Mushoku Tensei Cilt 19 – Bölüm 7 / Savaş

Savaş

PEKÂLÂ… Zanoba Tanrı bilir nereye gitmişti. Düşman komutanını bulup öldürmek istiyordu. Bu bana zerre mantıklı gelmiyordu. Kahrolası bir zerre bile. Ama artık mevzimi terk edemezdim. Zanoba’nın nerede gizlendiğini bilmeden savaş meydanına büyü yağdırma fikrinden hoşlanmıyordum; yine de duyduğum kadarıyla planını en azından komutan ve yüzbaşılarla birlikte hazırlamıştı. Atış hattımıza dalacak kadar dikkatsiz olmadığına güvenmek zorundaydım.

Bunu enine boyuna düşünmüştü, değil mi? Değil mi?

Yani yanında yüz asker götürmüştü. Bu harekâtı genel savaş stratejisinin bir parçası olarak planlamış olmalıydılar. Şu anda onun için yapabileceğim en iyi şey, kendi rolümü doğru oynamaktı.

“Huuu…”

Sakin ol, Rudeus. Zanoba aptal değil. Bunu bir sebebi olduğu için yapıyor. Sen yalnızca görevine odaklan; her şey yoluna girecek.

“Huuu… Haaa…”

Pekâlâ. Önce düşmana bir bakalım.

Ben zihnimi toparlayana dek karşı ordu görüş alanımıza girmiş ve tuzaklarla doldurduğum ovanın ötesinde düzene geçmişti. Okçularımızın henüz erişemeyeceği kadar uzaktalardı; doğal olarak onların okları da bize ulaşamazdı. Birliklerinin çoğu çukurlarla doldurduğum bölgeye girene dek savaş gerçekten başlamayacaktı.

“Evet, bayağı kalabalıklar…”

“Hımm. Bana yalnızca üç bin kişi kadar görünüyor.”

“Arkada sırada bekleyen daha bir yığın asker var.”

Surlardaki askerler karşımızdaki kuvvetin tam büyüklüğünü tahmin etmekle meşguldü. Hımm, düşman sancaklarını falan saymanız gerekmiyor muydu?

“Rudy, karşı büyü yapmalıyız!”

“Ha?”

Roxy’nin sesindeki aciliyetle irkilip savaş meydanına baktım. Düşman düzeninin ortalarına yakın bir yerde hortuma benzer bir şey biçimleniyordu.

“Bütün tuzakları toprak büyüsüyle tek seferde dolduracaklar!”

Ha, doğru. Bu Kutsal seviye Kum Fırtınası büyüsü, değil mi?

Tuzaklarıma yönelmek için hiç vakit kaybetmemişlerdi. Muhtemelen keşifçilerden ya da casuslardan onları önceden öğrenmiş, tek bir devasa büyüyle etkisiz kılmanın planını yapmışlardı.

Söylemeye gerek yok, biz de bu ihtimali öngörmüştük.

“Pekâlâ. Buna Şiddetli Fırtına’yla karşılık vereceğim.”

Bu sözlerle iki elimi giderek büyüyen toz ve toprak hunisine doğru uzattım.

Karşılık olarak Kutsal seviye bir rüzgâr büyüsü seçmiştim. Derecesine rağmen etkileri pek gösterişli değildi ama çok güçlüydü. Kümülonimbus ve Kum Fırtınası gibi bazı Kutsal seviye büyüler, rüzgârla başka bir elementi birleştiren Birleşik Büyülerdi. Şiddetli Fırtına ise saf bir rüzgâr patlamasıydı. Kum Fırtınası gibi bir büyüyle aynı miktarda mana harcasa da bütün gücü tek bir amaca yönelirdi.

Pratikte bu, su ya da toprak büyülerinin yarattığı daha karmaşık olayları bütünüyle silip süpürebildiği anlamına geliyordu. Kayıtlara geçsin, uçan her tür canavara karşı da yıkıcı derecede etkiliydi. Fakat düşmanınız yerdeyse başka büyüler daha iyi seçenekti; rüzgâr uzun mesafede ağaçları ve diğer engelleri aşarken gücünün bir kısmını yitirirdi.

Saf rüzgâr büyüsünün, tam da savaş meydanında şimdi yapacağım gibi diğer element büyülerine karşı koymak için geliştirildiğine dair bir kuram vardı. Ancak bu yalnızca bir kuramdı ve buna inandığımdan emin değildim.

Şiddetli Fırtına ilerlerken gücünün bir kısmını yitirebilirdi ama yeterince mana kullanırsanız devasa ağaçları kökünden sökecek kadar kuvvetliydi. Üstelik güçteki bu düşüş yalnızca yerin üzerinden geçerken yaşanıyordu; havada hiç sorun değildi. Bu büyü pekâlâ uçan ejderhaları yere indirmek için tasarlanmış olabilirdi.

Hımm. Gerçi ejderhaların da biraz rüzgâr büyüsü kullandığı hissine kapılıyordum. Yani, başka türlü o devasa bedenlerini havada nasıl tutabilirlerdi ki?

Başka bir not: Bazıları böyle büyüleri aşırı kullanmanın insanı kel bırakabileceğini iddia ediyordu. Kurama göre bütün o keskin rüzgâr darbeleri eninde sonunda saçları kökünden sökmeye başlıyordu. Üniversitemizin peruk takan müdürünün Kral derece bir rüzgâr büyücüsü olduğunu düşününce kulağa akla yatkın geliyordu.

Tamam, tamam. Artık gayet sakinim. Saaaapsakinim!

Bütün bu lüzumsuz bilgileri zihnimden geçirmeyi bitirdiğimde kalp atışım normale dönmüş, büyüm de düşmanın toz hortumunu dağıtmıştı. Çevremizdeki askerler kendiliğinden tezahürata başladı.

Yine de ordunun kendisine kayda değer bir hasar vermemiştim. Bizden hâlâ epey uzaktalardı ama Kutsal derece bir büyüyü dağıtacak kadar güçlü bir patlamanın yerde de ciddi etki yaratması beklenirdi. Hortumu fazla doğrudan hedef aldığım için mi böyle olmuştu? Yoksa büyülerimizin manaları bir şekilde etkileşmiş miydi?

Eh, iki türlü de pek önemi yoktu. Artık şuna odaklanabilirdik…

“Rudy, yine deniyorlar!”

“Ha? Gerçekten mi?”

Bu biraz anlamsız görünüyordu. Büyülerini yine bozabilirdim, değil mi?

Ha, bir dakika… Mana kapasitemi bilmiyorlar.

Çoğu büyücü art arda Kutsal seviye büyü yaparsa kısa sürede tükenirdi. Düşman bizden on kat kalabalık olduğuna göre muhtemelen on kat fazla büyücüsü de vardı. Herhâlde bir büyü çemberinden aynı büyüyü tekrar tekrar ateşleyip bizim yakıtımız tükenene dek bekleyebileceklerini sanıyorlardı.

Hıh. Bu, karşı tarafta İnsan-Tanrı’nın havarisi olmadığı anlamına gelmez mi?

İnsan-Tanrı adına çalışan biri beni tanırdı. Büyücülerin zamanını ve manasını böyle boşa harcamasına elbette izin vermezdi, değil mi?

Hayır, hemen sonuca varamazdım. İnsan-Tanrı onlara öğüt veriyor olsa bile komutanlarının her zaman dinleyeceği anlamına gelmezdi.

“Şimdilik vazgeçene dek büyülerini bozmaya devam edeceğim. Bu plan size uyar mı?”

“Şey, evet, elbette. Mana bakımından… iyi misiniz?”

“Evet, sorun yaşamam.”

Yüzbaşı bu noktada hayranlığa kapılmış gibiydi. Ya da belki dehşete.

Eh, mana kapasitem muhtemelen sahip olduğum en güvenilir özellikti. Bu insanlar benden on tane Kutsal seviye büyü atmamı isterse hiç zorlanmadan yapabilirdim.

Sonunda düşman büyücüleri Kum Fırtınası’nı beş kez daha yaptı ama her birine aynı biçimde karşılık verdim. Biraz mana tasarrufu için Büyü Bozma’yı kullanamamam yazık olmuştu. Bu kadar uzun mesafede seçenek değildi.

Altıncı başarısız girişimlerinden sonra düşman kuvvetleri saldırılarına ara vermiş göründü. Kutsal seviye büyü kullanabilecek büyücüleri tükenmiş olabilirdi. Büyü çemberleri kaybolmuş ya da bu stratejiyle hiçbir yere varamayacaklarını anlamış olmaları da mümkündü.

Büyücü bölüğünün yüzbaşısına bakarak, “Sizce hücuma geçerler mi?” diye sordum.

Uzaklardaki düşman saflarına kaşlarını çatarak, “Söylemesi zor,” diye karşılık verdi.

Komutanları ben olsaydım bütün o askerleri çukur tuzaklarıyla dolu bir ovaya hücum ettirme riskine girmezdim. En iyi seçenek geri çekilmekti, değil mi? Düşmanını yanlış değerlendirdiğini erkenden anlarsan neden daha fazla bilgi toplamak için çekilmeyesin? Bence akıllıca olan buydu.

“Ha… Görünüşe göre deneyecekler.”

Düşman saflarında yeniden hareket başladı. Sanki arkalarında ağır bir şeyi sürüklüyorlarmış gibi yavaşça ileri dalgalanıyorlardı.

Eh, beklenirdi zaten.

O ordunun komutanları kapımıza dayanmadan önce her tür taktik seçeneği ve yedek planı tartışmış olmalıydı. Buraya kadar gelmek için değerli yiyecek ve kaynak harcamışlardı; birliklerinin moralini de düşünmeleri gerekiyordu. Tek bir başarısız büyü çarpışmasından sonra muhtemelen geri dönemezlerdi.

Yani… Bildikleri kadarıyla bizim büyücülerimizin manası da tükenmiş olabilirdi. Belki böylece fazla kayıp vermeden çukur bölgesini aşmayı umuyorlardı.

“Okçular, hazır olun!”

Yüzbaşılarının gürleyen emriyle okçu safımız öne çıktı. Oklarını kirişlere takıp yaylarını gererek çukur bölgesinde dikkatle ilerleyen asker saflarını hedef aldılar.

“Atış!”

İlk ok yaylımı havada vızıldayarak ilerledi.

Mütevazı bir yaylımdı; burada yalnızca elli kadar okçumuz vardı, üzerimize ilerleyen düşman askeri ise en az birkaç bindi. Etkisinin çok sınırlı kalacağı açıktı.

Düşman komutanı da aynı sonuca varmış görünüyordu. Birkaç saniye sonra aşağıdan boru sesleri duyuldu ve düşmanın ilerleyişi anında hızlandı. Yer yer askerlerin tuzaklarıma yuvarlandığını gördüm. Fakat bazıları hendeklerin üzerine kaba köprüler kuruyor, daha başkaları da çevrelerinden güvenle dolaşıyordu. Durmadan ilerliyorlardı.

Görünüşe bakılırsa ok yaylımımızı saldırı büyüsü yapabilecek hiç büyücümüz kalmadığına işaret saymışlardı. Elbette yanlış hesaplamışlardı.

“Savaş büyücüleri, hazır olun!”

Asker büyücüler yüzbaşılarının emriyle asalarını hazır etti.

Bölükte yirmi kişi vardı. Sekizi öne çıkıp surun kenarına geldi. Başka sekiz kişi arkalarında bekledi. Son dört büyücü ise Roxy’nin büyü çemberinin önünde mevzilendi.

“Telaşlanmayın! Daha içeri çekene dek bekleyin!”

Büyücüler asalarını daha sıkı kavradı. Roxy de gözlerini kapatıp yoğunlaşarak hazırlandı. Geri kalmak istemediğimden ellerimi yumruk yapıp aşağıdaki düşmana dikkatle baktım.

Birliklerinin çoğu artık çukur bölgesinin içindeydi.

“Efsunlara başlayın! Şimdi!”

Yüzbaşının emriyle ön saftaki sekiz büyücü, bir ateş büyüsünün efsununu kusursuz bir uyumla okumaya başladı. Efsunun yarısına geldiklerinde arkalarındaki sekiz kişi de okumaya koyuldu.

“Ateş Topu!”

Öndeki büyücülerin asalarından sekiz alev topu fırladı. Savaş meydanına kavis çizerek inip düşman hattının tam ortasına çarptılar ve geride bir avuç kömürleşmiş ceset bıraktılar.

Ön saf hemen geri çekilip efsuna baştan başladı.

“Ateş Topu!”

Birkaç saniye sonra ikinci büyücü safı kendi yaylımını ateşlemişti. Efsunlarını kademeli başlatarak saldırılar arasındaki süreyi yarıya indirmişlerdi.

Ateş Topları düzenli biçimde uçmaya devam etti. Fakat ikinci yaylım başladığında düşmandan devasa bir Su Topu yağmuruyla karşılık geldi. Kalenin tepesindeki bize ulaşamıyorlardı ama Ateş Toplarına çarpıp onları buhara dönüştürüyorlardı.

Başka bir deyişle karşı büyüydü. Demek önceki çarpışmalarda bütün büyücülerinin manasını harcamamışlardı.

Eh, evet. Elbette harcamazlardı.

“İşte orada, Bayan Roxy. Sağ kanattaki akrep sancağını görüyor musunuz?”

“Evet. Görüyorum.”

Roxy büyücü bölüğü yüzbaşısına başıyla karşılık verip bana döndü.

O akrep sancağı, Su Topu yağmurunun geldiği yerin hemen civarındaydı. Düşman büyücüleri o bölgede yoğunlaşmıştı. Başka bir deyişle oradaki her şeyi paramparça edersek artık karşı büyülerden kaygılanmamız gerekmeyecekti.

“Başlayalım, Rudy… Şey, yoksa izlemeyi mi tercih edersin?”

“Hayır. Seninleyim.”

“Pekâlâ öyleyse.”

Roxy küçük bir gülümsemeyle arkasını dönüp efsununa başladı. Ben de derin bir nefes aldıktan sonra ellerime mana yönlendirdim.

Bir dakika sonra birçok insanı öldürdüm.

***

Bundan sonra savaş tek taraflı bir katliama dönüştü.

Büyücülerinin büyük çoğunluğunu yok etmemiz onları büyülerimize karşı savunmasız bırakmıştı. Ölenlerin çoğu, savaş büyücülerimizin saldığı Kutsal seviye ateş büyüsüyle küle döndü. Fakat hücumları bozguna dönüşünce sağ kalanlar arkalarındaki tuzaklarla dolu ovadan geri çekilmeyi neredeyse imkânsız buldu. Bazı birlikler komutanlarını kaybetmiş gibiydi; hareketleri panik içinde düzensizleşti. Ardından Roxy’yle üzerlerine daha fazla Kutsal seviye büyü indirdik.

Sanki bir karınca yuvasına basmıştık. Askerler korku içinde ne yapacaklarını bilemeden her yana kaçışıyordu. Rüzgâr darbeleri onları çukurlara savuruyor, yıldırımlar oldukları yerde kavuruyordu. Düzineler hâlinde ölüyorlardı.

Gökteki Kaledeki o meşhur repliği sonunda anlayabiliyordum. Bu mesafeden insanlar gerçekten de etrafa saçılmış çöp kırıntıları gibi görünüyordu.

Yine de hepsi ölüm karşısında paniğe kapılmadı. Bazıları çukur bölgesini aşıp büyülerimizin etki alanından kaçtı. Aralarındaki birkaç büyücü bize büyü fırlatabilecek kadar yaklaştı. Saldırılarının neredeyse hepsine karşılık verdik ama birkaçı yine de isabet etti ve kayıplar verdik.

Yaklaşan düşmanların bazıları okçuydu; kaleye varınca yaylarını atıp kılıçlarını çektiler. Geri kalanı piyadeydi. Hep birlikte kale duvarlarına kadar ilerlediler; orada onları dinç üç yüz savunmacı bekliyordu. Biz de bu sırada üzerlerine dolu gibi büyü yağdırıyorduk.

Sonunda yalnızca bir avuç insan sağ kaldı. Bazıları savaşma iradesini yitirmiş, diğerleri sonuna dek çarpışmıştı. Kimisi esir alındı, kimisi öldürüldü; ama nedenini söyleyemezdim.

Bizim kayıplarımızı ise parmaklarımla sayabilirdim. Düşmanı öylesine ezici biçimde püskürtmüştük ki aklıma tarihî zafer sözleri geliyordu.

Her şey sona erdiğinde Komutan Babriti kaleyi temellerine kadar sarsmış gibi gelen bir kükreme kopardı. Surlardaki büyücüler ve okçular da sevinçten parlayan gözlerle hep bir ağızdan karşılık verdi.

Onlarla birlikte ben de bağırdım ama aynı sevinci hissedip hissetmediğimden emin değildim. Onca insanı öldürdüğüm ya da savaşı kazandığımız gerçekmiş gibi gelmiyordu. Yine de çevremdekiler benim eksik coşkumu fazlasıyla telafi etti. Bana temkinli ve katı bir resmiyetle davranan askerler koşarak gelip sırtıma vurdu. Bazıları kollarını omuzlarıma doladı, bazılarıysa sarıldı. Bunlardan biri genç bir kadın okçuydu. Yaşlı gözlerle bana bakıp “Başardık! Bizi kurtardınız! Çok teşekkür ederim!” gibi bir şey söyledi. İşte o anda içimi sonunda büyük bir gurur ve mutluluk dalgası kapladı.

Son olarak Roxy kollarıma atılıp beni dudaklarımdan öptü. Roxy herkesin içinde asla böyle bir şey yapmazdı; demek diğerleri kadar coşmuştu. Birbirimize sarılırken askerlerden tezahürat ve iyi niyetli ıslıkların karışımı yükseldi.

O anda mutluydum. Gerçekten mutluydum.

Açık konuşayım, tek sebebi güzel bir kadının kollarıma atılması değildi. İşin içinde grup psikolojisi de vardı. Çevremdeki taşkın sevinç beynimi tamamen ele geçirmişti. Fena bir his değildi, biliyor musunuz? Bir parmak şıklatmayla katlettiğim onca insanı düşünmemi engelliyordu. Günün sonunda savaşı neredeyse hiç kayıp vermeden kazanmıştık. Bu kutlamaya değerdi. Çirkin ayrıntıları fazla düşünmenin ne gereği vardı, değil mi? Bu günü hatırladığımda tek düşünmem gereken şuydu: Hey, ilk seferim için hiç fena değildi. Demek o kadar da büyük mesele değilmiş.

Belki böyle bir dünyada bu şekilde yaşamak gerekiyordu. Burada olup biten her şeyi ilk hayatımda edindiğim ahlak ölçüleriyle yargılamayı sürdürmek zorunda değildim. Eski, keyfî bir kuralı pranga gibi sonsuza dek peşimden sürüklemek zorunda değildim. Gerektiğinde öldürür, gerekmediğinde kendimi tutardım. Tek bir savaş beni kana susamış bir manyağa dönüştürmezdi. Bundan daha fazla özdenetimim vardı.

“Prens Zanoba döndü!”

Aşağıdaki bir habercinin haykırışı beni düşüncelerimden sıçrattı. Savaş gerçekten başladıktan sonra Zanoba’yla birliğini tamamen unutmuştum.

Basamakları olabildiğince hızlı inip kalenin içine koştum. Fakat aşağı vardığımda şaşkınlıktan donakaldım.

Başka bir gezegenden düşmüş gibi görünen yaklaşık on kişilik grubun etrafında bir asker kalabalığı oluşmuştu. Bedenleri dal ve yapraklarla kaplı, yüzleri toprakla isle sıvanmış, saçları kan ve terle yapışmıştı. İri zırh kuşanmış heybetli bir adam beni görünce neşeyle seslendi: “Selamlar, Üstat Rudeus!”

Bir dakika, sen de kimsin?

Hayır, ciddiyim. İlk bakışta onu gerçekten tanımadım.

Saçları kurumuş kanla kabuk bağlamış, zırhı sabah bulunmayan yarıklarla kaplanmıştı; gözlüğünde de bir tür kırmızı sıvıyı silerken oluşmuş lekeler vardı.

“Zanoba?”

Evet, bu kesinlikle Zanoba. Bambaşka biri gibi görünüyor ama o olmalı. Ha. Galiba bizi tek kelimeyle uyarmadan ortadan kaybolduğu için ona… biraz haddini bildirmeliyim.

“Bu ne…”

Zanoba’ya yaklaşırken asker kalabalığı önümde ikiye ayrıldı ve cümlemin ortasında ne söyleyeceğimi unuttum.

Zanoba’nın ayaklarının dibinde, dizleri üzerine çökmüş biri duruyordu. Onun da her yanı çamurdu ama aynı zamanda bir ağa sarılmıştı. O ağı tanıyordum. Yola çıkmadan hemen önce Zanoba’ya verdiğim büyülü eşyaydı.

“Sizin muhteşem gayretiniz sayesinde sürpriz saldırımız kusursuz ilerledi. Bakın… Düşman komutanını esir aldık!”

“Şey… Vay canına…”

Çevreme bakınca etrafımızdaki askerlerin pislik içindeki on kişilik grubu alkışladığını fark ettim. Artık Zanoba’ya temkinle ya da kuşkuyla bakmıyorlardı; gözleri hayranlıkla parlıyordu.

Bir dakika. On mu? Neden bu kadar azlar? Kaleden daha önce yüz kadar kişinin çıktığına neredeyse emindim. “Şey, diğerleri nerede?”

Zanoba, “Savaş meydanında yatıyorlar,” diye cevap verdi. “Her biri yiğitçe öldü.”

Ha. Doğru. Yalnızca yüz askerle bu kadar büyük bir orduya saldırınca olacak şey bu herhâlde.

Ama… Anladığımdan emin değilim. O savaşı kazanmak için bu gizli saldırıya ihtiyacımız yoktu, değil mi? Zaten kazanıyorduk. Bunu fark eden bir tek ben olamam. Bir şeyi mi kaçırıyorum?

“Y-yani, şey… Bu adam… doksan askerin kaybına değdi, değil mi?”

“Kuşkusuz. Kendisi Bista kraliyet ailesinin bir üyesi. Onu rehine olarak tutarken bu savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varmak kolay olacaktır.”

Haa. Tamam… Evet, şimdi anladım. O kadar değerliyse Zanoba doğru kararı vermiş olmalı.

Tek bir düşman taarruzunu püskürtmek savaşı kazandığınız anlamına gelmezdi. Fakat Zanoba’nın baskını taktik zaferimizi muazzam bir stratejik zafere dönüştürmüştü. Bu açıdan bakınca belki doksan askerin canı küçük bir bedeldi.

Bir dakika, hayır. Bu düşünce tarzına neden kapılıyordum? O orduyu darmadağın etmiştik. Bin, belki iki-üç bin asker kaybetmiş olmalıydılar. Başlarında çalışan bir beyne sahip biri varsa istilayı sürdürmekten vazgeçerlerdi.

Ya da zaferimizi biraz abartıyordum. Belki gördüğümüz askerlerin toplamı yalnızca birkaç bindi ve düşman kuvvetinin çoğu geri çekilmişti. Gerçekten arkada bekleyen başka askerleri varsa belki de yalnızca beş yüz kadarını saf dışı bırakmıştık.

Zanoba neşeyle bana gülümseyerek, “Ah, başarılı olmak ne büyük mutluluk,” dedi. “Ne de olsa sizden ve Bayan Roxy’den bu kalede sonsuza dek oturmanızı isteyemezdim!”

Tamam, evet. Sanırım şimdi gerçekten anladım.

Düşman tek bir felaket savaşın ardından pes etmeyebilirdi. Zaten komutanlarının ne kadar mantıklı olduğunu kim bilebilirdi? Bugün burunlarını kanatmış olabilirdik ama sayısal üstünlük hâlâ onlardaydı. Bir sonraki saldırıları Roxy’yle ben burada yokken gelirse Fort Karon (Karon Kalesi) pekâlâ düşebilirdi. İkimizin yıllarca Shirone’da kalma seçeneği yoktu. Bir düşman prensini esir alıp bir tür ateşkes için pazarlık ederek bütün bunlar soruna dönüşmeden savaşı tek ve kesin bir darbeyle bitirebilirdik.

Yine de başka bir yol bulamaz mıydık? Belki onların kalelerinden birini paramparça edebilirdim ya da başka bir şey…

Yok. Son birkaç gününü insan öldürmekten sızlanarak geçiren bir adama böyle bir işi emanet etmek aptallık olurdu…

“Doğrusu her şey plana göre gitti. Siz ve Bayan Roxy büyülerinizle bize kusursuz bir dikkat dağıtma fırsatı sundunuz! Bir de şu büyülü fırlatma ağı… Ne muhteşem bir araç! Baştan beri bir düşman komutanını yakalamamı sağlayacağını umuyordum ama hayal ettiğimden bile iyi çalıştı.”

Zanoba, rüzgâr ve yağmur şiddetle sürerken düşman saflarına dalmış, genel kargaşadan yararlanıp liderlerini esir almıştı. Riskler dehşet vericiydi. Hayatını ortaya koymuştu. Ama kazanan o olmuştu. Roxy’yle yarattığımız kaosu fırsata çevirmiş, kendini sınırlarına kadar zorlamış ve zaferimizi anlamlı kılmıştı.

“Biliyor musunuz, Üstat Rudeus… Daha önce Kutsal seviye büyüleri uzaktan görmüştüm ama dosdoğru içlerine hücum edince bambaşka bir şey oluyorlarmış!”

“Ha… Evet, öyle olduğunu tahmin edebilirim…”

Omurgamdan kötü bir ürperti geçti. Kümülonimbus’un etki alanı genişti. Çok sayıda düşmanı ayrım gözetmeden yok etmek için tasarlanmış bir büyüydü. Bu da şu anlama gelebilirdi…

“Şey, hey, Zanoba… Orada size yıldırım falan çarpmadı, değil mi?”

“Hımm…”

Zanoba elini çenesine götürüp cevabını dikkatle düşündü. Biraz sonra yüzünde ciddi bir ifadeyle karşılık verdi.

“Hiçbir savaş fedakârlık yapılmadan kazanılmaz, Üstat Rudeus.”

Onları vurmuştuk.

Kümülonimbus büyülerimizin yıldırımları kendi müttefiklerimize isabet etmişti. Belki başkalarını rüzgâr darbeleriyle çukurlara savurmuştuk. Dün yanımda yemek yiyen birini öldürmüş olabilirdim. Roxy, biraz büyü öğrettiği birini öldürmüş olabilirdi.

Muhtemelen çoğuyla hiç konuşmamıştım bile. Ama en azından artık yüzlerini tanıdığım bazı insanların sonsuza dek aramızdan ayrıldığını biliyordum.

Zanoba devam etti: “Elbette bugün kaybettiğimiz her askerin bütün sorumluluğu, onları savaşa götüren komutanları olarak bana aittir. En ufak bir suçluluk duymanız için hiçbir sebep yok.”

Kuramsal açıdan mantıklıydı. Fakat kuram şu anda bana pek yardımcı olmuyordu.

“Bunca emekten sonra bitkin düşmüş olmalısınız. Bana günün geri kalanını dinlenerek geçireceğinize söz verin.” Zanoba omzuma nazikçe vurdu, ardından esirini kalenin içlerine doğru sürükledi. Giderken çevresindeki askerlere peş peşe emirler yağdırıyordu.

Sersemlemiş hâlde durup gidişini izledim. Bir ara söyleyecek bütün sözlerim tükenmişti.

Ha, doğru. Ölüm Tanrısı’nın saldırısına hazırlanmalıyım… Aptal gibi dikilecek vakit yok. Dinlenmek için de. Henüz değil. Ben yalnızca… Mk-I’in yakınında durayım. Gelirse onu karşılamaya hazır olurum…

O akşam kaleye bir baskın düzenlendi.

Fakat gelen Ölüm Tanrısı değildi. Hedefleri de ben değildim. Kraliyet mensubu rehinemizi kurtarmaya çalışan düşmanlardı.

Hiçbirini öldürmedim. Bunun için yeterince tehlikeli değillerdi. Hepsini bayıltıp kalenin garnizonuna teslim ettim.

Sonra başlarına ne geldi? Hiçbir fikrim yok. Ama en azından kayıtsızca öldürmek yerine kendimi tutmuştum. Bu iyiye işaretti, değil mi? Bana öyle geliyordu. Duygularım karmakarışık olsa da kendimi denetleyebiliyordum. Öldürmeye karşı o refleksimi hâlâ koruyordum.

İyi olacaktım. En azından bütün gece boyunca kendime durmadan bunu söyledim.

Ölüm Tanrısı hiç gelmedi.

Gizli saldırı da olmadı.

***

Ertesi gün Zanoba’nın onayını aldıktan sonra rehineyi sorguladım. Gerçekten de Shirone’un kuzeydeki rakibinin kraliyet ailesindendi.

İnsan-Tanrı adını tanıyıp tanımadığını sordum. Cevabı hayırdı.

Krallığında kuşku uyandıracak kadar isabetli tahminler ya da kehanetler ortaya atan birinin dolaşıp dolaşmadığını sordum. Cevabı hayırdı.

Darbenin hemen ardından Shirone sınırında beş bin kişilik orduyu nasıl bu kadar hızlı topladıklarını sordum. Hızlı toplamadıklarını söyledi. Yıllardır istila fırsatı kolluyorlarmış.

Bunların hepsi tek bir sonuca işaret ediyordu: Kuzeydeki krallık temizdi. Orada yönetimi elinde tutan İnsan-Tanrı müttefiki yoktu. Yani İnsan-Tanrı onları istilaya sevk etmek için olayları yönlendirmiş olabilirdi ama hiç değilse bu adamın havari olmadığından emindim. Kendini beğenmiş, ne yaptığından habersiz tipik bir komutandı; hepsi bu.

Ölüm Tanrısı peşimden gelmemiş, istilacılar da bildiğiniz sıradan istilacılar çıkmıştı. Hiçbir şey beklediğim gibi gelişmiyordu. Uzun zamandır ilk kez fazlasıyla kuruntulu davrandığımı hissettim. Bütün bu durumu en temel düzeyde yanlış anlamış olabileceğimi düşünmeye başlamıştım. Belki ortada tuzak yoktu. Kahretsin, belki İnsan-Tanrı’nın bunların hiçbiriyle ilgisi yoktu.

Yine de gardımı indirmeyi reddettim. Bunun anlamsız olduğuna yarı yarıya ikna olmuş hâlde tetikte kalmaya ve her şeye hazır olmaya kendimi zorladım.

Derken on gün sonra… Ayaklarımızın altındaki zemin kaydı.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla