Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 12 – Bölüm 3 / Bu Cüretkarlara Umutsuzluk Bahşedelim!

Bu Cüretkarlara Umutsuzluk Bahşedelim!

Kısım 1

“Onu geri ver! Özenle besleyip büyüttüğüm Schneider’ımı… Onu bana geri ver, seni hayırsız NEETyetişkin herif!!”

“Senin daha önce bulunduğun yere geri getirdim işte, artık bir zahmet uzatma! Öldüyse benim elimden ne gelir! Schneider başka bir dünyaya gitti ve orada gayet keyfi yerinde. Kim bilir, belki de Şeytan Kral’ı bile alt etmiştir ve şu an şerefine geçit töreni düzenleniyordur.”

Ertesi sabah.

Beklendiği gibi Aqua, özenle yetiştirdiği karakterini kaybetmesine üzülerek, genelde takıldığımız ana salonda başıma ekşimeye başladı. Ve böylece bir gün daha başlamış oldu.

“… Gerçekten mi? Schneider başka bir dünyaya gittiğinde cidden iyi durumda mı yani?”

“Öyle valla, etrafında güzel kızlardan oluşan bir harem kurdu ve oldukça mutlu yaşıyor, o yüzden hiç kafaya takma onu.”

Aqua’yı teselli etmek için böyle sallar dururken, Megumin merdivenlerden aşağı indi.

“Günaydın. İkiniz için de uyanmak adına biraz erken değil mi?”

“Evet, bugün Darkness ile çocuğunu Zell’i sevmeye götürdüm. Sanırım çocuğu ilk defa bir ejderhayı besliyor. O kadar gerildiğini görmek cidden çok sevimliydi.”

Muhtemelen bunun sebebi ejderhayı kazara öldürmekten korkmasıyla ilgilidir, başka bir şeyle değil.

“Madem lafı açıldı, ortalıkta görünmüyor kendisi. Nereye gitti Sylphina?”

“Darkness, Sylphina’nın kendi yaşındaki çocuklarla oynamasını istediğini söyleyip onu kasabaya götürdü.”

Darkness ona adeta gözü gibi bakıyor sanki. Neredeyse onun gerçek annesiymiş gibi bir hali var.

Bunu duyan Megumin’in yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi.

“Öyle mi desen. Umarım o küçük kız Axel’a bir an önce alışır.”

Megumin’i umursamayan ve kanepede yayılarak keyif yapan Aqua, hedefini bana çevirip bir soru yöneltti:

“Bu arada, Megumin’in genelde oldukça erken kalktığını biliyorum ama sen neden bu vakitte ayaktasın, Kazuma-san?”

Normalde kafasız kelimesi Aqua’yı tanımlamak için yetersiz kalır ama tam da böyle anlarda acayip derecede gözlemci kesiliyor başımıza.

Sabahın köründe uyanmıştım çünkü Megumin’le yapacağım ilk buluşmayı iple çekiyordum, ama bunu onun yüzüne karşı söylemem imkansız.

“Aslında bakarsan, Megumin de her zamankinden erkenden kalkmış gibi duruyor sanki…”

Aqua’nın sözlerini duyan Megumin şaşkınlıkla ayağa fırladı ve bakışlarını hemen başka bir yöne kaçırdı.

“N-ne saçmalıyorsun sen be?! Ben her zaman bu civarlarda uyanıyorum zaten! Sen öyle sanıyorsun çünkü hem sen hem de Kazuma genelde öğlene doğru uyanıyorsunuz! Üstelik bugünkü hava patlama yapmak için kusursuz. Doğal olarak erken uyanacaktım tabii ki!”

Megumin’in panik halinde art arda sıraladığı bu lafları dinleyen Aqua, aptal aptal başını yana eğdi.

Yoksa Megumin de tıpkı benim gibi bu buluşmayı iple mi çekiyordu yani?

Hakikaten de, bir buluşma.

Bir kızla çıkacağım ilk buluşma.

Daha önce Alcanretia’da Darkness ile etrafta dolaşmışlığım vardı, ayrıca Megumin’le de sayısız patlama gezisine çıkmıştık ama onlarda o uygun hava yoktu, o yüzden sayılmazlar.

Tam Megumin’le kaçamak bakışlar atışırken,

“Ohoh… Anlaşıldı, demek ikinizin arasında böyle işler dönüyor.”

Aqua kurnaz bir sırıtışla pipişti. En olmadık zamanlarda insanı şaşırtacak kadar keskin bir zekaya sahip olabiliyor namussuz.

“N-Ne? Ne demek istiyorsun sen yine lafı dolandırıp, Aqua?”

“Yüzündeki o aptal sırıtışı silsen iyi olur, yoksa onu senin yerine ben sileceğim!”

İkimizin de çıkışmalarına rağmen Aqua sırıtan ağzını eliyle kapatıp şunları söyledi:

“İkiniz de dünkü akşam yemeğinden kalan kurbağa bifteklerini yemek için erkenden kalktınız, değil mi? Ee, ne yazık ki en erken kalkan şanslı kişi, yani ben, onları çoktan mideye indirdim bile!”

Hay Allah. Yine her zamanki Aqua’lık işte.

Bekle bir dakika.

“Sen ne yaptın lan!? Ben onları özellikle kenara ayırmıştım! Bugün yanımda götüreceğim sandviçlerin arasında kullanacaktım! O yüzden dün geceden adamakıllı hazırlamıştım onları! Neden her seferinde benim başıma bela açmak zorundasın sen?”

“Ne var yani? Çoktan yiyip bitirdim bile, artık bu saatten sonra geri getiremem ya! Ne diye hemen sinirleniyorsun ki alt tarafı? Sandviç istiyorsan seve seve yenisini yapmana yardım ederim.”

Onları özellikle dün akşam hazırladığımı öğrenince Aqua bayağı bir vicdan azabı çekmiş gibi görünerek anında özür diledi.

“Her neyse, o bahsettiğiniz sandviçlerle nereye tüyüyorsunuz bakalım? Eğer ikiniz dışarı çıkıp eğlenecekseniz, ben de gelmek istiyorum.”

“…”

Kısım 2

“PATLAAAAAAAAAMAAAAAAA!”

Axel yakınlarındaki gölün üzerinden yankılanan muazzam bir patlama sesi ortalığı sarstı.

Kudretli infilak dalgası gölün sularını ortadan ikiye yardı, ortaya çıkan şok dalgası ise suyun yüzeyinde devasa dalgaların çarpışmasına yol açtı.

Gökyüzüne doğru fırlayan devasa su kütlesi üzerimize sis bulutu halinde geri yağdı ve sabah güneşini kırarak gölün üzerinde rengarenk bir gökkuşağı oluşturdu.

“Bugünkü patlamanın puanı doksan beş! Sadece yıkıcı gücü yüksek değil, aynı zamanda patlamanın yarattığı sis sabah havasını çok daha ferah hale getirdi ve hatta tüm bu gösteriye adeta bir gökkuşağı süslemesi ekledi. Eksik olan tek şey pratik bir kullanım alanı. Eğer o da olsaydı, çok daha fazla puanı hak ederdi doğrusu.”

Raporumu dinleyen Megumin, yüzünde tatminkar bir gülümsemeyle yere yığıldı.

“Hedef alacak uygun bir canavar olmadıktan sonra pratikte ancak bu kadar işe yarayabilir. Yine de son zamanlarda aldığım en yüksek puan bu, o yüzden bence bugün güzel bir gün olacak!”

Megumin bunu hoşnut bir ifadeyle dile getirdi.

Çömelip tek başına hareket edebilmesi için ona yetecek kadar mana aktarmak adına Boşaltma Dokunuşu kullandım.

Tam o sırada bir şey fark ettim.

“Hey, beklesene, o patlama az buz balık telef etmedi hani. Gel şunları toplayıp mangal yapalım. Kurbağa biftekli sandviçlerin sayısı beklediğimizden az ama bu balıkları pekala alternatif olarak ızgara yapabiliriz. Süper, harika iş çıkardın Megumin!”

“B-Bu şu anlama geliyor ki…”

Manamı emen Megumin ayağa kalktı ve bana beklenti dolu gözlerle baktı.

“Bugünkü patlama doksan sekiz puanı hak ediyor!”

“Teşekkür ederim! Teşekkür ederim! Çok ama çok teşekkür ederim!!”

Sevinç gözyaşları dökerek bana defalarca teşekkür eden Megumin’e bakınca, ben de gözlerim dolarak ona başımla onay verdim.

Ve bizi kenardan izleyen…

“Hey, ben ortalıkta yokken her seferinde böyle saçma sapan şeyler peşinde mi koşuyorsunuz siz?”

Aqua bir sandviç tırtıklarken kaba bir şekilde laf attı.

“Pardon ama Aqua!? Saçma sapan derken ne kastediyorsun?! Bu, bir Patlama Uzmanı olarak dağarcığımı geliştirmem adına son derece hayati bir adım.”

“Aynen öyle, Aqua! Son zamanlarda patlamadan aldığım puan, günün geri kalanındaki ruh halimi, sağlığımı ve daha bir sürü faktörü doğrudan etkiler oldu. Patlama öyle çocuk oyuncağı değil!”

“Anlamıyorum ve anlamak da istemiyorum ama anlaşılan o ki… Bulaşmasam kendim için çok daha iyi olacak şeylerden biri bu.”

Görünüşe bakılırsa Aqua hatalarından ders çıkarmayı öğrenmeye başlamıştı.

Ne var ki…

“Hey Megumin, bu bir buluşma, değil mi?”

diye alçak sesle fısıldadım Megumin’e.

“Bilmiyorum. Ben de açıkçası çıkma işlerinden pek anlıyor değilim ya… Yanına azık alıp sevdiğin biriyle hoş bir yere gitmek ve birlikte keyif aldığın bir şeyler yapmak… Buluşma dediğin şey bu değil mi zaten?”

Demek ki bu bir buluşmaydı.

Her zamanki gibi vakit geçirdiğimiz anlardan farksız olduğu hissi muhtemelen sadece benim hayal gücümün eseriydi.

Romantik hissettirmemesinin sebebi büyük ihtimalle Aqua’nın yanımızda olmasıydı.

İlk buluşmamız olduğu için ikimiz de biraz gergindik, bu yüzden Aqua davet edilmiş bulundu ama gelecekte, eminim ki…

“Bu sandviçler cidden çok lezzetli. Hey, ızgara balıkları yedikten sonra biraz kestirmek ister misiniz? Ah, burası piknik yapmak için cidden harika bir günmüş. Bir dahaki sefere Darkness ile o Sylphina kızını da davet etmeliyiz.”

Aqua, mangal için hazırlık yaparken gölden yakaladığı balığı şişe geçirirken bunları söylüyordu.

Ah… işler hiç de öyle değil.

Bu bir buluşma değil, bildiğin aile pikniği lan bu!

Kısım 3

Aile pikniğinin ardından, dönüş yolunda…

Axel kasabasına yaklaştığımızda kapıda nöbet tutan muhafız bize seslendi.

“Hey, siz maceracısın, değil mi? Az önce acil durum çağrısı yapıldı. Lonca binasına acele etmeniz gerekmiyor mu?”

Maceracılar Loncası.

Kasaphanenin tam ortasında yer alan bu yer, tüm canavar avı faaliyetlerinin karargâhıdır.

Maceracılar için bir kale ve bel bağladıkları bir kuruluştur.

Muhafızın sözlerine kulak vererek binaya vardık ama…

Lonca binasının önünde…

“Pekala maceracılar, lütfen burada sıraya girin. Bu bir acil durum. Acil durum çağrısıdır. Hepinizi meşgul ettiğim için üzgünüm.”

Normalde bankoların arkasında gördüğümüz lonca görevlisi kadınlar gelen maceracıları yönlendirirken bağırıyorlardı.

Hı?

Acil bir görev olduğunu duyunca malikaneden ekipmanlarımızı alıp koşa koşa gelmiştik ama bir acil durum sırasında neden bizi burada sıraya girmeye zorluyorlardı ki?

Tam bunu düşünürken, lonca çalışanlarının ve memur kılıklı kişilerin etrafımızı sarmaya başladığını fark ettim; adeta biz maceracıların etrafında bir barikat kuruyorlardı.

Aslına bakarsanız…

Neredeyse kaçmamızı engellemek için hareket ediyorlar gibi bir halleri vardı.

Bu şüpheli durum maceracılar arasında homurtuların yükselmesine yol açmaya başladı.

Neler dönüyor burada böyle?

“Hey, bir şeyler ters gidiyor gibi. Kaçsak mı acaba? Altıncı hissim buradan olabildiğince hızlı uzaklaşmamın en iyisi olduğunu söylüyor.”

“Ne tesadüf ama Kazuma. Benim de içime hiç kurt düşmedi değil. Tanrıça sezgilerim diyor bunu galiba.”

Aqua’nın bu sözlerini duymak içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı.

Tam o sırada yanımıza biri yaklaştı.

Sabahın köründe Sylphina’yı bir yere uğurlamak için ortadan kaybolan Darkness’tı bu.

“İkiniz de rahat olun bakalım. Yasaları çiğnemediğiniz sürece başınıza kötü bir şey gelmez, o yüzden sakin olun.”

Darkness kollarından birini sırtının arkasında saklayarak konuştu.

Hmm, işin aslı.

“Nasıl bir acil durum bu, haberin var mı senin?”

Kollarından birini arkasında saklamış öylece duran Darkness’a sordum.

Üzerinde sade siyah bir gömlek ve günlük bir etek olan Darkness hariç tüm maceracılar tam teçhizatlıydı. Neler dönüyor diye sormadan edemiyordum haliyle.

Ama Darkness soruma yanıt vermedi.

Etrafım endişeli fısıltılarla dolup taşmıştı.

Burada toplanan tüm maceracıların üzerine aniden gergin bir hava çöktü.

Fakat biz maceracılar durumun farkındayız.

Maceracılar Loncası, maceracılar için kurulmuş resmi bir kurumdur.

Bizi desteklemek için tasarlanmış bir kuruluştur bu.

Loncadan aldığımız işleri layıkıyla yerine getiriyoruz ve aynı zamanda başımız belaya girdiğinde lonca da bize yardım ediyor.

Lonca ile maceracılar arasında düşmanca bir ilişki olması için hiçbir neden olmamalı.

Birbirimize karşı çalışmamız için ortada bir sebep yoksa, düşman olmamız için de bir neden olamaz.

Fısıltılarla birlikte ortalıkta dolaşan baskın düşünce buydu ve bununla birlikte kalabalığı saran gergin hava yavaşça dağılmaya başladı.

Tam o sırada.

“Herkesten acil bir ricam var. Evet, bu acil bir görevdir. Çünkü mali yılın bitmesine sadece bir ay kaldı. Evet, bugün insanların vergilerini ödeyebileceği son gün.”

Önümüzde toplanan lonca çalışanları grubunun önünde duran lonca görevlisi kadın yüzünde parlak bir gülümsemeyle konuştu.

“Burada toplanan bazı maceracılarımız henüz vergilerini ödemiş değil.”

Oradaki tüm maceracılar şok içinde öylece kalakaldı.

“N-N-Ne oluyor ya? Lan olayı ne bunun? Hey Aqua, bu tam olarak-”

“S-S-Sakin ol. Sakin ol Kazuma. Sadece sakin ol. Eminim ortada bir yanlış anlaşılma falan vardır!”

Lonca görevlisinin sözlerini duyunca kaçmak isteyen o maceracılar, duvar gibi etraflarını sarmış olan lonca personeli ve memurlar tarafından engellendi.

Kimi kaçmaya çalıştı, kimi ağladı, kimiyse öfkeden deliye döndü.

Hepsinin yüz ifadesi farklı olsa da aralarında ortak olan tek bir şey vardı; o da burada bulunan her bir maceracının acı dolu bir çığlık koparıyor olmasıydı.

“Doğrudur, bugüne kadar sizinle hiç böyle bir meseleyi gündeme getirmemiştik. Elbette getirmezdik de, genel olarak maceracılar mali açıdan zor durumdadır. Bu yüzden şimdiye kadar sizi muaf tuttuk… Daha doğrusu, ekonomik durumunuzu göz önünde bulundurarak vergi ödememenize göz yumduk.”

Maceracılardan biraz uzakta duran, memur olduğu her halinden belli olan bir adam seslendi.

Konuşmaya devam ediyor.

“Maceracılar Loncası elbette vergi paralarıyla desteklenmektedir. Doğal olarak canavarlarla başa çıkmak için verilen ödül paraları da buna dahildir. Ancak bunları canavarları öldürerek kazanmış olmaları vergiye tabi olmayacakları anlamına gelmez. Sadece mali durumunuzu anlayışla karşıladığımız için şu ana kadar onları toplamıyorduk. Fakat burada bulunan herkes bu yıl hatırı sayılır bir miktar para kazanmış olmalı… evet, Kowloon Hydra’yı hak etmenin ödülü… Şimdiye kadar devletin şefkati sayesinde hepinizin vergi ödememize izin verildi. Ama muhakkak ki, bu kadar büyük bir meblağı topladıktan sonra devlete olan yükümlülüğünüzü yerine getirmelisiniz, değil mi?”

Bu sözleri duyan ve direnmeye çalışan Maceracılar sessizliğe büründü.

Olacak o kadar tabii. Ne de olsa böyle bir şeyi ilk defa duyuyorlardı.

Şimdiye kadar maceracılar sadece maceracı olmaları erdemi sayesinde vergiden muaf olma ayrıcalığına sahiptiler.

Artık zengin olduğumuza göre, düzgün bir şekilde vergi ödemeye başlamamız son derece doğal.

Sonuçta biz bu kasabanın sakinleriyiz, üzerimize düşeni yapmalıyız biz de.

O sırada maceracılardan biri bir soru sordu.

“Şey, acaba vergiler ne kadar alınacak?”

Deminki memur cevap verdi.

“Bu yıl on milyondan fazla kazanan tüm maceracılardan toplam gelirlerinin yarısı vergi olarak alınacaktır—”

Ve oradaki bütün maceracılar dört bir yana dağıldı.

Bölüm 4

“Aqua, ne yapacağız? Yarısı da ne demek oluyor lan? Vergi olarak yüz milyonlarca varlık mı ödemem gerekiyor benim?”

“Hiç param kalmadı ki! Hepsini harcadım! İflas etmiş olsan bile vergi ödemek zorundasın! Tekrar borca batmak istemiyorum! Kaçalım! Çok, çok uzağa kaçalım, Kazuma!” Bu dünyanın vergi kanunları oldukça basitti; herkes sonbaharın ilk ayında vergi ödemek zorundaydı. O ana kadarki bütün bir yılın geliri hesaplanır ve sonbaharın ilk ayının sonuna kadar o miktar ödenmeliydi.

Aqua, panikleyen bana şöyle dedi:

“Anlaması gerçekten de çok kolaymış. Laf açılmışken, bugün sonbaharın ilk ayının son günü değil mi? O zaman kaçarsak ne olur? Bugüne kadar ödemezsek ne olur?”

“Vergilerden muaf tutulacağız! Son gün mesai saatleri bittikten sonra vergiler affedilecek.”

Gerçekten bu kadar basit miydi?

“Gerçekten bir şey olmaz mı? Peşimize düşüp parayı istemezler mi?”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

Aqua, sesimdeki şaşkın tonu duyunca bağırdı.

“Bu dünyadaki bütün kanunlar soylular tarafından yapılıyor. Tabii ki kendi işlerine gelen kanunları yürürlüğe koyacaklar. Düşük gelirli sıradan vatandaşlar için kaçmakla uğraşıp tatil yapmaktansa vergiyi ödemek daha ucuza gelir, o yüzden çoğu insan çekinmeden öder. Ancak zenginler ve soylular bu zamanlarda tatile çıkar ve ancak gelecek ayın başında geri dönerler.”

Ne korkunç insanlar.

Yok, durun; Japonya gibi modern bir ülkede bile böyle şeyler yapan insanlar var sonuçta.

Demek bu ülkenin soyluları da…!

“Bu soylular ne kadar açgözlü böyle la! Ne kadar ucuza kaçıyorlar! Ben de öyle yapmak istiyorum!”

“D-Dur, soyluların arasında da iyi kalpli insanlar var, hepsini aynı kefeye koyma…”

Darkness endişeli bir ifadeyle araya girdi.

Laf açılmışken, onun kaçması gerekmiyor muydu?

Tam ‘Sen de yüklü miktarda vergi ödemesi gereken o zengin soylulardan biri değil misin?’ diyecekken elinde tuttuğu şeyi fark ettim.

Etraftaki tüm maceracılar, birine zarar vermenin kötü olacağını düşündüklerinden olsa gerek, sadece körü körüne kaçmaya odaklanmışlardı.

Bu kadar kaotik koşullar altında bile kendimi Darkness’ın elinde tuttuğu şeye bakmaktan alıkoyamadım.

“Ne tutuyorsun sen elinde?”

“Ha, bu mu? Şöyle kullanıyorsun bunu…”

Darkness bunu söyleyerek zincirli demir kelepçelerden birini sağ bileğine kilitledi.

Japonya’daki kelepçelere benziyorlardı.

Darkness’ın bir sapık olduğunu zaten biliyordum, o yüzden böyle bir şey yapması benim için sürpriz sayılmazdı ama.

“Ne haltlar karıştırıyorsun sen?”

Bıkkın bir dille sordum ama Darkness cevap vermedi.

Bekle, onunla uğraşacak vaktim yok.

Basitçe söylemek gerekirse, tüm yapmam gereken bugün yakalanmaktan kaçınmaktı; böylece vergi ödemek zorunda kalmayacaktım.

Tam Aqua ile Megumin’i kapıp kaçacakken—

“Megumin-san, değil mi? Bakalım… kişisel kazancınız bu yıl pek yüksek değilmiş, bu yüzden vergi ödemenize gerek yok. İş birliğiniz için teşekkür ederiz!”

Megumin vergi beyannamesini çoktan tamamlamıştı.

Züğürt kız belki de bakışlarımı fark ederek bana şöyle bir göz attı ve kendinden emin bir gülümseme bahşetti.

Kahretsin, geriye bir tek ben, Aqua ve Darkness kaldı…

Tık

…..

“Ne yapıyorsun sen ya?”

Darkness’a demin kullandığım bıkkın tonla sordum.

Bu sapığın kafasına ne estiyse kelepçenin diğer ucunu sol bileğime takmıştı.

Böyle bir zamanda ne yapmaya çalışıyordu bu?

Bu kas kafalı ara sıra Aqua’nınkiler kadar aptalca fikirler öne sürerdi, işte bu yüzden başına buyruk ve belalı biriydi.

Darkness bana son derece neşeli bir gülümseme fırlattı ve sanki beni öğleden sonra gezisine davet ediyormuş gibi bir ses tonuyla şunları söyledi:

“Vergi ödemek vatandaşların görevidir. Hadi ama, gidelim bakalım, bu kasabanın En Büyük Vergi Mükellefi Bey.”

Ah, doğru ya, bu kasabanın yöneticisi olma sırasındaki bir sonraki kişi odur! Eyvah!

“B-Bırak beni! Kahretsin! Seni var ya… Seni pislik…”

“Hahaha, biz yakın arkadaş değil miyiz ama? Bu kadar sert olmamalısın. Hadi ama, gidelim. Sen de gel, Aqua.”

Kaotik lonca salonunda, kaçmaya çalışan çeşitli maceracılar birer birer avlanıyordu.

O kargaşanın ortasında kelepçeli Darkness, Aqua’nın elini kaptığı gibi ikimizi de çekiştirmeye başlayarak öyle söyledi.

“HAYIIIR! Ne olur, Darkness, bırak beni! Kazuma-san! Kazuma-san! Lütfen bir şeyler yap!”

Aqua çığlık çığlığa bağırdı ve Darkness’ın onu yakaladığı eline vurmaya başladı ama Darkness bunu hiç takmıyor gibi görünüyordu.

Derhal Aqua’ya doğru bağırdım.

“Hey, Aqua, bize güçlendirme büyüsü yap! Hani şu gücü ve hızı artıranlardan! Eğer bize yaparsan onu kucaklayıp yanımızda sürükleyebiliriz! Birlikte çalışırsak onu kolayca taşıyabiliriz!”

“M-Mu…”

Sözlerimi duyan Darkness hemen Aqua’yı serbest bıraktı.

“… Aqua, seni serbest bırakıyorum. Dilediğin gibi kaçabilirsin. Kasabanın her yerinde nöbetçiler var ama onlara yakalanmaktan kurtulabilirsen ne istiyorsan yapabilirsin. Ama seni serbest bırakmamın karşılığı olarak, bu adama hiçbir tür statü güçlendirme büyüsü yapmayacaksın.”

“Ah, seni kurnaz pislik! Hey, Aqua, bu bizi bölmek için oynanan bir oyun sadece! Dinleme onu, acele et ve bana güçlendirme at!”

“… ”

Buna karşılık Aqua sessizce bir adım geri çekildi.

Ve ardından…

“… Öz-özür dilerim, Kazuma, sanırım onları oyalayacak başka biri olursa kaçma şansım daha yüksek olur… Dahası, eğer sen kaçarsan bu kasabadaki en zengin ikinci maceracı muhtemelen ben olurum. Öyle bir şey olursa peşimden koşan vergi memurlarının sayısı artar…”

Hakikaten de neden sadece en olmadık zamanlarda bu kadar akıllı oluyordu bu kız?

“Pekâlâ, anladım, Aqua. Eğer bana güçlendirme atarsan, tek başına güvenli bir şekilde kaçmanı garantileyecek bir yöntem anlatacağım sana. Ne dersin bu işe?”

“… Daha kısa süre önce başkentte lüks içinde yaşayabilmek için bizi satmıştın sen. Gerçekten sana şimdi güvenebileceğimi mi düşünüyorsun?”

Diyecek laf bulamıyorum.

“T-Tamam, peki, o yöntemi hemen şimdi söyleyeceğim. Eğer mantıklı bulursan gücümü ya da hızımı güçlendir, ikisinden biri yeter. Yeter ki bana güçlendirme at!”

“Ben… Tamam, peki, söyle ne yapmam gerektiğini.”

Dikkatlice Aqua’nın kulağına fısıldadım.

Ardından…

“Kazuma, eğer ikimiz de kaçmayı başarırsak malikanede buluşalım. Hem gücünü hem de hızını artıracağım senin!”

Aqua bunu söyleyip büyülerini üzerime uyguladı.

Ardından kendi üzerine de büyüsünü yaptıktan sonra kaotik çemberi yarıp kasabaya doğru koşarak uzaklaştı.

“Ona ne söyledin bilmiyorum ama şansına bayağı güveniyor gibi görünüyor.”

Konuşmamızı sessizce dinlemiş olan Darkness sıradan bir şeyden bahseder gibi yorum yaptı.

Neden bu kadar rahat ki bu?

“Sen bayağı rahatsın, değil mi? Güçlendirme aldıktan sonra güç konusunda senden aşağı kalır yanım olmayacak. Bayılana kadar sihrini tüketeceğim, sonra seni bir çuval gibi kucaklayıp kaçacağım.”

“O sözleri gerçekten beni kucaklamayı başardığın zaman söylersin.”

Darkness yüzünde korkusuz bir gülümsemeyle cevap verdi ve eğer yapabiliyorsam onu kucaklamama meydan okur gibi iki kolunu havaya kaldırdı.

Bu meydan okumayı kabul ederek Darkness’ı kucaklamak için hareket ettim…

“Ş-Şey, Darkness-san? Herkesin içinde böyle bir şey yapmak… beni b-birazcık geriyor ama…”

“Ö-Öyle deme, sen öyle deyince ben de geriliyorum…”

Darkness’la yüz yüze dururken belinden sarılıp onu kaldırmaya çalıştım…

“Neden hiç kıpırdamıyorsun sen?”

Sözlerimi duyan Darkness zaferini ilan ediyormuş gibi güldü.

“Ha, bu operasyon bayağıdır hazırlık aşamasındaydı. Aslında bu ayın başında gerçekleştirmeyi niyet etmiştim ama son zamanlarda bir sürü şey oldu… Ve her şey tam biraz durulmaya başlarken sen eve dönmeyeceğini ilan ettin. O sırada bana gerçekten baş ağrısı yaşattın.”

Bu nasıl olur? Bu kızı gerçekten de göz ardı etmişim.

Onu sadece koruma kollama altında yetişmiş soylu bir hanımefendi olarak görmüştüm. Kararlılığını tamamen hafife almışım.

“Ama zamanında yetiştik…! Üstelik bu operasyonu planlamaya başladığımız andan beri kaçmaya çalışacağını biliyordum. Senin gibi yüksek gelirli maceracıları kıskıvrak yakalamak benim işim. Bu güne hazırlık olarak-!”

“Bu güne hazırlık olarak… ! S-Sen bunun için bilerek mi kilo aldın yani!? Karnındaki kasların ne kadar belirgin olduğu konusunda endişelendiğini biliyordum ama bilerek etlenmeyi seçeceğini —!?”

Cümlemi bitirmeme izin vermeden Darkness aniden kolumdan çekti.

“Üzerimde ağırlıklar var! Bak! Kıyafetlerimin altına bir ton ağırlık bağladım! Görüyor musun! Görüyor musun bunları!?”

Darkness aceleyle gömleğini açarak altında gerçekten de bir dizi kurşun ya da belki daha ağır bir şeyler taşıdığını gösterdi.

Bekle, buraya bütün bu ağırlıklarla yürüyerek mi geldi yani?

Ama bu kötü. Bu gerçekten çok kötü.

“K-Kahretsin! Lonca hanımefendisi, seni bizden sanıyordum!”

“Özür dilerim ama ben de bir memurum. Eğer bunu yapmazsak yaz ikramiyemizi alamayız. Çok özür dilerim!”

Lonca salonunun her yerinden buna benzer feryatlar yükseliyordu. Tanıdığım maceracılardan birkaçı çoktan yakalanmıştı bile.

Vergi işlemlerini tamamlamış olan maceracılar salonun yan tarafındaki masaların etrafında neşesizce toplanmıştı.

Megumin de oradaydı, lonca çalışanlarının getirdiği çayı keyifle yudumluyordu.

“Kahretsin, niye bu kadar dolambaçlı bir planla geldin ki? Bu kafayla doğrudan zenginlerin evlerini basıp değerli ne varsa toplamaya başlayabilirdin!”

“Hayır, bunu yapamam. İnsanlar uçucu patlayıcı iksirler satın alıp vergi memurlarının arama ihtimali olan yerlere koyarak onları tetiklemeleri için tuzak kurardı. Sonra bu iksirler infilak ettikten sonra da vergi memurlarını mülke zarar vermekten mahkemeye verip büyük miktarda tazminat talep ederlerdi…”

Çevremdeki memurlarla boğuşan maceracıların sayısı azalmaya başlıyor.

Hiç iyi değil bu. Sıra bana gelmesine az kaldı…

“… Kıpırdamaya niyetin yok gibi görünüyor. Gerçekten tartışmaya kapalı mı bu konu? Kişiliğini bildiğimden, muhtemelen rüşvet de işe yaramaz.”

Sözlerimi duyan Darkness kaşlarını çattı.

“Saçmalama, Kazuma. Dustiness hanedanı hiç kimseye ayrıcalık tanımaz ve hiçbir yolsuzluk biçimine göz yummaz. Sadece vazgeç—”

“ÇAL!”

Darkness konuşurken üzerinden tek bir ağırlık çaldım.

Ben onu umursamazca bir kenara fırlatırken Darkness konuştu.

“… Hey, Kazuma, Çal büyünün bir kadının iç çamaşarını hedef alma olasılığı çok yüksek. Bu kadar insanın önünde böyle bir şey yapmayalım. Direnmeyi bırak ve sadece vergini öde—”

“ÇAL!”

Oops, ıskaladım.

Aldığım eşya, Darkness’ın demin üstünde taşıdığı siyah tayttı.

Bunu sinsice cebime tıkıştırdığımı izleyen Darkness fısıldadı.

“… Ciddi misin sen?”

“Evet, ciddiyim. Seni çıplak bırakacak olsam bile mümkün olan her yolla hafifleteceğim, ardından seni kucaklayıp kaçacağım.”

“Ah, Yüksek Gelirli Satou Kazuma-san, öyle mi? Lütfen benimle gel… Ah, kaçtı! Onu yakalamaktan sorumlu olan Dustiness Hanım bile kaçıyor mu!?”

Darkness’la birlikte lonca çalışanlarının oluşturduğu çemberi yardık.

Bölüm 5

“Aah, kaçtım… Kendi namusumu korumak için kaçtım… Hayatım pahasına bile olsa bu adamın vergisini ödemesini sağlamak benim işim olmasına rağmen…”

Darkness ağlamaklı bir yüz ifadesiyle sızlanarak yanımda koştu, giderken de ağırlıklarını birer birer fırlatıp atıyordu.

O kadar çok ağırlıkla koşabilmesine gerçekten hayran kaldım.

“Hey, sızlanmayı bırak da gidelim! Gitmeden önce kelepçenin anahtarını malikanenin bahçesine fırlatmış olmana inanamıyorum! Aptal mısın sen? Şehirden dışarı çıkıyoruz.”

“… Yüksek şansının gayet iyi farkındayım. Anahtar üzerimde olsaydı, onu kolayca çalabileceğin hissine kapılıyorum… Her neyse, kapılarda şimdiden nöbetçiler dikilmiş durumda, o yüzden o plandan vazgeçmelisin. Neden artık direnmeyi bırakmıyorsun ki? Borç içinde yüzdüğün zamankine kıyasla zenginken çok daha mert göründüğünü düşünüyorum.”

“Kapa çeneni, bunu senden duymaya ihtiyacım yok!”

Darkness bana zincirle bağlı halde arka sokaklardan sızdık.

Bu şekilde çok göze çarpıyoruz.

Ana caddeleri kullanmamıza imkân yok.

Zaten maceracıların çoğu tam teçhizatlı olarak gelmişti. Sonuçta acil durum anonsuyla çağrılmışlardı.

Bu şekilde giyindiklerinde, herkes onları bir bakışta kolayca tanıyabilirdi.

Lanet olsun o lonca çalışanlarına ve vergi memurlarına. Bunu gerçekten de iyice düşünmüşler.

Ben neden bu kasabaya geri döndüm ki zaten? Kahretsin!

Gerçi daha çok geri püskürtülmüş gibi bir şeydim ama…!

Bunu bir kenara yaz, seni beyaz takımlı adam! Ve beni bekle, küçük kız kardeşim…!

Ah, Iris’i görmek istiyorum.

Bu kadına zincirlenmiş halde neden bu vicdansız kasabada köşe bucak kaçmak zorundayım ben?

Şimdilik saklanacak bir yer bulup biraz zaman kazanmam gerekiyor.

Acaba Aqua başarıyla kaçabildi mi?

Megumin şu an muhtemelen loncada rahatına bakıyordur.

Ve bu kız da…

“Ha…”

Ben bu tür meseleleri düşünürken Darkness yorgun bir iç çekiş salıverdi ve hareket edemeyecek kadar yorgunmuş gibi çömeldi.

“Hey, dayanıklılığıyla bu kadar gurur duyan demir adam sen değil miydin? Böyle kısa bir mesafe koştuktan sonra tükenmiş olmana imkân yok, saçmalamayı kes de ayağa kalk.”

“Kime demir adam diyorsun sen? … Lalatina-sama narin bir hanımefendidir. Artık yürüyemiyor. Hıh!”

Darkness daha önce ondan hiç duymadığım, midesini bulandıracak kadar tatlı bir dille sızlandı. İkimizi birbirine bağlayan zincirden sertçe çektim.

“… Ayağa kalkıp düzgünce koşacağım. Öyleyse zincirimden yine sertçe çek, tıpkı beni sürüklermiş gibi… Kelepçe bileğimi sıktığında…”

“B-Böyle bir zamanda bile, sen…”

Önümde kızaran ve kıpır kıpır eden Darkness’a bakarken, pes edip vergimi ödemeyi aklımdan geçiriyordum az kalsın. Tam o sırada—

“Buldum onları! Şurada! Dustiness Hanım onu etkisiz hale getirmiş! O adam Axel’in sapık zorbasıdır! Takviye çağırın! Kaçmasına izin vermeyin!”

Birkaç adım öteden yankılanan bir bağırtı duydum.

“Ah, kahretsin! Hadi gidelim Darkness! Sakın beni engellemeye kalkayım deme! Komiklik yapmaya kalkarsan sana Çal atarım!”

Böyle bir uyarırıyı işittikten sonra…

“… Ka-Kazuma, beni böyle kalabalık bir grubun önünde ifşa ettiğini hayal edince bunun o kadar da fena bir deneyim olmayabileceğini hissetmeye başladım. Ben gerçekten umutsuz vak’a mıyım?”

“Evet, öylesin!” “Tanıştığımız günden beri umutsuz bir vak’asın sen!”

Vergi memurları üzerimize doğru akın etti!

Saat muhtemelen akşamüstü olmalıydı.

Memurların mesaiyi bitirmesine az bir zaman kalmıştı.

Şu anda soğuk ve taş bir zeminde oturuyorum.

Ve karşımda Darkness, yumuşak, minderli bir sandalyede döküntü bir ifadeyle oturuyor.

Yumuşak bir sesle şöyle dedi:

“… Seni kurnaz herif…”

Kurnaz bir herif olmaktan memnunum.

“Bana dürüstçe zeki olduğumu söylesen daha mutlu olurdum.”

“Seni pislik! Nasıl böyle aşağılık yöntemler kullanabilirsin? Normalde insan kasabadan kaçmanın bir yolunu düşünür… Ben şimdi ne yapacağım? Eğer bu duyulursa, diğer soylular da zamanında kaçamadıklarında aynı yola başvuracaklar.”

Darkness öfkeyle konuştu.

“Bu devletin düşüneceği bir şey… Aslında bu açıkları kapatacak yeni kanunlar çıkarmak için konumunu kullanmalıydın. Bu işi kolayca çözerdi.”

Dizlerimi kucaklarken Darkness’a söyledim.

Şu anda kasabadaki en güvenli yerde tutuluyoruz.

Kasabadaki en yüksek otoritenin elinde, suçluları adalet adına alıkoyan kanun koruyucuların yanındayız.

Evet, karakolun nezarethanesindeyiz.

“Hükümetin farklı departmanları birbirleriyle anlaşamaz. Hangi ülkeye giderseniz gidin bu böyledir.”

“Seni kurnaz herif! Seni kurnaz herif! Kahrolası!”

Vergi memurları tarafından kovalanırken en yakın karakola daldım ve rastgele bir kadın polise çaldım.

Suçum hırsızlık ve hayasızlık.

Çaldığım şeyi hayal gücünüze bırakıyorum.

“Uuu… O polisler nasıl bu kadar kafasız olabilir… Onlar da vergi parasıyla maaş alıyor… İstediğimde kelepçeleri seve seve verdiler, peki şimdi neden bu kadar katılar…!? Ya sana demeli! Daha dün malikaneye geri dönebilmek için Aqua’yı polise şikayet etmiştin, şimdi de vergi memurlarından kaçmak için bilerek ufak bir suç işliyorsun! Sen tam olarak ne biçim…!”

Darkness ıstıraplı bir ifadeyle yakındı.

“Ah, seninle zincirlenmiş olmam gerçekten büyük şans. Sayende bu gece eve dönebileceğiz gibi görünüyor.”

“Kapa çeneni!”

Tutuklandıktan sonra, vergi memurunun itirazlarına rağmen hücreye atıldım.

Vergi memurları ve polis daha sonra uzun uzun tartıştılar ama sonunda polis beni onlara vermeyi reddetti.

Darkness’ın varlığından mı yoksa ilk kez suç işlemiş olmamdan mı bilmem, sorgunun ardından serbest bırakılacağımı söylediler.

Sorgu çoktan bitti, şimdi sadece evrak işleriyle uğraşıyorlar.

Sayesinde bu gece eve gidebileceğim gibi duruyor.

Birbirimize kelepçeli olduğumuz için, suçlu olmamasına rağmen Darkness da benimle birlikte hücreye tıkılmak zorunda kaldı. Şöyle ki, oturması için ona bir sandalye vermişlerdi ama yine de durum buydu.

Zaman geçti ve kısa sürede güneş ufkun arkasında kayboldu.

Darkness ile bana doğru bir ses seslendi.

“Çıkın dışarı, serbest bırakılıyorsunuz. Sizi eve göndereceğim… Dustiness Hanım’ı bu kadar uğraştırdığım için özür dilerim. Lütfen bu taraftan buyurun.”

Bölüm 6

“Evime döndüm… Ne o, kaçmayı başaramadın mı, Aqua?”

Darkness’la birlikte malikaneye girdiğimiz an, Megumin onu sakinleştirmeye çalışırken kanepede hüngür hüngür ağlayan Aqua’nın manzarasıyla karşılandık.

Oysa sadece onun kullanabileceği garantili kaçış yöntemini ona anlatmak için canımı dişime takmıştım.

“Ah, hoş geldin, Kazuma. Şey, süre bitene kadar yakalanmaktan kaçınmayı başarmış gibi görünüyordu ama…”

Megumin endişeli bir ifadeyle Aqua’nın başını nazikçe okşayarak söyledi.

Aqua hıçkırıklar arasında mırıldandı.

“Uuu… uu… Kazuma’nın söylediğini yapıp su arıtma tesisine doğru gittim… ama oraya giderken fark edildim… Tarım için kullandıkları o küçük havuza atlamaktan başka şansım kalmadı… Sonra… Sonra!”

Ona öğrettiğim yöntem, kasabanın su arıtma tesisindeki ana su haznesine dalıp akşama kadar tamamen suyun altında kalmaktı.

Ne de olsa Aqua su tanrıçasıydı, suyun altında nefes alabiliyordu ve en ufak bir rahatsızlık hissetmezdi.

Ana haznenin dibine gömüldüğünde kimsenin ona dokunamayacağını düşünmüştüm.

“Duyduğuma göre vergi memurları havuzu ateş büyüsüyle kaynatarak onu dışarı çıkmaya zorlamaya çalışmışlar. Neyse ki bunu başaramadan güneş battı, ama Aqua bundan bayağı sarsılmış gibi görünüyor. Durmaksızın ağlıyor…”

Bu ülkedeki vergi memurları gerçekten de acımasız.

Oldukça iyi bir plan olduğunu sanmıştım ama istemeden yarardan çok zarar mı vermmiştim yoksa?

“… Oh? İkinizi birbirine bağlayan o kelepçeyi hâlâ çözmediniz mi?”

Megumin ellerimize bakarak söyledi.

Doğru, bu kelepçe aslında karakoldan ödünç alınmıştı.

Karakoldan serbest bırakılırken açtırmaya çalışmıştım ama…

“Bir suçlunun anahtarı ele geçirdiğinde kolayca kurtulmasını engellemek için her kelepçe setinin kendine has bir anahtarı vardır… Ve bunun anahtarı da…”

Darkness utanarak mırıldandı ve sözünün sonunu getiremedi. O böyle yapınca ben devam ettim.

“Bu aptal yüzünden bahçenin ortasındaki bir yerlerde. Kolayca çalabilmeme izin vermek istemedi ve anahtarı nereye fırlattığını hatırlamıyor. Hava bu kadar karanlıkken gece görüşüm olsa bile bahçenin ortasına saklanmış küçük bir anahtarı bulmamın imkânı yok. Yarın sabahı bekleyip onu aratmaktan başka çare yok.”

“… Oh, bu ikinizin bu gece birlikte banyo yapacağı, tuvalete birlikte gideceği ve birlikte uyuyacağı anlamına mı geliyor? Ne güzel.”

Megumin bunu söyleyince…

Söyleyince… şunları…

….

“…”

Darkness’la sessizce birbirimize dik dik baktık.

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla