Kısım 1
“Gelmiyorlar!” (x2)
Buraya gönderildiğimizden beri ne kadar zaman geçtiğini unuttum.
Aqua ile kelime oyunlarıyla vakit öldürdük ama kimsenin geleceği yok gibiydi.
“Ne oluyor yahu? Başka kimse o yüksek IQ’lu tuzağa düşmedi mi? Yok ya, imkânı yok…”
Çenemi sıvazlayarak mırıldandım, Aqua da kafasıyla onaylıyordu.
“… Belki de o yüksek IQ’lu tuzağı fark etmediler bile? Megumin’in tek düşündüğü bir şeyleri patlatıp kırmak, Darkness ise sadece toslayacağı sert nesneler bulmanın derdinde. Algıları çok da açık insanlar değiller.”
Mantıklı aslında.
“Dur bir dakika, bu durumda onlar kayboldu ve şimdi bizim dışarı çıkıp onları bulmamız gerekiyor demek değil mi bu?”
“Öyle görünüyor. Cidden, gözlerimi üzerlerinden bir anlığına ayırıyorum ve hemen kayboluyorlar. Bu kızlar bensiz cidden yapamıyor. Valla bak!”
Diğerlerinden ayrılan asıl kişiler biz olmamıza rağmen, orada olmayan insanların arkasından atıp tuttuk.
Ama sonsuza kadar burada böyle oturamayız.
Yine de diğerleriyle nasıl buluşacağız?
Beklerken odayı aradım ama bu tarafta geri dönme büyü çemberi yok gibi görünüyor.
Noss buranın üst katlarda olduğunu söylemişti.
Başka bir deyişle, şu an son zindanın ta en sonundayız.
“… Söylesene Aqua, sendençe hangisi daha iyi? Her köşesinde tuzakların ve tehlikelerin pusuya yattığı Şeytan Kral’ın şatosunu kendi başımıza keşfetmek mi, yoksa doğrudan eve mi ışınlanmak?”
“‘Eve ışınlanma’ seçeneğini tam destekliyorum.”
Böyle konularda cidden tamamen aynı kafadayız.
“… Ben de öyle yapmayı çok isterdim ama bana deli gibi âşık olan Darkness ve Megumin benden vazgeçip eve asla dönmezler, o yüzden biraz kararsızım.”
“Evet ya… Bana tapan o ikisinin beni ilk önce görmeden geri çekileceklerini sanmıyorum.”
Orada olsalar söz konusu kişileri kesinlikle çıldırtacak şeyler söylerken, Aqua ve ben vakit öldürmeye devam ettik.
──Tam o sırada,
“Hmm? Ayak sesleri duydum sanki. Dur biraz.”
Kulak Misafiri (Eavesdrop) becerimi etkinleştirdim ve dışarıdaki alana odaklandım…
“Takviye! Takviye çağırın!”
“Üst kattakilere de haber verin aşağı insinler! Davetsiz misafirler dışarıda terör estiriyor! Bariyeri yıkan herifler yukarı geliyor!”
“Hayııır! Bana Şeytan Kral’ın şatosunda muhafız olmanın güvenli ve sabit bir iş olduğu söylenmişti! Sanırım bugün Neroid’ime yem vermeyi unuttum, eve gidebilir miyim!?”
Mitsurugi ve Yunyun bizi ararken ortalığı epey birbirine katıyor gibi görünüyor.
Bu durumda burada beklemek daha güvenli olmaz mıydı?
“Diğerleri coşmuş gibi görünüyor. Hızla yukarı doğru tırmanıyor gibiler.”
“Seçtiğim efsanevi maiyetimden bekleneceği gibi… Tanrıçayı kurtarmak için Şeytan Kral’ın şatosunda kendilerine yol açan cesur kahramanlar. Kelimeler sanki doğrudan bir masal kitabından fırlamış gibi gelmiyor mu?”
“Daha spesifik olmak gerekirse; evden kaçan, kaybolan, tuzağa düşen ve durduk yere Şeytan Kral’ın şatosunda mahsur kalan bir tanrıçayı kurtarmak.”
Aqua yorumumu duyduktan sonra hoşnutsuz bir tavırla omuzumu dürttü.
Yeri gelmişken,
“Megumin ve Darkness’ı gördüğünde onlardan özür dilemelisin. Eve döndüğümüzde Darkness kesinlikle seni azarlayacak. Ve Megumin’in genelde seninle birlikte başını belaya soktuğunu biliyorum ama bu sefer seni savunacağını sanmıyorum.”
“… Kazuma-san, Kazuma-san, eve döndüğümüzde sana komik şekilli özel bir taş vereceğim, o yüzden beni kollar mısın? Bu sefer biraz pişmanlık hissediyorum da.”
Neden sadece “biraz” diye sormak istiyorum ama burada onu ağlatmanın kimseye bir faydası olmaz.
Ayrıca eminim o ikisi, şimdi ona göstereceğim her türlü müsamahanın acısını çıkarmaktan mutlu olacaklardır.
──Gerçekte, Aqua’ya yetiştiğimde ona söylemek istediğim bir sürü şey vardı.
Normalde tembel olan benim, onun peşinden gidecek kadar güç kazanmak için bir zindanın derinliklerine göğüs germek zorunda kalışım, bariyeri aşabilmek için servetimin çoğunu harcayışım ve Axel’daki insanların onun için ne kadar endişelendiği gibi şeyler.
Normalde tanrıçaların düşmanı olan Wiz ve Vanir’in bile ona yardım etmeyi kabul etmesini saymıyorum bile.
Yolculuğumuz sırasında her türlü belayla karşılaşmamız ve Axis Tarikatı Müritlerinin ne kadar umutsuz vaka olduğu da cabası.
Ona dert yanmak istediğim pek çok şey vardı ama rahatlamış yüzüne baktığımda…
“Hmm? Neden bana öyle bakıyorsun? Yoksa uzun zaman sonra bir tanrıçanın güzel endamını gördüğün için duygulandın mı? Bana zerre kadar bile saygı duymaya başladıysan, bundan sonra akşam yemeklerinde en sevdiğim yemeklerin hepsini yapmalısın… “Ah-ah-ah!” “Acıyor!” “Gaza geldiğim için özür dilerim!” “Ah, ama bir yanım bu manzarayı biraz özlemiş sanki!”
Ceza almasına rağmen nedense hâlinden birazcık memnun görünen Aqua’nın yanaklarını çekerken…
“Pekala, dinleyin! Şeytan Kral’ın kızının insanlarla ölümüne savaşmak için yönettiği büyük birlik, başkentteki şövalyeleri bozguna uğrattı! Şatonun bekçileri olan bizlerin birkaç davetsiz misafiri durduramadığını görmek için geri dönerse, faturası tamamen bize kesilir! Her kattaki her odayı arayın! Davetsiz misafirleri bulun ve parça parça edin!”
Bu sözler kulağıma çalındı──
“──Hey, Kazuma, bunu gerçekten yapacak mısın? Şimdiye kadar epey şey yaşadım ama yapmak üzere olduğun şeyin çok daha berbat olduğunu hissediyorum.”
“Bunu söylemenin ne anlamı var şimdi? Bizi burada bulurlarsa her şey biter. Ben de korkuyorum, ayrıca en başta Şeytan Kral’ın şatosuna kadar sürüklenen sensin. Hem bu, Şeytan Kral’ı yenmemiz için en iyi fırsat değil mi?”
Bu gidişle yakalanmamız an meselesiydi, ben de bizi bu durumdan kurtaracak bir plan kurdum…
“Tabii, ama şu an Şeytan Kral pek de umurumda değil. Seni gördüğümde gerçekten rahatladım ve sanki sadece diğer ikisiyle buluşup eve dönmek istiyorum.”
Ne berbat bir tanrıça ama. O zaman ne diye o mektubu yazdın ki?
Ama ne hissettiğini çok iyi anlıyorum.
“Ben de Şeytan Kral’ın karşısına çıkmayı bilhassa istemiyorum ama herkes zaten varını yoğunu ortaya koyuyor. Onca şey yaşandıktan sonra ikimiz kalkıp ‘aynen ya, Şeytan Kral çok korkunç, hadi eve dönelim’ desek ne olur sanıyorsun?”
“Taşlansak şaşırmam.”
“Değil mi? O yüzden bu odadan çıkıp diğerleriyle buluşalım. Ondan sonra, Şeytan Kral’ın odasına girebildiğimiz sürece işe yarayacak bir planım var. Sana gerçek özel hamlemi göstereceğim.”
Bunu söyleyerek miğferimi kafama geçirdim.
──Miğfer az önce dövüştüğüm şövalyeden kalmaydı.
Noss’un ne tür bir canavar olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim ama zırhında bir hayvan kokusu yoktu, dolayısıyla şaşırtıcı bir şekilde insana benziyor olabilirdi.
Biraz fazla büyüktü ama yine de takılıyken hareket edebileceğim kadar hafifti.
“Ne tür bir özel hamle!? Işın mı? Bu sefer harbi harbi ışın mı atacaksın!? Yoksa benim Parti Numaralarımı mı öğrendin─!”
“Tabii ki hayır. Kapa çeneni de hazırlan. Şu aktör takviyesini üzerime tekrar bas. Ben de… Kukuku… Anlaşılan nihayet bunu kullanmanın vakti geldi…”
Yüzümde hain bir tebessümle, Axel’daki Suikastçı-san’ın bana verdiği iksiri çıkardım.
“Kazuma-san, Kazuma-san, bunun Şeytan Kral’ı yenmeye çalışan bir kahramanın kullanması gereken bir şey olduğunu sanmıyorum. Tanrıça içgüdülerim bana o iksiri derhal arındırmamı söylüyor.”
“S-Sakın öyle bir şey yapma. Dürüst olmak gerekirse, kendim de pek emin değilim… Bana özel hamlemi öğreten suikastçı bu iksiri de vermişti. Dünyanın hatrına ellerimi kirletmekten çekinmem. Arkadaşlarımın ve herkesin hatrına, pişmanlık duymamak için varımı yoğumu ortaya koyacağım.”
Aqua’nın gereksiz bir şey yapmasını engellerken, Dust’ın bana ödünç verdiği kılıcın üzerine iksiri döktüm.
“Kulağa havalı gelen laflar ediyorsun ama kahramanın yolundan gittikçe uzaklaşıyorsun. Bence arkadaşlarını gerçekten daha iyi seçmelisin.”
“Zaten Axis Tarikatı’nın koruyucu tanrıçasıyla takılıyorum, bunu söylemek için biraz geç kaldın… Hey, dur! O pahalı bir iksir, sakın arındırma!”
İksir kaplı kılıcı kınına aceleyle soktum.
… “Güzel. Hazır mısın? Öyleyse gidelim.”
“Ben her an gitmeye hazırım… Kazuma, fazla ileri gitme tamam mı? Tavırların fazla sinir bozucu olursa katlanamam. Övünmek gibi olmasın ama sabrım pek yoktur.”
Seninle bunca zaman geçirdikten sonra sabrının ne kadar kıt olduğunu herkesten iyi biliyorum.
Odanın kapısını açarak Noss’un sesiyle bağırdım.
“Bir davetsiz misafir buldum!”
Kısım 2
Siyah zırhlara bürünmüş bir grup canavar etrafımızı sardı. Aralarından sırtında devasa bir çift taraflı balta taşıyan, keçi kafalı dev bir canavar başını sallayarak şöyle dedi:
… “Olmaz. Logia nalları dikmiş. Bu kadını geride bırakan adam epey yetenekli olmalı. Logia’nın yarasına bakın. Sanki tamamen savunmasızken tek bir ölümcül darbe almış gibi.”
Şey, o darbeyi aldığında tamamen savunmasız olduğu doğruydu elbette.
Keçi kafalı canavarın vardığı sonucu duyan ve o sırada silahını Aqua’ya doğrultmuş olan kertenkele kafalı canavar öfkeyle haykırdı:
“Kahretsin, Logia’nın intikamı! Şu kadını kıymaya çevirelim!”
“N-Ne, kapışmak mı istiyorsunuz!? Ben güçlüyüm, biliyorsunuz değil mi!? Axis Tarikatı bana boşuna inanç beslemedi!”
Aqua kertenkele kafalı adamın gözünü korkutmak için bir duruş sergiledi ve etrafındaki tüm canavarların yüzü aniden kireç gibi kesilip geriye doğru sıçradılar.
“Axis Tarikatçısı mı!? Bu kız bir Axis Tarikatçısı!”
“Kahretsin, az önce bir Axis Tarikatçısı ile konuştum!”
“Daha fazla yaklaşma, bulaşmasını istemiyorum!”
“Hey, ben yapmıyorum! Axis Tarikatı’na bulaşmak istemiyorum!”
“Oha, şu mavi saçlara bakın. Kesinlikle bir Axis Tarikatçısı!”
Bizden biraz mesafe aldıktan sonra, canavarlar kendi aralarında bunu fısıldaşmaya başladı.
“Uwah! Hey, Noss, onu sıkı tut, duyuyor musun!?”
“Ucuz atlattık. Bir Axis Tarikatçısına dokunmama ramak kalmıştı.”
Aqua duyduklarından sonra canavarların üzerine atılmak istedi ve canavarlar onun bu halini görünce korkuyla gerilediler.
Axis Tarikatı’nın kuduz köpeği… Yani Aqua, şu an boynuna doladığım Bind için kullandığım iple bana bağlı durumda.
Aqua kollarının veya bacaklarının bağlanıp hareket edememesindense bunun daha iyi olduğunu söylemişti, ama şimdi bu durumda olduğumuza göre…
“Hey, Noss, şu şeyi şatonun dışına atıver… Cidden, yetenekli olabilirsin ama aklını kullanma konusunda biraz çalışman lazım… O bir Axis Tarikatçısı, biliyorsun değil mi? Noss, ondan korkmuyor musun? Axis Tarikatı’nın ne olduğunu biliyor musun hiç?”
Liderleri gibi görünen keçi kafalı canavar bana sordu.
Evet, şu an Aqua’yı “yakalayan” Noss kılığına girmiş olan bana.
Keçi adamın söylediklerine bakılırsa, Noss gerçekten de kas kafalının tekiydi.
Sesini yeterince iyi hatırlıyorum ama nasıl bir ton kullanmam gerektiğinden pek emin değilim…
Elimi boğazıma götürüp o kısa karşılaşmamızı düşündüm…
“Hayır, hayır, efendim, bunu yapamayız! Bu kız, kaçan o adama karşı kozumuz! O Kazuma denen adam hem kılıç hem de büyüde yetenekli, dişli bir rakip. Ama bu kız rehinemiz olduğu sürece zaferimiz garanti! Onu şatoda ortalığı birbirine katan davetsiz misafirleri tuzağa düşürmek için kullanalım!”
Nedense Noss’un sesiyle söylediğim bu sözleri duyan canavarlar geri çekildi.
N-Neler oluyor?
Sesi tam tutturduğumdan emindim…
“H-Hey, Noss, savaş sırasında kafana darbe mi aldın? Başından beri o kadar zeki değildin gerçi ama şimdi alt tabakadan bir serseri gibi konuşuyorsun. Eskiden düzgün bir şövalye gibi davranmaz mıydın sen? Bunun seni daha kültürlü göstereceğini söylerdin…”
“Hem bir kadını rehin almak ha. Kesinlikle bazı kötü huylar edinmişsin…”
“Biraz şaşırdım doğrusu…”
Canavarlar kendi aralarında fısıldaşmaya başlarken, keçi kafalı olan elini çenesine koydu.
“… Hmm, senin kadar güçlü birinin ona yetenekli bir düşman dediği düşünülürse, onunla yüzleşirken bir iki koza sahip olmak en iyisi olur. Tamam, Noss! O kadını al ve bizi takip et! Gözünü ondan ayırma sakın! Yanımıza yaklaşmasına izin verme, duydun mu beni!?”
Bunu özellikle vurguladıktan sonra keçi kafalı canavar arkasını döndü…
Ve Aqua sessizce koşup sırtının her yerine vurdu.
“Ah! Mammon-sama’ya bir Axis Tarikatçısı dokundu!”
“Geh! Mammon-sama, mesafenizi koruyun!”
“Noss! Sana ondan gözünü ayırmamanı söylemiştim! Kes şunu, Axis Tarikatçısı! Oraya git! Kışt! Kışt!”
──Diğer canavarlarla birlikte Şeytan Kral’ın şatosunun karanlık koridorlarında yürüdük.
Birkaçı meşale taşıyordu, yani muhtemelen hepsinin karanlıkta görme yeteneği yoktu.
Eğer açığa çıkarsak, hızlıca dikkat dağıtmak için meşaleleri söndürebilirim.
Grupta Aqua ile birlikte en arkada yürüyordum.
Neyse ki canavarların hiçbiri yoldaşlarının intikamını Aqua’dan almak için can atmıyor gibiydi, bu yüzden her şey sorunsuz ilerliyordu.
Şu anki hedeflerim Mitsurugi ve diğerleriyle buluşana kadar bu oyunu sürdürmek ve mümkünse Şeytan Kral’ın nerede olduğunu öğrenmek.
Tam o sırada,
“Kazuma-san, Kazuma-san.”
Hemen önümde yürüyen Aqua fısıldadı.
Canavarlar Aqua’ya ölümcül bir virüsmüş gibi davranıp bizden uzak duruyorlardı ama yine de şu an onunla konuşurken pek rahat değildim.
“Ne var? Sana benimle konuşmamanı söylemiştim, değil mi?”
Diye fısıldadım, Aqua ise yüzündeki ciddi bir ifadeyle,
“Bu duruma daha fazla dayanamayacağım. Neden bana bir tür hastalıkmışım gibi davranıyorlar? Bir tanrıçaya böyle davranılmaz. Kötülük güçleri tarafından esir alınmış bir tanrıça imajına daha uygun bir şeyler bekliyordum. Bu daha çok kuduz olmuş bir canavarın karantinaya alınmasına benziyor.”
“Biraz daha dayan. Burada bu kadar çok kişi varken, kaçmak bile biraz… Ah, sanırım geldik.”
Aqua ve ben, her tarafında silahların dizili olduğu geniş bir salona getirildik. Ayrıca odada benimle aynı zırhı giyen bir düzineden fazla şövalye dikiliyordu.
Bütün mekân bir cadılar bayramı etkinliği gibi hissettiriyordu.
Aqua ve ben bu odayı görünce tereddüt ettiğimiz an,
“Hey, millet, davetsiz misafirlerden birini yakaladık! Gelen raporlara göre diğerleri korkutucu derecede güçlüymüş. Bütün şatoyu temellerinden sarsacak kadar güçlüler ve dürüst olmak gerekirse cepheden bir savaşta Şeytan Kral’ı koruyamayabileceğimizden korkuluyor! Ancak, Noss onlarla başa çıkmak için harika bir plan buldu… Yani, davetsiz misafirlerin hepsini tek kalemde yok etmek için bu kızı rehin olarak kullanmak!”
“Ooooh!” x6
Salondaki şövalyeler hep bir ağızdan seslerini yükselttiler.
Görünüşe göre Megumin’in o küçük taşkınlığı Şeytan Kral’ın güçlerini gerçekten fena sarsmış.
Eh, bu çok doğal. Ne de olsa kim bilir ne zamandır evlerini ve kalelerini güvenli kılan o bariyer sadece birkaç dakika içinde şiddetli bir şekilde yıkıldı.
Üstelik en güçlü kapı bekçileri de yenildi ve davetsiz misafirler şu an şatoda serbestçe cirit atıyor.
“Kurtulduk…”
“Yine de, bir kızı rehin olarak kullanmak… Noss’un düzgün biri olduğunu sanırdım ama böyle bir fikirle çıkıp geleceğini düşünmek…”
“Rehin almak biraz utanç verici. Böyle taktikler orta kademe yöneticilerin işi olmalı. Bizler Şeytan Kral’ın Elit Muhafızlarıyız, biliyorsun değil mi? Gerçekten böyle bir şey yapmalı mıyız?”
Şeytan Kral’ın şövalyeleri kendi aralarında sohbete dalarken keçi kafalı adam odanın derinliklerine doğru ilerledi.
Arka tarafta bir çeşit büyü eşyası var gibi görünüyordu.
Sigara paketi büyüklüğündeki nesneye doğru bağırdı…
“Ben Şeytan Kral’ın Elit Muhafızlarının kaptanıyım! Davetsiz misafirlerden birini ele geçirdik! Şu an misafirlerle çatışma halinde olan tüm birimler bu gerçeği onlara bildirsin! Yakaladığımız kişi Axis Tarikatı’ndan bir rahip! Eğer onun hayatta kalmasını istiyorlarsa teslim olmalarını söyleyin!”
Mammon bir sandalyeye gülümseyerek oturmadan önce duyurdu.
Bölüm 3
Canavarlar gergince sessizlik içinde beklediler.
Aqua şu ana kadar şaşırtıcı derecede sessizdi.
Aslında, az önce esnedi, değil mi?
Bir şeyler ters giderse bizi ışınlayarak çıkarabileceğimi bildiği için mi bu kadar rahat?
Onun bu vurdumduymazlığı karşısında nutkum tutulmuşken, Mammon bize doğru döndü,
“Hey, kadın, kaç tane davetsiz misafir var? Canının yanmasını istemiyorsan bildiğin her şeyi anlat… Özellikle de seni bırakıp kaçan o süper yetenekli Kazuma denen adamdan bahset. Sınıfı ne? Ekipmanları nasıl? Dövüş tarzı ne? Kişiliği nasıl? Geçmişteki başarıları ne? Bildiğin her şeyi anlat.”
Belki de Mitsurugi ve diğerleri yakalanana kadar vakit öldürmek için Mammon Aqua’yı benim hakkımda sorguya çekiyordu.
Bu hiç iyi değil. Aqua gereksiz bir şey söyler de ne dolaplar çevirdiğimi anlarlarsa bu büyük sıkıntı olur.
“Anlatırım anlatmasına ama biraz susadım, o yüzden bana bir fincan çay getirin.”
“Bu kadın var ya!”
Şövalyelerden biri Aqua’nın bu küstahça isteğini duyunca ayağa fırladı.
Ama Mammon bir el hareketiyle onu durdurdu,
“Git ona biraz çay demle. Nasıl olsa son fincanı olacak, o yüzden en kaliteli yapraklardan kullan.”
Mammon yetkili adam edasıyla şövalyelerden birine çay yapmasını emretti.
“… Öyleyse davetsiz misafirlerin sayısı ve şu Kazuma denen adamın sınıfıyla başlayalım. Peki, sınıfı ne? Bir Crusader mı? Yoksa bir Swordmaster mı? Logia’nın bedeninde bıraktığı yaralara bakılırsa, büyü kullanan bir sınıf olduğundan şüpheliyim.”
“Ben dâhil yaklaşık sekiz kişiyiz. Kazuma’nın sınıfı ise Maceracı.”
Aqua’nın cevabını duyan oda derin bir sessizliğe gömüldü.
Sonra──
“Bwahahahaha!” x5
Aqua ve ben aniden kahkahalarla çevrelendik.
“Maceracı mı!? En zayıf sınıf olan Maceracı mı diyorsun!? En azından yalanlarını biraz gerçekçi tutmaya çalış! Böyle biri en başta şatoya kadar nasıl girebilir ki!? Bahahaha! … Ah, anladım, yani o sizin hamalınız, öyle mi? Ve sonra bütün beceri puanlarını kılıç kullanmaya yatırdı, doğru mu?”
Mammon kahkahaları arasında konuştu ama Aqua başını iki yana salladı.
“Hiç anlamıyorsunuz. Kazuma-san kılıç kullanabilir ama büyüde de iyidir. Hatta benim arkamdan İyileştirme büyüsü bile öğrendi. Ayrıca Işınlanma ve sadece hortlaklara özel olan Drain Touch gibi çeşitli başka becerileri de kullanabilir… Ah, teşekkürler.”
Aqua çay fincanını alırken şövalyeye teşekkür etti. thought
Oda tekrar sessizliğe gömülürken, sadece Aqua’nın çayını höpürdetme sesi duyuluyordu.
“Hey, bu bildiğimiz duru su.”
Aqua’nın elindeki fincan gerçekten de sadece sıcak suyla doluydu.
“Hey, böyle ucuz numaralarla kızla uğraşmayı kesin. Benim adımı lekelemeye mi çalışıyorsunuz!? Logia ve Payne’i kaybettikten sonraki öfkenizi anlıyorum ama aptalca şeyler yapmayı bırakın!”
Mammon’un fırçası üzerine şövalye aceleyle fincanı Aqua’dan geri aldı ve yol boyunca kafasını kaşıyarak taze bir fincan çay doldurmaya gitti.
Görünüşe göre çayı suya dönüştürmüş. Kes şunu, durduk yere adamları sinirlendirmeyi bırak.
Mammon boğazını temizleyip duruşunu dikleştirdi,
“Astımın hareketleri için kusura bakma. Her neyse, Drain Touch mı dedin? Bu sadece hortlakların kullanabileceği nadir bir beceri olmalıydı… Neyse, boş ver, devam edelim. Bana ekipmanlarından bahset. Genelde siyah saçlı, siyah gözlü kişilerin sahip olduğu efsanevi düzeyde silahları var mı? Öyle bir durum varsa hem Logia’yı hem de Payne’i nasıl indirdiğini anlayabilirim. Ama bu tür tiplerle nasıl başa çıkacağımızı biliyoruz. Tek yapmamız gereken ona Steal atmak…”
Mammon sözünü bitiremeden Aqua araya girdi,
“Kazuma-san’ın ekipmanı her kasabada satın alabileceğiniz sıradan eşyalar. Satın aldığı ucuz bir kısa kılıçla Generallerinizle defalarca karşı karşıya geldi. Şu an özel olarak sipariş ettiği garip isimli çakma bir Japon kılıcı kullanıyor. Gecenin bir yarısı onu etrafta savururken ‘Judgement! !’ diye bağırmayı çok sever. … Oh, teşekkürler.”
Aqua taze çay fincanını kabul etti ve oda bir kez daha sessizliğe büründü.
Ayrıca, gecenin ilerleyen saatlerinde gizlice yaptığım kılıç antrenmanını fark etmiş miydi?
Utanç verici anlarımı bu kadar rahat ifşa etmeseydi keşke…
──Sonra şövalyelerden biri konuştu.
“… Sanırım onun adını daha önce duymuştum. Satou Kazuma denen o adam… Yanlış hatırlamıyorsam Generallerimizi tek tek avlayan adam o… ”
Onun bu sözleri üzerine oda bir kez daha sessizleşirken Aqua konuştu,
“Bu bildiğin sıcak su.”
Mammon çayı yapan şövalyeyi yumruklayıp savurdu ve gergin bir ifadeyle Aqua’ya yaklaştı.
“O-O adam, Generallerimizi yenen Satou Kazuma’nın ta kendisi mi?”
“Aynı kişi. Generallerinizin çoğunun yenilmesinde parmağı var. Beldia, Vanir, Hans, Silvia, Wolbach ve Serena. Bildiğim kadarıyla Kazuma’nın yendiği Generaller bunlardı.”
Aqua başarılarımı bülbül gibi sıraladı.
“Bunun dışında…” “Elroad’un başbakanı kılığına giren canavarı indiren, hareketli kale Destroyer’ı ve yüksek ödüllü pek çok diğer hedefi de yenilgiye uğratan kişi o.”
Aqua ve Mammon’un konuşması dışında oda tamamen sessizdi.
Bu sessizliğin ortasında birinin yutkunma sesi duyulabiliyordu.
Bunu duyan ve şövalyeleri korkutmaktan büyük keyif alıyor gibi görünmeyen Aqua devam etti,
“Sonraki sorunuz neydi? Dövüş tarzını ve kişiliğini öğrenmek istiyordunuz, değil mi? Tek kelimeyle söylemek gerekirse, o hilekârın tekidir. Sinsi ve kalleştir, ayrıca son derece keskin bir zekâya sahiptir. Dövüşte asla sizinle kafa kafaya dövüşmez. Bunun yerine, sizi Snipe ile haklamadan önce uzaktan izlemek için Farsight ve Night Vision becerilerini kullanmak ya da arkadan sinsice saldırmak için Lurk kullanarak gözden kaybolmak gibi şeyler yapar.”
Kime hilekâr ve sinsi diyorsun sen be? Sonra senin kafana patlatacağım bir tane.
“Snipe ve Lurk mü…”
Mammon gergince kendi kendine mırıldandı ve Aqua, şövalyenin getirdiği taze çay fincanını kabul etti.
“Evet, Lurk. Ayrıca Enemy Detection becerisine sahip, yani saklansanız bile muhtemelen tam olarak nerede olduğunuzu yine de bilecektir… Hatta… Şu an tam da bu odada bile olabilir!”
“Hiiik!” x6
Şövalyeler Aqua’nın tehditleriyle korku içinde çığlık atarken, Mammon’u her an biçebilmek için elimi kılıcımın kabzasına koydum.
Asıl sen benim becerilerimi bunlara neden anlattın ki? Onları alarm durumunda tutmanın ne anlamı var?
Mammon gergince etrafını kollarken, Aqua fincanından dikkatlice bir yudum aldı.
“Yine sıcak su bu.”
“Durun! Bu gerçekten çok garip! Gerçekten çay demledim… Hayır, durun, Mammon-sama, yanlış anladınız! Ona kesinlikle bir fincan çay doldurdum!”
Tam Mammon ayağa kalkıp Aqua’nın tuzağına düşürdüğü zavallı şövalyeye patlamak üzereydi ki──
“Mammon-sama, davetsiz misafirleri yakaladık! İçlerinden biri güçlü bir büyü kılıcına sahip, korkutucu derecede yetenekli bir savaşçıydı ama mavi saçlı kadının elimizde rehine olduğunu söylediğimizde yola geldi!”
Bir şövalye odaya daldı ve rapor verdi.
Salonda rahatlama iç çekişleri yankılandı, bunlardan biri de Mammon’dan geldi.
Yeni gelen şövalyeye döndü,
“Harika, getirin onları! Aferin! Ve Noss! Planın işe yaradı! Seni sonra kesinlikle ödüllendireceğim!”
Böyle diyerek keçi yüzü bir gülümsemeyle aydınlandı.
Bölüm 4
Zırhlı şövalyelerden oluşan bir müfreze, tanıdık yüzlerden oluşan bir gruba eşlik ederek salona girdi.
En önde Mitsurugi vardı ve arkasından şatoya giren diğer herkes geliyordu.
“Aqua-sama, bir zarar görmediniz ya!?”
Mitsurugi arkada Aqua’nın rahatça çayının tadını çıkardığını görünce derin bir rahat nefes aldı.
Darkness, Megumin ve Yunyun’un ifadeleri de Aqua’nın yüzünü görünce biraz yumuşamış gibiydi.
Mitsurugi’nin yanındaki iki yalakaya gelince, ellerinde silahlarını sıkıca tutarak öylece dikiliyorlardı.
Mammon hâlâ silahlarını tuttuklarını fark edince…
“Oh, bağışlayın ama o silahları kenara bırakmanızı istemek zorunda kalacağım. Böyle zevksiz taktiklere başvurmak istemezdim ama bu kadının hakkınızda bu kadar korkunç şeyler söylediğini duyduktan sonra başka çarem kalmadı. Hey, oradaki sen! Şu Kazuma denen adamsın, değil mi? Silahını at ve buraya gel!”
Mammon Mitsurugi’ye doğru işaret etti.
“O değil.”
Aqua çayından yudumlarken gayet rahat bir şekilde konuştu.
“O adam Büyülü Kılıçlı Eleman. Kazuma-san yanlarında değil.”
“!?”
Odadaki şövalyeler bunu duyunca panikle yerlerinden sıçradılar.
Az önce rahat olan Mammon, bir kez daha temkinle etrafı süzmeye başladı.
Bu keçi kafalı, ara patron tipli adam benden ne kadar korkuyor böyle?
Tedbir alırlarsa işimizin zorlaşacağını söyleyerek ona gereksiz hiçbir şey söylememesini tembihlemiştim bile.
Bunların hepsi Aqua’nın biraz eğlenip onları korkutmaya karar vermesi yüzünden.
“Cık, evet, sayılar tutmuyor… Tamam, pekala, sadece bu kadın bile rehine olarak iş görür. Diğerlerinin icabına bakın. Sakın karşı koymaya kalkışmayın! Karşı koyarsanız ona ne olacağını kim bilir…!”
“Lanet olsun…!”
Mammon üçüncü sınıf bir kötü adam gibi o basmakalıp lafı etti ve Mitsurugi de aynı derecede basmakalıp bir şekilde dişlerini sıktı.
Megumin ve Darkness sonraki hamlelerini düşünüyor gibiydi.
“Silahlarınızı bırakın! Millet, etraflarını sarın!”
Bu hiç iyi değil. Bu gidişle işler gittikçe daha da kötüye gidecek.
Öne doğru bir adım atıp Mammon’un yanına yanaştım.
“Acele etmeye gerek yok, Mammon-sama! Onlara böyle kolay bir ölüm verirsek Payne ve Logia mezarlarında rahat uyuyamaz! Lütfen, bunu bana bırakın!”
“H-Ha, anlıyorum. Pekala, ikisini en iyi sen tanıyordun. O halde onları sana bırakıyorum… Ama cidden, böyle konuşmaya devam etmeye kararlı mısın?”
Mammon’un iznini aldıktan sonra Aqua’nın boynundaki ipi çektim.
Mitsurugi ve diğerlerine doğru koşmak için bir fırsat kollaması için ona işaret veriyordum.
“İmajımı değiştirmeye çalışıyorum, efendim… Pekala, şuna iyi bakın bakalım, siz ikiniz. Bu ipin ucunda korkudan tir tir titreyen yoldaşınız var!”
“Çay içiyor.”
Megumin’in itirazı üzerine arkama döndüğümde Aqua’nın sandalyesinde sakince oturmuş, boynundaki ipi elinde tutarak çayını yudumladığını gördüm.
Bu aşamada bile ortamın havasını okuyamayan bu salağa güzel bir şaplak atmak istiyorum.
Lanet olsun, plan değişikliği.
“Hey, Crusader kız!”
“!?”
Aniden Darkness’a seslendiğimde, koca kılıcı hâlâ havada duran Darkness şokla irkildi.
Üzgünüm Darkness, ama önce şu Mammon denen adamın gardını düşürmem gerekiyor.
“İlk olarak, silahını kenara at. “Eğer atmazsan, burada rahatça çayını içen bu kıza ne olacağını biliyorsun…”
“… Anlaşıldı. Zaten kime vursam ıska geçiyordum… Al işte. Böyle iyi oldu mu?”
Darkness tam talimat verdiğim gibi kılıcını yere attı.
Kendisinin de dediği gibi, silahsızken de kılıçlı olduğu kadar etkiliydi zaten.
Ve davetsiz misafirlerden birinin silahını attığını gören Mammon ile diğer şövalyeler doğal olarak biraz rahatladılar.
Diğerlerini de silah bırakmaya zorlamak yerine, odak noktamı Darkness’a çevirip konuştum.
“Sıradaki… Şey, şu kötücül görünen zırhın pek hoşuma gitti. Hadi seni ondan bir çıkaralım.”
“Ne!? B-Bu zırh…! H-Hayır! Bu zırh, bu zırh…!”
Sözümü dinleyeceğini sanmıştım ama Darkness şaşırtıcı derecede inatçı çıktı.
“Zırhını çıkarmayacak mısın!? Ne durumda olduğunun farkında değil misin? Şeytan Kral’ın şatosuna girdikten sonra yakalanan bir kadın şövalyenin başına neler gelir… Neler olacağını gayet iyi anlıyorsun, değil mi? Şimdi, bütün bu insanların gözü önünde çıkar şu zırhını!”
“S-Sen..! Sen…!”
“Voooov…” x5
Darkness kızarıp dişlerini sıktı ve nedense etrafımdaki şövalyeler aniden hayret dolu sesler çıkardılar.
“İnanamıyorum. Noss, gerçekten hayal kırıklığına uğradım.”
“Bu kadar aşağılık olacağını hiç tahmin etmezdim… Demek bunca zamandır rol yapıyordun…”
“H-Hey, Noss, işi sana bırakacağımı söylemiştim ama bu kadarı da biraz…!”
Mammon dâhil diğer tüm şövalyelerin dehşete düştüğünü görmek biraz şok ediciydi.
Darkness’a odaklandım ve ona daha fazla talimat verdim,
“Heheh… Şu zırhın altında son derece olgun bir vücut sakladığına eminim…! Hadi bakalım, arkadaşının hayatını kurtarmak gibi ulu bir gaye uğruna, çabuk ol ve soyun!”
“U-Ulu gaye mi…! H-Hayır, ben daha tanımadığım bir adam tarafından dize getirilecek biri değilim…! Aaah… Bu büyüleyici bakışların ve karşı konulmaz havan da nesi…!? Arzularımla bu kadar kusursuz bir şekilde örtüşecek sen de kimsin…!?”
Her yeri kıpkırmızı olan Darkness, zırhını bir arada tutan kayışlarla uğraşırken kendi kendine mırıldandı.
En sonunda zırhının parçaları yere düşerek soluk tenli omuzlarını açığa çıkardı.

[Renklendirme için Kasen’e teşekkürler]
“Oooh!” x6
Ah, farkında olmadan diğer şövalyelerle birlikte ben de sesimi yükseltmişim.
“B-Ben… Bu utancın beni ele geçirmesine izin vermeyeceğim!”
Yüzü kıpkırmızı olan Darkness, gözlerinde beklenti dolu bir ifadeyle doğrudan bana baktı.
Gerçi Megumin’in bana pis pis bakması beni biraz endişelendirmiyor değil.
Megumin zeki olabilir ama kılığımı fark etmiş olmasına imkân yok, değil mi?
──Tam o sırada,
“Durun! Bunun yanınıza kâr kalmasına izin veremem! Şeytan Kral’ın Ordusu’nun bir parçası olabilirsiniz ama hepiniz hâlâ birer şövalyesiniz, değil mi!? Genç bir kızı böyle taciz etmekten utanmıyor musunuz!? Benimle kafa kafaya yüzleşecek cesaretiniz yok mu!?”
Mitsurugi ortamın havasını tamamen yanlış anlayarak dişlerinin arasından bağırdı.
Mammon bu sözleri duyunca sanki yüzüne bir tokat yemiş gibi duruşunu dikleştirdi.
Lanet olsun, bu eğlenceyi bölmek zorunda mıydı sanki?
Diğer şövalyelerden odada hayal kırıklığı dolu bir iç çekiş yankılandı.
Aslına bakarsanız, sanırım aramızda en çok hayal kırıklığına uğrayan Darkness oldu.
──Mammon öne doğru bir adım attı.
Böyle yaparken savunmasız sırtını bana doğru açmış oldu.
Mammon’un sarı keçi gözleri karanlıkta parıldadı…
“Hey, Noss, daha ileri gitmene gerek yok! Zaten elimizde rehine olarak duruyor, bu yüzden böyle eylemlere gerek yok. Şimdi, herkes etraflarını sarsın! Büyülü kılıçlı adamla kendim ilgileneceğim. Eğer Kazuma burada değilse bu çocuk oyuncağı olacak!”
Bunu tükürürcesine söylediği an, iki elini de devasa çift taraflı baltasına koydu.
“Kazuma mı? Satou Kazuma’dan mı bahsediyorsun? Ona kıyasla ben kat kat daha güçlüyüm! Benim adım Mitsurugi Kyouya. Büyülü kılıca sahip, epeyce ünlü bir Swordmaster’ım!”
Mammon, beni küçük bir önemsiz şeymişim gibi tanımlayan Mitsurugi’ye dönerek duruşunu alçalttı.
Odadaki gerilim yavaşça yükseldi.
“Oh? Bizim Kazuma’dan o kadar mı korkuyorsun?”
Bu noktada asası hazırda bekleyen Megumin, sanki çene çalıyormuş gibi rahat bir tonla konuştu.
“Ne? Sinsice dolanan korkağın tekinden kim korkar ki!?”
Çıkardığı zırh parçalarını toplayıp tekrar takmaya çalışan Darkness konuştu,
“O adamı küçümseme. Ne de olsa onunla muhatap olan neredeyse her düşman çirkin bir sonla karşılaştı… Tabii ki siz de bir istisna değilsiniz.”
Darkness doğrudan bana bakarak söyledi bunu. Dürüst olmak gerekirse bunun bir iltifat mı yoksa hakaret mi olduğunu söylemek zor.
Haberiniz olsun, seninle muhatap olan herkes için de aynı şey geçerli.
“Kapa çeneni! Kapa çeneni! Benim adım Mammon! Şeytan Kral’ın odasına çıkan bu salonu koruyan Şeytan Kral’ın Elit Muhafızlarının kaptanıyım! Bire bir dövüşte Generaller bile benimle boy ölçüşemez! Yüzünü göstermeye bile cesareti olmayan bir adamdan korkmak için hiçbir neden yok!”
Şövalyeler Mammon’un bu beyanı üzerine silahlarını kaldırdılar ve Mitsurugi kılıcını yavaşça kınından çekti.
Yunyun asasını arkasında tutuyordu; gözleri parlak kırmızı renkte parıldarken her an büyü okumaya başlayabilecek bir pozisyon aldı.
Görünüşe göre hepsi başlamaya hazır.
Belimdeki kılıcı kavradım ve Mammon’un açıklarını süzdüm──
“Sahi mi? Daha kısa bir süre önce hop oturup hop kalkıyordun. Kazuma-san’dan gerçekten korkmuyor musun? Tam yanında bile olabilir, biliyorsun değil mi?”
Hâlâ rehine olmasına rağmen, Aqua devasa keçi kafalı adama rahatça ve korkusuzca takıldı.
Muhtemelen bir şeyler ters giderse onu oradan çıkarmanın bir yolunu bulacağımı düşünüyor.
Kasabaya sağ salim dönebilirsek onunla uzun uzun konuşmam gerekecek.
“Sana ondan korkmadığımı söyledim! Hey, Satou Kazuma, beni duyuyor musun!? Sadece sinsice dolanmayı bilen lanet korkak! Bu katta olmalısın, değil mi!? Beni duyabiliyorsan hemen ortaya çık ve kendini tanıt!”
Miğferimi çıkardım ve kılıcımı Mammon’un kafasının arkasına sapladım.
“Evet, Korkak Kazuma burada. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Bölüm 5
Mammon’un kafasına sığ bir şekilde saplanan kılıcımı hızla çekerek aramızdaki mesafeyi açmak için geriye sıçradım.
Assassin-san’dan öğrendiğim Deadly Backstab becerisi, varlığımdan habersizlerken arkalarından kullanıldığında hedefi anında öldürme şansına sahip.
Kullanılabilir olması için yerine getirilmesi gereken pek çok koşul var ama benim için biçilmiş kaftan.
Beceri etkisi mi yoksa zehir mi bilmiyorum ama Mammon ağzını japon balığı gibi açıp kapattıktan sonra öne doğru devrildi.
Müttefik sandıkları birinin aniden ben çıkması etrafımdaki şövalyeleri kaosa sürükledi.
“B-Burada!”
“Mammon-sama’yı öldürdü!”
“Bu adam ne kadar aşağılık olabilir böyle!? Bir mahluktan bile daha aşağılık!”
“Eh!? N-Ne!? Bu nasıl olabilir! Sen hâlâ insan mısın!?”
Şeytan Kral’ın Elit Muhafızları olmalarının hakkını vererek, şövalyeler hızla soğukkanlılıklarını geri kazandılar ve üçü bana doğru hücuma geçti.
“Light of Saber!”
Salonun diğer ucunda, Yunyun bir şövalyeyi ikiye bölmek için imza büyüsünü salıverdi.
Bunu bir sinyal olarak alan Darkness, yolundaki şövalyelerin ona savurduğu hiçbir saldırıya aldırış etmeden doğruca bana doğru koştu.
Mitsurugi anlık bir duraklamadan sonra onu takip etti ve salon kısa sürede kıran kırana bir savaşa dönüştü.
“O adam tehlikeli! Etrafını sarın ve hepsini birlikte sıkıştırın!”
Önümdeki şövalye savunma pozisyonu alırken söyledi bunu, iki yanındaki şövalyeler de sessizce başlarıyla onayladılar.
Kılıcımı üçüne doğru doğrulttum ve konuştum.
“Oh, bana üç kişiye tek mi giriyorsunuz? Siz adamlar Şövalye unvanına gerçekten leke sürüyorsunuz. Sözde pek övülen Şeytan Kral’ın Elit Muhafızlarının bunlar olduğuna inanamıyorum!”
“S-Sen konuşacak en son kişisin! “Kılıç zoruyla kadın arkadaşını soyan ve Mammon-sama’yı gafil avlayıp öldüren birinden bunları duyacak değilim!”
“B-Bu herifteki yüzsüzlüğe de bak…!”
“Bu kadar yeter. Bu adamın temposuna uymamıza gerek yok─”
Ve son şövalyenin en ufak bir açık verdiği anda…
“Bind!”
“!? Ha? Bekle!”
Adamın sözünü daha bitiremeden, elimdeki ip canlı bir yaratık gibi kıvrılıp ona doğru fırladı.
“Ah-ah-ah! Hey, Kazuma, acıyor!”
Ve ipin diğer ucu hâlâ boynuna sarılı olan Aqua’yı da peşinden sürükleyip getirdi.
“Guaah, kahretsin! Sadece Mammon-sama’ya sinsice saldırmakla kalmıyor, arkadaşlarını da tereddüt etmeden saldırılarına alet ediyor! Tam bir pislik! Gardımı düşürdüm! Gerisi sizde çocuklar!”
Bana pislik denmesi canımı yaksa da, ipin diğer ucunda hâlâ Aqua’nın bağlı olduğunu dürüstçe unuttuğumu ona söylememin imkânı yoktu.
“Kazuma-san! Kazuma-san! Bu herifin zırhı o kadar sert ki canımı acıtıyor! Büyümü kullanıp bu bağı kaldırabilir miyim!?”
“Birazcık sık dişini! Şu ikisinin icabına hemen bakacağım!”
Diğer iki şövalyeyle yüzleşmek için kılıcımı temkinli bir şekilde kaldırırken cevap verdim.
Bunu gören iki şövalye duruşlarını derinleştirip pozisyon aldılar.
“Pisliğin teki olabilir ama yine de göz açıp kapayıncaya kadar birimizi etkisiz hale getirdi. Gardınızı düşürmeyin. Üç deyince saldırıyoruz.”
“O iş bende. Bir, iki, üç, değil mi?”
İki şövalye gözümün önünde taktik tartışırken, içlerinden birinin sesine odaklandım…
“Yok, bence tek bir komutla gitmeliyiz. Ya da belki ona kadar saymak en iyisidir…”
“Eh? Ha? Hangisi şimdi?”
“Kes sesini! Sesimi taklit etmeyi kes, pislik herif!”
İkisinin arasına nifak tohumları ekip kafa karışıklığı yaratırken, gelen bağırtılı bir uyarıyla bölündük:
“Haçlı üzerinize doğru geliyor!”
Karşımdaki iki şövalye o tarafa göz attı…
“Vay be!?”
“N-N-Ne oluyor yahu!?”
“D-Durdurun onu! Yanlarına ulaşmasına izin vermeyin!”
“Bu kız durdurulamıyor! Ne kadar kesersek keselim, zerre umurunda değil!”
Üzerine savrulan kılıçları ve yumrukları tamamen görmezden gelen Darkness, beline sarılmış ve onu durdurmaya çalışan iki şövalyeyi çaresizce peşinden sürükleyerek salon boyunca koşturdu.
“Kazuma, Aqua, yardıma geldim! … Kuh, h-hey, Kazuma, bir el at! Bu ikisi bir türlü bırakmıyor…!”
“Buraya iki şövalye sürükleyerek nasıl bir yardım sağladığını sanıyorsun!? Şimdi ikiye karşı dört olduk!”
İki şövalye Darkness’ı bıraktı ve diğer iki şövalyeyle birleşerek etrafımızda küçük bir yarım daire oluşturdu.
──Tam o sırada zafer dolu bir ses duydum.
“Heheh, peki bunu üçe karşı dörde çevirmeye ne dersin?”
Bunu söyleyen kişi, benim Bind büyümü kaldırdıktan sonra yüzünde kocaman bir gülümsemeyle orada dikilen Aqua’ydı.
Tabii benim Bind büyümü kaldırması, onunla birlikte bağlanan şövalyenin de artık serbest kaldığı anlamına geliyordu…
“Ş-Şey, Kazuma, durum sanki aniden aleyhimize döndü gibi. Bana mı öyle geliyor!?”
“Neden işe yaramaz bir Haçlı ve Rahip ile beş şövalyeye karşı durmak zorundayım ki!? Siz gerizekalı mısınız!?”
Biz bu atışmayı yaparken, beşinin de kılıçları yalnızca ve sadece beni hedef alıyordu.
Görünüşe göre Aqua’nın ünümü köpürtmesi biraz fazla işe yaramıştı ve şövalyeler önce benim üzerime odaklanma konusunda anlaşmışlardı.
Bu hiç iyi değil, Şeytan Kral’ın Elit Muhafızları’ndan beşi birden bana saldırırsa kesinlikle ölürüm!
Darkness’ın arkasına saklanmak istedim ama en ufak bir hareket yaptığım anda şövalyeler üzerime çullandı.
“Decoy!”
Şövalyelerin kılıçları aniden Darkness’a doğru yön değiştirdi.
Kılıçlar zırhında hafif çizikler bıraktı ve birkaç tutam sarı saç telini rüzgara savurdu.
Beni hedef alan şövalyeler, kılıçlarının bunun yerine Darkness’ı bulması karşısında şaşkına dönmüş gibiydiler.
“B-Bir Decoy yeteneğinden etkilendiğime inanamıyorum…”
“Kahretsin, bu Haçlı benim ezme ve eziyet etme içgüdülerimi körüklüyor… Kılıcımı ona saplamazsam her yerim kaşınacak gibi oluyor…!”
Şövalyeler yaptıkları şeye şaşırırken, üzerine birkaç kılıç doğrultulmuş olmasına rağmen ağır ağır nefes alıp veren kızarmış suratlı belli bir sapık ağzını açtı:
“Kuh, Şeytan Kral’ın Ordusu’nun elitlerinden beklendiği gibi, darbeniz gerçekten çok güçlü…! Fakat tüm saldırılarınıza tek başıma göğüs gereceğim! Hadi, tüm o vahşi acımasızlığınızı üzerime salın! Hadi! Çabuk olun! Çabuk olun ve saplayın bana!”
Şövalyeler, Darkness’ın bu hevesini muhtemelen bir tür tuzak sanarak temkinle geri çekildiler.
Derken, beş kişiden biri aniden yere yığıldı.
“Aqua-sama, iyi misiniz!?”
Mitsurugi’ye doğru baktığımda, etrafımızı saranlar dışındaki tüm şövalyelerin çoktan etkisiz hale getirildiğini gördüm.
Şövalyelerden biri hızla bu yeni davetsiz misafire dönüp vahşi bir kılıç darbesi savurdu, fakat…
“!? Ne… B-Benim iblis kılıcım…!?”
“Bu büyülü kılıç bana bizzat Tanrıça tarafından bahşedilmiş efsanevi bir silahtır! Onun kesemeyeceği hiçbir şey yoktur!”
Mitsurugi, sebze doğrar gibi şövalyenin kılıcını ikiye böldü ve ikinci darbesiyle şövalyeyi de aynı kaderle yüzleştirdi.
“Bu adam şuradaki pislikten çok daha tehlikeli! Önce onun icabına bakmalıyız─ Ah!”
Bunu söyleyen şövalye de Mitsurugi’nin kılıcıyla benzer bir kadere kurban gitti.
Bunu gören iki şövalye aynı anda saldırdı, fakat…
“Rune of Saber!”
Mitsurugi’nin kılıcı parıl parıl parladı ve ikisini tek bir darbeyle yere serdi.
“Bu adam yine lüzumsuz bir şey yaptı…”
Darkness, Mitsurugi onu koruduktan sonra morali bozuk bir şekilde mırıldandı.
Şunu söylemeliyim ki, bu herifin büyülü kılıcı gerçekten hiç adil değil.
Bu dünyaya gönderilen benim dışımdaki tüm Japonların üzerinde böyle aşırı güçlü bir hile mi var yani?
Mitsurugi kılıcını hava atarak kınına soktu ve Aqua’nın elini avuçlarının içine aldı.
“Aqua-sama, yaralandınız mı?”
“İyiyim. Daha da önemlisi, Darkness’ın yaralarını iyileştirmem gerek…”
Aqua, yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle Mitsurugi’ye baktı.
“Ah, ö-özür dilerim!”
“… Pek sorun etmiyorum ama böyle ulu orta tacizcilik yapmaya devam edersen bizim Kazuma ile aynı kaderi paylaşırsın.”
Aqua’nın uyarısı üzerine elini alelacele geri çeken Mitsurugi’ye etrafa bakınarak konuştum.
“Gerçekten çok güçlüsün. Bu güçle Şeytan Kral’ı tek başına yenemez misin yani?”
──Mammon’un ve Elit Muhafızlar’ın cesetleri salonun dört bir yanına saçılmıştı ve çoğunun icabına Mitsurugi’nin kılıcı bakmıştı.
“Sen bana verilenden çok daha büyük bir hileye sahip oldun.”
Mitsurugi göz ucuyla Aqua’ya baktı.
Benden bile büyük bir hile, ha.
Ben de onun bakışlarını takip ettim; Darkness’ın yaralarını iyileştirmekle meşgul olan Aqua, mahcup bir şekilde başını başka yöne çevirdi.
Megumin ve Yunyun rahatlamış ifadelerle yanımıza gelirken, dikkatim salonun sonundaki devasa kapıya kaydı.
Mammon’un bu salonun Şeytan Kral’ın odasına çıktığını söylediğine oldukça emindim.
Bu salonda takılan şövalyeler de muhtemelen davetsiz misafirlere karşı son savunma hattıydı.
Aqua ve ben buraya kestirmeden ulaşmayı başarmıştık ama bu kapının ardında sadece tek bir şey olabilirdi.
Diğer taraftakilerin dışarıda bu kadar patırtı çıkardığımızı fark ettiklerine şüphe yoktu.
Herkes tek bir yerde toplanmışken lafa girdim:
“Şimdi, Aqua’yı geri getirme şeklindeki asıl amacımıza ulaştık. Yunyun’un ve benim büyümü kullanarak eve ışınlanabiliriz aslında ama…”
Bu sözler üzerine Mitsurugi, adeta ‘Sen ne tür bir saçmalık yumurtluyorsun?’ der gibi başını salladı.
“Bunca yolu geldikten sonra ne diyorsun sen öyle? Tüm insanlığın düşmanı olan Şeytan Kral tam karşımızda. Şeytan Kral’ın Ordusu’nun büyük çoğunluğu başkente saldırmak için uzaktayken, bir daha asla böyle bir fırsat yakalayamayız. Şeytan Kral ile insanlık arasındaki savaşa tam şu anda bir son verebiliriz.”
Öyle diyor ama Şeytan Kral’ın ordusunun büyük yarısını komuta eden kızı ne olacak peki?
Şeytan Kral’ı burada yensek bile, kızının direkt onun yerini alacağı hissine kapılıyorum.
“Ah! Ah-ah-ah-ah! Gerçekten çok acıyor! Hey, siz ikiniz neden yanaklarımı çekiştiriyorsunuz? Bu duygusal bir kavuşma anı, bana sarılıp ‘Senin için çok endişelendik’ falan demeniz gerekmiyor mu!? Ah-ah-ah, gerçekten çok acıyor!”

[Renklendirme için Kasen’e teşekkürler]
Aqua’nın cırlamaları bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu; Megumin ve Darkness’ın sessizce Aqua’nın yanaklarını çekiştirdiğini gördüm.
İtiraz etmesine rağmen halinden memnun görünen Aqua’ya bakarak konuştum:
“Pekala, iyi dinleyin. Bu kaleyi çevreleyen bariyer Megumin tarafından paramparça edildi. Ona teşekkür edin ki artık bu kaleye istediğimiz an saldırabiliriz. Gerisini Belzerg şövalyelerine, hileci tiplere ve Kızıl İblisler’e bırakalım.”
Bunu öylesine söyledim, Yunyun ise şaşkınlıkla nefesini tutarak tepki verdi.
“Bariyeri mi yok ettiniz? Megumin, tüm Kızıl İblis Köyü’nün ortak çabasının bile yıkamadığı bariyeri sen mi indirdin?”
“Aynen öyle. Kale patlama yağmuruyla sarsılırken hissettin, değil mi? Onu aslında Megumin bir ton manatit yardımıyla ateşledi─”
“K-Kazuma, daha fazla bir şey söyleme…”
Megumin aceleyle lafımı kesti, ama…
Ah!
“D-Demek o Şeytan Kral’ın bir saldırısı değildi, senin… Megumin, bizim kalede olduğumuzu bildiğin halde büyünü serbest mi bıraktın…!”
Yunyun’un gözleri doldu ve titredi.
Tüh, ben onu tamamen unutmuşum.
“Çok kötüsün! Sen gerçekten benim arkadaşım mısın!? Şeytan Kral ile birlikte bizi de buraya gömmeye çalıştığına inanamıyorum!”
“Ö-Öyle değil! Sadece, o zaman bir hediye almıştım ve başka şeyler de oldu, bu yüzden biraz fazla heyecanlandım…!”
“Hey, Darkness, başımı okşaman sorun değil. Gerçekten sorun etmiyorum ama bunu zırh eldivenleriyle yapınca biraz canım acıyor! Evden kaçtığım için özür dilerim, bu yüzden lütfen beni bağışla!”
Biz dördümüz, Şeytan Kral’ın hemen önündeki bir odaya hiç ama hiç yakışmayacak şekilde şakalaşırken, Mitsurugi’nin yoldaşlarından biri olan mızraklı kadın yorgun bir ifadeyle çömeldi.
“Eee, ne yapıyoruz? İlerliyor muyuz? Neyse, nereye gidersen git seni takip edeceğim, Kyouya.”
Ardından Mitsurugi’nin yanında sessizce duran hırsız kız konuştu:
“Ben de buraya Kyouya’nın uğruna geldim. Birlikte öleceğiz, Kyouya. Seni dünyanın öbür ucuna kadar takip edeceğim…”
Bu havalı laflar, tam da son savaşın eşiğindeki birbirine bağlı bir yoldaş grubunun söyleyeceği türden cümlelerdi.
Öyle kıskandım ki.
Gerek hile seviyesindeki büyülü kılıcı olsun, gerekse yoldaşlarıyla arasındaki o ortam olsun, Mitsurugi’yi deli gibi kıskanıyorum.
Benim yoldaşlarım ise en ufak bir gerilim ya da romantizm kırıntısı olmadan her zamanki gibi goygoy yapıp duruyorlardı.
Megumin, Yunyun ile güreşmeye başlamıştı, Darkness ise Aqua’yı kafadan kilide almıştı.
Mitsurugi ile ben nasıl oldu da bu kadar farklı şartlara sahip olduk ki?
“Aqua-sama, sizce ne yapmalıyız?”
Mitsurugi, hâlâ Darkness’ın kafadan kilidinde sıkışıp kalmış ve saçları karıştırılan Aqua’ya sordu.
“Ben mi? … Şey, Şeytan Kral’ın icabına kolayca bakabilseydik yapardım ama herkesle buluştuktan sonra… Şey… Pek hevesim kalmadı gibi…”
Aqua’nın sesi giderek kısıldı, son sözleri neredeyse duyulmayacak kadar hafifti.
Anlıyorum, Şeytan Kral’ın hemen önüne gelince cesaretini kaybetti.
Ama ne hissettiğini gayet iyi anlıyorum. Benim de canım eve dönmek istiyor.
“Doğru ya, hadi eve dönelim o zaman. Bir dahakine daha iyi bir hazırlık ve daha iyi bir planla geri gelebiliriz. Başlangıç olarak, artık bariyer indiğine göre kalenin önüne bir ışınlanma noktası kurabilir ve her gün Megumin’i buraya getirip kaleye Patlama Büyüsü fırlattırabilirim─”
“Bekle, Satou Kazuma, bariyer indiğine göre Şeytan Kral’ın artık bu kalede kalması için hiçbir sebep yok. Bir zindanda saklanıp bariyeri yeniden kuracak kadar Generaller toplayana dek şövalyeleri ve maceracıları pusuya düşürme ihtimali yüksek. Bunu göz önünde bulundurursak, bu fırsatı kaçırmamız gerektiğini gerçekten düşünmüyorum.”
Mitsurugi, ben tam çıkarımımı yapacakken şiddetli bir reddedişle sözümü kesti.
Yanındaki iki kızın başını hafifçe okşadıktan sonra onlardan ayrıldı.
Bir keresinde gülümsayarak Darkness’ın başını okşadığımı hatırlıyorum da, tek yaptığı saçını bozduğum için bana kızmak olmuştu.
Cidden, aramızdaki fark ne ki?
O an zihnimde canlanırken Darkness’a doğru baktım ve göz göze geldik.
“Hey, Kazuma, Aqua’yı azarlamam bitti, sıra sende! Beni bu kadar insanın önünde o şekilde rezil ettiğine inanamıyorum! O üzerindeki eğreti duran zırh da neyin nesi! Çabuk soyun şunları artık!”
“Ha? Görünüşe göre gayet keyif alıyordun ama… Ah-ah-ah-ah! Kes şunu, özür dilerim! Üzerimde zırh varken beni eklem kilidine alma, kemiklerim çatırdıyor!”
Tam o sırada, Darkness beni kıskıvrak yakalamışken, yüzü ölümüne ciddi bir hal alan Mitsurugi bana konuştu:
“Aqua-sama’yı bu dünyaya sürükleyen sensin, değil mi? Buna rağmen Şeytan Kral’ı devirmekten vaz mı geçiyorsun? Şeytan Kral’ı ortadan kaldırmak ve onu Cennet’e geri ulaştırmak için canını ortaya koyman gerekmez mi? Bu senin sorumluluğun olmalı.”
Ortamın havasını okuma konusunda Aqua kadar berbat, ama cevap olarak söyleyebileceğim pek bir şey de yok.
Aqua’yı buraya sürüklediğim için artık bu dünyada başka Japonların belirmediği doğru…
Mitsurugi bakışlarını indirdi ve sadece benim duyabileceğimi düşündüğü bir sesle fısıldadı:
“Ve bu şekilde kalmaya devam edersen sevdiğim kişiyi sana emanet edemem…”
Muhtemelen onun için çok önemli bir itiraftı.
Ben de aynı şekilde kısık bir fısıltıyla cevap verdim:
“Zevkin gerçekten berbat.”
Mitsurugi hiç ona yakışmayan bir öfkeyle yakama yapıştı, ben de Drain Touch ile karşılık verdim.
“Kahretsin, hâlâ böylesin! Ben de Şeytan Kral’ı birlikte yenersek arkadaş olabileceğinizi ve anlaşabileceğinizi sanmıştım! H-Hey, bu beceri de ne!? Gücümü kaybediyor gibi hissediyorum…”
“Axel’da bir sürü erkek arkadaşım var zaten! Senin gibi birinin yanında dolanırsam sadece yancı gibi görünürüm! Başka yere git!”
Ben Teleport büyüsünü yapmak için ihtiyacım olan manayı Mitsurugi’den emerken, Aqua tereddütle ve ona hiç yakışmayan bir çekingenlikle ikimizin arasına girdi.
“Şey, buraya geldiğimden beri her gün çok eğleniyorum ve burada olmaktan hiç ama hiç şikayetçi değilim, biliyorsunuz değil mi?”
Yüzünde endişeli bir ifadeyle, sanki bir şey saklamaya çalışıyormuş gibi söyledi bunu──
“─O zaman neden kasabadan ayrıldın?”
Mitsurugi’nin sözleri üzerine Aqua’nın yüzündeki ifade bir kez daha karmaşık bir hal aldı.
Ardından bana özür dilercesine baktı ve konuştu:
“Sadece evden kaçmanın nasıl bir his olduğunu tatmak istemiştim…”
Yalan söylediğini anında anlayabiliyordum.
“… Şey, ne bileyim, biraz kasabadan uzaklaşarak ne kadar önemli olduğumu unutanları cezalandırmak istemiştim. Eee, nasıl gitti peki? Kasabadakiler hakkımda ne dedi? Çok endişelendiler mi?”
Aqua, sesinde her zamankinden çok daha fazla bir heyecanla Megumin’e sordu.
“Tabii ki senin için endişelendiler. Bir yıldan fazla süredir orada yaşamana rağmen hâlâ o kasabada kayboluyorsun, o yüzden tek başına seyahat edebilmene imkân yok.”
“Kasabadan ayrılmadan önce maceracılar, Kazuma’ya tüm becerilerini öğretmeden önce seni mutlaka geri getirmesini söylediler. Şeytan Kral’ın Ordusu’nun Axel için planladığı saldırı olmasaydı, eminim çoğu bizimle gelirdi.”
“Ooo, ‘tsundere’ dedikleri şey bu muymuş? Her zaman pek bir soğuk davranırlar ama şunlara bak sen… Neyse, yapacak bir şey yok madem! Hadi eve dönelim Kazuma!”
Aqua neşeyle konuştu, ardından bana dönüp gülümsedi.
Bunu sadece onunla çok fazla vakit geçirdiğim için fark edebiliyordum ama,
Aqua’nın bana gösterdiği o saçma derecede neşeli gülümseme, hafifçe, sadece küçücük bir nebze de olsa gölgelenmişti.
“… Pekala, madem Aqua-sama öyle diyor, bu seferlik…”
Mitsurugi’nin bu sözleri üzerine iki yoldaşı rahat bir nefes aldı.
Bunun üzerine Yunyun asasını çıkarıp büyü sözlerini mırıldanmaya başladı.
“… Siz ‘fırsat hırsız yaratır’ lafı ne anlama gelir bilir misiniz?”
Herkes eve dönmek için hazırlıklara başlarken fısıldadım.
Bunu duyan Megumin ve Darkness, sanki böyle söyleyeceğimi biliyorlarmış gibi neşeyle arkalarına döndüler.
Bana öyle sırıtmayı kesin. Ben tsundere falan değilim.
Bunu Aqua’nın uğruna yapmıyorum. Şeytan Kral’ı indirmek için kendi sebeplerim var!
“Neredeyse bütün servetimi manatitle takas ettikten sonra beş parasız kaldım sayılır.”
Birbirimizi uzun zamandır tanıyoruz.
Uzun uzun nutuk çekmeye gerek yoktu. Tek bir cümle yetip de artardı.
“Şeytan Kral’ın kellesi acaba ne kadar ediyordur?”
