Mushoku Tensei Cilt 19 – Bölüm 3 / Shirone’a Dönüş

Shirone’a Dönüş

Yola çıkmayı planladığımız günden önceki gece beklenmedik bir ziyaretçimiz oldu.

Sylphie’yle tutkulu bir evlilik bağı tazeleme seansının ardından tuvalete gitmek için koridora adımımı yeni atmıştım. Birden Leo çılgınca havlamaya başladı; birkaç saniye sonra da Eris gözlerinden cinayet saçarak odasından fırladı.

Neler döndüğüne dair hiçbir fikrim yoktu.

“Saldırıya uğradık!” diye bağırdı Eris.

“Ha?!”

Birisi ön kapıyı tekmeyle falan mı kırmıştı?

Kalbim hızla çarparken yatak odama geri daldım, asamla bir meşale kaptım… sonra tehlike işareti aramak için pencereden dışarı bakmak üzere durdum. Karanlık bir geceydi ama kapımızın önünde duran tanıdık silueti seçebiliyordum.

“Sorun yok Eris. Dışarıdaki kişi düşman değil.”

“…Doğru. Sanırım değil.”

Eris yanımda pencereden dışarı bakıp karanlıkta duran kişiye kaşlarını çatarak baktı.

Asamı duvara yaslayıp yeniden koridora çıktım. Uykulu ve şaşkın ailemi odalarına geri gönderdikten sonra kapıya gittim.

Ön kapıyı açtığımda Orsted’i dışarıda sabırla beklerken buldum. O sırada bahçe kapımıza dolanmış olan Byt, sarmaşıklarını onun etrafına dolamış ve var gücüyle sıkıyordu. Bana… dokunaç temalı bazı sanat eserlerini hatırlattı.

“Bu saatte geldiğim için özür dilerim.”

“Ah, hiç sorun değil… Kes şunu Byt! Bırak onu!”

“Bilmen gereken bir şey öğrendim. Benimle gel. Uzun sürmez.”

“Ee, tamam.”

Orsted, Byt’ın çırpınan sarmaşıklarını bedeninden kolayca söküp karanlık sokağa doğru yürüdü. Sadık Treant’ımıza hızlıca bir iyileştirme büyüsü yaptım. Eris kapı aralığında kollarını bağlamış duruyordu. Yanına koşup birazdan döneceğimi söyledim, ardından Orsted’in peşinden seğirttim.

Ne yazık ki mahallemizde günün yirmi dört saati açık lokanta yoktu. En yakındaki boş araziyle yetinmek zorunda kaldık. Ayın görünmediği bir geceydi, bu yüzden meşalemi yanıma almıştım. Titrek ışığı hemen çevremizi aydınlatıyor, boş bir ot ve toprak parçasından başka hiçbir şey göstermiyordu.

Şimdi düşününce Orsted’le konuşmalarımızın çoğunu karanlıkta yapıyorduk. İnsana kötü bir şeyler çeviriyormuş hissi veriyordu, biliyor musunuz? Ofisine daha fazla lamba koydurmayı düşünmeliyim…

“Peki… konuşmak istediğiniz şey neydi?”

“İnsan-Tanrı’nın seçtiği yeni piyon.”

Ginger’ın birkaç gün önce topladığı bütün bilgileri ona iletmiştim. Fakat uğradığımda ofisinde değildi; bu yüzden raporunu özetleyen bir mektup bırakmak zorunda kalmıştım.

“Ginger York’un verdiği bilgilere dayanarak bir kuram geliştirdim. Sana açıklayacak, ardından uygulaman için kabaca bir strateji vereceğim.”

Bu noktada elimizde yalnızca bir kuramdan fazlası olmasını dilerdim. Belki de daha fazla bilgi toplayana kadar Zanoba’yı kafese kilitlemek en akıllıcasıydı…

Yok, ona böyle davranmaya başlarsak söylediğimiz hiçbir şeye güvenmezdi. İşler hiçbir zaman o kadar kolay olmuyordu.

“Önce şu on şövalye meselesi: Dokuzunun özellikle kayda değer ya da tehlikeli olmadığını tahmin ediyorum.”

“Pekâlâ…”

“Onuncuya, ceset yüzlü adama gelince… Onu tanıdığımı sanıyorum.”

Ah, doğru. Pax nereye giderse onun peşinden ayrılmayan adamdı.

“Kral Ejderha Diyarı’nda hem ciddi ölçüde yetenekli hem de iskelet yüzlü yalnızca bir şövalye var.”

“Kimmiş?”

Orsted gözlerini bana dikti. Bakışları bu gece her zamankinden bile keskindi. “Ölüm Tanrısı Randolph Marianne. Yedi Büyük Güç arasında beşinci.”

Ölüm Tanrısı. Yedi Büyük Güç arasında beşinci.

Anlamlarını sindirmeye çalışırken bu sözler bir süre zihnimin içinde çarpıp durdu. Demek o söylentiler doğruydu, öyle mi?

“Kral Ejderha Diyarı’nın gizli silahıdır.”

“…Gizli silahlarını neden sıradan bir ülkedeki darbeyi desteklemek için ödünç versinler?”

“Bilmiyorum. Fakat İnsan-Tanrı’nın bir şekilde bunu ayarlamış olması hayli muhtemel.”

Evet, en bariz ihtimal kesinlikle buydu. Benim açımdan biraz aptalca bir soru olmuştu…

“Kral Ejderha’nın Ölüm Tanrısı’nın hizmetlerinden ayrılmasına izin vereceğini düşünmek zor. Başka biri olma ihtimalini değerlendirdim. Fakat tahtada seni ya da beni öldürebilecek başka bir piyon bilmiyorum. En kötüsünü varsaymak en güvenlisi. Sana onun hakkında bildiklerimi anlatacağım.”

Pekâlâ. Bu kafatası suratlı adamın Ölüm Tanrısı olmama ihtimali hâlâ vardı ama peşime düşmesi muhtemel kişiler arasında en tehlikelisi oydu. Evet, en iyisi bu senaryoya hazırlanmaktı.

“Ölüm Tanrısı Randolph yerleşik hiçbir kılıç ekolünü benimsemez. Stili kendine özgüdür ve kendi kendine öğrenmiştir.”

“Yani… bütün hareketlerini kendisi mi uydurmuş?”

“Doğru. Bildiğin kalıplardan hiçbirini izlemesini bekleyemezsin. Zafere ulaşmak için elindeki her hileyi ve aracı kullanır.”

Hımm. Aslında biraz Ruijerd’in felsefesine benziyordu. Bu kadar öngörülemez insanlarla dövüşmek hiç eğlenceli olmazdı…

“Yine de kendine has bir tekniği vardır. Adına Büyüleyici Kılıç denir.”

Vay, tamam. Bunun nasıl çalıştığını kesin biliyorum. Ortada hiçbir sebep yokken kılıcını kocaman, gösterişli bir çember hâlinde savurup siz hareketlerini hayranlıkla izlerken bıçaklıyor mu?

“Bu tekniğin iki ayrı çeşidi vardır: Cezbeden Kılıç ve Durduran Kılıç.”

“Pekâlâ. Aralarındaki fark ne?”

“Cezbeden Kılıç düşmanı, ilerlemesi akıllıca değilken ilerlemeye ikna eder ve saldırısına karşılık verir. Durduran Kılıç ise saldırması gereken düşmanı geri durmaya ikna eder.”

Bu… biraz belirsizdi. Hareketleri zihnimde canlandırmakta bile zorlanıyordum.

“Adam, savaşta rakibinin düşüncelerini yönlendirmekte ustadır. Saldırman gerektiğine inandığında saldırma. Savunman gerektiğine inandığında savunma. İçgüdülerine güvenirsen ona parmağını bile değdiremezsin. Garanti ederim.”

“Ee, kulağa hiçbir şey yapmama izin yokmuş gibi geliyor…”

“Yanlış. Savunmak istediğinde saldır. Saldırmak istediğinde savun. Fakat saldırının gerçekten mantıklı olduğu ya da ihtiyatın kesinlikle gerekli olduğu anları görmezden gelme…”

Efendim? Hiçbir anlamı yok. Bu bir çeşit Zen bilmecesi mi? Başım ağrıdı…

“Kısacası oyununa kanma. Odaklan ve onu ez.”

“Bu adam o kadar iyiyse neden benim yerime sen halletmiyorsun?” düşüncesi zihnimden geçti ama hemen uzaklaştırdım. Orsted yakında Kral Ejderha Diyarı’na gidecekti.

“Onu gerçekten yenebileceğimi düşünüyor musunuz?” diye sordum.

“Büyük Güçlerden biridir. Bekleyeceğin üzere teknik ustasıdır ve saldırı büyülerine karşı koymak için pek çok yöntemi vardır. Kesinlikle kolay olmayacak. Ancak yıllarca uzak kaldıktan sonra savaş meydanına daha yeni döndü; şu anda Üç Büyük Stilin Tanrılarıyla yarışabileceğinden bile şüpheliyim. Büyüleyici Kılıç tekniğinin ardındaki kuramı artık bildiğine göre, aldatmacalarına ve hilelerine direnebilirsen kazanmak için her türlü şansın var.”

Bunu duymak güzeldi ama tam anlamıyla ikna olmuş sayılmazdım. Açıkçası unvanında Tanrı bulunan biriyle dövüşme fikri her zamanki kadar dehşet vericiydi. Gerçekten kazanabileceğimi hayal etmek zordu.

Yine de Kuzey İmparatoru Auber’e karşı iyi bir mücadele vermiştim. Belki de böyle bir rakibe hazırdım.

“Şimdiye kadar anlattıklarınıza bakılırsa bu Ölüm Tanrısı’nın stili Kuzey Tanrısı Stili’ne biraz benziyor.”

“Benzemesi gerekir. Başlangıçta Kuzey Tanrısı rütbesini üstlenecek muhtemel adaylardan biri sayılıyordu.”

Ha. İlginç. Demek adaydı? Başka bir deyişle o makam için seçilememişti. Ama Yedi Büyük Güç sıralamasında mevcut Kuzey Tanrısı’nın üstünde değil miydi? Kuzey Tanrısı’nın listede yedinci olduğunu hatırlıyor gibiydim… Tuhaf.

“Peki böyle biri nasıl oldu da Ölüm Tanrısı unvanını aldı?”

Merakım beni adamın hayat hikâyesini sormaya itmiş, Orsted de sağ olsun anlatmayı kabul etmişti. Randolph Marianne, bu unvanı taşıyan ikinci Kuzey Tanrısı’nın torunuydu. Çocukluğunun ilk yıllarını, daha sonra üçüncü Kuzey Tanrısı olacak adamla birlikte büyükbabasının yanında eğitim görerek geçirmişti.

Fakat Randolph yetişkinliğe adım attıktan kısa süre sonra büyükbabasıyla şiddetli bir anlaşmazlık yaşadı. Bildiği her şeyi ardında bırakıp dünyaya tek başına açıldı ve kendi tekniklerini bağımsız olarak geliştirmeye başladı. Zamanla İblis Kıtası’ndaki bir savaşta Yedi Büyük Güç’ten birini yenecek kadar kuvvetlendi. Rakibinin unvanını alan Randolph, kendisine Ölüm Tanrısı demeye başladı.

Fakat o günden sonra Yedi Büyük Güç arasında yer alma hayali kuranların amansız saldırılarına uğradı. Düellolar ve pusular her gün geliyordu. Randolph kendini, yalnızca savaşta anlam bulan kadın ve erkeklerden oluşan bir denize karşı sonu gelmez, anlamsız bir mücadelenin içinde buldu.

Bu şekilde geçen on yılın ardından kanlı düzeninden bütünüyle tiksindi. Hayatını kökünden değiştirmeye karar veren Randolph, vatanı Kral Ejderha Diyarı’na dönüp aşçılık eğitimi aldı. Hazır olduğunda bir akrabasının neredeyse iflas etmiş lokantasını devraldı. Ölüm Tanrısı efsanesinde yeni bir bölüm başlamıştı.

Ne yazık ki bu bölüm çok kısa sürdü. Lokanta o kadar kötü iş yaptı ki sonunda tümüyle kapandı. Randolph kılıç ustalığında bir dehaydı ama vasat bir aşçıydı. Ödeyebilecek hiçbir imkânı olmadığı devasa borçların altında kalınca Kral Ejderha Diyarı’nın bir generali tarafından işe alındı ve bugünkü kraliyet şövalyesi görevine başladı.

Randolph’un doğumundan… muhtemelen orta yaşına kadar uzanan bütün hayat hikâyesi buydu. Ne kadar da iç ısıtan bir öykü.

“Savaşa doğru biçimde yaklaşırsan Ölüm Tanrısı’na karşı makul bir eşleşmen olur. Fakat üzerine gelirse onunla yakın mesafede dövüşme. Bana karşı yaptığın gibi Büyülü Zırh’ın hareket kabiliyetini kullanıp arandaki mesafeyi koru.”

“Pekâlâ. Teşekkür ederim, Başkan.”

Ölüm Tanrısı’nın adını dikkatle zihnime kazıyıp Orsted’in önünde eğildim.

“Şimdilik bu kadar Rudeus. Sakın kendini öldürtme.”

“Elimden geleni yapacağım.”

En azından Shirone’da karşıma çıkabilecek en büyük tehdide ilişkin biraz bilgim vardı. Bu, hiçbir şey bilmemekten iyiydi. Yarın yola çıkıyorduk. İnsan-Tanrı’nın üzerime atabileceği her şeye hazır olmalıydım.

Ertesi sabah bütün aile beni ön kapıda uğurladı.

Epey kalabalıktık: Lara’yı kucağında tutan Sylphie, Eris, Aisha, Norn, Lilia, Zenith, Lucie, Leo ve bizimle kalan Julie.

“Orada dikkatli ol Rudy. Her şeyin üstesinden gelebileceğini biliyorum ama sakın dikkatsiz davranma, olur mu? Sağ salim dönmeni istiyoruz.”

“Anladım. Benim için aileye göz kulak ol Sylphie.”

“Hiç merak etme.”

Sylphie’ye sımsıkı sarıldım, fırsatını bulmuşken poposunu da biraz avuçladım. Bu çekici küçük kalçayı bir süre göremeyecek olmam gerçekten büyük talihsizlikti.

“Eris, bebek doğana kadar yorucu hareketleri azaltmaya çalış, tamam mı?”

“Biliyorum, biliyorum.”

“Kız olursa ileride nefret etmeyeceği bir isim vermeye de çalış.”

Bunu daha önce konuşmuştuk ama Eris söz konusu olduğunda tekrarın zararı olmazdı. Yeni doğan kızının aslında erkek olduğunda ısrar edip istese de istemese de onu buna göre yetiştirmesi hiç zor hayal edilmiyordu. Dramatik bir hikâye için klasik bir kurgu olurdu, elbette ama kendi çocuğumun böyle bir muamele görmesine izin verecek değildim.

“Orada bol şans, sevgili ağabeyim. Döndüğünde Ruquag Paralı Askerleri’nin daha da fazla üyesi seni bekliyor olacak.”

“Ee, tamam. Lütfen onları fazla şaibeli işlerde kullanma.”

“Tamam, tamam.”

Aisha’nın paralı asker birliğinin sorunsuz büyümesi güzeldi ama çalışanlarının çoğunun sert ve şiddete yatkın insanlar olduğunu unutmasını istemiyordum. Dizginleri sıkı tutmazsa grup kanun tanımaz bir haydut sürüsüne dönüşebilirdi. Faaliyetlerini tamamen yasal tutmak daha güvenli geliyordu.

“Rudeus, Prens Zanoba burada kaldığı süre boyunca bana karşı çok nazikti. Umarım bu krizi güvenle atlatmasını sağlayacak bir yol bulursun.”

“Niyetim bu. Endişelenme, bir yolunu bulurum.”

“Kendine de iyi bakmayı unutma.”

“Teşekkürler Norn. Öğrenci Konseyi için çalışmaya devam et, tamam mı?”

Norn yoğun programından vakit ayırıp beni uğurlamaya gelmişti ama biraz gergin görünüyordu; şu sıralar onun için stresli bir dönemdi herhâlde. Öğrenci konseyi başkanlığına hâlâ alışmaya çalışıyordu.

“Sağlıkla dönün Üstat Rudeus. Savaş meydanında talihiniz açık olsun diye dua edeceğim.”

“Teşekkürler Lilia. Sana sağ salim döneceğime söz veriyorum.”

Lilia’nın vedası biraz fazla dramatik gelse de taşıdığı duyguyu takdir ediyordum. Son zamanlarda evimizin sadık hanımı rolünü gerçekten benimsemişti. Bazen ona hâlâ nispeten genç bir kadın olduğunu hatırlatmak istiyordum ama şimdi sırası değildi. Gülümseyip reveransına eğilerek karşılık verdim.

Zenith fırsattan yararlanıp başımı okşadı. Şimdi düşününce Lilia’yı olduğu yere bağlayan asıl şey muhtemelen onun durumuydu. İçimdeki bir parça, ailemin Lilia’nın hayatının büyük kısmını elinden aldığını hissediyordu ama bu, onun kendi seçtiği yoldu.

“Hadi Lucie. Babana güle güle de.”

“…Güle güle baba.”

“Hoşça kal Lucie. Yakında evde olacağıma söz veriyorum.”

Kızım, tombul eliyle Sylphie’nin eteğine tutunmuş bir süre kıpırdandı. Başka bir şey söylemek istiyor gibiydi; ben de sabırla bekledim.

Bir süre sonra öne çıkıp başını kaldırarak bana baktı. “Sarıl bana baba.”

“Başüstüne küçük hanım! Gel buraya. Ben yokken uslu dur, tamam mı?!”

“Hı hı.”

Lucie’nin benden sevgi göstermemi istemesi her gün yaşanan bir şey değildi; ben de onu kucağıma alıp minik yanaklarını kendi yanaklarıma sürtme fırsatına balıklama atladım.

Bu kez itiraz ederek kıvranmadı. Belki de sabah kirli sakalımı tıraş ettiğim içindi. Onu gönülsüzce pençelerimden bırakana kadar bir süre keyfini çıkardım.

Sonunda ailemin biraz uzağında sessizce duran Julie’ye döndüm.

“Julie…”

“Efendim, Büyük Üstat?”

“Unutma, sen benim çırağımsın. Kendini köle gibi görüyor gibisin ama şey… burada evindeymişsin gibi davranmaya çalış, tamam mı? Misafirimizsin, bu yüzden çekinmene gerek yok.”

“Elbette efendim. Ailenize sorun çıkarmamaya çalışacağım.”

Doğrusu bu noktada Julie’nin içinde bulunduğu şartlar hakkında ne düşündüğünden emin değildim ama yine de ona güven vermek için elimden geleni yaptım. En azından son yaşananlar, tam anlamıyla mutsuz olmadığını gösteriyordu…

“…Üstat’a eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Lütfen onu koruyun.”

“Elbette Julie. Zarar görmesine izin vermeyeceğim.”

Öyle ya da böyle Zanoba’nın onun için önemli olduğu açıktı ve öğrencisi olmaya değer veriyordu. Yine de neden onu kollamamı istemek zorunda hissettiğinden emin değildim. Ben de Zanoba’yı en az onun kadar önemsiyordum.

“Pekâlâ Leo, ailemi yine sana emanet ediyorum. Yalnızca Lara’ya değil, bütün eve göz kulak ol. Anladın mı?”

“Ravuff!”

İri yarı bekçi köpeğimize cesaret veren son birkaç sözün ardından bütün ailemi son kez gözden geçirdim.

“Pekâlâ,” dedim. “Biz gidiyoruz.”

“Şimdilik hoşça kalın,” dedi Roxy usulca.

Çantalarımızı alıp ön kapıdan çıktım. Roxy hemen arkamdan geldi.

***

Birkaç dakika sonra şehrin kapılarında Zanoba ile Ginger’a katıldık. Eşyalarımızın çoğunu önceden Shirone’a göndermiştik; bu yüzden bugün fazla yük taşımıyorlardı. Çantalarımızda çoğunlukla yedek kıyafet vardı. Ben ise Roxy’nin yükünü taşıyordum. Göze çarpmayan bu sandığın içinde, bir gün kutsal putlar diye yüceltilmesi muhtemel yedi kadar emanet bulunuyordu. Onu şehir sokaklarından son derece büyük bir özenle geçirmiştim.

Cliff ile Elinalise de kapıda bekliyordu. Bizi uğurlamaya gelmişlerdi.

“Üzgünüm Rudeus. Keşke sizinle gelebilseydim ama…”

Cliff gerçekten bize eşlik etmek istiyordu ama artık düşünmesi gereken bir ailesi ve toplumda koruması gereken bir konumu vardı. Benim gibi dünyanın dört bir yanına uzanan, aylar sürecek ani yolculuklara çıkması beklenemezdi. Böyle bir şey muhtemelen üniversiteden atılmasına yol açardı.

“Sorun değil Cliff. Ben yokken aileme göz kulak olur musun? Başları derde girerse yardım eder misin?”

“Elbette Rudeus. Bizim için Zanoba’ya iyi bak.”

“Merak etme. Ben hallederim.”

Başını sallayan Cliff, Zanoba’ya döndü. “Gitmeden önce sana bir şey söylemek istiyorum Zanoba. Vatanseverliğini gerçekten takdire şayan buluyorum. Gerçekten.”

“Anlıyorum. Doğrusu kendime vatansever der miydim, bilmiyorum.”

Ancak bir şeyi aklında tutmanı istiyorum. Aziz Millis’in bir zamanlar söylediği gibi—”

Zanoba’nın itiraz girişimlerini büyük bir özenle görmezden gelen Cliff, vaaza daha çok benzeyen bir konuşmaya başladı. Aklıma nutuk kelimesi de geliyordu. Sayamayacağım kadar çok kez bu konuşmaların hedefi olmuştum. Bu kez konu, insanın hayatına değerli bir armağanmış gibi kıymet verme yükümlülüğüydü. Zanoba yeterince kibar bir şekilde dinledi ama yüzündeki gülümsemenin zoraki olduğu belliydi. Sözlerin bir kulağından girip diğerinden çıktığını neredeyse görebiliyordunuz.

Bu tuhaf sahneden dikkatimi dağıtmak için etrafa bakındım ve Elinalise ile Roxy’nin yarı özel bir konuşma yapmak üzere kenara çekildiğini fark ettim.

“Bu kez Rudeus’a iyice göz kulak olmaya çalış Roxy. İşler kötü gidince çocuk şaşırtıcı ölçüde kırılganlaşabiliyor…”

“Bunun gayet farkındayım, inan bana.”

Ha? Burada endişelenmeleri gereken kişi gerçekten ben miyim?

Tekrar düşününce, kendi isteğimle tuzağa atladığım hesaba katılırsa mantıklıydı. Böyle fevri kararlar insanları genellikle endişelendirirdi.

“Karamsarlığa gömülmeye başlarsa ne yapacağını biliyorsun, değil mi? Onu yatağa it ve bütün dertlerini unuttur. Geçen seferki gibi.”

“Ee, şey… Bunun gerekli olacağını sanmıyorum. Bir kere Rudy genellikle aynı hatayı iki kez yapmaz…”

“Ah, bu bana bir şeyi hatırlattı. Yolculukta iki numaralı bebeği yapmayı neden denemiyorsunuz? Şu anda emziriyorsun, değil mi? Böyle şeyler yatağa biraz heyecan katabilir, biliyorsun…”

Rudy’nin bunu heyecan verici bulacağına eminim ama ben hiç istemem.”

Roxy’nin hakkımda bu kadar iyi düşünmesi güzeldi ama işin aslı en aptalca hatalarımı bile düzenli olarak tekrarlıyordum. Yine de bu kez kendimi en kötü ihtimale hazırlamaya çalışmalıydım. Zanoba’nın ölmesini istemiyordum… ama ölürse bir kez daha sinir krizi geçirirsem hiçbir işe yaramazdım.

O konuşmanın geri kalanı hakkında yorum yapmayacağım. Elinalise, Roxy’nin rahatlamasına yardım etmeye çalışıyordu. Muhtemelen. Eş ve anne olarak yeni bir konuma kavuşmasına rağmen kadının hiç değişmediği açıktı. Ağzından çıkan her iki kelimeden biri seksle ilgiliydi. Çocuğu üzerinde korkunç bir etki bırakacaktı.

“Pekâlâ millet. Sanırım artık yola çıksak iyi olur.”

“Doğru. Orada kendini öldürtme, anladın mı?”

Cliff’in bu neşeli veda sözleriyle dördümüz Sharia şehrini geride bıraktık.

Yakındaki harabelere yürümemiz yarım gün sürdü; oradan Perugius’un Uçan Kale’sine girdik.

Söz verdikleri gibi bu kez Roxy’nin bize eşlik etmesine izin verdiler. Fakat Arumanfi gerekli büyülü eşyayı ona uzatırken gözle görülür biçimde yüzünü buruşturdu; öteki taraftaki Işınlanma çemberini ise Sylvaril’le birlikte Perugius’un hizmetindeki iki başka ruh koruyordu. Kulağa ne kadar saçma gelse de Roxy’ye karşı açıkça tetikteydiler.

“Rudeus Bey, Perugius Efendi’nin bu isteği kabul ederek ne kadar yüce gönüllü davrandığının kıymetini bildiğinizi umarım. Normal şartlarda bu kalede hiçbir iblise müsamaha gösterilmez.”

“Evet, biliyorum. İyiliği için gerçekten minnettarız.”

Minnettarlığımızı ifade etmeye çalışırken Roxy sessizce başını eğdi. Uçan Kale’ye kabul edilmesinin şartlarından biri olarak sınırları içinde tek kelime etmesine izin yoktu. Ayrıca her an gözetim altında tutulması, kaledeki hiçbir nesneye dokunmaması ve Perugius’un huzuruna çıkmaması gerekiyordu… Üstelik bunlar şartların tamamı bile değildi.

Neyse ki yalnızca kısa süreliğine geçip gideceğimiz için bu kuralların hiçbiri büyük bir sorun değildi. Roxy hepsini önceden kabul etmişti.

Yine de buranın görkemi ve ihtişamı onu açıkça büyülemişti. Heyecandan kolumu çekiştirerek taşralı biri gibi yükselen merkez kaleye bakıyordu. Ona kaleyi gezdirememem, hatta burası hakkında belirli bir şey bile anlatamamam gerçekten yazıktı. Bir şey söylemek yerine elimi omzuna koyup şefkatle ovuşturdum.

Geniş kenarlı şapkasının altından bana bakmak için döndü; yanakları hafifçe kızarmıştı. Sanırım öyle ağzı açık bakmasından biraz utanmıştı.

Tam o anda Sylvaril yüksek sesle boğazını temizleyip anımızı böldü.

Hadi ama, konuşmuyorduk bile…

Roxy’ye böyle davranmaya devam ederlerse İyi Kral Perugius’un hizmetkârlarının küçük hesapçı, aksi tipler olduğuna dair söylentiler yayılabilirdi. Elbette bu dedikoduların benden çıkması mümkün değildi ama evcil kedimle köpeğim benim adıma biraz konuşabilirdi. O ikisi böyle işlerde korkutucu derecede iyiydi.

“Lütfen bu taraftan…”

İki yanımızda diğer hizmetkâr ruhlarla Sylvaril’in peşinden kalenin yer altı katlarına indik. Doğrusu zindana götürülen mahkûmlar gibi hissediyorduk. Ama bu düşüncemi kendime sakladım.

Perugius’un iblislerden tutkuyla nefret ettiğini bile bile Roxy’yi evine kabul etmesini istemiştik. İtiraf etmeliydim ki bunun onun için neden bu kadar büyük bir mesele olduğunu anlamıyordum. Yine de bu istisnayı yalnızca Zanoba yüzünden yaptığı açıktı. Zanoba’nın ölmesini o da en az bizim kadar istemiyordu.

“Sylvaril…”

“Buyurun Rudeus Bey?”

“Fırsat bulduğumda bunun için ona gerektiği gibi teşekkür etmeye geleceğimi Perugius’a söyler misin?”

“Pekâlâ,” dedi hizmetkâr ruh; sesi her nasılsa “Yapabileceğiniz en az şey bu,” demeyi başarıyordu.

Nanahoshi bizi ışınlanma odasında bekliyordu. Bir süre önce etkinleştirilmiş ve parlayan çemberin yanında duruyordu. Seyahat planlarımız hakkında ona tek kelime etmediğim aklıma gecikmeli olarak geldi. Bir yerden duymuş ve bizi uğurlamaya gelmiş olmalıydı.

“Merhaba Zanoba,” diye mırıldandı Nanahoshi. “Ee, eve dönüyormuşsun diye duydum…”

Anlaşılan bu konuda ne söylemek istediğine karar verememişti. Ellerini huzursuzca kıpırdatıyor ve açıkça rahatsız görünüyordu.

Zanoba ağır adımlarla yanına gitti.

“Doğru, Bayan Nanahoshi. Vatanıma dönme vaktim geldi.”

Nanahoshi’nin yüzünden hem kıskançlığı hem de gerçek bir hüznü anlatan tuhaf bir ifade geçti.

“Korkmayın. Sizin de geri döneceğiniz günün vakti gelince geleceğine eminim.”

Ah be. O konuya girmek zorunda mıydın Zanoba? Nanahoshi çaresizce istemesine rağmen şu anda evine dönemiyordu. Bu gerçeği düşünmek onun için acı verici olmalıydı.

“Şey… Umarım haklısın,” diye mırıldandı Nanahoshi.

“Pes etmeyi reddettiğiniz sürece sonunda geri dönmeyi başaracaksınız. Tabii vatanınız ortadan kaybolmazsa.” Zanoba öne çıkıp kollarını Nanahoshi’ye doladı ve sırtına usulca vurdu. “Ben de uzaktan bile olsa başarınız için dua edeceğim.”

O ayı sarılması Japonya’da cinsel taciz sayılabilirdi. Fakat Nanahoshi ne irkildi ne de kurtulmak için kıvrandı. Bir an tereddüt ettikten sonra ellerini kaldırıp kendi kollarını Zanoba’nın çevresine sardı. Gözlerinde yaşların parladığını gördüm.

“Ee… Bütün yardımların… için teşekkür ederim, Prens Zanoba…”

“Bana Prens demenize gerek yok! Teşekkür etmenize de. Sizinle ve Cliff’le araştırmalarımıza gömülerek geçirdiğim günleri her zaman sevgiyle hatırlayacağım. Belki de asıl size minnet borcu olan benim.”

Şimdi düşününce… Zanoba ile Cliff yalnızca Nanahoshi’yle birlikte çalıştıkları için bu kadar yakınlaşmıştı. Onun asistanları olarak birlikte geçirdikleri uzun saatler, aralarındaki bağın oluşmasında kesinlikle rol oynamıştı.

Ah be. Ne güzel günlerdi…

“Lütfen böyle söyleme,” dedi Nanahoshi burnunu çekerek. “Benim için o kadar çok şey yaptın ki… Yardımın olmasa araştırmam asla bu noktaya gelemezdi.”

“Belki öyle! Fakat tanışmasaydık Perugius Efendi’yle hiçbir zaman yakınlık kuramazdım. Yani vatanıma bu kadar hızlı ve kolay dönebiliyorsam yalnızca sizin sayenizdedir. Ödeşmiş sayılalım, olur mu? Hah!”

Zanoba yüksek sesle kıkırdadıktan sonra Nanahoshi’yi nihayet kollarından bıraktı.

“Öyleyse Bayan Nanahoshi, yeniden görüşmemiz pek muhtemel değil ama kendinize iyi bakın.”

“Ee, s-sen de…”

Nanahoshi bana ürkmüş ve kaygılı bir bakış attı. Ne düşündüğünü tahmin etmek zor değildi: Bu ölümüne vedalar da neyin nesi? Sonunda buraya ışınlanarak dönecek, değil mi? En azından ziyarete gelir?

İçini rahatlatmak için kararlı biçimde başımı salladım. Eğer benim sözüm geçerse bu onların son görüşmesi olmayacaktı. Bana göre Zanoba küçük bir ziyaret için eve gidiyordu, hepsi buydu.

“Öyleyse Üstat Rudeus, yola çıkalım.”

Zanoba’nın çağrısıyla grubumuz öne çıkıp Işınlanma çemberine bastı.

Öteki tarafta, yıkılmak üzere olan bir binanın içinde belirdik. Dünyanın dört bir yanına dağılmış sıradan ışınlanma harabelerinden biriydi. Bu yapı Shirone’un doğu sınırına yakın bir ormanda gizliydi. Buradan başkente ulaşmamız yaklaşık beş gün sürecekti.

“Oh…”

Sessizlik yemininden sonunda kurtulan Roxy küçük bir rahatlama nefesi verdi. Ardından ayaklarının altındaki büyü çemberine merakla baktı.

“Bu Işınlanma çemberleri benim için hiç sıradanlaşmıyor. Ne kadar büyüleyici eserler…”

“Hımm. Sanırım ben artık biraz alıştım.”

“Biliyor musun, tasarımları hakkında daha fazla şey öğrenebilirsem kendim de bir tane yapabilirim gibi geliyor.”

“Bir dakika, cidden mi? Denemek ister misin?”

Roxy, refleksle sorduğum soru karşısında başını iki yana salladı. “Hayır. Perugius’un iblisleri kalesine almamasının sebebi, bizim türümüzün Işınlanma büyüsünün sırlarını öğrenmesini engellemek olabilir. Sanırım Laplace yeniden doğduğunda bizi tehlikeli rakiplere dönüştürürdü. Herhangi bir ilerleme kaydedersem muhtemelen beni öldürtür.”

Kulağa epey makul geliyordu. Şahsen bu kuralın asıl sebebinin bu olduğunu düşünmüyordum ama muhtemelen etkenlerden biriydi. Gerçi Laplace’ın kendisi ışınlanmaya dair her şeyi biliyordur diye tahmin ediyordum; bu yüzden biraz anlamsız geliyordu.

“Sohbet yeter,” diye seslendi Zanoba. “Yola çıkalım. Önce erzakımızla teçhizatımızı almamız gerekiyor.”

Onun peşinden yıkık harabeden çıktık. Ormanın dışındaki, eşyalarımızın çoğunun bizi beklediği küçük bir kulübeye gittik.

Çok geçmeden başkente giden yoldaydık.

***

Yolda geçen birkaç uzun günün ardından Latakia başkentine gün batımından hemen önce vardık. Ön kapılarından geçerken Zanoba çevresindeki tanıdık manzaralar karşısında gözle görülür biçimde duygulandı. Ben de hafif bir nostalji hissettim. Bu şehri son ziyaretimin üzerinden yıllar geçmişti ama pek değişmemişti. Bir kere sokaklar, her zamanki gibi çevredeki labirentlere meydan okumaya gelen maceracılarla dolup taşıyordu.

Ama daha dikkatli bakınca bazı ince farkları sezdim. İnsanlar biraz gergin görünüyordu, sokaklar eskisi kadar temiz değildi… Üstelik o “maceracıların” bazıları hayduda daha çok benziyordu.

“Hımm. Eskisine göre ortalıkta daha fazla paralı asker olduğunu söylemeliyim,” dedi Zanoba neşeyle. “Ama ufukta savaş görünürken şaşırmamak gerek!”

Neredeyse bundan memnunmuş gibi konuşuyordu. Sebebini anlamam mümkün değildi. Cesur görünmeye çalıştığı hissine de kapılmıyordum…

“Keyfin yerinde gibi Zanoba.”

“Elbette Üstat Rudeus. Şartlar ne olursa olsun savaş düşüncesi her zaman heyecan vericidir.”

“Öyle mi dersin?”

“Elbette. Damarlarında kan akan her erkek mutlaka aynı şeyi hisseder.”

Sözlerine itiraz edecek değildim ama Zanoba’nın neden bahsettiğine dair hiçbir fikrim yoktu. Bu, dev bir robota bakarken duyduğunuz türden bir heyecan mıydı acaba?

Her neyse, Ginger’ın bizim için önceden oda ayırttığı hana doğruca gittik. Planımız bir gece burada kalmak, ardından temiz kıyafetler giyip kaleye çıkmaktı. Orada Zanoba’nın döndüğünü bildirecek ve kralın huzuruna çıkmayı talep edecektik.

Sınırı hiç geçmediğimiz için muhafızların bizi biraz sorgulamasını bekliyorduk; ama bizi sıkıştırmayı seçerlerse kullanmak üzere iyi bir açıklama hazırlamıştık.

“Öyleyse Prens Zanoba… İzninizle bir süre kalabalığa karışıp bulabildiğim bütün bilgileri toplamamın ihtiyatlı olacağına inanıyorum.”

Ginger hana varır varmaz tek başına gitmeye hazırdı. Fakat sokağa adım atamadan Zanoba itiraz etti.

“Hımm? Ginger, sen Shirone şövalyesisin. Önce benimle saraya çıkıp döndüğünü bildirmen gerekmez mi?”

“…Evet, bir şövalyeyim ama her şeyden önce sizin şahsi korumanızım. İçgüdülerim bu şehirde her şeyin yolunda olmayabileceğini söylüyor.”

“Anlıyorum. Pekâlâ, git ve araştır.”

“Emredersiniz efendim!”

Ginger, Zanoba’yı selamlarken bana anlamlı bir bakış attı. Bunun “Benim için Prens Zanoba’ya göz kulak ol,” gibi bir anlama geldiğini tahmin edip küçük bir baş hareketiyle karşılık verdim.

Buraya kadar hiçbir aksilik yaşamadan gelmiştik ama artık işler çok daha ilginç bir hâl alacaktı.

Zanoba’yla birlikte Pax’ın huzuruna çıkmayı planlıyorduk. Umarım bu görüşme İnsan-Tanrı’nın burada neyi başarmaya çalıştığına dair bazı ipuçları verirdi.

Ölüm Tanrısı’nın beni oracıkta öldürmeye çalışma ihtimali vardı. Böyle bir durumda Zanoba’yı da peşime takıp kaleden kaçacaktım. Roxy, şehir dışına çekilirken bize destek olmak için dışarıda bekleyecekti. Orada Büyülü Zırh’ı kuşanacak, ardından savaşmakla kaçmaya devam etmek arasında karar verecektim.

Ölüm Tanrısı’yla dövüşmek zorunda kalırsam Orsted’in öğüdünü harfiyen uygulayıp mesafemi korumayı planlıyordum. Anlatılanlara bakılırsa yarım kilometre öteden Gatling silahıyla üzerine ateş ederken o gösterişli Büyüleyici Kılıç tekniğinin pek faydası olmazdı.

Yarın kendimizi hayatta kalmak için savaşırken bulmadığımızı varsayarsak Zanoba’yla muhtemelen doğruca savaş meydanına gönderilecektik. Kuzeydeki ülkeye karşı savaşın gerçekte neye benzeyeceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Bizi bu işten sağ salim çıkarmanın yanı sıra Zanoba’yı burada kalmamaya ikna edecek bir yol da bulmalıydım.

Bu noktada fikrini neyin değiştirebileceğine dair hiçbir ipucum yoktu. Pax açıkça ona suikast düzenlemeye kalksa bile kararını yeniden gözden geçirir miydi, ondan bile emin değildim…

Her neyse. Bunları kralla görüşmemizden sonra düşünecek bolca vaktim olacak.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu kadar bariz bir tuzağın içine böbürlenerek yürümeye hâlâ biraz isteksizdim. İçimdeki bir parça bir kilometre ötede mevzilenip Pax’la kalesini paramparça etmek istiyordu. Ama bunun bir seçenek olmadığını biliyordum. Orsted krala dokunmamamı emretmişti; emretmemiş olsa bile Zanoba beni asla affetmezdi. Kale Shirone’un sembolü falan sayılmazdı ama onu yok etmek krallığın tamamında kesinlikle büyük bir sarsıntı yaratırdı. Ah, bir de kuzeydekiler haberi alır almaz sınırı sel gibi aşardı.

Burada en basit seçenek gerçekçi değildi ve ileride belirsizlikten başka hiçbir şey görünmüyordu. Yalnızca düşünmek bile iç çekme isteği uyandırıyordu.

Şimdilik bu görüşmeyi atlatmaya odaklanmalıydım. Öyle ya da böyle en azından üzerinde çalışabileceğim bir şey verecekti.

“Rudy.”

Omzuma hafifçe dokunulması beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Döndüğümde Roxy’yi hemen arkamda dururken buldum.

“Bütün kasların gerilmiş, biliyor musun?”

“Ah. Gerçekten mi?”

“Gerçekten. Bedenini biraz gevşetmeye çalış, olur mu? Şu anda tetikte olman gerektiğini biliyorum ama bütün kasların hareket edemeyecek kadar katılaşırsa acil durumda pek işe yaramazsın.”

Sözünü vurgulamak istercesine Roxy omuzlarıma masaj yapmaya başladı. Elleri küçüktü ama şaşırtıcı ölçüde güçlüydü. Oturup bir süre bunun keyfini çıkardım.

Elbette haklıydı. Gevşek ve esnek kalmalıydım. Kendimi doğru yöne çevirdiğim sürece akışa uyabilirdim. Günün sonunda Zanoba’yla Roxy’yi bu beladan canlı çıkarmam yeterliydi. İdeal koşullarda Ginger’la ben de tek parça hâlinde kurtulurduk. En alt sınırdaki hedefim buydu. Fazla karmaşık değil, değil mi?

Evet. Yeterince yapılabilir görünüyordu.

“Teşekkürler Roxy. Omuzlarımdaki bütün düğümleri çözdün.”

Arkama döndüğümde Roxy’nin uykulu görünen gözlerinde sevgiyle bana baktığını gördüm. “Bundan pek emin değilim. Gerçekten rahatlamış olsaydın şimdiye kadar bütünüyle saçma bir şey söylerdin.”

“Ne gibi?”

“Şöyle bir bakalım… Belki ‘Teşekkürler Roxy. Aşağıdaki küçük dostuma da masaj yapar mısın?’ derdin. Bir yandan pantolonunu indiriyor olurdun; bunu söylemeye bile gerek yok…”

“H-Hey! Böyle şeyleri yalnızca evimizin mahremiyetinde söylüyorum…”

“Ah, evet. O evde hayvan gibi davranıyorsun, değil mi?”

Roxy gülümseyip parmağıyla yanağımı dürtmek için eğildi.

Bir şekilde karakterime iftira atılıyormuş gibi hissediyordum. Azgın olmak suç muydu? Benzer şartlarda gece yatak odasında herkes aptalca birkaç söz söylüyordur mutlaka. Tek kişi ben olamazdım!

“Yalnızca şaka yapıyorum Rudy. Ama sonunda biraz rahatlamış görünüyorsun.”

“Ah… Ha. Evet, sanırım rahatladım.”

Omuzlarım birkaç dakika öncesine kıyasla çok daha az gergindi ama kaslarımda belli belirsiz bir enerji kalmıştı. Rahattım fakat tetikteydim; harekete hazırdım.

Güzel bir histi.

“Pekâlâ, yarınki görüşme için iyice dinlenmek üzere yatsam iyi olacak. Tekrar teşekkürler Roxy.”

“Her zaman. İyi geceler Rudy.”

Bunu yapabilirim. Her seferinde tek adım.

Bu basit düşünceleri zihnimde tutarak gece için yatağa çekildim.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla