Gözlerimi açıp kapayana kadar bir yıl geçip gitmiş gibiydi. Bugün mezuniyet töreni vardı. Ranoa Büyü Üniversitesi’nin mezuniyet töreni.
Benim mezuniyet törenim.
Bugün, nadiren üstüme geçirdiğim o eski üniformayı giydim ve ömrüm boyunca öğrenci konseyi sıralarından kenardan izlediğim o geçit törenine ben de katıldım. Bu sefer ben de mezunlardan biriydim. Zanoba ve Cliff’in mezuniyet töreni sanki daha dün gibiydi.
Etrafım tanımadığım sınıf arkadaşlarıyla doluyken müdürün konuşmasını dinledim. Gerçi konuşma hiç değişmemişti. Bunu daha önce birkaç kez duymuştum. Büyük ihtimalle her yıl aynı metni okuyup geçiyordu. Salonda mezun olacak öğrencilerden başka kimse olmadığı için işin kolayına kaçabilirdi elbette ama bu konuşma beni pek de etkilemiş sayılmazdı.
Okula neredeyse hiç uğramıyor olmam, bu törene karşı kendimi daha da yabancı hissetmeme yol açıyordu herhalde. Doğru dürüst derse girmemiş, son zamanlarda sabah yoklamalarına bile uğramaz olmuştum. Yoklama listesinde kuru bir isimden ibarettim. Doğru, sözsüz büyü teorisi üzerine yaptığım araştırmalar ve bunun antrenman yöntemlerine dair sunduğum rapor bana Büyücüler Loncası’nda C-rütbeli üyelik kazandırmıştı ama ne bileyim…
Araştırma yazıları, rütbeler falan biraz duygusuz, kuru şeyler, değil mi? Onlara bakıp da gözlerimin dolacak hâli yoktu ya.
Neyse, canım. Zaten böyle anlar nostalji içindir ve bende de ondan bolca vardı. Sylphie ile yeniden kavuşmamız, Zanoba ve Cliff ile kurduğum dostluklar, Linia ile Pursena’nın her fırsatta üzerime yağdırdığı tacizler, Nanahoshi ile Japonya anılarımız üzerine yaptığımız sohbetler, Badigadi ile kadeh kaldırıp kahkahalar attığımız o zamanlar…
İşte tüm bunların yaşandığı yere veda etmek üzereydim. Gözyaşlarım tam da o anda süzülmeye başladı.
Ha. Şu milletin dilinden düşürmediği “duygular” dedikleri şey buydu, değil mi? Evet. Asıl değerli olan, insanı derinden etkileyen bu anılardı.
***
Şöyle bir durum değerlendirmesi yapalım.
Geçen bir yıl boyunca Asura bölgesinde kök salma işini tamamladım. Asura Krallığı’nda birkaç ay kalıp Paralı Asker Birliği şubesini, Zanoba Mağazası şubesini ve mağazada satılacak ürünleri üretecek atölyeyi kurdum.
Bunda Ariel’in nüfuzunun büyük payı vardı. Onu ikna etmek hiç zor olmadı; Orsted ile iş birliği yapıp yapmayacağını sorduğumda içime su serpen o cevabı verdi: “Zaten en başından beri niyetim buydu.” Hatta kendi faction’ındaki insanları toplayıp benim davam için bir parti bile düzenledi. Bu parti, insanların benimle—daha doğrusu temsil ettiğim Yedi Büyük Güç’ten biri olan “Ejderha Tanrısı” ile—bağlantı kurması için bir fırsat gibi sunuldu. Hepsi Ariel’in safındaydı, bu yüzden sözünü dinlediler. Ama siyasi bağlar bir yere kadardı. Bu adamları sabah yataktan kaldıran şeyin ne olduğunu bilmek istiyorsanız söyleyeyim; Ariel’i destekliyor ve makam dağıtma vakti geldiğinde kendilerini hatırlayacağını umuyorlardı. Aleyhlerinde konuşmak gibi olmasın ama çoğu Ariel’in şakşakçısından ibaretti.
Yine de aralarında tamamen işe yaramaz et yığınından ibaret olmayan birkaç kişi vardı. Bunlardan biri Su İmparatoru Isolde’ydi. Bir diğeri ise Kılıç Kralı Nina’ydı; gerçi kaderin hangi cilvesi onu o balo salonuna getirdi hâlâ bilmiyordum… Her neyse, Su Tanrısı Stili ve Kılıç Tanrısı Stili’nin günümüzdeki önde gelen yüzlerini Orsted ile iş birliği yapmaya bu kadar yatkın görmek sevindiriciydi.
Bundan Eris’e bahsettiğimde Nina’yı ikna etme işini kendisinin halledeceğini söyleyip fırlayıp gitti. İşin sonu nereye vardı bir gizemdi. Okul arkadaşı gibi üçü birden şehrin altını üstüne getiriyor gibi görünüyorlardı ama Eris’e sonuçları sormadım. Umutlarımı fazla yüksek tutmuyordum ancak şu Nina denilen kişi Eris’e güvenerek bana da güvenebilirse bu oldukça işime yarardı.
Bir sürü kişiyi imzayı atmaya ikna etmiştim ama neye evet dediklerini anlamalarını sağlama konusunda pek başarılı olamamıştım. Laplace’ın seksen yıl sonra dirileceği meselesi bir kulaklarından girip diğerinden çıkıyordu. Ancak Ariel doğuştan bir liderdi ve hepsi tasmalı köpekler gibi arkasından koşturuyordu. Yani endişelenecek bir şey yoktu. Asura’daki işlerimi artık başkalarına devretmiştim, kafam rahattı.
Eris’in bir erkek çocuk dünyaya getirdiğini ve bunun üçüncü çocuğum olduğunu Ariel’e bildirdiğimde oldukça memnun oldu. Sonra yüzüne şeytani bir gülümseme oturdu ve şöyle dedi:
“Aklıma harika bir fikir geldi. Çocuklarından birini Asura soylularından biriyle evlendirmeye ne dersin? Bunun ortaklığımıza çok daha sağlam bir temel kazandıracağına inanıyorum…”
Şaka yapmadığı hissine kapıldım. İlk refleksim “Hadi canım sende, şaka yapıyorsun herhalde,” demek oldu. Ama düşündükçe… İttifakları pekiştirmek için birkaç çocuk yapıp onları nüfuzlu kişilerle evlendirmek belki de o kadar kötü bir fikir değildi? Ariel kadar korkusuz olmayan insanlar için akrabalık bağları, gölgelerin arkasındaki Orsted’in ve onun tekinsiz küçük elçisi olan benim yarattığımız o ürkütücü havayı biraz olsun yumuşatabilirdi.
Çocuklarımdan biri Ariel’in akrabalarından biriyle evlenecek olsa, el üstünde tutulacaklarını bilmek içimi rahatlatırdı. Sonuçta çocuklarımı canımdan çok seviyorum. Tabii herhangi biri için görücü usulü bir evliliği ciddi ciddi düşündüğümden değil. Yani, kızlarımdan biri illa prenses olmak ya da bir prensle evlenmek istemediği sürece. O zaman tabii ki oturup konuşurduk.
Neyse. Evlilik işleri falan bir yana, şakasız söylüyorum, tüm Asura bölgesini avucumun içine almıştım. Ariel’in önderliğindeki soylular arkamdaydı. Su Tanrısı Stili ekolü elimdeydi. Şansım yaver giderse yakında Kılıç Tapınağı sakinlerini de kafalayacaktım. Ruijerd figürü ve resimli kitap setleri için fabrika ve mağaza hazırlıkları tıkır tıkır ilerliyordu. Dağıtım için Paralı Asker Birliği’ni de devreye soktuğumda, Ruijerd figürlerini Merkez Kıta’nın büyük bir kısmına yayabilecektim.
Mükemmeldi. Bunu başarabilirsem, Ruijerd’den en kısa sürede haber alabilecektik.
Şu anda Kral Ejderha Diyarı’na geçmeye ve Ölüm Tanrısı Randolph ile olan bağlantılarımı kullanarak orada çevre edinmeye hazırlanıyordum. Yanımda Ariel gibi büyük bir oyuncu olmayacağı için çetin bir mücadele olacağı kesindi. En az iki üç yıllık bir emek gerekiyordu, hatta daha bile uzun sürebilirdi.
Asura Krallığı işin öğretici kısmı, bir nevi eğitim bölümü gibiydi. Asıl mücadele şimdi başlıyordu.
Yeri gelmişken, araştırmalarımızın ne durumda olduğuna da bir göz atalım.
İlk olarak Zanoba. Mağazanın açılışı ve satış operasyonlarını yönetmek geçen yıl onu o kadar meşgul etti ki araştırmalarını biraz aksatmak zorunda kaldı. Tamamen anlaşılır bir durum. Geçen yıl Sharia ve Asura’da eş zamanlı olarak dükkânlar açılmıştı. Bu yoğunlukta bir şeylerden taviz vermesi kaçınılmazdı. Ancak Paralı Asker Birliği’nden işe alınan müdür Ginger’ın harika desteği ve Ariel’in sağladığı finans aklı sayesinde dükkânların kendisi tıkır tıkır işliyordu.
Figür ve resimli kitap paketleri kapış kapış satılmasa da fena bir ciro yapmıyordu. Paketlerin asıl tutan kısmı ise kitabın sonuna öylesine eklediğim okuma yazma çalışma kâğıdı olmuştu. Aklıma sonradan gelip öylesine sıkıştırdığım bir şeyin ana ürün haline gelmesine biraz canım sıkılsa da gururumu bir kenara bırakıp bu başarıyı kabullenmeliydim. Her neyse, ne de olsa arkamızda sponsor olarak Ariel vardı; dükkânın yakın zamanda batma riski falan yoktu. Tek yapmaları gereken emin adımlarla yavaş yavaş ilerlemekti.
Sıradaki isim: Cliff. Geçen yılı tamamen ailesine ve araştırmalarına adadı; yani Elinalise ile Orsted’in üzerindeki lanetleri kaldırma çalışmasına. Ne yazık ki çığır açacak devrim niteliğinde bir gelişme yaşanmadı. Araştırma ciddi tıkanıklıklarla karşı karşıyaydı.
Büyülü eşyaların etkisini güçlendirmeyi başarsa da kesin bir tedaviye bir türlü ulaşamıyordu. Yine de bu çalışmalar sayesinde Elinalise artık herhangi bir bakıma ihtiyaç duymadan bir yıldan fazla dayanabilecekti. Tabii iradesinin de aynı şekilde dayanıp dayanamayacağı bambaşka bir konuydu.
Peki, bir de benim kaydettiğim ilerlemeye ne dersiniz? Neyse ki ben verilen işi yarım bırakmayan biriyimdir.
Asura Krallığı ile Büyü Şehri Sharia arasında mekik dokurken Büyülü Zırh’ı nasıl çağırabileceğimi düşünüp durdum. Hatta bir yöntemi olup olmadığını Perugius’a sordum, Nanahoshi’den de fikir aldım.
Bu arayışım sırasında, ışınlanmanın arkasında yatan mantıkta —yani iki yönlü ışınlanma çemberlerinde— bir kural fark ettim. Işınlanma gerçekleştiği anda çemberlerin üzerinde ne varsa yer değiştiriyordu. A ışınlanma çemberindeki bir nesne B çemberine gönderiliyor, aynı anda B çemberindeki nesne de A çemberine aktarılıyordu. Aktifleşme zamanlaması çemberin üzerine bir şey konduğu an gerçekleştiği için bu kuralı fark etmek biraz zordu. Ancak üzerine düşününce, bu tür “eşdeğer takas” meselelerinin bu tarz fantezi türlerinde standart bir kural olduğunu hatırladım.
Her neyse, bu tam bir aydınlanma anıydı ve devrim niteliğindeki yeni tekniğimin doğuşunu sağladı: Büyülü Zırh’ı alıp önceden iki yönlü bir ışınlanma çemberinin üzerine yerleştirecektim. Sonra da üzerimde kullanılmamış bir ışınlanma çemberi içeren bir parşömen taşıyacaktım. Tehlike anı geldiğinde parşömeni açıp ışınlanma çemberini aktifleştirecektim. Ve güm! İşte böyle hanımlar beyler! Önceden hazırladığım Büyülü Zırh, bulunduğu yerden fırlayıp tam ihtiyacım olduğu anda yanıma ışınlanacaktı.
Bu fikri denemek ve Büyülü Zırh’ı hazırlamak için hemen ofisin bodrumuna koştum ve sonuç kusursuzdu! Bu sayede Büyülü Zırh Birinci Sürüm’ü dünyanın her yerinden çağırmam mümkün hale geldi. Hani şu “Şahlan, Gu*dam!” muhabbeti gibi.
Tabii birkaç pürüz de yok değildi: Yanımda devasa bir parşömen taşımak zorundaydım ve Büyülü Zırh’ın ağırlığı, çağrılma gerçekleştikten hemen sonra parşömeni paramparça ediyordu. Yani parşömen başına tek bir çağırma hakkınız vardı, hepsi bu. Daha fazla dilek dilemece yoktu.
Ama birbirine bağlı iki parşömenim olursa, bunlar acil durum kaçış ışınlayıcısı olarak iş görebilirdi. Yani bu araştırmanın pratikte pek çok kullanım alanı vardı.
Ve son olarak Ejderha Tanrısı Orsted. Bu süreçte Hızır gibi imdadıma yetişti. İletişim için… Tam olarak telefon diyemem ama taş bir tablet yaptı. Görünüşe göre Teknik Tanrısı’nın Yedi Büyük Güç abideleriyle tıpatıp aynı mekanizmayla inşa edilmişti. Mantık şuydu: Ana iletişim tabletine yazılan her şey, yan tabletlere yansıyordu. İkimizde de birer ana ve yan tablet olursa istediğimiz zaman yazılı olarak haberleşebilecektik. Fakat devasa boyutlarının yanında bir de felaket ağır oldukları için yanımızda taşıyarak gezmek tam bir çile olacaktı. Üstelik aşırı miktarda mana tüketiyorlardı; bu yüzden taşınabilir bir cihazdan ziyade ana üsse sabitlenecek türden bir şeydi.
Kısacası cep telefonu değil, anca kulübeli telefon.
Şimdilik ilk çifti hem Orsted’in ofisine hem de Ariel’in odasına yerleştirdik. Ariel’in her gece ışıl ışıl parlayan tabletlerin önünde diz çöküp “Müsterih olun efendim, o lanet olası Korucuları darmadağın edeceğim!” gibisinden şeyler söylediğini hayal edebiliyordum.
Neyse, araştırmaların durumu aşağı yukarı böyleydi. Yeri gelmişken çocukların durumunu da bir güncelleyeyim.
İlk olarak Lucie. Büyük kızım beş yaşına bastı. Geçen ay doğum günü partisini yaptık; ailedeki herkes hediyeler verince keyfine diyecek yoktu. Sağlıklı, dünya tatlısı bir kız çocuğu olarak büyüyordu. Daha dün gibi ilk adımlarını sendeleyerek attığını, kem küm ederek ilk kelimelerini söylediğini hatırlıyordum ama şimdi yere sağlam basıyordu. Hâlâ biraz kekelese de kelimeleri net bir şekilde telaffuz etmeyi öğrenmişti. En sevdiği kelimeler ise “I-ıh!” ve “Amaa!” idi.
Ayrıca Sylphie ve Roxy’nin ders dışı eğitimleri sayesinde Acemi derece büyü yapmayı öğrendi. Günleri sabahları büyü pratiği yapmakla, öğleden sonraları ise Eris’le çubuk sallamakla geçiyordu. Kendi çocukluğumu izler gibiydim. Bu program Lucie’nin kendisine gayet doğal gelebilirdi ama dışarıdan bakan biri için İsparta askeri eğitimi kadar acımasız görünüyordu. İşte bu yüzden fırsat buldukça onu şımartmaktan kendimi alamıyordum; belki de beni her gördüğünde “Baba!” diye bağırıp heyecanla kucağıma atlamasının sebebi buydu.
Aşırı tatlıydı.
Beşinci yaş günü partisi, onda ablalık sorumluluğuna dair yeni bir bilinç uyandırmış gibiydi. Lara ve Arus’a göz kulak olmaya başladı. Hatta Lara’nın sadık dostu Leo’yu da bir nevi küçük kardeş belleyip Lara’yla birlikte onu sevmeye doyamıyorlardı. Daha geçen gün Leo’nun bembeyaz kürkünü tarıyordu.
Gerçekten iç ısıtan bir manzaraydı… Ta ki bunun için Sylphie’nin tarağını kullandığını öğrenene kadar. Annesinin tarağını yürütüp köpek tüyüne buladığı için Sylphie küplere bindi.
Lucie de kendini savunmak için “Amaa, Annemle Leo’nun saçları aynı beyaz!” diye bir bahane uydurdu. Bıyık altından güldüm. Çocuklar gerçekten akılalmaz şeyler söylüyordu! Ama bu halim Sylphie’yi bana o kadar öfkelendirdi ki tam bir gün boyunca yüzüme bakmadı. Beni ancak Lucie’nin beni gafil avlayacak bir yol bulması sayesinde affetti.
“Bir dahakine Babamın tarağını kullanırım, o yüzden ona kızma olur mu?”
Güya beni savunma şekli buydu işte. En nihayetinde olan benim tarağa oldu ama bu seve seve ödeyeceğim bir bedeldi. Zaten gerçek bir erkeğin ihtiyacı olan tek tarak parmaklarıdır.
Geçelim Lara’ya. İki yaşındaki müstakbel kurtarıcımız her zamanki gibi donuk ifadeli ve sarsılmazdı. Fakat bu kesinlikle uyuşuk olduğu anlamına gelmiyordu; artık kendi iki ayağı üzerinde koşturabildiği için her yere dalıp çıkıyor, girilmedik delik bırakmıyordu. Kimseye bağımlı kalmıyor, sadece merakının peşinden gidiyordu. Bu huyunu annesinden almıştı. Ben hiç öyle şeyler yapmazdım.
Gözümü üzerinden ayırmaya korkuyordum ama muhtemelen gereksiz yere evham yapıyordum; zira muhafız köpeği Leo, zarar görmesini engellemek için her an yanındaydı. Bir maceranın ortasında çat diye olduğu yere kıvrılıp uyuyakalacak olsa, Leo hemen etrafını sarıp onu güvende tutuyordu.
Gelgelelim Lara, Leo’yu daha ziyade bir uşak gibi görüyor gibiydi. Bu aralar en sevdiği ulaşım yöntemi Leo’nun sırtına tırmanıp ona tutunmak ve bu sadık binek üzerinde uzak diyarlara yelken açmaktı. Hatta Eris’in Leo’yu yürüyüşe çıkardığı bir gün, köpeğin sırtındaki bir çantayı fark edip içine baktığında Lara’nın kendini o çantaya paketlediğini gördüğü bir an bile yaşandı. Leo içimizi rahatlatacak diye beklerken çocuklar kendilerine yeni dertler icat etmenin bir yolunu buluyordu işte.
Nedenini tam olarak çözemesem de Lara, Zenith’e karşı ayrı bir sempati duyuyordu. Sık sık Zenith’in kucağına oturur ve gözlerinin içine bakardı. Aradaki sessizliği görmezden gelirseniz, bir torunun babaannesiyle bağ kurduğu o duygu dolu sahnelerden biri zannedebilirdiniz.
Son olarak Arus. Artık bir yaşına basan ilk oğlum, benim göğüs sevgimi aynen devralmıştı. Büyük küçük demeden hepsine bayılıyordu. Annesi Eris’inkilere tabii ki bayılıyordu. Ama Sylphie ve Roxy’nin tahta gibi düz göğüslerinden tutun Linia ve Pursena’nın devasa kavunlarına kadar hepsine ayrı bir tutkuyla bağlıydı. Ne zaman bir çift göğse başını yaslasa yüzünde saf, tatmin olmuş bir huzur ifadesi beliriyordu. Kendi izimden giden tam bir gurmeydi; her türden göğsün sevdalısıydı. Yine de altına yaptığında da yüzünde aynı huzurlu gülümseme oluyordu. Bu yüzden umarım olayı fazla abartıp yanlış okumuyorumdur. Geleceğin için biraz endişeleniyorum be koçum.
Bu arada, ne zaman onu kucağıma almaya kalksam avazı çıktığı kadar ağlamaya başlıyordu. Derin uykuda bile olsa kollarımın arasına girdiği an huzursuzca kıvranıyor, gözlerini açtığında da sanki kabusu canlanmış gibi çığlığı basıyordu. Erkek göğsüne karşı ciddi bir tiksintisi vardı. Bu durum beni de oturtup ağlatacak raddeye getiriyordu… Pekala, doğduğunda yanında olamadığım için ona kırılacak değildim ama yine de reddedilmiş hissetmek koyuyordu.
Göğüslere olan düşkünlüğü ve göğsü olmayan herkesten tiksinmesi sebebiyle, yakında kadınlara el uzatmaya başlamasından korkuyordum. Şöyle hiç çekinmeden mıncıklamaya başlamasından yani. Biraz daha büyüdüğünde karşımı alıp ona daha terbiyeli olmayı öğretmem gerekecekti. Kesinlikle.
Neyse, çocuk raporu da böyleydi. Bu yılın özet raporuna bir başlık atmam gerekseydi buna “verimli bir yıl” derdim. Karne notlarının en altına da “Önümüzdeki yıl da aynı başarıyı bekliyorum,” gibi bir şey eklerdim herhalde.
***
Geçen yılımın muhasebesini bitirdiğimde mezuniyet töreni çoktan sona ermişti. Okul birincisi olamadım ama bu zaten sürpriz sayılmazdı. Dersleri asan ve mezuniyet sınavına girmeyen birine o unvanı verecek değillerdi ya. Zaten teklif etseler de kabul etmezdim.
Tören sonrasındaki düello gösterisini geçebiliriz. Paragözün tekinden aldığım aşk itirafını da uzatıp anlatmaya gerek duymuyorum. Başöğretmen Jenius’ın el sıkışırken bana referans olduğu için ne kadar mutlu olduğunu söylediği kısmı da es geçebilirim zira önümüzdeki yıllarda bu sohbetin benzerlerini defalarca yapacaktık. Norn hâlâ okula devam ediyordu, birkaç yıl sonra Lucie’nin de bu okula gitmesini istiyordum. Yakında adama yine işim düşecekti.
Lucie’nin de yakında buraya başlayacağını duymak Jenius’ı öyle duygulandırdı ki adamcağız gözyaşlarına boğuldu.
Gece çöktü. Hep birlikte her zamanki tavernada toplandık. Vesile mi? Cliff’in veda partisiydi. Benim mezuniyet partim de araya kaynamıştı ama sınava falan girmeden mezun olduğum düşünülürse pek kutlanacak bir şey var gibi hissettirmiyordu. Yine de düşündükleri için minnettardım.
Cliff bir ay sonra Milis Teokrasisi’ne doğru yola çıkacaktı. Asıl mücadelesi orada başlayacaktı. Bu kişisel bir savaştı, dolayısıyla neye karşı savaşacağını ben de pek kestiremiyordum. Yarısı muhtemelen kendisiyleydi ama diğer yarısı tam bir gizemdi. Cliff geçen koca bir yılı bir şeylerle… yüzleşmeye hazırlanarak geçirmişti. Yolda Elinalise’in tuzağına düşüp birkaç bocalama yaşamış olabilir ama biraz ilgi ve şefkatle o yaralar tecrübeye ve aşka dönüştü. Şimdi ise sanki harbe gidiyormuş gibi sağlam duruyordu.
“Milis Kilisesi’nin en üst kademelerine kadar yükseleceğime söz veriyorum. Başardığım zaman da gururla dönüp Lise ile Clive’ı evimize götüreceğim!”
Elinalise bu kararlı sözleri hayranlıkla dinledi. Güçlü kadındı. Benim durumumda olsa, mesela Roxy bana İblis Kıtası’na gidip İblis Kralı olacağını söylese herhalde yıkılırdım. O pırıl pırıl Roxy’min bir şekilde hâlihazırdaki o meşhur aptal iblis kralına dönüşeceğinden korkup endişeden kendimi yer bitirirdim.
Birine onu bekleyecek kadar inanmak söylemesi kolay, yapması zor bir şeydir; dünyadaki tüm iyi dilekleri ve umutları yükleyip birini uğurlasanız bile bunların hiçbiri onu gerçekten korumaz. Elinalise, Cliff’e bakarken bunun farkında gibiydi. İnancı körü körüne değildi; cesurcaydı. Şüpheleri varsa bile Cliff’in fark edeceği şekilde dışarı yansıtmıyordu.
Böyle anlar bana, yaşadığı uzun yılların ona çok şey öğrettiğini hatırlatıyordu. Ancak parti sona ermeye başladığında bazı tahminlerimi düzeltti.
Elinalise, “Rudeus, biraz konuşabilir miyiz?” diyerek beni dışarı çağırdı.
Harem Cennetimi bölüyordu. Sağ uyluğumu kendisine yastık yapan Sylphie mışıl mışıl uyuyor, sol uyluğuma kurulan Roxy içkisini kafaya dikiyor, Eris ise başını sağ omzuma yaslamış dinleniyordu. Hem sol hem sağ elim keşfedecek yumuşacık şeylere kavuşmuştu; damarlarımda gezen alkolün de etkisiyle aklıma gerçekten şeytani bir fikir gelmişti. Üçünü birden aynı anda yatağa nasıl sokabileceğimin hesabını yapmaya başlamıştım bile.
Fakat.
“Şey… Tabii.”
Elinalise’in yüzünü görmek beni biraz ayılttı. İfadesi son derece ciddiydi. Böyle bir partinin ortamına hiç uymuyordu.
Nedenini biliyordum. Sarhoşken ona hiçbir faydamın dokunmayacağının da farkındaydım. Vücudumu anında alkolden arındırdım.
“Ne yapıyosun Rudy… Aldatıyor musun? Aldatmak kötüü… Sadece benimle aldat… Mmrgh…”
Roxy’nin sarhoş mırıldanmalarını dudaklarımla susturup onu kenara bıraktım, ardından…
“Mmph, Rudy, uylukların çok yumuşaaaak…”
Sylphie’nin kafasını Roxy’nin kucağına bıraktım ve son olarak…
“Rudeus… İkinci çocuğumun erkek olmasını istiyorum…”
Eris’i de Roxy’nin omzuna yasladım… İşte oldu. Üç eşimi de üzerimden başarıyla sıyırıp ayağa kalkmış bulunuyordum.
“Pekala, gidelim.”
Elinalise ile birlikte tavernadan çıktım.
Kış bitmişti bitmesine ama Sharia’da karların kalkması epey zaman alırdı. Tavernanın dışındaki soğuk da farksızdı. Bu ayaz bir süre daha hüküm süreceğe benziyordu.
“Şey, Rudeus, konu Cliff’le ilgili. Senden bir ricam olacaktı.”
Elinalise lafı hiç dolandırmadı. Meselenin Cliff’le alakalı olacağını zaten hissetmiştim. Geçen koca bir yılı Elinalise de endişeler içinde geçirmişti; nasıl geçirmesindi ki?
“Cliff’in arkasından böyle bir şey istemekten nefret ediyorum… ama dürüst olmak gerekirse biraz endişeleniyorum.”
Elinalise’in ağzından dökülen buhar sadece havanın soğukluğundan kaynaklanmıyordu. Onun gözünde Cliff hâlâ bir çocuk sayılırdı. Onu kocası olarak seviyordu elbette ama bu sevgiye ister istemez bir evlada ya da küçük bir kardeşe duyulan şefkat de karışıyordu. Onu böyle görüyorken, tek başına gitmesine göz yummasının ne kadar zor olduğunu anlayabiliyordum.
“Bu yüzden, onunla birlikte gitmeni rica edebilir miyim?”
Şaşkınlıkla “Emin misin?” diye sordum. Elinalise’in Cliff’in kararına saygı duyduğunu sanıyordum.
“Sadece en başta gözün üzerinde olsun yeter… Yolunu bulup ritmini yakalaması önemli, değil mi? Cliff’in başarabileceğinden eminim ama özellikle herkesin zaten kendi arkadaş çevresini kurduğu ortamlara girmek pek de onun güçlü yanı sayılmaz…”
Ona utangaç bir bebek muamelesi yapmasına gerek yoktu. Ama bir dakika, düşündüm de bunu durup dururken söylemiyordu; Cliff hakikaten de öyle biriydi. Üniversitede geçirdiği bunca zaman boyunca bizden başka tek bir dost bile edinmediği düşünülürse, evet, haklı bir noktaydı. Cliff’in Milis Teokrasisi’ne varıp o koca ülkede tek başına kaldığını, akranlarınca dışlandığını, yine de o çelimsiz haliyle elinden gelenin en iyisini yapmaya kararlılıkla çabaladığını gözümün önüne getirebiliyordum…
Kahretsin, gözlerim dolmaya başlamıştı.
“Ama unutma ki ona yardım etmeyeceğime dair söz verdim.”
Cliff’in başarılı olmasını istiyordum. Milis Kilisesi’nde yükselebileceği kadar yükselmesini arzuluyordum. Bu mutlaka en tepede durması gerektiği anlamına gelmiyordu. Sadece ne kadar ileri gitmek istiyorsa o kadar uzağa ulaşmasını istiyordum. Bunun Orsted’e müttefik toplamakla bir alakası yoktu; bu dostumun hayaliydi ve ben de bu hayali onunla paylaşıyordum.
Fakat bu hayal, bunu kendi başına başarma hayaliydi; bu yüzden ona yardım edemezdim. Açıkça dile getirmemiş olsa da bir yıl önce onunla anlaştığımızda aramızdaki zımnı kabulleniş tam olarak buydu.
“Yapabileceğin hiç mi bir şey yok?”
“…”
“Gerçekten sadece başlangıçta ilgilensen bile yeter. Araya girmek zorunda değilsin, bir yerde tıkanırsa ona sadece akıl vermen bile fazlasıyla yeterli olur…”
“Hmm.”
Ona öyle “erkekler arasındaki söz” muhabbetleri yapacak değildim. Ben de Cliff için endişeleniyordum. Yeteneği vardı var olmasına ama zayıflıkları da vardı ve bunlardan bir tanesi onu anında tepetaklak edebilecek kadar ciddiydi. Cliff’in güçlü yanlarını sergileme fırsatı bile bulamadan başarısızlığa uğradığını görmek istemiyordum.
Bu açıdan bakınca, arada ufak bir iteklemenin zararı olmazdı belki. Cliff bundan pek hoşlanmazdı ama hey, insanın arkadaşlarının imkânları kendi imkânlarının bir uzantısı sayılmaz mıydı? Hatta ihtiyaç duyduğu anda ona yardım edecek bir dost edinmesinin, Cliff’in okul hayatında kazandığı başka bir başarı olduğu da söylenebilirdi; bu durumda ona yardım etmem, onun ne kadar güçlendiğinin bir kanıtı olurdu. Elbette işin suyunu çıkaracak kadar çok yardım etmeyecektim. Bu işin sırrı, dozunda bir dokunuştaydı.
“…”
Pekala, beni ikna etmişti.
Peki ya müttefik toplama işi ne olacaktı? Cliff Milis’teyken ben de Kral Ejderha Diyarı’nda çalışmayı planlıyordum. Aisha’ya haber vermiştim bile. O hazırlıklar zaten başlamıştı. Rotayı Milis’e çevirmek herhangi bir soruna yol açar mıydı acaba…?
Doğrudan Milis Kilisesi’nin burnunun dibinde, Milis Kutsal Ülkesi’nde Zanoba Dükkânı açıp İblis ırkının figürinlerini satmak muhtemelen zor olurdu. Ama oradayken bir Paralı Asker Birliği şubesi kurabilirdim. Eleman ve istihbarat toplamak için o yerel Paralı Asker Birliği’ni kurar, ardından Cliff’in başarısını bekler ve dükkân işini ayağa kaldırmak için daha sonra geri dönerdik.
“Pekâlâ, ben de Milis’e gideceğim.”
“Oh! Çok teşekkür ederim, Rudeus!”
Elinalise kesinlikle kendisi gitmek istiyordu. Clive’ı benim ailemin bakımına bırakıp Milis Kutsal Ülkesi’ndeki çetin sınavlarında Cliff’in yanında olmak istiyordu. Ama Cliff’in dönüşünü beklerken evde Clive’ı büyütmek için söz vermiş olmalıydı.
“Yine de şunu söyleyeyim: Ona yardım edip etmeyeceğime ben karar veririm.”
“Elbette, tek istediğim bu.”
Elinalise elini göğsüne koyup rahatlayarak derin bir nefes verdi. Kocası için gerçekten her şeyi yapardı, ha? Mevcut eşlerimden memnuniyetsiz falan değildim ama… kahretsin. Cliff şanslı adamdı.
Derken uğurlama partisi sona erdi. Sarhoş olan üç karımı eve sürükleyip her birini yatağına yatırma vakti gelmişti.
Çocuklar çoktan mışıl mışıl uyumuşlardı; evdeki bücürleri dert etmeden dışarı çıkıp içebilmem tamamen Lilia ile Aisha sayesindeydi. Ona bir teşekkür borçlu olduğumu hissederek Aisha’yı görmek için oturma odasına döndüm. Hazır gelmişken Elinalise’in ricasını da konuşmamız gerekiyordu. Aisha ile Paralı Asker Birliği’nin (revize edilmiş) genişleme planlarının üzerinden geçmek için harika bir zamandı.
Böylece oturma odasına girdiğimde, mekâna çökmüş gergin bir havayla karşılaştım. Uğurlama partisinden yarıda ayrılan Norn oradaydı. Evi bekleyen Lilia ile Aisha da buradaydı. Üçü de ayakta duruyordu ve yüzlerini kasvetli bir ifade bürümüştü.
“Bir şey mi oldu?” diye sordum.
“Ah, Abi…” dedi Aisha. “Şuna bir baksana.”
Üçünün önünde tek bir mektup duruyordu. Mektubu elime aldım. Gönderen kısmında “Latria Hanesi” yazıyordu.
Bu ismi hatırlıyordum. Zenith tarafındaki ailemdi. Görünüşe göre ta Milis Kutsal Ülkesi’nden, kendi gönderdiğim mektuba nihayet bir cevap gelmişti. Zarfın bana adreslenmiş olmasına rağmen çoktan açılmış olduğunu fark ettim ama sorun değildi. İçine baktığımda tek sayfalık bir mektup gördüm.
“Kızım Zenith’in bilincinin kapalı olduğuna dair gönderdiğin mektuba istinaden: Zenith’i derhal Latria Hanesi’ne, yani evine getirmeni emrediyorum. Eğer Norn Greyrat ve Aisha Greyrat da oradaysa, onlar da gelecek.
—Latria Kontesi, Claire Latria”
Bayağı kısa bir mesajdı. Yani tamam, lafı hiç dolandırmamıştı ama mektup denemeyecek kadar kestirip atılmış gibiydi.
Tam anlamıyla bir emirdi bu.
“Bunca zamandan sonra, sen—”
Cümlemi tamamlamadan kendimi tuttum. Tekrar düşününce, o mektubu ilk gönderdiğimin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmişti. Milis Kutsal Ülkesi buraya çok uzaktı; at sırtında tek yönlü bir yolculuk bir yıldan fazla sürüyordu. Buradaki posta hizmetleri de pek tıkır tıkır işlemiyordu hani. Mektuplar hedefine ulaşana kadar dünyanın kim bilir hangi köşesinde takılıp kalabilirdi. Ulaklar her an canavarların saldırısına da uğrayabilirdi, bu yüzden mektupların hiç ulaşmama ihtimali de her zaman vardı. Bunları göz önünde bulundurunca, beş yıl belki de gayet makul bir süre sayılırdı.
“Hm? Bir dakika, mektubun hepsi bu mu?” diye sordum.
“Evet, sadece bu,” diye cevap verdi Lilia. Benden sakladıkları ikinci bir paket var gibi görünmüyordu.
“Anladım…”
Alıcısına ulaşması yıllar alacak bir mektup için oldukça kestirme ve sert bir yazıydı. Bir dakika, yoksa tam da bu yüzden mi kısaydı? Latria Hanesi, bu tek parça kağıdın ne kadar uzun bir yol kat edeceğini elbette biliyordu. Tabii ya! En azından biri elimize ulaşsın diye kesin birden fazla mektup yazmıştı. Bu kısa ve emredici ifade de bunca çabanın bir yanlış anlaşılmayla boşa gitmesini önlemek içinse, her şey mantığa oturuyordu. O baskıcı üslup, aslında sadece gitmemizi ne kadar çok istediğini gösteriyordu.
Kendi çıkardığım bu mantıklı sonuçtan gayet memnun bir halde kız kardeşlerime döndüm ama onlar… hiç de benimle aynı fikirde gibi görünmüyorlardı.
“Haahhh…”
“Anneannem… Hiç değişmiyor, değil mi?”
Norn aleni bir bıkkınlıkla off çekerken Aisha boş ve ruhsuz gözlerle mektuba bakıyordu. Sanki o ismi bir daha ömür boyu görmek istemiyor gibi bir halleri vardı.
Demek durum buydu. Claire zaten böyle yazacak bir tipti.
“…”
Şöyle bir baktığımda Lilia’nın bile endişeli göründüğünü fark ettim. Claire gerçekten o kadar kötü biri olabilir miydi? Kendisiyle hiç karşılaşmadığım için bilemiyordum.
“Efendim, ne yapmayı düşünüyorsunuz?” Lilia başını kaldırıp bana sordu.
Kararım kesindi. Zaten Milis’e gitmek için iyi bir bahane arıyordum ve bu fırsat adeta kucağıma düşmüştü. Tam anlamıyla şans ayağıma gelmişti.
“Mektupta ne yazıyorsa onu yapıp Annem’i Milis’e götüreceğiz sanırım.”
“…”
“…”
Kız kardeşlerim ve üvey annem birbirleriyle bakıştılar. Sanırım yanlış cevabı vermiştim. Bu Claire denen kadın da kimdi ki zaten? Yani evet, mektup oldukça patavatsızca yazılmıştı ama sonuçta kızının hafızasını kaybettiğini ve bilincinin yarı açık olduğunu öğrenmişti. Böyle bir şey yaşandığını bilip de kızını görmek istemeyecek hangi anne baba vardı ki?
Latriaların da onu aradığından emindim. Zenith onlar için biraz hayırsız bir evlat olmuş olabilirdi belki ama Paul’ün söylediğine göre Fittoa Arama ve Kurtarma Birliği’ne hatırı sayılır miktarda para yatırmışlardı, bu yüzden onlara bir minnet borcum vardı. Üstelik Milis ülkesinde epey bir güç sahibi gibi göründüklerini de düşünürsek, onlarla yüz yüze görüşmeye fazlasıyla değerdi.
“Şöyle ki, nasıl olsa öyle ya da böyle Milis’e gidecektik, ben de bir taşla iki kuş vururuz diye düşündüm. İş için oradayken uğramak için mükemmel bir durak gibi duruyor.”
“Ha? Bir dakika Abi, dur biraz,” diyerek alelacele söze girdi Aisha. “Gelecek ay Kral Ejderha Diyarı’na gitmiyor muyduk?”
Tabii ki plan buydu. Kral Ejderha Diyarı’nda Paralı Asker Grubu’nu kurmak, Ölüm Tanrısı Randolph ve Kraliçe Benedikte ile bağlantılar kurmak ve Zanoba Dükkânı’nın ayakta kalması için gerekli sponsorları bulmak istiyordum. Aisha’nın da bu konuda bana yardım etmesini istiyordum.
Tıpkı Asura Krallığı’ndaki deneyimimizde olduğu gibi, Paralı Asker Grubu’nun şubesini kurmak için Aisha’nın benimle gelmesine ihtiyacım vardı. İşe alım konusundaki marifetiyle Aisha, her şeyi düzene sokmamızın anahtarı olacaktı. İlk ay çarkın tüm küçük parçalarını yerine oturtacak, ikinci ay ise sistem kendi kendine tıkır tıkır işleyene kadar Aisha yavaşça ipin ucunu bırakacaktı. Bu işlerde resmen sihirli bir dokunuşu vardı.
“Mektubun içeriğini göz önüne alırsak, ertelemektense bir an önce gitmemiz daha doğru olur sanırım. Bunu Milis’e öncelik vermek… hazır oradayken de Anneanne’ye bir merhaba demek gibi düşünün.”
“Offf…”
Aisha derin bir hoşnutsuzlukla dudak büktü. Birkaç ay önce yetişkinliğe adım atmış olabilirdi ama bu çocuksu tavırları henüz geride bırakmış değildi.
Tam o sırada Norn ayağa kalktı.
“Ağabey… Ben gitmek istemiyorum,” dedi Norn.
Bunu son derece net ve kararlı bir sesle söylemişti. “Gitmem” ya da “Gidemem” değil, doğrudan “Gitmek istemiyorum” demişti. Üstelik Aisha gibi dudak bükmüyordu; yüz ifadesi gayet ciddiydi.
“Şu an hem derslerim hem de öğrenci konseyi için çok kritik bir dönemdeyim. Takvimimi birkaç aylığına boşaltmayı göze alamam.”
“Şey… Haklısın, doğru söze ne denir,” diye hak verdim. Ben mezun olmuş olabilirdim ama Norn hâlâ son sınıfındaydı. Bu son derece önemli bir yıl boyunca derslerine devam etmeli, sınavlarına girmeli ve hakkıyla mezun olmalıydı. Benim aksime Norn, okuldaki ilk altı yılını gerçekten sıraya oturup ders dinleyerek geçirmişti. Şimdi her şeyi bırakıp gitmesi, bunca yıllık emeğini heba etmek olurdu.
“Şey, Abi… Hah, doğru ya, pirinç! Çok sevdiğin o pirincin büyük hasat zamanı yaklaşıyor, o yüzden ben de gelemem!”
Aisha bunu resmen o an uydurmuş gibi bir edayla söylemişti. Hakikaten ucuz bir bahaneydi bu; şehrin dışındaki o pirinç tarlalarını kurdurmak ve ekim yaptırmak için Paralı Asker Grubu’ndan adamları çoktan tutmuştu zaten. Hatta her şeyi çekip çevirmesi için bir yönetici kiraladığını, kendisinin artık tarlaya ayak bile basmadığını biliyordum. Hepsinden haberim vardı.
Bunu yüzüne vurup onu benimle gelmeye zorlayabilirdim ama Aisha keyfine göre çalışan biriydi. Onu zorla sürüklersem neşesi kaçar, işimize güç katmak yerine peşimde taşıdığım bir ayak bağına dönüşürdü. Ama o gelmezse de Paralı Asker Grubu’nu kurma konusunda elim kolum bağlanırdı. Onun başardığı şeyleri benim yapmam imkânsızdı…
Bir dakika ya. Sırf Milis’e geliyor diye Claire’i ziyaret etmek zorunda değil ki, değil mi?
“Pekala Aisha. Ondan bu kadar kaçınmak istiyorsan seni onu görmeye zorlamayacağım. Ama en azından benimle Milis’e gel. Latria ailesini sadece ben, Lilia ve annem ziyaret ederiz, sen de Paralı Asker Grubu’na odaklanırsın.”
“Yaşasın! Teşekkürler, Abi!”
Aisha’nın ağzı kulaklarına varıyordu. Vay be. Ne tepki ama. Claire’den bu kadar mı nefret ediyordu?
Şöyle bir düşününce, Aisha’nın bu hareketine göz yuman kişi hepsinden önce Lilia’ydı. Normalde kızının böyle huysuzluk yapmasını kafasına geçireceği hafif bir tokatla azarlardı.
“Anlaşıldı, Efendim. Size eşlik edeceğim.”
Lilia her zamanki soğukkanlılığıyla başını eğdi ama içimde, onun da en az Aisha kadar Claire’i görmek istemediği yönünde bir his vardı. Konumu düşünüldüğünde ona hak vermemek elde değildi: Zenith bir Milis inananıydı, yani annesinin de öyle olduğuna şüphe yoktu. Milis öğretilerinin birden fazla eşe bakış açısını tam olarak bilmiyordum ama çok eşliliği açıkça yasakladıkları düşünülürse, birinci eşten sonra gelen hiçbir kadını sıcak karşılayacaklarını sanmıyordum.
“Şimdiden teşekkür ederim, Lilia.”
“Rica ederim, ben sadece görevimi yapıyorum.”
Zenith’in bakımı tam zamanlı bir işti. Lilia ile Aisha bu konuda ustalaşmıştı; ikisinden en az birini yanıma almazsam başımız dertte demekti.
“Pekala Aisha. Bu meseleyi hallettiğimize göre, rotamızı Kutsal Milis Krallığı’na çevirme hazırlıklarına başlayabilir misin?”
“Oldu bil. Ne zaman yola çıkıyoruz?”
“Hmm, bir bakalım…”
Cliff’in gidiş tarihine uymak mantıklıydı. Açıkçası illa birlikte gitmek zorunda değildik ama ışınlanma çemberiyle Milis’in kendisi arasında epey bir mesafe vardı. Onu bu kadarlık yolda yalnız bırakmamak ona “yardım etmek” sayılmazdı, o yüzden peşine takılmaktan zarar gelmezdi.
“Bundan bir ay sonrasına ne dersin?”
“Anlaşıldı.”
Yine de, öz anneannem ha… Nasıl biriydi acaba? Norn ile Aisha’nın verdikleri tepkileri düşününce, bunu öğrenmekten birazcık gözümün korktuğunu itiraf etmeliydim.
***
Böylece plan değişti: Şimdilik Kral Ejderha Diyarı’na gitmek yoktu. Bir sonraki Paralı Asker Grubu şubemizi Kutsal Milis Krallığı’nda kuracaktık.
Aisha yol boyunca söylenip durdu ama yine de hazırlıkları eksiksiz yaptı. Daha önce Kral Ejderha Diyarı için hazırladığı belgeleri Milis’e uyarlamak üzere kolları sıvadı. Anladığım kadarıyla bu belgeler, her ülkenin ihtiyacına göre ne tür bir personel kadrosuna sahip olunması gerektiğini detaylandırıyordu.
Bu kez karşımızdaki ülkenin yönetiminde arkamız sağlam değildi; dolayısıyla işe alımlar da dâhil yapmak istediğimiz her şey uzun ve meşakkatli bir süreç olacaktı. Şimdilik hedef süreyi yaklaşık altı ay olarak belirledim. Oraya varıp bu kadar zaman geçirdikten sonra, elimizde gerçekten işe yarar bir şeyler var mı yoksa boşuna mı kürek çekiyoruz, bakıp değerlendirecektik.
Konuyu Cliff’e de açmaya karar verdim. Tam da tesadüfün böylesi, ben de Zenith’in ailesinin evine çağrılmıştım, e madem öyle birlikte gitsek nasıl olurdu?—gibi bir şeyler söyledim. Cliff bıyık altından sırıttı ama pek rahatsız olmuş gibi durmuyordu.
“Benimle gelmek için bir bahane bulacağını zaten tahmin ediyordum.”
İşi böylece bağladık. Garip bir şekilde içimi rahatlatan bir tepkiydi bu. Acaba Cliff içten içe endişelenmiş miydi diye düşünmeden edemedim; hani geçen sefer Zanoba’nın peşine takılmak için yırtınırken sıra kendisine geldiğinde sesimi çıkarmamam onu dışlanmış hissettirmiş olabilir miydi? Kendisini daha az yakın bir dost olarak gördüğümü sanıp korkmuş muydu yoksa?
Yapma ama kadim dostum Cliff, öyle olmadığını sen de biliyorsun.
Cliff’le birlikte Milis’e gidecek toplam dört kişiydik: Aisha, Zenith, Lilia ve ben. Lilia ile Aisha’nın yokluğu evdeki işi bilen hizmetçi kadrosunu iyice zayıflatacağı için Sylphie evde kalıyordu. Roxy ise iblis olduğu için Kutsal Milis Krallığı’yla ilgili kötü anıları olduğunu söyleyerek kalmayı tercih etmişti.
Eris de gelmek istiyordu ama Lilia buna kesin bir dille karşı çıktı. Madam Eris’in Latria Hanesi’nden uzak tutulmasının en doğrusu olacağını, aksi takdirde işin kesinlikle kavgaya varacağını söyledi. Şüpheyle yaklaşsam da Lilia’nın anlatımından Latria Hanesi’nden Claire denen bu hanımefendinin epey zor bir insan olduğunu sezebiliyordum. Eris’in böyle bir ortama hiç uymayacağını anlamak zor değildi. Üstelik Zenith’in ailesini karşıma almak hiç de eğlenceli bir fikir değildi; dahası Eris’in yeni doğan bebeğini de bu tehlikeli yolculuğa sürüklememiz gerekecekti. Sonunda Eris de pes etti.
Eşlerimden tek birinin bile bana eşlik etmediği nadir yolculuklardan biri olacaktı bu… Ama ne yaparsın, hayat işte. Böylece hazırlıklarımız sürdü; ta ki yola çıkmaya neredeyse hazır olduğumuz o gün, her şeyi değiştiren şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşana dek.
Sylphie hamileydi.
