Mushoku Tensei Cilt 21 – Bölüm 1 / Aptalı Oynamak

Aptalı Oynamak

Maceracılar Bölgesi’ne iniş yaptık. Havalanalı… ne kadar olmuştu, on ya da on beş dakika mı?

“Offf.” Derin bir nefes verdim.

Büyülü sıçramanın ardından yere iniş talimini daha önce defalarca yapmıştım, artık yüzüme gözüme bulaştırdığım pek olmuyordu. Çok şükür bu kez çarpmanın etkisiyle bacaklarımı kırmamıştım. Havada geçirdiğimiz süre altı üstü on beş dakika kadardı belki ama Zenith kaybolalı saatler geçmişti bile. Bir an önce onu bulmam gerekiyordu. İçim içime sığmıyor, bir an önce harekete geçmek istiyordum ama yine de mantıklı hareket etmek zorundaydık.

Cliff’in evine döndüğümde Zenith ortalıkta yoktu. Anlaşılan Geese onu yürüyüşe çıkarmıştı. Çok geçmeden dönerler diye düşünmüştüm ama hava kararmaya yüz tuttuğu hâlde hâlâ ikisinden de iz yoktu. Geese S-rütbe bir maceracı olabilirdi ama dövüş konusunda tam bir fiyaskoydu, üstelik bir iblisti. İblis soyuna Milis Krallığı’nda nasıl muamele edildiğini bilmeyen yoktu. Geese, ilk bakışta canavar ırkına benzediği için aradan sıyrılıp bazı sözlü ve fiziki tacizlerden kurtulabiliyordu; yine de şehir muhafızlarının yanlış anlayıp zihinsel engelli bir kadını kaçırdığı gerekçesiyle onu tutuklamış olma ihtimali vardı. Hele Latria ailesinin Zenith’in bir iblisle dolaştığını duyması hâlinde neler olacağını aklıma bile getirmek istemiyordum… O bunak cadı Claire Latria, Zenith’i bu hâldeyken bile zorla evlendirmeye çalışıyordu. O kadının ne haltlar karıştırabileceğini kim bilebilirdi ki?

Zenith’i bir an önce bulup korumam altına almalıydım.

“Hadi gidelim Aisha.”

“B-bir dakika bekle Ağabey…” diye karşılık verdi Aisha. Bacakları zangır zangır titriyor, dizleri birbirine çarparak yere yığılıyordu. Ayakta duracak hâli kalmamış gibiydi.

“Vakit yok, hadi,” dedim.

“T-tamam ama… en azından karadan yürüyebilir miyiz?”

Demek Aisha’nın yükseklik korkusu vardı. Benim hatamdı. Zaten etrafım yüksekten korkan insanlarla dolup taşmıştı sanki. Sylphie’nin de yüksek yerler gördü mü ödü kopardı, benim de pek düşkün olduğum söylenemezdi. Gerçi Eris kesin severdi… Off, şimdi bunları düşünecek zaman değildi.

“Yer seviyesinden koşarsak birine çarpıp kazaya yol açarız,” dedim. “Hadi, gidip Zenith’i bulalım.”

Şu anda tek odaklanmamız gereken şey aramaktı—Zenith’i ya da onun yanında olan Geese’i bulmalıydık. Zenith’i mevcut durumunda tek başına bırakamazdım.

“Iyy… Yürüyemiyorum ben.”

“Pekala, sırtıma alayım seni o zaman.”

“Uçmayacaksın değil mi?”

“Uçmayacağım,” diyerek Aisha’yı yerden kaldırıp sırtıma yükledim.

Şimdi arama çalışmalarına başlama vaktiydi. Fakat Maceracılar Bölgesi de bayağı büyüktü. Nereden başlasak ki?

“Mekanlara bir baksak nasıl olur Ağabey? Tam akşam yemeği saati. Belki bir yerlere yemek yemeye gitmişlerdir.”

“Harika fikir.”

Aisha’nın tavsiyesine uyup Zenith ile Geese’i aramak için cadde boyunca dizilmiş meyhanelerin içine göz ata ata hafif tempoda koştuk. Her yer akşam yemeği kalabalığıyla dolup taşıyordu ama aptal gibi her müşteriyi tek tek incelememe gerek yoktu. Sadece çalışanlara soru sorarak her mekanda harcadığımız vakti kısaltabilirdik. Birilerinin onları gördüğünden emindim. Yanında maymun suratlı bir iblisle dolaşan, boş gözlerle bakan bir kadını unutmak pek kolay olmasa gerekti.

Hava kararalı epey olmasına rağmen Maceracılar Bölgesi hâlâ tıklım tıklımdı. Görevden dönüp ganimetlerine sarılan maceracılar ve onlarla pazarlık eden tüccarlar; işini bitirip yiyecek bir şeyler arayan maceracılar ve onlara seslenen bar çalışanlarıyla hancıların gürültüsü ortalığı kaplamıştı. Arada birkaç kavga sesi de kulağıma geliyordu. Belki de saatten dolayı geçen hiç at arabası yoktu, bu yüzden Zenith’in rastgele dolanıp tekerleklerin altında kalmış olma ihtimali düşüktü. En azından bu içime su serpmişti.

“Maymun suratlı mı? Geese’i diyorsun sen. Ha evet, Benekli Işık Meyhanesi’nde gördüm onu.” Üçüncü meyhanede nihayet bir iz bulmuştum. Geese bu ülkede epey zaman geçirmiş, adını duyurmuştu; onu tanımaları pek de şaşırtıcı değildi.

“Yanında bir kadın var mıydı?” diye sordum.

“Kadın mı…? Bilemiyorum ki…” dedi hancı kaşlarını çatarak.

Gidip kendi gözlerimle bakmanın en iyisi olacağına karar verdim. Adresi sorup teşekkür ettikten sonra eline bir bakır sikke tutuşturdum ve alelacele Benekli Işık Meyhanesi’ne doğru yola koyuldum. İçimde çok kötü bir his vardı.

***

Benekli Işık Meyhanesi şehrin tekinsiz bir bölgesindeydi. Yan gözle süzen adamlar kasıla kasıla yürüyor, sokakta dikilen kadınları süzüyorlardı. Bunların hayat kadını olduğundan neredeyse emindim. Muhtemelen eğlence bölgesinden pek uzak değildik. Anlaşılan Milishion’da bile böyle bir yer vardı.

Adamlar meraklı gözlerle bize bakıyordu. Sanırım Aisha ve ben buraya uyum sağlamak için fazla masum ve sıradan kalıyorduk.

“Ha ha! Bak sen bizim yumurcağa, takılmaya mı geldin buralara?”

Adamlardan biri pişkince yanaşıp laf atmıştı. Eğlenmeye mi gelmişmişim? Yani elbette her alanda performansımı artırmak, kendimi geliştirmek için çabalayan biriyim ama şu an yatakta değildik, yani o manada bir—

“A-Abi, indir beni aşağı. Rezil oluyoruz!”

Neyse ki adamların derdi başkaydı; sadece Aisha’nın sırtıma nasıl sülük gibi yapıştığını merak etmişlerdi. Kızı yere indirince dik dik bakmayı kestiler.

Tabela Benekli Işık Meyhanesi diyordu. Meyhane dışarıdan bakılınca gayet sıradan görünüyordu fakat girip çıkan müşteri kitlesinin tekinsiz bir hali vardı. Bu dünyaya gelmeden önceki hâlim olsaydı, az önce kapıdan çıkan adamın tek bir ters bakışı bile korkudan ödümü patlatmaya yeterdi. Ama bu dünyaya geldiğimden beri pişmiş, sertleşmiştim. Artık böyle bir mekâna bile korkusuzca yürüyüp girebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse Sharia’daki Ruquag Paralı Askerleri bürosu çok daha ürkütücüydü. Yine de Zenith’in böyle bir yerde takılıyor olma ihtimali içimi kemirmiyor değildi. Geese ne halt etmeye çalışıyordu? Adamı severdim sevmesine ama aklı karışıp Zenith’i bir geneleve falan satmaya kalktıysa onu asla affetmezdim. İki kolunu da koparırdım. Bacaklarını da.

“Hoş geldiniz!” İçeri adım attığımızda hancının neşeli nidası mekândaki uğultunun arasından sıyrılıp kulağımıza ulaştı. Meyhane dışarıdan tekinsiz görünse de içeri girdiğiniz an insanı saran sıcak bir havası vardı. Kendimi hiç de yabancı gibi hissetmemiştim. Zaten müşterilerin tamamı da öyle tekinsiz tipler değildi; etrafta gayet sıradan görünen bir sürü maceracı da vardı. Odadaki yüzleri hızlıca gözden geçirdikten sonra tam hancıya dönüyordum ki—

“İşin püf noktası da burası işte! Dedim ki: ‘Bence bu üç ışınlanma çemberinin üçü de tuzak, başka bir yol olmalı!’”

Bu sesi nerede duysam tanırdım. Salonun dip tarafında, maymun suratlı bir adam içkisini kafaya dikerken etrafına toplanmış genç maceracılara caka satıyordu. Yanındakiler dik saçlı bir oğlan, burnunda hızması olan uzun saçlı başka bir çocuk ve çekik gözlü, saçını tuhaf bir renge boyatmış bir kızdı. Adam… nasıl desem? Yaşını başını almış bir özentiyi andırıyordu.

Zenith ortalıkta yoktu. Gözlerimle tüm salonu taradım ama onu hiçbir yerde göremedim.

“…Sonra tam da tahmin ettiğim gibi, o gizli yolu kahretsin ki bulduk! Doğruca boss’un odasına çıkan gizli bir geçit…”

Masaya doğru yürüdüm, o sırada Geese beni fark etti. Göz göze gelir gelmez yüzünü dehşet kapladı.

“Geese,” dedim.

“O-oo, Patron! Ben de… ben de tam senden bahsediyordum! Çocuklar, bakın, size bahsettiğim Bataklık işte bu adam!”

Diğer üçü ağızları açık kalmış halde bana bakakaldı. Hatta kız, elini göğsüne bastırmış, sandalyesini iki ayağı üstünde geriye kaydırarak benden uzaklaşmaya çalıştı. Geese benim hakkımda ne haltlar anlatmıştı böyle? Bir kızın benden bu şekilde irkilerek kaçması içimi biraz acıtmıştı. Ama neyse, şu an önemli olan bu değildi. Ona soracak dağ gibi sorum vardı. Ama nereden başlasam…? İlk olarak, belki de İnsan-Tanrı’nın bu işe karışıp karışmadığını bana ağzından kaçırması için onu yemleyebilirdim.

“Geese… Buna inanmak istememiştim,” dedim. “Sen… benim düşmanımsın…”

“Ha? Ne diyorsun sen?”

“Sana her şeyi anlattı, değil mi? Rüyana girdi. Şimdi ne yapacağımı söyledi mi?”

“Rüya mı? Neden bahsediyorsun sen ya?” diye sordu Geese, gergin bir kahkaha atarak. Lafı geçiştirmeye çalışıyordu.

Parmağımı ona doğrultup büyümü yoğunlaştırdım. Taş Gülesi şekillenir şekillenmez hızla dönmeye başladı; çıkardığı matkap benzeri uğultu odada yankılanıyordu. Genç maceracılar, gözleri fal taşı gibi açılmış halde ayağa kalkmaya yeltendiler.

“Olduğunuz yerde kalın,” dedim sert bir sesle; anında kaskatı kesildiler.

Doğrudan Geese’in gözlerinin içine bakarak tekrar sordum:

“Aklını ne tür yalanlarla doldurdu? Bana her şeyi anlatırsan canlı çıkmana izin veririm.”

“V-vay vay! D-dur, p-p-patlatma şunu…! Özür dilerim! Ne yaptım bilmiyorum ama benim suçum değildi! Şimdi çek şu mereti üstümden!” diye kekeledi.

Parmağımı hafifçe geriye çektim. Geese sandalyeden fırlayıp ayaklarımın dibine kapaklandı. Zerre gurur kırıntısı göstermeden yerlerde sürünüyor, özür üstüne özür diliyordu.

“Fena çam devirdim galiba! Seni kızdırdığım için özür dilerim Pa—şey, yani Rudeus! Bak, ne kadar pişmanım görüyorsun değil mi?! Ama ne yaptığımı gerçekten bilmiyorum! Ne olur söyle de adamakıllı özür dileyeyim! Beni affetmek zorundasın!”

Bu tepki beni tamamen hazırlıksız yakalamıştı; beklediğim reaksiyonun yanından bile geçmiyordu. Yoksa İnsan-Tanrı’ya hizmet etmiyor muydu? Ama hayır, henüz emin olmak için çok erkendi. Yine de içime düşen bu küçük şüphe kırıntısıyla birlikte, bunca yıllık yoldaşımın önümde el pençe divan durup yerlerde sürünmesini izlemek kendimi kötü hissettirmişti.

En sonunda konuştum: “Annem nerede?”

“Ha?” dedi Geese, kafasını hafifçe yana yatırıp yukarı bakarak. Alkolden kızarmış yüzündeki ifade tam bir şaşkınlık abidesiydi. Eğer rol yapıyorsa, harika bir oyunculuk sergiliyordu.

“Annem. Zenith Greyrat.”

“…Zenith mi? Biraz etrafı gezdirdim sadece, sonra da eve bıraktım…”

“Evde değil. Buraya gelmemin sebebi de bu zaten,” dedim kollarımı göğsümde kavuşturarak.

Tam o sırada çocuklardan biri kıkırdadı. Etrafıma baktığımda Aisha’nın yanımda durmuş, benim duruşumu taklit ederek başını salladığını gördüm. Sadece aile benzerliğiydi işte, ikimizin de şaka yapacak hali yoktu. Çocuğa öyle bir dik dik baktım ki hafif bir cıyaklamayla olduğu yerde donakaldı. Tanrı aşkına, Geese bu adamlara benim hakkımda ne anlatmıştı böyle?

“Ha… Ama, dur bir dakika… Onu eve bıraktığıma adım gibi eminim ama?”

“Nereye bıraktın?”

“Nereye mi? Şey, Maceracılar Bölgesi’nin girişine işte. Evden bir hizmetkâr onu almaya geldi, ben de onlara teslim ettim.”

Hizmetkâr mı? Bizim hizmetkârımız mı? Cliff ile ben kilise merkezindeydik. Aisha alışverişe gitmişti, Wendy de evdeydi… Hayır, bir dakika. Bahsettiği benim evim değildi.

“Latria ailesinden biri mi…?”

“Aynen, aynen. Armalarına falan iyice baktım. Hiç şüphe yok, Latria’ların hizmetkârıydı,” dedi.

Nabzım hızlandı. Zenith’i götürmüşlerdi; Latria’ların bir hizmetkârı onu alıp götürmüştü. Sakin ol, dedim kendi kendime. Düşüncelerini toparla. İlk olarak: Geese, Zenith’i dışarı çıkarmıştı. Peki ama neden?

“En başta annemi evden niye çıkardın ki sen?”

“Kötü bir niyetim yoktu Patron. Seni de onu da görmeyeli uzun zaman olmuştu, ben de biraz laflarız, hasret gideririz diye düşündüm, hepsi bu.”

Yani anlık bir hevesti. Anladım, mantıklı geliyordu gelmesine de… Ama bir dakika, oturmayan bir şeyler vardı.

“Cliff’in nerede yaşadığını nereden biliyordun?”

“Çünkü önce Latria’ların yanına gittim. Oraya gitmeyi pek sevmem ama beni karşılamak için oradaysanızdır diye düşündüm… Sonra bir iş çıktığını, seninle Zenith’in başka bir yerde kaldığınızı, oraya gitmem gerektiğini söylediler. Ben de kalkıp buraya kadar geldim.”

“Kutsal Bölge’ye gitmekten nefret ediyorsun sanıyordum.”

“O sadece… ne bileyim, iblis olduğum için orada takılırken birinin durduk yere üstüme çullanıp çullanmayacağını bilemiyorsun, ondan. Yoksa ölmek istediğimden falan değil ya,” diye itiraz etti.

Mazereti kulağa… zayıf geliyordu. Fazla muğlaktı. Bir kısmı alkolden kaynaklanıyor olabilirdi ama belki de içini kemiren bir şeyler vardı. Araya bir sessizlik girdi. Ama bir dakika, anladım. Ne olduğunu çözmüştüm. Üç aşağı beş yukarı şöyle olmuştu olay:

Dün Latria Malikanesi’nde öfkeme yenik düşüp fırtına gibi dışarı fırlamıştım. Eve dönerken peşimize adam takmış olmalıydılar. Dikkatsiz davranmışım, nerede kaldığımızı öğrenmişlerdi. Hiçbir şeyin farkına varamamıştım.

Latria’lar gelip Grimoire’lardan Zenith’i teslim etmelerini isteselerdi reddedileceklerini biliyorlardı. Düşman fraksiyonlardaydılar ve mevcut siyasi iklim Grimoire’lara doğrudan bir saldırı düzenlemeyi imkânsız kılıyordu. İblis sürgüncüleri şu an yükselişte olsa da tek bir yanlış adım sonlarını getirebilirdi. Bu yüzden Latria’lar Geese’i—kendi ayaklarıyla kucaklarına düşmüş, her şeyden habersiz bir iblisi—kullanmışlardı.

Başka bir gün olsa onun gibi bir yaratığı kapıdan kovarlardı. Ama bugün, iblis sürgüncülerinin kullanacağına kimsenin ihtimal vermeyeceği bir piyon ele geçirmişlerdi. Aklını çelip Zenith’i açık alana çıkarmasını sağlamışlardı. Koruma olmasından çekindikleri için muhtemelen kadını hemen derdest etmemişlerdi. Ama ortada koruma falan yoktu. Ben dışarıdaydım, korkunç bir tesadüf eseri Aisha da yoktu. Nihayetinde şans onlardan yana gülmüştü. Zenith’i hiç zorlanmadan almışlardı. Sonradan da yüzleri bile kızarmadan aptala yatacaklarından emindim: Geese mi? Yok, o isimde birini tanıdığımızı söyleyemem. Pis bir iblisle tanışıklığımız olabileceğini de nereden çıkardınız? Falan filan. Artık Zenith’i kaçırdıklarına göre onu saklamaları yeterliydi. Başına göz kulak olacak bir bakıcı dikmek onlar için çocuk oyuncağıydı.

“Ş-şey, Patron? Ne oluyor?”

“…Latria’lar sana nerede olduğumuzu söylediğinde başka bir şey dediler mi?”

“Ha? Şey, evet, Zenith’in evden çıkmayı özlemiş olacağını, bu yüzden onu şehirde biraz gezdirmem gerektiğini söylediler…”

Geese’i suçlamak haksızlık olurdu. Zavallının hiçbir şeyden haberi yoktu. Latria’lara gideceğimizi ve orada kalacağımızı ona söyleyen bendim. Benim içeride olduğumu düşündüyse, Latria’lar onu her zamanki sertlikleriyle karşılamadığında bile bir şeylerden şüphelenmesi zordu. Sonra da kafasını kendi masallarıyla doldurmuşlardı—haliyle adam onların kuklası olup çıkmıştı. Dikkatsiz davranmıştım. Zenith’i bugün eve götürmeliydim. Latria’ların ne mal olduğunu gördükten sonra Milishion’da bir an bile kalmamalıydık. Biraz zaman alırdı belki ama onu bizim eve götürüp sonra geri dönmeli ve tüm dikkatimi paralı asker grubunun Milishion şubesine vermeliydim. Acelem falan da yoktu. Potansiyel bir zayıflığımı yanımda taşımıştım. Bu bir hataydı. Zenith’i her şey bittikten sonra sakin sakin gezmek için buraya getirmeliydim.

Yine de bu saatten sonra pişmanlığın faydası yoktu. Zenith’i geri almam gerekiyordu.

“Geese, mesele şu ki…”

Öfkem biraz yatışınca Geese’e olan biten her şeyi anlattım ve yardımını istedim. Evet, kandırılmıştı ama tamamen masum da sayılmazdı. Son tepkisinden sonra İnsan-Tanrı’ya hizmet etmediğinden neredeyse emindim ve bu şartlar altında işe yarar her müttefike ihtiyacımız vardı.

Ben lafımı bitirince Geese’in yüzü acıyla buruştu. “…Ciddi misin?” dedi. “Şimdi düşününce, sen arada yokken bile Latria’ların hiç sorun çıkarmadan adresi vermesi garipti… Ben de arayı düzelttiğini sanmıştım Patron. Demek onu dışarı çıkarmamı bu yüzden söylemişler…”

Tedbirsiz davranıp düşmanıma zayıf noktamı göstermiştim. Ama herkes hata yapardı. Zenith’i hemen geri alacaktım.

“Tamamdır, ben varım. Sana yardım edeceğim,” dedi Geese.

“Teşekkürler,” diye karşılık verdim.

Geese’in de katılmasıyla doğruca Latria malikânesine gitmeye karar verdik… Yine de içimde derin bir umutsuzluk vardı. Onu geri almanın yolu bu değildi.

***

Malikâne ölüm sessizliğine bürünmüştü. Akşam yemeği saati çoktan geçmiş, yatma vakti iyice yaklaşmıştı. Yanımda iki kişi taşıdığım için yavaşlamıştım, bu yüzden bizi oraya olabildiğince hızlı götürdüm. Aisha her an ağlayacak gibi görünüyordu.

“Söz vermiştin…” diye mırıldandı.

Hangi yoldan gittiğimizi az çok tahmin edebilirsiniz.

“Hâlâ ayaktalar,” dedim.

Malikânenin ışıkları hâlâ yanıyordu ama kapıda ne tek bir görevli ne de çalacak bir zil vardı. Biriyle görüşmek isteseniz ne yapacaktınız ki? Belki de insanlar sadece bağırıyordu. Misafirleri nasıl karşılamayı planlıyorlardı acaba? Neyse, muhtemelen bu saatte kapılarına gelen hiç kimseyi umursamayıp geri çevirmeyi hedefliyorlardı. Her neyse.

Kapıya güm güm vurarak bağırdım: “Ben Rudeus! Evde kimse var mı?”

Komşuların şikâyet etmesi umurumda bile değildi. Adaletin tam anlamıyla benim yanımda olduğunu söylemek belki bir tık zorlama olurdu ama sonuçta makul bir sebebim vardı. Zenith’in kaçırılmasının arkasında Latria hanedanı varsa haksız olan taraf onlardı. Yok eğer değillerse, Geese’in karşılaştığı hizmetkâr hem bir sahtekâr hem de asıl fidyecinin ta kendisiydi. Bu aileyle tüm bağlarımı koparmak için elimden geleni yapmıştım; birileri onların adını usulsüzce kullanıyorsa bu da onların sorunuydu. Ama içeriden hâlâ çıt çıkmıyordu. Kapıyı daha da hırsla yumruklayıp bağırmayı sürdürdüm. Büyülü Zırhımın desteğiyle güçlenen darbelerim karşısında kapının yaldızlı parmaklıkları her seferinde biraz daha bükülüp deforme oluyordu.

“Annem hakkında sizinle konuşmam gerek!” diye seslendim. Ama elbette hiçbir yanıt gelmedi.

Eh, kapıyı kırıp içeri dalarak halletmenin zamanı gelmişti.

“Eğer dışarı çıkmazsanız kapınızı başınıza yıkacağım!” diye uyardım.

Yanıt vermeme ihtimallerine karşı sağ elimde büyü yoğunlaştırdım. Bu uyduruk kapının beni durdurabileceğini sanıyorlarsa beni hiç tanımıyorlardı demektir.

“Hop, Patron, bir dakika dur! Bunun sonu iyi bitmeyecek!”

Bu laf beni durdurdu. Haklıydı, kapıyı kırıp girmek aşırı bir hareketti. Bu durum beni çileden çıkarıyordu; paniklemeye başlamıştım. Geçen gün Claire, Zenith’i başkasıyla evlendirip çocuk yaptırmaktan bahsedip durmuştu. Bir aday bul, düğün yap, eve yerleş, çocuk yap… Aslında, tüm bu zaman alan süreci enine boyuna düşününce hâlâ vaktimiz vardı. Paniğe lüzum yoktu. Latria ailesinin hareketlerini izlesem eninde sonunda beni Zenith’e götürürlerdi. Yine de bu uzun zincirde zayıf bir halka vardı. “Çocuk yapma” aşamasına biraz yakından bakmanız yeterliydi ve ta-da! İşte karşınızdaydı.

Bir kadınla erkeği aynı yatağa atıp otuz dakika kadar beklerseniz, gereken bütün süreyi sağlamış olurdunuz. Buna işte “oldubittiye getirmek” denirdi; ben Zenith’i bulana kadar yumurtanın çoktan kırılmış olma ihtimali yüksekti. Claire’in kendi kızına karşı bu kadar acımasız olamayacağına inanmak istiyordum ama zihinsel engelli kızını evlendirmeye kalkan bir kocakarıdan her türlü kötülüğü beklerdim. İşte bu yüzden acele etmeliydim.

Yine de kapıyı yıkmak fazla fevri bir davranıştı. Taş Gülle’mle tek bir atışta orayı darmadağın edebilirdim ama o gürültü patırtı bütün dikkatleri üzerimize çekerdi. Bu ülkenin kanunlarını pek bilmiyordum ama çoğunda kapı kırmak suç sayılırdı. İnsanlar üşüşüp muhafızları çağırır da suçlu durumuna düşersem, bu iş Cliff’in ve papa’nın da başını ağrıtır, başlarına dert açardı.

Harekete geçmeden önce ne olup bittiğini tam olarak kavramam gerekiyordu.

“Haklısın. Toprak büyüsüyle kilidi açarsam içeri gizlice—”

“Nereye gizlice giriyorsunuz acaba?” diye bir ses yükseldi kapının diğer tarafından. Başımı kaldırdığımda, ne ara geldiklerini anlamadığım beş kişinin parmaklıklı kapının ardında dikildiğini gördüm. Üç asker, bir kâhya ve şık giysiler içinde yaşlı bir kadın.

“Bu da ne demek oluyor? Bu saatte kapımı güm güm yumruklamak da nesi?”

Karşımdaki Claire Latria’ydı. Bir an sessiz kaldım. Sesimi duyup mu dışarı çıkmıştı? Yoksa zaten pusuda beni mi bekliyordu…?

“Claire… Bu yaptığınız biraz fazla kalleşçe değil mi?”

“Neden bahsediyorsun sen?”

“Geese’i kandırarak annemi kaçırmanıza yardım ettirmenizden bahsediyorum.”

Bunun üzerine Claire, Geese’e bakıp kaşlarını çattı.

“Annemi kaçırmak mı? Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim dahi yok.”

“Aptala yatacağınızı tahmin etmiştim…” dedim ve Geese’e manalı bir bakış attım.

Geese başıyla onaylayıp üç muhafızdan birini gösterdi.

“İşte şu. Zenith’i almaya gelen adam tam olarak oydu,” dedi.

Bakışlarımı muhafıza çevirdim. Adam masum ayağına yatıp neyden bahsettiğimizden hiç haberi yokmuş gibi omuzlarını silkti.

Claire, Geese’e buz gibi bir bakış fırlatarak sert bir tonla konuştu: “Doktrinimiz, ailemizden tek bir kişinin bile iblislerle düşüp kalkmasını kesinlikle yasaklar. Bizim gibi bir aile, asla ama asla öyle pis bir iblisi bünyesinde barındırmaz.”

Şaşırtıcı bir şey yoktu, buraya kadar her şey beklediğim gibiydi.

“Eğer Zenith’in kaçırıldığına inanıyorsan bir arama ekibi kurulmalı. Belki de bu işin arkasında bizzat bu iblis vardır. İfadesini en ince ayrıntısına kadar dinlemek isterim…”

Geese huzursuzca homurdanarak bir adım geri çekildi. Kadının niyeti belliydi; Geese’in sesini kesmek istiyordu. Şöyle bir düşününce, Geese bu gece öldürülseydi buranın yolunu hayatta bulamazdım herhalde. Çabuk hareket etmekle ne kadar doğru bir şey yaptığımı şimdi anlıyordum.

“Yani annemin nerede olduğuna dair en ufak bir fikriniz dahi olmadığını mı söylüyorsunuz?”

“Zerre kadar yok. Bilsem dahi, sen kendi elinle bu aileyle bağını kopardın. Sana hiçbir şey söyleme yükümlülüğüm yok.”

Yaşlı cadı zehrini akıtmaya devam ediyordu… Derdi neydi ki? Beni karşısına almak ona ne kazandıracaktı? Yoksa gerçekten İnsan-Tanrı’nın müritlerinden biri miydi? Kafasında ne tilkiler dolaştığını bir türlü çözemiyordum. Peki ya gerçekten hiçbir şeyden haberi yoksa? O zaman Geese mi yalan söylüyordu? Ama neden böyle bir şey yapsın ki? Yalan söylemesine söylerdi ama kimsenin canını yakmak için yapmazdı, buna emindim.

“Claire…”

Burnundan hışımla bir nefes verip o soğuk bakışlarını yeniden bana çevirdi.

“Ne var, Rudeus? Yalan söylediğimi düşünüyorsan buyur, evimizi istediğin gibi ara.”

Demek bir şey bulamayacağımdan bu kadar emindi. Ya da Zenith’i çoktan başka bir yere nakletmişti.

“Söyleyeceklerin bu kadarsa şimdi gitmeni rica edeceğim. Artık Latria Ailesi’yle bir akrabalığın kalmadı, öyle değil mi?”

Sessiz kaldım. Yüzümde acı dolu bir ifade olduğuna emindim. Bir numaralı şüpheli tam karşımdaydı ama gerçeği ortaya çıkarmanın hiçbir yolu yoktu. Kadın karşımda duruyordu ama ne diyeceğimi bilemiyordum.

Zenith için öylesine endişeliydim ki, yine de bu kadından annemin yerini asla öğrenemeyecektim. Aklıma birden Claire’i kaçırıp ne yapıp edip konuşturma fikri geldi. Aslına bakılırsa hiç de fena bir fikir değildi. Elimde hiçbir kanıt yoktu, sadece Geese’in sözü vardı. Ama ya gerçekten doğruysa ve Latrialar onu gerçekten kaçırdıysa…

Bir dakika, sakin ol, dedim kendi kendime. Önce konuşmak gerekiyordu. Gelirken zaten büyük ihtimalle aptala yatacağını biliyordum. Konuşmak gerçeği gün yüzüne çıkarırdı. Bir insan oturup konuşana ve tamamen kötü biri olmadığını anlayana kadar itici gelebilirdi. Az önce bunu bizzat tecrübe etmemiş miydim zaten?

“Annem… Annem… Latria Ailesi’nin bir ferdi mi?”

“O benim kızım. Bir annenin, yoldan sapmış evlatlarıyla ilgilenmek gibi bir yükümlülüğü vardır.”

“Saçmalık! Kendi rızası bile olmayan bir evliliğe zorlamaya mı evladıyla ilgilenmek diyorsunuz?”

Claire cevap vermedi.

“Ben onun oğluyum. Babam bana onu canım pahasına korumamı söyledi, ben de bu sorumluluğu yerine getireceğim. Onu asla terk etmeyeceğim ve nefes aldığım sürece ona ben bakacağım. Bu yüzden lütfen… Annemi geri verin…”

Claire yine yanıt vermedi. Ancak bakışlarıma katlanamıyormuş gibi kafasını öte tarafa çevirdi. Bu da neydi böyle? Şüphe miydi? Bir yanı yaptığının yanlış olduğunu mu düşünüyordu? Therese bahsettiğinde Claire gözüme hiç de böyle berbat biri gibi gelmemişti. Burada kesinlikle bir iletişim kopukluğu, bir yanlış anlaşılma olmalıydı. Evet, olay buydu. Pekala. Kendimi tutmalı, mantıklı bir şekilde konuşmalı ve ne istediğini ağzından almalıydım…

Claire, “Muhafızlar geldi,” dedi.

Yanılmışım. Bakışlarını benden kaçırmıyordu, başka bir şeye bakıyordu. Yola doğru. Ellerinde fenerlerle bize doğru koşan bir grup muhafız görünmüştü.

“Daha fazla diretirsen seni haneye tecavüzden tutuklatacağım,” dedi. “Eee?”

Ben de ona dik dik baktım. Bu inatçı, kalpsiz yaşlı cadı… Söylediğim hiçbir şeyi dinlemiyordu. Onu rehin alıp Zenith’i geri getirmelerini şart koştuğumu hayal ettim. Şu kapının benim için hiçbir hükmü yoktu. Kırıp geçebilir, kadını boğazından tutup havaya kaldırabilir ve diğerlerine Zenith’i derhal dışarı getirmeleri için bağırabilirdim.

Hepsi iki saniyeden kısa sürerdi. Bir anlık işti.

Ama bu Zenith’i geri getirmeye yarar mıydı? Kendimi zorlayarak yaşlı cadının soğuk gözlerine bir kez daha baktım. Hiç de endişeli görünmüyordu; aksine, gözleri adeta beni buna kışkırtıyordu. Çaresiz olduğumu düşünüyor olamazdı. Buraya en son geldiğimde zıvanadan çıkmış, öfkeden gözüm dönmüştü; kendi hafızam bile hayal meyaldi ama sonradan altı ya da yedi muhafızı havada uçurduğumu duymuştum. Şu an yanında iki muhafız vardı, iki tanesi de bize doğru koşuyordu. Geçen sefer başa çıktıklarımdan katbekat azdı. Sayılar her şey demek değildi elbette ama iş o noktaya gelirse kaba kuvvet kullanmaktan çekinmeyeceğimi biliyor olmalıydı. Yine de aramızda sadece şu kapı varken karşımda duruyordu.

“Seni rehin alıp Zenith’in nerede olduğunu söyletebilirim,” dedim.

Gözdağıma karşılık tükürürcesine, “Buyur yap,” dedi. “Eğer onu bu şekilde geri alabileceğini sanıyorsan hiç durma.”

Nereden geliyordu bu özgüven? İstesem bunu yapabileceğimi biliyordu. Öfkelendiğimde gözümün döndüğünü, kaba kuvvete başvurduğumu gayet iyi biliyordu. Kendi başına ne geleceği umurunda değil miydi? Neden böyle davranıyordu? Kahretsin, diye küfrettim içimden. Ne yapmaya çalıştığını bir türlü çözemiyordum. Beni çileden çıkarıp şiddete mi sürüklemeye çalışıyordu…? Muhafızların gözü önünde yapmam için miydi yoksa?

“Claire, rüyanda hiç mesaj falan almadın, değil mi?”

“Anlamadım?” diye karşılık verdi. “Mesaj mı? Yine ne saçmalıyorsun sen?”

Sadece bir anlığına o buz gibi maskesi çatladı ve şaşkınlıkla bana bakakaldı. Yüzündeki ifade, gerçekten de hiçbir şeyden haberi olmayan birinin ifadesiydi; tıpkı az önce Geese’in yüzündeki gibi. Hayır, o da İnsan-Tanrı’nın bir müridi değildi.

Şaşkınlığı saniyeler içinde yok oldu. Aşağılarcasına bir “cık” çekerek bakışlarını benden çevirdi ve bize doğru koşan muhafızlara döndü.

“Biz şehir muhafızlarıyız efendim, Katedral Şövalyeleri’nin Okçu Bölüğü’ndeniz! Bir kargaşa yaşandığını duyduk. Her şey yolunda mı?”

“Şey, memur beyler, bunlar—”

“Teşekkürler,” diyerek sözünü kestim; mantığımdan geriye kalan son kırıntıya tutunuyordum. “Bugünlük bu kadar yeter, benim işim bitti.”

***

İki yanında evlerin dizildiği sokaklar boyunca eve doğru yürürken tam anlamıyla hezimete uğramış hissediyordum. Kafam durmadan dönüyordu. Mantıklı düşünemediğimin farkındaydım. İçimde tarif edilemez bir öfke ve çaresizlik dalgası kaynıyordu. Sonuç olarak, Zenith’in nerede olduğunu hâlâ öğrenememiştim. Fakat Claire ile yaptığım konuşma, o sımsıkı kapattığı dudakları ve verdiği cevaplar beni tamamen ikna etmişti. Claire, Geese’i parmağında oynatıp Zenith’i kaçırmıştı. Kafamda en ufak bir şüphe bile yoktu. Belki olayları daha iyi idare edebilirdim ama yine de… Olayları konuşarak çözmeye tenezzül bile etmeden Zenith’i kaçırmış, sonra da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranıp beni başından savmıştı. Kahretsin…

“Şey, çok üzgünüm adamım… Gerçekten her şeyi elime yüzüme bulaştırdım.”

“Hayır, Geese. Senin bir suçun yok. İçinden gelmediği halde sırf annem için ta İlahi Bölge’ye kadar geldin.”

“Şey… Sanırım öyle,” dedi.

Geese’in bu işte bir suçu yoktu. O sadece kadının tezgahındaki bir piyondu, fazlası değil. Zamanlama biraz fazla mükemmel görünüyordu ama zaten yanlış zamanda yanlış yerde olmak, insanı bir başkasının piyonu yapmaya yeterdi. Ben başka tarafa bakarken, düşmanım saldırmak için doğru anı kollamıştı.

“Geese? Annem hakkında sağa sola biraz soru sorabilir misin?”

“Denerim ama bu biraz zor olabilir.”

“Evet, ben de öyle düşünmüştüm…”

Geese bir iblisti. Böyle yerleşim yerlerinin bulunduğu bir sokakta yürümesi bile yoldan geçen askerlerin ona şüpheyle bakmasına yetiyordu. İlahi Bölge’de bilgi toplaması cidden zordu. Hatta muhafızlar onu zindana bile atabilirdi.

Yine de daha göze çarpmayan bir şekilde yardımı dokunabilirdi. Karşı taraf oyunu böyle oynayacak, Ellerinden gelen her türlü korkakça numarayı kullanacaksa, iyi o zaman. Benim de kendime göre numaralarım vardı. Bugünden itibaren Rudeus Greyrat, iblis sürgüncülerinin amansız düşmanıydı. Yaşlı Claire tamamen kendi kaşınmıştı.

“Aisha, Geese,” dedim ikisine dönerek. “Bundan sonrası biraz tehlikeli olacak. İkinize de güveniyorum.”

“Tabii ki Ağabey, ama… ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Aisha. Sesi gergindi. Başımı eğip ona baktım.

“Kutsanmış Çocuk’u kaçıracağız,” diye cevap verdim. Geese yerinden fırladı.

“Ne?! Durup dururken nereden çıktı bu delilik?!” Yanıma gelip omuzlarımdan yakaladı. “Yapamazsın Patron!”

“Latria ailesinin Tapınak Şövalyeleri ile güçlü bağları var, Tapınak Şövalyeleri de Kardinal’in tarafında. Etkilerini Kutsanmış Çocuk sayesinde sürdürüyorlar, yani Kutsanmış Çocuk elimizdeki en etkili rehin olacaktır. Başka biri olsa o piyonu gözden çıkarma ihtimalleri var ama Kutsanmış Çocuk, annemi kesin olarak geri almamızı sağlar.”

Karşımdakiler kaçırma yöntemine başvurduğuna göre ben de göze göz, dişe diş karşılık vermek istiyordum. Bir rehin takasında kullanmak için Kutsanmış Çocuk’tan daha iyi bir aday düşünemiyordum.

“Etkili olmasına etkili de, ya sonrası?! Zenith’i sağ salim geri aldığımızı varsaysak bile bütün Milis’i karşımıza almış olacağız!”

Milis Kutsal Ülkesi’nin canı cehenneme. Orsted’in bilek gücü ve Ariel’in siyasi nüfuzuyla onları dize getirirdik. Artık burada uslu durmaktan vazgeçmiştim. Benim gözümde Zenith her şeyden çok daha önemliydi. İnsan-Tanrı’ya karşı verilen savaş da önemliydi elbet ama en çok sevdiğim şeyi feda edeceksem bütün bunlar ne içindi ki?

“Senin için hava hoş olabilir Patron ama ben bir iblisim,” diye sızlandı Geese. “Bütün bunlardan sonra—daha benim seninle bağlantım olduğunu anlamadan—beni gebertirler!”

“Gebertmek” kelimesini duyunca bir an duraksadım. Kafam biraz olsun berraklaştı.

Geese haklıydı; Latriaları —ve yanlarında Tapınak Şövalyelerini— karşıma alırsam sadece kendimi değil, etrafımdaki herkesi tehlikeye atacaktım. Üstelik ellerinde bugün daha önce karşılaştıklarıma benzer tiplerle dolu bir ordu olacaktı. Neler yapabileceklerini kim bilebilirdi ki? Papa muhtemelen kendisini kurtarırdı ama Cliff’in ana hedef haline geleceği kesindi.

Gelecekteki günlükte Aisha ve Zanoba’nın Milis Şövalyeleri tarafından öldürüldüğünü hatırladım. Milis’i düşman bellersem Sharia’ya dönsek bile güvende olamazdık; kaldı ki bu durum gelecekte katetmemiz gereken yola neredeyse kesinlikle devasa engeller dikecekti. Milis inananları Merkez Kıta’nın dört bir yanına dağılmıştı; ayağımıza çelme takmaları çocuk oyuncağı olurdu. Milis Kutsal Şövalyelerini müttefiğimiz yapmamak için hiçbir sebep yoktu. Laplace reenkarne olduğunda onlarla düşman olsaydık, bundan İnsan-Tanrı’dan başka kimse memnun kalmazdı.

Zaten onu kaçırmak en baştan akıl kârı bir hamle miydi ki? Ama yok, İnsan-Tanrı herhalde Kutsanmış Çocuk’u kaçırmam için beni yönlendirmeye çalışmıyordu. Paranoyam yine tavan yapmıştı, o kadar.

Derken bir şey hatırladım. Papa, kapalı kapılar arkasında Kutsanmış Çocuk ve onu destekleyen kardinal taraftarları hakkında bir şeyler yapmak istediğini ima etmişti. Kartlarımı doğru oynarsam, bir yandan Zenith’i geri alırken diğer yandan Latriaları ve kardinali çökertmeyi başarabilirdim. Papa’nın safında yer almak beni pek endişelendirmiyordu. Ne yaparsam yapayım, Ruijerd figürlerini satmak istiyorsam zaten tarafımı çoktan seçmiştim. Cliff muhtemelen tarafımı şimdiden açıkça belli etmemi istemezdi ama duruma anlayış gösterirdi.

Aklımı kurcalayan tek detay Therese’ydi. Kutsanmış Çocuk’un muhafız birliği kaptanı Therese. On yıl önce hayatımı kurtarmıştı, bugün yine kurtarmıştı. Bu iyiliğin karşılığı böyle ödenmezdi. Kahretsin.

“Aisha, sen ne düşünüyorsun?” diye sordum. Yüzü ciddiydi ama ben konuşunca kafasını kaldırdı.

“Bence Kutsanmış Çocuk’u kaçırmak fazla ileri gitmek olur.”

“Haklısın.”

“Sen her zaman soğukkanlı ve sakindirsin, o yüzden bana… Hiç senin gibi davranmıyormuşsun gibi geliyor, Ağabey.”

Ağabeyin genelde o kadar da soğukkanlı ve sakin biri değildir, diye düşündüm. Yine de onun böyle hissetmesi, gerçekten net düşünemediğimi kanıtlıyordu. Haklıydı. Böyle zamanlarda kötü bir karar vermek işten bile değildi. Tamam, Rudy, toparla kendini… Biraz sakinleşmem gerekiyordu, ancak o zaman düşünebilirdim.

İlk olarak, bu İnsan-Tanrı’nın planının bir parçası mıydı? Şu an için bu biraz zorlama geliyordu. Söz konusu o olduğunda paranoyam kontrolden çıkma eğilimindeydi, ancak ortadaki mesele özünde benimle Latrialar arasındaki bir anlaşmazlıktı. Bildiğim kadarıyla işler bu kadar basitti. Beni Claire’e karşı bir hamle yapmaya zorlayıp iblis sürgüncüsü grubunu kendisine düşman etmeye çalışması imkânsız değildi ama kulağa fazlasıyla dolambaçlı geliyordu. Dahası, ben her zaman papadan yana olmuştum; kardinalin duruşuna birçok konuda katılmıyordum. Belki de İnsan-Tanrı, kardinalle güçlerimi birleştirdiğim bir geleceği gördükten sonra işleri bu yöne sürüklemişti, fakat o takdirde beni Kutsanmış Çocuk’la, kardinalle ya da her kimse onunla karşı karşıya getirmek daha mantıklı olurdu —bana Claire’inkinden çok daha net bir düşmanlık yolu çizecek biriyle. Her ne kadar Claire kardinal için aracı olmaktan memnuniyet duysa da… yani belki de amaç beni onun düşmanı yapmak ve iblis sürgüncüsü grubunun da doğal olarak peşinden gelmesini sağlamaktı? Fakat öyle olsa bile, bunu kanıtlayacak hiçbir delil bulamazdım.

Fazla düşünüyordum.

Şimdilik İnsan-Tanrı’nın bu işe karışmadığını varsayarak hareket edecektim. Her halükarda, iblis sürgüncüsü grubunun tamamını doğrudan karşımıza alıp düşman edinmek akıllıca bir fikir değildi.

“Pekâlâ. Kutsanmış Çocuk’u kaçırmak fazla ileri gitmek olur. Bu fikri unutalım.”

Bu, hemen böylesine aşırı önlemlere başvurma zorunluluğunu epey azaltmıştı. Arkamda papa vardı ve bugünkü görüşmeye bakılırsa Therese bile bana karşı ılımlı yaklaşıyordu. Her şeyi o ikisiyle etraflıca konuşursam bana yardım edebilirlerdi. Her şeyi göze alıp ya hep ya hiç demeden önce denenebilecek başka yollar da vardı. Bugün kilise merkezine gitmemin asıl sebebi de buydu zaten. O inatçı yaşlı cadının neyin peşinde olduğunu tam olarak bilmiyordum ama işi bitirmek için Zenith’i hemen bir yabancının yatağına iteceğini sanmıyordum, en azından bu karmaşanın ortasında bunu yapmazdı. Dahası, o dolambaçlı kaçırma planından sonra, hemen böylesine bariz bir plana geçmeyeceği kesindi.

“Yardım isteyebileceğimiz bir sürü insan var. Ulaşabileceğimiz kadar çok kişiyle iletişim kurarak başlayalım. Ne de olsa Latriaların planladığı bir sonraki hamleleri olmalı,” dedim. Diğer ikisi rahatlamış görünüyordu. Yeterince mantıklı konuşmuş olmalıydım.

“Yine de ne olur ne olmaz, Geese—annemin nerede olduğuna dair herhangi bir bilgi edinmek için etrafı araştırmanı istiyorum. Kolay olmayacağını biliyorum… o yüzden bunu tek başına yapmak zorunda değilsin. Ödeme yapabilirim.”

“Anlaşıldı, Patron.”

“Ya ben?” diye sordu Aisha, elimi sıkarak. “Ben ne yapacağım?” Belki de o da kendini suçlu hissediyordu. Bir an düşündüm.

“Tamam, sen gidip paralı asker şirketinin şube binasını ara.”

“Ha?! Zenith’i aramamı istemiyor musun?”

“Oraya bir iletişim tableti ve acil durum ışınlanma çemberi kurmak istiyorum. Ayrıca İnsan-Tanrı’nın bu işte bir parmağı olup olmadığını Orsted Hazretleri’ne danışmak da iyi olur.”

“Ha… Doğru ya. Haklısın. Peki ya ondan sonra?”

“Zenith’i arama konusunda Geese’e destek olacaksın.”

“Anlaşıldı!” dedi Aisha kararlılıkla başını sallayarak. Geese gibi bir iblis tek başına olsaydı bu işte epey zorlanırdı ama Aisha ile güçlerini birleştirdiklerinde hesaba katılması gereken müthiş bir güç olurlardı. Ne kadar saklı gizli olursa olsun her şeyin izini bulabileceklerini bilmek içimi rahatlatmıştı.

“Bir şey daha var. Eğer annemin gerçekten hayati bir tehlikede olduğu anlaşılırsa, sonunu hiç düşünmeden hemen harekete geçerim. İş o raddeye gelirse siz ikiniz de buradan kaçmaya hazır olun.”

“Tamam.”

“Anladım.”

İkisi de kararlılıkla başlarını salladı.

Doğru ya, diye geçirdim içimden. Anlaşılan yarın yine kilise merkezinin yolunu tutacağım.

 

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla