Yirmi birinci kat, hortlakların hüküm sürdüğü katların başlangıcı olacaktı.
Fred ile zindana girdiğimizde, bu katlarda para kazanmak zor olduğu için pek tercih edilmediğinden bahsetmişti. Hortlak canavarların büyütaşları dışında toplanabilir hiçbir malzemesi yoktu ve en zayıf hortlak olan iskeletlerin büyütaşları bile kaliteli olup yüksek fiyata alıcı bulsa da, onları elde etmek anlaşılan oldukça zordu.
Hortlakları öldürmenin iki yolu vardı: Biri büyütaşını kırmak, diğeri ise kutsal nitelikli saldırılar kullanmaktı. Buna hem kutsal büyüler hem de ışık büyyleri; kutsal su veya Kutsama büyüsü ile kutsal nitelik kazandırılmış silahlar; ve gümüş silahlar dahildi.
Kutsal veya ışık büyyleri yapabilen kişi sayısı az olduğundan, büyütaşlarını toplamak istiyorsanız onlarla savaşmanın en yaygın yolu kutsal su ve gümüş silahlardı. Ancak bunların ikisi de pahalı eşyalardı, bu yüzden büyütaşlarını elde etseniz bile bu sefer zindandan zararla ayrılabilirdiniz.
Masraflarının ötesinde, gümüş silahlar oldukça kırılgandı, bu yüzden gerçekten hortlak öldürmeniz gereken anlar için onları el altında saklamanız gerekiyordu.
Yirmi birinci kata başladığımızda birkaç şey değişti.
Birincisi, şimdiye kadar katettiğimiz ışıl ışıl labirentlerin aksine buralar karanlıktı —hatta zifiri karanlıktı, bu da gece görüşü sağlayan büyülü eşyaların bir zorunluluk olduğu anlamına geliyordu.
Bu katlardaki canavarlar Varlık Algılama gibi arama yetenekleriyle de tespit edilemiyordu; yaklaşan bir hortlağı hissetmenin tek yolu Mana Algılama idi. Bu durum Hikari, Rurika ve Orga’nın biraz keyfini kaçırırken, Mia canavarların hangi yönden geldiğini biliyor gibiydi.
Ayrıca bu kat, öğrendiğim yeni bir yeteneği kullanmaya başladığım yerdi. Bir süredir gözüme kestirdiğim bir yetenekti.
YENİ
[Gizleme Seviye 1]
Bu, Varlık Gizleme yeteneğinin gelişmiş versiyonuydu. Basitçe söylemek gerekirse, Varlık Gizleme’yi kendim üzerinde, Gizleme’yi ise diğer insanlar üzerinde kullanabiliyordum. Hedef kullanıcıdan (bu durumda benden) çok uzaklaşırsa çalışmayı durduruyordu ama yetenek seviyesi ne kadar yüksek olursa büyü kullanma menzilim de o kadar genişliyordu. Gelecekteki zindan dalışlarında faydalı olabileceğini düşündüm, bu yüzden yetenek seviyemi hızlıca yükseltmek istedim.
“Mia, sana çok güveneceğimizi biliyorum, bu yüzden lütfen elinden gelenin en iyisini yap,” dedim ona.
“Tabii ki, bana bırak,” diye hevesle karşılık verdi.
Yirmi beşinci kat hariç, yirmi birinci kattan yirmi dokuzuncu kata kadar olan katların tamamı hortlaklarla dolu olacaktı; bu da kutsal ve ışık büyüsü kullananlar olmadan son derece karsız bir sefer olacağı anlamına geliyordu. Neyse ki Mia ve ben bu kritere uyuyorduk.
Bugüne hazırlık olarak Mia, uyanık olduğu neredeyse her anı kutsal su yaparak geçirmişti. Anlaşılan bunu yapmanın yolu sıradan suya Kutsama büyüsü yapmaktı fakat bu işin bir nevi başarı oranı vardı. Büyüyü tek bir savuruşta her zaman üretemiyordunuz.
Bu arada, okuldaki kutsal büyü kulübünün üyeleri Mia’ya okul taksitleri ve harçlıkları için bazen satmak üzere kutsal su yaptıklarını söylemişlerdi.
Bundan böyle savaşlar sırasında silahlarımıza kutsal nitelik kazandırmak için esas olarak Mia’nın yaptığı kutsal suyu kullanacaktık. Ne yazık ki hem kutsal suyun hem de Kutsama’nın etkileri yalnızca sınırlı bir süre aktif kalıyordu, bu yüzden kullanımlarını dikkatlice zamanlamanız gerekiyordu. Genellikle en verimli yol, uzun bir canavar sürüsüyle savaşmak üzereyken onları kullanmaktı, ancak canavarların nerede belireceğini asla bilemediğiniz için bunu yapmak zordu. Neyse ki otomatik haritam, onları yalnızca bir canavar sürüsüyle karşı karşıya geldiğimizde kullanmamızı sağlayacaktı.
Maceracılar genellikle bu kadar az ödül sunan katları fethetmek için kendilerini zorlamazlardı, ancak birçoğu çok karlı bir avlanma alanı olarak kabul edilen yirmi beşinci kata ulaşmak uğruna buna katlanıyordu.
Kütüphanede Chris ve Seris ile ışık büyüsü hakkında daha önce yaptığımız sohbeti düşündüm.
Işık büyüsü kullanıcıları tüm element büyücüleri arasında en nadir olanlarıydı. Elbette varlardı. Gölge kurduyla savaştığım grupta bile birkaç tane vardı. O zamanlar kutsal ve ışık nitelikleri arasındaki farkı bilmiyordum, bu yüzden kafamda Kutsal Ok ile Işık Ok’unun aşağı yukarı aynı derecede etkili olduğuna dair bir fikir oluşmuştu.
Chris ve Sera bana kutsal büyünün nispeten az sayıda saldırı büyüsüyle esas olarak iyileşme ve destek üzerine olduğunu açıkladılar. Özellikle hortlakları ve ölümsüz yaratıkları yenmede iyiydi ama karanlık nitelikli canavarlara karşı ışık büyüsünden daha az etkiliydi. Işık büyüsü ise repertuarında son derece güçlü birkaç saldırı büyüsü barındırıyordu ve hem karanlık nitelikli hem de hortlak canavarlara karşı harika iş çıkarıyordu. Ancak onları savaşta kullanabileceğiniz bir seviyeye getirmek çoğu büyüye kıyasla daha zordu, bu yüzden ana büyü havuzu olarak onu kullanan çok az büyücü vardı.
Bu da beni beşinci katta gölge kurduyla yaptığımız savaşı tekrar düşünmeye sevk etti. Saldırmak için gölgeleri yönlendirmişti, bu da Seris’e göre onu karanlık nitelikli bir yaratık yapıyordu. O halde ışık niteliğine karşı zayıf olması gerekirdi, öyleyse neden ışık büyüsü yapabilen kişiler yerine benim ve Mia’nın peşine düşmüştü?
“Şey, oradaki kimsenin onu savaşta pratik olabilecek bir seviyede kullandığını sanmıyorum… Uzmanlaşmış bir ışık büyüsü kullanıcısı değilseniz, ana saldırı yönteminiz olarak diğer büyü türlerini kullanma eğiliminde olursunuz…” Seris bana cevap vermişti.
Öyleyse bizi daha büyük bir tehdit olarak gördüğü için mi ilk başta Mia ile beni hedef almıştı?
“Ayrıca büyüleri peş peşe hızlıca savuramadığınızı duymuştum, yani belki de onları kullanmak çok fazla mana gerektiriyordur…” Seris ışık büyüsü hakkında konuşmaya devam etti. Konuştukça, kendisinin bu büyüleri kullanamamasından dolayı hayal kırıklığı yaşadığı izlenimine kapıldım.
“İşık büyüsü”nün öğrenilebilir yetenek listemde olmamasının sebebi bu muydu acaba? Kutsal büyü de listemde hiç belirmemişti. Onu kullanabilmemin yegâne sebebi Ciel ile bir sözleşme yapmış olmamdı.
“Mia, şimdi üzerimize Lütuf büyüsü yapabilir misin?” Haritaya bakarak sordum. Elbette, yeterince manası kaldığından emin olmak için öncesinde kontrol etmiştim. Yine de genel olarak canavarlardan kaçınmaya ve mümkün olan en kısa yoldan merdivenlere ulaşmaya çalışıyorduk.
“Bugünlük burada dinlenelim,” dedim; gölge kurdu da nöbet tutmak için yere oturdu. Ciel ise sanki onun sırtına binmiş gibi keyifle üstünde oturuyordu.
“Deneyeyim öyleyse.” Kamp kurmaya başladığımız sırada Mia, kutsal büyü olan Sığınak’ı uyguladı. Belirlenen bir noktanın etrafında bir ışık alanı oluşturan bu büyü, canavar savar eşyasıyla aynı şekilde işliyordu. Özellikle hortlaklara karşı çok etkiliydi fakat diğer canavar türlerine karşı biraz daha az işe yarıyordu.
“Yemek pişireceğim. İstediğiniz bir şey var mı?” diye sordum. İsteklerini aldıktan sonra yemek yapmaya koyuldum ve biftek ile domates çorbası servis ettim.
“Zindanda sıcak yemek… Buna alışabilirim,” dedi Syphon; Goblin’in Ağıtı’nın diğer üyeleri de onaylarcasına başlarını salladılar.
“Siz kendiniz yemek pişirmiyor musunuz?” diye sordu Mia.
Syphon ve diğerleri yemeğin ortasında duraksadılar. “H-Hayır. Paradan tasarruf etmek için ilk zamanlar denemiştik ama…” Syphon geçmişte yemek pişirmeyi denediklerini ancak hiçbir zaman beceremediklerini, bu yüzden kötünün iyisi olarak kuru azıklarla idare etmeye karar verdiklerini anlattı. O zamanlar Juno özellikle pek çok şeye merak duyuyormuş ve öğrenmek için herkesten çok çabalamış gibi görünüyordu.
“O zaman hazır fırsatınız varken bizimle birlikte yemek pişirmek ister misiniz?” diye öneride bulundu Mia. “Aramızda yemek konusunda harika olanlar var. En başta ben bile umutsuz vakaydım ama ben bile oldukça iyi yapmayı öğrendim.”
Bu teklifle en çok ilgilenen kişi Juno oldu.
O günden itibaren Juno, Mia ve diğerlerine katılarak yemek pişirmeye başladı. İşe öncelikle çorbayla, özellikle de daha az malzeme gerektiren türleriyle başlamış gibi görünüyorlardı. Sebzeleri doğrarken zorlanıyor gibiydi ve Syphon ilk başlarda onu endişeyle izledi, ancak ciddi bir yaralanma yaşamadan atlatmayı başardı.
İlk denemelerinde baharatı tutturamıyor ya da sebzeleri düzensiz kestiği için eşit şekilde pişiremiyordu fakat becerileri her geçen gün gelişti. Başlangıçta çorbaya odaklanmak doğru karardı belki de, ya da Mia ve diğerleri çok iyi birer öğretmendi veya Juno gerçekten çok azimli biriydi; her ne olursa olsun, çabaları meyvesini çok geçmeden verdi.
“L-Lezzetli!” Syphon bile onun emeğinin karşılığını övgüyle karşıladı.
Juno buna son derece sevinmişti, neredeyse bir çocuk kadar heyecanlı görünüyordu. Bu manzara da Syphon’ın yüzünde bir tebessüm oluşturdu.
Bu deneyimin kadınları birbirine daha da yakınlaştırdığı hissediliyordu ve bu durum o andan itibaren aralarındaki ilişkiye de yansıdı. Juno yaşça çok daha büyük olduğu için onların yanında biraz mesafeli duruyordu fakat son zamanlarda onun Mia ve diğerleriyle gayet neşeli bir şekilde sohbet ettiğini görüyordum.
“Teşekkür ederim Sora. Juno’yu en son ne zaman bu kadar mutlu gördüğümü hatırlamıyorum,” dedi Syphon bir gece birlikte nöbet tutarken.
“Ben pek bir şey yapmadım. Teşekkür etmen gereken kişiler kızlar.” Ben sadece ilk birkaç seferde yardımcı olmuştum. Öğretme işinin çoğunu Mia ve diğerleri üstlenmişti.
“Seni aptal. Kızlara gidip bunu öylece söyleyemem ya. Şey olur… utanç verici olur, anlarsın ya?” diye karşılık verdi.
Bundan sonra biraz daha konuştuk ve Juno’nun Mia’nın teklifiyle neden ilgilendiğini anladığını söyledi.
Eskiden yemeğe o kadar çok para harcıyorlarmış ki bazen ihtiyaç duydukları ekipmanları ve tüketilebilir eşyaları almaya paraları yetmiyormuş. Artık kenarda harcayacak paraları olduğuna göre, yemek pişirmeyi öğrenmeye çalışmaması için hiçbir sebep kalmamıştı. Bu sadece bir tahmindi ama yemeğin güzel olduğunu söylediğinde Juno’nun ne kadar mutlu bir şekilde gülümsediğini görünce bunu düşünmekten kendini alamamıştı.
Zindandaki onuncu günümüzde yirmi beşinci kata çıkan merdivenleri bulduk. Derine indikçe katların genişlediği göz önüne alındığında, harika bir zamanlama yakaladığımızı hissediyordum. Bu iki katın merdivenlere giden oldukça kısa bir rotaya sahip olması da bunda etkili olmuştu; gerçi merdivenlerin daha uzakta olacağını varsayanlar çok daha uzun zaman harcamış olabilirdi. Zindanların gerçekten korkutucu yanlarından biri de buydu. Otomatik haritama gerçekten minnettardım.
Canavar savaşlarından kararlılıkla kaçınmamız ve karşılaştığımız canavarları da hızla ezip geçmemiz ilerleme hızımızda büyük rol oynamıştı.
Yirmi birinci katta iskeletlerle ve nadiren de olsa iskelet şövalyelerle karşılaşmıştık. Yirmi ikinci katta zombi kurtlar ve karanlık kurtlar; yirmi üçüncü katta gulyabaniler ve revenight’lar vardı. Yirmi dördüncü kat ise zombi goblinler ve karanlık goblinlerle dolup taşıyordu.
Yirmi ikinci kattan itibaren belirmeye başlayan zombi türü canavarlar, yanlarında o kadar kötü bir koku taşıyorlardı ki onlarla yakın mesafeden dövüşmeyi reddediyorduk. Kokuyu hafifletecek ürünler vardı ama koku yine de zindanın kapalı katlarına sinme eğilimindeydi. Kokunun, pişirdiğimiz yemeğin dumanı gibi dağılıp gitmeyi reddetmesi sanki kasıtlı yapılmış kötü niyetli bir şey gibi hissettiriyordu. Yemek pişirirken kokuyu dağıtmak için sık sık rüzgar büyüsü kullanmak zorunda kalıyordum ama mana maliyeti yüzünden bunu her zaman yapamıyordum. Canavarlarla karşılaştığımızda hâlâ büyü yapabilecek durumda olmak istiyordum.
Yirmi beşinci kata hızlıca ulaşabilmek için acele etmemize neden olan etkenlerden biri de buydu.
Fakat beni endişelendiren bir şey daha vardı, o da hortlakların davranışıydı. Sanki bizim kutsal büyü kullanıcıları olduğumuzu teşhis edebiliyorlarmış gibi, özellikle beni ve Mia’yı hedef alma eğilimindeydiler. Chris ve Juno’yu da kolay hedef olarak görmüş olmalılardı, çünkü ön saftaki dövüşçüleri sık sık göz ardı edip arka saflardakilerden birinin peşine düşmek için doğrudan arkaya geliyorlardı.
Bunun başvuru kaynaklarında bahsinin geçtiğini görmemiştim, bu yüzden geri döndüğümüzde Seris’e sormaya karar verdim.
◇◇◇
“Hoşça kalın! Yine geleceğiz!” Kütüphaneyi arkamızda bırakırken Rurika feryat etti. Bu dramatik tepkisinin sebebi, kütüphanenin Ciel ile oynayabildiği tek yer olmasıydı.
“Ciel çok tatlı. Seni anlıyorum,” dedi Hikari.
“Evet. Gerçekten öyle,” diye yanıt verdi Rurika. Omuzları çökmüş bir şekilde bacaklarını sürüyerek yürürken, her zamanki cıvıl cıvıl kişiliğinden eser yoktu.
Bütün bunları duyan son derece hoşnut Ciel, pat diye Rurika’nın kafasının üstüne kuruldu. Rurika onun orada olduğunu bilseydi muhtemelen sevinçten ölürdü ama ne yazık ki haberi yoktu.
“Shade de çok iyi bir çocuk. Onun sırtına binmek güzel hissettiriyordu,” diye ekledi Hikari.
Bir noktada gölge kurdu golemine “Shade” demeye başlamıştı ve hepimiz bunu benimsemiştik. Ciel’in zaman zaman Shade’in sırtında oturduğunu fark etmiş, bu yüzden merak edip kendisi de denemişti ve görünüşe göre bunu gerçekten çok sevmişti. İlk başta konforlu bir oturma yeri olmadığını ama birkaç seferden sonra sırtını daha yumuşak hale getirmeyi başardığını söylemişti. Golem en tuhaf şeyleri bile öğrenebiliyor gibiydi.
Hortlakların alışkanlıklarını Seris’e de sordum. Kendisinin de onlar hakkında pek bir şey bilmediğini söyledi fakat daha önce zindana girdiklerinde, hortlakların genelde büyü kullanıcılarını öncelikli hedef seçtiklerini hissettiğini belirtti. İskeletlerin gözleri yoktu, bu yüzden büyük olasılıkla manaya çekiliyorlardı.
Merdivenlerden aşağı inerken sohbet ederken Joshua ile üçüncü kez karşılaştık.
“Hey, sen misin Sora? Bugün zindan yok mu?” diye sordu.
“Evet, bir sonraki dalış için biraz hazırlık yapmamız gerekiyordu, bu yüzden kütüphanede ders çalışıyorduk.” Asıl geliş sebebimiz Rurika’nın Ciel’i görebilmesiydi tabii. “İşler yolunda mı?” diye sordum ona.
“Neden öyle düşündün?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Sadece seni son gördüğüme kıyasla çok daha mutlu görünüyorsun.”
Onu en son yirminci kata birlikte ulaştığımızda görmüştüm. Ondan sonra kendi asıl grubuyla yeniden maceracılığa başladığını duymuştum ve o zamanlar taşıdığı yük her neyse, üzerinden tamamen kalkmış gibi görünüyordu. Şimdiyse tıpkı maceracılar loncasında onunla ilk karşılaştığım ve Muhafız’ın Kılıcı’nı gözleri parıldayarak izlediği zamanki gibi görünüyordu.
“Herkesle konuştum, önce adamakıllı ekipmanlar edinmeye ve tekrar denediğimizde işleri daha ağırdan almaya karar verdik. Şimdilik para kazanmak için beşinci kata iniyoruz, bir yandan da on beş ila on yedinci katlar arasında antrenman yapıyoruz. Hey Sora, beşinci katta asil meyve adında inanılmaz bir fiyata satılan bir meyve olduğunu biliyor muydun? Kendimiz de biraz tattık, gerçekten lezizdi!”
Joshua asil meyvenin ne kadar lezzetli olduğunu anlatırken Mia eğlenerek gülümsedi.
Sözlerine bol bol şifalı bitki topladıklarını, bunları okula satıp kazandıkları parayla iksir aldıklarını anlatarak devam etti. İksirler artık daha ucuz olduğu için biraz daha birikim yaptıklarında yakında yeni silahlar satın alabileceklerdi.
Ayrıca asil meyveye benzeyen ama tadı o kadar berbat olan posa meyvesini nasıl yediğini ve bu tadın normalde tatsız tuzsuz olan kuru azıkları bile lezzetli hissettirdiğini anlattı. Bir daha asla posa meyvesi yemek istemediğini de sözlerine ekledi.

Asil meyve toplarken, aynı nedenden dolayı orada bulunan diğer maceracılarla dostluk kurduğunu anlattı. Başkalaşım hariç, zindan kaynaklarının kendilerini yenilemesinin ne kadar sürdüğünü kimse bilmiyordu; bu yüzden esas olarak asil meyve yetişme noktaları, şifalı bitki alanları, görülen canavarlar ve daha fazlası hakkında bolca bilgi alışverişi yapılıyordu.
Fakat maceracılarla dostluk kurarken dikkat edilmesi gereken bir şey olduğunu da sözlerine ekledi.
“Yakınlık kurduğumuz kişiler epeydir bu şehirde bulunanlar. Yeni gelenlerin bazılarının Syphon gibi iyi insanlar olduğunu biliyorum ama diğerlerinin çoğu hakkında kötü şeyler duydum.”
Yeni gelen maceracıların bazılarının öğrenci olduğunuzu öğrendiklerinde sizi küçümsediklerini, bu yüzden böyle insanlardan uzak durduklarını açıkladı. Hatta öğrencilerin laf atılıp taciz edildiğini bile duymuştu, bu yüzden tetikte olmak önemliydi.
“Neyse Sora, bir ara tekrar birlikte maceraya atılalım!” dedi Joshua ve ardından okul binasının içinde gözden kayboldu.
◇◇◇
Uykusuz Göl. Yirmi beşinci kata ulaşacak kadar şanslı olan maceracıların buraya verdiği isim buydu. Beşinci ve on beşinci katlar gibi bu katın da bir gündüz/gece döngüsü vardı.
Merdivenlerden indik ve kendimizi doğrudan ormanın içinde bulduk. Tam önümüzde çok sayıda ayak iziyle aşınarak patikaya dönüşmüş bir yol vardı, bu yüzden başlangıçta tek seçeneğimiz onu takip etmekti.
Dalların gökyüzünü tamamen kaplama şekli, sanki bir tünelden geçiyormuşuz hissi veriyordu.
İki yanı ağaçlarla kaplı patikayı, manzara açılıp da karşı kıyısını bile göremediğim devasa bir göl ortaya çıkana kadar takip ettik. Ne kadar geniş olduğunu tam olarak kestiremiyordum ama en az yüz metre vardı ve ilerledikçe daha da genişliyor gibi görünüyordu. Yüzeyi güneş ışığında ışıl ışıl parıldıyordu.
İçinde hiç balık var mıdır acaba, diye düşündüm; bu da bana bu dünyaya geldiğimden beri hiç balık yemediğimi aniden hatırlattı. Birdenbire canım deniz ürünü çekti. Bu dünyada seyahat etmek için yeni bir sebep bulduğumu fark edince yüzümde acı bir tebessüm belirdi. Düşüncelerimin yemek tarafından yönlendirilmesine izin vermek… Ciel gibi davranıyorum, diye geçirdim içimden.
Düşüncelerimi okumuş gibi Ciel bana huysuz bir bakış fırlattı.
Orman ile göl kıyısı arasında sadece on metre genişliğinde ince bir çayırlık şeridi vardı. Görünüşe göre orklar bu kattaki ormanlarda yerleşim yerleri kuruyorlardı ve gündüzleri, aralarında gelişmiş alt türlerin de bulunduğu orklarla sık sık karşılaşıyordunuz. Geçmişte bu katta ork lordlarının bile görüldüğünü duymuştum.
Ancak bu kat hakkındaki en ünlü şey, karşılaştığınız canavarların gece veya gündüz olmasına bağlı olarak değişmesiydi. Geceleri ork zombileri, iskeletler ve iskelet şövalyeleriyle karşılaşırdınız. Kaynaklar, özellikle ork zombilerinin gündüz ne kadar çok öldürürseniz geceleri o kadar çoğaldığını belirtiyordu.
Ayrıca günün her saatinde karşılaşabileceğiniz bir canavar türü daha vardı: göldeki kurbağa adamlar. Bunlar genelde ormana girmezlerdi; bunun yerine ormandan kaçınmak için gölün yakınında yürürseniz size saldırırlardı. Saldırı yapmayı zorlaştıran kaygan vücutları vardı ve orklardan daha dayanıklıydılar. Uzağa gittiğinizde üzerinize fırlattıkları uzayabilen dilleri, onları özellikle korkutucu kılıyordu. Sanırım üzerinize su püskürttükleri bir saldırıları da vardı, değil mi?
Tüm bunları düşünürken, henüz otomatik haritamı açmadığımı fark ettim. Normalde geldiğimiz an açardım ama doğrudan ormana çıkmış olmak bunu aklımdan çıkarmıştı.
Otomatik haritamı açtım, görünümü genişlettim ve Varlık Algılama ile Mana Algılama’yı birlikte kullandım. Birçok sinyal belirdi — sadece canavarlar değil, insanlar da vardı. Majorica’ya geldiğimden beri belki de ilk kez aynı katta bu kadar çok insan sinyali görüyordum.
Yirmi beşinci katın haritası da ragbi topu gibi uçları sivri, elips şeklinde sıra dışı bir yerleşime sahipti. Merdivenler her iki uca yerleştirilmişti ve orta kısımda genişliyordu.
“O halde ne tarafa gidelim?” diye sordu Syphon bana.
“Her yönde insanlar var sanırım. Onlardan kaçınmak için ormanın derinliklerine gitmemiz gerekecek.”
Muhafız’ın Kılıcı gibi klanların üyeleri de dahil olmak üzere, bu katı avlanma alanı olarak kullanan çok sayıda maceracı vardı.
Bu katta çok sayıda canavar beliriyordu, bu yüzden savaş tecrübesi kazanmak kolaydı. Bu kadar çok hortlağın bulunması, bolca kutsal su kullansanız bile buranın kârlı bir avlanma alanı olabileceği anlamına geliyordu. Çok sayıda canavarla dövüşmek zorunda kalmak belirli bir risk taşıyordu fakat yine de birçok insan bir sonraki kata geçmeden önce tecrübe puanı ve para biriktirmek için burada kamp yapıyordu.
Ne de olsa ilerideki canavarları yenmek için sadece güç ve dayanıklılıktan fazlası gerekiyordu; doğru ekipmana da sahip olmalıydınız. Tıpkı Joshua’nın grubunun mevcut silahlarıyla kaplan kurtlara karşı zorlanması gibiydi.
Yirmi beşinci katın bu kadar popüler bir av yeri olmasının ve bu kadar çok maceracının burada takılmasının sebebi buydu. Yirmi birinci kattan yirmi dördüncü kata kadar olan katların son derece kârsız olmasının yarattığı tepki etkisinin de bunda payı vardı.
“Anlaşılan bu. Eminim herkes merdivenlere yakın bir kamp yeri kapmak istiyordur,” dedi Syphon bana.
Merdivenlere yakın olursanız, bir şeyler ters gittiğinde kolayca kaçabilir ve yeniden toparlanabilirdiniz. Becerilerine daha çok güvenenler daha derine iniyordu; ne kadar derine inerseniz o kadar çok canavar bulur ve o kadar çok büyütaşı elde ederdiniz.
“Kurbağa adamlarla dövüşmeyi denemek ister misiniz?” diye öneride bulundu Syphon. “Kıyı boyunca gitmek merdivenlere daha hızlı ulaşmamızı sağlayabilir.”
Fikrini denedik ama sonunda ormanın içinden gitmeye karar verdik.
Grup olarak kurbağa adamların bizim için ölümcül bir tehdit oluşturmayacağı kadar güçlüydük ama sayıları o kadar çoktu ki. Gölden sürekli akın etme hızları, hepsinin nereden geldiğini merak etmeme neden oldu.
Otomatik haritama baktım ve bölgedeki neredeyse tüm kurbağa adamları çekmeyi başardığımızı gördüm. Bereket versin ki gölden uzaklaşıp ormana girdiğimizde bizi takip etmediler.
“B-Bu… korkunçtu…” Rurika güvende olduğumuzda soluk soluğa kaldı.
“Evet, ormanın içinden gitmek bundan daha kötü olamaz,” diye karşılık verdi Syphon nefes nefese. Kurbağa adamlarla dövüşme önerisi yüzünden Juno onu iyice bir azarlamıştı.
Neden Uykusuz Orman değil de Uykusuz Göl dendiğini merak ediyordum, ancak görünen o ki cevabımı almıştım. “Pekala, ilerlerken insanlardan kaçınmaya çalışalım,” dedim. “Geceleri canavarların nasıl belirdiğini görmek istiyorum ve bunu öğrendikten sonra katı temizleme stratejilerini konuşabiliriz.”
Başvuru kaynaklarına göre hortlaklar yakındaki canlı varlıklara çekiliyordu, ancak etrafta canlı yoksa belirli bir noktada — yirmi altıncı kata çıkan merdivenlerin yakınında — toplanıyorlardı. Bu da o noktaya ne kadar yaklaşırsanız o kadar çok hortlakla dövüşeceğiniz anlamına geliyordu; ta ki merdivenlere ulaşmak için adeta bir hortlak duvarını yarıp geçmek zorunda kalana dek.
Gündüz vakti yarıp geçmek de başka bir seçenekti fakat merdivenlerin yakınında da çok sayıda ork yerleşimi bulunuyordu. Bu herkesçe bilinen bir gerçekti; bu yüzden pek çok maceracı bunun yerine tecrübe puanı toplamak için girişin yakınında kamp kuruyordu. Otomatik haritama göre, merdivenlerden en uzakta olan insanlar bile asla yolun yarısından daha uzağa gitmiyor gibi görünüyordu.
Yirmi beşinci katta tek bir gizemli güvenli bölge var gibi görünüyordu — çıkışa yakın küçük bir ada. Yeri değilmiş gibi duran taş bir heykele ev sahipliği yapıyordu ve oraya ulaşmak için bir köprüden geçmeniz gerekiyordu.
İkinci gün.
Orman gür ve derindi; güneş ışığını engelleyen bolca dal ve yaprak katmanına sahipti. Yine de ağaçlar birkaç kişinin yan yana yürüyebileceği kadar birbirinden uzaktı, bu da ağaçların ne kadar devasa olduğunu gösteriyordu.
Gündüzleri ork yerleşimlerinden kaçınarak ormanın içinde yürüdük; geceleri ise Mia’nın Sığınak büyüsünü kullanıp dinlenmeden önce biraz daha yol aldık. Büyü önceki katlarda olduğu kadar etkiliydi ama bizi savaştan tamamen uzak tutamıyordu. Etrafta koşturan o kadar çok canavar vardı ki; ayrıca büyü, iskeletlerin gelişmiş alt türü olan iskelet şövalyelere karşı etkili değildi.
Sözde yirmi birinci katta da iskelet şövalyeler vardı ama o kadar nadir beliriyorlardı ki hiç rastlamamıştık.
“Sanki her ork yerleşiminin kendi ‘bölgesi’ var gibi,” dedi Rurika. “Başka bir yerleşimin bölgesine girmek istemiyormuş gibi çok temkinli hareket ediyorlardı.”
“Evet, eminim araları iyi değildir,” diye onayladı Hikari.
“Bölgelerinin kesiştiği alanlardan yürümemizi bu yüzden mi istediniz?” diye sordum.
İkisi de yanıt olarak başlarını salladı.
Bazı canavar türlerinin birbirine düşebildiğini biliyordum ama aynı tür içinde bunun yaşandığını hiç duymamıştım. Belki de sadece zindanlarda meydana gelen bir fenomendi.
Üçüncü gün.
Uzakta, maceracılar ile orklar arasındaki savaşın seslerini duydum. Otomatik haritaya göre, sahanın yaklaşık üçte birini katetmiştik ve yakınlarda avlanan insan gruplarının her birinin sayısı elliyi geçiyordu. Patron odasına girmesine izin verilen kişi sayısı en fazla otuzdu fakat burada böyle bir kısıtlama yoktu.
Görüntülenen sinyallere bakılırsa, üç farklı alt grup var gibi duruyordu. Avlanmaya gidecek bir grup, nöbet tutacak bir grup ve dinlenecek bir grup mu? diye tahminde bulundum. Muhtemelen bizim de böyle dönüşümlü bir çizelge oluşturmamız gerektiğine karar verdik. Grubumuzun küçük olması daha az dinlenme süresi anlamına geliyordu, bu da benim için sürekli bir endişe kaynağıydı.
Yine de yürürken yorulmuyordum, bu yüzden muhtemelen diğerlerinden daha iyi durumdaydım. Yürüdüğümüz sürece benim için sorun yoktu.
Yirmi beşinci kata giden yolda, yirmi altıncı kata ulaşmamıza yardımcı olmaları için okuldan veya maceracılar loncasından yoldaşlar toplama fikrini tartışmıştık; ancak son dakika kurulmuş bir gruba sırtını yaslamanın daha zor olması sebebiyle sonunda bundan vazgeçmiştik.
“Bizim için kötü koşullar, değil mi?” diye sordu Juno, yemek yapmaya koyulurken.
“Evet,” diye onayladı Chris. “Ağaçların bu kadar derininde ateş büyüsü kullanamayız, ayrıca dallar rüzgar büyülerine engel olup etkilerini yarı yarıya düşürüyor.”
Savaşa o kadar katılamıyor olmaları, kamptaki işleri üstlenmelerinin sebebiydi.
“Sora, senin dinlenmene gerek yok mu?” diye sordu Juno yanlarına gittiğimde. “Bizim aksimize, ork savaşlarında dövüşüp durdun.”
“Ben iyiyim. Tam olarak ön saflarda değildim, hem yemek pişirmek güzel bir değişiklik oluyor.”
“Hmm, anladım…” dedi Juno bilmiş bir edayla, bir bana bir de Chris’e bakarak.
Yapma ama, olayı abartılacak bir şeymiş gibi gösterme… diye içimden yalvardım ona. Chris de onun bakışlarının ağırlığı altında kızardı.
“Popüler olmak zor iş,” diye neşeyle güldü Juno yanıt olarak.
Bunun tam olarak ne anlama geldiğini merak ettim.
Dördüncü gün.
Otomatik haritaya baktım ve bu noktada yolun yaklaşık yarısını katettiğimizi gördüm. Artık etrafımızda hiç maceracı sinyali yoktu, bu yüzden muhtemelen kendimiz daha fazla savaşa girmek zorunda kalacaktık.
“O halde hava kararana kadar dinlenelim mi?” diye sordum.
“Orkları uzak tutmak için tuzaklar kurduk, yani bunların ortasında uyursak saldırıya uğrasak bile zaman kazanabiliriz.”
Dört yerleşimin tam orta noktasında, bir ev inşa etmek için toprak büyüsü kullandım. Rurika, Hikari ve Orga’nın yardımıyla, etrafımıza canavarların yaklaşıp yaklaşmadığını anlamak için ses çıkaran düzenekler ve peşimize düşmeye çalışanları yavaşlatmak için çukur tuzakları kurdum.
Diğerleri ev yapma büyüme şahit olduklarında doğal olarak şaşırdılar, ancak her zamanki yoldaşlarımın hiç istifini bozmadığını görünce bunun pek de olağanüstü bir şey olmadığını anlar gibi oldular.
Juno ve Mia’nın hazırladığı çorbadan oluşan akşam yemeğinin ardından, havanın kararmasına hazırlık olarak dinlendik. Varlığımızı gizlemek için kendimde Kılık Değiştirme yeteneğimi, diğer herkes üzerinde ise Gizleme yeteneğimi kullandım. Evi çevrelemesi için Kalkan büyümü de devreye sokmayı unutmadım.
Shade, yaklaşan orkların dikkatini dağıtıp onları başka bir yerleşime yönlendirme emriyle dışarıda bekledi. Bu arada, artık tek başına en az beş orkla baş edebilecek kadar güçlüydü.
Ciel, sen de nöbet tutar mısın? diye sordum ona zihinsel olarak.
Shade’in sırtındaki yerinden profesyonelce bir baş sallamayla karşılık verdi.
Sana güveniyorum öyleyse. Ama bu ağaçlardaki pek çok meyve ve kuruyemiş zehirli, bu yüzden onları yeme, tamam mı? Onu tembihlediğimden emin oldum. Yine de Ciel onları yerse muhtemelen ölmezdi ama… diye düşündüm kendi kendime. Düşününce, ruhların bedenlerinin nasıl çalıştığını hâlâ pek anlamıyorum. Belki bir ara Chris’e sorup daha fazla bilgi almalıyım.
Hava kararana kadar her şey sakindi ve uzun zamandan sonra ilk kez iyi bir dinlenme çekmeyi başardık.
Beşinci gün.
Güneşin doğduğu an iskeletler ve ork zombileri gözden kayboldu. Karanlık çalılıkların arasından süzülen cılız ışık, umut ışığı gibi hissettiriyordu.
Bunu gören etrafımdaki grup kendilerini yere bıraktı ya da dinlenmek için ağaçlara yaslandı.
“Sen yorulmadın mı Sora?” diye sordu Syphon şaşırarak.
“Yorulmaz olur muyum hiç. Ama önce etrafımızdaki alanı keşfetmek geliyor, değil mi?” diye yanıt verdim otomatik haritamdaki canavar dağılımını kontrol ederken.
Aslında muhtemelen Syphon kadar yorgun değildim. Hortlak dövüşüne katılmıştım ama yürürken yorulmuyordum ve İyileşme Artışı sayesinde daha hızlı toparlanıyordum. Onun grubuna birkaç Canard Tokası iyi gelirdi ama ne yazık ki her birine birer tane yapacak malzemem yoktu. Daha fazla mitril ve slime büyütaşına ihtiyacım vardı.
Mitril nadir bir metaldi ve slime avlayan fazla insan yoktu. Güçlü değillerdi ama zırhınızı ve ekipmanınızı eritirlerdi, bu da onlarla baş etmeyi çetrefilli kılıyordu. Yine de yavaştılar, bu yüzden onları uzaktan büyüyle yenemeyen insanlar genelde onlardan kaçınma eğilimindeydi. Her ne hikmetse, slime’ların asit saldırıları insan derisine zarar vermiyordu ki bu oldukça gizemli bir durumdu.
Bitkinliğini atlatmasına yardımcı olacağı açıklamasıyla Mia’nın Juno’ya bir Canard Tokası vermesini sağlamıştım.
“Yakınlarda bir ork yerleşimi var sanırım, bu yüzden harekete geçsek iyi olur. Yoksa yerleşime saldırıp kökünü kazıyalım mı?” diye sordum. “Böyle yaparsak en azından geceye kadar uyuyabiliriz.”
Otomatik haritayı kontrol ettim ve nispeten yakınlarda elliden fazla canavar sinyali gördüm. Bu kattaki canavarlar, onları yensek bile ertesi gün güneşin doğuşuyla yeniden diriliyordu. Ayrıca önceden belirlenmiş yerlerde diriliyorlardı; orklar yeni güne daha önce yaşadıkları yerleşimlerde başlıyorlardı.
Genel olarak bu kattaki zaman akışı bu şekilde işliyordu. Tek istisna, bir başkalaşım gerçekleştiğinde yerleşim yerlerinin değişmesi ve canavar belirme noktalarının buna göre farklılaşmasıydı.
“Hayır, bir yerleşimi ele geçireceksek bunu merdivenlere biraz daha yaklaştığımızda yapmalıyız,” diye tavsiyede bulundu Syphon. “Çok fazla ork öldürmek, geceleri karşılaştığımız hortlakların daha güçlü ve sayıca daha fazla olmasına yol açıyor gibi.”
“O halde yorgunken söylediğim için üzgünüm ama harekete geçelim. Orklar şu an hâlâ kendi yerleşimlerinde olacaktır, bu yüzden karşılaşma tehlikemiz pek yok; ayrıca şu an bir yerleşime biraz fazla yakınız.”
Herkesi güvenli bir bölgeye götürdüm; orada kahvaltımızın tadını çıkarırken bundan sonra ne yapacağımızı tartıştık.
Altıncı gün.
“Bu yerleşimde bir ork generali olacağını bilmiyordum,” dedi Rurika kılıcını kınına sokup kollarını ovuştururken.
“O kadar çoktular ki. Sinir bozucuydu,” diye onayladı Sera da nefes nefese.
“Evet. Okçular ve büyücüler de vardı. Ama şu golem ne dayanıklıydı öyle?” dedi Syphon, Shade’i hayranlıkla izleyerek.
“Haklısın. Tek başıma olmama rağmen onları uzakta tutabilmemin sebebi oydu.” General ve ekibinden gelen saldırıların çoğunu savuşturan Gytz, onaylarcasına başını salladı.
Shade, gölge saldırılarının yanı sıra tek başına bir goblin kralı yenebilecek kadar güçlüydü, bu yüzden ne kadar güçlü olduğu bir bakışta anlaşılabiliyordu. Ancak bu savaşta, Gytz onların dikkatini çekerken generalin tüm birliğini tek başına yenmeyi başarmıştı. Biz de bu sırada diğer orkları temizlemiştik.
Yine de Shade’in inanılmaz katkılarına rağmen durum oldukça kritikti. İşler biraz daha uzasaydı, hem özel yeteneklerini kullanmasından hem de aldığı her darbeyle manasının tükenmesinden dolayı manası tamamen bitecekti. Şu an hasarsız görünmesinin tek sebebi, yenilenme işlevinin sürekli açık olmasıydı.
Ona Mana Büyülemesi ile yükleme yaptım, ardından akşam yemeğini hazırlamaya başladım. Kokunun cazibesine kapılan, uzanmakta olan herkes doğrulup oturmaya başladı. Porsiyonları dağıttım ve bir süre dinlendik.
Görebildiğim kadarıyla merdivenler şu anki konumumuzdan sadece yarım günlük yürüme mesafesindeydi fakat oraya giden yolumuzu tıkayan büyük bir ork köyü de vardı. Merdivenlere yaklaştıkça daha az ork yerleşimi görmüştük ama gördüklerimizin boyutları daha da büyüyor gibiydi.
Bugün temizlediğimiz yerleşim yüzün üzerinde ork barındırıyordu ve sadece Chris ile Juno’nun büyüleri sayesinde bir şansımız olmuştu. İronik bir şekilde, daha büyük yerleşimler daha az ağaç anlamına geliyordu; bu da rüzgar büyüsünü daha güçlü kılıyordu ve dikkatli olurlarsa ateş büyüsü bile kullanabiliyorlardı. Chris’in ruh büyüleri özellikle aşırı güçlüydü, orkların en az yarısını tek başına indirdiğini hissettim.
Yine de bu durum onu da hedef haline getirme riski taşıyordu. Orklar bile bir gruptaki asıl tehdidin kim olduğunu anlayabiliyordu. Tabii ki uzun zamandır yoldaşı olan Rurika, tek bir orkun bile Chris’e yaklaşmasına izin vermedi.
“O halde hava kararana kadar dinlenelim. Vücudum acıdan feryat ediyor gibi hissediyorum,” dedi Syphon.
Herkes onaylarcasına başını salladı.
Orkların yaşadığı bir evde uyumaya pek hevesli değildim, bu yüzden bize güneş alan güzel bir yer buldum, toprak büyüsüyle düzleştirdim ve ardından dinlenmek için bir muşamba serdim. Karanlık bir ormanda o kadar çok zaman geçirmiştik ki, herkes tıpkı benim gibi sıcak güneş ışığında dinlenmek istiyor gibiydi. Shade’e etrafımıza göz kulak olmasını emrettim, sonra ben de diğerleri gibi uzanıp gözlerimi kapattım.
Gün batımından hemen önce yeniden yürümeye başladık.
Uzun zamandır ilk kez güzel ve uzun bir dinlenme çekmiştik ama tam olarak toparlanmışız gibi hissettirmiyordu. Diğerleri bu durumdan şikayet etmiyordu ama hareketlerine dikkat ederek bunu anlayabiliyordum.
“Şu ‘güvenli bölgeyi’ denemek ister misiniz?” diye sordu Mia.
“Evet. Gün batımı civarıyız ve fetret vakti yakında gelecek,” dedim.
“Fetret vakti”, canavarların yer değiştirdiği gündüz ile gece arasındaki anlara verdiğimiz isimdi. Bu süre zarfında, orkların yavaşladığı kısa bir zaman dilimi oluyordu. Ayrıca orkların kaybolması ile hortlakların belirmesi arasında, kattaki tek canavarların kurbağa adamlar olduğu önemli bir zaman aralığı bulunduğunu da öğrenmiştik. Bu süre zarfında epeyce yol katedebilirdiniz.
“İşe yaradı gibi görünüyor.” Soluk soluğa kalarak köprünün diğer tarafına ulaştım ve arkama baktım. Bütün o koşuşturmaca dayanıklılığımı epey yıpratmıştı ama statülerim ve yeteneklerim beni idare etmişti.
“Ama etkileyici doğrusu. Canavarlar gerçekten de uzak duruyor,” dedi Syphon, köprünün diğer tarafına bakarak.
Hortlaklar köprünün girişinde toplanmıştı ama hiçbiri karşıya geçmeye kalkışmamıştı. Kurbağa adamlar da adanın etrafında toplanmış, gözleri sudan fırlamış halde bizi izliyorlardı. Bir nevi ürkütücüydü ama daha fazla yaklaşmaya çalışmadılar.
Gerçi bir kurbağa adam yeltendi… ama korkunç bir ölüm hırıltısı çıkararak anında yok edildi.
“Bu rüyalarıma girecek,” diye ürperdi Rurika.
“E-Evet,” dedi Chris, yüzü sarararak.
“Çok gürültülü,” dedi Hikari, kaşlarını çatarak izlerken.
Yoldaşlarının ölümünü gören kurbağa adamlar adadan geri çekilmeye başladılar ve sonunda tamamen gözden kayboldular. Aynı şey, köprü etrafındaki konumlarından çekilip ormana geri dönen iskeletler ve diğer hortlaklar için de geçerliydi.
Onlar gidince tekrar adaya baktım… daha doğrusu heykele. Yaklaşık… kaidesi dâhil üç metre boyunda gibi mi görünüyordu? Gösterişli bir elbise giymiş, sağ elindeki asayı sanki bize yolu gösteriyormuşçasına öne doğru uzatan bir kadını tasvir ediyordu. Tam olarak yirmi altıncı katın merdivenlerini işaret ediyordu.
“Başına üzücü bir şey geldiğini mi düşünüyorsun?” diye sordu Juno.
Syphon ise tam tersi bir yorumda bulundu. “Bana öfkeli gibi geldi.”
Herkes heykelin yüzünde farklı duygular okuyor gibiydi. Zindan başvuru kılavuzu bile buna değinmiş, onu bakan kişiye göre ifadesi değişiyor gibi görünen gizemli bir heykel olarak tanımlamıştı.
Bu arada, bana göre kadın sanki yardım diliyormuş gibi görünüyordu.
Yedinci gün.
Adanın gündüzleri de güvenli olup olmayacağından emin değildik ama öğlene kadar bekledik ve canavarlar hâlâ bize yaklaşmadı. Daha doğrusu, orklar köprüde toplandı ve kurbağa adamlar adayı kuşattı ama önceki geceyle aynı şekilde seyretti. Bir canavar — bu sefer bir ork — köprüye adım atmaya çalıştı ama bir ölüm hırıltısıyla yok edildi, ardından diğer canavarlar da ayrıldı.
Kurbağa adamların hafızaları güneş doğunca sıfırlanıyor mu acaba? Yoksa bunlar dün gece bizi izleyenlerden farklı bir grup muydu? Bunu bilmenin bir yolu yoktu ama endişelenmek zorunda kalmadan dinlenebilmek bizim için büyük bir lütuftu.
“Öte dünyadan gibi, değil mi?” diye fısıldadı Mia hayranlıkla.
“Evet, çok güzel,” diye onayladı Chris.
İki kız yan yana oturmuş, adanın merkezini seyrediyorlardı. Burası güzel çiçeklerle bezenmişti; öyle ki bakışlarınızı sadece o noktaya odaklarsanız bir zindanda olduğunuzu kolayca unutabilirdiniz. Rüzgar esip taç yaprakları savurdu ve Sera bu manzara karşısında ender görülen bir kız çocuğu neşesi ifadesi takındı. Fark ettiğimi görünce kıpkırmızı oldu.
Grubun yanından uzaklaşıp çorba yapmak için ateş yaktım. Ardından Hikari ve diğerlerinin isteği üzerine Eşya Kutumdan biraz tezgah yemeği çıkardım. Rurika, Chris ve Syphon’ın grubu Frieren’de bulunmamışlardı, bu yüzden onlara oradaki tezgahlardan satın aldığım yemeklerden verdim. Hepsi çok beğendi ve Mia memleketinden bir şeyler yediği için özellikle mutlu görünüyordu.
“İlk başladığım zamanlarda, sadece boyut büyülerini kullanmayı bilmenin bile üst rütbeli maceracıların grubuna katılman için yalvarmasına yettiğini duymuştum. O zamanlar şüphelerim vardı ama yapabildiklerini görünce inandım,” dedi Syphon.
“Siz çocuklar daha önce boyut büyüleri kullanan biriyle hiç karşılaşmadınız mı?”
“Ne yazık ki hayır, gerçi belki de hepsi gizliyordu.”
Günün geri kalanını seyahatlerimiz ve maceracı olarak geçirdiğimiz zamanlar hakkında konuşarak geçirdik.
Sekizinci gün.
Gecenin bir yarısı uyandık, yemeğimizi yedik, ardından yirmi altıncı kata çıkan merdivenlere doğru yöneldik. Önceki gün gün batımında iskeletler yine adanın etrafında toplanmıştı ama bir kez daha içlerinden biri karşıya geçmeye çalışırken öldü ve geri kalanlar dağıldı. Bu sefer adaya tek bir kurbağa adam bile yaklaşmamıştı.
Köprüyü geçtik ve ormanın içindeki kaçışımıza başladık. Mana Algılama bana canavarların bizim yönümüze doğru geldiğini söylüyordu ama hortlaklar yavaş hareket etme eğilimindeydi, bu yüzden ayak uydurabilen tek canavarlar iskelet şövalyelerdi.
“Sorun değil,” diye övündü Sera ve Mia’nın Lütuf büyüsü sayesinde kutsal nitelik kazandırılmış baltalarıyla iskelet şövalyeleri biçip geçti. Canavarlar büyütaşı düşürdü ama onları görmezden gelip ilerlemeye devam ettik. Onları toplamak için dursaydık, yavaş hareket eden iskeletler ve ork zombileri bile bize yetişebilirdi.
Büyütaşlarını toplamayacaksak Lütuf büyüsü kullanmanın ne anlamı vardı diye düşünebilirsiniz. İşin doğrusu, yine de Sera’nın onları daha hızlı yenmesini sağlıyordu. Sera ve Rurika’nın mitril silahları da benim Mana Büyülemesi yeteneğimden faydalanıyordu, bu da onlara inanılmaz bir kesme gücü veriyordu. Ancak MP kısıtlamaları nedeniyle sadece onların silahlarında bu özellik vardı.
Bu sayede şafak sökmeden önce son yerleşime — merdivenlerden önceki son durağa — ulaşabildik.
Tekrar ormana girmeden önce orada, merdivenlere bakan tarafa çok sayıda tuzak kurdum ve güneş doğarken arkamızdan orkların öfkeli bağırışlarını duyduk. Bereket versin ki, hiçbiri bize yetişemeden merdivenlere ulaşmayı başardık.
