Mushoku Tensei Cilt 21 – Bölüm 11 / Ek Bölüm: Maymun ve Kurt

Ek Bölüm: Maymun ve Kurt

Geese

GÖZLERİMİ AÇTIM.

Boynumu kütleterek ayağa kalktım, her uzvum çalışıyor mu diye tek tek kontrol ettim. Kollarda bacaklarda uyuşma yok, hazımsızlık yok. Ciltte garip bir şişlik mişlik de yok. Karnımdaki hafif gurultuyu saymazsak turp gibiydim.

Çadırımdan çıkıp esnedim, bir yandan esnerken sırtımın kütlediğini hissettim. Güneşin doğuşunu izledim. Güneşin doğduğu yön bana nereye baktığımı söylüyordu. Haritam ve dağ sırtıyla kıyaslayıp nerede olduğumu teyit ettim. Dün akşam da güneş batmadan önce kontrol etmiştim ama sabahla akşam işler değişebiliyor, bilirsiniz ya. İki üç kez kontrol etmek şarttır. Kaybolanlar genelde nerede olduğunu teyit etmeyen aptallardan çıkar.

“Bugün batı, ha,” diye mırıldandım kendi kendime gideceğim yönü hesaplarken. Cevap verecek kimsecikler yoktu etrafta.

Dün gece İnsan-Tanrı yine rüyama girmişti. Güneşle birlikte batıya gitmemi, Fenyl Bulvarı’ndaki üçüncü ağacın kökünde dinlenmemi, sonra da oradan geçen beşinci arabaya binmemi söyledi. Bir süre o arabayla gidecek, vardığı kasabada inip Yeni Yaprak Hanı’nda kalacaktım. Böylece Ruquag Paralı Askerleri’nin elinden uzak durmuş olacaktım, öyle dedi.

Pek bir anlam ifade etmiyor, değil mi? Normal bir adamsanız, muhtemelen tüm bunlardan şüphelenmeye başlarsınız. İnsan-Tanrı size her şeyi neden harfiyen yapmanız gerektiğini tek tek anlatacak değil ya. Bu yüzden hayatınızın bir noktasında O’nun söylediğinden azıcık farklı bir şey yapmaya kalkışırsınız ve güm, kapana kısılırsınız. Anlıyorum, gerçekten anlıyorum. Zamanında ben de az yapmadım böyle şeyleri.

Şimdilerde ise İnsan-Tanrı’nın lafından çıkmıyorum. Yaşamanın doğru yolu bu, bence. Bana kalırsa İnsan-Tanrı’nın sözü kanundur.

Ha, tamam, ne dediğinizi duyar gibiyim. Tabii ki sırf O’nun dediğini yapıyorum diye her şeyin her zaman tıkır tıkır işlediği yok. Bazen verdiği tavsiyeler yüzünden başım bayağı çetrefilli işlere giriyor. Hatta bu hiç de nadir sayılmaz. Ama buna ne diyorum biliyor musunuz?

Ne olmuş yani? Yani bir düşünün Allah aşkına. O’nun dediğini yapsam da yapmasam da bazen olan olur. Hayat her zaman güllük gülistanlık değil. Ama kesin olarak söyleyebileceğim tek bir şey var: O’na itaat ettiğim sürece ölmüyorum. Nereden mi biliyorum? Bulabileceğin en zayıf adamlardan biriyim ama başıma gelen bir sürü ölümcül tehlikeden sağ çıkıp bugünlere kadar gelebildim. Bak, benim seviyemin katbekat üstünde ne kadar sert adamın bir anlık hatasıyla geberip gittiğini gördüm. Acınası bir durum aslında. Bu tipler her zaman etrafta racon kesip kendilerini dünyanın kralı sanırlar, sonra tam ölecekleri an zırıl zırıl ağlamaya başlarlar. “Yetişin, ölmek istemiyorum, kurtarın beni, anneciğim!”

Anlıyorum, herkes biraz acınasıdır, bunda sorun yok. Ama öyle geberip gidenler de hep ölümden korkmadığını söyleyerek böbürlenen tipler olur. Alayı öz hakiki kahraman kesilen tipler. İnsanın midesini bulandırmıyor mu?

Bak, insanlar ölümden kaçınmaya çalışır; doğamızda var bu. İçgüdülerimiz bize ölmenin kötü bir şey olduğunu, ölümün ölesiye korkunç olduğunu söyler. Beni yanlış anlamayın, ben de korkuyorum. Ölmek istemiyorum. İşte bu yüzden İnsan-Tanrı bana hayatta kalmamı sağlayacak tavsiyeler verdiği sürece bana bu kadarı yeter de artar bile. Bunca zamandır hayatta kalmamın tek sebebi O. Kendisine koruyucu meleğim diyebilirsiniz. Ya da bunun kötücül versiyonu her neyse artık.

O’na tüm bunların borcunu ödeme şansını nasıl yakaladığımın hikâyesi birkaç yıl öncesine dayanıyor. Asura’daki bir meyhanede her zamanki gibi sızıp kalmışken İnsan-Tanrı benimle konuştu. Bir ricası olduğunu söyledi. Bak şimdi, O’nun ‘ricaları’ neredeyse hiçbir zaman iyi bitmez. Bana en son ricada bulunduğunda memleketim haritadan silinmişti. Bir ömre yetecek kadar gözyaşı döktüm, sesim kısılana kadar avazım çıktığı kadar bağırdım. Bu sefer de en ufak bir şüphem yoktu ki durum yine o kadar berbat olacaktı. Önce yanınızdaymış gibi hissettirip sonra sizi darmadağın etmeyi sever. Memleketim yok olduğunda sırf o aptal, şaşkın suratıma bakıp kahkaha atmak için karşıma çıkmıştı.

Bütün bunları bekliyordum ama bu sefer bir şeyler farklıydı. İnsanları okumayı bilmesem bunca yıl hayatta kalamazdım. İnsan-Tanrı’nın ciddi bir çıkmaza girdiğini ve yardım istemeye geldiğini anlayabiliyordum. Bu yüzden kabul etmeye karar verdim. Numara yapıyor olabileceğini de düşündüm ama adam pek tiyatrocu sayılmazdı… Ayrıca gerçekten başı beladaysa yardım etmekten hiç çekinmezdim. Ne de olsa borç borçtur ve benim O’na büyük bir borcum vardı.

İnsan-Tanrı, Rudeus’un kendisine ihanet ettiğini söyledi. İşin aslı, muhtemelen bana yaptığı gibi Rudeus’un karşısına da geçip kıçıyla gülmeyi planlamıştı ama işler istediği gibi gitmemişti. Her neyse, artık Rudeus’un kendi düşmanı olduğunu söyledi. Ejderha Tanrısı Orsted’in tarafına geçmişti galiba. Yedi Büyük Güç’ün iki numarası. Bayağı büyük bir balık. Ayrıntıların bir önemi yok; bilmem gereken tek şey Patron’un bu ulu tanrıyla ittifak kurduğu ve şimdi İnsan-Tanrı’ya kök söktürdüğüydü.

İnsan-Tanrı geleceği görebilir. O kadar uzak geleceği görebilir ki İblis Öngörü Gözü O’nun yanında kör kalır. Bu durumun düşmanlarını yenmeyi çocuk oyuncağı yapacağını düşünürsünüz… ama görünüşe göre iş o kadar basit değilmiş. Bana bütün detayları anlatmadı ama iki şeyi açıkça söyledi.

Birincisi, aynı anda sadece üç kişinin geleceğini görebiliyordu. İkincisi, Orsted’in geleceğini göremiyordu. Eğer Orsted gidip geleceğini zaten gördüğü bu üç kişiden birine müdahale ederse, o kişilerin geleceği değişiyordu. İnsan-Tanrı’nın bakış açısından, eğer Orsted —ve sadece Orsted— onların geleceğini kurcalarsa, sanki kesinlikle hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu. O bembeyaz odasından kocaman dünyayı olduğu gibi görebiliyordu ama Orsted, O’nun görüş alanında kapkaranlık bir delikten ibaretti.

İşte şimdi, dediğine göre Rudeus da Orsted’in bu garip huyunu devralmıştı. Ejderha Tanrısı’nın koruması altında falandı herhalde. Orsted’in üzerinde insanların ondan korkmasına ve onu düşman olarak görmesine neden olan bir tür lanet vardı, bu yüzden etrafında böyle insanlar pek fazla yoktu. Kimse ondan yardım istemeye gitmezdi, hiç müttefiki de yoktu. Ama Patron’un aracılığıyla birdenbire arkasına bir sürü insanı alabilir hale gelmişti. Peki, sizce bu durum İnsan-Tanrı için nasıl bir sonuç doğururdu?

İşin komik yanı, İnsan-Tanrı kendi ölümünü görebiliyordu. Bir gün, hiç uyarı yapmaksızın gördüğü rüya tepe taklak oldu. Eskiden kendisini, Orsted yere serilmiş yatarken tepesinde dikilip onu tekmelerken görürdü. Şimdiyse gülüp tekmeyi basan taraf Orsted’di.

Peki niye sadece o anı görebiliyordu? Muhtemelen o anda Orsted ile İnsan-Tanrı aynı yerde bulunuyordu da ondan. O vizyonu kendi gözleriyle görmüştü; bu da Orsted’i de görebildiği anlamına geliyordu. Bak, İnsan-Tanrı’nın güçlerinin detaylarıyla kafamı yoracak değildim. Asıl önemli olan, Rudeus’un artık doğrudan bir tehdit haline gelmesiydi. İnsan-Tanrı’nın Rudeus’u bir an önce aradan kaldırması gerekiyordu ve onu öldürmek için zaten bir sürü plan denemişti. Ama ne denerse denesin, hiçbiri işe yaramamıştı. Asura Krallığı’nda Kuzey İmparatoru ile Su Tanrısı’nı adamın üzerine salmayı denemiş ama ikisi de işi bitirememişti. Orsted’e hiçbir şey olmaması bir yana, Rudeus’un kılına bile zarar verememişti. Rudeus da hiçbir şey olmamış gibi kendi yoluna bakıp adam toplamaya devam etmişti.

Bu yüzden İnsan-Tanrı yeni bir plan kurdu. Madem Orsted’i indirmeye üç mürit yetmiyordu, o da sayılarını artırırdı. Rudeus’u taklit edecektik. Orsted tek başına ittifak kuramıyordu ama Patron’u aracı yaparak koca bir yardımcı ağı toplamayı başarmıştı. İnsan-Tanrı aynı anda sadece üç mürit üzerinden iş görebiliyordu belki ama o müritlerden birine müttefik toplattığı sürece, günün sonunda elinde üçten çok daha fazla takipçi olacaktı.

Kulağa nefis bir fikir gibi geliyor, değil mi?

İşte o müttefikleri kafalayıp bir araya getirme görevi de bana kalmıştı. Açıkçası neden beni seçtiğini merak etmedim değil… Ama İnsan-Tanrı’nın işi bittiğinde birini kenara atma usulü bellidir; sevdiği ne varsa çiğner geçer, geriye kalanı da çöpe atar. Dolayısıyla muhtemelen elinde kalan tek adam bendim.

Ordumuzu kurma işini bitirdiğimde doğru anı bekleyecek, sonra da hepsini birden sahaya sürecekti. Sonra da güle güle Rudeus!

İşte bu yüzden kıçımı yırtarak İnsan-Tanrı’nın davasına hizmet edecek adamlar bulmak için koşturup dururken buldum kendimi. Zaman sınırım, İnsan-Tanrı’nın bahsettiği “doğru an”dı. Çok fazla vaktim kalmamıştı ama yine de fena gitmiyordum. Müttefik bulmanın kolay bir iş olduğunu söylemiyorum tabii.

İş bölümümüz şöyleydi: İnsan-Tanrı bana “Şu adam!” derdi, ben de gider o kişiyle tanışır, tatlı dilli konuşmamla adamı bir güzel kıvama getirir, sonra da “doğru an” geldiğinde “buluşma noktasında” hazır bulunmasını söylerdim.

İnsan-Tanrı’nın şimdiye kadar peşine taktığı tiplerin hepsi tekinsiz mi tekinsiz adamlardı. İşi bitirebilecekleri kesindi ama hepsi ya biraz çatlak, ya dediklerimin ancak yarısını kavrayabilen, ya tuhaf arızaları olan ya da bir türlü ne mal olduklarını çözemediğim tiplerdi… Yani, hey, benim gibi bir herif laf anlatırken uslu uslu oturmalarının sebebi de muhtemelen buydu.

Asıl sorun, sayımızın pek fazla olmamasıydı. Ben dahil, hepimizi toplasan iki elin parmaklarını geçmezdi.

Sayıca az olsalar da bu açığı kas gücüyle kapatıyorlardı. Dünyaca ünlü savaşçılardan tutun da Milis masallarından fırlamış gibi duran tiplere kadar hepsi kendi alanının en iyisiydi. Ben altın falan karşılığında çalışacak sıradan adamlardan bir iki yüz kişi kiralasak daha iyi olur diye önermeyi denedim ama kabul görmedi. İnsan-Tanrı hainler konusunda gergindi. Geleceğini göremediği insanları yanına alma fikrine hiç ama hiç sıcak bakmıyordu.

Haklıydı tabii.

İnsan-Tanrı pek öyle sevilen biri sayılmaz neticede. Rudeus milletin gönlünü fethedeyim diye ortaya çıkarsa ne olacağını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Patron dışarıdan pek öyle durmayabilir ama insanları peşinden sürükleme konusunda üstüne yoktur. Bir şeye mi dertlendin? Gelir, seninle birlikte dertlenir. Bir sorunun mu var? Yanında durur, seninle çözer. Ne kadar geride kalırsan kal, yakalamanı bekler; o deli dehşet gücüne rağmen kendisi gibi güçlü olmayan adamlara bile melek gibi davranır.

İşte bu yüzden sadece kuru kalabalığa güvenemezdik. İnsan-Tanrı haklıydı.

Ayrıca, üzülerek söylüyorum ama öyle karizmatik biri de değilim. Kitleleri peşinden sürükleyecek adam değilim ben.

Her müttefik potansiyel bir düşmandı, bu yüzden yanımıza çok fazla adam alamazdık. Üstelik planı dinlemeyip kafasına göre takılacak aptallarla uğraşma ihtimalimiz de artardı. Kazanan tarafken bir anda kaybetmeye başlamak için böyle birkaç aptal yeter de artar zaten. Bu yüzden seçmece birkaç adamla yetindik. En azından bu tipler hainlik yapmazdı. Ne kadar tuhaf arızalı tipler olsalar da bayağı işe yarar çıktılar hani.

Onların yardımıyla Rudeus ile Orsted’in zayıf noktalarını tespit edecektik.

Hmmm…

Belki çizmeyi aşıyorum ama bence insanlara biraz daha güvenebilirdi. Anlarsın ya? Kim oldukları fark etmeksizin arkamızda sayıca üstünlük olsaydı, seçeneklerimiz ciddi anlamda çoğalırdı. Biraz risk almadan büyük ikramiyeyi kazanamazsın neticede.

Günün sonunda patron o, mürit de benim; onun dediği olur. Yine de Reis bu sefer bana laf etmeden duramadı: “Eline fırsat geçmişken Rudeus’u neden öldürmedin? Onu zehirleyebilirdin!”

Ha, tabii, oldu. İşin aslı, kendime dürüst olmam gerekiyordu. Nasıl desem? Şimdi, Patron’a ihanet etmek, doğru açıdan bakarsan Paul’a ihanet etmekle aynı şey sayılmaz mıydı? Ben Paul’a asla ihanet edemezdim, eee, o zaman oğlunu nasıl katledecektim ki? Adam dediğinin bir ilkesi, bir raconu olur, değil mi ama?

İnsan-Tanrı bu lafları yemedi tabii ama ben kendimi bilirim. Diyelim ki Rudeus’u zehirlemeye falan kalkıştım; daha işi bitiremeden elim ayağıma dolaşır, yarı yolda cayardım. Ama adam hain çıktıktan sonra artık öyle bir korkum kalmadı. Kafamda kesin olarak bitirdim bu işi. Rudeus Greyrat benim düşmanımdır, o kadar.

İşte böylece geldik bugüne; davamıza kazandıracak gizli yeteneklerin izini sürmek için yollara düşeceğim yeni bir güne hazırlanıyorum.

Kaç kişi olmuştu şimdiye kadar? Üç mü? Dört mü? Şimdiye kadar bulduklarımın her biri tek başına bir orduya bedeldi. Değil onlarla konuşmak, bu kalibrede adamlarla karşılaşacağım bile aklıma gelmezdi. Bana kalırsa hepsi efsanelerden fırlama, benim sıkletimin çok ötesinde tiplerdi. Ama oturup konuşmaya başladığımda şaşırtıcı bir şekilde… Yani, tamam, pek de şaşırmamak gerekirdi aslında. Neticede hepsi sadece… insandı işte. Sıradan adamlar. Bazı kişilik bozuklukları olsa bile.

Özellikle de birincisi. Yeterince ünlüydü, sen bile tanırsın belki. Ama kahretsin, o da sadece sıradan bir adamdı işte.

***

İnsan-Tanrı teklifiyle bana geldikten kısa bir süre sonra kendimizi bu halde bulduk. Yola çıkmadan önce İnsan-Tanrı’nın bana yaptıracağı birkaç ayak işi vardı.

Asura Krallığı’nda eski püskü eşyalarla dolu bir deponun arkasında çürümeye terk edilmiş bir iblis kılıcının bıçağını kaptım, sonra Kral Ejderha Diyarı’ndaki bir mezar tepesinden bir kabza buldum, sonra bunları iblis silahlarından anlayan bir demirciye götürüp yeniden dövdürdüm. Gidip İblis Kıtası’ndaki bayağı tekinsiz bir kabile tarafından yapılan şu içkiden temin ettim. Birkaç ufak tefek şey daha. Hiçbirinin ne işe yaradığını bilmiyordum tabii. Yine de İnsan-Tanrı’nın anlattıklarından yola çıkıp olup bitecekleri elimden geldiğince hayal etmeye çalışınca, bu eşyaların nasıl işe yarayabileceğini görebiliyordum. İşi sıkı tutmakta fayda var derler ne de olsa. Fazla hazırlıklı olmak hazırlıksız olmaktan iyidir. Ben de biraz burnumu sokup etrafı soruşturttum ama istihbarat toplama konusunda İnsan-Tanrı’nın eline su dökemeyeceğim için bu emeklerin çoğu boşa gitti.

Bütün bunlardan sonra, İnsan-Tanrı’nın talimatıyla kuzeye doğru yola koyuldum.

Rudeus’un aksine, bende kadim Ejderha Kabilesi’nin ışınlanma kalıntıları yoktu, bu yüzden seyahat süresi konusunda elim kolum bağlıydı. Ama işin komik yanı, etrafta başka ışınlanma çemberleri de vardı. Orsted’in bunlardan haberi var mıydı yok muydu bilmiyordum. Pek kullanıyor gibi durmuyordu, ben de bir yerden bir yere gitmek için onları kullandım. Sayıları azdı ve seni tam olarak istediğin her yere götüremiyorlardı belki ama yine de çok işime yaradılar.

İnsan-Tanrı’nın lafıyla, nihai hedefime en yakın kasabaya gittim, soğuk hava teçhizatı depoladım, sonra da yeni yeni tutmaya başlayan karın içine doğru bata çıka ilerledim.

Ormanın ortasındaki bir vadiye doğru gidiyordum ve o orman canavarlarla dolup taşıyordu. Yolumun birkaçıyla kesişeceği kesindi. Benim gibi ne silahı ne de savunması olan bir adamın tek başına oralara girmesi zaten akıl kârı değildi.

Ama benim de kendime göre birkaç numaram vardı. İnsan-Tanrı, ormana doğru zamanda girip doğru anda doğru şeyi yaparsam, hiç başım ağrımadan bir noktadan diğerine ulaşabileceğimi söylemişti. Mesela bana, “Büyük bir Tournel Ağacı’nın altındaki mağaraya vardığında dur ve yola devam etmeden önce yavaşça yirmiye kadar say,” demişti. Ben de söylediği gibi yaptım; önünden geçtiğim her Tournel Ağacı’nın dibini kontrol ettim. Iskalama şansım yoktu. İnsan-Tanrı orada bir mağara olduğunu söylediyse, kesinlikle oradaydı.

İşe yaradığına dair en ufak bir belirti olmayacak, bunu neden yapmam gerektiğine dair hiçbir açıklama da yapılmayacaktı. Yavaşça yağan karın altında, belki ancak bir çocuğun saklanabileceği büyüklükteki o küçük deliğin önünde öylece dikilip yavaşça yirmiye kadar sayacaktım. İçeri bakmayacaktım, dışarı bir şey çıkarmayacaktım, içeriden de sürünen bir şey çıkmayacaktı. Her şey mükemmel gitse, olabilecek en iyi senaryoda bile hiçbir şey yaşanmayacaktı. Ne halt ettiğimi anlama ihtimalim zerre kadar olmadan, alelacele yoluma devam edecektim.

Ha, ama orada bir saniye bile fazla oyalanacak olsaydım, başıma çok fena bir iş gelirdi.

Şimdi, ben de öyle tecrübesiz biri değilim; neyin ne olduğunu az çok kestirebiliyordum. Sonuçta S-rütbeli bir maceracıyım. O deliğe ne tür bir canavarın yuva yaptığını iyi biliyordum. Burası, devasa geyiklere benzeyen yaratıklar olan Kar Geyikleri’nin yavrularının yaşadığı yerdi. Kışı orada geçirip ilkbaharda dışarı çıkarlardı. Doğal avcılarından… yani temel olarak diğer tüm etoburlardan ve canavarlardan korunmak için oraya sığınırlardı. Peki bu ormanın ağası kimdi? Buz Pençeli Kaplan tabii. Avlarının peşinden karı kazarak ilerler, hiç beklemediğin anda üzerine çullanırlardı. Ben fark etmemiştim ama kahretsin, büyük ihtimalle bir Buz Pençeli Kaplan tarafından takip ediliyordum. Fakat buradaki minik yavru, onun için çok daha kolay ve lezzetli bir öğündü. Küçük Kar Geyiği yavrusunun ruhu şad olsun artık.

Neyse işte, geleceği görebildiğinde işler böyle yürüyordu. Ortam tehlikeli olabilirdi ama ölme korkusu yaşamana gerek kalmazdı. Beklenmedik hiçbir şey yaşanmazdı. Birkaç çizikle, birkaç morlukla atlatabilirdin belki ama işi her zaman bir şekilde hallederdin.

İşte ormanı bu şekilde aştım.

Tam ormanın çıkışında vadiyi buldum. İçinden dondurucu bir rüzgâr esiyordu; uçurumun kayalık duvarları tamamen buz tutmuştu. Dipsiz vadi boyunca akan nehirde buz kütleleri yüzüyordu.

“Brrr…” Ürperdim.

Havaya sadece soğuk demek yetersiz kalırdı. Bir an önce buradan çekip gitmek istiyordum. Ama bu hissi bastırıp yola koyuldum. Buz tutmuş vadinin kenarı boyunca yarım gün yürüdüm, sonunda uçurumun aşağısına inen bir patika buldum. Patikayı takip ederek aşağı indim ve onu bulana kadar vadinin içlerine doğru ilerlemeye devam ettim.

Devasa bir kayaya sırtını vermiş, kılıcını kucağına almış oturuyordu. Önünde gürül gürül bir kamp ateşi yanıyor, şişe geçirilmiş kocaman bir et parçası cızırdayarak pişiyordu. Ne eti olduğunu sormama gerek bile yoktu; adamın ve ateşin hemen arkasında yatan leşi görebiliyordum.

Kar beyazı pullarla kaplıydı, kocaman pençeleri ve keskin dişleri vardı: Bir Kar Ejderhası. S-rütbeli bir canavar. Bu yaratıklar, A-rütbeli Beyaz Ejderhalar’ın ani mutasyon geçirmesiyle ortaya çıkardı. Bir Beyaz Ejderha’nın iki katı büyüklüğündeydiler, buz püskürtürlerdi ve ileri seviye su büyüsü kullanabilirlerdi. Kanatları uçmak için değil, daha yükseğe sıçramalarına yardımcı olmak içindi. Kaslı bacaklarıyla vadinin dik kayalıklarını teper, avlarının üzerine yukarıdan çullanırlardı.

Teknik olarak gerçek bir ejderha sayılmazlardı ama yine de Beyaz Ejderhalar’a kıyasla ejderha soyuna çok daha yakındılar. Ejderhalar kadar güçlüydüler, bu yüzden de onlara Kar Ejderhası denmişti işte. Son derece nadirdiler; Beyaz Ejderha sürülerini dehşete düşürür, tüm sürüyü silip süpürürlerdi. Öyle tek başına avına çıkacağın türden bir canavar değildi anlayacağın.

Ama bu adam, o belalı mahluku tek başına devirmiş gibi görünüyordu. Şaşırmamıştım bile. Zaten bunu yapabilecek tipte bir adam olduğunu biliyordum. Ve şimdi onunla iki çift laf edecektik.

Ona yeterince yaklaştığımda sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Bu adam beni öldürürdü. Beni uyarmasına gerek bile yoktu. Bu noktadan sonra kılıcının menziline gireceğimi ve sonuçlarına katlanmaya hazır olmam gerektiğini biliyordum. Yüzüme kramp girecek gibi oluyordu ama kendimi gülümsemeye zorladım. Korkumu gizleyecek, dışarıya özgüven saçacak bir tebessüm. Sonra, yüzümdeki o tebessümü bozmadan yanına doğru ilerledim. Adama tepeden bakmak bir garip hissettiriyordu ama herif oturuyordu işte, ne yapaydım yani?

“Evet?” dedi.

Bu bir meydan okumaydı ama sesi ölümcül derecede sakindi. Beni tehdit etmeye ya da gözümü korkutmaya çalışmıyordu; sanki birine adını soruyormuşçasına, aniden belirmemin sebebini umursamazca soruyordu sadece.

Ben de cevap verdim: “Ben Geese.”

“Sana adını sormadım,” diye karşılık verdi.

Pekala, durumu yanlış okumuştum. Nereden başlasam diye düşündüm. Onunla konuşacak çok şeyim vardı. Yine de başlangıç olarak çenemi kapatıp öylece dikilmeye karar verdim. Böyle tipler tatlı dillilerden nefret ederdi. Onların ikna etme yöntemi kendilerine hastı.

Ne demek istediğimi anlayanınız vardır, o yöntem “şiddet”tir. Hani şu benim hiç beceremediğim meret. Özellikle de bu adam söz konusuysa, uyguladığı şiddet kusursuzdu. Muazzam bir şeydi, dünya standartlarındaydı. Ama burada buna başvurmaya hiç gerek yoktu. Kesinlikle arıza çıkarmaya falan niyetim yoktu. Sessizlik gayet iş görürdü.

“Neler dönüyor ulan burada?” diye hırladı.

Ne demek istediğimi anladınız mı? Ağzımı sıkı tuttum ve kendi kendine konuşmaya başladı. Dahası da vardı. “Geçen gece insan tanrı mıdır her ne zıkkımsa, öyle bir piç kurusu rüyama girip ona yardım etmemi istediğini söyledi. Onu dinlersem hayallerimi gerçekleştirecekmiş. Kanıt olarak da bana bu yeri tarif etti. Çıkıp geldiğimde de bu şeyle karşılaştım.” Başparmağıyla arkasındaki Kar Ejderhası leşini işaret etti.

Yavaş ol bakalım, Yüce İnsan-Tanrı, onu buraya çağıracağına dair bana hiçbir şey çıtlatmamıştın. Biri bana buraya gelmemi söyleyip ardından karşıma böyle bir canavar dikseydi, tuzağa düşürüldüğümü düşünürdüm.

“Çömezken bir Kar Ejderhası’na çatmış, canımı zor kurtarmıştım,” dedi. “Bir gün geri dönüp onu öldürecektim ama zamanla aklımdan çıkıp gitmiş. İnanabiliyor musun? Buraya bir geliyorum, tam karşımda.”

Hah, demek tezgahın bu, diye geçirdim içimden. Şimdi jeton düşmüştü. İnsan-Tanrı bu tür işlerin piriydi. Hayallerini gerçekleştirmek ya da en azından buna yaklaşmak konusunda üstüne yoktu. Her neyse, üzerine salınan koca bir Kar Ejderhası’na rağmen adam tongaya basmış gibi hissetmiyordu belli ki.

Ah, tabii ya, nasıl unuttum. Şu bizim klasik kahraman tiplerinden biri işte.

“Ben de onu öldürdüm, sonra da sen çıkageldin,” diye devam edip beni işaret etti. “Maymun suratlı bir herif… Hey, adının Geese olduğunu söylemiştin, değil mi?”

Sonunda başını kaldırıp bana baktı ve yüzünü ilk defa o an gördüm. Öyle aman aman güçlü biri gibi durmuyordu. Tüm vaktimi insanları okumaya harcadığım için, yüzlerine bakarak kimin güçlü kimin zayıf olduğunu genelde anlarım. Mesele sadece ne kadar sert ya da kaba göründükleriyle ilgili değildir. Her şey yüz ifadelerinde gizlidir. Güçlü insanlar genelde her şeylerini ortaya koyarlar. Her gün canla başla çalıştıkları için, çektikleri zorlukları bir dert olarak görmezler. Bu onlara göre gayet normal bir iştir. Kendi kapasitelerine dair net bir vizyonları vardır ve asla tereddüt etmezler. Bu da genellikle sahte bir maske takmaya ihtiyaç duymadıkları anlamına gelir.

Bu herif de gösteriş falan yapmıyordu ama açıkça bocalıyordu. Biri çıkıp gelmiş ve doğru bildiği her şeyi paramparça etmişti. Şimdi ise bitkin düşmüş, sabrı tükenmiş, sınırlarına dayanmıştı. Yüzündeki o ifadenin bana anlattığı şey tam olarak buydu. Ooo, anladım. Şimdi çaktım köfteyi. Fena halde tekmeyi yemişti, hem de çok kısa bir süre önce. Epey benzetilmişti! Yarı ölü hâle getirilmişti. Karşımdaki adam, böyle bir şeyin mümkün olabileceğine asla ihtimal vermeyen ya da en azından bu kadar düşmeden önce önünde birkaç yılı daha olduğunu sanan biriydi.

Dünyası öyle bir sarsılmıştı ki ne düşüneceğini bilemez hâldeydi. Özgüveni yerle bir olmuş, yaralarını yalamak için buraya çekilmişti. Ah evet, olayın ne olduğunu çok iyi biliyorum. Yüzlerce kez gördüm böylelerini. Hiçbiri senin kadar sıra dışı değildi belki ama hepsi kendi çapında güçlü adamlardı. Kendini yenilmez sanan o kocaman heriflerin, biri onlara boylarının ölçüsünü verince yüzlerine yerleşen o çaresiz ifade kolay kolay unutulacak türden değildir. Ama bak ne diyeceğim ahbap, moralinin bozuk olması her şeyin bittiği anlamına gelmez.

Yine de adam zanaatının ustasıydı. Onu tepe tepe kullanabileceğimden hiç şüphem yoktu.

“Açıkla,” diye emredince sonunda ağzımı açtım. Ona söyleyecek çok şeyim vardı. İnsan-Tanrı bana bunun künyesini verdikten sonra kafamda ufak bir konuşma hazırlamıştım. Şu ana kadar dut yemiş bülbül gibi susmamın sebebi de buydu zaten. Bunun gibi herifler, tatlı dille kandırmaya çalışıp lafı uzatmaya kalktın mı cinnet geçirecekmiş gibi küplere binerler. İkna sanatının olayı açık ve net olmaktır.

“İlk olarak… Şey, evet, İnsan-Tanrı’nın temsilcisi olarak buradayım.”

“Temsil-ne?”

Ne dedin? Daha önce hiç mi ‘temsilci’ lafını duymadın? Ah, tahsilsiz tiplere hiç katlanamıyorum… Amann, neyse tamam, yakaladın beni. Sanki ben okula gittim de.

“Bak şimdi, İnsan-Tanrı hayallerini gerçekleştirecek. Karşılığında ise küçücük bir ricası var. Müttefik topluyor. Ben de burada ne dersin bilmem, ekibi toplayan bir tür ayak işçisiyim işte.”

“Hah, hayaller ha…?” dedi. “Sen ve patronun hayalimin ne olduğunu biliyorsunuz yani?” Kılıcının kabzasını okşadı.

Ooo ho ho, bak bu korkutucu işte. Sadece kabzayı okşamakla yetindi ama canı öyle bir istese ben daha gözümü kırpmadan o kılıç kınından çıkmış, kafam da vücuduma elveda demiş olurdu. Ya da belki de sağ ve sol gözüm birbiriyle helalleşirdi. Bu herifin beden dili bana bas bas bağırıyordu: Ciddi konuşmazsam ölmüştüm. Hoşuna gitmeyen bir cevap verirsem, yine ölmüştüm.

Neyse ki hayalinin ne olduğunu biliyordum. İnsan-Tanrı bana her şeyi önceden anlatmıştı. Bu zavallı eziğin neden tek başına buralarda süründüğünü biliyordum. Ama ya bu bilgi yanlışsa… Yani, bana yanlış bilgi vermek tam da onun yapacağı işti doğrusu.

Ah, Yüce İnsan-Tanrı, beni yüzüstü bırakma. Ben ki Senin mütevazı bir kulunum, burada ölürsem hiç komik olmaz.

“Ejderha Tanrısı Orsted,” dedim. Etrafımızdaki sıcaklık bir anda düşmüş gibi hissettim ama bu da bana tam 12’den vurduğumu gösterdi. Yakalayabileceğim en ufak bir tepki bile vermeseydi, ayvayı yemiş olurdum. Resmen bu iş olmuştu. Bilmemem gereken bir şeyi ona söylemiştim. Zihni yaşadığı şokla çalkalanırken, tekrar düşünmeye fırsat bulamasın diye konuşmaya devam ettim.

“Ejderha Tanrısı Orsted’i yenmek istiyorsun. Çok zaman önce seni bir kere yendi, sen de var olan en güçlü kişi olmak için antrenman yaptın ve bir şekilde oraya ulaştın. Ama sonra, kendi kendine koyduğun kısıtlamalarla zincirlendiğini fark ettin; artık hedefin olan o nihai düşmanın peşinden gitmeye bile çalışmıyordun. İnsan-Tanrı da Orsted’in peşinde.”

“Tek bir farkla; O şan şöhret peşinde değil, sadece onun ölmesini istiyor. Gerekli olan her yolu kullanarak, değil mi? Sen de o yollardan birisin, anladın mı? Ama… kusura bakma ahbap, tek başına hiç şansın yok. Partiye birkaç kişiyi daha davet edeceğim.”

“Sakin ol bakalım, bana öyle dik dik bakma! Az önce söylediğim şeylerden biri bile yanlış mıydı? Tek başına Orsted’e rakip olamayacağını sen de gayet iyi biliyorsun.”

“Ama denemek istiyorsun, değil mi? Bunca zamandır bunu istiyordun. Aksi takdirde bunca yıl yaşadığın evinden asla kaçmaz, o kadar zamandır bel bağladığın her şeyi geride bırakmaz, aileni satıp buralarda serseri gibi yaşamaya gelmezdin. Devlet kapısında rahat bir işin olabilirdi. Canının istediği her yere gidebilirdin. Yanlış mı düşünüyorum? Ha?”

“İşte bu yüzden sana sunduğum şey, Orsted’e meydan okuma hakkı. Öleceğin güne kadar buralarda sürtüp dursan bile onunla asla karşılaşamayabilirsin. Veya meydan okumanı kestirip atıp seni kapı dışarı edebilir. Ama benimle takılırsan, kapışmanız için sana mümkün olan en iyi sahneyi hazırlayacağım. Orsted’in kaçıp saklanamadan seninle yüzleşmesini sağlayacağım.”

“Ağır ol bakalım, anlıyorum. Ne düşündüğünü anlıyorum. Orsted’in karşısına çıkmaya hakkın olmadığını sanıyorsun. Ama seni en son yendiğinde kendi kendine yemin etmemiş miydin? Bir daha asla kaybetmeyeceğini söylemiştin. Ne Orsted’e ne de başkasına. Ve bunu başardın da; daha geçen güne kadar yenilgisizdin.”

“Ve evet, kaybettin. İkinci kez yenilginin tadına baktın. O yemini etmiş olmana rağmen hem de. Genelde o küçük sinekleri nasıl eziyorsan, seni de öyle paspas ettiler. İşte bu yüzden bu vadide sürünmek için bir köpek gibi kuyruğunu kıstırıp kaçtın. Orsted’i aramıyorsun bile, öyle amaçsızca dolanıyorsun. Evet, anlıyorum. Hak etmiyorsun, değil mi? Sadece bir kez bile olsa yenildiğin için Orsted’e meydan okuma hakkını kaybettin.”

Gözlerinde artık keskin bir parıltı vardı. Yine de kılıcıyla üzerime yürümedi. Bunun yerine kelimelerini kullandı.

“Yanlış,” dedi.

“Aynen öyle, haklısın! Hepsi külliyen yanlış! Tepeden tırnağa yanlış hem de!” Nereye varmak istediğimi anlamıştı. Sözlerim ona ulaşıyordu. “Hak etmemek de ne demek? Bal gibi de hak ediyorsun! Hadi ama. Bir numaranın karşısına çıkma şansı elde etmek için önce iki numara olman gerektiğini kim söyledi? Başkası seni devirdi diye bu durum Orsted’in karşısına çıkamayacağın anlamına mı gelir? Kim diyor bunu? Hiç kimse! Bak şimdi, şöyle bir düşünürsen herkesten daha çok hakkın var buna. Tüm hayatını bu uğurda dirsek çürüterek geçirdin!”

Gözlerinde bir gölge belirdi. Çatlamaya başlamıştı. Ufacık bir dürtme daha lazımdı.

“Orsted’e meydan okumalısın. Kazanmak ya da kaybetmek kimin umurunda? Zayıf düşmüş olabilirsin, en parlak dönemini geride bırakmış olabilirsin—ne fark eder? Hatta böylesi belki daha bile iyidir! Valla bak, belki de gerçekten daha iyidir! O zincirleri kırıp atmanın tam zamanı. Omuzlarında hiçbir yük olmadan gidip onunla yüzleşebilirsin.”

“Ha tabii, belki de ezilip gidersin. Ne olmuş yani? Ne yapacaksın peki, yaşlanıp elden ayaktan düşene ve sokak köpeği gibi geberip gidene kadar böyle amaçsızca dolanacak mısın? Gerçekten buna razı mısın? Sen öyle ezik biri değilsin, değil mi?”

“Seni tutan ne öyleyse? Hadi. Katıl bana. Birlikte Orsted’in tepesine bineriz. Ne diyorsun?” Sözlerimi bitirip elimi ona doğru uzattım.

Çıtını çıkarmadı. Gözleri gölgeliydi; tereddütle, bocalayarak doğrudan bana bakıyordu.

Ooo, fazla kaçırdım galiba.

Elindeki tüm bilgiyi bir anda boca etmek ve karşı tarafa ancak onu belli bir yola soktuktan sonra düşünme fırsatı vermek her zaman en iyi taktiktir. Bu tür restleşmelerin olayı şudur: Çok fazla çene çalarsan adam kendini tamamen dış dünyaya kapatır. Söylediklerimin bazılarına tepki veriyordu, ben de işlerin yolunda gittiğini sanmıştım. Ama belki de öyle kafası çok çalışan bir tip değildi. Beklenmedik bir durumdu ama böyle bir riski göze almam gerekiyordu zaten. Neyse, insanların kafatasına bir sürü kelime tıkıştırarak onları istediğin gibi düşünmeye zorlayamazsın. Bu yüzden önce biraz bocalatır, tonu belirler ve düşünceleriyle baş başa bırakırsın. Ona bütün denklemi vermiştim, sadece parçaları birleştirmesi gerekiyordu. Ama içindeki bir şey onu tutuyordu işte. Yemi yutmak için bir bahaneye ihtiyacı vardı, işte o zaman onu avcumun içine alacaktım. Benim tarzım bu.

Aslında biraz daha zeki biri olsaydı çoktan ikna olmuştu bile. Yazık oldu.

Hiç konuşmuyordu. Çıt çıkarmıyordu. Bu vadi Kar Ejderhası’nın yuvasıydı. Bizi rahatsız edecek başka canavar yoktu burada. Rüzgâr bile esmiyordu. Donmuş dereden gelen su sesini bile duyamıyordum. Zamanın aktığını bana hissettiren tek şey, kızaran etin cızırtısıydı.

Adam sadece sessiz kalmakla yetinmiyordu; kılını bile kıpırdatmıyordu. O kadar hareketsizdi ki ölmüş sanabilirdiniz. Varlığını tamamen gizlemişti, sanki burada hiç yokmuş gibiydi.

Sessizlik beni gererdi. Her yer sessizse, bu yalnızım demekti. Tek başıma bir hiçtim ben. Şurada pusuda bekleyen tek bir canavar çıksa işim bitmişti. Hemen teslim olup bacaklarımı havaya dikecek değildim elbet ama kazanabileceğime dair kendimi kandıracak da değildim.

Elimden gelen tek şey…

Kimsenin piyonu olmakla ilgilenmiyorum,” dedi adam aniden. “Bu dağ başında çürüyüp gidecek olsam bile.

Uzattığım eli tutmadı. Daha da kötüsü, kılıcına davrandı. Bütün vücudumdan soğuk terler boşaldı. Her bir hücrem oradan arkama bakmadan kaçmam için haykırıyordu. Ama beynim bu dürtüyle savaşıp olduğum yerde kalmamı söyledi. Kaçamayacağımı biliyordu. Bu adam göz açıp kapayıncaya kadar beni kıyma yapabilirdi. Cesedim, bahar gelip karlar eriyene ve böcekler beni ziyafet çekerek yiyene kadar karların altında gömülü kalırdı.

Ama hâlâ tek parçaydım. Benimle kedi fareyle oynar gibi oynamıyordu. Beni öldürmek isteseydi işim bir saniyede biterdi. Öyleyse neden…?

Tam o sırada adam mırıldandı: “Hey, maymun surat. Ne diye yapıyorsun bunları?

Sanki beni öldürmeden önce cevap vermem için son bir şans veriyordu. “Bana gelip bir sürü saçmalık savurduktan sonra kafanı kopartıp zavallı cesedini buracıkta bırakabileceğimi hiç düşünmedin mi?

Ha, düşünmez olur muyum hiç. Hem de defalarca düşündüm. Gözü dönmüş bir deliye her yaklaştığımda, avazım çıktığı kadar çığlık atma isteğimi bastırıp onları tatlı dille vazgeçirmek için aklımın her kırıntısını kullanırken hep bu geçerdi aklımdan.

Ama asıl ben sana sorayım; senin gibi adamların tepesini attırmamak için ne kadar canımı dişime taktığımı hiç düşündün mü?

Efendin sana hangi hayali bahşediyor, ha? Bunu ne uğruna yapıyorsun?” diye sordu adam.

Ne uğruna mı…?” Bu soruyu hiç beklemiyordum. Ama şimdi düşününce mantıklı geliyordu. Dışarıdan bakan biri için epey kafa karıştırıcı bir halim olmalıydı.

Şunu bilmeni isterim ki, ben İnsan-Tanrı’nın sadık bir kulu—

Bana şu ‘inanç’ zırvalarını okuma,” dedi.

Üzerime adeta saf bir kötülük dalgası çöktü. Bacaklarım zangır zangır titremeye başlamıştı. İçimde bir şeyler kasılıp duruyordu. Öylesine yoğun bir histi ki, o ana kadar yaşadığım her şeyi bir hiçmiş gibi hissettiriyordu. Hatta o an çoktan ölüp ölmediğimi bile sorgulamaya başlamıştım.

Ben de zamanında dindar müritlerle çok karşılaştım. Şu kıymetli tanrıları uğruna her şeyi yapabilecek Milis Şövalye Tarikatları gibi manyaklarla mesela. Ama sende o havayı zerre kadar sezmiyorum.

Hop, yavaş ol bakalım, beni onlarla bir tutma. Milis Şövalye Tarikatları dediğin bir avuç tescilli yobazdan başka bir şey değil.

Gerçi, Orsted’e meydan okumak belki benim de onlar gibi olduğumu gösteriyordu. Evet, bu açıdan bakınca mantıklı geliyor. Yedi Büyük Güç’ün iki numarası, aynı zamanda bu adamın uğruna tüm hayatını feda edip yenmeye çalıştığı rakibi ve—

Hoş, benim dövüşeceğim tek kişi Patron. Ama söz konusu ben olunca bu durumu pek de değiştirmiyor. Benim gibi biri neden yenemeyeceği, kendisini fersah fersah aşan bir rakiple kapışmak için postunu tehlikeye atsın ki? Adamın bütün sorduğu buydu işte.

Haklı bir nedeni olmadan kimse böyle bir şey yapmazdı.

Ama sahi… Neden ki? Ben bu işleri İnsan-Tanrı uğruna niye yapıyordum?

Şimdi sessizliğe bürünme sırası bendeydi. Çabuk parlayan adamlarla konuşurken dut yemiş bülbüle dönmek ölmeyi istemekle birdi. Ama işin garibi, bana biraz vakit tanıdı. Sanırım öfkeli tiplerin en tepesindekiler bile bir parça sabır geliştirmeyi öğreniyordu.

Her şey yeniden derin bir sessizliğe gömüldü. Düşüncelerim geçmişe doğru sürüklendi. Çok, çok eskilere… Doğduğum andan maceracı olduğum zamanlara kadar gitti. İnsan-Tanrı ile henüz tanışmadığım o günlere.

İblis Kıtası’nın güneyinde küçük bir köyde doğmuştum. Köy reisinin beş çocuğundan üçüncüsüydüm. Ahım şahım bir durum değildi belki ama sıradan bir köylüye göre biraz daha özgürce yaşardık. Yine de o zamanlar kendimi acayip kısıtlanmış hissederdim. Görüyorsunuz ya, daha doğduğum an gelecekteki karım da yapacağım iş de seçilmişti zaten. Köy reisinin oğluna düşen görev, kendisine ne deniliyorsa o hayatı yaşamaktı. Bunu aksatmadığım sürece kafama göre takılabilirdim.

Bana biçtikleri iş kayıt tutmaktı. Yetiştirdiğimiz ve avladığımız yiyeceklerin, dış dünyayla takas ederek aldığımız malların, satın aldığımız her şeyin hesabını tutardım. Bütün köyün envanterini teker teker sayar, bir bir kaydederdim. Bütün olayım buydu.

Düşününce önemli bir işti aslında. Yıllar geçip de baştan savma defter tutan dükkânları, parasının hesabını bilemeyen maceracıları gördükçe ne kadar hayati olduğunu anladım. Ama o zamanlar genç Geese’in tek düşündüğü, bunun ne kadar iç karartıcı ve sıkıcı bir iş olduğuydu.

Yapabileceğim çok daha büyük işler vardı, diye düşünürdüm. Elime bir kılıç alma ya da büyü öğrenme şansım olsa herkese gösterirdim gününü; parmakla gösterilen biri olurdum. Hatta belki bir ülkenin hizmetine girseydim namımı hepiniz duyardınız, adımı tarihe yazdırırdım.

Ne zaman böyle çenemi tutamayıp büyük konuşmaya başlasam, babam tepeme binerdi.

Haddini bil!” der dururdu.

Geriye dönüp bakınca, babamın o sözleri beni gerçekten tanıdığı için söylediğini anlıyorum. Potansiyelimin sınırlarını biliyordu adam. Ben bilmiyordum tabii. Haddimi nereden bilecektim ki? O güne dek o sınırların dışına bir adım bile atmamıştım.

Ben de tası tarağı toplayıp kaçtım. İşimi gücümü bıraktım, evden tüydüm ve köyümüze ticarete gelen tüccar kervanlarından birine kaçak olarak bindim. Ailemi de nişanlımı da geride bırakıp civardaki en büyük kasabaya kapağı attım.

Efsanem orada başlayacaktı. Buna adım gibi emindim. Ama gerçekler tokat gibi yüzüme çarpmakta gecikmedi. Büyü olsun, kılıç ustalığı olsun, ben tam bir ümitsiz vakaydım. Ortalamayı bile yakalayamıyordum. Savaş yeteneklerini bir kenara bırakırsak, diğer işlerde herkes kadar idare ediyordum belki ama öne çıkan tek bir yanım bile yoktu. Kıçımı yırtsam ortalamanın azıcık üstüne ancak çıkıyordum. Ustalaşmak mı? Güldürmeyin beni.

Yetenekli olduğum bir şey bulmak için her yolu denedim ama nafile. Sıradanlığın çukuruna çakılıp kalmışım bir kere. Nereden baksan vasatın tekiydim. Yine de maceracı olmaktan vazgeçmedim. Hayalimdi bu benim, anlıyor musun? Uğruna her şeyimi feda etmiştim. Bütün bunlardan sonra vazgeçip tıpış tıpış köye dönecek hâlim yoktu ya.

Elim biraz yatkındı, ben de zanaatkarlığı deneyeyim dedim. F-rütbeli birkaç işi bitirmeyi başardım. Soğuktan donmamaya çalışan tek tabanca bir maceracı olarak bir şekilde su üstünde kalıyordum. Ama bu beni tatmin etmiyordu. F-rütbeli maceracı görevleri, işin özünde ayak işlerinden ibaretti. Kasabanın her işe koşan getir götürcüsü olup çıkmışım. Köydeki hayatımdan ne farkı vardı ki bunun? Ben bu pisliklerle uğraşmak için kaçmamıştım evden. Nefes kesen maceralar istiyordum! Adımı duyanların saygıyla eğileceği büyük işler başarmak istiyordum. Hayalim buydu işte.

Ben de şansımı zorlamaya karar verdim. Acemi bir edayla elime kılıcı aldım, ikinci el bir zırh takımı uydurdum, kendime birkaç takım arkadaşı bulup toplama ve avlanma görevleri için yabanın bağrına atıldım. Tam bir felaketti. Katledildik. İblis Kıtası’ndaki çoğu acemi maceracı partisi gibi, canavarlar bizi paramparça etti. Hayatta kalmamın tek sebebi, tam da olay gerçekleşmeden hemen önce gördüğüm bir rüyaydı.

Uçsuz bucaksız uzayıp giden beyaz bir zeminde, bomboş bir alanda duran ve yüzünü seçemediğim bir adam bana ilahi bir mesaj vermişti.

Şu olursa, sen de şöyle yaparsın,” diyordu bana. O kadar öylesine, o kadar rahat söylemişti ki rastgele bir rüya deyip geçtim. Anlattığı şeyin başımıza gelmesine imkân yoktu çünkü.

Ama elbette başımıza geldi. Canavarlar takım arkadaşlarımın kafalarını gövdelerinden koparıp gözümün önünde mideye indirdi; ben de köşeye sıkışmış, sümüğüm gözyaşıma karışmış hâlde tek başıma kaldım. İşte o an, rüyamdaki o gizemli adamın bana dediklerini harfiyen uyguladım. Ölümün eşiğindeki bir adam, uzatılan her eli tutardı nitekim.

Ve hayatta kaldım.

O günden sonra bizim küçük Geese, İnsan-Tanrı’nın bir müridi olup çıktı.

Müritlik hayatının cennetten farksız olduğunu düşünüyordum. İnsan-Tanrı bana kılıç sallamayı da büyü yapmayı da öğretti; bana bir İblis Gözü ayarında güç vermemiş olsa da geleceği hiç tereddüt etmeden önüme seriyordu. Geleceği bilmenin verdiği güçle dünyada basamakları birer birer tırmandım. Tek başıma asla içinden çıkamayacağım belalı durumların üstesinden tereyağından kıl çeker gibi geldim, bu sayede gerçekten güçlü adamların dikkatini çektim. O adamlar yoldaşım oldu. Geleceğe dair bilgimi onları belalardan kurtarmak ve güvenlerini kazanmak için kullandım. Onlarla birlikte nefes kesici bir maceraya yelken açtım.

Her anından deli gibi keyif alıyordum.

Gördünüz mü? Tam da dediğim gibi olmadı mı? Savaşmak dışındaki her işte bana güvenebilirsiniz!” derdim onlara. Övünüp caka satabildiğim sürece keyfime diyecek yoktu. Kendimi krallar gibi hissediyordum. O acayip güçlü tipler bana eşitleriymişim gibi davranıyor, etraftaki diğer ayak takımı da beni o harika adamlar gibi büyük bir figür sanıyordu. Bir insan daha ne isteyebilirdi ki?

Köyüm haritadan silindikten ve ben Kara Kurt’un Dişleri’ne katıldıktan sonra İnsan-Tanrı bana geleceği eskisi kadar sık anlatmaz oldu ama hiç umursamadım. Zaten Paul’ün peşinden koşturup durmaktan keyif alıyordum. Yine de kritik anlarda paçamı kurtarmak için rüyalarıma girmeye devam ediyordu. İnsan-Tanrı’nın tavsiyeleri benliğimin bir parçası hâline gelmişti artık. Gerçek bir maceracı olabildiysem bu Onun sayesindeydi.

Ama bir yanım daima boşluktaydı. Bu his, Kara Kurt’un Dişleri dağılıp da tek başıma diyar diyar gezmeye başladığımda iyice su yüzüne çıktı. Sahtekârın teki olduğum, kendi başıma tek bir şey bile başaramadığım duygusunu bir türlü üzerimden atamıyordum. Bu kadar beceriksiz biri olmasaydım belki kendime biraz olsun inanabilirdim ama savaşma konusunda tam bir fiyasko olduğum gerçeği değişmiyordu. Geleceğe dair bilgim olmasa tek işim, o gerçekten güçlü ve muazzam tiplerin peşine takılıp açıklarını kapatmaktan ibaretti.

Bütün o maceracı kimliğim, yalanlar ve gururla örülmüş boş bir kabuktan ibaretti.

Japon balığının pisliği yüzerken peşini bırakmaz ya, işte ben de tam olarak öyleydim. Elimdeki tek şey ucuz numaralar ve kıvrak bir dilden ibaretti. Gerçekten iyi olduğum tek bir şey, tek bir zanaat bile yoktu. Böyle yaşamaya razı mıydım gerçekten? İşin özüne bakarsak, benim istediğim neydi ki? Kim olmak istiyordum? Bu sorular, içimin en derin köşelerinde hep pusuda beklemişti.

Karşımdaki o huysuz adama söylediğim şey basitti. “Büyük ihtimalle anlamayacaksın ama hayatım boyunca bir kez olsun öne geçemedim,” dedim. Onu bir şeye ikna etmeye çalışmıyordum. Sadece içimden geçenleri dile döküyordum o an. “Milletin kırıntılarıyla idare ettim, hep insanlara üstünlük kuracak bir kurnazlık aradım; yalan söyledim, tatlı dille kandırdım ve başkalarının sırtından geçindim. Kendi başıma tek bir şey bile başaramadım.

İstediğim hiçbir şeye sahip olamamıştım. Bir hayalim vardı benim. Muhteşem bir maceraya atılmak ve adımı tarihe yazdırmak istiyordum. Çok şey mi istiyordum sanki? Gerçi tarih kimin umurunda ki?

Tek arzum buydu biliyor musun; özel biri olmak. Maceradan maceraya koştum koşmasına ama hep takım arkadaşlarımın peşine takılan taraftım. Bir kez olsun onları kendi gitmek istediğim bir yere sürükleyemedim. İçten içe biliyordum sanırım. Bütün gücümün ödünç olduğunu, o güçle başaracağım her şeyin içinin boş kalacağını biliyordum. İnsan-Tanrı’nın tek bir el hareketi, her şeyi bir anda elimden almaya yeterdi.

Ben de hiçbir şey arzulamamaya çalıştım. Gözümü bir şeye dikecek olursam ona asla ulaşamayacağımı düşündüm. Sadece rahatına bak, eğlen, hayat karşına ne çıkarırsa onunla akıp git. Böyle yaparsam her şey yoluna girecekti sözde. Hayatı yaşamak için ne güzel bir uğursuzluk ama, değil mi?

…Şimdi durum biraz farklı ama. İnsan-Tanrı benden yardım istedi. Her şeye gücü yeten bir tanrı alçalıp benden ricada bulundu. Bana ihtiyacı vardı. Ben çöp değildim. Ben önemli biriydim. Başka bir deyişle, bu savaşı kazanırsak bu benim özel biri olduğumun kanıtı olacaktı. Herkese karşı hep tetikte olmuş, yalan üstüne yalan söylemiş, işe yaramazın teki olduğumu düşünmüştüm. Ya bu, hep arzuladığım gibi güçlü biri olmak için elime geçen o şanssa?

İşte bu yüzden, nasıl desem…” Yine de uğruna canımı ortaya koyacağım cevap bu muydu? İçimden bir ses aksini söylüyordu. Bütün bunların saçmalıktan ibaret olduğunu fısıldıyordu. Kendi değerimin ne olduğunu zaten bildiğimi söylüyordu. Biliyordum da. Özel bir yanımın olmadığını biliyordum. Kılıç sallayamam, büyü yapamam. Sıradan bir adama kıyasla daha iyi yaptığım tek tük şey vardı belki ama hiçbirinde ustalaşamamıştım. Her boktan biraz anlayan ama hiçbir boku tam yapamayanın teki olarak kalacaktım hep. Maymun suratlı bir hiç.

Ama…

Bunun böyle bitmesine izin veremem,” dedim ve sustum. Bu sözlerin kulağıma ne kadar doğru geldiğine ben bile şaşırdım.

İşte buydu. Hep böyle hissetmiştim.

Bunca zamandır hayatın tadını çıkaracak kadar iyi vakit geçirdiğimi, günün birinde bir hendekte geberip gideceğimi ve her şeyin biteceğini sanıyordum. Ama içimin derinliklerinde bambaşka şeyler hissediyordum.

İzin veremezsin, ha…?” dedi adam. Elini kılıcından çekti. Az önceki o parıltı gitmiş, gözleri ferini kaybetmişti. “Haah, yalan mı yani? Sonuna kadar haklısın.

Aklıma ilk geleni pat diye söyleyivermiştim ama düşününce, söylediğim şey bu adamın durumuna da cuk oturmuştu.

Her şeyin böyle son bulmasına izin veremezdim. Ben razı gelemezdim buna, o da gelemezdi.

Pekala,” dedi yüzünde yırtıcı bir sırıtışla. Ardından hâlâ havada duran elime uzanıp kavradı. “Gidip senin piyonun olacağım.” Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki insan ister istemez bir parça sönük kaldığını hissediyordu. Ama az önce söylediklerim bu adamın fikrini değiştirmeye yetmişti. Karşımdaki adam… Tüm insanlığın adını ezbere bildiği, dünyanın en büyük kılıç ustasından başkası değildi.

 

Peki şimdi ne yapacağım? Seni mi koruyacağım?” diye sordu.

I-ıh, yok…

Yüzümde bir tebessüm belirecek gibi oldu ama kendimi hemen bastırdım. Belki de gerek yoktu ama insanların karşısında sırıtıp durmak iyi bir alışkanlık değildi. İnsanı kaçırırdı. Bak bu da bir başka uğursuzluk işte, yaz bunu bir kenara.

Şimdilik buraya gideceksin,” diyerek eline bir harita tutuşturdum. “Oraya vardığında bir sonraki adımı söylerim. Bir şey daha var; karşılaşırsak beni tanımıyormuş gibi yapacaksın. Bunların hepsi son derece gizli.

Son hesaplaşmanın yapılacağı yer zaten belliydi. Böyle tipleri davet etmekle uğraşmadığım zamanlarda orayı hazırlıyordum. Her şeyi sağlama almak için acele etmiyor, temkinli davranıyordum. Kaybetmeye niyetim yoktu.

Haritayı aldıktan sonra, “Makul,” dedi. “Ama bak, söyleyeyim. Ben oyuncu falan değilim. Yakayı ele vermek istemiyorsan ayağımın altında dolaşmasan iyi edersin.” Arkasını dönüp yürümeye başladı. Sanki beni zerre umursamıyordu; hatta sanki orada bile değildim.

Bu hoşuma gitmişti. Bütün hayatını kılıcına adayarak yaşadığı her halinden belliydi. Boş hareketleri, boşa harcayacak lafı yoktu. Bir şeye karar verdi mi dosdoğru yapardı. Yönlendirmesi en kolay insan sayılmazdı ama delicesine güçlüydü. Ve şimdi… benim piyonum olmuştu.

Gözden kaybolana dek uzaklaşan sırtını izledim. Sonra da sevinçli bir nidayla yumruğumu havaya savurdum.

***

O ilk adam en kolay olanıydı. Tanıtılmaya ihtiyaç duymayacak kadar büyük bir isimdi ve benim gibi bir hiçe ayıracak vakti varmış gibi davranmadığı da kesindi ama en nihayetinde tek yapmamız gereken konuşmaktı. Söylediklerime ikna olmuş ve kendi rızasıyla bana katılmıştı. Zamanlamanın da etkisi vardı elbette. Bunca plan program ve tasadan sonra, nihayetinde ikna etme amacı gütmeden söylediğim bir söz tesadüfen onun durumuna cuk oturmuştu. Doğru kelimelerle yaklaşan biri olursa, insanlar içlerini kemiren dertleri her neyse eninde sonunda dökerlerdi.

En nihayetinde olan biten bundan ibaretti işte. Fena iş çıkarmadım, değil mi? Bazı yerlerde şansım yaver gitti gitmesine ama yine de adamın aklını çelmeyi başardım.

Gelgelelim şöyle de bir durum var ey yüce İnsan-Tanrı. O adamla konuştuğumdan beri içimi bir huzursuzluk kapladı. Belki de bir detay gözümüzden kaçtı, bilirsin ya? Sanki yolun bir yerinde bir tuzağa düşecekmişiz gibi bir his var içimde.

Eee, Tanrım… Bunun neyle ilgili olduğuna dair bir fikrin var mı?

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
5 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla