bizzat tanık olmuştu ama tüm döngüler boyunca Geese’in sergilediği tutum hiç değişmemişti. Geese hayatını bir maceracı olarak yaşamış, bir maceracı olarak ölmüştü. Etrafında ne yaşanırsa yaşansın, Orsted’in şüphesini çekecek tek bir harekette bile bulunmamıştı.

Orsted, İnsan-Tanrı’nın müritlerini koklayıp çıkarmakta ustaydı. Geese gibi dövüşte işe yaramayan, bilgi toplamada ve yanlış bilgi yaymada uzmanlaşan müritlerin sayısı pek fazla değildi belki ama yine de vardılar. Gölgelerde gizlenir, planlarını karanlıkta yürütür ve kritik anlarda diğer müritlere yardım eli uzatırlardı. Bu müritler gerçek kimliklerini açığa çıkarmamak için son derece dikkatli davranırdı. Orsted ise hepsinin canını almıştı. Zaman döngüleri onun elindeki en büyük kozdu. Yeterince tekrar yaptıktan sonra kimin mürit olup olmadığını anlamak hiç de zor değildi.

Bir tek Geese farklıydı. Şüphe çekmeyen tek kişi o olmuştu; Orsted onun hiçbir döngüde mürit olmadığını söylemişti. Orsted ne yaparsa yapsın, Geese asla bir mürit gibi davranmamıştı. Boğazına bıçak dayandığı, ölümün kıyısına geldiği anlarda bile.

“Fakat bu durum,” dedi Orsted bana, “geçmişteki her döngüde bir mürit olduğu ama kendini mükemmel şekilde gizlemeyi başardığı anlamına geliyor.”

Geese daha önceki hiçbir döngüde mürit olduğunu itiraf etmemişti. Orsted geçmişte ondan şüphelenip canını almıştı ama Geese ölümün eşiğinde, hatta bıçak boğazına dayanmışken bile ağzından tek bir laf kaçırmamıştı.

“Bunun tarihin doğal akışı olduğu yalanına kendimi inandırmışım… İşte bu yenilgiler bu yüzden yaşandı.”

Mektuplarla haberleştiğimizde Orsted’in ne zaman kendi hâline acıyıp hayıflandığını şıp diye anlayabiliyordum.

Benim gönderdiğim mesaja kadar Geese’in bir mürit olabileceğinden zerre kadar bile şüphelenmemişti Orsted. İnsan-Tanrı kesin kahkahalarla gülüyor olmalıydı: Hâlâ jetonu düşmedi! Bwahaha!

Bence Orsted başlangıçta Geese’i o kadar da önemsememişti, bütün mesele bundan ibaretti.

“Yine de. İyi iş çıkardın Rudeus,” dedi bana. “O, İnsan-Tanrı’nın kozuydu… ama artık değil.”

Yine de Geese gibisi bir daha çıkmazdı. Günün sonunda, zaman döngülerine sahip olan taraf Orsted’di, İnsan-Tanrı değil. Hem müritler sanılandan çok daha bağımsız hareket ediyordu. İnsan-Tanrı, Geese gibi daha fazla mürit edinmek istese bile bunu söylemek yapmaktan çok daha kolaydı.

Bu da Geese’in büyük ihtimalle İnsan-Tanrı’nın son savunma hattı olduğu anlamına geliyordu. Gizli tuttuğu son mürit Geese’ti… Hâlâ bunu kabullenmekte, aklımı başıma toplamakta zorlanıyordum.

Orsted ise artık zahmetsiz bir zafere sadece birkaç hamle kaldığını düşünüyordu. Yani… evet. Onun elinde zaman döngüleri vardı. Bu turda elimize yüzümüze bulaştırsak bile bir sonraki döngüsüne başladığında Geese’i daha en baştan gebertebilirdi. Böylece zafere bir adım daha yaklaşmış olurdu.

Gelgelelim tek bir sorun vardı; Orsted kaybetse bile bir sonraki zaman döngüsüne geçebilirdi ama benim sadece tek bir hakkım vardı. Oyun biterdi.

Göğsümde düğümlenen endişeyle, “Ben bu döngüde kazanmak istiyorum,” diye karşılık verdim.

Orsted’in yanıtı gecikmedi: “Sadece kozunu çoktan oynadığını kastetmiştim.”

Kıkırdamaktan kendimi alamadım. Güzel toparladın, Orsted.

***

Geese’in İnsan-Tanrı’nın müridi olduğunu açık etmesinin üzerinden bir ay geçmişti.

Olayın ardından onu bulmaya çalışmış, şövalye birliklerinin yardımıyla Milis Kıtası’nı altüst etmiştim. Milis Kilisesi ve Latria Hanesi de bize destek olmak için ellerinden geleni yapıyordu ve arama çalışmaları hâlâ sürüyordu. Yine de görünen o ki Geese izini kaybettirmeyi başarmıştı.

Söylemeye gerek yok, sadece Milis’e odaklanmakla kalmamıştım. Derhal Doldia kabilesiyle iletişime geçip Büyük Orman’da aranıyor ilanı çıkartmalarını sağladım. Ariel’e de haber verip Asura Krallığı’nda aynısını yapmasını istedim, ardından Roxy’den Ranoa Krallığı’na resmi bir arama talebi iletmesini rica ettim.

Yine de onu yakalayamayacağımızdan neredeyse emindim. Merkez Kıta’nın güneyinden kuzeydoğusuna, Begarit Kıtası’ndan İblis Kıtası’na ve Göksel Kıta’ya kadar bu dünya kocamandı. Nüfuzumun ulaşmadığı pek çok yer vardı. Hangi yöne kaçtığını bile bilmiyordum. Kuzeye mi? Batıya mı? Eğer Kral Ejderha Diyarı’nda bağlantıları varsa, bu kesinlikle İblis Kıtası’na gittiği anlamına gelirdi. Ama kralın ölümünden sonra oralar biraz karışmıştı. İblis Kıtası engindi ve Geese orada rahatlıkla gözden kaybolabilirdi. Belki de bilmediğim bir ışınlanma çemberi kullanmıştı ki bu durumda kelimenin tam anlamıyla her yerde olabilirdi.

Geese tamamen sırra kadem basmıştı. İçimi bir sıkıntı kapladı. Dürüst olmak gerekirse onu hemen yakalayabiliriz diye umuyordum. Ancak eninde sonunda bunun gerçekleşmeyeceğini kabullenmek ve kendimi nasıl koruyacağımı düşünmeye başlamak zorunda kaldım. Geese mektubunda bir dahaki sefere benimle adil bir şekilde dövüşeceğini söylüyordu. Gülünç. Söz konusu Geese’ti; nefes alır gibi yalan söylerdi. Ne yani, ben enayi miydim?

Yine de bir düşününce…

Geriye dönüp baktığımda, Geese’in Milis’te beni istediği an rahatlıkla öldürebileceğini fark ettim. Yanında gardımı tamamen indirmiştim. Ona güvenmiştim. Ama bunu yapmamıştı. Tek yaptığı beni tuzağına düşürmeye çalışmaktı ve o tuzak darmadağın olduktan sonra bile bana saldırmaya kalkışmamıştı. Kahretsin, Aisha’yı rehin bile alabilirdi. Aisha kendisini kılıçla ve büyüyle koruyabiliyordu, bu yüzden belki de boyunu aşan bir işe kalkışmak istememişti ama yine de eline fırsat geçmişti. Yine de yapmamıştı.

Belki de mektuba güvenebilirdim. İnsan-Tanrı’nın emirleriyle hareket ediyor olsa da belki de Geese’in kendisi benimle mertçe, adil bir şekilde dövüşmek istiyordu.

“Birini öldüreceksen adil oynamalısın, yoksa eline yüzüne bulaştırırsın.” Bu sanki Geese’in o batıl inançlarından biri gibiydi, değil mi?

Ama yanılıyor da olabilirdim. Aslında tam tersini planlarken benim böyle düşünmemi istiyor olabilirdi. Kim bilir, belki de şu an Cliff’in evindeki bir dolapta saklanıyor, ben uykuya daldığımda zehirli bir bıçakla boğazımı kesmek için fırsat kolluyordu.

Duvarların arkasında düşmanlar hayal etmek bir işime yaramıyordu.

Henüz bir saldırıya uğramamıştım, bu da Geese’in güçlerini önceden toplamadığı anlamına geliyordu. Muhtemelen şu an dışarıda bir yerlerde müttefik topluyordu. Benim için gelecekti ama henüz zamanı gelmemişti.

Kendi kendime telkin etmeye çalıştığım şey buydu. Gerçekte ise her an saldırıya uğrayabileceğim hissini bir türlü üzerimden atamıyordum.

Korkuyordum.

***

Ben Geese’in peşinde koşturmakla meşgulken, Aisha paralı asker grubu bürosunun kurulumuyla ilgili tüm işleri çoktan avucunun içine almıştı. Bir şube müdürü seçmiş, üyeler devşirmiş ve gelecekteki iş planını bile hazırlamıştı. Normalde her şey benim onayımı gerektirirdi ama Aisha hepsini tek başına halletmişti. Latria Hanesi Zenith’in bakımıyla ilgilenmeye yardım ettiği için üzerindeki yük bayağı hafiflemişti ama bu durumu hesaba katsak bile gösterdiği verimlilik akılalmaz düzeydeydi.

Bütün bu koşturmacanın arasında beni düşünmeyi bile ihmal etmemişti. Geese kayıplara karıştıktan bir ay sonra Eris, Milis Kutsal Ülkesi’ne görevlendirildi. Işınlanma çemberini kullanarak gelmişti. Beni korumak için gelmişti.

Vardığında tam anlamıyla savaş modundaydı. Normal sivil kıyafetler yerine Kılıç Kralı paltosunu giymiş, beline iki kılıç kuşanmıştı; görüş alanındaki herkese dikkat edilmesi gereken çetin bir savaşçı olduğunu bas bas bağıran cesur bir gövde gösterisiydi bu.

“Artık burada olduğuma göre her şey yoluna girecek! Hepsini ortadan ikiye biçeceğim!” diye böbürlendi Eris. “Geese’in sana düşman kesilmesi tam bir aptallıktı! O solucan herif ‘Aah, hayır, Patron’un eline su dökemem, imkânı yok!’ derken haklıymış!”

Cıvıl cıvıl, son derece neşeli bir şekilde gevezelik etmesini dinlemek sinirlerimi biraz olsun yatıştırdı. En azından bu hafta bir savaşa sürüklenip katledilmeyecektim, diye avuttum kendimi. İçten içe belki de buna gerçekten inanmıştım.

“Eris…” deyip kollarımı ona doladım. Sonra olay göğüslerini ellememe evrildi, o noktada da beni gebertene kadar dövdü. Bilincim yavaş yavaş kaybolurken her şey berraklaştı:

Demek buydu.

Geese’in başından beri planı tam olarak buydu.

SON —

…Neyse, şakayı bir kenara bırakırsak.

Ortalık biraz durulduğuna göre, artık kafamı toparlayıp bir düzen kurma vakti gelmişti.

İlk olarak, Geese’in dediklerini olduğu gibi kabul edecektim. Gerçekten de bana doğrudan saldırmak için güçlerini topladığını varsayarsak yapmam gereken üç şey vardı.

Bir: Geese’i bulmak.

İki: Büyülü Zırh’ı (ve kendimi) daha güçlü kılmak.

Üç: Karşı bir strateji geliştirmek.

Olayları böyle sıraladığımda, aslında başından beri yaptığım şeyin tam olarak bu olduğunu fark ettim. Tek fark, artık seksen yıl yerine çok daha kısıtlı bir zamanımın olmasıydı. Kendimi geliştirmek için sadece birkaç yılım vardı. Üstelik Geese sıradan biri değildi. Onun gibi birinden gelecek “adil ve doğrudan” bir saldırının neye benzeyeceğini kim bilebilirdi ki? Üzerime sayıca üstünlükle mi gelecekti, yoksa yetenekle mi?

Orsted’a göre üzerimde Büyülü Zırh varken beni yenebilecek pek kimse yoktu. Yine de sayıca üstünlüğün bir savaşı nasıl lehlerine çevirebileceğini geçen gün bizzat tecrübe etmiştim. Eğer Tapınak Şövalyeleri’nin yaptığı gibi birlikte hareket edebilen dünya çapında on beş kadar savaşçıyı bir araya getirebilirse… Ayvayı yerdim.

Gerçi böyle insanları bulmak için zamana ihtiyacı olacaktı. Etrafta öyle pek fazla yoktu. Bir yıl, belki iki yıl? En azından bu kadar zaman alacağına oldukça emindim. Yıllar boyunca özenle kurulmuş bir tuzağa düşüp bir de üzerine sayıca üstün bir güçle karşılaşmak mı? Ben bile oradan paçayı kurtaramazdım. Tapınak Şövalyeleri bir anlığına kazanma şansı yakalamıştı, bir İnsan-Tanrı havarisi ise bundan çok daha beteri demekti.

İşler o noktaya gelmeden onu durdurmam gerekiyordu. Dünyayı dolaşacak ve Geese daha ulaşamadan onun hedefindeki kişileri kendi tarafıma çekecektim. Zaten bazılarını kendi safına çektiyse de bana karşı birlik olmalarına fırsat vermeden onları aradan çıkaracaktım. Bundan sonra yapacağım her işte, ne kadar önemsiz görünürse görünsün, tetikte olup düşmanları kollamalıydım. Geese’in bulunabileceği olası yerleri geneli itibarıyla İblis Kıtası’na, bir de illa tahmin yürütmem gerekirse Kral Ejderha Diyarı’na kadar daraltabilirdim. Evet, İblis Kıtası özellikle yüksek bir ihtimal gibi görünüyordu. Atofe gibi kabadayılar, Geese’in beni devirmeye çalıştığını duyduklarında dövüşme fırsatının üzerine balıklama atlayacaklardı.

İblis Kıtası’nı en sona bırakmayı planlıyordum ama görünüşe göre listede üst sıralara çekmemiz gerekecekti. Yine de önce Kral Ejderha Diyarı’na uğramaya öncelik verebilirdim. Ölüm Tanrısı Randolph oradaydı ve beni güçlendirilmiş Mk-II’mle bile yenmişti. Sağlam bir müttefik olurdu. Her şeyden önce onun yanına ulaşmak istiyordum.

Böylece izleyeceğim yol netleşmişti.

Paralı asker grubu henüz emekleme aşamasındaydı ama arkalarında Latria Hanesi ile Kilise vardı. Milis Kilisesi’nin o iki önemli ismi bize iş getirmeye devam ettiği sürece, şube şimdilik ayakta kalabilirdi. Milis’e gelirken hedeflediğim asgari şeyleri başarmıştım. Artık Sharia’daki ana büroya dönme vaktiydi. Sonrasında Orsted’le oturup planımızın geri kalanını enine boyuna konuşabilirdik.

Ama önce, vedalaşma vaktiydi.

***

Latria konağına uğrayıp Eris’i takdim ettim ve eve döneceğimi haber verdim.

Claire, “Anlıyorum,” dedi. Karşısında pek de hanımefendi sayılmayacak Eris duruyor olsa bile en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Sözlerimi gerçekten aklına kazımış gibiydi. Yüzünden okuyabildiğim tek duygu, belirsiz bir hayal kırıklığıydı.

Zenith’i de yanında götüreceksin, değil mi?” diye sordu.

Evet. Onun bakımıyla ilgili sorumluluğumu ciddiye alıyorum.

Pekâlâ.

Aisha ile ben sağa sola koşturup kendimizi paralarken, Zenith son bir aydır Latriaların yanında kalmıştı. Claire onun epey hareketli olduğunu söyledi. Belki de büyüdüğü konağa dönmenin verdiği o eski günlerin özlemiydi bu. Anlatılana göre malikânenin içinde dolanıyor, sık sık bahçeleri seyretmeye çıkıyordu. Canı hep dışarıda olmak istiyordu. Zihni hâlâ eskisi gibi boş ve dalgındı ama doğup büyüdüğü memleketine dönmenin tadını doyasıya çıkardığı her hâlinden belliydi.

Latria malikânesindeki kadın erkek herkes onu derin bir üzüntüyle izliyordu.

Sonuç olarak Edgar ya da Anise ile görüşemedim… Hepsi Geese yüzündendi. Claire’den bir daha Milishion’a geldiğimde mutlaka vakit ayırıp onları ziyaret edeceğimi iletmesini rica ettim.

Norn’u bir kez daha göremediğim için içim sızlıyor…

Tekrar geleceğiz,” diyerek onu rahatlattım. “Bir dahakine Norn’u da getireceğim. Çocuklarımı da tabii. Aisha içinse… Şey, onun adına kesin bir şey söyleyemem.

Aisha ile Claire’in arası zerre düzelmemişti. Claire ailemin işlerine artık karışmayacağına dair söz vermiş olabilirdi ama Aisha’nın ona karşı duyduğu o yerleşmiş nefret öyle bir günde silinecek türden değildi. Benim bildiğim kadarıyla Claire aslında sadece Aisha’nın iyiliği için en doğrusu neyse onu yapmaya çalışıyordu. Gayrimeşru bir çocuk haddini bilmeli, öne çıkmayı meşru çocuklara bırakmalıydı. Greyrat ailesinin bir kızı bir hanımefendi gibi davranmalıydı. Greyrat ailesine hizmet eden bir hizmetçi ise kendini evin efendisine adamalıydı.

Claire ona kısacası konumuna uygun şekilde hareket etmesini söylemeye çalışıyordu.

Ama Aisha tüm bu sıfatları taşısa da aynı zamanda hiçbirine sığmıyordu. Belirli bir kalıbı yoktu ve anlaşılan Claire’in bu konuda söyleyecek çok sözü vardı. Bana o sözü verdikten sonra bile, bakışları Aisha’ya her kaydığında hâlâ sert ve acımasızdı.

Söz verdiğim gibi bu konuyu uzatmayacağım ama onun geleceği için endişeleniyorum,” dedi Claire.

Ne? Ah, yok canım, bence o gayet iyi olacak.

Aisha zeki ve yetenekli bir kızdı—hatta fazla zekiydi. Başının çaresine bakardı.

Acaba…” dedi Claire, pek ikna olmamış bir ses tonuyla. “Günün birinde telafisi mümkün olmayan bir hata yapacağı hissini bir türlü üstümden atamıyorum.

Hayatta telafisi olmayan şeylerin sayısı sanıldığı kadar çok değildir. Hem ne olursa olsun ben onun yanındayım. Ben, Sylphie ve Roxy. Belli başlı sorunlarda Eris’in de epey yardımı dokunabiliyor.

Claire bir an sessiz kaldı, ardından, “Madem düşüncen bu yönde, ben de bu konuda daha fazla tek bir kelime dahi etmem,” dedi.

Yine de söylemek istediği daha çok şey var gibi duruyordu. Ama neyse, Aisha için endişeleniyorsa sorun değildi. İstediği kimse için endişelenmekte özgürdü neticede.

Siz hiç merak etmeyin, yakında tekrar geleceğiz,” dedim. “O zamana kadar Aisha’nın da biraz olgunlaşacağına eminim. Her ne kadar sizin onaylayacağınız bir yönde olacağının garantisini veremesem de.

Elbette yol boyunca bazı pürüzler yaşanmıştı ama Claire kötü bir insan değildi. Belki dünyanın en tatlı insanı da değildi ama gaddar biri hiç değildi. Eşlerimi ve çocuklarımı ziyarete getirmekte benim açımdan hiçbir sakınca yoktu. Bir dahakine ziyareti kısa ve zahmetsiz tutmaya özen gösterirdim. Hepimizin iyi olduğunu gösterir, birlikte bir yemek yer, son gelişmelerden laflar, sonra da yüzümüzde tebessümle vedalaşırdık.

Korkarım ki yaşım icabı bu bizim son vedamız olabilir.

Son vedamız. Claire altmış yaşını devirmişti. Bu dünyadaki ortalama yaşam süresi ne kadardı tam bilmiyordum ama sağlığı hâlâ yerindeydi. Ne var ki Milis ile Sharia arasındaki gidiş dönüş yolculuğu dört yıl sürüyordu. Kısa bir yolculuk sayılmazdı. Varır varmaz geri dönecek halimiz de yoktu; yeniden kavuşmamız en az on yılı bulurdu. Claire o zaman yetmişini geçmiş olacaktı. O yaşta birinin… yani, vefat etmesi pek de şaşırtıcı sayılmazdı.

Neden böyle düşündüğünü anlayabiliyordum.

Tabii işin aslı, bizim ailemiz ışınlanma çemberlerini kullandığı için yolculuk aslında hiç de uzun sürmüyordu. Bunu ona anlatabilirdim ama bir yandan da… Her yere ışınlanarak gittiğimi öyle ulu orta yaymak istemiyordum. Birinin bunu bana karşı kullanma ihtimaline karşın sır olarak saklamak daha güvenliydi. Üstelik bilirsiniz, ışınlanma dünya çapında bir tabuydu. Asura Krallığı, Kral Ejderha Diyarı ve muhtemelen Milis Krallık Ailesi tarafından bir dereceye kadar hâlâ kullanılıyordu—ancak bunlar dünyanın en büyük üç ülkesiydi ve onlar bile bu konuyu gizli tutuyorlardı.

Rudeus,” dedi Claire, “Zenith’i bana geri getirdiğin için teşekkür ederim.” Önümde başını eğdi. Anlaşılan geçen gün Zenith’le arabaya binip bir tiyatro oyunu izlemeye gitmişlerdi. Claire temsil boyunca kaşlarını çatıp durmuştu ama hizmetkârlardan biri, evin hanımını uzun, çok uzun zamandır hiç böyle mutlu görmediklerini söylemişti.

Geri geleceğim,” dedim. “Yakında.” Kendime engel olmaya fırsat bulamadan kelimeler dökülüvermişti ağzımdan.

Ama…

Bütün kararlılığımı sesime yansıtarak, “Kesinlikle geri geleceğim,” dedim.

Claire gülümsedi.

Yüzünde hâlâ o sıcacık tebessümle bana söylediği son şey şu oldu: “Zenith çok hayırlı bir evlat yetiştirmiş.

 

Sonrasında Kutsanmış Çocuk’a da veda etmeye gittim. Yanımda onun için iki ayrılık hediyesi vardı. Geçen ay Aisha, onun için bir şeyler yaptırsın diye Milishionlu bir zanaatkar bulmuştu. Yani ilk hediyem, benimkine neredeyse tıpatıp benzeyen bir kol bağıydı. Normal tasarımında mücevher işlemeli bir çerçeve ve içine oturtulmuş bir taş bulunurdu. Bu kol bağı için taşı toprak büyüsü kullanarak kendim yaptım. Siyah, parlak bir taştı ve üzerine Ejderha Tanrısı’nın simgesi kazınmıştı. Bunu gören herkes, taşıyan kişinin Ejderha Tanrısı’nın müritlerinden biri olduğunu anlayabilmeliydi. İkinci hediye ise Orsted’in bir Muhafız Canavar çağırmam için bana gönderdiği parşömendi.

Hediyelerimle varıp Kutsanmış Çocuk’un çağrılmasını istedim ama beni karşılamaya çıkan tek şey onun o fanatik muhafız tayfası oldu. Therese de aralarındaydı. Sürülmekten kurtulmuştu. Anlaşılan altında benim adımın yazılı olduğu bir dilekçe bu konuda işe yaramıştı. Yine de sürgün yerine rütbe tenzili almıştı, bu yüzden artık Kutsanmış Çocuk’un muhafız birliğine komuta etmiyordu. Yeni bir yüzbaşı atanmıştı ve Therese onun altında bir nevi yardımcı olarak görev yapıyordu.

Kaderin cilvesi ya, yeni yüzbaşı biraz nuh deyip peygamber demeyen biri çıkmıştı. Kol bağı neyse de, kilisenin göbeğinde nereden geldiği belirsiz bir çağırma büyüsü kullanma fikri tamamen skandal sayılarak kestirilip atıldı. Ama ben dediğimi yaptırmasını bildim.

Bu, Ejderha Tanrısı Orsted’in, sadık kulu Rudeus’u koruduğu için Kutsanmış Çocuk’a sunduğu bir hediyedir!” diye haykırdım. “Sıradan bir muhafız yüzbaşısı olarak senin buna müdahale etmeye hakkın yok!

Bu insanların kariyerine resmen uğursuzluk getiriyordum…

Parşömenden çıkan canavar gümüş rengi bir baykuş oldu. Yaklaşık bir metre boyundaydı; Leo’dan daha küçüktü ama oldukça heybetliydi, altın sarısı gözlerinde insanı hayrete düşüren bir heybet vardı. Perugius’un ruhlarından biri değildi elbette ama onlar zaten acayip nadir şeylerdi. Öyle her yerden çıkacaklarını sanmıyordum. Üstelik bu canavar sadece Kutsanmış Çocuk’un hizmetine verilmişti, bu yüzden muhtemelen farklı bir türdendi. En azından çıkardığımız o parlak hatlı mahluk ilahi bir havaya sahipti. Kocaman, kapkara ve parıltılı bir örümcek çıkmış olsaydı yüzbaşıyı ikna etmekte epey zorlanabilirdim.

Ona çok iyi bakacağımdan emin olabilirsiniz,” dedi Kutsanmış Çocuk, gözleri parıldayarak baykuşa bakarken. Elini uzatıp başını okşadı, baykuş da bariz bir keyifle gözlerini yumdu. Mahluk daha çağrılır çağrılmaz ona öyle ısınmıştı ki Kutsanmış Çocuk adeta büyülenmişti.

Aslına bakarsanız o iş baykuşa düşüyor,” diye karşılık verdim. O bir evcil hayvan değildi sonuçta. Kızın sadece arkasına yaslanıp kendisini korumasına izin vermesi gerekiyordu, hepsi buydu.

Pekala. O halde bir dahaki sefere görüşmek üzere.

Evet. Sağlıcakla kalın, Lord Rudeus!” diye karşılık verdi Kutsanmış Çocuk.

Çıkarken Therese ve diğer Anastasia Muhafızlarına da veda mahiyetinde başımla selam verdim. Nasıl olsa onlarla tekrar karşılaşırdım.

Sıradaki ve son kişi Cliff’ti.

Anlaşılan burada inanılmaz iyi bir başlangıç yapmıştı. Geçen gün yaşananlardan sonra hem papalık yanlıları hem de kardinal yanlıları gözlerini ona dikmişti. Hakkında türlü türlü dedikodular dönüyordu ve hiçbiri tam olarak gerçeği yansıtmıyordu.

Cliff Grimoire, Ejderha Tanrısı’nın sağ koluna meydan okuyup Kutsanmış Çocuk’u kurtarmış.

Papa ile kardinal arasındaki çekişmenin ortasında adaletin sesi olmuş ve sonunda hepsine mantığın yolunu göstermiş.

Hepimiz için, Milis yolundan giden her kul için tam bir örnek. Gerçekten takdire şayan bir genç.

İşin komik yanı, anladığım kadarıyla bu dedikoduların kaynağı Tapınak Şövalyeleri komutanı ile Katedral Şövalyeleri kaptan yardımcısıydı. Onların sayesinde alt kademedeki şövalyeler ve rahipler bu anlatılanlara gözü kapalı inanmış, papanın kendisine olağanüstü bir sağ kol kaptığına ikna olmuşlardı.

Ayrıca belki de bu söylentiler sayesinde Cliff’e gerçekten önemli işler verilmeye başlanmıştı. Şimdilik bu işler nüfuzlu soyluların nikahlarını kıymaktan ibaretti. Dünyada ne yaşanırsa yaşansın, bir rahip asla işsiz kalmazdı. Detaylara girmeye gerek yok, Cliff zaten Sharia’da yeterince saha tecrübesi kazanmıştı. Burada yeniydi ama yetenekliydi; üstleri onu olağanüstü parlak bir çalışan olarak görüyordu. Tabii varlığından pek hoşnut olmayanlar da vardı anlaşılan… Ama ne yaparsın? Hem yetenekli hem de papanın torunu olan yeni bir eleman ortaya çıktığında birkaç kişinin kıskançlıktan kudurması gayet doğaldı. Cliff bu durumun üstesinden tek başına gelmek zorundaydı.

Yine de hiç endişeli değildim. Cliff için endişelenmiyordum. Tanıdığım Cliff için değil. Hayat karşısına ne çıkarırsa çıkarsın, o her zaman en tepede yerini alırdı.

Aklıma takılan küçük, sinir bozucu tek bir şey vardı sadece.

Ben eve dönüyorum öyleyse. Seni gördüğüme sevindim Cliff,” dedim.

Ben de…” diye karşılık verdi. “Lise’e de selamlarımı ilet.

Anlaşıldı. Seni aldatmamasını söylerim.

Bildiğim kadarıyla Cliff hâlâ evlendiğini kimseye söylememişti. Herkesin içinde söylediği tek şey kalbinin bir başkasına ait olduğuydu… Pek onun tarzı bir hareket değildi bu. Yine de Elinalise ile evlendiğini duyurmanın neden biraz çetrefilli olabileceğini anlayabiliyordum. Buralarda bile bütün maceracılar Yollu Elinalise hakkındaki hikâyeleri bilirdi. Hatta etrafta ilk deneyimlerini onun yatağında yaşamış, saçına sakalına ak düşmüş gani gani emektar maceracı dolaşıyordu.

Evet, Cliff’in henüz kiminle evlendiğini açıklamaması belki de en hayırlısıydı. Arkasından dönen birkaç dedikoduyu göğüsleyebilecek kadar önemli bir konuma gelene dek beklemesinde bir sakınca yoktu. Bir gün o konuma ulaşacaktı nasılsa. Bu sırrı mezara götürmeyeceğinden emindim.

Yine de postayla evlilik tekliflerinin gelmeye başlama ihtimali her zaman vardı. Bir de Wendy meselesi vardı tabii. Kız bir hizmetçiydi ve geceleri evine dönüyordu ama genç bir erkekle genç bir kadın aynı çatı altında vakit geçirdiğinde… Yok ya, saçmalıktı bu. Cliff’ten bahsediyorduk neticede. Benim fesat zihnimin bile ötesindeydi bu kadarı. O kadar ahlak havariliği yaptıktan sonra Cliff’in sağda solda düşüp kalkmasına imkân yoktu. Ben bile o kadar ileri gitmezken hem de!

Neyse. Bu konu üzerinde karalar bağlamayı bıraksam iyi olacak, yoksa durduk yere nazar değdireceğim. Sen elinden geleni yap Cliff.

Uçkuruna sahip çık,” diye uyardım onu. “Aziz Milis her daim izlemede!

Endişelenme, öyle bir şeye vakti nereden bulacağımı bile bilmiyorum,” diye cevap verdi.

Cliff son zamanlarda gerçekten çok meşguldü. İşinde iyiydi ve insanlar yavaş yavaş onu papanın sağ kolu olarak görmeye başlamıştı. Toplumdaki saygınlığı böyle tırmandıkça, ona yaranmaya çalışan birkaç soylu bile peydahlanmıştı.

Öyle mi? Son zamanlarda bayağı revaçtaymışsın diye duydum. Bakarsın tatlı küçük Wendy’yi yatağa fırlatıp da…

Wendy öz kız kardeşim sayılır,” diye itiraz etti Cliff. “Sen kendininkilere el sürmemişken benim aklımdan neden böyle bir şey geçsin ki?

Ben kız kardeşlerime asla göz dikmem bir kere! Yüzsüzlüğe bak!

Gücenmiş bir ifadeye büründüm, Cliff ise gözlerini yere indirdi.

Şey…” diye söze girdi. “Buralara gerçekten kendi bileğimin hakkıyla gelmek istemiştim.

Gülmekten kendimi alamayarak yanıtladım: “Sen olmasaydın tüm bunların yolunda gideceğini mi sanıyordun?

Pff!” Havalı görünmek istemiştim ama Cliff bana burnundan güldü.

Anladık herhalde, öf. Cliff günü kurtarmıştı ama beni buraya getiren de oydu, en başta belayı çıkaran da bendim.

Bütün bu işte kundakçıya dönüşen bir itfaiyeci havası vardı. Yine de başından sonuna dek kendi çizgisine sadık kalmıştı ve şimdi bunun karşılığını alıyordu. En nihayetinde Cliff’in yaver giden şansı yine kendi çabasının eseriydi.

Her neyse,” diye devam etti. “Teşekkür ederim Rudeus. Artık dikkat çekmeye başladım ve hepsi senin sayende.

Yok, asıl ben teşekkür ederim. Beni Milis’te doğru insanlarla buluşturdun, üstelik burada paralı asker grubunu da kurmuş olduk.

Diğer taraftan Ruijerd figürlerinin satışı… O iş biraz daha zaman alacak gibi görünüyordu. Aceleye getirip hemen satışa hazır hâle getirebilirdim fakat pek müşteri bulabileceğimizden emin değildim. Paralı asker grubu da henüz tam olarak düzenini oturtamamıştı, bu yüzden o tarafta da sorunlara yol açabilirdi… Ama hey, burada karşılaştığımız diğer bütün zorluklar çözülmüş sayılırdı. Kendini kanıtlaması için bir fırsat daha olarak hepsini Cliff’in kucağına atıverirdim olur biterdi.

Bundan sonrası tamamen bende,” dedi.

Anlaşıldı. Kolay gelsin,” dedim.

Tam olarak planladığım gibi gitmemişti ama Elinalise’e verdiğim sözü de tuttuğuma emindim. Cliff iyi olacaktı. Diğer rahiplerle işler nasıl giderse gitsin, başlangıcı doğru yapmıştı. Üstelik tek başına göğüslemesi gereken sorun sıkıntısı da çekmiyordu. Papa taraftarları ile kardinal taraftarları arasındaki çekişme henüz çözülmekten çok uzaktı. Cliff’in kendi bildiği yoldan büyük işler başarmasını görmek için sabırsızlanıyordum. İşler sarpa sararsa da her zaman geri dönüp benim için çalışabilirdi.

Fazla da yıpratma kendini, diye geçirdim içimden.

Geçen ay senin için pek bir şey yapamadım, kusura bakma,” dedi.

Aman, hiç takılma onlara,” diye yanıtladım. Benim savaşlarım başkaydı, Cliff’inkiler başka. “Yine de İnsan-Tanrı’nın havarilerinden biriyle ilgili bir şey olursa hemen haberleşme taşından bana mesaj at. Olabildiğince hızlı yanında olurum.

Tamamdır,” dedi Cliff kararlı bir baş sallamayla. Her savaşında yanında olamayacaktım ama acil bir durumda koşarak gelirdim. O benim dostumdu.

Pekala Cliff… Kendine iyi bak.

Sen de kendine iyi bak, Rudeus.

Aklında olsun ama, bir yıla kalmadan kendimi yine burada bulabilirim.

Güzel. O zamana kadar ben de Lise’yi herkese kabul ettirecek konuma gelmiş olurum.

Doğru ya, bir de Elinalise’in laneti meselesi vardı. Yani bu öyle uzun uzadıya bir veda sayılmazdı.

…Üniversiteye yeni çömez olarak geldiğin günlerden bu yana amma çok yol katettik, değil mi?” dedi.

Yok be, sen benim gözümde hep o bildiğim dahi Cliff olarak kalacaksın,” diye karşılık verdim.

Cliff, çaresiz bir tebessümle omuz silkti.

Ve böylece Milis’teki mücadelem sona ermişti. Latria Hanesi ile çekişmeler, ardından Milis Kilisesi’nin entrikaları ve nihayetinde Geese’in ihaneti… Başımdan bir sürü şey geçmişti ama tüm bu tecrübeler beni yapmam gereken şeye doğru kararlılıkla sürüklüyordu.

Hazırlansan iyi edersin Geese. Geliyorum.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 2 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla