Mushoku Tensei Cilt 17 – Bölüm 14 / Yeniden Evde

Yeniden Evde

BÜYÜ ŞEHRİ SHARIA, ayrı kaldığımız iki ay boyunca zerre kadar değişmemişti.

Şey, sanırım birkaç bina tamamlanmış ve şehir surlarının bazı tamiratları bitmişti. Ama hepsi bundan ibaretti.

Yani, zaten pek bir şeyin değişmesini beklemiyordum. Ne de olsa Orsted ailemin güvenliğini garanti etmişti. Eve döndüğümde şehri tüten bir kül yığını olarak bulsaydım, muhtemelen oracıkta bir işçi sendikası kurardım. Kendimce gülümsedim; Ariel ile kafa bantları takıp patronun odasını basarak toplu iş sözleşmesi talep ettiğimizi hayal ediyordum.

Tabii ki yokluğumda bir şey olsaydı bu fikir kulağa o kadar da komik gelmeyebilirdi. Sanırım her şeyi her zamanki gibi görmek beni biraz rahatlatmıştı.

Şehrin sokaklarından ve meydanlarından geçerek evimize doğru ilerledik. Ev tıpkı bıraktığımız gibi görünüyordu. Tüten bir enkaz hâlinde değildi, buzlarla kaplanmamıştı ya da büyülü dikenlerle sarılmamıştı. Byt ön bahçede fotosentez yaparken kıpırdanıp duruyor, Dillo ise armadillo kulübesinde kestiriyordu. Her şey huzurlu görünüyordu.

“Biz geldiiik.”

“Hoş geldiniz!”

Ön kapıyı açtığımızda, evin arka tarafından pıtır pıtır koşturan ayak sesleri duydum. Saniyeler içinde Aisha belirdi ve kendini kollarıma attı. Bu kızın enerjisi hiç azalmıyordu.

“Hediyem nerede?! Unutmadınız, değil mi?!”

“Unutmadık,” dedi Eris, bagajından bir kutu çıkararak. “Al bakalım.”

Aisha kucağımdan sıyrıldı ve kutuyu hevesle teslim aldı. “Yaşasın! Teşekkürler, Eris!”

Kutuyu hemen açtı; içinde narin oymalarla kaplı uzun saplı, oval seramik bir süs eşyası vardı.

Aisha onu incelerken gözleri heyecanla parıldadı. “Aaa! Bu bir el aynası, değil mi? Bunları Shirone’de gördüğümü hatırlıyorum!”

“Aynen öyle!”

Muhtemelen Begaritt Kıtası ile geniş çaplı ticaret yaptıkları için Asura’da pek çok süslü cam eşya bulunuyordu. Eve dönüş yolculuğumuz oldukça kısa sürdüğü için yanımızda getirmek üzere bir sürü ayna ve süs eşyası almıştık.

“Ooo, çok güzel… Dünyanın parasına patlamıştır herhalde! Hihihi!”

“Heheh. Beğenmene sevindim!”

Eris, Aisha’nın bu aşırı sevinçli tepkisine bakıp gururlanmış görünüyordu ama aslında o aynayı seçen kişi Sylphie’ydi. Eris’in de kendince fena sayılmayacak bir zevki vardı ama her zaman sağlam mutfak bıçakları gibi fazla sade şeylere yönelirdi.

“Hmm… Vay be, cidden çok tatlıyım değil mi?!”

Aisha kendi etrafında dönüp kendisini çeşitli açılardan inceliyor, bu arada da kendine bol bol iltifatlar yağdırıyordu. Lilia gelip kafasına bir tane patlatana kadar da buna devam etti.

Kız kardeşimi böyle heyecanlı ve hayat dolu görmek bir bakıma içimi ısıtıyordu. Sanırım o hediye seçiminde iyi bir karar vermiştik.

“… Merhaba Lilia. Biz yokken bir şey oldu mu? Herkes iyi mi?”

Her zamanki gibi ifadesiz olan Lilia hafifçe başını salladı. “Evet. Hepimiz iyiyiz, bir sorun yok.”

“Bunu duyduğuma sevindim.”

Kapıdan içeri girdiğim andan itibaren her şeyin yolunda olduğundan neredeyse emindim ama kesin olarak bilmek yine de içimi rahatlatmıştı.

“Ah, bir dakika,” dedi Aisha, ifadesi aniden kararırken. “Bir şey var Rudeus. Roxy ile ilgili…”

Ne? Roxy’ye ne oldu ki?! Sakın bana bebeğini düşürdüğünü söylemeyin!

Tamam, hayır, sakin ol. Lilia kesinlikle bundan bahsederdi. Belki de sadece biraz hastadır? Ya da hastanede mi?

“Şey, biraz şey ol—”

Aisha cümlesinin ortasında durakladı. Gözleri oturma odamızın kapı aralığına kaymıştı. Roxy, vücudunun sadece yarısı görünecek şekilde kapının arkasından dışarı bakıyordu.

“Selam Roxy,” diye seslendim. “Henüz yeni döndük.”

İlk bakışta hasta veya yaralı görünmüyordu. Aksine, gayet sağlıklı görünüyordu.

“Hoş geldin Rudy,” diye karşılık verdi… kapının arkasından dışarı çıkmadan. “Açıkçası biraz daha uzun süre ayrı kalmanızı bekliyordum. Tam zamanında döndüğünüze göre işler iyi gitti sanırım?”

“Evet. Prenses Ariel galip gelmeyi başardı.”

Resmen henüz tahta geçmemişti ve birkaç ay içinde suikasta uğradığı haberini alma ihtimalimiz hâlâ vardı… ama bu o kadar düşük bir ihtimal gibi gelıyordu ki üzerinde durmanın pek bir anlamını göremiyordum.

“Anlıyorum. Bunu duymak gerçekten güzel.”

Nedenini anlayamadığım bir şekilde Roxy hâlâ kendini göstermiyordu. Görebildiğim tek şey yüzünden ibaretti. Fakat daha yakından incelediğimde, yanakları normalden daha tombul görünüyordu.

Bir dakika, biraz kilo mu almıştı? Olay bu mu yani? Yapma ama Roxy! Hamilesin, bu son derece doğal! Bebek için kilo alman gerekiyor zaten! Hem zaten en baştan biraz kilo almanı sorun edecek değildim. Eris muhtemelen senin iki katın ağırlığındadır…

“Ş-Şey, Rudeus?” dedi Aisha çekingen bir tavırla. “Roxy son zamanlarda biraz… hassas hissediyor. Ona gerçekten çok iyi davrandığından emin ol, tamam mı?”

Eh, bunu anlayabiliyordum. Hamileliği konusunda endişeli olmalıydı ve şimdi zihnini kurcalayan bu ani kilo artışı da eklenmişti. Ve eşim huzursuz hissettiğinde, onu rahatlatmak benim görevimdi.

“Hassas hissettiğimi söyleyemem.”

“Öyleyse neden kapının arkasına saklanıyorsun?” diye sordu Sylphie.

Roxy yavaşça ve isteksizce saklandığı yerden dışarı süzüldü.

Evden uzak kaldığımız iki ay içinde karnı gözle görülür şekilde büyümüştü. Bu noktada bebeğin kendisi bile tek başına birkaç kilo katıyor olmalıydı.

Hımm. Belki de bana öyle geliyordu ama göğüslerinin de büyüdüğünü düşündüm. Normalde kıyafet giydiğinde varlıkları fark edilmezdi bile. Bugünse varlıkları oldukça barizdi. Sütü gelmeye başlamış mıydı acaba? Tadına bakmama izin verir miydi ki? Bunlar daha sonra araştırmam gerekecek ilgi çekici sorulardı. Her halükarda, teknik olarak “iblis” olsalar da Migurd kabilesinin hamilelik sürecini az çok insanlarla aynı şekilde geçirdiği anlaşılıyordu.

“Vücudum… artık bana ait değilmiş gibi geliyor,” dedi Roxy. “Karnım iyice şişkinleşti ve bebeğin içimde kıpırdandığını hissedebiliyorum… Herkes endişelenecek bir şey olmadığını söylüyor ama elimde olmadan endişeleniyorum…”

“Ah, ne demek istediğini çok iyi biliyorum,” dedi Sylphie anlayışla. “Hamileyken ben de tam olarak aynı hissetmiştim. Ve tabii ki sen ne zaman endişelensen, Rudy’nin her zaman bir yerlere koşturması gerekiyor…”

Kalbime bir suçluluk saplandı. Özür dilerim… Başka çarem yoktu, yemin ederim…

“Mık… Ö-Özür dilerim Sylphie… Özür dilerim Roxy…”

“Ne? Ah. Seni gerçekten suçladığım falan yok Rudy.” Mahcup bir şekilde gülümseyen Sylphie, yaşlı gözlerimle bakışmaktan kaçındı. “Şey, aklıma bir şey geldi. Günün geri kalanını ikiniz birlikte geçirmeye ne dersiniz? Eminim bu Roxy’ye daha iyi hissettirecektir. Senin için uygun mu Eris?”

“Hım? Ah, e-evet…”

Eris bakışlarını kendi karnı ile Roxy’ninki arasında mekik dokutuyordu. Muhtemelen kendi sırası geldiğinde nasıl bir his olacağını düşünüyordu.

“Pekala, bu iş çözüldü o zaman,” dedi Sylphie tempolu bir sesle. “Rudy, sen gidip Roxy ile vakit geçir. Çantalarla ve diğer şeylerle ben ilgilenirim… Şey, Lucie şu an nerede?”

“İkinci katta Bayan Zenith ile oynuyor.”

“Teşekkürler Lilia… Hadi Eris, sen de yardım et.”

“Olur.”

Cevap vermemi beklemeden Sylphie ve Eris çantalarımızı kavrayıp eşyaları boşaltmak üzere ikinci kata doğru yöneldiler.

Aldığım emre uyarak Roxy’yle birlikte oturma odasına geçtim; bizim evcil Kutsal Canavar’ın şöminenin yanında kıvrılmış yattığını gördüm. Beni görünce derinden bir havlama koyup neşeyle kuyruğunu sallayarak tırıs tırıs yanıma geldi. Başını okşadığımda elimi yalamaya başladı. Ne de iyi bir çocuk ama.

Roxy’yle kanepede yan yana oturduk. Bol kıyafetler giymişti ve vücudunun hatlarını gizlemek ister gibi büzülüyor gibi görünüyordu. Acaba vücut hatları konusunda kendini huzursuz mu hissediyordu? Gerçi bence bu haliyle bayağı sevimli görünüyordu ama…

“Şey, Roxy?”

“A-Asura’da işler nasıldı bu arada? Tam zamanında döndüğünüze göre pürüzsüz geçti sanırım.”

“Bunu bana daha beş dakika önce sormamış mıydın?”

Roxy sanki… telaşlı gibiydi. Onu her gün böyle göremezdiniz. Onu neyin bu kadar huzursuz ettiğinden emin değildim ama bir bakıma sevimliydi, bu yüzden pek aldırış etmedim. Umarım bütün gün bu kadar sevimli kalmazdı. Başkentte Eris ve Sylphie beni epey meşgul etmişti ama bu büyük iş gezisini arkamda bıraktıktan sonra biraz stres atmak istiyordum.

Yine de Roxy kendini bu kadar huzursuz hissederken işleri cinsellik boyutuna taşımamak muhtemelen daha iyiydi. Burada düşünceli bir koca olmaya çalışıyordum neticede.

Pekala o zaman, güzel ve nazik bir şeyle başlayalım…

“Şey… karnın bayağı büyümüş, değil mi? Okşayabilir miyim?”

“H-Hayır! Kesinlikle olmaz!”

Vay be, bunu anında kestirip attı. Ö-Özellikle karnı konusunda biraz hassas sanırım? Pekala, peki ya—

“G-Göğüslerime de dokunma.”

Sormama fırsat bile vermedi. Benim göğüslere kafayı taktığımı falan mı düşünüyor? Yani, haksız sayılmaz sanırım ama yine de!

“Son zamanlarda sızan tuhaf sarımsı bir sıvı var…”

“Anlıyorum.”

Aynı şey Sylphie’de de olmuştu. Muhtemelen vücudunun süt üretmeye hazırlandığı anlamına geliyordu. Ona yardımcı olacak bazı masajlar yapmaktan memnuniyet duyardım ama görünüşe göre bu gerçekleşmeyecekti.

“En azından başını okşayabilir miyim?”

Roxy buna karşılık hafifçe bana doğru eğildi. Saçlarının ipeksi dokusunun tadını çıkararak elimi nazikçe başının üzerinde gezdirdim.

Karnı ve göğüsleri yasak bölgeydi, başınaysa dokunmak serbestti. Şimdi tam olarak sınırı nerede çizdiğini bulmam gerekiyordu. Bu biraz deneme yanılma gerektirebilirdi. “Peki ya kalçan?”

“… Ş-Şey, sanırım buna izin var.”

Roxy kızardı ama bana rızasını verdi. Elimi kalçası boyunca gezdirdim. Bugün pek bir yuvarlak ve güzeldi.

Kahretsin. Hayır. Düşünceli davranman gerekiyordu, hatırladın mı? Unut kalçayı! Bebeği düşün!

“Şey… Evde olduğum zamanlarda sanırım seninle olabildiğince çok vakit geçirmeye çalışacağım.”

“G-Gerçekten mi? Kendini zorlamak zorunda değilsin. Bana yardım etmek için Aisha burada ve senin de yapacak bir sürü işin olduğunu biliyorum.”

“Evet ama hamile olmanın zor olduğunu biliyorum. Belki seni merdivenlerden indirip çıkarabilirim ya da banyoda yardım edebilirim? Ne istersen.”

“B-Banyoda mı… Banyoda mı?!”

Roxy bu sözler karşısında ciddi şekilde telaşlanmış görünüyordu. Bu durum kafa karıştırmaya başlıyordu. Karnı ve göğüsleri yasak bölgeydi, başı ve kalçası sorun değildi de banyo mu tehlikeli bölgeydi? Ama neden?

“Doğru ya…” diye mırıldandı Roxy. “Vücudumu yıkamayı seviyorsun, değil mi…?”

Ah, bayılıyorum. Özellikle kese yerine ellerimi kullanmama izin verdiğinde. Yolun yarısında bazen tüm özdenetimimi kaybettiğimi itiraf ediyorum ama bu da işin eğlenceli kısmının bir parçası, değil mi?

“Rudy… Nasıl olsa eninde sonunda öğreneceksin, bu yüzden sanırım bunu aradan çıkarmalıyım.”

“Tamam…”

Bana dönüp baktığında Roxy’nin sesindeki kabullenişi duyabiliyordum, ifadesi ise son derece ciddiydi.

Hım? Bekle, gerçekten ters giden bir şey mi var?

Belki de bebeğin hasta olduğunu öğrenmiştir. Belki de bebeğin karnının içinden, “Bana İblis Dünyasının Büyük İmparatoru deyin!” diye bağırdığını duymuştur.

Yok, bu hiç mantıklı değildi. Bu kadar bariz bir sorun olsaydı Lilia bana çoktan söylerdi.

O zaman başka ne olabilirdi ki? “Üzgünüm Rudy, bebek senden değil” falan mı? Çocuk kedi kulakları ve kuyrukla mı doğacaktı yoksa? Hayır, hayır, hayır… Roxy bana böyle bir şey yapmazdı…

Ciddi bir ifadeyle elbisesinin düğmelerini çözmeye başladı Roxy. Sonra solgun karnını açığa çıkarmak için elbiseyi yukarı kaldırdı. Bebek kabarıklığı artık tamamen belirgin bir şişkinliğe dönüşmüştü ve göbek deliği yüzeyden hafifçe dışarı fırlamıştı.

Aklımdan geçen ilk şey çok sevimli olduğuydu. İkinci düşüncemse tatlılığı karşısında eridiğimdi. Dürüst olmak gerekirse aklıma başka hiçbir şey gelmiyordu. Cildinde tuhaf desenler falan da görmüyordum…

“Şey…” “Buradaki sorun tam olarak nedir?”

“B-Bariz değil mi?”

Yani, değildi. Yoksa sormazdım zaten.

“Benim…” “Göbek deliğim artık dışarı çıkmış durumda, değil mi?”

Evet. Evet, öyleydi. Ama bunun konuyla ne alakası vardı ki? İçindeki bebek büyüdükçe göbek deliğini dışarı itmiş olmalıydı. Hamile kadınlarda sıkça görülen bir şey olduğu söylenirdi.

“Evet.”

“Bu…” burnunu çeker… “Çok saçma, değil mi?”

Görünüşe göre Roxy bu konuda bayağı hassastı. Aisha’nın “hassas” derken neyi kastettiğini şimdi anlamaya başlıyordum. Bu göbek deliği meselesi başkasına önemsiz bir detay gibi gelebilirdi ama Roxy için şu anda devasa bir sorundu.

“… Hayır. Çok tatlı.”

“O duraklamayı duydum! Beni öyle kolayca kandıramazsın!”

“Seni kandırmaya çalışmıyorum Roxy. Bu haliyle de gayet hoşuma gidiyor.”

“Yalancı! Orayı ilk yaladığın zamanı hatırlıyorum. ‘Uhehehe, göbek deliğin bir harika!’ demiştin. İnkar etmeye kalkışma!”

Sahi, o kadar ürkütücü bir şey söylemiş olamam, değil mi? Şey, bazen yatakta kendimi biraz fazla kaybettiğim oluyordu. Belki de söylemişimdir. Büyük ihtimalle söylemişimdir, değil mi? Evet, kesinlikle söylemişimdir. Ne sapık herifin tekiyim ama.

“O zamandan beri göbek deliğimi hep tertemiz tutmaya dikkat ettim. Böyle mahvolduğunu görmek seni hayal kırıklığına uğratmış olmalı, değil mi?”

“Mahvolmadı ki Roxy.”

Bu sefer hiç duraksamadan cevabı yapıştırdım. İçe dönük göbek deliği fetişim falan var değildi sonuçta. Roxy’nin bir parçası olduğu sürece ne olursa olsun onu sevgiye boğardım. Oradan füze fırlatabiliyor olsa bile.

Ah, bir dakika. Şimdi hatırladım. Bebek yapma seanslarımızdan birinde anlık bir hevesle göbek deliğini yalamıştım, o da acayip utanmıştı. Utançtan kıvranmasını izlemek eğlenceli geldiği için ben de göbek deliğine övgüler yağdırmaya başlamıştım…

“Buna kanmayacağım. Lafa gelince bol keseden atıyorsun Rudy.”

Vay be. Bana inanmamakta gerçekten kararlıydı, ha?

“Beni ikna etmek mi istiyorsun? O zaman dürüst olduğunu kanıtla!”

“Bunu nasıl kanıtlamam gerekiyor ki?”

Aklıma gelen tek şey, resmen Roxy Kilisesi’ni kurup yüz binlerce hakiki mümin karşısında bu konu üzerine tutkulu bir vaaz vermekti. Bunu organize etmek muhtemelen en az birkaç günümü alırdı, dolayısıyla şu anki ikilemimize anlık bir çözüm değildi.

Roxy karnını hafifçe bana doğru çıkardı. “Yala.”

“Senin için sorun olmaz mı?”

Oldukça cüretkar bir teklif, hanımefendi. Benden gerçekten tek istediği şey bu muydu yani? Bir testten ziyade bir ödül gibi hissettiriyordu. Bu kadarı da biraz tersine bir durumdu sanki…

Amaan. Derin derin düşünmeye gerek yoktu! Tanrı’nın iradesi son derece açıktı.

“Pekala herkes.” “Elleri birleştirelim.” “Yemek duası edelim!”

“Tanrım, bize bahşettiğin bu yemek için sana şükürler olsun…”

O göbek deliğini yaladım.

Leo ne yaptığımızı görmek için yanımıza sokulmuştu, bu yüzden önce kafasını kenara itmek zorunda kaldım. Ama Roxy’nin göbek deliğini yaladım.

Tam o anda, karnının içinde bir şey kıpırdadı. Neredeyse kas seğirmesi gibi küçük bir hareketti; ama dilimle bunu net bir şekilde hissedebiliyordum.

Roxy de fark etmiş olmalıydı. Olduğu yerde kalakaldı ve başımı kaldırdığımda göz göz geldik.

“Bebek az önce hareket etti.”

“… Sanırım birileri babasına hoş geldin diyor.”

Ayağa kalktım ve elimi nazikçe Roxy’nin karnında gezdirdim. Az önce itiraz etmişti ama bu sefer aldırış etmiyor gibiydi.

Karnı sıcacık ve yumuşacıktı. Üşütmesini istemezdim elbette.

Roxy’nin utangaçlığı birdenbire kaybolup gitmiş gibiydi. Şefkatli bir gülümsemeyle uzanıp elini elimin üzerine koydu.

“Teşekkür ederim Rudy. Sylphie haklıymış sanırım. Şimdi biraz daha iyi hissediyorum.”

Bunu duymak benim de içimi rahatlatmıştı.

“Kendimi tekrarladığım için üzgünüm ama… Hoş geldin Rudy.”

“Hoş bulduk.”

Yine evimdeydim ve her şey yolundaydı.

***

Ertesi gün, döndüğümüzü bildirmek için şehirdeki arkadaşlarımın yanına uğradım. Şu raddeye geldiğimizde arkadaşlarım Zanoba, Cliff ve Elinalise’den ibaretti. Nanahoshi’yi birkaç gün önce yüzen kalede zaten görmüştüm.

Büyü Şehri Sharia’da pek bir tanıdığım kalmamıştı zaten, değil mi? Herkes kendi yoluna gidiyordu. Zanoba ve Cliff bile muhtemelen er ya da geç ayrılacaktı.

Bu düşüncelerle günün son durağına doğru yola koyuldum. Mezarlığa vardığımda akşam olmuş, etraf turuncu bir renge bürünmüştü.

Sıra sıra yuvarlak mezar taşlarıyla kaplı, sakin bir yerdi. Çoğu insan alacakaranlıkta buraya gelmeyi tercih etmezdi ama işler işte öyle denk gelmişti… Diğer ziyaretlerimde beklediğimden fazla zaman harcamıştım.

Nöbetçi görevliye kısa bir selam verip mezarlığa girdim ve buraya görmek için geldiğim mezara doğru ilerledim. Yüzeyine Paul Greyrat ismi kazınmıştı ve hâlâ gıcır gıcır görünüyordu.

Bir an için ellerimi birleştirdim.

“Selam baba. Bu sefer de kimse ölmedi.”

Mezara, Ars’tan aldığım bir şişe içki ile mahalleden topladığım birkaç çiçeği koyup hayatımızdaki en son gelişmelerin kısa bir özetine geçtim. Paul’a Orsted’den, İnsan-Tanrı’dan ve Asura’da verdiğimiz savaşlardan bahsettim.

“Küçük kardeşinle ilk kez tanışma fırsatım oldu. Amcam oluyor sanırım. Epey korkak biri gibi görünüyordu ama bana seni anımsattı.”

Bu sözleri söylerken Pilemon’un yüzü gözümün önüne geldi. Kesinlikle bir benzerlik vardı. Yapı ve kişilik açısından tamamen farklıydılar ama adamın Paul’un kardeşi olduğunu anlayabiliyordunuz. Sanırım bakışlarında, göz yapılarında benzer bir şey vardı.

“O da hayatta kaldı. Yeğenin onu korumak için hayatını tehlikeye attı. Bunu görmek beni biraz kıskandırdı.”

Luke, aksi takdirde idam edilecek olan babasını kurtarmak için harekete geçmişti. Ya da en azından bana öyle görünmüştü… Konuşmanın tamamında orada değildim.

Pilemon takdir edilecek biri değildi ve aslında başlangıçta niyetimiz onu öldürmekti. Ama Luke’un o çaresizliğini görmek ona yardım etme isteği uyandırdı bende. Sonunda ben de olaya müdahil olup biraz destek vermiştim.

“Bu sefer birini katletmek zorunda kaldım. Ölümcül darbeyi bizzat ben vurmadım ama izini sürüp sırf öldürme niyetiyle saldırdım ve öldü. Pişman değilim ama yine de ağzımda kötü bir tat bıraktı.”

İlk kez birini öldürüyor değildim. Daha önce de benzer şeyler yaşanmıştı. Ama bu olay gerçekten aklıma takılmıştı. Muhtemelen birkaç dakika önce Reida’nın hikayesini dinlemiş olmam yüzündendi.

Asura’da yaşanan her şeyi düşünmek için birkaç saniye duraksadım.

Genel olarak görev iyi geçmişti. Kaybetmek istemediğimiz kimseyi kaybetmemiştik ve hedefimize ulaşmıştık. Yine de kıl payı atlatılmış bir durumdu. Yolda yapılacak ufacık bir hata birilerini kaybetmemize yol açabilirdi. Muhtemelen savaşı yine de kazanırdık ama sadece korkunç bir bedel ödeyerek.

Yine de bu sefer başarmıştık. Tam anlamıyla. Bunu inkâr etmek imkânsızdı. Ama çıkarılacak pek çok ders var gibi hissediyordum.

Ya Auber’i Kızıl Ejderha’nın Bıyıkları’nda alt etmeyi başarsaydık?

Ya Wi Taa, Ars sokaklarındaki savaşımızdan kaçmayı başarsaydı?

Ya Reida bizi Yoksunluk Alanı’na hapsettiğinde Orsted koşup gelmeseydi?

Ya Auber zehrinin panzehirini yanında taşımıyor olsaydı?

Böyle sorular sorarak kendini delirtebilirdin elbette. Tüm bu detaylara takılıp kalmak verimli değildi belki de.

Yine de emin olduğum bir şey vardı: Düşman hâlâ hayattaydı ve gayet iyi durumdaydı. İnsan-Tanrı’yı bir kez yenmiştik ama Asura savaşı gelecekteki birçok savaşın sadece ilkiydi. Bu çatışma yıllarca sürecekti. On yıllarca. İşler korkunç bir şekilde ters gitmeden önce daha ne kadar bu şekilde paçayı kurtarabilirdim?

Bu sefer şanslıydım. Ama her zaman bu kadar şanslı olmamıştım, değil mi? Geçmişteki hatalarımın bana pahalıya patladığını hissediyordum… o zamanlar öyle düşünmemiş olsam bile.

Paul’un ölümü buna iyi bir örnekti. O zamanlar kendimi işlerin sadece kötü gittiğine ikna etmiştim. Ve emin olun, o savaşta elimden gelen her şeyi yapmıştım. Bazı hatalar yapmış ve şüpheli kararlar vermiştim belki. Ama yine de elimden gelenin en iyisini yapmıştım. Bu da Paul’un ölümünün kaçınılmaz olduğuna inanmamı sağlamıştı. Kendime bunun sadece kötü şans olduğunu söylemiştim. Kaderin bir cilvesi.

Ama bu gerçekten doğru muydu?

Birazcık iyi şans babamın hayatını kurtarabilir miydi? Tabii ki. Tam son anda, Hydra’nın son saldırısıyla ölmüştü. Şanslı küçük bir tesadüf bile bunu engelleyebilirdi. Veya talihsiz bir tesadüf bile—daha önce birinin yaralanıp bizi geri çekilmeye zorlaması gibi. Belki grubumuza bir kişi daha bulabilmiş olsaydık…

Neyse, bunun üzerine varsayımlarda bulunmanın bir anlamı yoktu. Asıl mesele şuydu: “Şans” neredeyse her şeyi bir anda değiştirebilirdi. Zarları bu şekilde atmaya devam etmek zorunda mıydım? Sevdiğim herkesin hayatı tehlikedeyken yazı tura atıp en iyisini ummak zorunda mıydım? Asura’da birçoğumuz ölüme çok yaklaşmıştı. Özellikle Eris ağır yaralanmış, ardından Auber tarafından zehirlenmişti. Felaketin tam eşiğine gelmiş ve kıl payı kurtulmuştuk. Bir dahaki sefere belki de zaferin eşiğine gelip ölecektik.

Bunu kaderin ellerine bırakmaya razı mıydım?

Elbette, hayatta her zaman bir şans faktörü vardı. İnsanoğlunun sınırları ve zayıflıkları vardı. Olayları tamamen kontrol etmek imkânsızdı. Ama Asura’da geçirdiğim zamana dönüp baktığımda, kendimi geliştirebileceğim alanlar görüyordum. Ya birkaç becerim daha olsaydı? Biraz daha dövüş yeteneğim? Yerel düzeyde birkaç bağlantım? Belki de birini kaybetmeye bu kadar yaklaşmazdım. Belki de işlerimizi kolaylaştıracak yollar bulabilirdim.

Nelerimin eksik olduğunu anlamaya çalışmalıydım.

Bundan daha güçlü olmalıydım. Becerilerimi bilemem gerekiyordu. Danışabileceğim daha fazla müttefike ihtiyacım vardı…

“… Yine de zaten tüm bunlar üzerinde çalışıyormuşum gibi geliyor.”

Pişmanlıklar hayatın bir parçasıydı sadece. Her şeyi kusursuz yapmak için günde yeterli zaman yoktu ve ne olursa olsun hiçbir şeyin garantisi yoktu. Gelecekteki halim korkunç derecede güçlüydü ama hayatı sefildi; bazen bir sürü havalı büyü bilmek yeterli olmuyordu.

Yine de… İşler bu sefer iyi gitti diye rehavete kapılamazdım.

İnsan-Tanrı’ya karşı vereceğim bir sonraki savaşlarda, paçayı zor kurtarmak yerine tertemiz bir zafer kazanmak istiyordum. Ailemi hayatta tutacak kadar güçlü olmak istiyordum. Onları elimden geldiğince güvende tutmak istiyordum.

Dikkatsizleşmeyecektim.

Bu daha önce de verdiğim bir sözdü ama tutmaya kararlı olduğum bir sözdü. Bunu unutmaya başlarsam, bana hatırlatması için her zaman buraya gelebilirdim.

“Elimden gelenin en iyisini yapacağım baba. Gözün üzerimde olsun, tamam mı?”

Bu sözlerle arkamı dönüp mezarlıktan ayrıldım.

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla